Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 8 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Nakıs Mürşidlerin Terbiyesinin Müride Zararları
MesajGönderilme zamanı: 02.09.10, 22:56 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 15.12.08, 02:16
Mesajlar: 58
Nakıs Mürşidlerin Terbiyesinin Zararları

İhramcızade İsmail Hakkı Altuntaş


Tasavvufta şuur ve şuuraltını terbiye eden sistemdir. Terbiye sayesinde insan kendisini ve etrafını muhafaza etmeye başlar. Bu nedenle ahlakî değerlerde yükselme olur, ferd ve toplum huzura kavuşur. Bu usûlde nihaî hedeflere kavuşmak içinde sevgi ve ceza müeyyideleri uygulmada bulunmaktadır. Çünkü ruhun ilâhi iradeye intibakını sağlamak için nefsin cezalar alması ise onsuz ruhânî uyumun olmamasındandır. Bu nedenledir ki tasavvufî terbiye yar kenarında yürüyen yolcunun tedirginliği kadar sıkıntılı, zayiatıda ve menfaatıda çok olan usûldür.

Şuur’un kelime manası anlayış, idrak, vicdan, hiss-i zâhirle duymaktır. Istılâhî manası ise kendi varlığından haberi olma, inceliklerini iyice idrak etmedir.

Müridin mürşide teslim olması demek terakkide kendisine elzem[1] olan cezalara[2] razı olmak için verilen bir sözleşme demektir. Terbiyede şuur ve altındaki nedenleri iyi tesbit eden ve sezen mürşid talebesini yüksek mertebelerdeki olgunluğun açığa çıkmasını sağlar. Mürşidin uygulamasındaki ceza müeyyidesi isabetli ve uygun oldukça mürid kendini tanımakta geç kalmaz ve çabuk olgunlaşır.

Dinin insanlar üzerinde uyguladığı ceza bölümü insanı cezalandırırken diğer taraftan toplumu ve ferdi emniyete almak için tedbir almak içindir. Yoksa suç işleme güdüsü insanın içinde yok edilmesi gibi durum yoktur. Ancak bazı ileri seviyelerde suç işleme melekesi o derecede inkıtaya uğrar ki yok olmuş gibi olur ki, mesela fenâ ve bekâ mertebelerinde olduğu gibi yokluk derecesi hiçlik derecesini alır ki, bu zaman insân-ı kâmil sıfatı zuhur etmiş demektir.

Bütün insanlar şuuraltı âlemlerine de hapsolmuş çeşitli vahşi his ve duygular birçok manevî huzursuzluk duygusu olarak hissedilen günahkârlık veya suçluluk bir çekirdek halinde herkeste mevcuttur.

“Bir fikir adamının söylediği çok doğrudur: İçimde düşüncesi doğmayan hiçbir kötülük yoktur, ancak idarî telkinle bu fikrimi bastırırım. O halde taslak halinde bir suçlu şahsiyet veya yapı bahis konusudur ve nüve [3] halinde en olgun insanda bile mevcuttur. Esasen bir suç dürtüsünü kazanan insan genel olarak cürüm işlenmesinden bir müddet önce bir tasavvur devresi geçirir. Bu müddet zarfında ruhta moral duygusuzluk belirmekte ve değerler bertaraf edilmektedir. Nitekim normal insanlar bile uzunca bir moral[4] gevşemesinden sonra önemli ve haklı bir sebep olmadan insan öldürme gibi büyük bir suç işleyebilirler [5].

“Her insan hayatının ilk yaşlarından itibaren başlangıçta bilmeyerek ve sonraları bilerek kusurlar işlemekte, moral engellerle karşılaşmakta ve ilk defa ana, babadan gelmek üzere çeşitli cezalara da maruz kalmaktadır"[6]

İşte bu nedenledir ki mürid kendi iradesini mürşidin iradesine teslim ederek ceza uygulaması gibi olan bir takım uygulamaları nefsi kabul etmese bile yapmaya mecbur kalır. Hakikatte bu bir cezalandırmadan başka bir şeyde değildir.

Müridin şuurunu mürşidin sohbeti ile doldurması ve rabıta gibi onun gölgesini sürekli hissetmesi ipnotize edilmekten başka bir şey olmasa gerekir. Öyle ki mürid rüyalarını dahi teslim olduğu şeyhine ilintili kılar.

Bir tabip tarafından ipnotize edilmiş bir kimseye, tabip, ipnoz halinde iken bir hareket yaptırmış ise, o kimse normal hale gelince yaptığı bu hareketi hatırlamaz; fakat bir müddet sonra aynı hareketi yapabilir ve bu hareketi "şuurlu şekilde yapar, fakat niçin yaptığını bilmeden yapar" [7].

"Şuur" "irade"ye tâbi ve fakat niçin işlendiği bilinmeyen fiillerin böyle bir mânası olsa gerekir. Psikanalizin "İnsan niçin bu fiili işlemiştir" diye sormaz. Onun sorduğu şudur: "İnsan niçin bu fiili işlememiştir? Psikanalizine göre "ahlâkî şuur" insanın geç elde ettiği şeydir, cemiyet halinde yaşamak zaruretinin gerektirdiği ve üstün-ben'in teşekkülü ile tahakkuk edebilmiştir. Cemiyete intibak[8] ameliyesi bir karşılık tehdidi altında (etrafındaki sevgiyi kaybetmemek korkusu ve maddî bir ceza tehdidi) küçüğün derece derece insiyakî [9] isteklerini feda etmesi şeklinde tecelli eder. Cemiyete tamamıyla intibak halinde dahi bu insiyakî hareketlerden ancak bir kısmı tam mânası ile ortadan kalkmış sayılabilir. Diğer kısmı şuur altında faal olarak mevcuttur. Bu çeşit insiyakler, eğer açık olarak tezahür edemezlerse ruhî bir uzlaşmayı ifade eden faaliyetler (rüyalar, isabetsiz hareketler, nevrotik araz v.s.) şeklinde ortaya çıkarlar.”

[Bedenî zevk, hoş görünen bütün eylemlerin nedenidir. Alışkanlık, ister aşinalık yoluyla ister çabayla edinilmiş olsun, hoş şeyler sınıfına girer, çünkü birçok eylem vardır ki, tabii olmadıkları halde insanlar onları yapmaya alışır alışmaz zevkle yapmaya başlarlar. O zaman, özetlersek, ken dimize bağlı bütün eylemler iyi veya hoşturlar ya da öyle görünür ler. Ayrıca, kendimize bağlı bütün eylemler istemli olarak, kendimize bağlı olmayanlar istemsiz olarak yapıldıklarına göre, bütün istemli eylemlerin iyi veya hoş olmaları ya da öyle görünmeleri ge rektiği sonucu çıkar ortaya; çünkü kötü şeylerden ya da kötü görü nen şeylerden kaçmayı ve daha büyük bir kötülüğü daha küçüğüyle değiştirmeyi iyiler arasında sayıyorum ben (bunlar bir anlamda kesinlikle arzu edilen şeylerdir), aynı şekilde acı veren ya da acı verecek görünen şeylerden kaçmayı ve daha büyük bir acıyı daha küçüğüyle değiştirmeyi de zevkler arasında sayıyorum.

İlke olarak, Zevkin bir hareket, bir bütün olarak ruhu bilinçli bir bi çimde normal duruma getiren bir hareket olduğunu söyleyebiliriz; Acı da bunun zıddıdır. Eğer zevk bu ise, hoş olan şeyin bu duru mu yaratmaya yönelik olacağı açıktır, oysa onu yok etmeye ya da ruhu bunun tersi bir duruma getirmeye yönelik şey acı vericidir. Dolayısıyla, bir kural olarak, varlığın doğal durumuna doğru hare ket etmek, özellikle de doğal bir süreç bu doğal durumu eksiksiz kendine getiriyorsa, hoş olmalıdır. Alışkanlıklar da hoştur; çünkü bir şey alışkanlık haline gelir gelmez, gerçekten doğaldır; alışkanlık doğaya benzemeyen bir şey değildir; sık sık olan bir şey her zaman olan şeye benzer, doğal olaylar her zaman olur, alışkanlık olayları ise sık sık. Yine, bize zorlanmayan şey hoştur; çünkü zorlama doğadışıdır, bunun içindir ki, zorlanan şey acı vericidir; haklı olarak şöyle söylenmiştir:
“Zorlama ile yapılan her şey ruha zarar verir.” [10]

"Dengesini kaybeden alt şuur sadece tabiat kanunlarını bozmakla kalmaz. Aynı zamanda ferdin benliğini mahveder. Bu bakımdan ruhî faktörlerin kontrolü hem ferdin, hem de toplumun denge düzenini ayarlar. Bunun aksi olursa yıkıcı eğilimler galip gelirler. Psikolojik bir kütle mahvına sebep olan atom bombasının tesirini yanlış yöneltmiş bir psikolojik durum da yapılabilir. Muazzam bir selin içine gömülen ruh kendisine, onu tutabilecek, yürütebilecek yeni semboller bulmağa çalışır. Bu kollektif akıma kapılan kişiler meçhuller içersinde hakikati görmeğe, onu mânalandırmağa çalışırlar. Daha doğrusu hakikati burada bulduklarını sanırlar. Günümüzün problemi budur" (C.G. Jung).[11]

"Niçin bu fiili işledin?" diye sorguya çekilen kişi buna ancak kısmen cevap verebilir. Onun cevabı şuur sahasındaki bilgisinden ileri gidemez. Hâlbuki hakikî ve en faal güdüler gayri şuurî olanlardır. Bu sebeple suçlu dahi hâdisenin asıl sebebini izaha muktedir değildir. Bazen suçlunun ifadesinde (veya ifadeleri arasında) "tezat" görülür. Buna şaşmamak lâzımdır. Çünkü insanın birçok hareketleri tezat halindeki güdülerin tesiri iledir. Şuurlu bir şekilde sevmek, gayri şuurî şekilde nefret etmek (veya aksi) mümkündür. Bu sebeple aynı zamanda kin ve sevgi yüzünden bir kişi öldürme suçu işleyebilir. Meselâ terbiye hususunda şuurlu bir irade ve zâlim bir tahakküm içgüdü "mürşid"de bulunabilir. Ezici bir disiplin taraftarı olan bir mürşidde zıt iki temayülün mevcudiyetine ekseriya rastlanmaktadır. Bu iki unsurdan yalnız biri şuurlu, diğeri şuur altında saklıdır. Fakat onun gayrı şuurda yer alması faal olmasına, netice olarak insanın fiiline tesir etmesine mâni değildir.[12]

Tasavvufi terbiye yolunda nakıs mürşide teslim olan aslında bir ahlak abidesi olacağına yol kesici olarak bir sonraki gelecek olana zarar vermek için hazırlanmış suçluyu üretmekten başka bir şey olmadığı kesindir.

“Eğer insanların yaşlarına uygun davranmazsak mevsimsiz meyveler yetiştirmiş oluruz ki bunlar ham ve tatsızdırlar. Hem yenmezler hem de bozulmakta gecikmezler.” [13]

“Duyulara karşı en etkili zehir güçsüzlerden gelmemiş, kendini dine adayanlardan gelmemiş, tersine keşiş olamamış, ancak keşiş olabilmek için bu kılığa girmiş görünenlerden gelmiştir.” [14]

“Rahman olan Allah Teâlâ'yı anmayı görmezlikten gelene, yanından ayrılmayacak bir şeytanı arkadaş veririz. Şüphesiz onlar bunları yoldan alıkorlar, bunlar da doğru yola eriştiklerini sanırlar.” [15]

قُلْ مَنْ كَانَ فِي الضَّلاَلَةِ فَالْيَمْدُدْ لَهُ الرَّحْمَنُ مَدًّا
“De ki: “Sapıklıkta olanı Rahman ne kadar ertelese bile, sonunda tehdit edildikleri azabı ya da kıyamet gününü gördükleri zaman onlar kimin yerinin daha kötü ve taraftarlarının daha güçsüz olduğunu bilecektir.” [16]

Ehline anlar bellidir, zirâ bilir bir illidir,
Her birisi ahsen sıfat her müşküle bürhân[17] kamû.
Ehline onlar açıktır, zirâ bilir bir şehirlidir,
Her birisi güzel sıfat her müşküle bürhân kamû.

Bir aziz karısını seviyordu. Bir gün hanım naz ederek “Ey efendi, gel de senden ne istersem vereceğine dair talâkla yemin iç, yoksa boşanırım” der. Kocası kabul eder. Kadın “Yüce Allah Teâlâ’nın dünyada yarattığı her nimet ve garip şeyi benim önümde hazır etmeni istiyorum” der. Zavallı kocası bu arzuyu yerine getirmekten âciz kalır. Nihayet samimiyetle kalkıp Mevlânâ kaddese’llâhü sırrahü’l-azîz hazretlerine gelir, macerayı anlatır. Mevlânâ:
“Git, Allah Teâlâ’nın kitabını tedarik et ve onu mendiline sarıp hanımının eteğine koy; çünkü böylece dün yadaki yaş ve kuru nimetleri onun eteğine koymuş ve dünyanın garip şeylerini onun önünde hazır etmiş olursun. Zira: “yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki Kur’an-ı Kerim’de olmasın” [18] buyurulmuştur. Böylece asla talâk ve ayrılık vâki olmaz” buyurdu. [19]

Gir Enbiyânın silkine bin bu vücûdun fülküne,
Kahreyle nefsin askerin gark eylesün tûfan kamû.

Gir Enbiyânın yoluna bin bu vücûdun gemisine,
Kahreyle nefsin askerin gark eylesün tûfan kamû.

Var “Semme vechu’llâh” ı bul tâ görüne sana ol il,
Senden sana eyle sefer kim idesin seyrân kamû.

Var “Semme vechu’llâh” ı bul tâ görüne sana o şehir,
Senden sana eyle sefer kim edesin seyrân kamû.

Candan riyâzat-ı taab[20] çeksin anı edip taleb,
Olur riyâzat sonu derdlerine dermân kamû.

Candan riyâzat sıkıntısı çeksin onu edip taleb,
Olur riyâzat sonu derdlerine dermân kamû.


“Candan riyâzat teap” demek burada riyâzat akıldır. Akıl üç kısımdır: Akl-ı maâş, Akl-ı maâd, Akl-ı kâmildir.
Akl-ı maâş sâhibi, aklını dünyaya fazlasıyla sarfedendir.
Akl-ı maâd sâhibi, aklını âhirete fazlasıyle sarfedendir ve kendisinde âhiret fikri galip olandır.
Akl-ı kâmil sâhibi ise kendisinde Hak fikri galip, yani fazla olan ve sarfeden bir kimsedir.

Çek sinene damga üzre damga şol hasta gönlün ola sağ,
Şayet ola dağ üstü bâğ yabancılar olsun yârân kamû.

Can ermeyince aslına bülbül gibi gül faslına
Hep cenneti arz eylesen olur ana niran kamû

Can ermeyince aslına bülbül gibi gül faslına
Hep cenneti arz eylesen olur ona cehennem kamû

Can ilidir vasfettiğim derd ile ta’rif ettiğim,
Bundan inip döküldüler bu tenlere her cân kamû.

Can ilidir vasfettiğim derd ile ta’rif ettiğim,
Bundan inip döküldüler bu tenlere her cân kamû.

Gel tende koma cânını a’lâya çık bul kânını,[22]
Lâyık mıdır insâna kim yeri ola zındân kamû.

Gel tende koma cânını yücelere çık bul kağnağını,
Lâyık mıdır insâna kim yeri ola hapishane kamû.

Tut bu Niyâzî’nin sözün bunda aça gör gözün,
Bir gün gidersin ansızın görmez seni karbân kamû.

Tut bu Niyâzî’nin sözün bunda aça gör gözün,
Bir gün gidersin ansızın seni kervan görmez kamû.

Var ol hakîkat şehrine er anda Hakk’ın sırrına,
Dolsun senin de gönlüne deryâ olup irfân kamû.

Var ol hakîkat şehrine er anda Hakk’ın sırrına,
Dolsun senin de gönlüne deryâ olup irfân kamû.


Buraya kadar anlatılanlar ile Hakîkat Şehri ve Ehli’nin tarifi yapılmıştır. Bu şehrin varlığı hakkında enfûsi manada varlığı hakkında şüphe yoktur. Ancak zahirde bu yerin durumu için farklı görüşler bulunmaktadır. Aslında bu yurdu manevî Niyâzî-i Mısrî'nin risalelerinde beyan buyurduğu enfûsi mana ile insan memleketinde vardır. Hz. Muhyiddin Arabî kaddese’llâhü sırrahu’l-azizin Tedbîrat-ı İlahiyye isimli eseri de bu şekilde yazılmış eserlerdendir. Niyâzî-i Mısrî bu eseri tetkik ettiği Risale-i Kudsiyesinde[23] belirtmektedir.

Günümüz meşayihlerinden Darendeli Seyyid Hulusi Efendi kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz (hyt: 1990) sohbetlerinde nereli olduğu sorana “Gardaş, La mekânlıyız” “Hakikat Şehirliyiz” buyurmuşlardır.

Gavs’ül-âzam İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak Sivasî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz.


TAHMİS-İ AZBÎ
Zâhid sana şerh eyleyem guş [25] eyle bir destân kamû
Doğru haberler söyleyim fehmeylesin yâran kamû
Hiç bilmezem ki neyleyim kılam ıyan beyan kamû
Bir şehre erişti yolum dört yanı düz meydan kamû
Ona giren görmez ölüm içer âb-ı hayvan kamû.

Gaflettedir uykusu var Hakk’tan katî korkusu var
Yirmi dokuz bârusu [26]var otuz iki incisi var
Itır gibi kokusu var her yanı kaplarûsu [27]var
Bir hoş güzel yapısı var otuz iki kapısı var,
Cümle şehirlerden ulu her yanı bağ bostan kamû.

Âşk ehli ol eyledin kesil âb-ı revân ol selsebil
Dağları sünbül zencebil çağlar akar Ceyhun Nil
Onda döğülmüş misli gül altın cevâhir fî sebil
Âb u havâsı mu’tedil giren çıkamaz ay u yıl,
Dağları lâle ak kızıl bağlar gül-i handan kamû.

Dertlilere dermân eder âşıklara ihsan eder
Her sırrı sır-cünban [28]eder âb[29] u revân efgân eder
Âşk ehlini mestân eder hâlin perişân şân eder
Bülbülleri nalân eder cân-u dili hayrân eder,
Bahçeleri seyrân eder her köşede hûbân kamû.

Her emrine fermân olur her ne ararsın bulunur
Bilmediğin hep bilinir görmediğin hep görünür
Dostlar başına derilir [30]canla sohbet olunur
Eşçârda sazlar çalınır dallarda meyve salınır,
Sen sunmadan ol bulunur her emrine fermân kamû

Deryâ misali çuş eder her ne dilersen hoş eder
Cananı sana eş eder huriler dem-ke
Düşman kaddin ham-k
Kim Selsebil’den nûş eder rahik anı bi-hûş eder,
Tesnîm ebed sarhoş eder olur içen mestân kamû.

İllet bana hüccet değil gösterdiğim illet değil
İşret ve hem sohbet değil hem işret ve sohbet değil
Hakk’tan bize rahmet değil sanma ki bu kudret değil
Bu dediğim Cennet değil anlara ol minnet değil,
Bunun safâsı zevkine ehl-i cinân hayrân kamû.

Baldan şekerden hoş tadı can bülbülü olmuş tûtî
Oldu beyân sırrı-eb
Cismi hakikatten idi Hakk âdeme dostum dedi
Şehr-i hakîkattır adı, Hakk sırrını bunda kodu,
Ol sırra vâkıf olanı, Hak eyledi mihman kamû.

Bu sözlerim gel levha yaz bu şehre gelmez yaz güz [35]
Bunlardır ehli temiz Hakk’tan ıyan bunlarda yüz
Hakk’tır bularda[36] Hakk’tan öz yokuş değil her yanı düz
Özleri canlardan aziz sözleri ballardan leziz,
Yok anda sen, ben, siz ü biz birlik ile yeksân kamû.

Bu dediğim ehli necat bulmaz bulur kesb kesad [37]
Ateş değil sudan nebât bunlar değil hâk ile bâd[38]
Haktır hakikat iş bu âd işit onu bâd şâd
Olmaz anlarada hiç fesad buğz u hased kibr ü inad,
Cümle biliş yok asla yâd birbirine ihvân kamû.

Bağışladımdı almadı bu sırrı bâtıl bilmedi
Âşkımdan âgah olmadı teşvişe kendin salmadı
Nefsî yüzüne gülmedi bunlar hakikat olmadı
Ol şehre Mürsel gelmedi, anları dâvet kılmadı,
Anlar yolu yanılmadı evsafları Kur’ân kamû.

Epsemlik [39]olmuş dilleri iki cihan merkebleri [40]
Yok bunların ucbları [41] iman olur edepleri
Hakk bunların mucipleri Hakk’tan mühürlü lebleri [42]
Hak mezhebi mezhebleri, deryâ-yı zât meşrebleri,
Hâsıl kamû matlableri, kadr içredir her an kamû.

Bilmez bular lâfügüzaf [43] Hakk bunları kılmış muâf
Bunlar kamuya sine-sâf olmuş bular Ankâ-i Gâf
Hayr ile şer bunlarda lâf her sözleri nûn ile kâf
Yoktur onlardan ihtilâf günden ayân Hakk bî hilâf,
Her işleri Hakk’a muzâf ruh eylemiş Yezdân kamû

Makbuli Hakk olmaz rezil olmuş bulur ayn-ı Halil
Hakk iledir bunlara eyle makbul edüprabb’ül celil
Bundan müberra vekil canlar verirler fî sebil
Terk eylemişler kâl u kil lâl olmuş anlarda bu dil,
Her halleri Hakk’a delil hep mazhar-ı Rahmân kamû.

Bî-din görür mezhepsiz Hakk’tan ıyandır Hakk yüzü
Bulmuş seâdet yıldızı piri izi Hakk’ın izi
Kehli uyun payi tozu birdir [44]geçile gündüzü
Gerçi sana bakıp gözü, sohbet eder söyler sözü,
Lâkin Hakk’ı bulmuş özü, söyleştiği Furkân kamû.

Sarhoş olup bayılmadı içenleri ayılmadı
Esrârları yayılmadı hep dilleri duyulmadı
Kimseye gönül vermedi çalışmadı yorulmadı
Dünyâya anlar gelmedi, geldiyse de eğlenmedi,
Şeytân oları görmedi, anda olar pinhân kamû

Cândır Hüdâ’ya peşkeşi onun için yeter işi
Zâhirdedir âdem kişi doğmuş hakikat kuşu
Erkek değildir hem dişi hem hakkıyla Hakk cünbüşü
Ana girerse bir kişi gider gönülden teşvişi,
Başına bu devlet kuşu konan olur Sultan kamû.

Olmazdan evvel çün olur maksudu candan alır
Fânide ol bakî kalır istediği zâhir olur
Cânın verir canan alur nefsin bilir rahman olur
Hemen ki ol şehre gelir her korkudan azâd olur,
Yollarda bellerde kahr div u peri şeytân kamû.

Ölmezden evvel ey püser[45] can iline kılmış sefer
Bunlara yok arzı hüner her işleri cümle biter
Mahv bulur her derdi sırrı Hakk’tan gelir ona haber
Dâr-ül emândır ol şehir lâkin girer yüzbinde bir,
Sanma ana dâhil olur hûri melek rıdvân kamû.

Aklını kurban eyledi ol neylediyse eyledi
Bu tahmîsim [46]kim değildi esrar Hakk’ı anladı
Dostun izin kim izledi Hakk’ın cemâlin gözledi
Kim ki o şehri özledi erenler izin izledi,
Adâb-ı Hakk’ı gözledi irşâd eder Pîran kamû.

Âlemler onun kuludur onlar velinin âlidir[47]
Bî-mağrifet kim dilidir kiminki bu söze belî dir[48]
Can bülbülünün gülüdür âşk şâdînin bülbülüdür
Her semt o şehrin yoludur, lâkin girenler velidir
Anın için dopdoludur Türk ü Arab Süryan kamû.

Seyr eyledim sünbüllerin mest eylemiş bülbüllerin
Hay oldu verdi dillerin Hû koktu cümle güllerin
Oynamaz kâküllerin kâfir inanmaz kulların
Ehlini bul ol illerin sarpın geçersin bellerin,
Yırtar yalnız gideni kurd u peleng arslan kamû.

Bu şehrin aslı bülbüldür kâmil olan bî-dillidir
Âşıkları kanlıdır erkânı böyle yolludur
Sünbülleri hoş tellidir bülbülleri hoş güllüdür
Ehline anlar bellidir, zirâ bilir bir illidir,
Her birisi ahsen sıfat her müşküle bürhân kamû.

Etme muhabbet mülküne her mâl her emlâkine
Eyle nazar eflâkına katma siva imsâkine
Sa’yeyle nefsin terkine sultan olasın mülküne
Gir Enbiyânın silkine bin bu vücûdun fülküne,
Kahreyle nefsin askerin gark eylesün tûfan kamû.

Gel sen özüne bende ol tâ Hakk yoluna çıka yol
Bahri hakikat içre dal ferdâ gamın ferdâya sal
Kalmaya sende kıl u kâlî dâhi taşa çal
Var “Semme vechu’llâh” ı bul tâ görüne sana ol il,
Senden sana eyle sefer kim idesin seyrân kamû.

Sa’y eyle ol ehli ede sana misilin acep
Etme sakın arzı nesep cehlin ıyan etme ki hep
Cümle acem ile arab emrinde ola rûz şeb
Candan riyâzat-ı taab çeksin anı edip taleb,
Olur riyâzat sonu derdlerine dermân kamû.

Yok onda hem bülbüle zağ [49]yok anda matem hem ferağ
Yok onda kara yüzü ağ yok onda lâle bağ u dağ
Yok onda hem yakın irağ var anda hem nurdan çırağ
Çek sinene dağ üzre dağ şol hasta gönlün ola sağ,
Şayet ola dağ üstü bâğ yâdlar ola yârân kamû.

Bakma kişinin fiiline onun nazar kıl nesline
Dünyayı koymuş meyline mağrur olanlar ilmine
Cahilin olanın fazlına düşmüş bu zulmet cehline
Can ermeyince aslına bülbül gibi gül faslına
Hep cenneti arz eylesen olur ana niran kamû.

Cân u dil nûr ettiğim ben kendimi çürüttüğüm
Derdimi tefsir ettiğim hâlimi tabir ettiğim
Takdirce tedbir ettiğim uşşâka tebşir ettiğim
Can ilidir vasfettiğim derd ile ta’rif ettiğim,
Bundan inip döküldüler bu tenlere her cân kamû.

İhlâs edip imânını fehm eyle gel izânını
Nefsin bilip düşmanını hor eyle gel şeytanını
Tâ bulasın rahmanını dilde tutup mihmânını
Gel tende koma cânını a’lâya çık bul kânını,
Lâyık mıdır insâna kim yeri ola zındân kamû.

Ben Azbî’nin koyma izin tâ göresin Hakk’ın yüzün
Candan işit cânım sözün payine vâr hem sür yüzün
Pendini tutma söz sözün hemdemi olma göz sözün
Tut bu Niyâzî’nin sözün bunda aça gör gözün,
Bir gün gidersin ansızın görmez seni karbân kamû.

Yuyan imânın küfrüne bağlan Hüdâ’nın emrine
Sabr eyle yârin cevrine kâil olup her kahrine
Tâ kim eresin zevkine aldanma nefsin mekrine
Var ol hakîkat şehrine er anda Hakk’ın sırrına,
Dolsun senin de gönlüne deryâ olup irfân kamû.

[1] Elzem: Daha lâzım. Çok lâzım. Ziyade mucib
[2] Ceza: Karşılık, mukabil, ivaz. Cürüm veya günâh işleyenlere verilen azab
[3] Nüve: çekirdek, asıl, menbâ
[4] Moral: ahlaki, törel; dürüst, ahlakli; manevi, tinsel, alinacak ders, kissadan hisse; ahlak dersi
[5] Adasal (R.) Suçlu şahsiyetin mahiyeti, Mukayeseli Hukuk Dergisi, 1956 n.2 s.11 (EREM)
[6] Adasal (R.) Suçlu şahsiyetin mahiyeti, Mukayeseli Hukuk Dergisi 1956 n.2 s.11 (EREM)
[7] Freud (Me'tapsychologie), s. 12) (EREM)
[8] İntibak: ayar, ayarlama, düzeltme; adaptasyon
[9] İnsiyak: içgüdüsel
[10] (ARİSTOTELES, 2006), s. 73
[11] (EREM)
[12] (EREM)
[13] Jean-Jacques Rousseau
[14] Nietzcshe, Putların Alacakaranlığı,çev., İsmet Zeki Eyuboğlu, İstanbul, 2004, s.40
[15] Zuhruf, 36-37
[16] Meryem, 75
[17]Bürhan: Delil, hüccet, isbat vasıtası. Man: Yakînî mukaddemelerden meydana gelen kıyas. Red ve inkâr için itiraz kabul edilmeyecek surette isbat-ı hakikat eden kavi hüccet.
[18] En’âm, 59
[19] (YAZICI, 1995), s. 657-(382)
[20] Taab: Yorgunluk. Sıkıntı. Zahmet. Bezginlik. Eziyet.
[21] Dâg:f. Yanık yarası. İnsan veya hayvan vücuduna kızgın demirle vurulan damga
[22] Kân: f. Bir şeyin menbaı. Kuyu. Kaynak. Mâden ocağı. Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse.
[23] (Niyazî-i MISRÎ, 1223), v.44a
[24] Şen Veli ve Orhan Zarifoğlu
[25] Guş: f. Kulak. Mc: İşitmek.
[26] Bar: i. 1. çubuk, sirik. 2. engel. 3. bar (içki içilen yer). 4. huk. baro. 5. su içindeki kum seti. 6. müz. ölçü çizgisi. f. (--red, --ring) 1. sürgülemek. 2. engel olmak. 3. sokmamak, almamak. edat -den baska, hariç
[27] Kaplayan
[28] Cünbân: f. "kımıldanan, kımıldatan, sallanan, oynayan, oynatan, hareket eden" mânâlarına gelir ve sıfatlar yapar.
[29] Ab: f. Su. Mc : Yağmur. Letâfet, güzellik. İtibar. Irz, nâmus. Vakar. Cilâ. Keskinlik.
[30] Toplanır
[31] Dem-keş: f. Nefes çeken, soluk çeken. Devamlı öten bir güvercin cinsi. Kaval, ney gibi çalgıları devamlı üfürenler. Bazı kuşların, kübbül gibi uzun uzun ötenleri. Şarap içen
[32] Ham-keş: f. Bükülmüş, kıvrılmış, eğrilmiş.
[33] Anılırsın
[34] Sırr-ı ebî: Babalık sırrı
[35] Güz: Sonbahar
[36] Eski Anadolu Türkçesi
Xlll. yy’ın sonlarına kadar tek bir koldon devam eden Tük yazı dili, aynı yy’ın sonlarında dallanmalara uğramıştır. Doğuda Doğu Tükçesi (çağatayca), Kuzeyde Kuzey Batı Tükçesi (Kıpçakça), Batıda ise Güney-Batı Tükçesi (Oğuzca) adlarıyla anılan Tük yazı dilinde bugün kullandığımız yazı dilinin temelini Batı Oğuzcası (Anadolu’ya göç eden Tükler tarafından işlenerek yazı dili haline getirilen ) teşklil etmektedir.
Batı Oğuzca’sını gösterdiği değisimler göre devrelere ayırdığımızda Xlll-XV. Yy’lar arasında kullanılmış olan, içine Selçuklu dönemi Tükçesi’ni de alan Eski Anadolu Tükçesi devrinin ilk sırayı aldığını görüüz. Değişik kaynaklarda bu devrenin “Eski Osmanlıca”, Eski Tükiye Tükçesi “ adlarını da aldığı görülmektedir.
XV, asrın ll, yarısı bir geçiş devresidir. Bununla birlikte EAT’si devri özellikleri XVl. Yy boyunca devam etmiş ve XVll. Asırda da etkisin sürdümüştü.
Bu dil kullanımı özellikleri ile “bunun, anın, bularnın, onlarnın, bunun, şunun, onun, bularun (bunların), şularun (şunların), olarun onlarun) şeklinde yuvarlar ünlülü kullanılmıştır.
[37] Kesb: Kazanç. Çalışmak. Sa'y ve amel ile kazanmak. Elde etmek. Edinmek. Kazanç yolu. Kesad: Alış veriş durgunluğu. Kıtlık. Eksiklik. Verimsizlik.
[38] Hâk: Toprak Bâd: f. Yel. Rüzgâr. Soluk. Nefes
[39] Epsem/epsera:Suskunç
[40] Merkeb: (Rekb. den) Binilen vâsıta. Binilen şey. Eşek.
[41] Ucb: kibir, gurur, kendini beğenme, ameline, yaptıkları işe güvenme.
[42] Leb: f. Dudak. Şefe. Kenar. Sahil. Kıyı.
[43] Lâfügüzaf: Boş söz
[44] Ayağının tozu göz sürmesi ile birdir
[45] Püser: (C.: Püserân) f. Erkek çocuk, oğul
[46] Tahmis: (Hums. dan) Bir şeyi beş kat veya beş köşe haline getirmek. Edb: Bir şiirin her beytine üçer mısra ilâve ederek beşe çıkarmak
[47] Âl: Sülâle, soy, hânedan. Akrabâ ve taallukat.
[48] Beli: f. Evet.
[49] Zag: (C.: Ziygan) f. Karga ve kuzgun. Fitneci, gammaz


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Nakıs Mürşidlerin Terbiyesinin Müride Zararları
MesajGönderilme zamanı: 27.03.11, 10:44 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 15.12.08, 02:16
Mesajlar: 58
Günümüz meşayihlerinden Darendeli Seyyid Hulusi Efendi kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz (hyt: 1990) sohbetlerinde nereli olduğu sorana “Gardaş, La mekânlıyız” “Hakikat Şehirliyiz” buyurmuşlardır.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 8 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye