Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: TASAVVUF VE ISTILAHLARI / Saffet Kemaluddin YETKİN
MesajGönderilme zamanı: 16.04.10, 09:41 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 13.04.10, 08:42
Mesajlar: 47
TASAVVUF VE ISTILAHLARI

SAFFET KEMALÜDDÜN YETKİN


Tasavvuf bilgisi Adem’den Hatem'e kadar bütün peygamberlerin tebliğ eyledik¬leri İslâm diyanetinin içyüzüdür. İslâmiyetin son mukaddes kitabı Kur'anı Kerim ve son Peygamberinin mübarek hadisleri kaynaklarından feyezan eden tefsir usulü, fıkh usulü hadis ve kelam bilgileri gibi hicretin ilk aslarında tedvin edilen başlı başına mühim bir bilgidir. Her bilginin kendine mahsus ıstılahları olduğu gibi tasavvuf bilgisinde dahi birçok ıstılahlar kullanılmıştır. Tasavvufun, felsefe aksamından meta¬fizik ile müspet ve menfi hükümlerle münasebeti bulunması ve divan edebiyatında tasavvuf ıstılahlarının kullanılmış olması yönünden bunların bilinmesi ile tasavvufun hülasaten kavranılacağı ve divan edebiyatının iyice anlaşılacağı cihetle çok önemli¬dir. Bu eser, tasavvuf bilgisi ıstılahları hakkında yazılacak ise de, evvela tasavvufa dair icmalen malûmat verilmesi, ileride ıstılahları tarif edilirken anlamlarını kolayca kavrayabilmek içindir.

TASAVVUF KELİMESİNİN TAHLİLİ
Arap gramerinde "tasavvuf" kelimesi tefa'ul babından geliyorsa da bunun mücerred maddesinde tereddüt edilmiştir. Hicretin dörtyüz otuz yedi tarihinde tasavvuf ve sofiye taifesine dair (Risale-i Kuşeyriyye) denilen eseri yazan ve İslâm bilginlerinin büyüklerinden Abu'l-Kasım al-Kuşeyri mezkur eserinde tasavvuf kelimesinin (sof safa, suffa, saf) gibi maddelerden alınmış olduğuna dair rivayetler naklediyorsa da arapçanın iştikak kaidelerine uymadığını söylüyor. Sof, yün anlamınadır. Sofiye taifesi yünden, mamul libas giydikleri için sofa nisbetle sofi denildiği söylenmiş ise de yün elbise giymek Sofiyeye has bir şiar olmadığından kabul edilmiyor. Diğer, "safa" kelimesi, parlak ve berrak anlamına geldiği ve "suffa" mescidin eyvanı demek" olup asrı saadette Hazreti Peygamberin mescidi eyvanında gece gündüz ibadetle iştigal eden sahabeden cemaati kasdeylediği ve "saf" mabetlerde ibadet edenler sırasında bulunanları hatırlattığı Sofiye'nin de birinci sırada olduklarına işaret etmek üzere bu maddelerden alınmış olduğu söylenmiş ise de hiçbiri kaideye uygun, görülmemiştir. Arapların ecnebi dillerden bazı kelimeleri alıp kendi dillerinin kaidelerine göre kullandıkları vakidir. Mesela: farsça ölçü anlamına gelen (endaze) kelimesini hen¬deseye çevirmişler ve bunu sarf kaidelerine uyduracak hendeseyi bilene mühendis demişlerdir. İşte bu kabilden "tasavvuf" kelimesinin Yunanca (sofiya) kelimesinden alındığını söyliyenler isabet etmişlerdir. Sofiya, yunanca (hikmet) anlamına'.'geldiği ve hikmet mefhumu, her işi son derece layık olduğu veçhile yapmak ve her şeyi yerli yerine koymak manasında olması itibariyle tasavvuf ehlinin hal ve şanlarına tamamıyle muvafıktır. Ameli tasavvuf mesleğinde birçok külfetlere katlanmak icap etmekte oldu¬ğundan ve arapçanın sarf kaidelerince (tafa'ul) babının binası' tekellüfü gösterdiğin¬den (sofiya) kelimesi tasavvufa çevrilerek (hikmetleşmek) anlamına gelmiş ve yine arapçanın dil kaidelerine göre (sof) un "sin" harfi “sad” harfine kalbedilmiştir.
Tasavvufa mensub olana "sofi" denilmektedir ki, bunun hikmet anlamına gelen (sofiya) dan alınmış olması, iştikak ve manaca gayet uygundur. İslâm dininin telakkiyatına göre hikmet anlamı pek şumullüdür. Tanrı'nın güzel adlarından biri de, Kur'an-ı Kerimde zikredildiği üzre "Hakim" adıdır. İslâm’ın büyük bilginlerinden Muhammed Gazali (Esma-i hüsna) şerhinde diyor ki: (Hakim, hikmet sahibi demektir. Hikmet, eşyanın en iyisini bilgilerin en iyisi ile bilmektir. Eşyanın en iyisi Tanrı'dır. Tanrı'nın mahiyetini ancak Tanrı'nın ezeli bilgisi bilir, çünkü en iyi bilgi, Tanrı'nın ezeli bilgisidir. Tanrı, ezeli bilgisiyle yarattığı herşeyi yerli yerince yaratmıştır.)

TASAVVUFUN TARİFİ
Tasavvuf ehlinin büyüklerinden birçok zevat Tanrı yolunda hallendikleri hâl ve kazandıkları makama göre birçok tariflerde bulunmuşlardır. Mesela; bu yolda but tün güzel huyları kendine huy edinen ve bütün çirkin huylardan sakınan büyük bit zat tasavvufu şöyle tarif ediyor :- (Her güzel huy ile huylanmak ve her çirkin huydan sakınmaktır.) Diğer büyük bir zat;- (Tasavvuf, Tanrı'nın, seni senliğinden alıp senliğini öldürmesi ve kendine kavuşturup diriltmesidir) diyor. Tasavvufun en büyük bilginlerinden Muhy'ad-Din İbn'ul-Arabî tasavvufun ahval ve makamat ve ıstılahatı hakkında yazığı (Fütuhat-ı Mekkiyye) kitabında tasavvufu "Tanrı ahlakiyle tahalluk etmektir" diye tarif ediyor.
Tasavvuf bilgisi başlangıçta, Âdem’den Hatem'e kadar bütün peygamberlerin tebliğ eyledikleri İslâm diyanetinin içyüzüdür denilmiş idi. Bu bilgi, müslümanlığın ibadet işleri perdeleri altında tecelli ve inkişaf edecek gayet derin ve şümullü esrar mecmuasıdır. Muhya'd-Din İbn'ul-Arabî (Fütuhat-ı Mekkiyye) sinde bilgileri üçe ayırıyor. Birincisi aklın; ikincisi hallerin; üçüncüsü de aklın eremiyeceği esrar bilgileridir Aklın bilgisi, delilleri elde edilebilmek şartıyle, herkesin anlıyabileceği bilgi¬lerdir Hallerin bilgisi ancak, hâllenmekle, zevkan bilinecek bilgilerdir. Mesela; balın tatlılığı öyle bir haldir ki ancak balı tatmakla anlaşılabilir. Esrar bilgisi, aklın tavrı üstündedir. Bu bilgi Peygamberlere ve Peygamberlerin manevi varisleri velilere muhtas olup vahy ve ilham tariykıyle hâsıl olacak bilgidir. Bu bilgi dahi iki türlüdür. Biri, aklın bilgileri gibi herkesin anlıyabileceği nev'idir, lakin, akl ile idrak edilebilecek. bilgi delillerini elde edebilmek şartıyle fikir ve düşünce mahsulü olduğu halde esrar bilgisinin bu türlüsü delil ve nazar ve düşünce mahsulü olmayıp esrar bilgilerinin yalnız mertebesine nail olmakla beraber bu mertebe erbabının gönüllerinde münkeşif olur. Esrar bilgisinin bu türlüsüne tasavvuf ıstılahlarında İlm-i Ledünni denilir (ve allemnahumnn ledunna ilmen = ------) ayeti kerimesinden alınmıştır, (biz ona kendi yanımızdan bir bilgi verip öğrettik) mealindedir. Bu ayet, Hızır denmekle meşhur tarihî zat hakkındadır. İlm-i Ledünni bu zatta zuhur eylemiş olduğu gibi okumak ve yazmak bilmiyen ve ümmi denilen zevatın sözlerinde görüldüğü ve muasır bilginleri hayrette bıraktığı tarih ve tabakat kitaplarında görülmektedir. Mese¬la beş asır^evvel Mısır'da yaşamış olan Seyyid Ali Havvas denilen zat esrar bilgisi mertebesine erenlerdendir. Kendisi okumak yazmak bilmez ümmi olduğu halde asrında Mısır'ın bütün bilginlerinin başkanı Abdü’l-Vahab Şa'ranî’nin mürşididir. Birçok ayetlere ve hadislere verdiği yüksek anlamlan tilmizi Abdü’l-Vahab Şa'ranî kayd ile bir kitap şeklinde zamanındaki bilginlere gösterince hayretlerini mucib olmuştur. Esrar bilgisinin ikinci türlüsü, akl ile düşünüp te bilinmesine imkân olmıyan haşr, neşir mizan, sırat gibi Peygamberlerin ümmetlerine verdikleri haberlerdir. Tasavvuf namı altındaki bilgi ameli tasavvufun neticesi olmakla esrar bilgisinden daha yüksek şerefli bilgi yoktur. Bilinecekleri muhit olan pek şümullü bir bilgidir.

TASAVVUFUN TARİHİ
Tasavvuf nasıl ve ne zaman başlamıştır? Bu tarihin kaynağını ve başlangıcını araştırıp bulmak son derece önemlidir; çünkü felsefe-i ula denilen metafizik ile fiziğe ait anlamların çarpışmaları ve aykırı bakışları arasında alemin hudus ve kıdemi ve beşeriyetin mahiyeti ve Tanrı'nın varlığı ve müstesna şahsiyetlerin nübüvvet, risalet ve velayeti gibi her biri bir muhiti andıran ucu bucağı belirsiz koca birer sahada tasav¬vufun nasıl ve ne zaman başladığını inceliyerek bulmak ve vicdani bir kanaatla anlamak gayet güçtür. Bu eserin başlangıcında tasavvu[u Adem'den Hatem'e kadar bütün Peygamberlerin tebliğ eyledikleri İslâm diyanetinin iç yüzü olduğuna işaret edilmişti! İslâm diyaneti (Tanrı katında hakiki din İslâm dinidir = ( ----------------------- ) İnne-d dine ind-Allah il-İslamu mealindeki ayet'-i kerim'e mucibiyle bütün Peygamberlerin dinleri İslâm dinidir. Bütün kainatın ekrem ve eşrefi olan insanın beşeri mahiyeti maddileşip te teşekkül edinceye kadar binlerce mi, milyonlarca mı yoksa milyarlarca mı seneler geçtiğini riyazi bir kat'iyyetle bilemiyoruz. Müspet bilgilerin çerçevesi içinde mahsur kalan kozmoğrafya ve jeoloji fenleri bunları bize bildirmekten aciz¬dir. Semavi ve mukaddes kitapların yardımıyle sülalemizin Adem dediğimiz bir zata vardığını ve bu zatın beşeriyete gönderilen ilk Peygamber olduğunu biliyoruz. Mukaddes kitapların bildirdiklerine göre peygamberlerle Tanrı arasında vahy ve ilham gibi mefhumlar aklın eremiyeceği esrar bilgileri içinde kalıyor. İşte böylece, tasavvufun tarihi ilk Peygamberle başlamış oluyor. Böyle bir muhakemenin doğruluğu tasavvuf bilgisinin ve bunun en mühim gayelerinden vahdet-i vücud'un -varlığın birliği- Hind'in, Brahma mezhebinden yahut kadim Yunanistan’ın vücudiye felsefesinden alınmış olduğuna dair bir sürü efsanelerin de butlanını ispat ediyor. Beşeriyetin ilk Peygam¬beri ile başladığı anlaşıldıktan sonra binlerce sene fasılalarla bir devriden diğer bir devre intikal eden ve aslındaki sıhhat ve hakikatlardan birçoğunun hurafat ile karıştığı anlaşılan herhangi bir İslâm dininin tecdid edilmesi lüzumu üzerine her devrin sonun¬da Tanrı'nın gönderdiği Peygamberlerin kendilerine icabet eden ümmetleri havasına bildirdikleri ve emanet eyledikleri diyanetin esrarı bazan ümmetlerin inkiraziyle belirli izler bırakmış ve bazan ihtilafat ve münazaat yüzünden kasden tahrifata uğratılması sebebiyle birbirine karışan mezheplerle meslekler arasında az çok şüpheler ve müşa¬behetler has!l olmuştur. Bu şüphe ve müşabehetler birçok sathi görüşleri şaşırttığı için son Peygamberin devrinde tekemmülât ve kemalâtın son derece yüksek mertebe¬sinde tecelli eden İslâm dini bilgilerinden tedvin edilen tasavvufun gayet önemli mese¬lelerinden vahdet-i vücut meselesinin gelip geçen batıl mezheplerin nazariyelerinden alınmış olduğuna dair sözlerin söylenmesine sebep olmuştur. Son Peygamberin mukad¬des kitabı Kur'anı Kerim bütün Peygamberlere verilen mukaddes suhuf ve kitapların hülasasını ihtiva eden ilahi ve mübarek bir mecmuadır. Kur'anı Kerîm'de nefsin tezkiyesiyle Tanrı'ya ibadetin nasıl bir felah ve necat yolu olduğu tebliğ edildikten sonra (inne haza lefi's suhuf il-ula suhufi İbrahime ve Musa = --------- ) deniliyor. Bütün Peygamberler ve kitapları tasdik ediliyor. Son peygamberin her veçhile mazbut olan ahval ve ahlakı ve mukaddes kitabının âyetleri ve) söylediği sözleri dikkatle teemmül edilince hiçbir iştibaha mahal kalmaz, çünkü tasav¬vufun ' İslâm diyanetinin içyüzünü teşkil eden maneviyyat ve mükaşefatının usul ve füruu baştan başa Kur'anı kerimin ayetlerinden ve hadislerden iktibas edilmiştir. Ondört asır evvel Ceziretü’l-Arab'ın cahiliyyet devri denilen gayet vahşi ve koyu bir cehalet sahasında doğup yetişen ve hiçbir mektep ve medrese görmiyen İslâm dininin son Peygamberinin ne Hindistan’ın Bırahmasiyle ne de Yunanistan, Mısır ve Roma'nın vücudiyye felsefesiyle zerre kadar bir münasebetinin tasavvuruna imkân yoktur ki ayat ve ahadis'in sarahat ve işaretleri oralardan ahnmış olabilsin. Âdem, Nuh, İbrahim gibi ilk büyük Peygamberlerin ve kendilerine icabet ve iyman eden ümmetler havassının sözlerinden teraşşuh ederek uzun asırlarm fetret ve cehalet devirleri fasılalarında türeyen muhtelif ve çürük mezhep ve mesleklere karışmış olmasındaki çapraşıklığı halletmek için böyle bir mülahaza ve muhakeme kafidir. Tasavvufun metafizik felsefe ile bazı müşahebetlerinin bazı kimseleri şüpheye bırakacağı mülâhazasiyle Muhya'd-Din İbn'ul-Arabî (Fütuhat-ı Mekkiyye) sinde diyor ki: (Peygamberliğin mirası olan tasavvufun meselelerinden birinin bir feylesof tarafından söylenmiş olduğunu duyacak olursan bu mesele felsefi bir meseledir, çünkü bunu daha önce filan feylesof söylemiştir. Sofiyye taifesi bunu o feylesoftan almışlardır, yahut bu mesele feylesof görüşüdür, feylesofun dini yoktur demekten sakın! böyle bir söz söylemek ancak tahsili olmıyanların sözü olabilir, çünkü feylesofun hep bildikleri batıl değildir.
Hususiyle Peygamberler tarafından söylenmiş ise doğrudur. Hikmetler ve güzel huy¬lar ile nefsin tuzaklarından ve şehvetlerinden kurtuluşlara dair feylesofların mütalâa¬ları hep muvafıktır. İtiraz edecek olursan hem yalan söylemiş olursun hem de cehâlette kalırsın. Sofiyye taifesi bu meseleyi o feylesoftan almışlardır dediğin zaman almış olduklarını görmediğin için yalan söylemiş olursun. Bu mesele feylesof görüşüdür, feylesofun dini yoktur dediğin zaman o meselede hak ve batılı birbirinden tefrik ede¬mediğin için cehalette kalırsın). Tasavvufun tarifi bahsinde sözü geçen esrar bilgisi -İlm-i Ledünnîyi- gösteren ayet-i kerîme ile sabit olmakla beraber son Peygamberin sahabe¬lerin havassına tevdi' eylediği sözlerden dahi anlaşılmaktadır. Peygamberin söylediği sözlerin rivayetlerinde bir kılı kırka yararcasına en doğrusunu araştırmakta azim seyahatlara katlanarak çok büyük emekler sarfeden ve (Sahih-i Buhadı) namiyle te'lifine muvaffak olduğu kitabının Kur'anı Kerimden sonra en doğru bir kitap olduğuna bütün islâm bilginlerince ittifak edilen Buhara'lı İsmailoğlu Mehmet, Peygamberle daima hizmetine mülazemet eden Abu Hurayra'dan şu sözleri naklediyor : (Hafiztu min Rasul-iIlahi viaeyni min el-ilmi feemma ahadıhima fesebbithu ve emmel aharp felev sebbithu lekutia fi hazal-bul'um- (----) yani "Tanrının Peygamberinden iki kap bilgi hıfzettim, bunlardan birini tesbit ettim amma öbününü tesbit edecek olsam şu boğazım kesilir”. demektir. Abu Hurayra'nın hıfzedip dağıtamadığı bilgi akını tavrı üstünde olan ve Muhya'd-Din İbn'ul-Arabî'nin (Futuhat-ı Mekkiyye)sinde gösterilen esrar bilgisinden başka ne olabilir?
Fütuhât-ı Mekkiyye dört büyük cilttir ve 560 babı muhtevidir. Muhya'd-Din Ibnu'l-Arabî'nin asrına kadar tasavvufun bütün şumulü hakkında böyle önemli büyük bir kitap yazılmadığı' gibi bundan sonra da yazılmıyacaktır. Tasavvufun ıstılahIarı bu kitapta tarif edildiği veçhile ve hece harfleri sırası ile Türkçeye çevrilerek gösterilecektir.

TASAVVUFUN ISTILAHLARI

1. İrade
Tanrı yolcusu müridin gönlünde tutuşan bir yangındır. Mukaddes meramıma ermekten kendini alıkoyan enfüsi manalara hail olur. Tanrı yolunda atılacak ilk adımdır. Muhyad-Din İbn'ul-Arabî iradeden bahseden Fütuhat-ı Mekkiyye’nin 26. cı babında diyor ki : (iradenin mezkûr tarifine göre böyle bir anlamda ıstılah edilişi doğrudur: “Şu kadar var ki Tanrının ta'limi ve keşf tarikiyle mürîd için hasıl olacak marifet mertebesinde mukaddes meramına ermekten kendini alıkoyacak hiçbir manâ kalmaz; çünki her hal ve şanda daima Tanrının müşahadesindedir. Böyle bir marifet mertebesi ancak Tanrının rızasını kazanmakla hasıl olur. Bu mertebeye eren müri¬din, alametlerinden biri, daima Tanrının müşahadesinde bulunduğundan dört elle edebe sarılmış olmasıdır. Bu mertebede yalnız meczuplar müstesnadır," çünkü bunlar müşahadenin heybet ve celaletine dayanmadıklarından dini tekliflerin medarı olan akılları başlarından gitmiştir. Bunlar Tanrı katında ulular gibidir. Bir insan ölürken ne halde bulunuyorsa öldükten sonra bulanacağı alemde de o hal devam edeceği cihetle müşahade halinde iken aklını kaybeden daima müşahade halinde kalır. Bu suretle akıllarının zevaliyle mükellef olmadıklarından ululardan sayılmakla beraber tabiatın hükmüyle yemek içmek ve söyleşmek gibi hayvani hareketlerle diriler sırasında bu¬lunurlar. Bunlardan birinin aklı başına gelince evvelce olduğu gibi hemen kendini toplıyarak dört elle edebe sarılır. Müşahedeye tahammül ile aklı başında kalanın merte¬besi daha yüksektir. Abd'ul.Kadir Geylani'nin ashabından Abu's-Suud İbn'uş-Şiblî'den "şu mecnunlar hakkında ne dersiniz" diye sorulunca: "Bunlar güzeldirler la¬kin akıllarını kaybetmiyenler daha güzeldirler" demiş ve mertebelerinin daha yük¬sek olduğuna işaret etmiştir. Sofiyyece irade hakkında söylenen sözlerde ibarece ih¬tilâf varsa da aşağı yukarı hep bir asla râcîdir, ibareyle kendi zevklerine göre irad eder¬ler. İradeyi kimi -külli ve kimi cüz'i bir hal ve şe'niyet ile tabir etmiştir. Herhangi bir hakikatın bilgisi kendi zevklerinin neticesidir. Fikrin muhassalalarında hata ve savab ihtimali bulunduğundan fikre müracaat etmezler. Bunlar hatadan salim muhakkak bilgi ve pek doğru görüş sahipleridirler. Fikr ile uğraşmak bilinmesi istenilen hakikatlara perde çekmektir. Hakikatlar ancak keşf ve şuhud yolıyle münkeşif olurlar. Bu esası kabul etmiyenler ahvalin zevkinden nasibi olmıyan ve nazar ve istidlal ile an¬lamaya çalışan rüsum bilginleridir. Bunların arasında hukemadan ilahi Eflatun gibi keşf ehli derecesinde ahvalin zevkini anlıyanlar pek nadirdir. İslâm bilginlerinden bazılarının hükemadan ikrah etmesi bunların felsefeye mensup olduklarından ve felsefe ve feylesofun ne demek olduğunu bilmediklerindendir. Feylesof hikmeti seven demektir. Sofos Yunanice hikmet anlamınadır. Felsefenin bu maddeden alındığına göre hikmet sevgisi demek olur. Kur'anı kerimde: (Vemen yu't el-hikmete fakar yu'tiye hayren kesiren = (----) kendisine hikmet verilen kimseye birçok hayır verilmiştir" diye sena ediliyor. Feylesoflar mücerred bu vasıftan dolayı zem edilmemişlerdir.' Peygamberlerin tebliğlerine karşı Peygamberliğin ne olduğu ve neye istinad eylediği hakkında müşevveş- müta¬laalardan bulunarak ilahiyyat mebhaslarında hataları isabetlerinden çok olduğun¬dandır. Hukema fırkası hikmeti sevdikleri zaman buna nail olabilmek için fikr ile uğraşacakları yerde keşf yolıyla doğruca Tanrıdan telâkki etmek teşebbüslerinde bu¬lunsalardı herşeyde isabet etmiş. olurlardı. Hukema fırkasından başka mütekellimîn fırkaları dahi İslâmiyetle müşerref bulundukları halde kendi anlayışları dairesinde islâmiyetin müdafaasına çalışırken Kur'anı kerim ayetlerinden müteşâbih denilen kısımlarında zahirî anlamları kabul edecek olurlarsa küfre varacağından te'viI yoluna sapmakla hata etmişlerdir. Tanrının sevdiği kullarına emanet eylediği öyle bir kuvveti vardır ki bazı hallerde akıl kuvvetinin mutası hilafına vereceği hükmü hakikata mu¬vafık olur. İşte aklın tavrı üstündeki makam budur. Bunun idrakinde akıl müstakil değildir. Kuvvetler kendi hakikatlarına göre birbirlerine benzemezler, mesela; samia kuvvetine basıranın hükmü teklif edilecek olursa kendi hakikatına nisbetle muhal olduğunu söyler. Basıra kuvveti de diğer kuvvetlere göre böyledir. Akıl dahi kuvvet¬lerden bir kuvvettin Bütün kuvvetlerden istifade eylediği halde hiçbirine bir şey ifade etmez. Sofiyyece ıstılah edilen irade, her kime müyesser olursa keşf yolıyle bütün makam ve mertebelerini görmüş ve anlamış ve her şeyde yanlışlığın suretini de bilmiş olur. Yanlışlıklar daima nisbetlerdedir. Nisbetin ciheti değişirse yanlışlık zuhur eder. İradeye muvaffak olanlar nisbetleri kendi yerlerine eriştirmekle mensub oldukları hakikatlarla birleştirirler. Hikmetin işte asıl anlamı da budur. Hakikatte asıl hukema Peygamberler ile, manevi varisleri olan velilerdir. Bu çok üstün simalar iradenin berekatiyle pek çok hayra nail olmuşlardır.

2. Baka
Baka, bir şeyle var olup kalmak demektir. Fena, terimi Tanrıya karşı muhalefet¬lerden fani olmak anlamında kullanıldığı gibi baka dahi Tanrıya karŞ1 taat ve ibâ¬detlerle var olup kalmak anlamında kullanılır. Bakanın dahi fena gibi mütekabil sayılı mertebeleri vardır; mesela; kulların işledikleri bütün işlerden fani olup ta işlenen işlerin hep Tanrının olduğunu görüp kalmakta devam etmek, bakanın başlıca bir mertebesidir. Tasavvufta bakanın nisbeti fenanın nisbetinden daha üstün de daha şereflidir; çünki fenanın nisbeti halka taalluk eder ve mesela, filan şeyden oldum deni¬lir. Baka nisbeti ise Hakka racidir ve daha yüksektir. Fena ve baka birbirine bağlıdır.
Tanrı yolunda bakî kalan ancak fani olandır ve fani olan ancak baki kalandır. Fâni¬likle mevsuf olmak ancak neden fani oluyorsa anın mukabiliyle baki kalmakla olabileceği gibi baki kalmak dahi ne ile baki kalıyorsa mukabilinden fani olmakla mümkün olmaktadır. Fena ve baka terimlerini iyice kavrıyabilmek için "fena” teriminde sayılan tabakalara dikkat etmelidir. Herhangi şeyden fani olmak hangi sebepten ileti geliyorsa işte o sebeple baki kalmak tahakkuk etmiş olur. Tasavvufta fena ve baka mertebelerini mütekabilen gösterecek kaide budur.

3- Tahallî (-ha-)
Tahalli kelimesi, noktasız (ha) ile hilye'den alınmıştır. Hilye, kadınların kullan¬dıkları düzgün ve ziynet anlamlarınadır. Bu itibar ile tahalli süslenmek demektik Tasavvuf teriminde Tanrının güzel ve mukaddes isimleriyle süslenmeğe denilir. Ta¬halli mertebesinde bulunan Tanrı yolcuları (inne evliya-Allahi iza ruu zukir-Allahe) = ( -------------- ) hadisi şerifinin mazharlarıdır. Hadisi şerif, "evliyâullah göründüklerinde Tanrı zikredilir" demektir. İlahiyyundan olan hukema taha¬lliyi mümkün olduğu kadar kendini Tanrıya benzetmek diye tarif etmişler ise de tah¬kik, edilirse doğru bir görüş değildir, çünkü Tanrıya benzemek hakikata muvafık bir anlamı ifade edemez. Her kimde her hangi bir sıfat bulunursa o sıfat bizzat kendinindir ve kendi ile kaim olmak istidadını haizdir. Kendi zatının istîdadı anı iktiza etmek¬tedir. Birinin diğerine benzeyişi değildir. Her birindeki sıfat ne ise diğerinde bulunan da odur. Sıfatların görülmesindeki takaddüm ve taahhur yüzünden birbirine benzediei zehabı hasıl olmuştur. Evvela mütakaddimde görüpte sonradan mütaahhirde dahi görünce mütaahhırın kendini mütakaddime benzettiğine kail olmuşlardır. Eğer dedikleri gibi olsaydı ubudiyet ile rububiyetin çarpışması ve hakikatların bozulması icab ederdi. Kul, ancak kendine ait sıfatlarla süslenmekte ve Tanrı dahi tenzih ve teşbih sıfatlarından ancak kendine ait sıfatlarla zuhur eylemektedir. Bunlar hep Tan¬rının kendi sıfatlarıdır. Tanrı kendi zatını vasfeylemiş olduğu izzet, kibriya, ceberut, azamet ve hiçbir misli olmayışı gibi nisyan, mekr, hud'a, keyd, maiyyet şifadan dahi kendi zatı akdesinin iktiza ettiği kemal sıfatlarıdır. Böylece kulun dahi mevsuf olduğu sıfatlar kendi zâtının muktezasıdır. Şu halde tahallide teşebbüh ve benzeyiş hakikata muhaliftir. Bunu söyliyenler hakikatları bilmiyen kimselerdir. Muhy'ad-Din İbn'ül Arabî hazretleri Fütuhat-ı Mekkiyye'nin tahalliye ait 2°4 üncü babında diyor ki : (Biz de evvelleri tahalli müridin kendini Tanrıya benzetmesi demek olacağı kanaatında idik, hamdolsun Tanrının ihsaniyle hakikatı anlayınca Tanrının bize anlattığı gibi bizim de halka anlatmadığımız taayyün eyledi. Bildirilmesi caiz olanları bildirmek üzre bizden alınan ahdin icabıyle bildirmek borcumuzdur lakin, mektum tutul¬ması üzerine alınan ahd mucibince bildiremiyeceklerimiz de vardır. Bunları halkta müşahede eylediğimiz halde halk kendi tahayyülleri hükmünde oldukları gibi biz de kendi bilgimizin hükmünde kalmaktayız (velev asmaahum latavallav vahum mu'ridun- (---------------) ayeti kerimesi işaretiyle mektum tutulmasına mecbur olduğumuz hakikatları bildirecek olursak istidatları icabıyle kabul edemezler. Ayeti kerîmenin meali : (kendilerine işittirecek olursa mutlaka yüz çe¬virip uzaklaşırlar) demektir. ' Kendilerine merhamet sebebiyle bunlar mektum tutulmaktadır, çünkü Tanrı, kulların menfaatlarını mucip alacak hiçbir şeyi terk et¬meyip izhar eylemiştir lakin, kabul hususunda kulların istidatları muhteliftir. Akıl¬ların delaletleriyle Tanrının zâtını tenzih etmek icab eden vasıflarla Tanrının kendi zatını tavsif etmiş olması mevcudat ve mahiyetlerden her ne varsa Tanrıdan hariç olmadığı bilinmek içindir. Belki alemde zahir olan her sıfatın Tanrıda bir mahiyeti vardır. Her ne varsa hep ana bağlıdır. Nasıl bağlı olmasın ki Tanrı anın mucidi ve besleyenidir.

4- Tahallî (-hı-)
Noktalı (ha) ile tahallî, halvet ve inzivayı iltizam ile Tanrıya karşı gönlü işgal edecek her şeyden çekinmektir. Muhy'ad-Din İbn'ul-Arabî (Futuhât-ı Mekkiyye)de tahallî tarifine tahsis eylediği 205 inci babında diyor ki : (Bizce tahallî, müstefad olan varlıktan çekilmektir, çünki itikada göre eşyada farz edilen varlık hakikî varlığın pertevinden aydınlanan izafî bir Varlıktır. Hakikatta ise Tanrının varlığından başka hiçbir varlık yoktur. Hakikî varlıktan faydalanmakla mevsuf olan eşya aslı üzerine bakidir; imkan dairesinden çıkmamıştır, imkânın hükmü bakidir, mahiyeti, ise ilm-i ilâhide sübûtîdir. Tanrı şâhit ve meşhuttur-gören ve görülen-çünkü âyet-i kerîmede ve şahidin ve meşhudin
( --------------------) kavlinde Tanrı şahid ve meşhuda kasem ediyor and içiyor. Kasem' edilenin kasem edenden daha büyük olması icab eder Tanrı şahid ve meşhud olunca kendi gayrine kasem etmemiş oluyor. Eğer? bu hakikatı bilmiyen kimdir ki bildirmek istiyorsun diyecek olursan o zaman, bil^ dirilecek ve bildirmeği kabul edecek zatın mevcut olması icab eder, bunun cevabı,ı kendi itikadında aramalısın. Zira, Tanrının hangi bir şeye (Kün) yani ol, diye emredince derhal işitip olacağına iman etmektesin. Varlığı olmıyana Tanrının hitap ettiği ve işittirdiği görülüyor. Muhatap mevcut olmadığı halde Tanrının emrettiği gibi oluyor, tekvini yani, oluşu kabul ediyor. Fakat, bizce eşyanın tekvini kabul edişi düşündüğünü kabul ediş gibi değildir. Bizce tekvini kabul ediş Tanrıya mazhariyyettir. İşte Tanrının (Kün) emrini işitmeği kabul ettiği gibi kendine bildirmeği de kabul ediyor İşittirmek ve bildirmek arasında bir fark yoktur. Anlıyabildin ise büyük bir hakikati bildirmiş oluyoruz. Tanrı zuhur itibariyle her şeyin aynıdır şeylerin kendi zat1arı itibariyle hiçbirinin aynı değildir. Tanrı yine o Tanrı, eşya dahi yene o eşyadır. Bazı mazharlar zahirin hükümlerini görünce hakikatlarının müstefad olan bir varlıkla varolduklarını tahayyül etmişlerdir. Ayanı mümkine de bu mesabede olup ta hakikatı bilmiyenler bizce malum olunca sübutumuzla beraber âdem halinde bulunduğumuzdan bu hakikatı bilmiyenlere bildirmek bize düşmüş oluyor. Hususiyle mazhariyyetle muttasıf bulunduğumuzdan bilmiyenlere bildirmek vazifemizdir. İşte şu bildirmek istediğimiz hakikat, her şeyin Tanrıya mazhariyetini bilmektir, hiçbir şeyin tahayyül edildiği gibi istifade edilmiş bir varlığı yoktur.

5- Tecelli:
Tanrı yolu yolcularının gönüllerinde gayb nurlarının parlamasına tecelli denilir.
Gönüllerde parlıyan bu nurlar maddeden mücerred maarif ve esrara ve ruhlardan
ibaret olan meleklere ve Tanrının isimleriyle sıfatlarına taalluk edip muhtelif makamlârda par1ıyanlardır. Bunlardan herhangi bir nur gönül ufkundan görünüp te illet ve afetlerden salim olan basiret gözü ile karşılaşınca her yere taalluk ediyorsa üzerinde yayılmasıyle anın hakikatı her ne ise olduğu gibi görülmüş olur. Mesela; maddeden mücerred maârif ve esrara taalluk eden nur yayılanca anlamların lafzlarla kelimelerin suretlerine nasıl bağlanmış oldukları görülür ve bunların hakikatları oldukları gibi bilinir. Bu nurlardan kendine doğru yürüdüğümüz ve üzerine gittiğimiz olduğu gibi önümüzde, arkamızda, sağımızda, solumuzda parlıyan nurlar dahi vardır, Önümüzde parlıyan bize gideceğimiz yolu gösterir, arkamızda parlıyan, arkadan bize uyanlar içindir. Sağımızda parlıyan bizi kuvvetlendirir, solumuzda parlıyan bizi şek ve şüphe fenalıklarından korur.

6- Gurbet:
Hakiki irfana vakıf olmadan evvel Tanrı yolu yolcuları vatanlarında alıştıklanı adetlerle uğraşmaları kendilerini maksud meramlarına erişmekten alıkoyacağı korkusu ile vatanlarını terk ile seyahata çıkmalarına gurbet derler. Abu Yazid-i Bistami Tanrı yolunda bu makamda iken bu niyyetle vatanı Bistam şehrini terk ile seyahata çıkmış idi. Kemâle ermiş arif bir zata tesadüf ediyor. Arif, ne için Bistam’ı terk ettiğini soruyor! Hakkı bulmak için seyahata çıktığını söyleyince, aradığını Bistam’da terk eyledin diyor, Abu Yazid-i Bistami arifin bu cevabından uyanıyor ve tekrar Bistam’a dönüyor. Aradığını buluncaya kadar çalışıyor. İşte bunlar Tanrı seyyahlarıdır. Şurası da bilinmelidir ki bu yolda seyahata çıkanlar gönüllerini Tanrı ile beraber bulacakları yeri araştırmak mecburiyeti ile vatanlarını terk ederler, gönüllerini nerede bulurlarsa orada kalırlar. Bulamadıkları yerlerden uzaklaşırlar., Bu seyyahlardan biri Mekke! mükerremeye giderken çölde bir ağacın altında genç bir zatın namaz kılmakta olduğunu görüyor. Namazdan sonra görüşüyorlar. Mekkei mükerremeye bir1ikte gitmesini teklif ediyor. Genç adam, Mekkei mükerremeye giderken bu ağacın altında gönlümü Tanrı ile beraber buldum bir seneden beri buradayım gönlümü beraber buldukça buradan ayrılmam diyor. Mekkei mükerremeye giden tam bir sene sonra tekrar oradan geçerken genç adamı ağacın altında bulmuyor, biraz ileri gidince diğer bir yerde rastlıyor, selam veriyor ve tanışıyorlar. Ağacın altındaki yeri niçin terk eylediğini soruyor. Gönlümü orada kaybedince Mekkei mükerremeye gitmek üzere yola düştüm buraya kadar geldiğimde gönlümü burada buldum, şimdi ikametgâhım burasıdır!, diyor. Yiyecek ve içeceğini nereden aldığını soruyor. Tanrı beni doyurmak istediği zaman yiyecek ve içeceğim geliyor diyor. Bazı Tanrı yolcuları da kendi vatanlarındı. zühd ve takvalarıyle halk arasında meşhur olarak halkın tazim ve hürmetlerini görünce kendilerini hiç kimsenin tanımıyacağı memleketlere giderler. Muhy'ad-Din İbn'ul-Arabî Futuhât'ında hakiki irfan sahiplerinin gurbetlerini tarif ederken diyor ki: "Bu zevatın gurbetleri varlıklarının (mümkün) oluşundan ayrılıklarıdır, çünkü asıl vatanları (imkan dairesi) dir. Tanrı (Kûn) yani, ol diye emredince Tanrının varlığı ile var olmağa atılıyorlar, kendilerini varlığı ile var edeni görebilmek için adem diyarından ayrılıyorlar. Gözlerini açınca sonradan olan, Tanrının gayri eşyayı görüyorlar. Aradıklarını göremedikleri için yene asıl vatanları adem diyarına dönmek istiyorlar. Ariflerin başka türlü bir gurbetleri dahi kendi beşerî sıfatlarından ayrılıp gurbete düşmektir. Bu gurbet, hakiki bir gurbettir. Hadisi kudside (la yezal ------ ) buyruluyor. Kul, - Tanrının sevgisini kazanınca Tanrı ile birlikte işitmek ve görmek gibi sıfatlarla muttasıf oluyor. Hadisi, kul, farzlardan gayrı nafile ibadetlerle kendini sevdirinceye kadar daima bana yaklaşmaktadır, kendini sevindirince onun işiten kulağı, gören gözü, yakalıyan eli ve yürüyen ayağı ben olurum mealindedir:

(---------------)

7. Fena
Fena yok olmak :demektir.. Baka mukabilidir. Tasavvufta bir takım şeylerden fâni olmak anlamlarında terim edilmiştir. Fena kelimesi daima bir şeyden ve başka bir şey ile kullanılır. Bir takım şeylerden fâni olmak Sofiyyece yedi tabakaya çıkarıl¬maktadır. Birinci tabaka, Tanrıya karşı muhalefetlerden fani olmaktır. Böyle bir fena Tanrı’nın ismet ve hıfzıdır. Peygamberler muhalefetten masum ve veliler mahfuz olur. Muhalefet etmek şöyle dursun hatır ve hayallerinden bile geçmez. İkinci tabaka, kulların işledikleri işlerin kendi işleri olduğundan fâni olmaktır. Âlemde cereyan eden ve her an vuku bulmakta olan bütün işlerin Tanrının işleri olduğunu müşahede etmektir. Böyle bir müşehede sahibi (İnne Rabbeke vasiu'l mağfireti (---------------) ayeti kerimesinin mazharıdır. Ayeti kerime (Rabbin hakikaten geniş mağfiretlidir) meâlindedir. Mağfiret gafr maddesinden geliyor setr ve örtü anlamınadır. Kulların işlerinde fânî olan Zat bütün işlerin zuhur edecek mahalli bulunan bu âlemin üzerine çekilen geniş perde arkasında cereyan eden hadiselerin hep Tanrının işleri olduğunu görür. Bu işler perdenin dışında şunun bunun işleri olduğu zannediliyorsa da perde¬nin iç tarafı görülecek Olursa hep Tanrının işleri olduğu anlaşılır. Mütekellimin fırkalarından Eş'arîler kulların işledikleri bütün işleri Tanrının yaratmakta olduğunu ispat ile Tanrı işleri olduğunu seziyorlarsa da eesb dedikleri gaflet karanlığı basiretlerini kapadığından göremiyorlar. Mu'tezilî fırkası ise kulların işledikleri işleri kendilerinin yarattıklarına zâhib olmakla basiretleri büsbütün körleşmiştir. Üçüncü tabaka, mahlukların sıfatlarından fani olmaktır. Hadisi kutside vârid olduğu üzre söyliyenin, işitenin, görenin Tanrı olduğunu görüp bilmektir: Hadisi kudsi şudur : (vela yeza-lul abduyatakarrabe ileyye bin-nevâfili hatta uhibbubu feiza ahbetuhu küntu lisanuhu'l lezî yantiku bihi ve sam'uhu'1-lezi yasmau bihî ve basaruhu'1-lezi yabsuru bihi ve yedu-hu'1-letî yabtuşubihae ( --------------------------- ) yani (kul kendini sevdirinceye kadar daima nevafil ile bana yaklaşır. Kendini sevdiğimde anın söylediği dili ve işiden kulağı ve gören gözü ve tutup yakalayan eli ben olurum” demektir.
Bu hadîsi kudside Tanrı kendi zatının kulunun sıfatları olacağını bildiriyor, çünkü kul kendi sıfatları haysiyetiyle Tanrı¬nın ayni oluyor ve zat haysiyetiyle Tanrının kendini kendine izhar için mazhar ittihaz edindiği ayn-ı sabitedir. Dördüncü tabaka, kulun kendi zatından fani olmasıdır. Şurasına dikkat edilmelidir ki insanın zatı letafet ve kesafetten mürekkeptir. Her birinin diğerine muhalif bir takım hakikatları vardır. Letafet kısmı her an ve her halde türlü türlü suretlerde bulunur. Kesafetten ibaret olan cismani heykel ise üzerine cari olan arazlar, muhtelif olsalar da daima bir suret üzerinde sabittir. Hakk’ın şuhudiyle kendi zatından fani olduğun zaman kendi zatını da görecek olursan sen fena sahibi değilsin. Kendi zatını müşahade etmiyecek olursan bu fena makamına ermiş olursun. Bu fanilikte zatındaki letafetin türlü türlü suretlerini görüp te başkasını göre¬mez isen kendi zatından fâni olmuş olursun. Şu halde kendi zatından fanisin ve fanı değilsin çünkü letafet haysiyetiyle sen senin meşhudun olmakta ve heykel haysiyetiy¬le sen senin mabudun bulunmaktasın. Bu fena haletinde süvarisi olduğunu heykeli görecek olursan gördüğün hayal ve misalden ibarettir. Ne aynındır ne gayrındır. Uykuda rü'ya görmek gibidir.
Beşinci tabaka, Tanrının yahut zatının şuhudiyle bütün âlemden fani olmaklığındır. Senden şuhud eden kuvveti anlıyabilirsen Tanrının gözüyle görmüş olursun. Tanrı nefsini ve âlemi müşahadesiyle fani olamaz şu halde alem¬den fani olamazsın. Eğer sen senden şuhud eden kuvveti bilmezsen bu makamın sac f hibisin ve Tanrının yahut kendi zatının müşahadesiyle alemi görmekten fanisin. Nasıl ki Tanrıyı yahut kâinattan bir olayı görüp dalmak faniliği icab etmektedir. Bu tabaka dördüncü tabakanın verimlerini veremezse de ana yakındır. Altıncı tabaka, Tanrı şuhudi ile Tanrının gayri herşeyden fani olmaklığındır. Bu makamda her halde , kendi nefsinden dahi fani olursun, Tanrının şuhudunda olduğunu da bilmezsin çünkü bu halette senin meşhud bir zatın yoktur. Bu makamda bazıları galata düşerler, dikkat etmek lazımdır. Bu makamda bulunan Tanrı yolcusu Tanrının şuhudiyle bütün gayrini görmekten fani olunca Tanrıyı şe'niyetlerinden birinde görüp görmemekten hali olamaz. Tanrı daima şe'niyetlerdedir. Alemden ve alemde eserleri bulunmaktan gaib değildir. Eğer Tanrıyı şe'niyetlerde görüyorsa bütün masivadan fani olmamış demektir. Şe'niyetin haricinde alemden gani ve müstağni olduğunu görüyorsa fani¬dir ve faniliği doğrudur. Bu makam Abu Bekr-i Sıddik'in meşhedi idi (ma raaytu şey'en illa ve raaytullahe kablehu ( ------------------ ) buyurmuştur, ne gördümse daha önce Allah’ı gördüm mealindedir. Bu sözde hiçbir şey olmaksızın Allah’ı gördüğünü ispat ediyor. Sonra diğer bir meşhedde bulunuyor. Eşyanın Allah’tan sudum meşhudu oluyor. Halbuki bir şey olmaksızın Allah’ı görüyordu. Bu rü’yetin o şuhuttan önce olduğuna işaretle ne gördümse daha önce Allah’ı gördüm demiştir. Yedinci tabaka, Tanrının sıfatlarından ve sıfatların nisbetlerinden fanî olmaktır. Bu ise alemin Tanrıdan zuhura geldiğinin ancak Tanrının kendi zatı için olduğunu' görebilmekledir. Alemin Tanrıdan zuhura gelişi ancak Tanrı içindir. Bazı hukemânın, zehabına göre Tanrı ne alemin illetidir ne de alem anın ma'luludur. Bu mertebede fani olan zat mazharların nefslerindeki istidatları suretiyle kendilerinde zahir olan Hak olarak âlemi görmektedir. Kainatta Tanrının öyle bir eserini göremez ki bir sıfatın veya bir nisbetin subutuna delil olabilsin, bu müşahadesiyle isimlerden, sıfat¬lardan ve nisbetlerden fânidir. Fani olmaktan fani olmak Sekizinci bir tabakadır, denilmiş ise de fani olan zatın fani olduğunu bilmemesi demek olacağına göre bu hal fena tabakalarının cümlesinde bulunmaktadır. Fena haletinin eh basiti bit zatın her hangi bir hususu düşünürken düşünceye dalıp ta müstağrak olunca görülmektedir. Böyle istiğraka dalan bir zat karşısında bulunan kimseyi göremez ve söylediği sözleri işidemez gözleri donuk ve sabit bir halde bulunur. Düşündüğünü bulunca yahut bir lâfıza ile ihsasa avdet edince karşısındakini görmeğe ve sözlerini işitmeğe başlar.

8- Murad:
Sufiyye ıstılahında murad terimi ile anılan Tanrı yolcusu her dilediği hazır ve müheyya bulunduğu halde hiçbirine meyletmiyerek iradesini terk eden zattır. Dileklerinin terkinde üzüntü ve meşakkat çeker, yoluna devam eder, belki lezzet ve halavet duyar. Bütün çetinlikler kolaylaşır ve düçar olacağı şiddetli hadiseler ehvenleşir. Murad denilen yolcular iki kısımdır. Bir kısmı çetin işlere girişir ve belalara düçar olur. Azap ve eziyyetleri duyar. Tabiatı da bunlardan ikrah eder ve hoşlanmaz. Lakin, bir hastanın afiyet kazanması için pek acı bir ilacı içmeğe katlandığı gibi düçar olduğu belaların sebebiyle nail olacağı ni'metlerin müşahadesi galebe etmekle hoşlanmağa ve lezzet almağa başlar. Peygamberimizin ikinci halifeleri Ömer İbnu'l-Hattab bu mertebe ashabından olduğu için "her ne zaman bir musibete duçar olsam Tanrıya şükrederim" demiş ve o musibet sebebi ile Tanrının üç büyük ni'metine nail olacağını anlatmıştır. Birincisi, musibetin din bakımından bir musibet olmadığından ve ikincisi, mümkün olan daha büyük bir musibete uğramadığından ve üçüncüsü, kusurlarının afviyle derecesinin yükselmesine sebeb olacağından bunların büyük birer ni'met olduklarını söylemiştir. Musibete şükretmek Tanrı yolunu bilenler için haki-katların verdiği pek ince pir bilgidir çünkü musibet, şükr ile ve ni'met sabr ile mütenasib olmadıklarından uyuşamazlar. Musibete duçar olan şükr edince o musibet içinde bir ei'met görmüş olmalıdır ki şükr ediyor. Ni'met içinde iken sabr eden dahi mutlaka bir belanın mülahazasındadır ki sabr etmekte bulunuyor. Mutana’îmin ni'met içinde sabr edeceği bela ise ni'metin şükrünü hakkıyle ifa edemiyeceği korkusu ve nimette tasarruf ederken Tanrının rızasını nasıl kazanabileceği endişesidir. Bunlar ise ancak sabr ile yerine getirilecek, ubudiyyet vazifeleridir. Bunlarla uğraşırken ni'metten lezzet alamaz ancak sabr ile kulluk vazifesini ifa edebilir. Muradın ikinci kısmı, başkasının dayanıp tahammül edemiyeceği şiddetlere karşı Tanrının verdiği kuvyetle Tahammül edebilecek belki de asla hissetmeyecek derecede olanlardır. Mesela, bir çocuğun pek büyük bir azab ve meşekkatla kaldırabileceği ağır bir yükü vücutça gayet kuvvetli büyük bir adamın oyuncak gibi tutup kaldırması gibidir. Böy¬lece murad olan zat şiddetli musibetleri hissetmediği gibi bunlarla sevinç duyar ve iftihar eder. Abu Yazid-i Bistami bu makamın ricalindendir. Münacatlarının birinde "bütün dileklerime kavuştum, yalnız azabın vecd ve zevkinden lezzet almak kaldı" demiştir. Abu Yazid-i Bistami bu münacâtında alelade azab ve elemi mucib olacak haletlerde harikulade olarak zevk ve lezzet almak temennisinde bulunmuştur. Tasav¬vuf ehli derler ki': (Gülsitan içinde dolaşıp ta zevk almak taaccüb edilecek bir şey değildir, asıl taaccüb edilecek hal ateş yangınları içinde yuvarlanırken lezzet almak¬tır. Çünki ateşlere düşmek alelade azab ve' elemi mucib olacak bir halettir.

9- Himmet
Himmet gönlü toplayıp bir maksadın husuluna tevcih etmektir. Tasavvuf ıs¬tılahında bunun üç mertebesi vardır. Birincisi intibah. İkincisi irade. Üçüncüsü haki¬kat mertebeleridir. İntibah himmeti insanlık mahiyetinin- muhal veya mümkün te¬mennileri yolunda kalbin uyanmasıdır. Bu mertebede kalp temenni eylediği gaye için tecerrüd eder. Bu himmet temenni edilen gayenin hükmü ne olabileceğine nazır¬dır. Bu halde hükmün ne olabileceği ilmin mutasına göredir. İlmin mutası rucu ise ricat eder, şayet azm ise azminde sabit olur. Bu himmet sahibi temenni eylediği gaye¬nin ne olabileceği bilgisinin muhtacıdır. İkinci mertebe irade himmeti, müridin ilk sadakat nişanesidir. İrade himmeti hiçbir şeyin kendine karşı mukavemet edemiye¬ceği bir cemiyettir. Bu nevi himmet Afrika’da Gurabiye denilen cemaatta çokca bulunur. Bu cemaat bununla istediklerini oldurabilirler çünkü nefste hâsıl olan cemi¬yet âlemin ecramında müessirdir. Kendinde keşf ve iyman kuvveti olmayıp da bu him¬metin böyle olacağını bilen bir kimse bazı zevatın eliyle âlemde zuhur eden alamet¬lerin bu himmete raci olacağına varmaktadır. Bu himmetin öyle bir kuvveti vardır ki bir mürid bu kuvveti kullanırsa kâmil üstadı üzerinde tesirinin icrasıyle üstadında tasarruf etmiş olur. Ancak, üstadından talakki edebileceği itikatında bulunduğu bir ilim üstadın bilmediği ve murad edinmediği halde müridin himmetiyle üstadın gön¬lünde zuhur eder çünkü himmetini bu üstad üzerinde toplamıştır. Müride bildirmek için arz hükmiyle fütühat-ı ilahiyyeden üstadın malumu bulunmuş oluyor. Bu kabil vakıalar meşhur ve müdevvendir. Bu himmetin ilahiyatta dahi eserleri (ene inde zanna abdi bi felyazun bi hayran ( --------------- ) hadisi kudsisinden anlaşılmaktadır. Bu hadisi kudsî : (ben kulumun beni zannettiğine göreyim, kulum kendine hayır yapacağımı zannetsin) mealindedir. Her kim kulların işledikleri günah¬ları ancak Tanrının afvedeceğine ve rahmetinin her şeyi kaplamına himmetini top¬larsa afv-ı ilahiye nail olacağı şek ve şüphesizdir. Bu gibi: eserler (ve zalikum zannu-kum'el-lezi zanantum birabbikum erdakum faasbahtum min el-hâsirîn- ( --------------------- ) ayet-i kerimesiyle dahi istidlal edilmektedir. Bu âyet-i kerimede akibetleri hüsrana uğradığı beyan buyrulan kimseler yaptıkları birçok işleri Tanrının bilmediği zannında bulunanlardır. İşte bunun içindir ki himmetin taalluk edeceği temenninin bilinmesi her halde lazım olduğu yukarıda söylenmiş idi: Eğer mu-hala taalluk ederse eseri zuhur etmez vebal ve mes'ûliyeti sahibi üzerine döner. Müm¬küne taalluk edince tesiri mutlaka görülür. Akıbetleri hüsrana uğrayanların himmeti Tanrının bazı a'mali bilmez gibi muhal olan bir temenniye taalluk eylediği için akıbetleri hüsrana uğramıştır. Bunlar öyle muhal bir zanda bulunacaklarına işledikleri günahlardan dolayı Tanrı kendilerini muahaze etmez rahmet ye keremiyle affeder diye müm¬kün bir temennide bulunmuş olsalardı himmetlerinin böyle mümkün bir temenni üzerin¬de toplanması kendilerini Tanrının azab ve ıkabından muhafaza ederdi. Üçüncü mer¬tebede hakikat himmetine gelince bu himmet ilhamın safa ve safvetiyle toplanmasıdır. Ev1iya (büyükler) nın himmeti bu mertebededir. Bunlar himmetlerini Tanrı üzerinde toplıyarak ahadiyyete taalluk eylerinden kesretten kaçmakla himmetlerini birleştirmişlerdir. Arif olanlar sıfatlarda yahut nisbetlerde veyahut isimlerde kesretten uzak¬laşırlar. Bunlar birbirlerinden mütemeyyizdirler, muhtelif tabakalar teşkil ederler. Tanrı bunların bulundukları makama göre muamele eder temennilerini reddetmez. Her makamın Tanrıya doğru bir yüzü vardır. Tanrının bunlarla muamelesi zat-ı ulûhiyete çokça ihtisası olan ve kendi zatı için ıstıfa ve istisna edilen bu kullarını di¬ğerlerinden temyiz ettirmek içindir çünkü Tanrı mertebeleri tamir için âlemi mer¬tebelere inzal ve tertib eylemiştir. Eğer âlemde biribirine nisbetle arada tefadul olmasa idi bazı mertebeler muattal kalırdı. Halbuki varlık aleminde muattal hiçbir şey yok¬tur, varlık alemi baştan başa hep ma'murdu.. Her mertebenin hükmüne göre mut¬laka bir imaretçisi bulunmak icab eder. Bu hikmete binaen âlemde biribirine nisbetle tefadul vuku bulmaktadır. İlahiyatta bunun aslı Esma-i İlahiyyeye racidir. Mesela, alim isminin ihatası nerede mürid ve kadir isimlerinin ihataları nerede? alim ismi mürid ve kadir isimlerinden bir şey ile ziyade ve mütemeyyizdir ki bu şey mürid ve kadir olmak hasebiyle mürid ve kadir için olamaz. Tanrı kendi nefsinin âlimidir. Lakin, kendi nefsine kadir olmakla muttasıf olamaz. Varlığına iradesinin taallûku ile dahi muttasıf değildir, çünkü, iradenin hakikatı ancak ma'duma taallûk etmesidir. Tanrı ezeli ve ebedi varlığıyle vardır. Mümkün yahut gayr ile vacib olana kudretin taallûk etmesi kudretin şe'nindendir. Tanrı ise lizatihi vacib'ul-vücuttur. İşte bu hakikatlardan dolayı mertebelerin tefaduliyle âlemde ne varsa anlarda da tafâdul zuhur etmiştir. Ma'mur olan varlık âleminin amirleri arasında dahi tefadul zaruri olmakla bütün olan ve olağanlarda tefadul zuhur etmektedir çünki alem bu amir¬lerle ma'mur olmuş ve bunlarla zuhura gelmiştir. Bu hakikat keşf ile idrâk edilemez. Belki bunun idrakı ilhamın safa ve safvetiyledir. İmaretin mertebelerini keşf eden amirler için keşfeder. Aradaki tefadul ancak safay-ı ilham ile ma'lûm olur.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye