Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: OSMANLI'DA İSTANBUL NASIL BESLENİRDİ ?
MesajGönderilme zamanı: 16.03.11, 14:34 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 15.09.10, 09:02
Mesajlar: 77
OSMANLI'DA İSTANBUL NASIL BESLENİRDİ ?

Mesut Küçükkalay*
Hüseyin Topuz **

Orta Avrupa haritasının incelenmesi sonucunda serbest denize açılmayı hedefleyen bütün limanlar içinde yalnızca Selanik ve İstanbul’un olduğu görülecektir. İstanbul bu özelliği yanında Trakya’nın düzlük ve verimli topraklarına kolayca kol uzatabilmekte, Anadolu içlerinden gerçekleşen her türden taşımacılığa uygun ulaşım şartlarıyla cevap verebilmekteydi. Batı kanadında başta Edirne olmak üzere Babaeski-Kırklareli gibi önemli arka bölgelere de aynı zamanda sahipti. İstanbul Boğazı’nın ulaşıma elverişli yapısı yanında İzmit Körfezi’nin Anadolu’nun içlerine kadar ulaşmayı kolaylaştırıcı bir konumu da söz konusu idi(1).

Ancak bu avantajlara rağmen özellikle gerileme dönemi ile birlikte İstanbul’un iaşesinde(2) önemli sorunlar baş göstermekte idi. O dönemde İstanbul, sarayları ve onları dolduran kalabalık kapıkulları, askeri kıtaları, yurdun dört köşesinden kopup gelmiş ve medreseleri dolduran öğrencileri, imaretlerinde karın doyuran düşkünler ve fakirleri, hanları dolduran yabancı tüccarları, bekar odalarında barınan bekarları ile, uygulanan bilinçli iskan politikasına rağmen, gerileme döneminde düşman istilasına uğrayan topraklardan göç ederek gelip yerleşenlerle kabaran nüfusuyla bir dev şehir halinde idi. İstanbul gibi büyük bir şehrin günlük ekmeğini temin etmek, kötü günler için hazırlıkta bulunmak, halkın zorunlu yiyecek maddesinde spekülasyona engel olmak, fiyatları ılımlı bir seviyede tutmak zamanın idarecileri tarafından büyük bir dava olarak ele alındı(3).

Gerileme dönemi zirai ürünleri üzerindeki ve dolayısıyla İstanbul’un iaşesindeki en önemli mesele zirai ürünlerin Batı’ya ihraç edilmesiydi. Bu sebeple zirai ürün arzının arttırılabilmesi ve iaşenin temini için gıda maddelerine zaman zaman ihraç yasakları getirilmekteydi. Ancak Amerika’nın keşfinden sonra Avrupa’ya intikal eden gümüşlerin para arzını çoğaltması nedeniyle Batı’daki fiyatlar genel düzeyi Osmanlı ülkesinden yüksekti. Bu farklılık ihracı yasak olan gıda maddelerinin ve diğerlerinin Batı’ya kaçma eğilimine girmesine yol açmıştı(4). Bunun için Hz. Muhammed’in küffara gıda ve silah satışının caiz olmadığını ifade eden hadisine dayanılarak yasaklar çıkarılmıştı.

İstanbul’un iaşesindeki ikinci önemli mesele nüfus ile ilgili olanıydı. Nitekim nüfus miktarı ile gıda maddeleri arasındaki doğru orantı nüfus arttıkça gıda maddelerinin de artmasını gerekli kılıyordu. İstanbul barındırdığı geniş askeri ve bürokratik kadroların yanında coğrafi yerinin kendisine sağladığı zengin arka bölgesi sayesinde de büyük bir nüfus yığılımına imkan veren dönemin dev birkaç metropolünden biri haline gelmişti(5). O dönem, İstanbul’unun nüfusu bugün bile Türkiye’deki pek çok ilin nüfusundan daha büyüktü.

Ancak bu tablodaki rakamları ihtiyatla karşılamak gerekmektedir. Çünkü Osmanlı dönemine ilişkin nüfus rakamları bugün elimizde bulunmadığı gibi, yapılan tahminlerde de önemli sapmalar ortaya çıkabilmektedir. Buna rağmen 1690 ve 1914 dönemi için yapılan tahminlere bakıldığında İstanbul nüfusunun ortalama olarak 649.452 gibi yüksek düzeyde olduğu görülecektir. Bu nüfusun önemli miktarda besin talep edeceği açıktır. Özellikle 1885’de Osmanlı’nın toplam nüfusunun 12 milyon, 1896’da 13 milyon olduğu hatırlanırsa İstanbul nüfusunun büyüklüğü anlaşılacaktır(6). 1885’de İstanbul’un nüfusunun Osmanlı’nın genel nüfusuna oranlandığında toplamın %13.7’sinin bu kentte yaşadığı görülmektedir. Aynı oran 1896 yılında biraz azalarak % 11.6 olmuştur.

İnsani Endişeler Ön Planda

İstanbul’un iaşesi üzerindeki meselelerin çözümünde yaşanan yoğunluğun fazla olmasının bir diğer sebebi Osmanlı ekonomisinin yapısından kaynaklanmaktadır. Osmanlı ekonomisi üretim ve arz yönlü bir ekonomidir. Fiyat istikrarının da bu şekilde sağlanabileceği bilinmektedir. Yalnızca uzun vadede üretimi azaltacak uygulamalarla, tüketimi yasak olan maddelerin üretimi yasaklanmıştı(7). Bu arz yönlü yaklaşım özellikle muazzam nüfusun memnun edilmesi bakımından daima öncelik kazanıyordu. Osmanlı hükümeti, yalnızca siyasi ve toplumsal karışıklık endişeleri ile değil, ondan daha fazla, insani düşünceler dolayısıyla bu maddelerin teminine büyük önem veriyor, halkın gıda ihtiyacını garanti altına almayı başta gelen bir görev olarak, görüyor ve oldukça gerçekçi bir iaşe politikası takip etmeye çalışıyordu(8). Bu politikaların halka yönelik olan yönü ise, E. Mahçupyan’ın deyimiyle İslam hukukunun ve ataerkil yönetimin hiyerarşik yapısı içinde bir sosyal sözleşme oluşmuş olması ve devletin bu hukuka uygunluğunun yine halka yönelmesi bağlamında değerlendirilmesidir(9). İstanbul’un iaşesi onun başkent olması sebebiyle de ilgi gösterilmiş olması gayet tabiidir. İstanbul başkent olması dolayısıyla halkının ihtiyaçlarının en iyi şekilde tatmininde azami dikkat ve titizlik gösterilmiştir. İstanbul piyasasında yalnızca, geniş imparatorluk topraklarında yetişen veya üretilen mallar değil, dünyanın dörtbir tarafından gelen mallar satışa sunulmuştur(10). Bunun en önemli sebebi bahsedilenler dışında devletin bütün işlerinin İstanbul’da görülüyor olması ve yine İstanbul’un çok sayıda göç almasıdır. İstanbul’da yer alan bürokrat kadroların fazlalığı ve merkezi ordunun iaşesinin temini de İstanbul’un iaşesinde önem arz eden bir başka yön olmaktadır. Bu nedenle orduya zahire sevkedilmesinin hem sahiplerine “sebeb-i ticaret” hem de orduya “vüs’ati maişet” olacağı bildiriliyordu(11).

Muazzam İaşe Politikası

Bir bütün olarak ele alındığında Ege Bölgesi’ne 17. yüzyılda önemli sayıda göçmen gelmiştir. Selanik’ten gelen Museviler ve ipek kervanlarıyla İran’dan gelen Ermeniler gibi, Devlet tarafından 16. yüzyılın ikinci yarısında Kıbrıs’a yerleştirilen binlerce Anadolu ailesinin adadan kaçması önlenemezken insanlar İzmir’e, İstanbul’a fakat aynı zamanda da Kayseri ve Ankara’ya akın ediyorlardı.1610-1635 sürgün emirlerinden sonra eski köylerine yerleştirilebilen insan sayısının da sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. Başka köylüler, hatta merkezi idarenin görevlileri terkedilmiş toprakları ele geçirmişlerdi ve İstanbul hükümetinin bu insanları çıkarması hemen hemen imkansızdır(12).

Sonuç olarak denilebilir ki, İstanbul her şeyden önce bir tüketim, bir hammadde dönüştürme, bir dağıtım merkezidir. İhraç edildiğinden daha fazla madde, buraya ithal edilmektedir ve bu durum açıklamasını mahalli ticaretin büyüklüğünde ve büyük çaplı beynelmilel ticaretin düşük boyutta olmasında bulmaktadır. Başkent; para, insan, iaşe yutmaktadır ve ihtiyaçları muazzam ve emredicidir; özellikle de iaşeyle alakalı olanları. Muazzamdır çünkü bu halkın öncelikle memnun edilmesi gerekmektedir. Avrupalı seyyahlar bile İstanbul’daki yiyecek bolluğu ve ucuzluğu karşısında şaşkına dönmüşlerdir. Bu şaşkınlığın sebebi izlenen muhtazam iaşe politikasında yatmaktadır(13).

Hangi Ürün Nereden Gelirdi ?

Istanbul halkına sunulan gıda maddeleri hayli çeşitlilik arz etmekteydi. Bugün bile adı duyulmayan bazı ürünlerin o zamanlarda İstanbul halkına sunulduğu bazı defterlerden (İstanbul Müftülüğü Şer’i Siciller Arşivinde 201 no ile kayıtlı 1776-1857 tarihlerindeki narhları ihtiva eden defter) öğrenilmektedir(14).

İstanbul’un temel gıda maddelerinin sağlandığı belirli bölgeler, hububat için Trakya, Rumeli’nin orta ve Kuzey kesimleri, Eflak-Boğdan, et için ise Doğu Rumeli, Trakya, Balkanlar ile Orta Anadolu idi(15). İstanbul’un et ve yağ ihtiyacı Rumeli ve Anadolu, kahve ihtiyacı Mısır ve civarından, zeytin-zeytinyağı İzmir ve Balıkesir yörelerinden sağlanırdı. İstanbul’a soğan Sakarya ve İzmit’ten gelmekteydi. Zaman zaman Doğu Anadolu ve İran taraflarından koyun da gelmekteydi. Buğday, arpa, un,zeytinyağı,sade yağ, prinç,kahve, bal, cerviş yapı, soğan gibi gıdaların getirilmesi için tüccarlara da izinler verilmekteydi(16). Ortaköy’de enginar, Kadıköy, Kemer ve Maltepe’de lahana ve hıyar yetiştirilmekte fakat İstanbul dolayındaki üretim tüketimi karşılayamamakta idi. Deniz ve karayolu kullanılmak suretiyle İstanbul’a sebze, meyve ve peynir getirilmekteydi. Bunları getirenler sebzehaneye teslim etmek zorunda idiler. Muhtesip ve memurları da bunları manavlara dağıtmaktaydılar. İstanbul’a Doğu Trakya’dan bakla, turşu, üzüm, Batı Anadolu’dan kavun, karpuz, taze meyve, kuru üzüm, incirve zeytin, Karadeniz’in Anadolu kıyılarından kiraz, fındık, elma, kestane, mısır, kuru sebzeler, bakla, mercimek, bezelye gibi maddeler sağlanmaktaydı. Kanlıca, Sütlüce, Kasımpaşa, Ortaköy, Üsküdar kaliteli yoğurt ve peynir üretmekteydiler. Ayrıca Tekirdağ, Limni, Ahyolu ve Rumeli’den kaşvakal peyniri, Karadeniz, Akdeniz, Eflak, Rumeli’den tulum peyniri, Eflak, Karadeniz, Eğriboz Adası, Naplion’dan tekerlek peyniri gelmekteydi(17). Soğan, sarımsak İzmit ve Sakarya bölgesinden, limon İstanköy, Sakız Adası ve Mersin’den, Sirke Bursa bölgesinden, zeytin Anadolu’dan, baharat Mısır’dan, Tuz ise Mısır, Ahyolu, Eflak, Kefe, Silivri, Çekmece,Aynos, Saruhan ve Ege Adaları’ndan gelmekteydi(18).

İstanbul nüfusunun zahire konusunda sıkıntılarını yok etmek gayesiyle, zahirenin nakli hem kara, hem de deniz yoluyla yapılmaktaydı. Daha çok sahillerde olan yerleşim alanlarından zahire temin edilmeye çalışılmaktaydı. Karayollarında nakliyat hayvan sırtında ve genellikle deve, at, katır ve merkep kullanılmak suretiyle yapılmaktaydı. Bu şekilde zahire taşımak hem uzun sürmekte, hem de maliyeti yükseltmekte idi. Yalnızca nakliye ücretinden dolayı buğdayın fiyatı % 125 oranında yükselebilmekte idi. Devletin belirlediği düşük nakliye ücretinden dolayı zahireyi taşıyacak hayvanları bulmakta güçleşmekte idi(19). Yanısıra söz konusu ulaşımın zorluğu da getirilen gıda maddesinin fiyatını etkilemekte idi. İstanbul’a gıda maddesini taşımada deniz taşımacılığı da önemli bir yer işgal etmekte idi(20).

Kapan Tüccarları

İstanbul iaşesinde özel sektörü, kapan tüccarları temsil etmekte idi. Kapan tüccarları da getirdikleri zahirenin cinsine göre “un kapanı tüccarları” ve “yağ ve bal kapanı tüccarları” olarak sınıflandırılmaktaydılar. İstanbul halkının ihtiyacı olan hububat cinsinden zahireleri getiren tüccarlar un kapanına bağlı tüccarlardı. Bu tüccarlar söz konusu hububat cinsleri dışında herhangi bir zahire getirmezlerdi. Kapan tüccarlarının satın alacağı hububatı kapan tüccarları namına “yazıcı” adı verilen kimseler yapardı. Un kapanı tüccarları bu yazıcılara yeterli miktarda sermaye vererek çeşitli iskelelere yollardı. Ancak yazıcıların ellerinde, mübayaa yapabilmeleri için gerekli izin belgesi niteliği taşıyan ve merkezden verilen “ferman” veya “kapan”dan verilen “kapan tezkeresi”nin bulunması şarttı. Ferman veya kapan tezkeresi olmayan tüccara mübayaa hakkı tanınmıyordu. Devlet un kapanı tüccarlarına her açıdan yardımcı olurken, tüccar ne kadar hububat gerektireceğini devlete taahhüt ederdi. İstanbul’un ihtiyacı olan hububat cinsi dışındaki zahireleri getirmekle yükümlü bulunan tüccarlar, İstanbul bal kapanı ve Galata yağ kapanına bağlıydılar. Yağ ve bal kapanı tüccarları zahire mübaayasından önce kadı huzuruna çağrılarak her biri kendi hissesine düşen zahireyi getirmeyi taahhüt ediyordu. Ayrıca kapan tüccarlarının hangi cins zahireyi getirecekleri de önceden belirleniyor, bir çeşit ihtisaslaşma ve işbölümü esası uygulanıyordu. Mesela cerviş yağı getiren tüccar, sade yağ veya bal getiremiyordu(22).

İstanbul kentinin o dönemlerde iaşesinin sağlanmasında ve ülke genelinde gıda maddeleri piyasasında bir dengenin olabilmesi için çeşitli politikalar izlenmiştir. Zirai ürünlerin arz ve talep esnekliklerinin düşük oluşu, üretimin azalması halinde fiyatların çok yükselmesine, aksi durumda ise çok düşmesine yol açıyordu. 18. yüzyıldan itibaren gevşemekle birlikte temel ihtiyaç maddesi olan ziraat ürünlerinin ihracına yasaklar konulduğu ifade edilmiştir. Ancak devlet buğday ve zeytinyağı gibi maddelere ihraç yasakları koymasına rağmen, Batı Akdeniz buğday açığını kaçak yoldan Osmanlı ülkesinden kapatıyordu. Üretimi ve üreticiyi denetim altında tutan devlet bu konuda belirli koruma tedbirleri de getirmiştir. Mesela devlet otoritesinin kullanılarak üreticiye değer fiyatının altında ödeme yapılması yasaklanmıştır. Özellikle zirai üreticinin sermayedarların eline düşüp ürünlerinin kapatılmasına engel olmak devletin görevleri arasındaydı(23). Bunun yanında üretim sürekli denetim altında tutulmuş, İstanbul ile çevre illerin zirai ürün satış fiyatları birbirine eşitlenmişti. “Tahsis” ve “stok” politikaları ile zirai malların bölgeler arasında eşit dağılımı ve hava şartlarındaki değişmeler karşısında da üretici ve tüketicinin zarar görmemesi sağlanmıştır. Bir zirai malı özellikle İstanbul’da yüksek fiyattan satmak için ihtikar yasaklanmış ve muhtekirler çok ağır cezalara çarptırılmışlardır. Yanısıra narh uygulamaları ile de fiyatlar denetim altında tutulmuş ve üretici ile tüketicilerin zarar görmemeleri sağlanmıştır. Osmanlı İstanbul’unun iaşesi her ne kadar Osmanlı Devleti için önemli problemleri beraberinde getirse de, o dönemin dünyaca sayılı birkaç metropolünden birisi olan başşehrin beslenmesi için her yönden ciddi organizasyonlarla bu meselenin üstesinden gelinmeye çalışılmıştır. Bunu Osmanlı devlet yapısındaki hiyerarşik düzenin muntazam işlenmesine ve askeri-mülki-idare ilişkilerin aksaksız çalışmasına bağlamak mümkündür.

Bugünün İstanbul’u da dünyanın dev birkaç metropolünden biridir. Hem de hemen hemen hiçbir üretim dalında ve beslenme konusunda bir organizasyondan ve politikadan söz etmek imkansızdır. İlerleyen yıllarda enformel üretim ve ticaret yapısının da büyük sıkıntılar doğuracağı açıktır. O halde bu konudaki çalışmaların da İstanbul’un diğer meseleleri ile birlikte ele alınarak değerlendirilmesi akla en yatkın yaklaşım olacaktır.

Dipnotlar:

Dr.; * Süleyman Demirel Üniversitesi İktisat Tarihi Araştırma Görevlisi.

** İstanbul Üniversitesi İktisat Tarihi Araştırma Görevlisi. İstanbul Üniversitesi İktisat Tarihi Doktora Öğrencisi.


1. Robert Mantran, XVII. Yüzyıl’ın İkinci Yarısında İstanbul, ( Çev: M.Ali Kılıçbay-E. Özcan), TürkTarih Kurumu Basımevi, 1. Cilt, Ankara:1990, s.20-21.

2. İaşe kavramı Arapça “ayş” kökünden türetilmiş olup, ayş “yaşamak” anlamında kullanılmaktadır. İaşenin ise karşılığı “geçindirme”dir. Bkz. Şemseddin Sami, Kamus-i Türki, ÇağrıYayınları, 5.Baskı, İstanbul: 1995, s.127.

3. Lütfi Gücer, “XVIII. Yüzyıl Ortalarında İstanbul’un İaşesi İçin Lüzumlu Hububatın Temini Meselesi”, İÜ. İkt. Fak. Dergisi, C: 11, S. 1-4, 1949, s.397.

4. Ahmet Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi, Dergah Yayınları, 2. Baskı, İstanbul:1994, s.247; Avrupa’ya akan değerli madenlerin fiyat artışları yarattığı konusundaki aynı görüş için ayrıca bkz: Tevfik Güran, İktisat Tarihi, İÜ. Fen Fak. Dön. Serm. İşletmesi, İstanbul:1988, s.80.

5. Tevfik Güran, “İstanbul’un İaşesinde Devletin Rolü (1793-1839)”, İÜ. Fak. Dergisi, 50. Yıl Armağanı, Acar Matbaacılık, İstanbul: 1988, s.245.

6. DİE, s.143.

7. Tabakoğlu, s.209.

8. Feridun M. Emecen, “XVI. Asrın İkinci Yarısında İstanbul ve Sarayın İaşesi İçin Batı Anadolu’dan Yapılan Sevkiyat”, Tarih Boyunca İstanbul Semineri, (Bildiriler), Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul:1989, s.198; Ayrıca bkz: Sabri Ülgener, Darlık Buhranları ve İslam İktisat Siyaseti, Mayaş Yayınları, No:9, Ankara: 1984, s. 74; Bu konuda devlet-halk-ekonomi dengesi konusunda bkz. İsmail Cem, Türkiye Geri Kalmışlığın Tarihi, Cem Yayınevi, 12. Baskı, İstanbul: 1995, s.112

9. Etyen Mahçupyan, Osmanlıdan Postmoderniteye, Patika Yayınları, 2. Baskı, İstanbul: 1997, s.28

10. Mubahat S. Kütükoğlu , ‘’XVIII. Yüzyıl Sonlarında İstanbul Piyasası’’ , Tarih Boyunca İstanbul Semineri, (Bildiriler), Edebiyat Fakültesi, İstanbul: 1989, s. 231; Başkent ve bu nedenle ticaret ve kültür şehri olmanın avantajı ile üretim faaliyetleri taşraya kaydırılmıştır.

11. Tabakoğlu, s.212

12. Suarıya Faroqhı, Osmanlı’da Kentler ve Kentliler, (Çev. Neyyir Kalaycıoğlu), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul:1993, s.358-359.

13. Robert Mantran, XVI. XVII. Yüzyılda İstanbul’da Gündelik Hayat, (Çev. M. Ali Kılıçbay), Eren Yayıncılık, İstanbul : 1991, s. 143.

14. Kütükoğlu, S. 231; İstanbul’a gelen bu çeşitli mallar hakkında genel bilgi için bkz. Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İctimai Tarihi 1453-1559, Cem Yayınevi, 2. Cilt,İstanbul: 1995, s.138 ve sonrası.

15. Emecen s.198

16. Halil Utkan, İstanbul İaşesinin Temini, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), İÜ. Sos. Bil. Ens. İstanbul: 1995, s.56.

17. Mantran, XVII. Yüzyıl’ının İkinci Yarısında İstanbul, 1. Cilt, s.187.

18. Mantran, XVII. Yüzyıl’ın İkinci Yarısında İstanbul, 1. Cilt, s.189.

19. Lütfi Gücer, XVI. XVIII. Asırlarda Osmanlı İmparatorluğu’nda Hububat Meselesi ve Hububattan Alınan Vergiler, Sermet Matbaası, İstanbul: 1964, s.29.

20. Suarıaya Faroqhı, ‘’İstanbul’un İaşesi ve Tekirdağ Rodoscuk Limanı (XVI. VE XVII. Yüzyıllar)’’, ODTÜ Gelişme Dergisi, 1979-1980 Özel Sayısı, s.139.

21. Salih Aynural, III. Selim Döneminde İstanbul’da İktisadi Hayat (1789-1807), (Yayımlanmamış Doktora Tezi), İÜ. Sos. Bil.Ens. , İstanbul: 1989, s.4.

22. Aynural,III. Selim Döneminde İstanbul’da İktisadi Hayat (1789-1807), s.10; Ayrıca esnafın üretiminde örgütlenmesi konusunda bkz. Salih Aynural, ‘’XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Osmanlı Esnafında Üretim Anlayışı ve Organizasyonu’’, İÜ. İkt. Fak. Dergisi, Cumhuriyetin 70. Yıl Armağanı, C: 46, s.255-362.

23. Tabakoğlu, s.212.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye