Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Zeki Velidi Togan / Hatıralar
MesajGönderilme zamanı: 27.03.13, 14:41 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 15.09.10, 09:02
Mesajlar: 75
Zeki Velidi Togan / Hatıralar

Mollagul Divana

Annem farsçayı yalnız dil olarak değil, 13. yüzyıl İran sufi şairi Atlar ile 18. yüzyılda Buhara'da Türkçe ile
birlikte farsça da yazan Sufi Allahyar’ın telkin ettikleri mistik fikirlerin dili olarak benimsemişti. Bu hususta o, bize çok defa gelip giden Mollagul Divana ismindeki -ben küçükken elli yaşlarında olan- bir dervişin çok tesiri altında bulunuyordu. Sengim Kıpçak uruğundan olan bu derviş “Türkistan" (Sır Derya’da “Yesi”) şehri ve civarında yaşamış ve bizde pek maruf olmayan Yesevî tarikatine mensup olmuştu. Zikirleri, sesle dini neşideler okuyarak başını öne ve arkaya sallamaktan ve zıplamaktan ibaretti. Babam zikirleri ağız içinden sessiz söyleyen Nakşbendi tarikatine mensup idi ise de, ötekileri" "cahrî" denilen zikirlerinden hoşlanır ve Mollagul'a namaz sonlarında arapça sufi düsturlarını(*) hatırlatarak onun "ya hu" diyerek dönüp zıplamasına sebep olurdu. Raksa benzeyen bu zıplamalara, bacı öne ve arkaya atarak hareketler yapmaya farsça "erre", yani "bıçkı zikri", türkçede "çapkın" derlermiş. Annem, Mollagul'un camiye gitmeyip evimizde kıldığı namazların sonunda yapılan bu zikirlerden çok hoşlanırdı. Annem bu dervişin türkçe ve farsça okuduğu şiirlerini ezberler, bazılarını yazar ve bana da ezberletirdi. Bunlar hep dini, ahlaki şiirlerdi. 12nci yüzyılın büyük Türk sûfisî Ahmet Yesevi'den naklettiği sûfîyane şiirler heyecan verici idi. Meselâ:

"Yolunu bulmuş erenlerden yolunun ne olduğunu sorsam
Onların dizine başımı koyup yüzümü sürsem olmaz mı?
Yüksek dağların tepesine çıkıp çilten (zahid) olsam.
Bulutlara karışarak yere sonsuz yağmurlar yağdırsam,
Kurumakta olan ağaçlan diriltip bostanlar vücuda getirsem olmaz mı?
Şunkar kuşu olarak bulutlara değdikten sonra
İnip canavarları avlasam, avcı olsam.
Serçe kuşlarına katılıp Allah’ın adını doksan bin kere söylesem.
Bülbüllere katılarak sağa sola uçsam olmaz mı(**)

Hiç de unutmam. Mollagul bir bayram günü bizde idi. Peygambere ait bir hikâyeyi daha evvelce bizlere ve halka (o yahut babam) anlatmış olsalar gerek. Her hâlde herkes bunu biliyordu.
Hikâyenin mazmunu şu: Peygamber bir bayramda süslü develere binerek gelen zengin çocuklarını görüp
"kâşki benim de devem olsa" diye ağlayan bir fakir yetim çocuğu sevindirmek için kendisini deve yapmış, omuzuna alarak toplum içinde hoplayıp dolaşmış. Abu Bekir bu iş size yakışmaz deyince. Peygamber "O hâlde çocuk, altındaki deveyi satın alıp serbest bıraksın" demiş. Abu Bekir çocuğa altı ceviz vererek Peygamberi serbest bıraktırmış. Mollagul de cami yanında toplanan cemaat yanında beni omuzuna alıp manzum hikâyeyi şarkı
olarak söylemiş, bana da babam allı ceviz vererek deve vazifesini gören Mollagul'u serbest bıraktır misti. Şems-I Tebrizî'ye nisbet edilen bu Türkçe şiiri babam bana okuyup;
Bilse idi ol sabi, ol tevenin1 yüküni
On sekiz min âlemni berse de bermes idi ya

mısraını coşmuş bir hâlde belki on defa tekrarlamıştı. Bu bir küçük tiyatro parçası gibi idi. "O çocuk, altındaki adamın kim olduğunu bir sabi olduğundan bilemedi, bilseydi tekmil dünya ve kâinatı bile verseler satmazdı' manasındaki bu söz beni de ağlatmıştı. Çünkü burada Mollagul, Peygamberin, babam da Abu Bekir'in rolünü oynamışlardı.
Mollagul bazı dini neşideleri şarkı şeklinde söyleyip “quray” denilen ney ile çalardı. İslâmi gelenekleri o bu şekilde büyükler ve küçükler huzurunda canlandırırdı. Onun öğrettiğine göre farsça şiirler söyleyen meşhur sufi Şems-i Tebrizî aynı zamanda türkçe şiirler söylemiş, raksları, neşideleri ile Müslümanları coşturan bir ateşli dervişti (ve Kıpçaklardandı).
Mollagul, Rus-Japon savaşı zamanında vefat etti. 1918 senesinde ihtilâl zamanında bir bölük askerle eve geldiğimde Mollagul'a alt bir defterin bizde mahfuz kaldığını gördüm. Babam ve annem ondan işittikleri farsça ve türkçe şiirleri de bu deftere o öldükten sonra yazmış, ilâve etmişler. Bu şiirleri babam da Mollagul ile birlikte söylerdi, çoğu vakit yalnız olduğunda da söylerdi. Bunlar o kadar akıcı, cevval şiirlerdi ki, insanın hafızasına kendiliklerinden yerleşir kalırdı. Mollagul'un garip halleri olurdu. Meselâ, bazen babamın bir şeyini çalardı, Babam da "alsa alsın" derdi. Fakat bir defasında Mekke'den hediye gelen gümüş cep saatini çalmıştı. Babam onu yakalamış ve dövmüştü. İri vücutlu olmasına rağmen "almadım Mollam [almadım],
dost malı diye [taladım] (beğendim) diye ağlamış ve "Kuyumcu altını ne kadar döğerse, altın da o nisbette güzelleşir" mealinde bir farsça şiiri*** tekrarlamıştır. Gerçekten Mollagul bir hırsız değildi, fakat yakın ve dost gördüğü insanların öte berisini sormadan alır giderdi.
O bize yaz aylarında geldiğinde evimizin medrese tarafındaki “alacık” denilen yazlık koğuşta kalırdı. Yazlık mutfağımız da burada idi. Biz çocuklar da yazın hep orada kalırdık. Mollagul'un bir gelişinde annem burada keçi kestirmiş, kazana atmak üzere eti hazırlamış. Mollagul da bu etin bir kolunu “bu da Mahmay’ındır” diyerek, bu isimdeki köpeğimize peşkeş çekmiş. Buna da annem kızıp Mollagul'un basma kepçe ile vurmuş. Burada da Mollagul bu hale uygun bir farsça şiir söylemiş ve bizden belki 150 kilometre mesafede bulunan karısına hitap ederek "Rehile, Ustabike beni döğüyor" diye bağırmış. "Ustabike". "Ustad bike" muallime demektir. Onun bu kepçe hâdisesinde söyleyip tekrarladığı farsça şiiri de annem unutmamış. Mollagul'un deflerine yazmıştır. Manası: "Beni o koku içeriye (mutfağa) çekti, o da kepçeyi başıma kondurdu****.
Bu onun o saatte uydurduğu bir şiiri değilmiş, ezberindeki binlerce şiirden o hâdiseye uygun olanını o dakikada alıp kullanmış.
Kur an ayetlerini dahi böyle çok usta kullanırmış: bunları bazen ben de, onun kullandığı yerlerde kullanmaya çalışırdım. Mollagul beni çok severdi ve daha küçüklüğümde bana türkçe ve farsça ahlaki şiirler ezberletmişti. Ez-cümle "Gelen misafiri açık yüzle karşılarsan Allah sana sayısız nimetler ihsan eder*****.
ve “Ey oğul. İnsanları dilinle incitme ki Allah’ı kendinden bezgin etmiş olursun"******
Bir de "havadaki kuşlara balığı yem olarak veren Allah, küçücük bendesine de hükümdarlık devleti bahş edebilir"******
Fakat son şiirin manasını söylemedi, büyüdükten sonra öğrenirsin dedi. Ben de kurcalamadım. Babam bazen dövdüğü hâlde Mollagul için, evliyalardan olması mümkün derdi. 1918’de Başkurdistan'da hükümete riyaset ettiğimde babam 'Mollagul'un şiirinin manasını şimdi anladın mı?” dedi ve söylediği şiiri hatırlattı Onun ağızdan naklettiği bu gibi parçaları ben, İran edebiyatını pek mükemmel olarak bilen Azerbaycanlı Ahund Yusuf Talipzade'ye (1922'de) naklettiğimde, bunların hepsinin, 12-13. yüzyıl İran şairleri olan Attâr'dan ve Celâleddin Rumi'den alınmış olduklarını bir bir anlatmıştı.

Mollagul tarihten de haberdarmış. Meselâ Selçuklu hükümdarı Sencer ile Karahanlı Arslan Hakan'ın o zaman Sır Derya havzası merkez olmak üzere bir nevi "Türk mistiği” yayan Şeyh Ahmet Yesevî’ye her vakit gelerek kapı halkasını çaldıklarına ve eşiğindeki toprak gibi [yatıp], şeyhin ayağını öptüklerine dair bir şiir hatırlardı, ben bunu uydurma derdim. Fakat bu da Rumi'nin eserlerinden alınmış imiş"******.
Mollagul'un çok genç olmama rağmen bana öğrettiği şiirleri o zaman hiç ciddiye almadığım halde, hepsinin
ona büyük şahsiyetlerden intikal etmiş olduğunu öğrendim. Üstadım Zeki Halife de, ben de, Mollagul'un annem tarafından kepçe ile dövüldüğü zaman memleketinde, yani uzaklarda bulunan karısına işittirmek isteyip, bağırmasını bir sahtekarlık sanır, kendisini hırsız telâkki ederdik. Babam ise onu âlim ve belki "erenlerden sayardı, bana onun "alkış”ını yani duasını almamı, "kargış'ından yani bedduasından kaçınmamı tavsiye ederdi. Ben de onu komşu köylerdeki dostlarına kendi at ve arabamızla götürürdüm. Her hâlde Mollagııl'un, bana Fars ve Çağatay edebiyatım öğrenmekte ve Yesevîliğin İslamiyet in halk içine, halkın malı olarak nasıl yayıldığını anlatmakta büyük yardımı olmuştur. O, resmiyetçi, samimiyetsiz kimselere kat’iyen yanaşmazdı. Babamın da din yolunda fazla resmiyetçilik yolunu tutmasını şiddetle tenkit ederdi. Meselâ, daha çocuk olan bent sabah namazına kaldırmasını tecviz etmezdi. "O daha çocuk, daha namazın tadını almamış, niye onu zorlarsın" derdi.

Yine bir hikâye: Ben kendimi hatırlıyabildiğim zamandan beri "agöy" dediğimiz misafir evimizin duvarında büyük bir levha asılı dururdu. Bunun kenarlarına Yesevî’den, Attâr'dan ve başka mutasavvıflardan alınmış sufiyane türkçe ve farsça şiirler basılmıştı. Orta kısımlarında ise, hatırımda kaldığına göre, üç dervişin başı tersim edilmişti ki gözlerinden ırmaklar teşkil ederek mavi renkli yaşlar akıyor, göl teşkil ederek köyü basıyor gibi gösterilmişti. Bu dervişler "ahun min al-ışq" yani "ah bu aşk" Allah Allah diye bağırırlarmış. Ben Mollagul'e "Amca bu nedir? Allah ortada yok. nerede olduğu bilinmez, ona âşık olunur mu. Allah bir 'Leyla' mıdır ki, 'Mecnun'lar ona âşık olsun. Göz yaşlarının ırmaklar teşkil etmesi de saçma, bu böyle olur mu?" diye sormuştum. Bu sorum yüzünden babam beni tokatlamış, "ha domuz seni" diye azarlamıştı. Mollagul hemen araya girdi: "Molla ne yapıyorsun? Çocukta tasavvufu anlamak kabiliyeti yok, tasavvuf zorla elde edilir bir şey midir? Allah onu öyle yaratmış ki, o 'arif olabilir, 'sufi' olamaz, o olsa olsa bir 'starşina' olur, 'şeyh' yahud 'mürîd' olamaz" demişti. "Starşina" rusça nahiye müdürü ya da askerde "mayor" demektir. Babam onun bu gibi müdahalelerine hiç itiraz etmez ve kabul ederdi, bu da benim için iyi oluyordu. Mollagul İslâmlıkta "ulema-i rusûm" denilen resmî tip mollaları hiç sevmezdi. Mollalıktaki fazla resmiyetçiliği yüzünden dayım Habib Neccar'a ve köyümüzdeki Buhara tipi mutaassıp Keşşaf Molla'ya hiç yanaşmazdı. O öldüğünde ben ancak 14 yaşındayım, kıymetini takdir edememiştim, onu ancak vefatından sonra bana ezberlettiği şiirlerden annem ve babam vasıtasıyle az çok öğrendim. Anne ve babamın iç düşüncelerini dahi ben ancak, 1918'de Mollagul'un bunların elinde bulunan defterini ve ona babamın eklediği notları incelerken daha yakından öğrenmiş oldum.


(*) "Ya Hu ya men Hu *Cered al-emre (?) İlla Hu" ve saire.
(***) Yolga kirgen eren'den * Yolun sursam bulmas mı * Başım qoyıp tizine * Yüzüm sürsem bulmas mı?
* Çıksam tağlar başına • Çilten bulsam bulgay mu * Aq bulutlar agdırsam * Sansız yağmur yagdırsam * Quru derekhtler ündürüp * Bostan qılsam bulgay mu
* Bulutların uçlasam * Şunqar laçin quşlasam • Sansız canvar quşlanıp • Sayyad bulsam bulgay mu • Turgaylarga qoşulsam * Toqsan ming yadın aytsam • Bülbüllerge qoşılıp • Cevlan qılsam bulgay mu.

(***) Ân ki mihmân-râ be rûy-ı taze dîd * Ez Khuda eltâf-i bî endaze dîd
(****) Ey pusar qasd-i dilazârî mekün * Ve-z khudâ-i khîsh bizarı mekün
(*****) Ân ki be murg-i hava mâhî dihed • Bendegân-râ devlet-i şâhi dihed
(******) Khâk-i dereş Khâqân buved • Halqa-i dereş Sancar zened


Zeki Velidi Togan / Hatıralar s.10-14.

===============================

Babamın Tasavvufu

Babam seyahatten döner dönmez "Fazkan'a gidelim" dedi. Fazkan dediğimiz Alagoyanbaşı köyünde Kaçkınbaylardan biri idi. "Fazkan"da ihtimal Fazlullah yahut "Fazıl Han" demektir. Sufimeşrep, rind, cömerd ve yiğit bir adamdı. "Ahmetşah" şeyhinden "işanlık" alırsa (yani "şeyhlik" derecesini elde ederse) ilk "mürîd"i ben
olacağım dermiş. Şimdi bu sene Şeyh Zeynullah babama şeyhlik rütbesini vermiş, yazılı icazetnamesini de almış. Fakat babam dedi ki "zaman artık tasavvuf zamanı değildir, o zaman geçti; İşan (yani şeyh) verince aldım ama,
kimseyi 'mürîd' olarak kabul etmiyeceğim ve kendime ‘işan’ denilmesine de müsaade etmem, yalnız Fazkan'ı alacağım, çünkü ona söz vermiştim" dedi.
Fazkan az çok serveti olan bir köylü idi. Mollakay Hazret'in talebesi idi. Farsça ve biraz da arapça bilirdi. O bizden belki 100 kilometre mesafede idi, ona geldik, babamın attan inmesine yardım etmek için yanına geldim, evde
ses, hatta gürültü vardı, fakat kimse çıkmadı. Nihayet birisi geldi. Fazkan'ın kendisi idi, muhakkak sarhoştu. Babamın üzengisini öptü. Babamı attan indirdi ve eve götürdü. Evin içi "acı bal" kokuyor, hem de müthiş kokuyordu. Babam "Ha domuz! İçmişsiniz" dedi. Gerçekten bunlarda bugün büyük bir cümbüş varmış. Fazkan da: "Küregeler (yani bal fıçıları) senin geldiğini duyunca urunduk (sedir) altına, konaklar (misafirler) da pencereden kaçtılar" dedi. Biraz sonra ikindi namazı kıldık. Fazkan çok ağladı. Babamla Fazkan, Yesevîlerin sevdiği "Sufi naqş oldun veli hergu Müslüman olmadın", yani görünüşte Sufisin ama daha hiç Müslüman olmadın neşidesini Mollagul'un 'Mesti selâmet mi küned, pinhan piyâmet mi küned" neşidesini hep beraber okudular, coştular. Yukarıda da bir defa zikrettiğim ve aslı Şems-i Tebrizi, Mevlâna'dan gelen bu çıldırtıcı şiirlerin manası şu idi: "Bir sarhoş sana selâm veriyor; kalbini çalmış olduğun bu adamın canı sana uşak olarak hizmet ediyor.
Sen yoğu var ve varı yok etmesini bilirsin, sarhoşun selâmını dinle: bu öyle bir sarhoş ki her iki elini senin kapanına kaptırmış.
Sen her dudağın tadının, her mezhebin kıblesisin, gökteki ay ise her gece senin evinin etrafında muhafızlık ediyor. (Bu maşuk) bir bakarsın sana kanat veriyor, uçuyorsun; bir bakarsın senin geminin demiridir, kımıldamıyorsun: bir lahza senin sabahın, diğer lahzada ise senin karanlık geçendir.
O seni bir lahza titretiyor, bir lahza şak-şak güldürüyor, bir bakarsın seni mest ediyor, bir bakarsın seni cansız cam, taş gibi yapmış. Zarar yok, Ten (beden) olamazsam can olurum, gevher olamazsam [dahil, gevherlerin kânı
olurum; ey gönül, fena şöhretin çıkmasından asla korkma, bu sayede iyi şöhret kazanacaksın"

Bunların böyle sofuluk cezbesine dalıp dünyayı unutmalarına canım sıkıldı. Babamı bu delice hareketlerden alıkoymak için "Baba, atlara su vereyim mi?" dedim. "Ver" dedi.
Bu münasebetle beni övdü: "İşte Ahmet Zeki bizi uyandırdı, o huşyardır, cezbeye dalmak hiç caiz değil,
ben tasavvufu ve şiirlerini severim amma, sofuluğunu sevmem, kalkalım" dedi.
Bununla beraber babam o akşam Fazkan'ı mürit olarak kabul etmiş ve kendisi de şeyhlikten tevbe etmiş.

Zeki Velidi Togan / Hatıralar s.32-33.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye