Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 80 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1 ... 4, 5, 6, 7, 8  Sonraki
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:28 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
70. «EN ÇOK SEVDİĞİN KİM?*


haftalık ayrılıktan sonra muzaffer olarak dönen ordn Medine'ye ulaştığında Cafer ve arkadaşları çoktan Medine'ye gelmişlerdi. Cafer (r.), Habeşistan'a gittiğinde yirmi yedi yaşındaydı, şimdi ise kırkında bir adam olmuştu. Sürekli iletişim halinde olmalarına rağmen, Peygamber (s. a.v.l'i onüç yıldan beri görmemişti. Peygamber (s.a.v.) onu kucakladı ve alnından öptü. Daha sonra: «Cafer'in dönü­şüne mi, yoksa Hayber'in fethine mi daha çok sevinece­ğimi bilemiyorum» dedi. Cafer'in yanında zevcesi Esma ve Habeşistan'da doğan Abdullah, Muhamed ve 'Avn adında­ki üç oğullan da vardı.

Yanlarında evi henüz tamamlanan Ümmü Habibe (r.) de vardı. Onun Peygamber (s.a.v)'le evlenmesi üzerine bir düğün yemeği daha hazırlandı. Ümmü Habibe (r.) şimdi otuzbeş yaşındaydı. Aişe (r.) hariç, Peygamber (s.a.v.)'in diğer hanımları onu Mekke'den tanıyorlardı. Yanısıra o Zeyneb'in yengesi ve Habeşistan'daki hicret günlerinin ilk zamanlarından beri Ümmü Seleme (r.) ile Şevde (r.)'-nin yakın arkadaşı oluyordu. Onun gelişi bekleniyordu ve fazla heyecan yaratmadı. Peygamber (s.a.v.)'in hanımları­nı daha çok ilgilendiren bu mesele de Peygamber'in bek­lenmedik bir şekilde genç ve güzel Safiye ile evlenme-siydi. Medine'ye vardıklarında Peygamber (s.a.v.) onu ge­çici olarak konuksever Harise (r.)'nin evine yerleştirdi. Onun çok güzel olduğunu duyan Aişe (r.), yeni arkadaşlan hakkındaki fikrini sormak üzere Ümmü Seleme'ye git ti. Ümmü Seleme (r.î: «O gerçekten çok güzel bir kadın. Allah'ın Rasulü de onu çok seviyor» dedi. Aişe (r.), Hari-se'nin evine gitti ve yeni gelini ziyarete gelen kadınların arasına katıldı. Yüzü peçeliydi. Kendisini tanıtmadan biraz geri plânda oturdu. (Fakat yeni geline, Ümmü Seleme'-nin söylediklerinin doğru olduğunu görecek kadar yakındı) Daha sonra evine döndü; fakat Peygamber fs.a.v.) oraday­dı ve onu tanımıştı. Dışarı çıktığında arkasından gelip: «Ey Aişe, onu nasıl buldun?» diye sordu. Aişe: «O diğer yahu-di kadınlarına benzer bir yahudi» dedi. «öyle söyleme» de­di Peygamber (s.a.v.), çünkü O İslâm'a girdi ve İslâm'ını güzelleştirdi.»

Bununla birlikte Safiye (r.) diğer Peygamber (s.a.v.) eşlerinin yanında babasının kişiliği yönünden inciniyordu. -Ey Huyay'm kızı!» deyimi gerçekte saygılı bir hitaptı, fa­kat ses tonundaki bir değişme ile kolayca alaya dönüşebi­lirdi-. Bu nedenle bir keresinde Safiye ağlayarak Peygam­ber (s.a.v.)'e geldi, çünkü diğer eşlerden, biri onu küçük düşürmeye çalıştı. Peygamber (s.a.v.): «Onlara de ki: Be­nim babam Harun, amcam ise Musa'dır» dedi.

Eşler içinde Aişe (r.)'ye yaş bakımından en yakın olan Safiye (r.) idi, henüz yirmiiki yaşında olan Hafsa'dan bile daha yakın îlk önceleri bu Aişe (r.)'nin korkularım artır­dı. Fakat günler geçtikçe iki genç hanım birbirlerine sem­pati duymaya başladılar. Hafsa da bu arkadaş çemberinin içindeydi. Aişe (r.) sonraki yıllarda: «Biz iki gruptuk: bi­rinde ben, Hafsa, Safiye ve Şevde diğerinde ise Ümmü Se­leme ve diğerleri vardı» derdi.

Aişe (r.) o zamanlar onaltı yaşındaydı ve yaşma göre bazı yönlerden olgun, diğer yönlerden değildi. Duygulan hemen yüzünden ve konuşmasından belli olurdu. Bir ke­resinde Peygamber (s.a.v.) ona: «Ey Aişe, bana kızgın ol­duğun zamanı da benden razı olduğun zamanı da biliyo­rum» dedi. Aişe (r.): «Ey bana annemden ve babamdan daha sevgili olan, bunu nasıl anlıyorsun?» diye sordu. Peygamber (s.a.v.) de şövIp dedi: «Benden hoşnut olduğun zaman yemin ettiğinde. «Muhammed'in Rabbine yemin ol­sun ki hayır» diyorsun. Kızgın olduğunda ise: «İbrahim'in Rabbine yemin olsun ki hayır» diyorsun»[1]. Bir başka sefer Peygamber ts.a.v.) beklediğinden daha geç geldiğinde: «Günün bu saatine kadar neredeydin?» diye sordu. O: «Kü­çüğüm, Ümmü Seleme'nin yanındaydım» dedi. «Ummü Seleme'nin sırası geçmemiş miydi?» diyen Aişe'ye Peygam­ber (s.a.v.) cevap vermeksizin gülümsedi. Aişe: «Ey Allah'ın Rasulü, söyle bana. Bir vadinin İki yamacı arasında olsan; birisinden otlanmış, diğerinden ise otlanmamış olsa sürü­lerini hangisinde otlatırsın?» diye sordu. Peygamber (s.a. v.î: «Otlanmamış olanda» dedi. Aişe (r.): «öyle ise ben senin diğer eşlerin gibi değilim. Onların hepsi, ben hariç, senden önce birisiyle evlenmiştir», dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.î gülümsedi ve hiçbir şey söylemedi[2].

Aişe, (r.) Peygamber (s.a.v.)'in sadece kendisine ait ol­madığını biliyordu. O bir tek kadındı; Peygamber (s.a.v.} ise yirmi adama bedeldi. Vahiy onun hakkında: «Muhak­kak sen büyük bir ahlâk üzeresin» diyordu. Sanki O, ken­di içinde dış dünya ile karşılaştırılabilecek, bazı yönleriyle de onunla beraber, bir alem idi. Aişe (r.) birçok kere, uzak­tan da gelse onun bir gök gürlemesi duyduğunda yüzü­nün sarardığını farketmişti. Aynı şekilde kuvvetli bir rüz­gâr sesi, onda gözle görülebilecek değişikliklere neden olur­du. Bir keresinde, bardaktan boşamrcasma yağmur yağar­ken başım, omuzlarını ve göğsünü açıp, yeryüzünün gök­ten gelen rahmet nedeniyle yaşadığı sevinci kendi teniyle paylaşmak istemişti.

Onun diğer insanlara benzememesi, Aişe (rj'nin kıs­kançlığını azaltan tek neden değildi. Fakat, O, kıskançlı­ğın, sevginin aksine sadece bu dünya için geçerli olduğu­nu biliyordu. Çünkü Cennet'ten bahsederken Kur'an söv-le diyordu: «Onların göğüslerindekinden (ne varsa tümünü) siytnp-çektik» (A'raf: 43, Hicr: 47),

Aişe (r.) birguu Peygamber (s.a.v.)'e «Ey Allah'ın Ra-sulü, Cennette senin hanımların kimler olacak?» diye sor­du. «Sen onlardan birisin» cevabını alınca, bu sözleri Ömür boyu bir hazine gibi sakladı. Bir keresinde de Peygamber (s.a.v.) ona: «Cebrail burada ve sana selâm ediyor» demiş­ti. O da: «Selâm onun üzerine olsun, Allah'ın rahmeti ve bereketi de» cevabını vermişti[3]

Aİşe (r.) kıskançlığı hakkında daha sonraki yıllarda şöyle derdi: «Peygamber'in eşleri arasında Hatice'yi kıs­kandığım kadar hiçbirini kıskanmadım. Çünkü, Allah ken­disini Hatice'ye cennetteki kıymetli taşlardan yapılmış bir sarayı müjdelemesini emrettiği için Peygamber (s.a.v.) sü­rekli onu anardı. Ne zaman bir koyun kurban etse, büyük bir bölümünü onun yakın arkadaşlarına gönderirdi. Çoğu kez ona: «Sanki dünyada Hatice'den başka kadın yokmuş gibi, derdim.»[4].

Aişe (r.)'nin etki ve tepkileri aşırı derecede hızlıydı. Hayber'den hemen sonra veya bir süre önce Ebu'I-As'ın an­nesi Hale oğlunu, gelini Zeyneb'i ve küçük torunu Ünıa-me'yi görmeye Medine'ye gelmişti. Birgün Peygamber (s. a.v.) Aişe'nin odasında iken kapı çalındı ve bir kadın sesi girmek için izin istedi. Peygamber (s.a.v). sarardı ve titre­di. Bunun sebebini anlayan Aişe ona sitem etti. Çünkü onun Hale'nin sesinde Hatice'nin sesini duyduğunu anla­mıştı. Peygamber (s.a.v.) daha sonra bunu doğrulamış ve onun içen girme İzni isteyiş şeklinin de aynı ölen zevcesi gibi olduğunu söylemişt[5].

Artık çok yaşlanan Şevde (r.), Peygamber (s.a.v.) 'le birlikte geçireceği günü Aişe (r.)'ye vermişti. Çünkü Pey­gamber (s.a.v.)'in buna çok memnun olacağını biliyordu

Tüm topluluk ve diğer eşler de Peygamber s.a.v'in yaşa­yan, eşleri arasında en çok Aişe (r.) 'yi sevdiğini biliyorlar­dı. Bu sadece bir tahminden ibaret değildi. Çünkü Saha­beden biri veya diğeri sık sık Peygamber (s.a.v.)'e: «Ey Al­lah'ın Rasulü, bu dünyada en çok kimi seviyorsun?» diye sorardı. Peygamber (s.a.v.) bu soruya her zaman aynı ce­vabı vermezdi. Çünkü onun sevgisi çok yönlüydü: Kızları, torunları, Ali (rJ, Ebu Bekir Cr.), Zeyd (r.), Üsame (r.). Fakat cevap hiçbir zaman diğer eşler olmaz, bazen İse Aişe (r.) olurdu. Bu nedenle Medine'de, birisi Peygamber (s.a.v.)'den birşey rica edeceği zaman veya Kur'an da emredildiği gibi dilekte bulunmak için hediye vermek iste­diği zaman. Peygamber (s.a.v.) Aişe (r.)'nin odasında ola­na kadar bu dileğinin geciktirilmesi adet haline gelmişti. Çünkü onlar, Peygamber (s.a.v.) 'in onun yanında iken çok mutlu olduğunu ve bu nedenle ricaları kabule daha hazır olduğunu düşünüyorlardı. Fakat bu Peygamber (s.a.v.)'in ailesinde kötü duygulara neden oluyordu. Ümmü Seleme (r.) kendi ve diğer eşleri adına gidip Peygamber (s.a.v)'-den ona hediye vermek isteyenlerin özellikle bir günü beklemeyip ne zaman isterlerse hemen vermelerini belirten bir duyuru yapmasını istedi. Peygamber (s.a.v.) ona cevap vermedi. Ümmü Seleme (r.) isteğini ikinci kez yineledi. Fakat o yine sessiz kaldı. Üçüncü kez yinelediğinde: «Be­ni Aişe ile ilgili konularda üzme, çünkü Aişe( r.) hariç hiç bir hanımımın yatağında iken bana vahiy gelmiyor»[6] dedi. Ümraü Seleme (r.): «Seni üzdüğüm için Allah'a tevbe ediyorum» dedi. Fakat Peygamber (s.a.v.)'in diğer eş­leri burada durmaya niyetli değillerdi. Fatima'dan kendi adlarına gidip Peygamber (s.a.v.)'e: «Eşlerin senden, Ebu Bekir (r.)'in kızına karşı kendilerine eşit davranmam rica ediyorlar» demesini istediler. Fatıma (r.) istemeyerek bu­nu kabul etti, fakat birkaç gün bunu yerine getirmedi. Sonunda kuzeni, Cahş'm kızı Zeyneb geldi ve ısrar etti. Bunun üzerine babasına gitti ve kendisine söylenenleri ona iletti Peygamber (s.a.v.): «Benim küçük kızım, benim sev­diğimi sen sevmiyor musun?» dedi. Fatıma (r.) «evet* ceva­bım verince Aişe (r.)'yi kastederek: «O halde onu sev» dedi. Daha sonra: «Seni buraya gönderen Zeyneb'ti değil-mi?» diye sordu. «Zeyneb ve diğerleri» dedi Fatıma (rJ. Peygamber (s.a.v.): «Yemin ederim ki bunu düzenleyen Zeyneb» dedi. Faüma bunu kabul edince gülümsedi.

Fatıma (r.), Peygamber (s.a.v.)'in eşlerinin yanına döndü ve olanları anlattı: «Ey Allah'ın Rasulü'nün kızı, bi­ze birşey kazandırmadın- dediler. Onu ikinci bir kez gön­dermeye zorladılar, fakat O kabul etmedi. Bunun üzerine Zeyneb (r.)'e: «Sen git» dediler, O da Peygamber (s.a.v)'e gitti. Peygamber (s,a.v.) sonunda Aişe (r.)'yle konuşması­nı söyledi. Aişe (rJ, Zeyneb'in cevap veremeyeceği fikirler öne sürerek onu susturdu. Peygamber (s.a.vJ eşlerine eşit ve adaletli davranmak ve diğerlerini de buna uymaya teş­vik etmek zorundaydı. Fakat O, başkalarının Peygamber (s.a.v.) eşlerine eşit davranmasını sağlamakla sorumiu değildi. Onun duygusallığı da zaten buna elvermezdi. O, sadece bir hediyeyi teşekkürle kabul etmek ve geri kalanı­nı bağışlayan kişiye bırakmakla görevliydi. Zeyneb (r ), gittiğinde Peygamber Cs.a.v.) Aişe (r.)'ye: «Sen, gerçekten Ebu Bekir'in kızısın»[7] dedi.

Resulullah (s.a.v.) aynı şekilde, Ali (r.) ve Fatıma (r.)'dan olan torunlarına da büyük bir sevgi besliyordu. Onlar hakkında «Bana ev halkım içinde en sevgili olanlar Hasan ve Hüseyin'dir» derdi. Üsame (r.)'yi de torunlarından biri sayardı. Çoğu kez Hasan'ı ve Üsame'yi ellerinden tutup «Allahım, ben onları seviyorum sen de sev»[8] diye dua ederdi.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] I SVIII 47
[2] I. S. VI», 55.
[3] I. S. VII, 55.
[4] B. LX1II, 20.
[5] Age,
[6] B. LI. 8
[7] B. LI, S; I. S. VIII,
[8] 123. 18) I. S. IV/1, 43.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:28 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
71. HAYBER'DEN SONRA


Hayber'in fethinden sonra biri Ali (r.), diğeri Ebu Be­kir (r.) yönetimindeki nisbeten küçük iki ordu, Yemen'e giden yolu kapatan iki düşman Havazin kabilesi üzerine yürüdü. Hayber'den sonra düzenlenmiş küçük çapta top­lam altı seferden ikisi bı alardı. Diğer ikisi doğuda ve ku­zeydeki Gatafan kabileljri, geri kalan iki sefer de şimdi Peygamber'e ait olan Fedek Oyası'na yakın bir yerde yer­leşik olan Beni Mürre üzerine yapıldı. Fedek yahudileri Medine'den, bedevilere karşı yardım ve koruma istemiş­lerdi. Bu çapulcuların sayısı Medine'de tam tahmin edile­mediği için otuz kişilik bir grup gönderildi. Fakat düşman umulandan fazla idi ve otuz kişinin hemen hemen hepsi öldürüldü. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) gecikmeksi­zin ikiyüz kişilik bir ordu gönderdi. Düşman çok adam kaybederek kaçmalr zorunda kaldı. Develerin ve koyunla­rın yanısıra birkaç da esir ele geçirildi. Onyedi yaşında olan Üsame (r.) de bu sefere katılmıştı. Hendek'te de or­duyla birlikteydi, fakat bu onun tam anlamıyla ilk seferi oluyordu. Çarpışma sıracında Mürre'li bir adam onun çok genç oluşuyla alay etti. Ona haddini bildirmeye kararlı olan Üsame, daha önceden hep birlikte savaş yerinde kal­ma emri verilmiş olmasına rağmen, adamı çölün içlerine kadar izledi. Sonunda onu yakalayıp yaraladı. Bunun üze­rine Mürre'li Lailahe iiallah (Allah'tan başka ilah yoktur) diye bağırdı. Fakat adam şehadet getirmesine rağmen Üsa­me onu öldürdü.

Seferin lideri Galib İbn Abdullah[1] idi, çarpışma bittik­ten sonra liderin ilk sorusu «üsame nerede?» oldu, O ve bütün ordu Resulullah (s.a.v.) 'm Zeyd'in oğlunu ne kadar çok sevdiğini biliyordu. Bu nedenle zafere rağmen ordu çok üzüntülüydü. Üsame (r.) hava karardıktan bir saat sonra geldi. Galib ona sert bir şekilde çıkıştı. «Benimle alay eden bir adamı kovalıyordum» dedi genç, «tam onu yaka­layıp yaraladığımda da La ilahe illallah dedi.» Galib: «Sen de bunun üzerine kılıcını kınına koydun değil mi?» dedi. -Hayır, dedi Üsame CrJ, ancak ona ölüm şerbetini içirdikten sonra koydum». Bunun üzerine bütün kamptakiler onu kötüleyen laflar söylediler. Üsame (r.) utanç içinde başı­nı elleri arasına aldı. Eve dönerken hiçbir' şey yiyecek gü­cü de kendinde bulamadı. Mü'min bir adamın kâfiri tam öldüreceği sırada Müslüman olduğunu açıklaması ile ilgi­li meydana gelen birkaç olay nedeniyle nazil olan âyetleri yaşlılar iyi biliyorlardı. Bu olaylardan birinde silahlan ve zırhı ganimet olarak almak isteyen mü'min, «Sen bir mü'­min değilsin'» deyip karşısındakini öldürmüştü. Üsame (r.)' nin durumunda dürtü ganimet değil şeref idi, fakat pren­sip aynıydı. Bu konuda inen vahy şöyle diyordu:

«Ey iman edenler, Allah yolunda adım attığınız (savaşa çıktı-ğmtz) zaman, iyice açtkhk kazandırın ve size (İslâm geleneğine göre) selâm verene, dünya hayatının geçiciliğine istekli çıkarak: 'Sen mü'min değilsin' demeyin. Asıl çok ganimetler, Allah katındadır. Bundan önce siz de böyle İdiniz; Allah size lütufta bulun­du, öyleyse iyice açıkltk kazandırın. Şüphesiz Allah, yapmakta ol­duklarınızdan haberi olandır» (Nisa: 94),

Medine'ye vanr-varmaz Üsame (r.) doğruca Peygam­ber (s.a.v.)'e gitti. Onu sevinçle kucakladıktan sonra Pey­gamber fs.a.vj: Sana seferi anlat» dedi. Bunun üzerine Üsame yola çıkışlarından başlayıp, û adamı öldürdüğü za­mana kadar tüm olanları anlattı. Tam o olayı anlattığı sirada Peygamber (s.a.v.): «Ey Üsöme, O Lailahe illallah de­diği halde öldürdün mü?» diye sordu.' Üsame: «Ey Allah'ın Rasulü, o sadece öldürülmekten kurtulmak için böyle söy­ledi» diye cevap verdi. «Sen de» dedi Peygamber (s.a.v.), «Onun yalan mı, doğru mu söylediğini anlamak için kalbi­ni açtan!- Üsame: «Lailaheillallah diyen bir kimseyi daha öldürmeyeceğim» dedi. Daha sonraları: «O gün İslam'a gir­miş olmayı isterdim» derdi[2]. Çünkü Resulullah (s.a.v.) dine girildiği anda tüm eski günahların affolunacağını söyle­mişti.

Hayber'den döndükten sonra Peygamber (s.a.v.) do­kuz ay boyunca Medine'de kaldı. Güneye ve kuzeye yapı­lan küçük seferlere rağmen bu aylar barış ve zenginlik do­lu aylardı. Fakat Hicaz'ın bostanından elde edilen, bu zenginlik birçok sorunları da beraberinde getirmişti.

Ömer, (r.) bir gün Peygamber (s.a.v.)'in evine geldi ve yaklaştığında Peygamberin (s.a.v.) huzurunda bağınl-mayacak kadar yüksek sesle bağıran kadın sesleri duydu. Bunun yanısıra kadınlar bir de Kureyş'liydi, yani Muha­cirlerdendi. Bu da Ömer'in onların Mekke'li kadınlara na­zaran daha serbest ve kendine güvenen Medine'li kadın­lardan kötü şeyler öğrendikleri konusundaki görüşünü doğruluyordu. Hepsinin de bildiği gibi Peygamber (s.a.v.) bir ricayı geri çevirmekten nefret ederdi. Bu nedenle Pey­gamber (s.a.v.)'den savaşta kendisine beşte bir olarak dü­şen çeşitli giysileri kendilerine vermesini istiyorlardı. Oda­nın bir köşesini Örten bir perde vardı. Ömer (r.)'İn içeri girme izni isteyen sesi duyulur duyulmaz ses tamamen ke­sildi ve kadınlar o kadar hızla perdenin arkasına saklandı­lar ki Ömer içeri girdiğinde Peygamber (s.a.v.) gülüyordu. Ömer (r.): «Ey Allah'ın Rasulü, Allah tüm hayatını gülme ile doldursun» dedi. Peygamber (s.a.v.h «Biraz Önce be­nimle birlikte olan kadınlar, senin sesini duyunca nasıl da şaşılacak derecede hızla perdenin arkasına gizlendiler» de­di. «Bu benim değil, senin hakkın, benden değil senden korkup saygı duymalılar»' dedi Ömer. Daha sonra kadın­lara hitap ederek: «Ey kendilerine düşman olanlar, benden korkuyorsunuz da, Allah'ın Rasulünden korkmuyor musu­nuz?» dedi. «Evet Öyle» dediler, «Çünkü sen Resulullah fs. a.vJ'tan daha sert ve kabasın.» Peygamber ts.a.v.): «Bu doğru ey Hattab'zn oğlu» dedi ve sonra şunları ekledi: «Nefsimi kudret elinde tutana yemin olsun ki, eğer Şeytan senin belirli bir yoldan gittiğini farketse, mutlaka o yol­dan başka bir yol seçer.»[3].

Yeni kazanılan servet ve durumun çok rahatlaması Ümmü Eymen (r.)'i bile bir istekte bulunmaya teşvik etti. Uzun süreden beri kendinin olduğunu söyleyebileceği bir deveye ihtiyaç duyuyordu. Bu nedenle Peygamber (s.a.vJ 'e gidip bir binek istedi. Peygamber (s.a.v.} ona ciddi ciddi baktı ve «Seni bir devenin yavrusuna bindireceğim» dedi. Onun yavru deveyi kastettiğini sanarak: «Ey Allah'ın Rasulü, bu bana uygun değil. Ben bunu istemem» dedi. Pey­gamber (s.a.v.) yine: «Seni bir devenin yavrusundan başka birşeye bindiremem» [4]dedi. Bu konuşma Ümmü Eymen (r.)' İn Peygamber (sa..v.)'in yüzündeki gülümsemeden onun her devenin mutlaka başka bir devenin yavrusu olduğunu demek istediğini ve şaka yaptığını anlayana dek sürdü.

Başka bir gün Ömer (rj, Peygamber (s.a.v.)'i elini yanağına koymuş bir şekilde üzüntülü dururken gördü. «Ey Ömer,» dedi Peygamber (s.a.v.) «Benden sahip olma­dığım şeyleri istiyorlar». Hayber'e giderken bu seferin za­ferle sonuçlanacağını ve Medine'ye zenginlikler getirece­ğini vadederek: «Bu sizin için iyi olmayacak» demişti. Bu söylediği diğerleri kadar kendi ev halkı için de geçerliydi. O zamana kadar Peygamber (s.a.v.) ve ailesi' son derece sade bir hayat sürüyordu. Aişe, (r.) Hayber'den önce hiç­bir zaman doyuncaya kadar hurma yediğini hatırlamadı­ğını söylerdi. Bakmakla yükümlü oldukları fakir Muhacir­lerin sayısındaki sürekli artış, Peygamber (s.a.v.) hanımIarın sadece ihtiyaçları olan şeyleri istemelerine, bazan onu bile istememelerine neden oluyordu. Verilebilecek olan şeyler dağıtılıyor, verilemeyecek olanlar da satılıp para­sıyla birtakım ihtiyaçlar karşılanıyordu. Fakat Peygamber (s.a.v.) şimdi hanımlarına hediyeler verebiliyordu. Bu da birçok problem doğuruyor ve onların daha fazla istemesi­ne neden oluyordu. Çünkü eşitlik, birine verilen şeyin di­ğerine verilmesini gerektiriyordu.

Aynı zamanda diğer yönlerden de onun hoşgörüsünü kötüye kulanıyorlardı. Birgün Ömer Cr.) bir sebep yüzün­den karısını azarladı, o da karşı cevap verdi. Ömer (r.) onu uyardığında ise karısı Peygamber (s.a.v.)'in hanımlari bile kocalarına karşı cevap verdiklerine göre kendisinin neden vermeyeceğini sordu. Kızlarını kastederek de: «On­lardan biri var ki o, sabahtan akşama kadar utanmak-sızm tüm kafasındakileri söylüyor» diye ekledi. Buna çok üzülen Ömer Cr.) doğruca Hafsa'ya gitti. Hafsa annesinin doğru olduğunu belirtti. Ömer, (r.) kızının kendine olan güvenini sarsmak için: «Sende ne Aişe'nin zerafeti, ne de Zeyneb'in güzelliği var» dedi. Bunun da bir etki uyandır­madığını görünce: «Siz Peygamber Cs.a.v.)'i kızdırdığınız­da, Allah'ın sizi kendi gazabından helak etmeyeceğinden bu kadar emin misiniz?»[5] sözlerini ekledi. Daha sonra ku­zeni Ümmü Seleme'ye gitti ve: «Tüm düşüncelerinizi Al­lah'ın Rasulüne söylediğiniz ve ona saygısızca cevap ver­diğiniz doğru mu?» diye sordu. Ümmü Seleme Cr.) «Allah aşkına sen Allah'ın Easulü İle hanımları arasına nasıl gi­rersin? Evet, Tanrı'ya andolsun, biz ona düşüncelerimizi söylüyoruz. Eğer bizim bu söylediklerimizi çekiyorsa bu kendi bileceği bir şeydir. Eğer bize böyle yapmayı yasaklar­sa biz ona, sana itaatimizden daha fazla itaat ederiz»[6] de­di. Ömer (r.) çok ileri gittiğini ve Ümmü Seleme (r.)'nin sitem etmekte haklı olduğunu anladı. Fakat Peygamber'in (s.a.v,) evinde birşeylerin iyi gitmediğinde şüphe yoktu.

Son günlerdeki bu zenginlik beklenmedik bir olayla daha da arttı. Peygamber Cs.a.v.) 'in Mukavkıs'a gönderdiği İslâm'a çağrı mektubuna Mukavkıs kaçamak bir cevap yazmıştı. Fakat cevapla birlikte Mısır kralı yüz ölçek al­tın, yirmi tane iyi kumaştan elbise, katır, dişi at ve iki kop-tik hristiyan cariye ile birlikte bir de yaşlı harem ağasın­dan oluşan zengin bir hediye göndermişti. Adlan Mariye ve Şirin olan kızlar kardeştiler ve ikisi de güzeldi. Fakat Mariye.daha da güzeldi, Peygamber Cs.a.v.) onun güzelli­ğine hayran oldu. Şirin'i Hassan îbn Sabit (r.)'e verip Ma-riye'yi, Mescide bitişik odası yapılmadan önce Safiye (r.)'-nin oturduğu eve yerleştirdi. Gece ve gündüz onu ziyaret ediyordu. Fakat Peygamber (s.a.v.)'in eşleri o kadar kıs­kançlık gösterdiler ki cariye çok mutsuz oldu. Bu nedenle Peygamber (s.a.v.) onu Yukarı Medine'de bir eve yerleş­tirdi. Aişe (r.) ve diğer eşler ilk başta memnun olmuşlardı, fakat bir süre sonra hiçbir şeyin değişmediğini farkettiler. Çünkü Peygamber (s.a.v.) Mariye CJ'ye yaptığı ziyaretle­ri azaltmamıştı. Hatta yolun uzaklığı nedeniyle diğer eşle­rinden daha uzun süreler ayrı kalıyordu.

Onların hepsi Peygamber'in (s.a.v.) hakkı olan şeyleri —İbrahim'den ve daha öncesinden beri kabul edilen hak­la, yaptığını biliyorlardı. Safiye fr.) hariç hepsi İbra­him ile cariyesi Hacer'in birleşmesinden meydana gelen soya mensup değiller miydi? Musa'ya indirilen Namus da bu hakkı destekliyordu. Kur'an ise açıkça bir efendinin, kö­lesini, eğer isterse, cariye olarak alabileceğini açıkça bildi­riyordu. Fakat Peygamber'in Cs.a.v.) eşleri onun çok du­yarlı olduğunu da biliyorlardı, şimdi ise onun tüm ev ya­şantısı eşlerinin gizlenmemiş reaksiyonlarıyla sürekli bölü­nüyordu, özellikle Hafsa (r.) o denli ileri gitti ki Peygam­ber fs.a.v.) sonunda bir daha Mariye'yi görmeyeceğine yemin etti. Bu kez Aişe de Hafsa'nın suç ortağı idi.

Yeni nazil olan sûrenin adı, Peygamber (s.a.v.)'in Ma­riye'yi kendisine haram kıldığını belir* için Tanrım Suresi (Tahrim) idi:

«Ey Peygamber, eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek Allah'ın sci' na helâl kıldıklarını niçin haram kılıyorsun?»

Bu şekilde başlayan sure Peygamber'in yeminini çöz­dükten sonra isimlerini anmayarak Aişe ve Hafsa'dan bah­sediyordu:

«Eğer sizler (Peygamberin iki eşi) Allah'a tevbe ederseniz (ne güzel), çünkü kalbleriniz eğrilik gösterdi. Yok eğer ona karşı birbi­rinize destekçi olmağa kalkışırsanız, artık Allah, onun mevlastdır, Cibril de ve mü'mirilerin salih olan(lar) da. Bunların arkasından melekler de onun destekçisidirler.»

Diğer bir âyet tüm eşlerine hitap ediyordu:

«Belki onun Rabbi, eğer o sizi boşayacak olursa ona sizin yerinize sizlerden daha hayırlı Müslüman, mümin, gönülden, itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan (ya da Allah adına hicret edip seyahat eden) dut ve bakire eşler, verir.»

Sûre tarihteki iki iyi, iki de kötü kadını anlatarak son bulur:

Allah, küfretmekte olanlara, Nuh'un eşini ve Lut'un eşini ör­nek olarak verdi, ikisi de, kullarımızdan salih olan İki kulumuzun nikâhları altındaydı; ancak onlara ihanet ettiler. Bundan dolayı da, onlara (kocaları) kendilerine Allah'tan gelen hiçbir şeyle yarar sağ­lamadılar, ikisine de: «Ateşe diğer girenlerle birlikte girin» dene­di.»

«Allah, iman etmekte olanlara da Firavunun karısını örnek olarak verdi. Hani demişti ki: «Rabbim, bana kendi katında, cen­nette bir ev yap, beni Firavun'dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar.» Imran'ın kızt Mer­yem'i de. Ki o kendi ırzım korumuştu. Böylece biz de ona kendi ruhumuzdan üfledik. O da Rabbİnin kelimelerini ve kitaplarım tas­dik etti. O (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı».

Peygamber (s.a.v.) bu sûreyi eşlerine okuduktan son­ra, üzerinde düşünmeleri için onlan yalnız bıraktı ve onların odalarından başka sahip olduğu tek oda olan üstü kapalı bir sundurmaya çekildi. Tüm Medine'ye onun eşle­rini boşadığı haberleri yayıldı. Bu haber o gece Ömer (a.) '-in kulağına da gitti. Şafakta her zaman olduğu gibi mes-cid'e gitti. Fakat namazdan sonra Ömer, tam Peygamber (s.a.v.)'e sesleneceği şurada o köşesine çekildi. Ömer Haf-sa'ya gitti ve onu gözyaşları içinde buldu. Ona: «Niçin ağ­lıyorsun?» dedi ve cevap vermesine fırsat bırakmadan «Sa­na bunun böyle olacağını söylememiş iniydim? Allah'ın Rasulü sizi boşadı mı?» diye sordu. «Bilmiyorum» dedi Haf-sa (r.), «Fakat o orada sundurmada duruyor.» Sundurma­nın girişi mescidin içindeydi. Ömer (r.) o tarafa doğru yö­neldi. Minberin etrafında bir grup adam toplanmış oturu­yordu. Bazıları ağlıyordu. Ömer bir süre onlarla birlikte oturdu. Fakat duyguları artık dayanamayacak hale gelince, kapısında Pepgamber (s.a.v.)'in siyah kölesinin bulunduğu sundurmaya giti. Çocuğa: «Ömer için içeri girme izni iste» dedi. Çocuk içeri girdi ve bir dakika sonra çıkıp: «Ona se­ni söyledik, fakat O hiç bir şey söylemedi» dedi. Ömer (r.) oturduğu yere geri döndü. Sonra tekrar gitti ve içeri girme izni istedi, fakat çocuk yine aynı cevabı verdi. Üçüncü kez de aynı şey oldu; fakat Ömer tam gitmek için geri dönmüştü ki çocuk, Peygamber'in ona izin verdiğini söyledi. Ömer, içeri girdi ve onu bir hasırın üstünde yatar buldu. Arkası­na uzandığı hasırın izleri çıkmıştı. Hurma lifi ile doldurul­muş deri bir yastığa dayanıyordu. Önüne bakıyordu. Ömer (r.) içeri girdiğinde ona bakmadı. «Ey Allah'ın Rasulü,» de di Ömer «eşlerini boşadm mı?» Peygamber (s.a.v.) gözle­rini kaldırdı ve Ömer'in gözlerine bakarak. -Hayır, boşa-madım» dedi. Ömer (r.) tüm yakın evlerden duyulabilecek şekilde Allahü Ekber dîye bağırdı. Ümmü Seleme daha sonraları şöyle anlatıyor: «Sürekli ağlıyordum. Birisi bana gelip: «Allah'ın Rasulü sizi boşadı mı?» diye sorduğunda, 'vallahi bilmiyorum' diyordum. Bu durum Ömer, Peygam­ber (s.a.v.)'e gidinceye kadar devam etti. Hepimiz odaları­mızda İken onun tekbirini duyduk ve Allah'ın Rasulü (s. a.v.)'nün Amir (r.)'in sorusuna -Hayır» cevabım verdiğini anladık» Gerçekte herkesin kafasında aynı soru vardı, fakat Ömer, kızı Resulullahla evli olduğu için bu durumla daha yakından ilgilenmişti.

« Orada ayakta durdum vp Resulullah'ın ne durumda olduğunu anlamaya çalıştım» dedi Ömer, «Daha sonra: Biz Kureyş'liler, eskiden eşlerimiz üzerinde hakimdik, fa­kat Medine'ye geldiğimizde hanımların kocalarına ha­kim olduğu bir toplulukla karşılaştık dedim.» Ömer bu söz­lerinden sonra Resulullah (s.a.v.)'m önceden Hafsa (r.)'-ya uyarı amacıyla söylediği şeyleri anlattı. Peygamber (s, a.v.) yine gülümsedi. Bundan cesaret alan Ömer yere otur­du. Odanın çıplaklığına bir kez daha şaşırdı yerde bir ha­sır, üç tane de deri yastık vardı; başka hiçbir şey yoktu. Bu nedenle Peygamber (s.a.v.î'e biraz daha lüks yaşamı­nı önererek Yunan'hları ve tran'hları Örnek gösterdi. Fa­kat Resulullah (s.a.v.) onun sözünü keserek: «Ey Hattab'ın oğlu, şüphe mi duyuyorsun? İyi şeyler onlara bu dünya için verilmiştir» dedi.

Henüz yeni bir aya girmişlerdi. Peygamber (s.a,v.) bu ay geçene kadar hanımlarından hiç birini görmek isteme diğini ilân etti. O ay geçince ilk önce Aişe (r.)'nin odasına gitti. Onu görünce çok şaşıran ve sevinen. Aişe: (r.) «Tam yirmidokuz gece» dedi. Peygamber (s.a.v.): «Nereden bili­yorsun?» diye sordu O da: «Günleri sayıyordum nasıl saydım bir bilsen!» dedi. Peygamber (s.a.v.): «Fakat bu ay yirmidokuz* çekiyordu» dedi. Aişe (r.), ay takvimine göre bir ayın bazen otuz yerine sadece yirmidokuz çektiğini unutmuştu. Peygamber (s.a.v.) daha sonra ona kendisine gelen yeni vahiyden ve ona önereceği iki seçenekten bah­setti. Ona bu meselede danışmak için babasını çağırmak isteyip istemediğini sordu. «Hayır» dedi Aişe tr.) «Sana karşı bana kimse yardım edemez. Ey Allah'ın Rasulü, ne olduğunu çabuk söyle.» Peygamber (s,a,v.) «Allah senin Önüne iki seçenek koydu» dedi ve şu âyeti okudu:

«Ey Peygamber, eşlerine söyle: 'Eğer siz dünya hayatını ve onun süstü çekiciliğini istiyorsanız, gelin sizi yararlandırayım (size boşanma bedelini vereyim) ve güzel bir salma tarztyla sizi salıve­reyim. Eğer siz Allah'ı ve Rasütü'nü ve akiret yurdunu istiyorsa­nız .arttk hiç şüphe yok Allah, içinizden güzellikte bulunanlar için büyük bir ecir (mükâfat) hazırlamıştır.» (Ahzab: 28-29.

Aişe (r.): «Şüphesiz ben Allah'ı, Rasulü'nü ve ahiret yurdunu istiyorum» dedi. Peygamber (s.a.v.)'in bütün eş­leri de aynı şeyleri söylediler ve onu seçtiler.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Kinane kabilesinin Beni Leys kolundan.
[2] W. 725
[3] B. LXII, 6.
[4] I. S VIII. 163.
[5] î. S. VIII, 131.
[6] I. S. VIII, 137.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:29 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
72. UMRE VE SONRASI


Hudeybiye anlaşmasından yaklaşık bir yıl geçmişti, Kureyş'in verdiği söze uygun olarak Peygamber (s.a.v.) ve arkadaşlarının umre yapmak için Mescid-i Haraiû'i ziya­ret etme zamanı gelmişti. Ölen veya savaşlarda öldürülen­ler hariç içlerinde geçen yılki hacıların da bulunduğu top­lam ikibin hacı vardı. Hudeybiye'de bulunmayanlardan biri de Beni Devs'ten[1] Ebu Hureyre (r.) idi. Kabilesinden bir grupla Hayber'den sonra Medine'ye gelmiş ve Ehl-i Suffa'ya katılmıştı. Müslüman olduktan sonra adı Abdur-rahman'a çevrilmiş fakat yine de çoğunlukla «kedilerin babası» anlamına gelen Ebu Hureyre adıyla anılmıştı. Bu ad ona, Peygamber (s.a.v.) gibi kedileri çok sevdiği ve ya­nında sürekli bir kedi yavrusu bulundurduğu için veril­miştir. Daha sonra Peygamber (s.a.v.)'in gözdelerinden "bi­ri olmuştur. Bu hac sırasında da Peygamber (s.a,v.) onu kurban develerinin bakımı ile görevlendirmişti.

Kureyşliler, hacıların haram bölgeye yaklaştıklarını duyunca etraftaki tepelere çekilerek tüm vadiyi boşalttı­lar. Kureyş liderleri Ebu Kubays tepesine toplandılar ve oradan Mescid'i gözlediler. Oradan geniş bir alanı görebi­liyorlardı. Şimdi uzun bir sıra halinde kuzey-batı geçidin­den hacıların şehrin hemen altındaki vadiye girdiklerini görüyorlardı. Bir süre sonra çok eskiden beri gelenek olan bir söz duymaya başladılar: (Lebbeyk Allahümme Lebbeyk Allahun, işte geldim, hizmetindeyim).

Başları traşlı beyaz giysili hacı kalabalığına en önde Kesva'nn üstünde olan Peygamber (s.a.v.) ve yerde devesinin ipini tutan Abdullah îbn Rehava (r.) önderlik edi­yordu. Diğerlerinin de bir kısım develerde bir kısmı ise yayandı. En yakın yoldan doğruca Kâ'be'ye yöneldiler. Her­keste belden yukarısını örten bir kumaş parçası vardı. Mescid'e girildiğinde Peygamber (s.a.v.) üstündeki elbise­yi düzeltti. Omuzunu açıkta bırakarak kumaşı sağ kolu­nun altından geçirdi, iki ucu sol omuzundan çaprazlama geçirerek iki ucunu öne ve arkaya sarkıttı. Diğerleri de onun gibi yaptılar. Peygamber fs.a.v.) bineğinin üstünde Kâ'be'nin güney-doğu köşesine doğru ilerledi ve asası ile Hacer'ül-Esved'e dokundu. Daha sonra Kâ'be'yi yedi kez tavaf etti. Tavaftan sonra Safa tepesinin eteklerine gitti ve Safa ile Merve arasında yedi kez gidip geldi. Sa'y adı ve­rilen bu yürüyüş kurban develerinin yöneldiği Merve tepe­sinde son buluyordu. Peygamber (s.a.v.) orada bir deve kurban etti ve Hudeybiye'de de ayna görevi yerine getiren Hiras'a başını traş ettirdi. Umre farizası burada son bulu­yordu.

Daha sonra putlarla dolu olmasına rağmen Kâ'be'ye girmek niyetiyle Mescid-i Haram'a doğru yöneldi. Fakat Kâ'be'nin kapılan kapalıydı ve anahtar da Abdu'd-Dar kabilesinden bir adamdaydı. Peygamber (s.a.vj anahtarı istemek üzere bir adam gönderdi, Fakat Kureyş liderleri, bunun anlaşmada yer almadığını ve Kâ'be'ye girmenin haccm farzlarından olmadığını söylediler. Bu nedenle Müs­lümanlardan hiç kimse o yıl Kâ'be'ye giremedi. Fakat gü­neş en yüksek noktasına ulaştığında Peygamber fs.a.v.) Bi­lâl (r.)*e Kâ'be'nin çatısına çıkıp ezan okumasını söyledi. Onun gür sesi tüm Mekke vadisini doldurdu ve ilk önce tekbir, daha sonra de kelime-i şehadet sesleri Mekke etra­fındaki tepelere kadar ulaştı: «Şehadet ederim ki Allah'­tan başka ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki Muharn-med Allah'ın Rasuîüdür.» Ebu Kubays tepesindeki Kureyş liderleri Bilâl'i açıkça görebiliyorlardı ve zenci bir köleyi Kâ'be'nin çatısında görünce çok sinirlendiler. Bunun yanısıra, bu durumun düşman için birçok yan etkilere neden olacak bir zafer olduğunun da farkındaydılar. Bu nedenle bir yıl önce kendi lehlerine görünen anlaşmayı imzaladık­larına pişman olmuşlardı.

Hacılar boş şehirde üç gün geçirdiler. Peygamber (s. a.vVin. çadırı Mescid'e kurulmuştu. Geceleri gizlice Müs­lüman olan Mekke'liler tepelerden sessizce iniyor ve Müs­lümanların kampında sevinçli dakikalar yaşanıyordu. Ku-reyş'in Müslüman olmasına ses çıkarmadığı Abbas (r.), açıkça bu üç günün çoğunu Peygamber (s.a.v.J'le birlikte geçirmişti. İşte bu sırada karısının kardeşi Meymune'yi Peygamber Cs.a.v.)'e eş olarak teklif etmiş, o da kabul et­mişti. Meymune ve Ümmü'1-Fadl öz kardeştiler. Onların yaraşıra, Abbas'ın evinde, bu ikisinin üvey kardeşi ve Hamza'mn dul eşi Selma ile kızları Ümâre de kalıyordu. Ali tr.), kuzenlerinin yani Hamza (r.^ 'nın kızının putperest­ler içinde bırakılmaması gerektiğini söyledi. Peygamber Cs.a.v.) ve Abbas (r.) da bu öneriyi kabul ettiler. Fatıma (r.) hacılar arasında olduğu için Ümare'nin de onunla birlikte, tahtına binmesine karar verildi.

Üç günün sonunda Süheyl ve Huveytib, Ebu Kubays'tan indiler ve Sa'd îbn Übade (r.) ve bir grup Ensar ile birlikte oturan Peygamber ts.a.v.)'e: -Zamanın bitti, bizden uzaklasın» dediler. Peygamber (s.a.v.): «Bana evli­liğimi sizin aranıeda yapıp, size düğün yemeği sunmam için bir süre daha burada kalmamın ne gibi bir zararı ola­bilir?» cevabını verdi. Onlar: «Senin vereceğin ziyafete ih­tiyacımız yok» Bizden uzaklaş, Ey Muhammed, senden Al­lah adına ve aramızdaki anlaşma adına ülkemizi terketme-ni istiyoruz. Bu üçüncü geceydi ve geçti» dediler. Onların bu saygısız ve nezaketsizliğine Sa'd çok sinirlenmişti, fa­kat Peygamber (s.a.v.) onu teskin etti ve: «Ey Sa'd, bizi kampımızda ziyaret edenlere kötü söz söyleme!» dedi. Daha sonra karanlık çökmeden bütün Müslüman şehirden ayrılması için emir verdi. Fakat hizmetçisi Ebu Baîi'yi, Meymune'yi getirmek üzere Mekke'de bıraktı. Meymune geldiğinde, haram bölgenin birkaç mil dışında Şerif deni­len yerde düğün yapıldı.

Bu yeni bağ, düşmanla daha önceden tahmin edilme­yen bir ilişkiye neden oldu. Meymune, Ümmü'1-Fadl ve üvey kardeşleri Selma ve Esma hep bir annenin çocukla­rıydı. Fakat Meymune ve Ümmül-Fadl'ın babalan tara­fından da 'Asma[2] adında bir üvey kardeşleri vardı. Mah-zum'lu Velid'in dul eşi olan 'Asmâ'nın Velid'den Halid adında bir oğlu olmuştu. Halid şimdi hanımının yeğeni ol­ması nedeniyle Peygamber (s.a.v.)e akrabalık bağıyla bağ­lanmış oluyordu.

Medine'ye döndükten kısa bir süre sonra bir gün Peygamber (s.a.v.) öğle uykusundan, ateşli bir tartışma se­siyle uyandı. Tartışanların seslerinden onların Ali Cr.), Zeyd (r.) ve Cafer (r.) olduklarını anladı. Tartıştıkça bir karara varmaktan daha da uzaklaşıyorlardı. Peygamber (s.a.v.) odasının kapısını açıp dışardan onlan çağırdı ve tartışma konusunun ne olduğunu sordu. Sorunun bir şeref sorunu olduğunu ve Medine'ye geldiğinden beri Ali (r.)'-nin evinde kalan Hamza'nın kızı ümare Cr.) üzerinde han­gisinin daha çok hakka sahip olduğunu tartıştıklarını söy­lediler. «Bana gelin» dedi Peygamber (s.a.v.), «aranızda hükmü ben vereceğim». Hepsi oturduktan sonra ilk önce Ali (r.)'ye dönerek bu konuda ne düşündüğünü sordu. Ali, «O benim amcamın kızı, onu Mekke'den ben getirdim, bu yüzden onun üzerinde en çok benim hakkım var» dedi. Peygamber (s.a.v.) daha sonra Cafer'e döndü. O da «O be­nim amcamın kızı ve annesinin kız kardeşi benim evimde» dedi. Cafer'in karısı Esma (r.), Ümarenin teyzesiydi. Zeyd ise sadece «O benim kardeşimin kızıdır» dedi. Çünkü Pey­gamber (s.a.v,) Medine'ye ilk geldiklerinde Hamza ile Zeyd'i kardeş yapmıştı. Hamza (r.) da kendi ile ilgili bütün işlere Zeyd (r.)'in bakmasını vasiyet etmişti. Üçü de bu şeref meselesinde kendisinin. haklı olduğunu düşüne­cek nedenlere sahipti. Bu nedenle Peygamber (s.a.v.) ka­rarını açıklamadan Önce hepsini de öven sözler söyledi. îşte o zaman Cafer'e: «Görünüşün ve karakterin bana ben­ziyor»[3] demişti. Hepsini övücü sözlerle memnun ettikten sonra Cafer'in lehine olan kararını açıkladı. «Onun üzerin­de ençok senin hakkın var» dedi. «Annenin kız kardeşi de bir annedir». Cafer hiçbir şey söylemedi, fakat ayağa kal­kıp Peygamber (s.a.v.)'in etrafında dansederek bir daire çizdi. Peygamber (s.a.v.): «Cafer, bu da ne?» diye sordu. O şu cevabı verdi: «Habeşistanlıların krallarına yaptıkları bir şeref gösterisi. Necaşi ne zaman birine sevineceği bir şey verse o adam ayağa kalkar ve onun etrafında dans eder.»

Bundan kısa bir süre sonra Peygamber (s,a.v Ümare (r.) ile, kendi üvey oğlu Seleme (r.)'yi evlendirdi. Sele-me'nin babası Ebu Seleme, Hamza'nın kız kardeşi Berrenin oğlu olduğu için Seleme aynı zamanda Ümare'nin ku­zeni oluyordu. Bu evlilik sırasında Peygamber (s..a.v.): «Şimdi Seleme'ye borcumu ödedim mi?» demişti. Bu söz­leriyle Peygamber (s.a.v.) Seleme, annesi Ününü Seleme'yi kendisine verdiği için ona borçlu olduğunu ve karşılığın­da da ona bir gelin vererek bu borcunu ödediğini söylemek istiyordu.

Kureyş'in ileri gelen birçok adamı Peygamber (s.a. v.)'in Mekke'ye girişine şahit olmuşlardı. Fakat Halid ve Amr ne Ebu Kubays'ta, ne de diğer tepelerde kamp kuran­lar arasında yoktu, ikisi de Peygamber (s.a.v.)'in şehre yaklaşmasından kısa bir süre önce şehirden ayrılmışlardı. Ayrılış kararları birbirinden bağımsızdı ve ayrüma neden­leri de birbirinden farklıydı. Fakat bir noktada aynı görü­şü paylaşıyorlardı: «Hudeybiye anlaşması Peygamber (s.a. v.) için moral bir zafer olmuştu ve onun Mekke'ye girme­si ona karşı dayanma gücünün artık yok olması anlamına geliyordu. Fakat Amr'ın İslâm'a düşmanca tutumunda bir değişiklik olmamıştı. Oysa Halid birkaç yıl öncesinden beri kararsızlık içindeydi. Dıştan bakıldığında bunu görmek olanaksızdı: Çünkü o Kureyşin Peygamber (s.a.v.)'e karşı yaptığı her savaşta yerini almıştı. Fakat daha sonraları, Uhud'dan ve Hendek'ten dönüşte savaşın anlamsız olduğu­nu ve sonunda nasılsa Muhammed'in (s.a.v) zafer kaza­nacağım düşündüğünü itiraf etmiştir. Peygamber (s.a.v.) Hudeybiye'ye giderken onun süvari birliğinin gözünden kaçıp gidince de Halid: «Bu adam gerçekten korunmuş» diye bağırdığım söylemiştir. Bu, onun İslâm'a karşı giriş­tiği son hereket olmuştu. Bundan sonra da Müslüman­lar Hayber'de zafer kazanmışlardı.

Halid'i meşgul eden başka tür düşünceler de vardı: kendisine rağmen Peygamber (s.a.v.) için kişisel bir sevgi besliyordu, ölmeden önce kardeşi Velid'in kendisine bırak­tığı mektuptan da Peygamber (s.a.v.)'in kendisini sorduğu nu ve: «Eğer o güçlü enerjisi ile putperestlere karşı islâm'ı desteklerse kendisi için çok iyi olur, biz de onu diğerlerine tercih ederiz» dediğini öğrenmişti. Velid de: «Ey kardeşim, işte neleri kaybettiğini gör» diye eklemişti.

Bunların yanısıra bir de ailesindeki bazı değişiklikler Halid'i etkilemişti. Uzun süreden beri Peygamber (s.a. v.)in taraftan olan Halid'in annesi 'Asma (r.) kısa bir sü­re Önce Müslüman olmuştu. Şimdi ise teyzesi Meymune (r.) Peygamber'in eşi idi. Bu evlilikten kısa bir süre sonra Halid rüyasında kendisinin her tarafı kapalı ve kıraç bir ülkede olduğunu görmüştü. Daha sonra bu ülkeden çıkıp her tarafı yeşil ve verimli otlaklarla kaplı bir ülkeye git­mişti. Halid bunun bir rüya veya bir hayal olduğunu dü­şünüyordu. Bunu kendisine göre yorumlayarak Medine'ye gitmeye karar verdi. Fakat yanında bir arkadaşla birlikte gitmek istiyordu. Kendisi gibi düşünen başka kimse yok muydu acaba? Şimdi orada olmayan Amr'ın yanısıra onun en yakın arkadaşları îkrime ve Safvan'dı. Halid, ikisini de çağırdı, fakat Safvan: «Bütün Kureyşliler Muhammed'in peşinden gitseler bile ben onun peşinden gitmem» dedi. îkrime de buna benzer bir şey söylemişti. Halid, ikisinin de babalarını Bedir'de kaybettiklerini, Safvan'm bir de karde­şini kaybettiğini aklından çıkarmamıştı. Üzgün olarak yal­nız başına yola koyuldu. Fakat evinden ayrıldıktan kısa bir süre sonra Abdu'd-Dar'dan Talha'nm oğlu Osman yıllar önce Ümmü Seleme'yi Mekke'den Medine'ye götüren adam ile karşılaştı. Osman, Halid'in îkrime ve Safvan'-dan daha yakın bir arkadaşıydı. Fakat daha önce geçirdi­ği iki deneyim Halid'i suskun kılmıştı. Bunun yanısıra Os­man'ın Uhud'da babasını, iki amcasını ve dört kardeşini kaybettiğini hatırlamıştı. Bir süre sessizce birlikte yol aldı­lar. Sonra Halid birden bire konuşmaya karar verdi ve araştıran gözlerle: «Bizim durumumuz deligindeki tilkinin durumundan daha parlak değil. Sadece bir kova su döksen dışarı çıkmak zorunda kalır.» dedi. Osman'ın kendisinin ae demek istediğini anladığını yüz ifadesinden anlayan Halid, nereye ve niçin gittiğini anlattı. Zaten uzun süre­den beri bu düşüncede olan Osman da onunla birlikte gel­meye karar verdi. O, ev en bazı ihtiyaçlarını almak için gittiğinde Halid onu beklemeyi memnuniyetle kabul etti. Ertesi sabah ikisi birlikte Medine'ye doğru yola çıktılar.

Amr'a gelince, o islâm konusunda Ikrime ve Safvan'-la aynı fikirdeydi. Fakat durumun tehlikesini onlardan da­ha iyi anlıyordu. Bu nedenle kendisini bir lider gibi ka­bul eden Sehl ve diğer kabilelerden bir grup genci kendisi ile birlikte Habeşistan'a gitmeye ikna etti. Onlara eğer Mu-hammed Cs.a.v.) sonuçta zafer kazanırsa kendilerinin emin bir himaye altında olacaklarını, Kureyş kazanırsa tekrar Mekke'ye dönme olanaklarının varolduğunu söyledi. Mu-hammed (s.a.v.)'in yönetiminde olmaktansa Necaşİ'nin yö­netiminde oluruz» dedi, diğerleri de onu doğruladılar,

Amr akıllı bir politikacı ve kolayca yılmayan azimli bir adamdı. Cafer (r.) ve arkadaşlarının güçlü etkisini yok sayarak yaptığı büyük hataya rağmen O, Müslümanların adını anmadan yıllarca Necaşi ile ilişkisini devam ettir­mişti. Şimdi Müslümanlar o ülkeyi terketmişler ve Medine'­ye gitmişlerdi. Amr, onların gitmesiyle Necaşi'nin yenidine duyduğu ilginin de yok olduğunu zannediyordu. Huzu­ra ilk çıktığında götürdüğü deri hediyeler memnuniyetle kabul edildi. Necaşi o denli memnun gözüküyordu ki Arar himaye istemeye karar verdi. Fakat bu izni isterken Mu-hamed (s.a.v.)'den küçümseyerek bahsetti. Ama bu kira­lın birden bire çok sinirlenmesine neden oldu. Amr çok şaşırmıştı: Necaşi'nin söylediklerinden, kendisi için bu ül­kede bir gelecek kurabilmesinin —deri hediyelerden çok Müslüman olmasına bağlı olduğu ortaya çıkıyordu. Bu hi­mayeyi İslâm'dan kurtulmak için istemişti. Fakat şimdi ye­ni dine karşı koyma gücü zayıflamaya başlıyordu. Muhammed (s.a.v.)'in Peygamberliğini kastederek «Ey kral, buna gerçekten şehadet ediyor musun?» dedi. Necaşi: Tanrı hu­zurunda buna şehadet ediyorum» dedi. «Ey Amr, benim söy­lediğimi yap ve onu izle. Tanrıya aneîolsun o hak. Musa'­nın Firavun ve taraftarlarına galip gelmesi gibi o da önü­ne gerilen tüm engellere galip gelecek.»[4].

Tarih Amr'ın arkadaşlarının isimlerini ve ne yapmaya karar verdiklerini kaydetmemiş. Fakat Amr kendisini Ye­men sahillerine götüren bir bota bindi. Sahile vardığında bir deve ve birçok yiyecek alıp kuzeye doğru yola çıktı Mekke'den Medine'ye giden sahil yolundaki ilk konaklar­dan biri olan Hedde'ye vardığında. Halid ve Osman'la kar­şılaştı. Yolun geri kalan bölümünü birlikte aldılar.

Üçü de Medine'de sevinçle karşılandılar. Halid, Pey­gamber Cs.a.v.) hakkında: «Selâmımı aldığında yüzü par-hyordu» dedi. îlk biat eden Halid oldu. «Allah'tan başka ilah olmadığına ve senin Allah'ın Rasulü olduğuna şeha­det ederim» dedi. «Seni hidayete ulaştıran Allah'a hamd-olsun» dedi Peygamber Cs.a.v.) «Her zaman sende, seni so­nuçta iyiden başka birşeye götürmeyecek olan bir akıl gö­rürdüm.» «Ey Allah'ın Rasulü» dedi Halid (r.), «Hakka engel olmak için yapılan savaşların hepsinde sana karşı savaştığımı gördün. Allah'a dua et de Allah bunları affet­sin.» Peygamber (s.a.v.): «İslam kendisinden önce geçen herşeyi kesip atar» dedi. «Bu kadar çok olsa da mı?» dedi Halid. Hâlâ yüzünde üzüntü izlert taşıyordu. Bu nedenle Peygamber (s.a.v.): «Allahım, Halid'i senin yoluna koydu­ğu engelerin tümünden affet» diye dua etti[5]. Daha sonra Osman (r.) ve Amr (r.) da kelime-i şehadet getirdi. Amr daha sonraları, o anda Peygamber (s.a.v.)'e duyduğu say­gıdan başını kaldırıp onun yüzüne bakamadığını anlatırdı.

Amr'ın kardeşi ve Ömer (r.)'in kuzeni olan Hişam Hendek savaşından kısa bir süre önce Mekke'den Medi­ne'ye kaçmıştı. Daha sonra ona Amr'ın oğlu olan yeğeni Abdullah da katılmıştı. Abdullah onaltı yaşında, bir genç­ti ve çok samimi bir Müslümandı, çoğu günü oruçlu geçi­rirdi. Sahabe arasında en bilgili kişilerden biri olmayı da başarmıştı. Peygamber (s.a.v.) ona kendi sözlerini yazma izni vermişti. Abdullah ve Hişam hep Amr'ın Müslüman olması için dua ediyorlardı. Bu nedenle Medine'de[6] tekrar bir araya gelmeleri hem Amr, hem de onlar için büyük bir sevinç unsuru oldu.

Bu aylarda sevince neden olan olaylardan ikisi de Ca­fer (r.) ve Ali (r.)'nin ağabeyi Akil (r.) ile Mut'im'in oğlu Cübeyr (r.)'in Müslüman olmasıydı. Bedir'de alınan-esir­leri fidye karşılığı geri almak üzere geldiğinde Cübeyr'in kalbine yerleşen inanç, artık bir kenara atılmayacak dere­ceye gelmişti. Akil, (r.) biat etmek için geldiğinde Pey­gamber (s.a.v.) ona: «Seni iki tür sevgi ile seviyorum, bi­ri bana akrabalık bağı olarak yakın olman, ikincisi ise sa­na amcam için beslediğim sevgi» dedi[7].


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Bak Bol 18.
[2] Gerçi latin harfleriyle yazıldığında birbirinden ayrılması zor oba da Esma ve Asma isimleri birbirlerinden farklıdır. Bu­radaki, Asma olup ayn ve sad ile yazılır. Esma ise elif ve sin ile yazılır
[3] I. S. IV/1, 24.
[4] W. 743 420
[5] W 741-9
[6] Bak. Böl. 35
[7] I S IV/2, 30.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:30 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
73. ÖLÜMLER VE BÎR DOĞUM VA'DÎ


Hicret'in sevinç dolu bu sekizinci yılının başlarında aynı zamanda bazı üzüntüler de yaşanıyordu. Peygamber (s.a.v.)'in ailesinde meydana gelen ölümlerden İlki kızı Zeyneb'in ölümüydü. Babası ölürken Zeyneb'in yanınday­dı, damadına ve torununa teselli dolu sözler söyledi. Daha sonra Şevde ve Ümmü (r.) ile birlikte Ümmü Eymen (r.)'e cesedi gömülmeye hazır hale getirmelerini söyledi. Ölüye gusül abdesti aldırdıktan sonra Peygamber (s.a.v.) içine giydiği bir elbiseyi çıkardı ve onlara cesedi bu kumaşa sar­malarını söyledi. Daha sonra cenaze namazını kıldırdı ve mezann başında dua etti.

Peygamber (s.a.v.)'e çocuk doğuran tek karısı Hatice idi. Medine'liler, Peygamber (s.a.v.)'in Medine'de de bir çocuğunun doğmasını istiyorlardı. Şu anda yaşayan eşlen arasında sadece ikisinin Ümmü Seleme (r.) ve Ümmü Habibe kendisinden önceki kocalarından çocukları olmuştu. Her yeni evlilikte Medine'liler bir çocuk doğması ümidiyle sevince kapılıyorlar; fakat bir müddet sonra tüm sevinçleri yok oluyordu. Çünkü Peygamber (s.a.v.) 'in Hati­ce'den sonra evlendiği hiç bir kadından çocuğu olmamıştı. Fakat kızının ölümünden kısa bir süre sonra, onun tekrar baba olacağı, ortaya çıktı. Kıptî cariyesi Mariye bir çocuk bekliyordu. Medine'liler, Peygamber (s.a.v.)'in onu çok sev­diğini bildikleri ve onu sevindirmek istedikleri için zaten

Mariye'ye çok iyi davranıyorlardı. Bu. haberi duymalarıyla ona besledikleri sevgi ve ilgi iki katına çıktı.

Umre'den döndükten yaklaşık üç ay sonra Peygam­ber (s.a.v.) Suriye sınırındaki kabilelere barışçıl amaçlar­la onbeş elçi gönderdi. Fakat onların dostça selâmlarına ok yağmuru ile cevap verildi. Dövüşmek zorunda kalan elçilerin biri hariç hepsi öldürüldü.

Bir tek Ölümle sonuçlanan, fakat daha büyük politik öneme sahip olan bir olay daha meydana geldi. Peygam­ber (s.a,v.) daha önceden Dihye el-Kelbi'yi Kayser'e yaz­dığı ve cevap alamadığı mektupla birlikte Basra valisine göndermişti. Gassan'lı bir kabile başkam Basra'ya gönde­rilen ikinci elçinin yolunu kesmiş ve elçiyi öldürmüştü. Çoğunlukla Hristiyan olan Gassan'hlann Kayser'in elçi­sinden yardım isteme riskine rağmen bu tür bir hareket cezasız bırakılamazdı.

Peygamber (s.a.v.), üç bin kişilik bir ve Zeyd (r.)'in kumandasında Gassanhlara gönderdi. Eğer Zeyd (r.) öldürülürse yerine Cafer (r.), o öldürülürse Ab­dullah îbn Revana tr.) geçecekti. Üçü de öldürülürse, ordu kumandanını kendi seçecekti. Daha sonra Peygamber (s. a.v.) Zeyd'e beyaz bir sancak verdi ve diğer arkadaşlarıy­la birlikte, orduyu Uhud'un kuzeyindeki iki tepe arasında­ki veda geçidine kadar yolcu etti.

Abdullah'ın yanında velayeti altında olan yetim bir çocuk vardı, onu semerin arkasına bindirmişti. Yol boyun­ca çocuk, Abdullah'ın ordu geri döndüğünde Suriye sınır­lan içinde kalma isteğini ifade eden mısralar okuduğunu duydu. «Bu mısraları duyunca ağladım» dedi çocuk, «Be­nim ağladığımı görünce kamçısının ucu ile bana dokundu ve: «Zavallı arkadaşım, niye üzülüyorsun? Eğer Allah bana şehitlik nasib eder, ben de bu dünyadan, meşakkatlerin­den, dertlerinden, acılarından ve olaylarından kurtulur-sam, sen semerin üstünde rahat olarak geri döneceksin» dedi. Bundan sonra, geceleyin yapılan bir molada iki re­kat namaz kıldı ve arkasından uzun süre dua etti. Daha sonra beni çağırdı. Ben: 'Buradayım, emrindeyim', O: 'İnşallah bu şehadettir' dedi»[1].

Ordu Suriye sınırına geldiğinde, sadece tüm kuzey kabilelerinin değil, Kayser'in temsilcisinin de birleşip ken­dilerine karşı savaşacağını duydular. Hep birlikte ordunun yüz bin kişi kadar olduğu söyleniyordu. Tabii ki bunda abartma payı da vardı. Bununla birlikte Zeyd (r.) bir savaş konseyi toplamaya karar verdi. Adamların çoğu bu duru­mun hemen Peygamber (s.a.v.)'e bildirilmesi gerektiği ka-naatindeydüer. Peygamber (s.a.v.) ya onlara geri dönme emri verir ya da yardımcı kuvvet gönderirdi. Fakat Abdul­lah bu fikre karşı çıktı. Konuşmasını Uhud'dan dnce söy­lenen ve gelecekte bir çok savaştan önce söylenecek olan karşı konulamayacak bir cümle ile bitirdi: «Önümüzdeki iyi şeyden biri var; ya zafer ya şehitlik —Cennet bahçele­rindeki kardeşlerimize katılıp onlara arkadaşlık etmeli O halde haydi ileri!».

Abdullah'ın bu sözleri etkili oldu ve ordu kuzeye doğ­ru ilerlemeye devam ettiler. Şimdi uzun ve derin yatağın­dan doğu sınırında yükselen tepelerle ayrılmış olan Ölü Deniz'in güney ucundan çok uzakta değillerdi. Birkaç sa­atlik yürüyüşten sonra düşmanı gördüler. Bizans kuvvet­leriyle birleşmiş olan Arap ordusunun gerçek sayısı ne olursa olsun Müslümanlar ilk bakışta onların kendilerin­den kat kat fazla olduğunu farkettiler. Sayıca bu kadar dengesiz bir savaş deneyimleri yoktu, ve hiçbiri şimdiye kadar imparatorluğun süvarilerinde gördükleri kadar zen­gin savaş aletleriyle karşılaşmamıştı. Bizans süvarileri or­tada, Arap kuvvetleri ise iki yanında yer alıyordu. Bedir'de Akankal tepelerinden, inen Kureyş ordusunun şimdi gör­dükleri orduyla karşılaştırıldığında çok az silah ve zırh vardı. Bunun yanısıra düşman ordusu onların gelişini bek­liyordu ve lejyonlar savaş konumunda onlan karşılamaya hazır bekliyorlardı.

Arazinin eğimi kendi aleyhlerine olduğu için hemen karşı karşıya gelmekten kaçınan Zeyd (r.), güneye, Mute'ye doğru çekilme emri verdi. Orada arazi bakımından avantajlı olacaklardı ve savaş düzenine girme fırsatları olacaktı. Sayıca çok fazla olduklarının farkında olan düş­man ordusu, Müslüman ordusunu Mu'te'ye kadar İzledi. Düşman ordusu yaklaştığında onların beklediği gibi geri kaçmak yerine Zeyd saldırı emri verdi.

O anda Peygamber (s.a.v.) için Medine ile Mu'te ara­sındaki uzaklık yok olmuştu. Peygamber (s.a.v.) beyaz sancağı ile Zeyd'in orduyu nasıl düşmana doğru ilerletti­ğini görüyordu. Onun yere düşene kadar birçok ölümcül yara aldığını, arkasından sancağı Cafer (r.)'ın alıp onun da şehit olana kadar savaştığını gördü. Daha sonra sancağı Abdullah aldı. Onun yönettiği saldırı düşmanın ölüm saç­ması ve kendisinin de şehadetiyle sonuçlandı; adamları dü­zensiz bir şekilde geri çekildiler Ensar'dan biri olan Sabit tbn Erkam (r.) sancağı aldı ve Müslümanlar tekrar düzene girdiler. Bunun üzerine Sabit sancağı Halid'e vermek is­tedi. Fakat Halid (r)., bu şerefe Sabit (r.) 'in daha çok hak­kı olduğunu süyleyerek kabul etmedi. Sabit: «Al şunu, ben sadece sana vermek için onu yerden almıştım» dedi. Bu­nun üzerine Halid kumandayı aldı ve safları birbirine yak­laştırdı. Düşman o kadar düzenli yaklaşıyordu ki Müslü­manlara düzenli bir saldırı yapmak için arada belli bir me­safe bırakıyordu. Saldın karşı tarafın zaferiyle sonuçlan­dı, fakat bu basandan hiçbir şey elde edemediler. Müslü­manlardan ise, üç lider dışında sadece beş kişi şehit olmuş­tu. Bu nedenle bu bir bakıma Halid (r.) için bir zaferdi. Peygamber (s.a.v.) savaşta Zeyd (r.) Cafer (r.) ve Abdul­lah (r.)'m arka arkaya şehadetini anlattıktan sonra. «Da­ha sonra Allah'ın kılıçlarından biri sancağı aldı ve Allah onlar için yolu açtı» dedi. Yani Müslümanları güvene ka­vuşturan yolu açtı, demek istiyordu. Bu günden sonra Ha­lid'e «Alah'm kılıcı» adı verildi.

Peygamber (s.a.v.) savaşı anlatırken gözlerinden yaş­lar bosamyordu. Namaz vakti geldiğinde namazı kıldırdı

ve her zaman yaptığı gibi, topluluğa yüzünü dönmeden, Mesclis*ten ayrıldı. Akşam ve yatsı namazlarında da aynen böyle yaptı.

O sırada Cafer'in evine gitmiş ve: «Ey Esma, bana Cafer'in çocuklarını getir» demişti. Yüzündeki ifadeden şüphelenen Esma çocukları getirdi. Peygamber (s.a.v.) on­ları öptü ve gözleri tekrar yaşlarla doldu. Esma: «Ey Al­lah'ın Rasulü, ey bana anamdan ve babamdan daha sev­gili olan, seni ağlatan ne? Yoksa Cafer ve arkadaşlarından haber mi aldın?» dedi. «Evet» dedi Peygamber (s.a.v.), -bugün vuruldular». Esma acı dolu bir çığlık attı, onu du­yan diğer kadınlar yardıma geldiler. Peygamber (s.a.v.) evine döndü ve birkaç gün sürecince Cafer'in ailesine ye­mek hazırlanmasını emretti. «Acıları, onları, kendi ihtiyaç­larını karşılayamayacak kadar meşgul ediyor» dedi.

Ümmü Eymen (r.), Üsame (r.) ve Zeyd (r.)'in ailesin­den diğerleri Peygamber (s.a.v.)'in evinde idiler. Onlara daha önceden Zeyd (r.)'in ölüm haberini vermişti. Eve dö­nerken Zeyd (r.î'in küçük kısmın sokakta ağladığını gör­dü. Çocuk, onu görünce koştu ve kollarına atıldı. Peygam­ber (s.a.v.) şimdi kendini tutamayarak ağlıyordu. Çocuğu göğsüne bastırdığında tüm vücudu hıçkırıklarla sarsılı­yordu. Sa'd îbn Ubade Cr.) o sırada oradan geçiyordu. Ken­di kendine teselli edecek birşeyier araştırarak «Ey Allah'­ın Rasulü, bu da ne?» diye mırıldandı. Peygamber (s.a.v.} «Bu maşukunu arzulamayı seven biri» cevabını verdi[2].

O gece Peygamber (s.a.v.) rüyasında Cennet'i gördü. Zeyd (r.), Cafer (r.), Abdullah .) ve savaşta şehit olan­ların hepsi cennetteydiler. Cafer (r.)'i melekler gibi uçar­ken gördü. Şafakta mescide gitti. Ashab onun üzüntüsü­nün hafiflediğini farkettiler. Namazdan sonra her zaman yaptığı gibi topluluğa döndü. Daha sonra Esma'ya gitti ve rüyasını anlattı. Esma teselli olmuştu.

Halid (r.) ve adamları Medine'ye döndüğünde Pey­gamber (s.a.v.) Mukavkıs'm kendisine hediye ettiği beyaz

katırı —Düldül— istedi. Cafer (r.)'in en büyük oğlunu bu katıra bindirerek onları karşılamaya gitti. Medine'li ka­dın ve erkekler yollara dökülmüştü. Ordu yanlarından, ge­çerken onlara alaylı sözler söylediler ve kum attılar. «Ka­çaklar» diye bağırdılar. «Allah yolunda savaştan kaçtınız im?» «Hayır» dedi Peygamber ts.a.v.) onlar kaçak değil, fakat inşallah tekrar savaşa gitmek için geri dönenler»[3].

Mu'te'deki geri çekilme, kuzeydeki Arap kabilelerine, yeni îslâm devletine karşı koyma cesareti verdi. Bundan bir ay sonra Beli ve Kuda'a kabilelerini güneye yütümek amacıyla Suriye sınırında toplandıkları haberi geldi. Fakat bu kez Kayser'in orduları yardıma gelmemiş görünü­yordu. Peygamber (s.a.v.1 Amr (r.)'ı üç yüz kişi üe birlikte gerektiğinde savaşmak, mümkün olduğunda da müt­tefik kazanmak üzere gönderdi. Amr (r.) 'm kumandan ola­rak seçilmesinin nedeni, bu kabilelerden biriyle Amr'ın ak­rabalık bağının olmasıydı. Amr'ın annesi Belî kabilesin­den bir kadındı. Gece yolculuk yaparak ve gizli yerlerde kamplar kurarak çok dikkati çekmekten korundu ve on gün içinde Suriye sınırına ulaştı. O yıl kış erken gelmişti. Bu kadar kuzeyde yaşamaya alışık olmayan Mekke'li ve Medine' lüer son kamplarını kurar kurmaz hemen yakacak aramaya başladılar. Fakat Amr, küçücük bir ateş yakma­yı bile yasakladı. Karşı gelenler şu sözlerle susturuldu: «Siz beni dinleyip itaat etmekle emrolundunuz, o halde öyle yapma.

Düşmanın beklediklerinden daha fazla sayıda toplan­dığını farkedince, şimdilik yerel yardımların da gelmeye­ceğini ümit ettiği için, hemen Cuheyne'li bir adamı Pey­gamber (s.a.v.)'den yardımcı kuvvet istemesi için gönder­di. Ebu Ubeyde (r.) derhal ikiyüz kişilik ek kuvvetle gel­di. En yakın sahabelerden biri olduğu ve daha önceki bü­tün savaşlarda rol aldığı için Ebu Ubeyde (r.) kendisinin yetkili olmasını istiyordu. Fakat Amr Cr.) yeni gelenlerin sadece yardırnci kuvvet olduğunu ve kendisinin genel kamandan olması gerektiğini vurguladı. Peygamber Cs.a.v.) Ebu Ubeyde (r.)'ye iki kuvvet arasında tam bir birlik ol­masına ve aynlık olmamasına dikkat etmesini tenbih et­mişti. Bu yüzden Ebu Ubeyde (r.) isteğinden vazgeçti ve Amr'a: «Eğer sen bana itaat etmeyeceksen, Tanrıya andol-sun ben sana itaat edeceğim» dedi. Peygamber (s.a.v.) bu sözleri duyduğunda Ebu Ubeyde'ye rahmet diledi.

Amr, besyüz kişilik ordusunu Suriye sınırından geçi­rip İlerlediğinde düşman dağıldı. Sadece kısa sûren karşı­lıklı bir ok yağmuru oldu. Geri kalanı, oturanların kaçtığı kamp yerleriyle karşılaşmaktan ibaretti. Düşman ka­bileler orada olmadığı için, dost unsurlar kişiler ve gruplar ortaya çıktılar. Bu nedenle Amr (r.), Peygam­ber (s.a.v.)'e Suriye sınırında İslâm'ın etkisini tekrar kurduğunu belirten bir mektup gönderdi.

Bu etki, artık Medine vahasının her tarafındaki kabi­lelere yayılıyordu. Nedenler sadece ruhsal değildi- Artık Peygamber tsa..v.) tehlikeli, hesaba gelmez bir düşman ve güçlü, güvenilir ve cömert bir müttefik olarak tanını­yordu. Onunla karşılaştırıldığında diğer müttefikler daha az çekici ve daha zararlı idi. Bazı durumlarda politik ve dinî dürtüler birbirinden ayrılamayacak denli bir bütün teşkil ediyorlardı. Fakat yavaş yavaş ilerleyen, yine de güçlü ve etkili olan, politikadan ve mü'minlerin İslâm me­sajını yaymak için yaptıkları açık girişimlerden bağımsız bir faktör vardı. Bu da yeni dini uygulayanları karakterize eden belirgin bir huzurdu. Allah'ın birliğini gösteren Kur'-an, aynı zamanda bir Rahmet ve Cennet kitabıydı. Rasul'ün ögretileriyle birlikte onun âyetlerinin okunması, mü'-minlerl kapasiteleri dahilinde bazı şartlan yerine getir­diklerinde kolayca ebedi saadete kavuşabileceklerinden emin kılıyordu. Ortaya çıkan huzur, bir iman kriteri idi. Peygamber (s.a.v.) şöyle diyordu: «Şartlar ne olursa olsun. İnanan için hepsi iyidir.»*.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] W. 750.
[2] I. S. III/l, 32.
[3] W. 765.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:30 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
74. ANLAŞMANIN BOZULMASI


Anlaşmaya rağmen Bekr kabilesinden bir grup Hu za'a kabilesi ile aralarında varolan kan davasını sürdürü yorlardı. Arar (r.)'ın Suriye'ye gitmesinden kısa bir sürt? sonra Bekr'in bir kolu bir gece Huza'aya baskın yaptı vp onlardan birini öldürdü. Meydana gelen çatışmada —çatışmanın bir bölümü haram bölgede yapılmıştı— Kureyş-liler müttefiklerine silah vererek yardım ettiler. Gece ka­ranlığında bir veya iki Kureyşli de çatışmaya katıldı Huza'a kabilesinin Beni Ka'b kolu, derhal Medine'ye Pey gamber (s.a.v.)'e haber veren ve yardım İsteyen bir grup delege gönderdiler. Peygamber (s.a.v.) onlara kendisine güvenebileceklerini söyledi ve onları ülkelerine geri gön­derdi. Onlar gittikten sonra Aişe've gitti. Yüzünden çok si­nirli olduğu anlaşılıyordu. Gusül etmek İçin bir miktar su istedi. Suyu üstüne dökerken Aişe (r.) O'nun: «Eğer Ka'b oğullarına yardım etmezsem, ben de yardım edilmeyeyim.»[1] dediğini duyuyordu.

O sırada Mekke'liler olayların muhtemel sonuçlarını düşünerek tedirgin oluyorlardı. Bu nedenle eğer gerekirse Peygamber (s.a.v.)'i yatıştırmak üzere Ebu Süfyan'ı gön­derdiler. Ebu Sufyan yolda geri dönen Huza'au elçilere

rastladı ve çok geç kalmış olmaktan korktu. Peygamber (s.a.v.)'in esrarlı halini görünce korkusu daha da arttı. «Ey Muhammed», dedi, Hudeybiye anlaşmasında ben yok­tum. Müsaade et de şimdi bu anlaşmayı güçlendirelim ve uzatalım.» Peygamber (s.a.v.) onun ricasını şu soruyla cevapladı: «Sizli tarafınızdan hiç onu bozan oldu mu?» Ebu Süfyan tedirgin bir şekilde: «Allah saklasın!» dedi. Peygamber (s.a.vJ: «Biz de aynı şekilde Hudeybiye'de yap­tığımız anlaşmaya aynı süre için uyuyoruz. Onu değiştir­meyeceğiz. Onun yerine başka bir anlaşmayı da kabul et­meyeceğiz» dedi. Daha fazla söyleyecek birşeyi olmadığı anlaşılıyordu. Bu nedenle Ebu Süfyan kendisine yardım etmesi ümidiyle kızı Ümmü Habibe'ye gitti. Onbeş yıldan-beri görüşmüyorlardı. Odada oturulacak en iyi yer Pey­gamber (s.a.v.)'in kilimiydi, Ebu Süfyan oraya oturmaya niyetlendiğinde kızı kilimi hemen onun altından çekti. Ba­bası: «Küçük kızım», dedi. «Bu kilim mi benden daha de­ğerli, yoksa ben mi bu kilime oturmayacak kadar değerli­yim?» Kızı: «Bu Peygamber (s.a.v.)'in kilimi», «Sen ise bir putperestsin ve temiz değilsin» dedi. Daha sonra şunları ekledi: «Babacığım sen Kureyş'in büyüğüsün ve onların li­derisin. Nasıl oldu da İslâm'a girmedin ve nasıl oldu da, ne gören ne de duyan taşlara tapıyorsun1?» Ebu Süfyan: «Allah Allah!» dedi. «Muhammed'in dinine uymak için atalarımın taptığı şeylerden mi vazgeçeceğim?" Kızından hiçbir yardım göremeyeceğini anlayan Ebu Süfyan, an­laşmayı yenilemek için aracı olmalarını istediği Ebu Be­kir (r.) ve diğer Sahabilere gitti. Çünkü Peygamber acık-Ça söylemediği halde o, bir önceki çatışma nedeniyle an­laşmanın bozulduğundan artık emindi. Fakat bu aynı za­manda anlaşmanın tekrar yenilenmesine yardım edebilir­di. Yani eğer nüfuzlu bir adam iki grup arasında tekor teker genel bir himaye açıklaması yaparsa kan dökülmesi­ne engel olunabilirdi. Ebu Süfyan bu seçeneği Ebu Bekr'o önerdi. Fakat o sadece: «Ben Allah'ın Resûlü'nün verdiği himaye sınırları içinde himaye verebilirim» dedi.

Diğerleri de hemen hemen aynı cevabı verdiler. Ebu Süfyan son olarak iki kardeş olan Haşim ve Abd uş-Sems-in torunları oldukları İçin akrabalık bağlarına güvenerek Ali (r.)'nin evine gitti. Fakat Ali şu cevabı verdi: «Yazık­lar olsun sana Ebu Süfvan! Allah'ın Resulü senin teklifini geri çevirmeye karar verdi. Hiç kimse onun aleyhinde ol­duğu bir konu hakkında Ondan olumlu bir ricada buluna­maz.» Çünkü sahabe Kur'an'da Peygamber'e de şöyle den­diğini biliyorlardı: «iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen Allah'a tevekkül et.» (Ali îmran 159).

Onlar Peygamber'in birşeye karar verdiğinde artık onu o karardan vazgeçirmenin imkansız olduğunu dene­yimlerinden biliyorlardı. Ebu Süfyan şimdi de kucağında Öasan'la yerde oturan Fatuna (r.)'ya dönmüştü: «Ey Mu-hammed (s.a.v.)'in kızı!» dedi. «Küçük oğluna, tek tek in­sanlar arasında himaye kurmasını emret ki, sonsuza dek Arapların başkanı olabilsin.» Fakat Fatıma (r.) çocukla­rın himaye edenıiyeceklerini söyledi. Ebu Süfyan tekrar Ali (r.)'ye döndü. Ve ne yapması konusunda ondan yalva-rarak yardım istedi. «Başka çaresi yok» dedi Ali: «Sen kal­kıp tek tek insanlar arasında himaye kurmalısın. Sen Ki-nane'nin başkanısın.» Ebu Süfyan; «Bu bana birşey ka­zandırır mı?» diye sordu. «Vallahi zannetmem» dedi. Fa­kat bence yapabileceğin başka birşey yok». Bunun üzerine Ebu Süfyan» Mescid'e gitti ve yüksek sesle: «Dinleyin, ben insanlara teker teker himaye veriyorum. Muhammed' in de beni onaylamaktan geri kalacağını zannetmiyorum» de­di. Daha sonra Peygamber (s.a.v.)'e gitti ve: «Ey Muham­med (s.a.v.) benim verdiğim himayeyi reddedeceğini zan­netmiyorum» dedi. Fakat Peygamber (.a.vvi sadece şu ce­vabı verdi: «Ey Ebu Süfyan bu senin düşüncen»[2]. Bunun üzerine Umeyye lideri Mekke'ye çok "üzgün ve hayal kı­rıklığı içinde döndü.

Peygamber (s.a.v.) sefer hazırlıklarına başlanmasını emretü. Ebu Bekr kendisinin de sefere hazırlanmasının ge­rekin gerekmediğini sordu. Peygamber (s.a.v.) ona hazır­laması gerektiğini ve Kureyş'e karşı sefere çıktıklarını söy­ledi. Ebu Bekr (r.): «Anlaşma süresinin bitmesini bekle­memiz gerekmez mi?» dedi. Peygamber: «Onlar bize iha­net ettiler ve anlaşmayı bozdular» dedi. «Ben de onların üstüne yürüyeceğim. Fakat sana söylediğim şeyi bir sır olarak sakla. İsteyen Allah'ın Resulünün Suriye için hazırlandığını zannetsin, isteyen Taif, isteyen de Havazin üzerine yürüyeceğimi düşünsün. Allah'ım Kureyş'in bizi görmemesini ve yaptığımız hazırlıktan haber almamasını sağla. Böylece onları aniden ülkelerinde bastırabilelim.» Bu duasına cevap olarak, gökten Hâtib adındaki bir Mu­hacirin sırrı öğrendiğini ve uyarmak üzere Kureyş'e bir mektup gönderdiğini bildiren bir haber geldi. Hâtib mek­tubu Mekke'ye gitmekte olan Muzeyneli bir kadına ver­mişti. Kadın mektubu saçlarının arasına saklamıştı. Pey­gamber Zübeyr Cr) ve Ali (r.)'yi onun arkasından gön­derdi. Ali (r.) ve Zübeyr fr.) mektubu kadının çantasın­da bulamayınca, onu, üzerini aramakla tehdit ettiler. Bu­nun üzerine kadın mektubu verdi. Onlar da Peygamber'e götürdüler. Peygamber (s.a.v.) mektubu yazanı yanma ça­ğırttı. -Ey Hâtib, bunu niçin yaptın?» diye sordu. Hatib: «Ey Allah'ın Resulü, ben gerçekten Allah'a ve Resulüne inanıyorum. Ben ne imanımı değiştirdim, ne de onun yeri­ne gönlüme birşey yerleşti. Fakat ben Mekke'de nüfuzu ve gücü akrabaları olmayan bir adamım. Onların arasında yaşayan oğlum ve ailem için onların desteğini kazanmak istedim» dedi, Ömer (r.): «Ey Allah'ın Rasulü bırak da ka­fasını uçurayun. Bu adam bir münafık» dedi. Fakat Pey­gamber (s.a.v.) ona: «Ey Ömer, Allah'ın Bedir savaşma katılanlara bakıp da: 'ne isterseniz yapın, çünkü sizi affet­tim' demediğini de biliyorsunuz?»[3] dedi.

Peygamber (s.a.v.) yardımlarına güvenebileceği bazı kabilelere de gelecek ayın, yani Ramazanın başında Me­dine'de bulunmalarını haber veren elçiler gönderdi. Be­deviler bu isteğe samimice karşılık verdiler. Kararlaştırı­lan gün geldiğinde, o zamana kadar Medine'den yola çı­kan en büyük ordu meydana geldi. Hiçbir sağlıklı Müslü­man geride kalmamıştı. Muhacirler yediyüz kişiydiler ve üçyüz atları vardı. Ensar ise dörtbin kişiydi ve beşyüz atla­rı vardı. Yola çıktıktan sonra orduya katılan kabilelerle birlikte toplam onbin kişi oluyorlardı. Atlılar, develerle yolculuk ettiler. Ve atlarını yedeklerinde götürdüler. Saha­beden çok yakın olan birkaç kişi hariç hiç kimse düşma­nın kim olduğunu bilmiyordu.

Yan yola geldiklerinde, Abbas, Ümmü'1-Fadl ve oğulla­rıyla karşılaştılar. Abbas artık Mekke'den aynlıp Medine'­de yaşamaya başlama zan anının geldiğine karar vermişti. Peygamber (s.a.v.) onlara da sefere katılmalarını teklif et­ti. Onların bu teklifi kabul etmesi en çok Peygamberce birlikte gelen Meymune'yi sevindirmişti.

Ümmü Seleme (r.) de Peygamber'le birlikteydi. Ver­dikleri molalardan birinde ona iki Kureyşlinin onu görmek istediği söylendi. Onlardan biri üvey kardeşi yani babası ile Peygamber (s.a.v.)'in halası Atik'in oğlu Abdullah idi. Diğeri ise Peygamber'in en büyük amcası Haris'in oğlu şair Ebu Süfyan idi. Bir zamanlar Halime onu da emzir-mişti. Ebu Süfyan yanında küçük oğlu Cafer'i de getir­mişti. Gelenlerin ikisi de vahy'den önce Peygamber'e çok yakındılar, fakat vahy gelmeye başlayınca ona sut çevir­mişlerdi. Şimdi ise ondan af dilemeye gelmişlerdi. Ve Ümmü Seleme (r.)'den aracı olmasını istiyorlardı. Ümmü Seleme (r.) Peygamber (s.a.v.)'e gitti ve «karının kardeşi, yani halanın oğlu ve senin süt kardeşin olan amcanın oğ­lu buradadır» dedi Fakat Peygamber (s.a.v.); «Onlan gör­mek için ben çağırmadım. Kardeşim yani Ümmü Sele-me'nin kardeşi bana söyleyeceğini Mekke'de söyledi[4]. Amcamın oğluna gelince, o bana leke getirdi.» cevabını

verdi. Ebu Süfyan şiirlerinde onu taşlamişti. Ümmü Sele-me onlar için yalvardı fakat bunun bir faydası olmadı. Bunu Ebu Süfyan'a haber verince o; «Ya beni görmeyi ka­bul edecek, ya da ben oğlumun elinden tutup çöle gidece­ğim, açlık ve susuzluktan ölenen kadar ilerleyeceğim, sen —Peygamber'i kastediyordu— akrabalık bağımız bir yana, en çok üzülen kişi olacaksın» dedi. Ümmü Seleme Cr.) bunları Peygamber fs.a.v.)'e anlattığında, Peygamber onlara acıdı[5]. Ve onları çadırında kabul etmeye razı oldu. îkisi de onun çadırına gelip Müslüman oldular.

Yolculuk sırasında Peygamber s.a.vJ yolun kenarın­da, yeni doğmuş yavrularını emziren yere uzanmış bir di­şi köpek gördü ve adamlarından birinin onu rahatsız et­mesinden korktu. Bu nedenle, Demre'li Cu'eyle'ye herkes yoldan geçene kadar köpeğin yanmda beklemesini söyledi[6]. Peygamber s.a.v.)'in bu adama Amr adını vermesine rağ­men, Cuayl adı hâlâ onun için geçerliydi.

Kudeyd'de orduya, Beni Süleym'den dokuzyüz atlı da­ha katıldı. Onların sözcülerinden biri: «Ey Allah'ın Resu­lü» dedi. «Sen bizi iki yüzlü zannetti yorsun, oysa biz senin dayılarınız. sözcü kendi kabilelerinden olan Haşim'in an­nesi Atike'yi kastediyordu «Bu nedenle bizi sınaman için geldik. Biz savaşta sebat sahibi, çatışmada cesur ve eğer üzerinde sağlam duran adamlarız.»

Medine'den yola çıkan ana kuvvet gibi onlar da ken­di bayrak ve flamalarını getirmişlerdi, fakat bunlar he­men açılmamış, sarih duruyorlardı. Peygamber'den bay­raklarını açmak için izin İstediler ve ondan aralarında bir sancaktar seçmesini rica ettiler. Fakat sancakların açılma zamanı henüz gelmemişti. Çünkü onlara henüz nereye git­tikleri bile söylenmemişti.

Yola çıkarken Peygamber s.a.v bir adam göndere­rek tüm orduya şu ilânı vermesini emretmişti! «Kim oru­cunu tutmak isterse bırakın tutsun, kim de orucunu açmak isterse bırakın açsın.» Bamazanda yolculuk sözkonu-su olduğunda, Ramazandan sonra tutmak şartıyla oruç aç­ma izni verilmişti. Peygamber ve çoğu kişi haram bölgeye yaklaşmcaya kadar oruçlarını bozmadılar. Yaklaştıkları zaman Peygamber oruç açma emri verdi. Merr ez-Zeh-ran'da konakladıkları zaman, oruç bozma sebeplerinin düş­mana karşı guçlu olmak olduğunu orduya açıkladı. Bu, if­tar edilen yer konusunda birçok kişinin kafasında merak uyandırdı. Merr ez-Zehran'dan Mekke'ye bir günde uzun yolculuk yaparak veya kolayca iki günde ulaşılabilirdi. Fakat anlaşmaya bakıldığında, Kureyş'le karşı saldırıya geçmeleri imkânsız görünüyordu. Kamp kurdukları yer aynı zamanda düşman Havazin kabilelerinin yerleşim böl­gesine giden yol üzerindeydi. Yoksa Peygamber (s.a.v.) Hicaz'ın kuzeyindeki bostanına sahip olduktan sonra şim­di de güney bostanını Lât'm tapmak merkezi olan Taif'i mı ele geçirmek istiyordu?

«Düşman kim1?» sorusunun ağızdan ağıza dolaştığını duyan Ka'b ıbn Malik gönüllü olarak Peygamber'e gidip düşmanın kim oldugumı sormaya karar verdi. Fakat ona doğrudan sormaktan çekindiği için çadırın önünde oturan Peygamber'e gitti. Onun yanına diz çökerek bu sefer için yazdığı birkaç beyti okudu. Bu beyitlerde adamların kılıç­larını çekme noktasına geldiklerine-, kendi aralarında düş­manın kim olduğunu soruşturduklarına, ve eğer kılıçların dili olsa onların da aynı soruyu soracaklarına değiniliyor­du. Fakat Peygamber'in cevabı gülümseme oldu. Ve Ka'b hiçbir şey elde edemeden adamların yanma döndü,

Onların karşılaşacakları şeyi arzulamaları, Kureyş'in ve Havazin'in aynı soruya cevap araştırmalarıyla karşı­laştırıldığında sadece kuru bir meraktan öteye gitmiyor­du Büyük Havazin kabilesi, Necd çölünün güney ucunda­ki tepeliklere yayılmış'bir kabileydi. Taif de bu tepeler­den birinin üzerindeydi. Taif'te yaşıyan ve oradaki tapi-nngı koruyan Sakîfiler Havazin kabilesine Yesrib'den on-bın kişilik bir ordunun yola çiktıgını ve her ihtimale karşı ha/.ır olmaları gerektiğini haber vermişlerdi. Havazin boylarının çoğu bu habere cevap verdi ve Taif'in kuzeyindeki avantajlı bir bölgeye asker yığmaya başladılar.

Rureyşliler İse Mekke'den çok Taif'in tehlikede olduğu­nu düşünmeyi tercih etmelerine rağmen anlaşmayı bozduk­larının farkındaydılar. Peygamber'in anlaşmayı reddetme­siyle birlikte, bu, onları hemen hemen ümitsizlik noktası­na getirdi. Peygamber (s.a.v.) bunun farkındaydı. Bu ne­denle, onların korkusunu daha da arttırmak için karanlık bastırdığında herkesin dağılmasını ve birer ateş yakmasını emretti. Mescid'i Haram civarında onbin kamp ateşinin yandığı görülüyordu. Muhammed'in (s.a.v.) ordusunun, korktuklarından daha büyük olduğunu bildiren haberler Mekke'ye ulaştı. Acele bir meclis toplantısından sonra Ku­reyşliler Ebu Süfyan'ın tekrar Peygamberle görüşmek tek­lifini kabul ettiler. Onunla birlikte, Bedir savaşını durdur­mak için elinden geleni yapan Hatice'nin yeğeni Hâkim ve Hudeybiye'de Peygamber (s.a.v.)'e yardım eden ve an­laşmanın bozulmasından sonra kabilesinden bazı adamlar­la birlikte Medine'ye giden Huza'ah Hudeyl de gittiler Kampa yaklaştıklarında, beyaz bir katarın üstünde kendile­rini karşılamaya gelen bir adam gördüler. Bu adam yolda Mekke'ye mesaj gönderebileceği bir adam bulabileceği ümidiyle kamptan ayrılan Abbas'tı. Ona göre, Kureyşliler çok geç kalmadan Peygamber'e bir delege göndermeliydi­ler. Birbirlerini farkettiklerinde selâmlaştılar. Abbas on­ları Peygamber'in çadırına götürdü. Ebu Süfyan: «Ey Mu-hammed (s.a.v.)» dedi, «Sen akrabalarına karşı bir kısmı tanınan bir kısmı tanınmayan bir sürü insanla geldin» Peygamber (s.a.v.) onun sözünü keserek «ihanet eden siz­siniz. Hudeybiye anlaşmasını siz bozdunuz. Beni Ka'b'a da saldırdınız. Böylece Allah'ın haram bölgesine ve Mescidi­ne tecavüz ettiniz» dedi. Ebu Süfyan konuyu değiştirme­ye çalıştı ve: «Sen asıl kızgınlık ve stratejini Havazin'e yö­neltmeliydin. Çünkü onlar sana akrabalık yönünden uzak ve düşmanlıkta daha aşındırlar» dedi. «Ümit ederim ki,» dedi Peygamber (s.a/v.h «Rabbim bana bunların hepsini lütfedecek-Mekke'nin fethini, orada İslam'ın zaferini ve

Havazin'in bozgununu Yine ümit ederim ki, onların aile­lerini esirler ve mallarını da ganimet olarak bahşedecek» Daha sonra o üç adama dönerek: «Allah'tan başka ilah ol­madığına ve benim Allah'ın Resulü olduğuma şehadet edin» dedi. Bunun üzerine Hakim ve Hudeyl hemen Müs­lüman oldular, fakat Ebu Süfyan sadece «Allahtan başka ilah yoktur» dedi ve sustu. Şehadetin ikinci bölümünü de tekrarlaması söylendiğinde «Ey Muhammed (s.a.v.) nef­simde bununla ilgili hâlâ bir tereddüd var; ona biraz müh­let ver» dedi. Bunun üzerine Peygamber amcasına onları kendi çadırına götürmesini söyledi. Şafakta kampta sabah ezanı okunuyordu. Ebu Süfyan bu sesi duyunca şaşırmıştı. «Bu da nesi?» dedi, Ebu Süfyan. Abbas: «Namaz» dedi. Ebu Süfyan: «Günde kaç defa namaz kılıyorlar?» diye sordu. Beş defa olduğunu söyleyince: «Tanrım bu çok fazla!» dedi. Daha sonra adamların, Peygamber'in abdest suyundan bir damla alabilmek için itişip kakıştıklarını gördü. «Ey Fadl'm babası, buna benzer bir bağlılık görmedim» dedi Abbas: «Yazıklar olsun!» «imana gel!» dedi. Ebu Süfyan: «Beni ona götür» dedi. Namazdan sonra Abbas onu tekrar Peygamber'e götürdü ve Ebu Süfyan orada kelime-i şeha­detin tamamını söyledi. Abbas Peygamber'i kenara çeke­rek: «Ey Allah'ın Resulü, Ebu Süfyan'm şeref ve ihtişama ne denli önem verdiğini bilirsin. Bu yüzden ona birşeyler lütfet» dedi. «Peki» diyen Peygamber Umeyyeli liderin ya­nına gitti ve ona Kureyş'e döndüğünde şöyle demesini söy­ledi: «Kim Ebu Süfyan'm evine girerse güvenliktedir, kim kendi kapısını kitleyip içerde kalırsa güvenliktedir ve kim Mescid'e girerse güvenliktedir.»

--------------------------------------------------------------------------------

[1] W. 791
[2] M, 807-8- W. 794
[3] I.I. C00.10
[4] Bak. Böl. XXI
[5] W. 811
[6] V/. 804


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:31 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
75. MEKKE'NİN FETHÎ


Çadırlar develere yüklendikten sonra Peygamber (s.a. v.) bayrak ve sancakların kendisine getirilmesini istedi. Hepsini teker teker açtı ve seçtiği adamlara verdi. Ab-bas'a vadinin en dar yerine kadar Ebu Süfyan'a eşlik et­mesini ve orada durup, ordu oradan geçerken- ne kadar büyük olduğunu gözlemelerini söyledi. Ebu Süfyan'ın da­ha sonra Kureyşlilere gidip mesajı iletecek zamanı olacak­tı. Çünkü tek bir adam, bir ordunun geçemeyeceği kestir­me yollardan giderek Mekke'ye daha kısa bir sürede ula­şabilirdi.

Ebu Süfyan ileride görülen bir bölüğün başındaki ada­ma işaret ederek: «Bu kim?» dedi. Abbas: «Velid'in oğlu Halid» dedi. Halid (r.) onların yanından geçerken üç tek­bir getirdi: «ALLAHU EKBEB!» Halid'in yanında Süleym'in atı vardı. Onları beşyüz kadar Muhacir ve diğerlerinden oluşan bölüğün başında yeşil sarıklı Zübeyr frj izliyordu. O da Ebu Süfyan'ın yanından geçerken üç kez tekbir ge­tirdi. Adamlarının bir ağızdan onun söylediklerini tekrar -îamasıyla tüm vadi yankılandı. Ordu, bölük bölük Ebu Süfyan'ın önünden geçiyordu; o her seferinde onların kim olduğunu soruyor, ve her seferinde hayret ediyordu. Ya o kabile Kureyş'İn etkisinden çok uzakta olduğu ya da Ga-tafan kabilesinin Aşça' kolunda olduğu gibi daha Önceden

Peygamber'e düşman kabileler bulunduğu için Ebu Suf-yan çok şaşırıyordu. Aşça' kabilesinin sancaklarından bi­rini, daha önceden kendisinin ve Süheyl'in en yakın arka­daşları olan Nuaym taşıyordu.

Ebu Süfyan «Araplar içinde bunlar, Muhammed Cs.a. v.)'in en azılı düşmanlarıydı» dedi. Abbas ona şu cevabı verdi: «Allah onların kalbine İslâm'ı soktu; bütün bunların hepsi Allah'ın lütfü».

En son geçen bölüklerden biri de Peygamber (s.av.)'in sadece Muhacirlerden ve Ensardan oluşan kendi bölüğüydü. Üzerlerindeki çeliklerin parıltısı onlara gri-siyah bir gö­rünüm veriyordu. Çünkü hepsi tepeden tırnağa zırh giy­mişlerdi ve sadece gözler görülebiliyordu. Peygamber ken­di sancağının keşif koluna liderlik eden Sa'd İbn Ubade'ye vermişti. Sa'd yolun kenarında iki adamın yanından geçer­ken: «Ey Ebu Süfyan, bu ölüm günüdür. Bugün kutsal ola­nın ihlal edildiği gündür! Bugün Allah'ın Kureyşi alçalttı-ğı gündür!» diye bağırdı. Peygamber (s.a.v.) Kesva'nın üs­tünde bölüğün ortalarmdaydı. tki tarafında Ebu Bekr (r.) ve Useyd (r.) vardı. Peygamber (s.a.v.î onlarla konuşur­ken Ebu Süfyan duyulabilecek şekilde: «Ey Allah'ın Resu­lü» diye bağırdı. «Sen halkının öldürülmesini mi emret­tin?» Daha sonra ona Sa'd'in söylediklerini anlattı. «Allah aşkına senden halkın adına rica ediyorum. Çünkü sen in­sanlar arasında en merhametli, en Dağışlayıcı ve soyuna en çok acıyansın» dedi. Peygamber (s.a.v.): «Bugün merha­met günüdür, Allah'ın Kureyş'i yücelttiği gündür» dedi. Daha sonra Abdu'r-Rahman ibn Avf (r.) ve Osman (r.) yakınında oldukları için ona: «Ey Allah'ın Resulü, biz Sa'­d'in Kureyşe ani bir saldırıda bulunmayacağından emia olamayız» dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), Sa'd sancağı ve bölüğün kumandasını daha yumuşak tabiatlı olan Kays'a bırakmasını bildiren bir haber gönderdi ve Kays'm elinde olan sancak yine de Sa'd'la birlikte olacakta. Fakat Sa'd (r.) Peygamber (s.a.v.)'den doğrudan bir emir almadan sancağı devretmeyi kabul etmedi. Bunun üzeri­ne Peygamber (s.a.v.), miğferinin üstüne sardığı kırmızı kanğı çıkardı ve bunu Sa'd'a bir işaret olarak gönderdi. Sa'd hemen sancağı Kays'a verdi.

Tüm ordu geçtikten sonra Ebu Süfyan süratle Mekke'­ye gitti ve evinin dışında ayakta durup toplanan kalabalı­ğa bağırdı: «Ey Kureyşliler, Muhammed (s.a.v.) karşı koya­mayacağınız bir güçle burada. Muhammed ts.a.v.) onbin zırhlı adamla burada. O bana benim evime sığmanın gü­venlikte olacağım söyledi.» Hind evden çıktı ve kocasının sakalından tutup: «Bu hiçbir işe yaramaz, içi boş yağ tulu­mu Öldürünl Zavallı koruyucu,* diye bağırdı. Ebu Süf­yan: «Yazıklar olsun sana» dedi, «bu kadının sizi iyi bir muhakemeye karar kılmanızdan alıkoymasına izin verme­yin. Çünkü sizin karşınızda karşı koyamayacağınız bir güç var. Fakat Ebu Süfyan'ın evine girenler güvenlikte olacak.» Onlar: «Allah seni kahretsin, hepimizi senin evin ahr mı?» dediler. Ebu Süfyan: «Kim evinin kapısını kilitlerse güven­likte olacak, kim Mescİd'e sığınırsa güvenlikte olacak» ce­vabını verdi. Bunun üzerine tüm kalabalık dağıldı. Kimi kendi evine, kimileri de Mescîd'e gittiler.

Ordu, şehirden fazla uzak olmayan ve oradan görüle­bilen Zû Tuva'da kamp kurdu. Burası iki yıl önce Halid'in Müslümanların yaklaşmasını önlemek için mevzilendiği yerdi. Fakat şimdi hiçbir direnişle karşılaşmıyorlardı. San­ki şehir bir önceki yıl Umre'ye geldiklerindeki gibi bomboş­tu. Fakat bu sefer üç gün kalma diye bir sınırlama yoktu. Kesva bir yere geldiğinde Peygamber (s.a.v.) Allah'ı ta­zim için basını öne doğru eğdi. Neredeyse sakah semere değiyordu. Daha sonra bölüklerin sağ kolunu Halid (r.) 'm sorkolunu da Zübeyr (rJ'in kumandasına vererek düzen­ledi Merkezde olan kendi bölüğünü de ikiye ayırdı. Yarı­sına Sa'd (r,) ve oğlu, diğer yarıya da Ebu Ubeyde fr.) ku­manda ediyordu. Emir verildiğinde bu dört bölük şehrin dört ayrı tarafından içeri gireceklerdi. Halid Cr.) aşağı­dan, diğerleri de tepelerdeki üç ayrı geçitten.

Ordunun toplandığı yerin çok yukarılarında, Ebu Ku-beys tepesinde, keskin bir gözün bastonlu bir ihtiyarla bir kadın olduğunu farkedebileceği iki siluet vardı. Bunlar Ebu Bekir'in (r.) babası Ebû Kuhafe ile kızkardeşi Kurey-be idi. O sabah Peygamber'in Zû Tuva'ya vardığı haberi gelince yaşlı ve kör adam kızına kendisini Ebu Kubeys te­pesine götürmesini ve oradan gördüklerini anlatmasını is­temişti. Bu ihtiyar, genç ve cesur bir adamken Ebrehe*-nin ordusunu ve filini görmek için Mekke'nin diğer tara­fındaki tepelere çıkmıştı. Şimdi ise yaşlıydı ve yıllardan beri kördü. Fakat oğlunun ve torunun da içinde bulundu­ğu bu onbin kişlik orduyu kızının gözleriyle izleyebilirdi. Kureybe, görebildiklerini kara ve yoğun bir kitle olarak ta­rif etti. Babası bunların emir için bekleyen birbirine yak­laşmış atlılar olduğunu söyledi. Daha sonra Kureybe, bu kitlenin dörde ayrıldığını gördü. Bunu babasına söyledi­ğinde, babası hızla eve gitmeleri gerektiğini söyledi. Yolla­rına devam ederken yanlarından atlı bir bölük geçti. As­kerlerden biri atından eğilip Kureybe'nin gümüş kolyesini çekip aldı. Bunun dışında başka bir saldırıya uğramadılar vd sağ salim evlerine döndüler.

Onlar Ebu Kubays'da yalnız değillerdi. Tepelerden bi­rinde İlerime, Safvan ve Süheyl, Kureyş'ten ve müttefik­leri Bekr ve Hudayl kabilelerinden bir grup asker topla-rmşlardi. Döğüşmeye kararlıydılar. Halid'in aşağı taraftan şehre girmek için yaklaştığını görünce onlara saldırdılar. Fakat onlar Halid ve adamlarıyla mukayese edilecek güçte değillerdi. Halid kendi adamlarından sadece ikisi karşılı­ğında düşmana otuz kayıp verdirerek kaçmalarını sağladı, îkrime ve Safvan at üstünde sahile doğru kaçtılar, Sü­heyl ise evine gitti ve kapıyı kilitledi.

Peygamber (s.a.v,), yukarı Mekke'deki Ezakir geçidin­den şehre girdiğinde çatışma hemen hemen sona ermişti. Pazar yerinden aşağılara bakıp çekilmiş kılıçları görünce Peygamber dehşete kapıldı. «Size clögüşü yasaklamamış mıydım?» dedi. Fakat ona bunun nedenleri açıklandığın­da: «Allah bunu takdir etmiş» dedi,

Ebu Rafi Peygamber'in kırmızı deriden çadırını Mescid'in yakınma kurmuştu. Peygamber (s.a.v.) bunu yanın­daki Cabir'e İşaret ederek gösterdi. Şükür ve hamd ile dua ettikten sonra aşağıya doğru ilerledi. Hiçbir eve girmeyeceğim» dedi.

Ümmü Seleme ( Meymune (r.) ve Fatma onu çadırda bekliyorlardı. O gelmeden kısa bir süre önce Üm­mü Hani de onlara katılmıştı. İslâm hukuku, Müslüman ka­dınlarla Müşrik erkekler arasındaki nikâhın düştüğünü söylüyordu. Aynı şey Ümmü Hani'nin Hubeyre ile olan ev­liliği için de geçerliydi. Hubeyre Mekke'nin fethedileceğini daha önceden anlamış ve Necran'da yaşamaya gitmişti. Ümmü Hani'nin kocası tarafından iki akrabası —biri Ebu CehiFin kardeşi idi— Halid'e karşı yapılan savaşta rol al­mışlar ve daha sonra sığınmak için onun evine gelmişler­di. Daha sonra Ali (r.) onu selâmlamak için evine geldi­ğinde iki Mahzumiyi gördü. Peygamber'in yasağına rağ­men kızgınlıkla onları Öldürmeye teşebbüs etti. Fakat Üm­mü Hani onların üstüne bir yaygı örttü ve onlarla Ali'nin arasına girerek: «Vallahi, önce beni öldüreceksin!» dedi. Bu­nun üzerine Ali (r.) evi terketti. Ümmü Hani kapıyı onların üstünden kilitleyip Peygamber'i karşılamaya gitti. Çadırda Fatima (r.)'ya rastladığında Fatuna (r.) da Ali (rj gibi ona çıkıştı. «Putperestleri himaye mi ediyorsun?» dedi. Fa­kat Fatıma (rJ'nın sözleri Peygamber'in gelişiyle kısa ke­sildi. Peygamber (s.a.v.) kuzenini sevgiyle selâmladı. Üm­mü Hani ona olanları anlattığında o: «Olmayacak. Sen ki­mi emin kılarsan, biz de onu emin kılarız, sen kimi korur­san, biz de onu koruruz» dedi.

Peygamber s.a.v gusül abdesti aldı ve sekiz rek'at namaz kıldı. Namazdan sonra bir saat kadar dinlendi. Da­da sonra Kesva'yı çağırdı. Zırhını ve miğferini giydikten sonra kılıcım da kuşandı. Elinde bir asa taşıyordu, miğfe­rinin yüz kısmı da açıktı. O sabah onunla birlikte yolculuk edenlerin bir kısmı çadırın dışında sıra olmuş bekliyorlar­dı. Peygamber, yanında Ebu Bekir (r.) ile konuşarak Mes-cid'e doğru ilerlerken onlar da eşlik ettiler.

Peygamber fs.a.v.) doğruca Kabe'nin güney-doğu kö­şesine gitti. Ve tekbir getirerek Hacerü'l-Esved'e asasıyla dokundu, Yanındakiler de tekbir getirmeye başladılar. ALLA HU EKBER sesleri Mescitten ve tüm Mekke'de yankılan­dı Peygamber (s.a.v.) eliyle susmalarını işaret edene dek Müslümanlar tekbir getirmeye devam ettiler. Daha sonra Peygamber, devesinin ipi Muhammed bin Meslemenin elinde olduğu halde Kâ'be'yı tavaf etti. CJmre'de bu şeref bir Hazreçliye verilmişti. Bu nedenle bu kez bir Evsliye ve­ri i mesi uygun görülmüştü.

Peygamber (s.a.v.) Kâ'be'den ayrıldı ve onu geniş bir çenber şeklinde çevreleyen toplam üçyüzaltmış puta yö­neldi. Kâ'be ile o putların arasında şu ayeti okudu;

«Hak geldi, batıl yok oldu Kuşku yok, batıl yok olucudur.»Un o 81)

Daha sonra putlara teker teker asasıyla dokunarak hepsini yüzüstü düşürdü. Kâ'be'nin etrafındaki daireyi ta­mamen dolaştıktan sonra, eskiden Kâ'be'ye bitişik olan ib­rahim makamında bineğinden indi. Ve namaz kıldı. Daha sonra Zemzem kuyusuna gitti ve Abbas'm verdiği suyu iç­ti. Haşimilerin geleneksel hacıları sulama görevlerini de böylece tasdiklemiş oluyordu. Fakat Ali Kâ'be'nin anah­tarlarını getirdiğinde ve Abbas onları taşıma görevinin de kendi ailelerine verilmesirn istediğinde, Peygamber (s.a. v.): -Size sadece kaybettiğiniz şeyi veriyorum, diğerlerinin kaybı olacak bir şeyi değil.» cevabını verdi. Daha önceden Halid ve Amr ile birlikte Medine'ye gelen Abdu'd-Dar ka­bilesinden Osman ibn Talha'yı çağırdı ve anahtarları ona vererek onun ailesinin bu hakka sahip olduğunu belirtti. Osman saygıyla anahtarları aldı ve arkasında Peygamber (s.a.v} olduğu halde Kâ'be'nin kapısını açmaya gitti. On­ların hemen arkasında da Üsame ve Bilâl vardı. Peygam­ber (s.a.v.) onlara arkasından içeri girmelerini emretti. Ve Osman'a kapıyı arkalarından kilitlemesini söyledi.

Bakire Meryem ve çocuk İsa İkonu ile ibrahim olduğu söylenen yaşlı bir adam resmi dışında iç duvarların tama­mı putperest tanrı resimleriyle doluydu. Peygamber elini korur gibi İkonun üstüne koyarak, Osman'a, İbrahim dışındaki bütün resimlerin nasıl bozulduğuna dikkat etme­sini söyledi[1].

Bir süre içeride kaldı, sonra anahtarı Osman'dan ala­rak kapıyı açtı. Anahtar elinde olduğu halde kapının önün­de ayakta durdu ve: «Vadinde duran, kuluna yardım eden ve kabileleri bir araya getiren bir olan Allah'a hamdol-sun» dedi. Mescide sığman Mekke'lilere daha Önceden ev­lerine sığınan birçok kişi katılıyordu. Hepsi Kâ'be'nin ya­kınında orada burada oturuyorlardı. Peygamber (s.a.vj hıtabederek: «Ne diyorsunuz ve ne düşünüyorsunuz?» dedi. Onlar şu cevabı verdiler: 4yi söylüyoruz ve iyi düşünüyo­ruz. Soylu ve cömert bir kardeş, soylu ve cömert bir karde­şin oğlu. Emir senindir.» Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) onlara Mısır'da kardeşleri kendisine geldiğinde Yusuf'un söylediği sözleri tekrarladı: «Ben kardeşim Yusuf'un söyle­diklerini söylüyorum:

«Bugün sîze karsı sorgulama kınama yoktur. Sizi Allah bağış­lasın, O merhametlilerin en merhametlisidir.» (Ra'd: 92).

Ebu Bekir (r.) babasını ziyaret etmek için Mescit'ten ayrılmıştı. Şimdi ise Ebu Kuhafe'nin elinden tutmuş Mes-cid'e giriyordu. Kızkardeşi Kureybe de onların arkasındaydı. Peygamber (s.a.v.) «Neden yaşlı adamı evinde bı­rakmadın? Ben oraya giderdim.» dedi. «Ey Allah'ın Resulü» dedi, Ebu Bekir (r.), «Onun sana gelmesi, senin ona git­menden daha uygundur.» Peygamber yaşlı adamın elemden tuttu ve önüne oturttu. Sonra ona kelime-i şehadet getirmesini söyledi. O da hemen onun sözlerini tekraryarak Müslüman oldu.

Düşürülen putların en büyüğü olan Hubel'in parça parça edilip sonra da yakılmasını emrettikten sonra Peygamber (s.a.v.), evinde bir putu olan herkesin o putu tah­rip etmesini istedi. Daha sonra ailesini ilk İslâm'a davet ettiği yer olan Safa tepesine çekildi. Orada daha önceden kendisine düşman olan şimdi ise Müslüman olup ona biat etmek isteyen kadınlı erkekli bir gurupla karşılaştı. Yüz­lerce kişi vardı. Müslüman olduğunu açıklamadan önce Peygamber'in kendisine ölüm cezasını vermesinden korkan Hind tanınmamak için peçe takmıştı. «Ey Allah'ın Resulü, benim kendim için seçtiğim dini muzaffer kılan Allah'a hamdolsun» dedi. Daha sonra peçesini çıkardı ve «Utbe'-nin kızı Hind» dedi. Peygamber (s.a.v.} de ona: -Hoşgeldin» dedi. Safaya gelen kadınlardan biri de îkrime'nin ka­rısı Ümmü Hâkim (r.) idi. Müslüman olduktan sonra ko­cası için dokunulmazlık istedi. îkrime hâlâ onunla savaş halinde olduğu halde Peygamber (s.a.v.) ona dokunulmaz­lık hakkı verdi. Ümmü Hâkim kocasının nerede olduğu­nu öğrendi ve onu geri getirmek için gitti.

Peygamber (s.a.v.) önünde toplanan kalabalığı süzdü ve amcasına dönerek. «Ey Abbas, kardeşinin iki oğlu, Utbe ve Mu'attib neredeler? Onları göremiyorum» dedi. Bunlar Ebu Leheb'in yaşayan iki oğluydu. Babasının zoruyla Ru-kiye'yi boşayan Utbe idi. Ve görünüşe göre şimdi ortaya çıkmaktan korkuyordu. Peygamber (s.a.v.): «Onları bana getir» dedi. Bunun üzerine Abbas yeğenlerini getirdi, îki-si de Müslüman oldular. Ve biat ettiler. Daha sonra ikisi­nin de ellerinden tutup İkisinin arasında yürüyerek onları el-Mültezem denilen ve Kâ'be'nin Hacerü'I-Esved'le kapısı arasında duvarı meydana getiren kutsal yere götürdü. Orada uzun uzun dua etti. Yüzünden sevinç okunuyordu. —Merak eden Abbas sordu— O da: «Rabbim'den bu iki amcâoğhınu istedim, o da verdi»* dedi.

En önemli üç put merkezinden, Mekke'ye en yakın ola­nı Nahle'deki el-Uzza tapmağı idi. Peygamber (s.a.v.), Ha-lid (r.)'i bu putperestlik merkezini yoketmek üzere gön­derdi. Onun yaklaştığı haberi duyulunca tapınağın bekçisi kılıcını tanrıca heykeline astı Ve onu kendisini koruyup Halid'i Öldürmeye veya tek Tanrıya inanmaya davet etti. Halid (r.) tapmağı ve putları yıktı. Ve Mekke'ye döndü.

Peygamber (s.a.v.) ona: «Hiçbirşey görmedin mi?» diye sordu. «Hiçbirşey» cevabını verdi Halid. Peygamber (s.a.v.)) «O halde onu yoketmedin» dedi. «Geri dön ve onu yoket.» Bunun üzerine Halid tekrar Nahle'ye gitti. Tapmağın hara­beleri arasından uzun ve savrulan saçlarıyla çml çıplak bir kadın çıktı. Halid daha sonraları: «Omurgam titreye­rek sarsılmıştı» derdi. Yine de «Uzza, ibadet değil, inkâr senin içindir» diye bağırdı. Kılıcını çekip kadının üstüne indirdi. Döndüğünde Peygamber'le şöyle konuştu: «Bizi mahvolmaktan kurtaran Allah'a hamdolsun! Yüz kadar koyun ve deveyle birlikte babamın el-Uzza'ya gitmesine alışmıştım. Onları Uzza için kurban eder, orada üç gun ka­lır ve yaptıklarıyla onu sevindirerek bizim tarafımıza çe­virdiğini sanırdı.»[2].

O sırada Mekkelilerin çoğu biat etmişlerdi. Süheyl ise biat etmemiş, fakat evine sığınıp oğlu Abdullah'dan Pey-gamber'e kendi adına gidip rica etmesini istemişti. Çünkü kimsenin öldürülmeyeceği ilan edilmiş olmasına rağmen Süheyl kendisinin bu kapsamın dışında yer aldığım sanı­yordu. Abdullah Peygamber'Ie konuştuğunda Peygamber (s.a.v.): «O güvenliktedir ve Allah'ın hrmayesindedir Bıra­kın ortaya çıksın» dedi. Sonra etrafındakilere dönerek: «Karşılaştığınızda Süheyl'e kem gözle bakmayın! Bırakın serbestçe dolaşsın, çünkü hayatıma andolsun o akıllı ve şe­refli bir adamdır; tslâm gerçeğine karşı kör biri değildir» dedi. Böylece Süheyl istediği şekilde gezdi, fakat henüz İs­lâm'a girmemişti.

Saffan'a gelince, kuzeni Umeyr onun için Peygamber'den iki aylık bir müddet aldı ve onu bulmak için yola ko­yuldu. Onu, o zamanlar Mekke'nin bir limanı olu Şu'aybe'-de gemi beklerken buldu. Saffan şüphe içindeydi. Ve plan­larını değiştirmeyi reddediyordu. Bunun üzerine Umeyr tekrar Peygamber (s.a.vj'in yanına döndü. Peygamber (s.a.v.) de ona kuzeninin güvenlikte olduğunun bir işare­ti olarak çizgili Yemen kumaşından sangını verdi. Bu Saffan'ı ikna etmeye yetti, fakat o daha fazla emin olmak is­tiyordu. «Ey Muhammed (s.a.v.)» dedi, «Umeyr bana bel­li birşeyde karar kılarsam —Müslüman olmayı kastediyor­du— güvenlikte olacağımı, eğer kabul etmezsem bana iki ay mühlet verdiğini söyledi.» Peygamber (s.a.v.): «Burada kal» dedi. Fakat Saffan: «Bana açık bir cevap vermedikçe kalmam» dedi. Bunun üzerine Peygamber: «Senin İçin dört aylık mühlet var,» dedi. Saffan da Mekke'de kalmayı ka­bul etti.

İkrime, bu üç kişi içinden Peygamber'in huzuruna ge­len sonuncu kişiydi. Fakat onlar arasından Müslüman olan ilk kişi de oydu. Tihame sahilinden Habeşistan'a giden bir gemiye binmeye karar vermişti. Tam gemiye binecekken geminin kaptanı «Allah ile aranda olan dini düzelt» dedi. ikrime: «Ne demeliyim?» deyince, o «Allah'tan başka ilah yoktur, de» cevabını verdi. Sonradan bunu söylemeyen kimseyi gemisine almayacağını belirtti. Dört kelimeden oluşan LA İLAHE İLLALLAH cümlesi İkrime'nin ruhuna işledi ve o anda bu sözleri samimice söylediğini farketti. Henüz gemiye binmemişti. Çünkü gemiye binmek isteme­sinin tek sebebi bu sözlerden, yani LA İLAHE ÎLLALLAH'ta toplanabüen Muhammed'in dininden kaçmaktı. Bunları ge­minin güvertesinde kabul edebildiğine göre kıyıda da ka­bul edebilirdi. Kendi kendine: «Denizde tanrımız olan ka­rada da tanrunızdır.» dedi. Daha sonra karısı ona geldi ve Peygamber'in (s.a.v.) onun Mekke'de güvenlikte olacağı­na söz verdiğini söyledi. Birlikte geri döndüler. Peygamber onun geldiğini biliyordu, yanındaki arkadaşlarına: «Ebu Cehü'in oğlu îkrime mü'min olarak aranıza geliyor. Bu ne­denle babasını yermeyin. Çünkü ölüyü yerme diriyi İnci­tir. Ve ölüye ulaşmaz.» dedi.

Mekke'ye vardığında îkrime doğruca Peygamber (s.a. v.)'e gitti. Peygamber'in yüzünde çok sevinçli bir ifade vardı. îkrime Müslüman olduğunu resmen açıkladıktan sonra ona: «Bugün benden ne istersen iste, o isteğini sa­na vereceğim» dedi. îkrime (r.h «Senden, benim sana kar­şı tüm düşmanlıklarımı affetmesi için Allah'a dua etmeni istiyorum» dedi. Peygamber (s.a.v.) onun istediği şekilde dua etti. Daha sonra İkrime (r.) insanların Hakk'a uyma­larını engellemek için harcadığı paralardan ve yaptığı sa­vaşlardan bahsetti; şimdi ise onun iki katı parayı ve çaba­yı Allah yolunda harcıyacağını söyledi ve sözünde durdu.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] W. 834, I. I, 1, 107
[2] W. 873-4


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:32 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
76. HUNEYN SAVAŞI VE TAÎF KUŞATMASI


Peygamber (s.a.v.) 'in Mekke üzerine yaptığı son ve ke­sin harekete rağmen Havâzinliler kuvvetlerini arttırmayı durdurmadılar. Onun Mekke'yi fethetme ve tüm putları kırma haberi de onların düşüncelerini değiştirmedi. Kendi tanrıçaları Lâfın bir eşi olan Uzza'nm yıkılması ise onla­rın alarma geçmesine neden .olmuştu. Mekke'nin fethinden, üç hafta sonra Havâzinliler Taif'in kuzeyindeki Estas va­disinde yaklaşık yirmibin kişilik bir ordu topladılar.

Peygamber (s.a.v.), Mekke'nin başına Abdu'ş-Şemsli bir adamı bırakarak yeni Müslüman olanlara dini konu­larda yardım etmek üzere çok bilgili bir Müslüman olan Hazreçli Muaz ibn Cebel Cr.) 'i tayin ederek, şimdi ikibin Kureyşltnin de katılmasıyla daha da kalabalıklaşan tüm ordusuyla birlikte yola çıktı. Yeni katılan Kureyşlilerin ço­ğu Peygamber'e biat etmişlerdi. Fakat Süheyl ve Saffan'm da içinde bulunduğu bir gurup henüz Müslüman olmamış­tı. Ve sadece şehirlerini Havâzinlilere karşı korumak ama­cıyla orduya katılmışlardı. Yola çıkmadan önce Peygam­ber (s.a.v.) Saffan'a kendisinde bulunan yüz aded zırhı ve beraberindeki silahları ödünç vermesini rica eden bir ha­ber gönderdi. «Ey Muhammed (s.a.v.)» dedi, Saffan, «bu 'kendin ver, yoksa zorla alırım' anlamında bir istek mi?» Peygamber (s.a.v.), «ödenecek bir borç» deyince Saffan zırh ve silahlan duracakları yere kadar taşıyacak olan yük develerini de vermeye karar verdi.

Onlara karşı hazırlanan Havazin kabileleri Takıf, Nasr, Cüşem ve Sa'd ibn Bekr idi. Bu topluluğa genç olmasına rağmen gücü ve yöneticiliği ile ün salan otuz yaşlarında bir Nasr'lı olan Malik kumanda ediyordu. Yaşlıların aksi­ni tavsiye etmelerine rağmen Malik kadınları, çocukları ve hayvanları da beraber getirmelerini emretti. Çünkü, ona göre eğer bunlar ordunun arkasında olursa askerler daha gayretle çarpışırlardı.

Mekke'den yola çıkan ordu hakkında bilgi toplamak üzere üç gözcü gönderdi. Fakat üçü de kısa bir süre sonra korkudan tüm eklemleri kontrolünden çıkmış ve konuşamıyacak derecede dehşet içinde döndüler. İçlerinden biri: «Ala atlar üzerinde beyaz adamlar gördük. Ve bir anda bu gördüğünüz hale geldik» dedi. Bir diğeri: «Karşımızdaki­ler dünya insanları değil, semadan gelen insanlar. Tavsi­yemize uyun ve geri çekilin. Çünkü adamlarınız bizim gör­düklerimizi görünce bizim gibi olurlar» dedi. Malik: «Uta­nın!» dedi. «Siz buradaki en korkak kişilersiniz.» Bu üç kişinin görünüşleri o kadar kötü ve zavallı idi ki, tüm or­duda panik yaratmamaları için onları gözden uzak bir ye­re yerleştirme emri verdi. Daha sonra etrafındakilere: -Ba­na cesur bir adam gösterin» dedi. Fakat seçilen adam da, aynı korkunç atlıları görmüş ve diğerleri gibi dehşet için­de dönerek nefesi kesilmiş bir haide «Dayanılmaz bir gö­rünüşleri vardı» demişti. Fakat Malik onu dinlemeyi red­detti ve karanlıkta, düşmanın yolu üstünde olan Huneyn vadisine doğru ilerleme emri verdi. Yolun vadi yatağına doğru alçaldığı noktada kamp kurdular. Yolun iki tarafın­da da aşağıyı rahatça görebilen, fakat aşağıdan görülme­yen vadi yatakları vardı. Bu yataklardan ikisine atlıların ço­ğunu yerleştirdi. Ve onlara bir işaret ile düşmana sal­dırma emri verdi. Ordunun geri kalan kısmını da vadinin tepesindeki yolun üstüne yerleştirdi.

Peygamber Cs.a.v.) o gece vadinin öteki ucuna yakın bir yerde kamp kurdu. Sabah namazını kıldıktan sonra

adamlarına sabırlı olurlarsa zafer kazanacaklarını müjde­leyerek yola çıkma emri verdi. Hava o denli pusluydu ki, vadi yatağına indiklerinde hâlâ etraf karanlıktı. Daha ön­ceki gibi Halid yine Süleym ve diğerlerine kumanda ede­rek öncü gurupta yer alıyordu. Onun arkasından yeni ka­tılan Mekkeli gurup geliyordu. Düldül'e binmiş olan Pey­gamber (s.a.v.1, bu kez yine etrafında Ensar ve Muhacir­lerden bir gurupla ordunun ortalarında yol alıyordu. Fa­kat bu kez etrafında kendi ailesinden kişilerde vardı. Ona Mekke'ye giderken katılan kuzenleri Ebu Süt yan ve Abdul­lah, Abbas'm iki büyük oğlu Faz! ve Kisam ve Ebu Leheb'-in iki oğlu onu çevreleyen kişiler arasındaydı. Ordunun en arkalarında ise henüz Müslüman olmamış Mefckeliler yer alıyordu.

Yarı karanlıkta karşı tarafta Havazin ordusu görün­düğünde öncü birlik henüz inişi tamamlamıştı, öncü bir­lik dehşetli bir manzarayla karşıkarşıyaydı. Çünkü ordu­nun arkasındaki develere binmiş kadınla!* veya baş deve­ler bile ordunun bir parçasıymış gibi görünüyordu. Yolun o yönü tamamen kapatılmıştı. Fakat yeni bir emir ve pla­na fırsat vermeden Malik işaretini verdi. Havazin süvari­ler hemen vadi yataklarından fırladılar ve Halid"in adam­larına saldırdılar. Atak o kadar anice ve vahşiceydi ki, Halid, geri dönüp kaçmaya başlıyan Beni Süleym'i topar-layamadı. Beni Süleym Mekkeli gurubun arkasına kaçınca önde kalan Mekkeliler de henüz indikleri yokuştan geri­sin geriye kaçtılar. Hızla saldıran at ve deve üstünde Hava-zinliler bütün geçitleri tıkadılar. Fakat Peygamber (s.a.v.) yolun biraz sağma çekilebilecek noktadaydı. Kenara çekildi. Ve yanından hiç ayrılmayan bir gurupla emniyetli bir ye­re sığındı. Yanındakiler Ebu Bekr, Ömer ve diğer Muha­cirler, bir gurup Ensar ve yanında yer alan ailesinin tü­müydü. Haris'in oğlu Ebu Süfyan Peygamber'in yanıbaşın-daydı ve DüldüFün ipini elinde tutuyordu.

Peygamber (s.a.v.) diğerlerini de kendisine katılmala­rı için çağırdı. Fakat sesi savaşın gürültüsü içinde kaybol­du. Bu nedenle çok gür bir sese sahip olan Abbas'a «Ey ağaç ashabı! Ey akasya ashabı!» diye bağırmasını söyledi. Bu çağrıya LEBBEYK (îşte emrindeyim) sesleri cevap ver­di. Peygamberin yanma Ensar ve Muhacirlerden yüz ka­dar kişi toplandı. Hepsi de geçide dağılarak birdenbire düşmanın, saldırısını kontrol altına aldılar. Abbas aynı şe­kilde bağırmaya devam etti ve kaçanların çoğu geri döndü­ler. Peygamber (s.a.v.), hem iyi görülebilmek hem de etra­fı iyi görebilmek için üzengileri üstünde ayağa kalktı. Düş­man yeni bir saldırıya hazırlanıyordu. Peygamber (s.a.v.). «Allahım, senden vadini yerine getirmeni istiyorum» diye dua etti. Daha sonra süt kardeşinden birkaç çakıl taşı bul­masını istedi. Onları eline alıp Bedir'de yaptığı gibi düş­manın yüzüne doğru fırlattı. Ve görünürde hiçbir neden olmamasına rağmen savaşın akışı birden değişti. Gerçi mü'-minler bunu görmüyorlardı, ama kendilerinin bir süre önce yaşadığı yenilgiyi şimdi düşman yaşıyordu. Daha son­ra bu olayla ilgili şu ayetler nazil oldu:

«Andolsun Allah bir çok yerlerde ve Huneyn gününde size yardım etti. Hani çok sayıda oluşunuz sizi böbürlendirip gururlan-dtnmştu Vakat size birşey de sağltyamamtştu Yer ise, bütün ge­nişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra arkanıza dönüp gensin geriye gitmiştiniz. (Bundan) sonra Allah, Resulü ile müminlerin üzerine 'güven duygusu ve huzur' indirdi, sizin görmediğiniz ordu­ları da İndirdi ve küfre sapmış olanları azaplandtrdı. Bu küfre sa-pantarın cezasıdır. Sonra bunun ardından Allah, dilediği kimseden tevbesîni kabul eder. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.» (Tevbe: 25-7).

Düşman büyük bir bozguna uğramıştı. Malik önceleri cesurca doğuştu, fakat daha sonra Sakifilerle birlikte sur­larla çevrili olan Taife çekildi. Havazin ordusunun büyük bir kısmı Nahle'ye kadar izlendi ve bir çok kayıp verdiril­di. Havazinliler oradan kampları Evtas'a döndüler; fakat Peygamber (s.a.u.) arkalarından asker göndererek onları tepelere çekilmek zorunda bıraktı.

Müslümanlardan, özellikle ilk bozgunu yaratan Beni Süleym'den çok kişi savaşın başlarında öldürülmüştü. Fa­kat bu ilk bozgundan sorira çok az kayıp verdiler. Bunlar­dan biri de Üsame'nin ağabeyi Eymen idi. Peygamberin yanında iken vurulmuştu.

Arka saflarda yer alan Havazin kadınları ve çocukları esir alındı. Develer koyun ve keçilerin yanı sıra ganimette dört bin birim (ounce) gümüş de vardı. Peygamber (s.a.v.) ganimetlerin ve esirlerin tümünü Mekke'ye on mil uzak­lıktaki Ci'râne vadisine götürülme görevini Budeyl'e verdi.

Havazin kabileleri arasında Peygamber (s.a.v.)in ço­cukluğunu birlikte geçirdiği Beni Sa'd ibn Bekr'in bir ko­lu da vardı. Yaşlı esirlerden biri kendini esir alanlara: «Val­lahi ben reisinizin kızkardeşiyim» diyerek uyardı. Fakat adamlar ona inanmadılar, yine de Peygamber (s."a.v.) 'e gö­türdüler. «Ey Muhammed (s.a.v.) ben seninkızkardeşinim» dedi. Peygamber (s.a.v.) onu merakla süzdü: Karşısında yetmişine yaklaşmış yaşlı bir kadın duruyordu. Peygam­ber: «Bunu gösterir bir işaretin var mı?» diye sordu. O da bir ısırma izi gösterdi. Ve: «Ben Serer vadisinde seni ta­şırken sen ısırdm. Biz çobanlarla birlikteydik. Senin annen benim annemdi, senin baban benim babamdı» dedi. Pey­gamber onun gerçekten doğru söylediğini anladı-, bu kadın onun sütkardeşlerinden biri olan Şeyma-idi. Minderini ya­yarak oturmasını söyledi. Süt anne ve süt babası Halime ile Haris'i sorup, onların yıllar önce öldüğünü öğrenince gözleri yaşla doldu. Biraz konuştuktan sonra ona kendisiy­le kalma veya Beni Sa'd'a geri dönme konusunda serbest olduğunu söyledi. Şeyma Müslüman olmayı istediğini, fa­kat kabilesine geri dönmeyi seçtiğini söyledi. Peygamber ona değerli bir hediye verdi. Ve dönüşte daha da değerli­lerini vermek istediği için ondan kendisi dönene kadar kampta kalmasını istedi. Daha'sonra da ordusuyla birlikte Taife doğru yola çıktı.

Sakif kabilesi şehirlerinde kendilerini bir yıl kadar idare edecek erzaga sahiptiler. Peygamber'in son durum­da kullanılmasını emrettiği savaş makinalanna karşı da Özel savunma mekanizmaları vardı. Aynı zamanda okçu­lukta uzmandılar. Şehrin duvarları çok hızlı ok yağmur­larına sahne oldu. Fakat Müslümanlar şehri kuşatmaları­nın onbeşinci gününde hâlâ ilk günkü durumdaydılar. Ka­zanılan tek şey bazı kimselerin Müslüman olmasıydı. Pey­gamber (s.a.v.) birgün bir tellalla Sakif'li kölelerden Müs­lüman olanların özgür olacaklarım ilan ettirmişti. Yirmi kadar köle şehirden çıkmanın bir yolunu bulup Müslüman oldular. Yaklaşık bir hafta daha geçti. O sırada Peygam­ber (s.a.v.) rüyasında kendisine bir kâse tereyağı verildi­ğini, fakat bir horozun gelip yağı gagalayarak döktüğünü görmüştü. Bunun üzerine Ebu Bekir: «İstediğin şeyi bugün onlardan elde edeceğini zannetmem» dedi. Peygamber (s. a.v.) de onu doğruladı. Belki de şehri kuşatmanın Sakifli-leri yenmek için uygun bir yol olmadığı sonucuna varmış­tı. Düşüncesi her ne ise, Peygamber kuşatmanın kaldırılıp Ci'râne'ye doğru yola çıkılması emrini verdi. Şehirden ay­rıldıklarında adamlardan bazıları ona şehir halkına lanet etmesini söylediler. Peygamber (s.a.v.) hiç cevap vermeksi­zin ellerini açtı ve «Allahım, Sakîflilere hidayet veı bize ulaştır» diye dua etti.

Taif kaleleri önünde öldürülenlerden biri de Ümmu Se­leme (r.)'nin üvey kardeşi, Peygamberin kuzeni ve henüz kısa bir süre önce Müslüman olan Abdullah (r.) idi.



77. UZLAŞMALAR


Ordu Ci'râne'ye ulaştığında yaklaşık altıbin kadın ve çocuktan oluşan esirler güneşten korunmak için büyük bir sığınağa çekilmişlerdi. Çoğu fakirdi, bu nedenle Peygam­ber Huza'alı bir adamı herbirine yeni giyecekler almak üzere Mekke'ye gönderdi. Bunların parası ganimetin bir bölümünü oluşturan gümüşlerle ödenecekti. Develer yak­laşık olarak yirmidörtbin kadardı. Koyunları ve keçileri ise kimse saymaya girişmedi. Fakat yaklaşık kırkbin oldu­ğu tahmin ediliyordu.

Adamların çoğu ganimetten payını almak için sabır­sızlanıyordu. Fakat Peygamber (s.a.v.), hemen geri dön­mek istemiyordu. Çünkü Havazinlilerden esirlere nazik davranılmasmı rica eden bir delegenin gelmesini bekliyor­du. Bununla birlikte ganimet dağılımının gecikmesini is­temediği bir bölümü vardı. Ganimetlerden kendisine düşen beşte bir de aynen zekâtlar gibi işlem görüyordu. Kısa bir süre önce nazil olan ayetler bu tür fonlardan yararlanacak olan ayrı bir kategoriye, yani «KALBLERÎ ISINDIRILA­CAKLAR» adında bir guruba işaret ediyordu:

«Sadakalar —Allah'tan bir farz olarak— yalnızca fakirler, düş­künler, (zekât) işinde görevi olanlar, kalbleri ısındırılacaklar, kö­leler, borçlular, Aüah yolunda (olanlar) ve yolda katmış (tor) için­dir Allah bilendir. Hüküm ve hikmet sahibidir.» (Tevbe; 60).

«KALBLERÎ ISINDIRILACAKLAR» deyince akla hemen yeni dinin Mekke'de kurulmasıyla dünyaları —yani Arap putperestliği— sarsıntıya uğrayınca, şartların zorlaması ne­deniyle Müslüman olan Mekkeliler geliyordu. Peygamber, Ebu Süfyan'a yüz deve verdi. Oğlu Muaviye ve Yezid'e yü­zer deve verilmesini söyledi. Gerçekte bu Ebu Süfyan'a üç-yüz deve verilmesi anlamına geliyordu. Bu nokta diğerle­rinin gözünden kaçmadı. Hatice'nin yeğeni Hakime yuz deve verildiğinde iki yüz deve daha istedi. Peygamber de istediklerini hemen ona tahsis etti. Ebu Süfyan'mki gibi durumlarda en ufak bir isteksizlik veya kararsızlık hediye­nin asıl amacını zedeliyebilirdi.

Fakat Peygamber (s.a.v.) yine de Hakim "e şöyle dedi: «Bu servet temiz ve yeşil bir otlaktır. Kim onu cömertçe alırsa orada mübarek olacaktır. Kim de onu gururla alır­sa mübarek olmayacak ve yiyen, fakat doymayan kişi gi­bi olacaktır. Veren el alan elden hayırlıdır. Vermeye ilk ön­ce ailenden bakmaya yükümlü olduklarınla başla.» Bunun üzerine Hakim gelecekte kendi elinin hiçbir zaman alan el olmayacağına kararlı bir şekilde: «Seni hak üzere gönde­rene yemin olsun ki, senden sonra hiç kimseden hiçbir şey almayacağım» dedi. Daha önceki isteğinden vazgeçip sade­ce yüz deve aldı[1]

Sadakaların dağılacağı aynı kategorideki guruptan ba­zıları da sınırda olanlar, yani İslâm'ı seçip seçmemekte kararsız olanlardı. Bunlardan bazılarına da yüzer deve verildi. Bunlardan en önemlileri Süheyl ve Saffan idi. îkisi de Huneyn'de savaşmışlar ve Saffan savaşın başla­rında Müslümanlar kaçmaya başlayınca bundan memnun olan geri saflardaki müşrik Mekkelileri uyarmış ve: Eğer başımızda biri olacaksa bunun Havazin yerine Kureyş'ten biri olmasını yeğleriz!» diye bağırmıştı. Yüz deveyi aldık­tan sonra Saffan Si'râne vadisi boyunca ilerlerken, Pcy-gamber'e arkadaşlık etti- ve ganimetlere baktı. Ci'rane'de ana vadinin yanısıra birçok yan vadiler de vardı. Bunlar­dı dan biri özellikle ot, bakımından çok verimliydi. Bu neden­le deve, koyun ve keçi sürüleri doldurmuştu. Saffan'ın bu görüntüden çok etkilendiğini gören Peygamber: «Bu vadi çok mu hoşuna gitti?» diye sordu. Saffan'ın yavaşça tas-diklediğini görünce-. «Hepsi senin, içindekilerle birlikte» di­ye ekledi. «Şehadet ederim ki,» dedi Saffan. Eğer bu Pey-gamber'in nefsi olmasa, hiçbir nefis bu denli iyiliğe sahip olamaz; Allah'tan başka ilah olmadığına ve senin onun Resulü olduğuna şehadet ederim,»

Süheyl'e gelince onun da şüpheleri Ci'rane'de sona er­mişti. Bu, ya onun oğlu Abdullah ile tekrar bir araya gel­mesi ve Huneyn'deki mucizevi zafere şahitlik etmesi veya Peygamber (s.a.v.)'in etkileyici kişiliğiyle bir arada bulun­ması ya da tüm bu faktörlerin bir arada işlemesiyle mey­dana gelmiştir. Fakat o, İslâm'a vakur bir ifadeyle girdi.

Üç yıl sonra oğlu Abdullah savaşta öldürüldünce Ebu Bekir Cr.) acılı babayı teselli edici sözler söyledi. Fakat Sü­heyl şu cevabı verdi: «Bana Allah'ın Rasulü'nün bir şehit, kavminden yetmiş kişi için şefaat diler» dediğini söylediler. Ben de oğlumun benden önce kimseye şefaat etmeyeceğini umuyorum.»

Cinane'de Müslüman olanlardan bazıları da Mahzum' un ileri gelen liderlerinden bir kaçıydı: Ebu Cehil'in iki kardeşi; Halid'in üvey kardeşi, şimdi hayatta olmayan genç Velid'in ise öz kardeşi olan Hişam; Peygamber (s.a.v.)'in halası Atike'nin Taif'te şehit olan oğlundan sonra Zübeyr adındaki ikinci oğlu. On yıl kadar önce Ebu Cehil'e karşı mecliste Beni Hâşim ve Beni Muttalib'e uygulanan boyko­tun kaldırılmasını savunan ilk Kureyş'li Zühre idi. Anne­si Atike (r.) ise oğullarından daha önce Müslüman olmuş­tu.

Müslüman ordusu vadide günlerce bekledi, fakat Ha-vazinlilerden hiçbir delege gelmedi. Bunun üzerine Pey­gamber Cs.a.v.) ganimetleri paylaştırdı. Paylaştırma işle­mi bittikten kısa bir süre sonra içlerinde süt babası Haris'-in kardeşinin de bulunduğu bir delege geldi. Gelenlerin ondört tanesi zaten Müslümandı. Geriye kalanlar da Müslüman oldular ve Havâzin kabilesinin Peygamber (s.a. v.)'in akrabası sayılması gerektiğini söyleyerek ondan cö­mert davranmasını istediler. «Seni kucağımızda büyüttük, göğsümüzde emzirdik» dediler. Peygamber (s.a.v.) onlara bir delegenin geleceğinden ümit kesene kadar beklediğini ve ganimetlerin dağıtılmış olduğunu söyledi. Daha sonra cevabın ne olacağını bilmesine rağmen, onlara kadınları ve çocuklarının mı, yoksa mallarının mı daha değerli oldu­ğunu sordu. Onlar: «Bize kadınlarımızı ve çocuklarımızı geri ver» dediklerinde ise: «Benim ve Abdu'l-Muttalib oğul­larının payına düşenler sizindir. Diğerlerine de sizin adını­za rica edeceğim. Ben öğle namazını kıldırdıktan sonra: «Allah'ın Rasulünün bizim adımıza Müslümanlardan şe­faat dilemesini, Müslümanlardan da bizim adımıza Rasulullah'tan şefaat dilemesini istiyoruz deyin» dedi[2].

Onun söylediği gibi yaptılar. Peygamber (s.a.v.) de ce­maate dönüp kadınlarının ve çocuklarının kendilerine ve­rilmesini istediklerim söyledi, Ensar ve Muhacirler hemen kendi paylarına düşen esirleri Peygamber fs.a.v.)'e verdi­ler. Fakat kabilelerden bir kısmı onlar gibi yaptı, bir kıs­mı da bunu kabul etmedi. Kabul etmeyen kabileler gele­cekte ödemek üzere esirleri bırakmaya İkna edildiler. Böy­lece bütün esirler ailelerine döndüler. Sadece Peygam­ber (s.a.v.)'in dayısının oğlu olan Zühre'li Sa'd'm payına düşen genç bir kadın Sa'd'la kalmak istediğini söyledi ve geri dönmedi.

Peygamber (s.a.v.) süt kardeşine bir miktar deve, ko­yun ve keçi daha verdikten sonra ona veda etti. Delege ayrılmak üzere İken onlara başkanları Malik'i sordu. On­lar Malik'in Taif'teki Sakîflilere katıldığını söylediler. *Ona haber verin,» dedi Peygamber (s.a.v.) «bana Müslü­man olarak gelirse ailesini ve mallarını ona iade edece­ğim, ona bir de yüz deve vereceğim.» Malik'in ailesini bu amaçla Mekke'de halası Atike'nin yanma yerleştirdi ve mallarını paylaştırdı. Bu mesaj, Malik'e ulaştığında, O Sakîflilerin kendisini hapsetmelerinden korktuğu için bundan onlara bahsetme­di. Geceleyin şehri terkederek Müslüman kampına gitti ve Müslüman oldu. Peygamber (s.a.v.) onu gittikçe artan Havazin'li Müslümanların basma kumandan tayin etti ve Ta­ife rahat vermemelerini istedi. Böylece Taif kuşatması sa­dece sınırlı bir süre için kaldırılmış oluyordu. Daha az ke­sin, fakat daha etkili başka tür bir kuşatma ilkinin yerini alıyordu.

Peygamber (s.a.v.) dinin kendisinin ruhlar üzerinde bir etkisi olmasına rağmen, bu etkinin sadece dinin sözde değil, teslimiyetle kabul edilme derecesine bağlı olduğunu biliyordu. «Kalblerî ısındırılacaklar» (Müellefe-i KulûbJa mali yardımda bulunma prensibi işte bu teslimiyete engel teşkil eden sıkıntı ve acıyı ortadan kaldırmak için konul­muştu. Fakat bu prensibin amacı bırakın diğerlerini, ilk Müslüman olanlar tarafından bile kavranamadı. Daha Ön­ce bahsettiklerimizin yanisıra, çölde ihtiyacı olan birçok kişi görmezlikten gelinerek Müslüman olup olmadıkları şüpheli olan birçok bedeviye de değerli hediyeler verilmiş­ti. Zühre'li Sa'd Peygamber (s.a.v.)'e Gafatan'lı Uyeyne'ye ve Temim'den Ekraya yüzer deve verdiği halde, daha sa­mimi olan ve ikisinin aksine çok fakir olan Demreli Cu'ayl'e neden bir şeyler vermediğini sordu. Peygamber (s.a. v.) şu cevabı verdi: «Nefsimi kudret elinde tutana yemin olsun ki, Cu'ayl, bir dünya dolusu Uyeyne ve Ekra'dan daha değerlidir. Fakat onların Allah'a tesiim olmaları için kalblerinin ısmdırılmasi gerek. Oysa Cu'ayl'in teslimiyeti­ne[3] güveniyorum»[4].

Muhacirlerden bundan başka bir karşı çıkış olmadı. Fakat Peygamber [s.a.v.)'in Ci'rane'de kurduğu kampın sonlarına doğru dörtbin kişi kadar olan Ensar arasındaki huzursuzluk çok artmıştı. İçlerinden çoğu fakirdi ve o ka­dar ganimetten her adama sadece dört deve veya dört deveye eş değer sayıda koyun ve keçi düşmüştü. Esirlerden yüksek fidyeler almayı ümit ediyorlardı, fakat paylarına düşen esirleri de Peygamber (s.a.v.)'i memnun etmek için hiç tereddüt etmeden geri vermişlerdi. O sırada Kureyş'-ten onaltı nüfuzlu adama ve diğer kabile reislerinden de dört kişiye değerli hediyeler verildiğini gözlemişlerdi. Bu hediyeleri alanların çoğu zaten zengin adamlardı. Fakat Ensardan hiç biri Peygamber (s.a.v J 'den bir hediye alma­mıştı. Gerçi Muhacirlerden hiçbiri de hediye almamıştı bu Medine'lileri teselli etmiyordu. Çünkü hediyelerin ço­ğu, Muhacirlerin akrabaları olan Kureyşlilere gitmişti. En-sar,' kendi aralarında «Allah'ın Rasulü kendi kabilesine döndü» diyorlardı. «Savaş sırasında onun arkadaşları biz­lerdik. Fakat ganimetler dağıtılırken akrabaları, kabilesi onun arfeadaşları oldu. Bunun nereden geldiğini muhak­kak öğreneceğiz. Eğer bu Allah'tan ise sabırla kabul ederiz, fakat eğer bu sadece Allah'ın Rasulünün bir fikrinden öte gitmiyorsa, bizi de düşünmesini isteyeceğiz.»

Ensar arasındaki bir düşünce ve konuşmalar ateşle­nince Sa'd îbn Ubade (r.) Peygamber (s.a.v.)'e gitti ve on­ların neler söyleyip neler düşündüklerini anlattı. Peygam­ber (s.a.v.): «Peki bu durumda sen nerede yer alıyorsun, ey Sa'd?» dedi. Sa'd «Ey Allah'ın Rasulü, ben de onlardan biriyim. Bunun nereden geldiğini öğrenmek istiyoruz» di­ye karşılık verdi. Peygamber (s.a.v.} Sa'd'a tüm Ensarın da­ha Önce esirlerin yerleştirildiği sığınaklardan birine top­lanmasını söyledi. Sa'd'ın izniyle onlara birkaç da Muha­cir katıldı. Daha sonra Peygamber (s.a.v.) onlara gitti ve Allah'a hamd ve şükrettikten sonra şöyle dedi; «Ey Ensar kalblerinizden bana karşı olduğunuz haberi ulaştı bana. Ben sizi sapıklıkta bulmuşken Allah sizi hidayete eriştirmedi mi? Ben sizi fakir bulmuşken Allah sizi zen-ginleştimedi mi? Ben sizi birbirinize düşman bulmuşken Allah kalblerinizi uzlaştırmadı mı?» Onlar: «Evet, elbette» dediler. «Allah ve Rasulü en cömert ve en eli açık olandır.» Peygamber (s.a.v.): «Bu söylediklerime mukabele etmeye­cek misiniz?» dedi. «Nasıl mukabele edelim?» dediler. Peygamber (s.a.v.) şöyle dedi: «Eğer isterseniz 'sen bize itibar­dan düşmüş bir halde geldin biz sana itibar kazandırdık, bize terkedilmiş geldin sana yardım ettik, seni toplumdan atılmış bulduk içeri aldık, seni mahrum bulduk rahatlattık' diyebilirsiniz, doğruyu da söylemiş olursunuz ve size ina­nılır. Ey Ensa1", ben sizin İslâm'ınıza güvenmişken benim insanların kalblerini ısındırmak için kullandığım dünya malları kalbinizde o kadar çok mu yer tutuyor? Ey Ensar, memnun değil misiniz? İnsanlar, develerini ve koyunları­nı götürürken, siz evinize Allah'ın Rasulünü beraberiniz­de götürüyorsunuz. Ensar hariç bütün insanlar bir yöne gitse, Ensar da başka bir yola gitse, ben Ensarın' yolundan giderdim. Allah Ensar'a, onların oğullarına ve oğullarının oğullarına rahmet etsin» Adamlar gözyaşlarıyla sakalları ıslanmcaya kadar ağladılar ve bir tek ses halinde: «Biz his­semize düşen Allah'ın Rasulünden memnunuz[5]-dediler.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] W. 945
[2] I. I. 877
[3] islam
[4] W. 948
[5] I. I686.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:33 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
78. ZAFERDEN SONRA


Ci'ra'neden sonra Peygamber (s.a.v.) umre yaptı ve Medine'ye döndü. Medine'ye varmadan kısa bir süre Ön­ce, Hudeybiye'de Müslümanların liderlerine bağlılığına şa­şıran Sakîfli Urve'ye rastladı[1]. Urve, Huneyn savaşı sıra­sında Yemen'deydi; yolda aldığı bu mucizevi zafer haber­leri, içinde zaten varolan imanı alevlendirdi. Peygamber Cs.a.vJ'e gidip biat etti ve ondan Taife gidip halkını îslâm'a çağırmak için izin istedi. «Seni öldürürler» dedi Pey­gamber (s.a.v.) «Ey Allah'ın Rasulü, ben onlara çocukla­rından daha sevgiliyim» dedi. Peygamber (s.a.v.}- «Seni öi-dürürler» diye tekrarladı. Fakat Urve (r.) üçüncü kez izin İsteyince: «Eğer istiyorsan git» dedi. Aynen Peygamber (s a.v.î'in söylediği gibi Taif'liler onun evini okçularla sardı­lar, kısa bir süre .sonra Urve (r.) Ölümcül bir ok yarası al­dı. Ailesinden bazıları ölmek üzere iken ona ölümüyle ilgili ne düşündüğünü sordular. «Bu Allah'ın rahmetinden bana verdiği bir lütuftur» dedi. Daha sonra onlara kendi­sini Taif kuşatması sırasında şehit olanların yanına göm­melerini söyledi. Ailesi de bu isteğini yerine getirdi. Pey­gamber (s.a.v.)'e onun öldüğü söylendiğinde; «Urve Ya­sindeki adam gibidir. Halkını Allah'a çağırdı, onlar da onu öldürdüler» (Yasin: 20) dedi[2]. Bu adam Aziz Peter kovul­duktan sonra halkını İsa'nın mesajını kabul etmeye çağı­ran Antakya'lı bir marangoz olan Habîb idi Antakya'lılar onu öldürdüler ve Kur'an'da anlatıldığı üzere:

«Ona: Cennete gir, denildi. O da: «Keşke benim kavmim de bir bilseydi, dedi. «Rabbimin bent bağışladığım ve beni ağırlananlar­dan kıldığını» (Yasin: 26-7).

Urve'nin ölümünden sonra oğlu ve yeğeni Taif'ten ay­rılıp Medine'ye geldiler. Orada Müslüman olup, Muhacir­lerden biri olan kuzenleri Muğire'yle birlikte yaşamaya başladılar.

Abdullah îbn Revaha (r.)'nm Mut'a'da şehid olması Peygamber (s.a.v.)'i sadece yakın bir arkadaşı değil iyi bir şairi de kaybettiği için üzmüştü. Çünkü onun Abdullah'ın dizelerini Hassan ve Ka'b îbn Malik'in dizelerine eş tuttu­ğu söylenirdi. Fakat genel kanıya göre Arabistan'da tüm diğer şairleri gölgede bırakan iki şair vardı. Bunlardan bi­ri Labida, diğeri ise bir önceki neslin en iyi şairlerinden olan Zübeyr îbn Salman'm oğlu Ka'b idi. Ka'b, Muzeyne'li olmasına rağmen hayatının çoğunu Gatafan'lılarla birlik­te geçiriyordu, bu nedenle de kabilesinde çok yaygın olan İslâm'ın etkisinden uzakta kalıyordu. Ka'b'm kardeşi Bu> ceyr (r.l, Hudeybiye'den sonra Müslüman olmuştu; fakat Ka'b yeni dini şiddetle reddediyor ve Peygamber (s.a.v.)'i aşağılayan şiirler yazıyordu. Peygamber (s.a.v.) bu neden­le bu şiirleri yazanı Öldürenin Allah rızası için bir hayır yapmış olacağını ilân etmişti. Buceyr (r.) daha önceden ümitsizlikle kardeşini Peygamber (s.a.v.)'e gidip ondan af dilemeye teşvik etmişti. *O pişman, olarak kendisine dönen kimseyi öldürmez» demişti. Mekke'nin fethinden sonra Ka'b yine Önceki düşüncelerini izleyen ve içinde aşağıdaki dizelerde bulunan bir şiir yazmıştı:

«Sadece Allah'a ne Uzzaya ne Lat'a Kaçabilirsin, eğer kaçabilirsen,

Hiç kimsenin kaçamayacağı, insanlardan

kaçılamayacağı günde,

Kalbi saf bir şekilde Allah'a teslim olan kişi bundan müstesnadır.»

Her taraftan sayısız insanların İslâm'a girmesiyle, Ka'b yeryüzünün keuuisi için daraldığını hissetti. Hayatını kay­betmekten korkarak Medine'de, arkadaşlarından biri olan Cuheyne'li bir adama gitti ve Müslüman olduğunu söyledi. Ertesi gün Mescid'de sabah namazına cemaate katıldı. Na­mazdan sonra ellerini Peygamber (s.a.v.)'in elinin üstüne koyarak: «Ey Allah'ın Rasulü, eğer Zübeyr'in oğlu Ka'b pişman olup bir Müslüman olarak sana gelse ve dokunul­mazlık istese, onu sana getirsem kabul eder misin?» dedi. Peygamber (s.a.v.) kabul edeceğini söyleyince: «Ey Allah'ın Rasulü ben Zübeyr'in oğlu Ka'b'ım» dedi. Ensar'dan biri ayağa kalktı ve onun başını kesmek için izin istedi. Fakat Peygamber (s.a.v.): «Onu bırak, o pişman olarak geldi ve artık eskisi gibi değil» dedi. Daha sonra Ka'b bu olay için yazdığı dizeleri okudu. Şiir geleneksel bedevi stilindeydi; diksiyonu harika ve melodiliydi, çoğunlukla berrak tabiat tasvirleri yer alıyordu. Fakat asıl teması af dileme idi. Şiir, başlangıcında Peygamber (s.a.v.)'i ve Muhacirleri Öven bir pasaj ile son buluyordu:

«Resul bir ışıktır, bir ışık kaynağı;

Bir Hindistan kılıcı, Allah'ın çekilmiş kılıçlarından

biridir,

Mekke vadisinde İslâm'ı seçtiklerinde, insanlar:

«Gidin!» dediler.

Gittiler, ama zayıf ve kaçaklar olarak değil,

Bineklerinin üstünden sarkarak ve kötü

silahlarla silahlanmış olarak değil.

Bilâkis parlak giysili, gururlu ve soylu tavırlı

kahramanlar olarak,

Bu karşılaşma için Davud'un ördüğü zırhları

giymiş[3] olarak.»

Ka'b (r.) okumayı bitirdiğinde Peygamber (s.a.v.) çiz­gili Yemen kumaşından yapılmış olan cübbesini çıkardı ve dilini kullanmadaki başarıcının ödülü olarak şairin omuz­larına attı[4]. Fakat daha sonra arkadaşlarından birine: «Keş­ke Ensar'dan da bahsetseydi, çünkü onlar bunu hakettüer» dedi. Ka'b, bunu duyunca Ensarı öven, onların savaştaki cesaretini, himayelerinin emin olduğunu, ev sahibi olarak ne kadar cömert olduklarını, her zaman yiğit olduklarını an­latan bir şiir yazdı.[5].

Mariye (r.)'nin çocuğunun doğmasına az zaman kal­mıştı. Çocukların hepsinin doğumunda da Hatice'ye yar­dım eden Selma artık yaşlı bir kadındı. Fatıma'nın dünya­ya gelmesinden beri yirmibeş yıl geçmişti. Fakst Selma yine de Peygamber (s.a.v.)'in yeni çocuğunun doğumu sı­rasında orada olmak istedi. Doğumun yaklaştığı anlaşılın­ca Mariye'nin oturrtueu yukarı Medine'deki ove gitti.

Çocuk o gece doğdu v ; aynı gece Cebrail (s.a.v) gelip Peygamber'e (s.a.v.) hor zamankinden farklı bir adla hi­tap etti: «Ey İbrahim'in babası». Doğumdan hemen sonra Selma kocası Ebu Râfi'yi Peygamber (s.a.v.)'e bir oğlu ol­duğunu haber vermek üzere .gönderdi. Ertesi sabah na­mazdan sonra Peygamber (s.a.v.) Ashaba doğumu haber verdi. «Ona atamm adı olan İbrahim adını veriyorum? diye ekledi. Medine'de büyük bir sevinç ve Ensar kadınları, ara­sında da çocuğun sütannesinin kim olacağına dair büyük bir rekabet yaşanıyordu. Şans Yukarı Medine'de bebeğin annesine yakın bir yerde oturan bir demircinin karısına çıktı. Peygamber (s.a.v.) oğlunu hemen hemen her gün zi­yaret eder ve genellikle Öğle uykusunu orada uyurdu.

Bazen de İbrahim babasının evine getirilirdi. Aişe (r.) bir gün Peygamber'in kucağında çocuğu evine getirdiğini ve «Ban.ı ne kadar benzediğine bak» dediğini anlatır. Aişe (r.) ona: «Hiçbir benzerlik göremiyorum» diye cevap ver­mişti. Peygamber (s.a.v.) ona: «cildinin kumrallığını ve teninin pürüzsüzlüğünü görmüyor musun?» dedi. Aışe «Koyun sütüyle beslenen her çocuk tombul pürüzsüz ten­li olur» cevabını verdi. Çobanlardan birine çocuğun süt an­nesine her gün süt göndermesi tenbih edilmişti.

Peygamber (s.a.v.) Mekke'den dönüşünden sonra altı ay kadar Medine'de kaldı ve bu sırada birçok küçük se­ferler düzenledi. Bunlardan biri Ali (r.) kumandasında, yerleşim bölgeleri Medine'nin kuzey doğusunda olan Tay kabilesi üzerine gönderilen ordu idi. Bundan kısa bir sûre önce Aii (r.) Kızıl Deniz'de yer alan Kudeyd'deki Menat tapınağım yok etmek üzere gönderilmişti. Ali (r.)'nin ora­yı harap etmesinden sonra Arabistan'ın üç önemli put msr-kezinden sadece Taif teki Lat tapınağı kalmıştı. Fakat Füls tapmağı da hristiyan olmayan Tay'lılar için bir rut tapın­ma merkezi olarak kabul ediliyordu. Bu seferin ana amacı bu tapınağı ortadan kaldırmaktı. Tay şair Hâtim'in kabile­si idiT. Babası gibi hristiyan olan oğlu Adiy, onun ölümü üzerine kabilenin başına geçmişti.

Ali (r.) ve adamlarının yaklaştığı haberini duyunca Adiy yakın ailesini yanına alıp kaçtı. Sadece bir tek kız kardeşi kabilenin diğer fertleriyle birlikte esir alındı. Adiy'in kız kardeşi Medine'de Peygamber (s.a.v.)'in önüne getirildi­ğinde Peygamber (s.a.v.)'in ayaklarına'kapandı ve kendi­sini serbest bırakması için yalvardı. «Babam esirleri hep serbest bırakırdı» dedi. «misafire iyi davranır, açları doyu­rur ve üzgünleri teskin ederdi. îyilik bekleyen hiç kimse­den yüz çevirmemi^tir. Ben Hâtim'in kızıyım.» Peygamber (s.a.v.) ona nâzikçe cevap verdi ve etrafındakilere döne­rek: «Bırakın gitsin, çünkü onun babası soylu davranışları severdi, Allah da onları sever» dedi.

O sırada kabilesinden biri onu kurtarmak üzere gel­mişti. Peygamber (s.a.v.) onu, bir deve ve bir elbise vere­rek gelen adama teslim etti. Hâtim'in kızı, kardeşi Adiy'i aramaya gitti ve onu Medine'ye gitmeye İkna etti. Adiy ora­da Peygamber (s.a.v.)'e biat ederek Müslüman oldu. Peygamber (s.a.v.) de onur Tay kabilesinin başkanlığını onay­ladı. Adiy (r.) daha sonra samimi ve nüfuzlu bir mütte­fik olduğunu gösterdi.

Bu aylardan birinde, Receb'in başlarında Peygamber fs.a.v.) Necaşi'nin ölüm haberini aldı. Haberi aldıktan son­ra mescidde kılınan ilk namazın arkasından cemaate dön­dü ve: «Bugün adaletli bir adam öldü. Kalkın ve kardeşi­niz Eseme için dua edin»[6] dedi. Daha sonra onlara cenaze namazı kıldırdı. Sonraları Habeşistan'dan kralın mezarı üstünde sürekli parlayan bir ışığın bulunduğu haberi gel­di[7].


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Bak. Böl. 66.
[2] W. 981
[3] Kur'an'a. göre (Sebe: 10) zırh örmeyi ilk icad eden Davud (a.s.) Peygamberdir.
[4] I I 893
[5] I. H. 893.
[6] B LX!U. 37.
[7] I I. 223.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:38 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
79. TEBUK

Huneyn savaşından kısa bir süre sonra İmparator Herakliyus Kudüs'e giden Kutsal yolu tekrar inşa ettirdi. Bu Kur'anda önceden haber verilen ve *O gün mü'min-ler sevineceklerdir» (Rum, 4) diye ifade edilen Bizanslıla­rın İranlılara karşı kesin zaferini noktalıyordu. İranlıların Suriye'den ve Mısır'dan askerlerini çekmek zorunda kal­maları da bir sevinç kaynağıydı. Fakat Suriye'de bir tehli­kenin yerini diğeri almıştı. îslâm devletinin sadece bu ta­raftan bir tehlike ile karşı karşıya olduğu söylenebilirdi. Medine'de Herakliyus'un Medine'ye karşı uzun bir sefer düzenlemek üzere ordusuna bir yıllık avans verdiği söy­lentileri dolaşıyordu. Bunun yanısıra Bizanslıların güney­de Belke'ya kadar geldikleri ve Lehm, Cudam, Gassan ve *Amile kabilelerini ele geçirdikleri söyleniyordu. Bu haber­ler bir bakıma abartma, bir bakıma da gerçeğin tam ter­si idi. Herakliyus'un îran seferi sırasında rüyasında kendi­sini İslâm'a çağırmak için mektup yazan adamla özdeşleş­tirdiği «sünnetli bir adamın» Suriye krallığını ele geçirili­şini gördüğü henüz herkesçe bilinmiyordu. Gördüğü rüya öylesine etkili ve açıktı ki Herakliyus'un güneye doğru ya­yılmasını engelledi ve bir dereceye kadar Suriye'yi savun­masına neden oldu. Herakliyus Kudüs'ten Humus'a çekil­mişti. Orada, tüm bu bölgenin fethedileceğinden emin ola­rak generallerine, kuzeydeki diğer bölgelere yayılmaması şartıyla Suriye bölgesini Peygamber (s.a.v.)'e veren bir an­laşma yapmayı önerdi. Generallerin bu fikre çok şaşırmalan ve kesinlikle karşı çıkmaları onun bu plânı yürürlük­ten* kaldırmasına neden oldu. Fakat Herakliyus gördüğü rüyayı hiçbir zaman unutmadı.

Aynı şekilde Peygamber (s.a.v.) de Allah'ın İslâm or­dularına Suriye kapılarını açacağından emindi. Ya zama­nının geldiğini düşünerek ya da kaçınılmaz kuzey seferi için ordularına deneyim kazandırmak için Biaznslılara kar­şı bir sefer düzenleyeceklerini açıkladı. Daha sonra şimdi­ye kadar kumanda ettiği en büyük ve en iyi silahlarla do­nanmış bir ordu kurmaya başladı. O zamana kadar, bu tür durumlarda asıl amacını gizli tutmak ve hazırlıkları müm­kün olduğu kadar gizli yapmak adetiydi. Fakat bu kez giz­lilik yoktur. Mekke'ye ve diğer müttefik kabilelere Suriye seferi için silahlı ve binekli adamlar göndermeleri için ha-ber gönderildi.

M.S. 630 yılının Ocak ayının başlarıydı. Mevsim her za­man sıcak olurdu, fakat o yıl bir kuraklık olmuştu ve ısı her zamankinden daha yüksekti. Aynı zamanda olgun ve taze meyve yeme zamanıydı. Bu iki durum sefere katılma­mak için ilk sebep teşkil ediyordu. Üçüncü neden ise im­paratorluk lejyonlarının dehşet verici şöhretiydi. Münafık­lar ve Müslümanlardan az samimi olanlar Peygamber fs. a.vj'e gelip çeşitli nedenler öne sürerek sefere gitmemek için izin istediler. Bedevilerin çoğu da böyle yaptı. Geride kalanlar içinde dört salih imanlı kişi de vardı: Ka'b îbn Malık, Hazreç'ten_iki kişi ve Evs'ten bir adam. Bunlar ev­de kalmak için kesin bir karar almamışlar ve Özürler Öne sürmemişlerdi. O mevsimde Medine'den ayrılmak onlara o kadar sevimsiz gelmişti ki, hazırlık yapmaya başlayama-mışlar ve bu işi bugünden yarma ertelenmişlerdi. Uyandık­larında ise vakit çok geçti ve birlikler gitmişti. Fakat ço­ğunluk hızla hazırlığa koyulmuşlar ve zenginler daha faz­la para yardımı yapma konusunda yarışmışlardı. Osman tek başına onbin adama alet ve binek sağladı. Böyle oldu­ğu halde gitmek isteyen herkese yetecek kadar binsk ve alet yoktu. O sırada inen bir âyet (Tevbe: 92) Peygamber (s.a.v.)'in binek ve alet sağlayamadığı için istemeyerek geri çevirdiği, bunun üzerine ağlamaya başlayan «yedi ağ­layan kişiyi —beş fakir Ensar ve Muzeyne ile Gatafan dan iki bedevi hafızalara işliyordu.

Bütün bedevi müttefikler de katıldıktan sonra ordu, onbini atlı, otuz bin kişiye yaklaşmıştı. Şehrin dışına bir kamp kurulmuş ve herkes hazır olup Peygamber (s.a.v.) de yola çıkıp kumandayı ele alana kadar Ebu Bekirin yö­netimine verilmişti.

Peygamber (s.a.v.) Ali' (r.)'yi. ailesine bakmak üzere Medine'de bırakmıştı. Fakat münafıklar Peygamber'in onu bir fazlalık olarak gördüğü ve gözünün önünden uzak tu­tarak ondan kurtulduğu söylentisini yaydılar. Bunu duyan Ali (r.) o kadar üzülmüştü ki zırhını giydi, silahlarını ku­şandı ve ona katılmak için yalvarmaya niyetlenerek Pey­gamber (s.a.v.) e ilk konaklardan birinde yetişti. Ona in­sanların neler konuştuklarını anlattı. O da: «Yalan söylü­yorlar. Geride bıraktıklarım için orada kalmanı emrediyo­rum. Geri dön ve beni hem kendi ailende, hem de benim ailemde temsil et. Ey Ali, benden sonra Peygamber gelme­mesinden başka, senin bana, Musa'nın Harun'a yakınlığı gibi yakın olmandan memnun değil misin?»[1] dedi.

Kuzeye doğru ilerlerken birgün sabah namazında Peygamber (s.a.v.) abdest almakta gecikti. Adamlar saf­lara dizilmişlerdi; namaz kılmadan önce güneşin doğma­sından korkana dek onu beklediler. Daha sonra Abdurrah-man îbn Avf (r.)'m imamlık yapmasına karar verildi Peygamber (s.a.v.) geldiğinde hemen hemen birinci rekatı bitirmişlerdi. Abdurrahman (r.) tam geri çekilecekken Peygamber (s.a.v.) onu yerinde kalması için itti ve ken­disi de cemaate katıldı. Cemaat, namazı bitirip selâm ve­rince Peygamber (s.a.v.) ayağa kalktı ve kaçırdığı rekatı kıldı. Bitirdikten sonra: «îyi yaptınız, çünkü hiçbir Pey­gamber ümmetinden takva sahibi binnin arkasında namaz kılmadıkça ölmez*[2] dedi.

O sırada Medine'de, yaklaşık olarak ordu yola çıktık­tan on gün sonra, geride kalan dört mü'minden biri olan Hazreç'li Ebu Hayseme (r.) çok sıcak bir günde bahçesin­deki ağaçların gölgesine gitti. Orada iki kulübe vardı. Ha­nımlarının, ikisi kulübeye de su serpmiş olduğunu gördü. İkisinin de kendisi için yemek hazırlamış ve içmesi için toprak testilerde su soğutulmuştu. Kulübelerden birisinin kapı eşiğinde ayakta durdu ve: «Allah'ın Rasulü güneşin sıcağı altında, sıcak rüzgarlarla kavrulmuş. Ebu Hayse­me ise serin bir gölgelikte onun için kendi evinde yemek ve hanımları hazırlanmış!» dedi. Daha sonra hanımlarına dönerek: «Vallahi, Allah'ın Rasulü'ne yetişmeden ikinizin de kulübesine girmeyeceğim. Bu nedenle benim için erzak hazırlayın» dedi. Hanımları onun için erzak hazırladılar. Ebu Hayseme devesini semerleyerek hızla ordunun arka­sından yola çıktı.

Medine'de Kudüs'e giden yolun hemen hemen tam or­tasında Peygamber (s.a.v.) bir gece: «İnşallah yarın Tebûk akarsuyuna ulaşacaksınız. Güneş kızana kadar oraya varamayacaksınız. Ona ulaşan kimse ben gelinceye kadar suya dokunmasın» dedi. Fakat oraya ilk varan iki kişi kay­naktan içtiler. Ordunun büyük bir kısmı geldiğinde bir kaç damla su kalmıştı. Peygamber (s.a.v.) bu- iki kişiyi sert bir dille azarladı ve birkaç kişiye çukurlarda bulabildikleri kadar suyu toplayıp eski bir deri parçasına doldurmaları­nı söyledi. Yeteri kadar su toplandığında kabın içinde el­lerini ve yüzünü yıkayıp kaynağın ağzını kapatan kayanın üstüne serpti ve ellerini onun üstünden geçirerek Allah'ın dilediği şekilde dua etti. Daha sonra gökgürültüsü gibi bir sesle birlikte su fışkırdı. Bütün adamlar ihtiyaçlarını kar­şıladıktan sonra bile hâlâ su akıyordu. Peygamber (s.a.v.), yanında duran Mu'az [3]döndü ve: *Ey Mu'az, belki sen bu yerin bahçelerle dolu bir vadi olduğunu görene kadar ya­şayacaksın» dedi. Gerçekten de söylediği gibi oldu.

Peygamber (s.a.v.) ordu ile yola çıkmayı kaçıran dört mü'minin hatası üzerine üzülmüş ve hayal kırıklığına uğ

ramıştı. Tebûk'e ulaştıktan birkaç gün sonra onlara yeti­şen Hayseme için de daha önceden üzülmüştü. Yalnız yol­cunun yaklaştığı görüldüğünde, henüz yüz hatları belirgin olmamasına rağmen Peygamber (s.a.v.) dua eder gibi: «Ebu Hayseme olsa!» dedi. Adam onlara yaklaşıp selâm verdi­ğinde de: «Yazıklar olsun sana Ebu Hayseme!» dedi. Fakat neler olduğunu dinledikten sonra onu affetti.

Ordu Tebûk'te yirmi gün kaldı. Bizans'tan gelen tehli­ke söylentilerinin gerçek olmadığı ortaya çıkmıştı. Diğ^r taraftan bu Suriye'nin fethi için uygun bir zaman da de­ğildi, Fakat o günlerde Peygamber {s.a.v.} Akabe körfe­zinde ve doğudaki sahillerde yaşayan hristiyan ve yahudi kabileleriyîe bir barış anlaşması yaptı. Yıllık haraç karşı­lığında onlara îslâm devletinin himayesi vadediliyordu. Daha sonra Peygamber (s.a.v.) Haüd (r.)'i yirmisi atlı dörtyüz kişiyle Tebûk'ün kuzey-doğusundaki Dumat el-Cendel'e göndererek ordunun geri kalan kısmıyla birlikte Medine'ye döndü. Bu Önemli kale Suriye'ye giden yollar­dan birinin ve Medine'den Irak'a giden yolun üzerindeydi. Buranın hristiyan yöneticisi Ukeydir, Halid (r.î tarafın­dan yenilip esir edilince çok şaşırmıştı. Halid, onu Medi­ne'ye götürdü. Ukeydir (r.), Medine'de Peygamber s.a v'e biat ederek Müslüman oldu.



80. TEBÛK'TEN SONRA

Bedir'den dönüş gibi, Tebûk'ten dönüş de üzüntülü olmuştu: yokluğu sırasında Peygamber (s.a.v.) 'in .kızların­dan biri daha, Ümmü Gülsüm (r.) ölmüştü. Bu sefer kızı­nın kocası da Medine'de değildi. Peygamber (s.a.v.) onun mezarı başında dua etti ve Osman (r.) 'a eğer bekâr bir kı­zı daha olsaydı kendisine vereceğini söyledi.

Sefere katılmayan münafıklar teker teker Peygam­ber (s.a.v.)'e gittiler ve özürlerini beyan ettiler. Peygam­ber (s.a.v.) onları, Allah'ın gizli düşünceleri bildiğini söy­leyerek uyarmasına rağmen, özürlerini kabul etti. Fakat geride kalan üç mü'mine, Allah'onlar hakkında hüküm verinceye kadar kendisinden uzak durmalarını ve diğer mü'minîere de bu üç kişiyle konuşmamalarını söyledi. Bu üç kişi Elli gün boyuûGa tttpEumdışı biı» hayat sürdüler; fakat ellinci gün sabah namazından sonra Peygamber (s.a.v.) mescidde Allah'ın onları affettiğini ilân etti. Bu ko­nu da nazil olan ayetler şöyleydi:

«(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı), öyle kî, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti. Ve O'nun dışında (yine) Al­lah'tan başka bir sığınacak olmadığını İyice anladılar. Sonra tev-be etsinler diye onların tevbezlni kabul et'i. Şüphesiz Allah (yal­nızca) O tevbelerî kabul edendir.» (Tevbe: 118).

Cemaat sevince boğuldu ve birçoğu güzel haberi onla­ra vermek için mescidden aceleyle çıktılar. İçlerinden en gençleri olan Ka'b İbn Malik (r.) şehrin dışında kendisine tek kişilik bir çadır kurmuştu. Daha sonraki yıllarda, yak­laşan bir atm ayak seslerini ve «Ey Ka'b, müjde» diye bir bağırma duyduğunu ve nasıl hemen secdeye kapandığını anlatırdı. Bu iyi haberin affedilme haberinden başka bir şey olamayacağından emindi. Ka'b daha sonra mescide git­ti. -Peygamber (s.a.v.)'e selâm verdiğimde» dedi, «yüzü sevinçten parlıyordu. Bana: «Annenden doğduğundan beri geçirdiğin en güzel gün için sevin» dedi. «Ey Allah'ın Rasu-lü, bu senden mi, yoksa Allah'tan mı?» diye sordum. «Ha­yır Allah'tan» diye cevap verdi. Allah'ın Rasulü sevinçli bir haberden memnun olduğunda yüzü ay gibi parlardı».

Havazin'in lideri Malik (r.) Müslüman olduğundan be­ri boş durmuyordu. Beni Sakîf hâlâ Taif'e girilmez diye kendileriyle övünebilirlerdi; fakat şimdi tüm yönlerden uzak ve geniş Müslüman topluluklarıyla sarılmışlardı ve gönderdikleri her kervan yağmalanabilirdi. Hatta deve ve koyunları bile Malik'in adamları alır diye otlamaya dışarı çıkaramıyorlardı. Yanısıra Malik'in adamları ellerine dü­şen Sakif'iiler, putperestlikten vazgeçmedikçe serbest bı­rakmayacaklarını ve öldüreceklerini ilân etmişlerdi. Birkaç ay sonra Taif'liler Peygambere (s.a.v.) İslâm'ı kabul ede­ceklerini bildiren, buna karşılık halkın, mallarının ve top­raklarının güvenlikte olmasını isteyen bir anlaşma yap­mak üzere bir delege göndermekten başka seçenekleri ol­madığına karar verdiler.

Tebük'ten Ramazan'ın başında dönülmüştü. Aynı ay içinde Taiften delegeler Medine'ye geldi. Delegeler konuk­severce karşılandılar ve onlar için mescidin yakınma bir çadır kuruldu. Eğer Müslüman olurlarsa yerleşim bölge­lerinin îslâm devletinin koruması altında olmasına karar verildi. Fakat Peygamber (s.a.v.î onların ba^ı isteklerini kabul etmedi. Delegeler Lafın üç yıl kadar tahrip edilme­di den durmasını istediler. Peygamber (s.a.v.} bu isteği geri çevirince iki yıla, sonra bir yıla indirdiler, en sonunda bir ay mühlet istediler. Peygamber Cs.a.v.) buna da hayır de­di Daha sonra ona putlarını kendi elleriyle tahrip etmeme­leri ve hergun beş vakit namaz kılmamaları için yalvardı­lar. Onlara: «Namaz olmayan dinde hayır yoktur» diyerek namaz kılmaları gerektiğini söyledi. Fakat putlarını kendi elleriyle tahrip etmemeleri konusundaki önerilerini kabul etti. Urve'nin yeğeni Muğire'ye delegeler ile birlikte gitme­sini ve Mekke'den kendisine yardım etmek üzere Ebu Süf-yan'ı alıp Lat'ı tahrip etmesini emretti.

Müslüman olduktan sonra delegeler Ramazan'ın geri kalanını Medine'de oruç tutarak geçirdiler ve daha sonra Taife döndüler. Ebu Süfyan gruba Mekke'de katıldı, fakat putu kıran, tek elli Muğire idi. Muğire'nin kabilesi, Urve ile aynı kaderi paylaşmasından korkarak onun için bazı koruma önlemleri almışlardı. Fakat kınlan put için feryat eden kadın seslerinden başka bir müdahale olmadı.

Şehrin teslim olmasına en çok üzülen iki kişi, ne şeh­rin vatandaşı ne de Lat'm bağlılarmdandı. Peygamber (s. a. y.) Mekke üzerine yürüdüğünde, Hanzala'nm babası Ebu Amir ve ciritçi Vahşi, kendilerine yenilmez bir şehir olarak görünen Taife sığınmışlardı. Fakat şimdi nereye sı­ğınabileceklerdi? Ebu Amir, Suriye'ye kaçtı ve orada ken­di kendine ettiği bedduayı yerine getirerek «yalnız ve yu­vasız bir sürgün» olarak öldü[4]. Sakîf li bir adam Peygam­ber (s.a.v.)'in Müslüman olan hiç kimseyi öldürmediğini söylediğinde Vahşi hâlâ nereye gidebileceğini düşünüyor­du. Vahşi, bunun üzerine Medine'ye gitti, Peygamber (s.a. v ) 'e gidip kelime-i şehadet getirdi. O, böyle yaparken mü'-m inlerden biri onu Hamza'yı öldüren köle olduğunu anladı ve: «Ey Allah'ın Rasulü, bu Vahşi» dedi. «Olsun» dedi Pey­gamber (s.a.v.), «Çünkü bir kişinin İslâm'a girmesi benim içm bin kâfiri öldürmekten daha iyidir». Daha sonra gözle­ri, önündeki siyah yüzde gezindi: «Gerçekten sen Vahşi misin?» diye sordu. Adam doğrulaymca: -Otur ve Hamzayı nasıl öldürdüğünü bana anlat» dedi. Adam anlatmayı bitirdiğinde Peygamber ,(s.a.v.): Yazıklar olsun, yüzünü benden uzak tut, bırak da sana bir daha bakmayayım»[5] dedi.

Ebu Amtr'in kuzeni îbn Ubey'e gelince, Tebûk'ten bir ay sonra hastalandı ve birkaç hafta sonra ölmek üzere ol­duğu anlaşıldı. Eski kaynaklar, onun nasıl öldüğü (mü'min olarak mı, münafık olarak mı) konusunda farklı görüşler öne sürmüşlerdir. Fakat Peygamber (s.a.v.î'in onun başın­da cenaze namazı kıldığı ve kabri başında dua ettiği ko­nusunda hepsi aynı fikirdedirler. Bir kaynağa göre Ömer (r.), Peygamber (s.a.v.î namaz için yerini aldığında onun yanına gitmiş ve bir münafığa bu kadar lütufta bulunma­ması için ona karşı çıkmıştı. Peygamber (s.a.v.) ona gülüm­seyerek şu cevabı verdi: «Ömer, arkama geç. Bana bir se­çenek verildi, ben de seçtim. Bana:

«Sen, ister onlar İçin bağışlanma dile ya da istersen onlar tçin bağışlama dileme. Onlar için yetmiş kere bağışlama di':sen de, Allah onları kesinlikle bağışlamaz» (Tevbe: 5) ,

denildi. Eğer yetmiş defadan fazla bağışlanma dilediğimde Allah'ın onları bağışlayacağını bilsem dualarımın sayısını artırırdım»[6]. Daha sonra namazı kıldırdı, tabutun yanında mezarlığa kadar yürüdü ve mezarın başında durdu. Bun­dan kısa bir süre sonra münafıklar hakkında, şu ayet na­zil

«Onlardan ölen bitinin namazım hiçbir zaman kılma, mezarı başında durma. Çünkü onlar Allah'a ve Rasulüne (karşı) küfre sap­tılar ve fasıklar olarak öldüler.» (Tevbe: 84). Fakat başka kaynaklara göre[7] bu âyet Tebûk'ten dön­dükten hemen sonra nazil olan vahyin bir bölümü idi. Bu âyet İbn Ubey'e uygulanamazdı, çünkü Peygamber onu hastalığı sırasında ziyaret etmiş ve Ölümün yakınlığının onu değiştirdiğini görmüştü. İbn Ubey, Peygamber (s.a.v.) -den öldüğünde kefenlenmek için bir elbisesini ve kabre kadar tabutunun yanında gitmesini istemiş, O da bunu kabul etmişti. Daha sonra da: «Ey Allah'ın Resulü, ümit ederim ki tabutumun yanında dua eder ve günahlarımın affı için Allah'tan bağışlanmamı dilersin» demişti. Pey­gamber (s.a.v.) yine kabul etmiş ve O Öldükten sonra da sözünü yerine getirmişti. Tüm bu olaylar sırasında ölen adamın oğlu Abdullah da vardı.

Peygamber (s.a.v.)'e elçiler gönderen tek kabile Saklf değildi. «Heyetler yılı» olarak anılan Hicret'in bu dokuzun­cu yılında Medine'ye Arabistan'ın her tarafından daha bir çok elçiler geldi. Bunlar arasında Yemen'in çeşitli bölgele­rinden gelen elçiler ve putperestliği bırakıp Müslüman ol­duklarını duyuran dört Himyerli Prensin mektupları da vardı. Peygamber (s.a.v.) onlara samimiyetle cevap verdi; onlara İslâm'ın emirlerini haber verdi. «Dinine bağlı olan bir yahudi veya bir hristiyanın dininden döndörülmeyece-ğini, fakat cizye (haraç) ödeyip, Allah'ın Rasulü'nûn hi­mayesi altında olacağını»[8] belirterek yahudi, hristiyan ve Müslümanlardan vergi toplamak üzere göndereceği elçile­re iyi davranmalarını emretti. Dinsel ayrılıklarla ilgili ola­rak nazil olan bir âyette şöyle denilfyordu.:

«Sizden her biriniz için bîr şeriat ve bir ydl yöntem kıldık. Eğer Allah[9] dileseydi, sizi bir tek ümmetten kılardı; ancak (bu) si­ze verdikleriyle sizi denemesi İçindir. Artik hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir» (Maide: 48).

Gelen heyetlerin hepsinden sonuç alınamıyordu. Bı'r Ma'un'daki katliamdan sorumlu olan Amir İbn Tufeyl şim­di Beni Amir'in başına gelmiş ve kabilesinin baskıları so­nucunda Medine'ye gelmek zorunda kalmıştı. Fakat cahil bir adamdı. İslâm'a karşılık Peygamber (s.a.v)'den kendi­sini halifesi olarak ilân etmesini istedi. Peygamber (s.a-v.). «O ne senin içindir ne de kabilen içindir» dedi. «O halde», dedi Amir, «Sen şehirlileri yönet, bana da göçebeleri ver... «Hayır» dedi. Peygamber (s.a.v.); «fakat sana süvarilerin idaresini veriyorum, çünkü sen atlardan anlayan bir adam­sın.» Bedevi lider için bu yeterli değildi. Hor görerek; «Bir-şeyim olmayacak mı yani?» dedi. Geriye dönerek: «Her ta­rafı sana karşı atlılar ve yayalarla dolduracağım» dedi. O gittikten sonra Peygamber (s.a.v.) dua etti. «Allah'ım, Be­ni Amir'e hidayet ver ve Tufeyl'in oğlu Amir'in şerrinden İslâm'ı kurtar.» Amir yolda bir saldırıya uğradı ve eve varmadan öldü. Kabilesi yeni bir temsilci kurulu gönder­di ve anlaşma yapıldı. Şair Labîd (r.) de elçilerden biriydi ve Müslüman olmuştu. Bundan sonra şairliği bırakmak is­tediği söyleniyordu. «Buna karşılık ' Allah bana Kur'an'ı verdi» demişti. Fakat yine de yeteneklerini dinin hizmetin­de kullanarak Ölünceye dek şiir yazmaya devam etti.

Hac zamanı yaklaşıyordu. Peygamber (s.a.v.) hacılarla ilgilenme görevini Ebu Bekir (r.)'e verdi. Ebu Bekir (r.) Medine'den üçyüz kişiyle yola çıktı. Fakat onlar gittikten kısa bir süre sonra, Müslüman ve müşrik Mekke'ye giden tüm hacıların duyması gereken önemli bir âyet nazil oldu. Peygamber (s.a.v.) «Bana benim ailemden birinden başka­sı temsilci olamaz» dedi ve Ali (r.) 'e tüm hızıyla gidip hacı­lara yetişmesini söyledi, inen âyetleri Mina'da okuyacak ve o yıldan sonra Kâ'be'ye çıplak girilemeyeceğini ve put­perestlerin son defa Haç yaptıklarını ilân edecekti.

Ali Cr.) yetiştiğinde Ebu Bekir (r), topluluğa kuman­da etmek üzere mi geldiğini sordu. Ali (r.) onun kumandası altında olacağını söyledi ve birlikte yola çıktılar. Na­mazları Ebu Bekir kıldırdı ve hutbeleri de o okudu. Bay­ram günü, tüm hacılar kurbanlarını kesmek üzere Mina vadisinde toplandıklarında Ali (r.) ilahî mesajı açıkladı. Mesajın konusu, putperestlere serbestçe gidip gelme için dört ay mühlet verildiği, bu süreden sonra Allah'ın ve Ra-sulü'nün onlara, karşı bir sorumlulukları olmayacağıydı.

Onlara savaş ilan edilmişti. Bundan sonra görüldükleri yerde öldürülecek ya da esir alınacaklardı[10]. İki istisna ya­pılmıştı Peygamber (s.a.v.)'le özel anlaşması olan ve bu an­laşmaya uyanlar anlaşma süresi bitinceye etek güvenlikte olacaklardı, eğer bir putperest himaye isterse ona himaye verilecek, îsîâm ona tebliğ edildikten sonra emin bir yere yerleştirilecekti. Putperestlerin çıkarılmasıyla sadece tica­retlerinin durgunlaşacağını değil değerli hediyelerden de mahrum kalacaklarını zanneden yeni Müslüman olan Mekke'lilere hitaben yeni bir âyet nazil olmuştu:

«Ey iman edenler, müşrikler ancak pisliktirler; öyleyse bu yıl­larından sonra artık Mesciâ-i Harama yaklaşmasmlar. Eğer ihtiyaç içinde kalmaktan korkarsanız. Allah dilerse sizi kendi fazlından zengin kılar. Hiç şüphesiz Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.» (Tevbe: 25).

Peygamber (s.a.v.) Hicret'ten sonra onuncu yıl olan ertesi yıl hemen hemen tümünü evde geçirdi. İbrahim, yü­rümeye başlamıştı ve henüz Konuşmaya başlıyordu. Ha­san (r.) ve Hüseyin (r.)'in, Zeyneb Cr.) adında bir kızkar-deşleri olmuştu ve Fatıma (r.) dördüncü bir çocuk bekli­yordu. Ailenin diğer yakınları arasında Cafer (r.)'in üç oğlu vardı. Cafer'in ölümünden sonra Esma (r.) ile evlen­diği için bu üç çocuk Ebu Bekir (r.)'in üvey oğullan olu-

yordu. Esma (r.) da bir bebek bekliyordu. Peygamber (s.a. v). Esma'nm kardeşi Ümmü'1-Fadl (r.)'ı çok severdi. Mek­ke'de iken sık sık onu ziyaret etmek adetiydi. Abbas (r.) Medine'ye yerleştiğinden beri yine sık sık ziyaret ediyordu. En büyük oğulları Fadl fr.) olgunlaşmış ve Peygamber (s. a.v.) tarafından sevildiğini gösteren birçok olayla karşı­laşmıştı. Bunlardan biri de, Peygamber (s.a.v.)'in Meymu-ne (r.)'de kaldığı zamanlar, yeğeni Fadl (r.)'ı onunla-bir­likte kalmaya davet etmesiydi.

Delegeler bir önceki yıl gibi gelmeye devam ediyordu Bunlardan biri, Peygamberle (s a.v) anlaşma yapmak isteyen Necran hris Uyanların d andı. Onlar Bizans yönetimin-deydiler ve geçmişte Konstantinapol'den birçok yardım gör­müşlerdi. Altmış itişi olan delegeleri Peygamber (s a.v.) Mescid'de kabul etti. Onların dua etme vakti geldiğinde Peygamber (s.av.) onların doğuya dönerek dua etmelerine izin verdi.

Kaldıkları sürece yapılan görüşmelerde birçok ilkelere değinildi, isa'nın kişiliği hakkında Peygamber (s.a.v)'le arasında birçok anlaşmazlıklar çıktı. Bunun üzerine şu âyetler nazil oldu-

«Şüphesiz, Allah ka'ında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı[11], sonra da «ol» demesiyle o he­men oluverdi. Gerçek, Rabbindendir. öyleyse kuşkuya kapılanlar­dan olma. Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında seninle «çekişip-tartışmalcra girişirlerse» de ki: «Gelin oğullarımı­zı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve ken­dinizi çağıralım, sonra kcrşthkh lanctleşelim de Allah'ın lanetini ya­lan söylemekte olanların üs'üne kılalım.» (Al-i Imran: 59-61}.

Peygamber (s.a.v.) bu âyetleri hristiyanlara okudu ve onları kendisi ve ailesi ile buluşup âyette Önerilen şekilde

anlaşmazlığı çözmeye davet etti. Onlar düşüneceklerini söylediler, ertesi gün Peygamber (s.a.v.)'e geldiklerinde, Ali (r.)'nin, Fatıma lr.)'nın ve iki oğullarının yanında ol­duğunu gördüler. Peygamber (s.a.v.) büyük bir aba giy­miş ve hepsini de içine alacak şekilde yaymıştı. Bu neden­le bu beş kişiye, «ehl-i aba» denirdi. Hristiyanlara gelince, anlaşmazlığı artık daha fazla devam ettiremeyeceklerini anladılar. Peygamber (s.a.v.î onlara, vergi vermeleri karşı­lığında kendilerinin, kiliselerinin ve tüm diğer mallarının İslâm devletinin koruması altında olacağını vadeden bir anlaşma yaptı.

Bu yılın ilk aylarında süren neşeli mutluluk İbrahim'­in hastalanmasıyla birlikte sona erdi. Bir süre sonra onun uzun süre yaşamayacağı ortaya çıktı. Onu annesi Mariye (r.) ve teyzesi SirînCr.) tedavi ediyorlardı. Peygamber (s. a.v.) onu sık sık ziyaret ed'yordu ve ölürken yanındaydı. Çocuk son nefesini verdiği ide kucağına aldı ve gözlerin­den yaşlar boşandı. Onun yas ve feryadları yasaklaması, ölüm sonrasındaki tüm üzüntü belirtilerini de yasaklamış olduğu anlaşılıyordu. Bu yanlış anlama hâlâ bazı zihinleri meşgul ediyordu. Abdurrahman İbn. Avf (r.): «Ey Allah'ın Rasulü, sen bunu ağlamasını kastederek yasaklama­dın mı? Müslümanlar seni ağlarken görürlerse onlar da ağ­larlar» dedi. Peygamber (s.a.v.) yine ağlamaya devam etti ve konuşabilecek hale geldiğinde: «Ben bunu yasaklama­dım. Bunlar acıma ve merhamet belirtileridir. Merhametli olmayana merhamet olunmaz. Ey ibrahim, eğer tekrar bu­luşma va'di olmasa, bu herkesin geçmek zorunda olduğu bir yol olmasa ve son gelenimizin ilk gidene yetişeceğini bil­in eşek, senin için daha fazla üzülürdük. Yine de senin için çok üzülüyoruz, ey İbrahim. Göz ağlar, kalb hüzünlenir, Allah'ın gücüne gidecek birşey söylemiyoruz» [12]dedi.

İbrahim'in Cennette olduğunu söyleyerek Mariye (r.) ve Şirin (r.)'i teselli etti. Onları bir müddet yalnız bıraka tıktan sonra Abbas (r.) ve Fadl (r.) ile birlikte döndü, îki yaşlı adam oturmug onu seyrederken genç adaın cenazeyi yıkadı. Daha sonra, cenaze mezarlıktaki küçük mezarına kondu. Üsame (r.) ve Fadl Cr.) çocuğu mezara uzattıktan sonra Peygamber Cs.a.v.) cenaze namazını kıldırdı ve kab­rin başında oğlu için dua etti. Mezara toprak atıldığında hâlâ mezarın başındaydı. Daha. sonra bir kırba su getirme­lerini ve mezarın üstüne serpmelerini emretti. Atılan toprağın yüzeyinde dengesizlik vardı, buna işaret ederek: Sizden biriniz birşey yaptığında, onu mükemmel yapsın» dedi. Toprağı eli ile düzelterek yaptığı iş için «Bu ne iyilik ne de zarar verdi, fakat hüzünlenenin gönlünü ferahlattı»[13] dedi.

Peygamber (s.a.v.) birçok kez, yaptığı her dünyevi işte kişinin mükemmeli araması gerektiğini vurgulamıştır. Bir­çok sözü de bu amacın dünyevi olmadığını ve uhrevi ol­duğunu belirtir. Ali, Peygamberin (s.a.v.) bu konudaki tu­tumunun şu sözlerle özetlenebileceğini söylemiştir: «Her za­man yaşayacakmış gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gi­bi ahiret için çalış.» Her zaman ayrılmaya hazır olmak, her zaman uhrevi olmaktır. Peygamber (s.a.v.): «Bu dünyada bir garip veya bir yolcu gibi ol»[14] demiştir.

İbrahim'in öldüğü gün, cenaze gömüldükten sonra bir güneş tutulması olmuştu. Bazıları bunu Peygamber (s.a. v'Jin üzüntüsüne bağladılar. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): «Ay ve güneş Allah'ın işaret ayetlerindendir. Onla­rın ışığı hiçbir insanın ölümü için kesilmez. Onların tutul­duğunu görürseniz, aydmlanmcaya kadar dua edin.»[15] dedi.


81. DERECELER

Yeni dine girme sırasında insanları yönlendiren ruh­sal dürtüler artık çok zayıflamıştı. Bu nedenle şu âyet nazil oldu-

«Bedeviler* dedi ki: «iman ettik» De ki: «Siz iman etmedi­niz, ancak 'islâm (müslüman veya teslim) olduk' deyin. îman he­nüz kalblerinize girmiş değildir. Eğer Allah'a ve Rasulüne itaat ederseniz, O, sizin emellerinizden hiçbirini eksiltmez.» (Hucurat: 14)

Bu âyet iman etmeden teslim olmayı -en aşağı derece olarak kabul ederek İslâm hiyerarşisini tamamlıyordu. Da­ha yüksek dereceler, Hudeybiye anlaşmasından birkaç ay önce Peygamber (s.a.v.)'e nazil olan Nur Sûresinin konu­sunu daha doğrusu konularından birini teşkil ediyor­du. Kur'an'da nur, iman anlamına gelir ve aşağıda bu nu­run (aydınlanmanın) dört derecesi belirtilmiştir:

«Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun misali, için­de çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça sanki incimsi bir yıldızdır ki. doğuya da battya da ait olma­yan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) nere­deyse ateş ona dokunmasa da yağı tştk verir. (Bu) Nur üstüne nur­dur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip-ilettr. Allah insanlar için örnekler vermektedir. Allah, herşeyi bilendir.» (Nur: 35)

En alt derecede, aydınlatılan fakat kendisi ışık saçma­yan kandil vardır. Daha sonra sırça gelir, onun üstünde de kutlu zeytin ağacı yer alır. Bu sembollerin anılması insana. «Allah insanlara örnekler verir» diye başlayan ve sebebi­ni belirterek: «belki düşünürler» (Haşr: 21) diye biten baş­ka ayetleri hatırlatıyor. Nur ayetinin tümü insanı düşün­meye çağırır. Fakat derecelere gelince Kur'an bu konuyu burada imalı bir şekilde anlatır. Halbuki ilk nazil olan ayetlerde imanın dereceleri daha açık bir şekilde anlaşıl­mıştır. Bunlardan birinde (Vakıa: 7-40) insanlar üç gruba ayrılmıştır, «Ashabı Meymene» (ahirette amel defteri sağ­dan verilen ya da sağ yanda olanlar), «Ashab-ı Meş'eme» (ahirette defterleri soldan verilenler, ya da sol yanda olan­lar) ve «Yarışıp öne geçmiş öncüler.» «Ashab-ı Meymene» kurtulanlar, «Ashab-ı Meş'eme» de cezalandırılanlar. «Ön­cüler ise en üst derecededirler ve onlara Allah'ın Kulları[16] denilir.. Baş melekleri diğer meleklerden ayırmak için kul­lanılan Allah'a yaklaştırılmış (mukarrebûn) deyimi bun­lar İçin kullanılır. İlk nazil olan sûrelerden bazılarında mü'min kategorisinde, «öncüler»le (sabikûn) «Ashab-ı Mey­mene» arasında yeralan «iyiler» (ebrârl diye bir sınıftan da bahsedilir. Bu üçü arasındaki ilişki Kur'an'm bu üç grubun Cennette ki durumlarıyla ilgili anlattıklarından çıkarılabilir. Ashab-ı Meymene»ye içmek için «saf su» ve­rilirken, en yüce kaynaklar sadece «öncülerde verilir. «İyi­lerde ise, onların «Öncüler» in ayak izlerine uyanlar olduğu­nu belirtir, bir şekilde iki farklı kaynağın karışımı verilir (insan: 5), (Mutaffifin: 27).

Üstünlük derecelerine Kur'an'da kalbten bahsederken de değinilir. Kur'an çoğunluktan bahsederken:

«Gerçek şu ki, gözler kâr olmaz, ancak sinelerdeki kalbler kö­relir» (Hac. 46).

der. Diğer taraftan Peygamber (s.a.v.) tüm diğer Peygam­berler gibi, kalbinin devamh uyanık olduğunu, yani kalb gözünün açık olduğunu söylemiştir. Kur'an bunun belli öl­çülerde başkaları tarafından da paylaşılabileceğini belir­tir, çünkü bazen sadece «temiz akıl sahipleri»ne (ulü'l-el-bab) (Yusuf: ili, Ra'd: 19) hitap eder.

Peygamber (s.a.v.)'in Ebu Bekir hakkında şöyle söyle­diği rivayet edilir: «O sizi çok oruç tutmakla ve çok na­maz kılmakla geçmedi, fakat o sizi kalbinde sabit olan bir şey sayesinde geçti.»[17]

Peygamber (s.a.v.) sık sık Ashabdan bazılarının diğer­lerinden üstün olduğunu belirtirdi. Mekke'nin fethi sırasın­da Peygamber (s.a.v.)'in yanında Halid kendisini azarla­yan Abdurrahman îbn Avf'a sinirlenip karşı çıkınca Pey­gamber (s.a.v.): «Arkadaşlarıma (Ashabıma) nazik dav­ran Halid, çünkü senin Uhud dağı büyüklüğünde altının olsa ve bunu Allah yolunda harcasan, yine de arkadaşla­rımdan hiçbirinin faziletine ulaşamazsın»[18] dedi.

Kur'an'a göre bir derece ile diğeri arasındaki fark ahi-rette, bu dünyadakinden daha büyüktür:

«Onlardan bir kısmım bir kısmına nasıl üstün tuttuğumuzu gör. Muhakkak ahiret dereceler bakımından daha büyüktür, üstün­lük bakımından da daha büyüktür» (tsra: 21).

Peygamber (s.a.v.) de şöyle demiştir: «Cennet ehli ken­di üstlerindeki yüce yerin, şimdi en parlak gezegeni (ve-nüs) doğu veya batı ufkunda gördükleri yükseklik kadar yukarıda olduğunu görecekler»[19] İnsanlar arasındaki eşitsizlikler onun öğretme şekline de yansımıştır, öğrettikle­rinin bazılarını sadece anlayabileceklerini umduğu belirli bazı kişilere hasretmiştir. Ebu Hureyre: «Hafızama Rasu-lullah (s.a.v.)'tan öğrendiğim iki tür bilgi depoladun. Bir kısmını açıkladım; eğer diğer kısmını da açıklarsam bu gırtlağı kesersiniz»[20] diyerek boğazına işaret etmiştir.

Mekke ve Huneyn zaferlerinden sonra dönüş yolculuğu sırasında Peygamber (s.a.v.) arkadaşlarından bazılarına-«Küçük cihaddan, büyük cihada dönüyoruz» dedi. İçlerin­den biri: «Ey Allah'ın Rasulü, büyük cihad nedir? diye so­runca: «Nefse karşı cihad»[21]cevabını verdi. însan nefsi iki bölüme ayrılmıştır. Onun aşağı bölümü hakkında Kur'an:

«Gerçekten nefis var gücüyle kötülüğü emredendir» (Yusuf: 53) der. Şuur da denen iyi bölümüne de:

«Kendini kınayıp duran nefis» (Kıyamet: 2).

adını verir. îşte alçak nefse karşı ruhun yardımıyla cihadı yüklenen bu kısmıdır.

En sonunda da savaşı sona ermiş ve artık içinde bir ayrılık taşımayan «mutmain (tatmin olmuş) nefis» vardır. *Öncüler»in (sabikûn), «Allah'ın kullananın ve «Allah'a yaklaştırılmış olanlardın (mukarrebûn) nefisleri işte böy­ledir. Kur'an bu kemâle ermiş olan nefse şöyle hitap eder:

«Ey mutmain (tatmin olmuş) nefis. Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön[22] . Artık kullarımın arasına gir. Cenne­time gir.» (Fecr: 27-30).

Bu lütuflardaki ikili doğa, Kur'an'ın kutsanmış nefis için verdiği iki Cennet va'dini ve Peygamber (s.a.v.)'in kendi nihai durumunu anlatmak için söylediği «Rabbimle

ve Cennetle buluşma» sözünü hatırlatıyor. «Mutmain ne­fis- için, «Cennetime gir» sözü -Rabbimle buluşma» sözü­ne tekabül ediyor; «Kullarımın arasına gir sözü de «Cen­net» e tekabül eder. Yüksek Cennet (Cennet 'ül-a'la), yani •Rabbimle buluşma» Rıdvan'dan başka birşey değildir. Aşa­ğıdaki âyet bu sıralarda nazil olmuştu:

«Alîah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara İçinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve And cennetle­rinde güzel meskenler vadetmiştir. Allah'tan olan hoşnutluk (Rıd­van) ise en büyüktür. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' da budur.» (Tevbe- 72).

Peygamber (s.a.v.) bu dünyada iken ulaşılabilecek en yüksek dereceden de bahsetmiştir. Kutsi hadislerden bi­rinde şöyle denir: «Kulum gönüllü (nafile) ibadetieriyle bana yaklaşmayı ben onu sevinceye kadar devam ettirir; ben onu sevdiğimde, onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum»[23].

Gönüllü ibadetlerin en başında «Allah'ı anmak veya Allah'ı çağırmak» anlamına gelebilecek olan zikr Allah gelir. İlk inen âyetlerden birinde Peygamber (s.a.v.) şöyle bir emirle karşılaşmıştı:

«Rabbinin ismini zikret ve her şeyden kendini çekerek yal­nızca O'na yönel» (Müzentmit: S).

Daha sonraları nazil olan bir âyette de şöyle deniyor, du:

«Hiç şüphe yok namaz, çirkince-utanmazltklardan ve kötülük­lerden vazgeçirir. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyüktür» (Ankebût: 45).

Kalb ve kalbin körlüğüyle ilgili olarak Peygamber (s.a.v.): «Herşeyin pasını silen bir cilası vardır, kalbin ci­lası ise Allah'ı zikretmektir»[24], demiştir. Mahşer gününde

Allah katında kimin en yüksek dereceye sahip olacağı so­rulduğunda ise «Allah'ı en çok zikreden kadın ve erkekler» cevabını vermiştir. Bunların, Allah yolunda savaşanlardan da yüksek bir derecede olup olmadıkları sorulduğunda ise cevabı şu olmuştur:

«Kişi müşrik ve putperestlere karşı kılıcı kana bulanıp kırılıncaya kadar savaşsa bile, Allah'ı zikretmek ondan daha yüksek bir dereceye sahip olacaktır»[25].



82. GELECEK

Peygamber (s.a.v.): «Ümmetimin en iyisi benim dönemimdedir-, sonra onlardan sonrakiler daha sonra onlardan sonrakiler gelir»[26] dedi ve kendi çağında yaşayan ümmeti­nin, yani Ashabının çokluğuna sevindi. Bir'keresinde asha­bından on kişiye uğradı ve onları Cennetle müjdeledi. Bun­lar; Ebu Bekir, Osman, Ali, Abdurrahman îbn Avf, Ebu Ubeyde, Talha, Zübeyr, Zühre'îi Sa'd ve Hanif olan Zeyd1-in oğlu Sa'ld idi. Onlardan önce diğer bazı kimseleri de cennetle müjdelemişti. Hadis kitapları onun bu on kişi ile ilgili övgülerinden ve bunlardan başka kimselere de cen­netle ilgili verdiği haberlerden bahseder, örneğin bir ha­diste: «Cennet şu üç kişiyi arzular: «Ali, Amnıâr[27] ve Selman»[28] buyurulur. Peygamber (s.a.v.) Fatuna (r.) ya da şöyle demiştir: «Sen, îmran'ın kızı Meryem hariç, Cennet­teki kadınların en üstünüsün»[29]. Ali (rj'nin Peygamber (s. a.v.)'den aldığı hikmeti gelecek nesillere ulaştıracak olan en önemli ileticilerden biri olacağına işaret ederek onun hakkında; «Ben bilginin şehriyim, Ali de onun kapısı»[30]. Umuma, hitaben de: «Benim Ashabım yıldızlar gibidirler; hangisini izlerseniz hidayet bulursunuz»[31] demiştir.

Tebûk'ten döndükten sonra adamlar kendi aralarında artık savaşın bittiğini düşünerek konuşmuşlardı. Onuncu yıl boyunca çeşitli delegelerin gelmeye devam etmesiyle bu düşünce o denli yerleşti ki, mü'minlerin çoğu silah ve zırhlarını satmaya başladılar. Fakat Peygamber (s.a.v.) bunu duyunca,, böyle yapmalarını yasakladı ve: «Ümme­timden bir bölümü, Deccal gelinceye kadar hak için savaş­maya devam edecek» dedi. Bunun yamsıra: «Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız»[32] ve «Ken­disinden sonra daha kötüsü gelmeyecek olan hiçbir za­man olmaz»[33] da demiştir. O insanları, ümmetinin bozulma sonucunda hristiyan ve yahudilerj izlemeye başlayacağını söyleyerek uyarmıştır: «Siz, onları adım adım zira' zira' izleyeceksiniz, öyle ki eğer onları zehirli bir kertenkele çukuruna girseler, siz yine onların peşinden gideceksiniz[34] Kıyametten önce insanlığın genelde yaşayacağı en büyük düşüşü de ifade ediyordu: «İslâm garip olarak başladı, yi­ne garip olacaktır»[35]. Yine de Allah'ın onları bırakmayaca­ğım vadetmekten geri kalmamıştır: «Allah, bu ümmete her-yüzyılın başında dinini yenileyecek birini gönderecektir»[36]. Bir başka sefer Ashabdan bazıları Peygamber (s.a.v.}'in «Ey kardeşlerim!» diye birkaç kez bağırdığını duymuşlar­dı. *Ey Allah'ın Easulü, biz senin kardeşlerin değilmiyiz1?-diye sorduklarında: «Sizler benim arkadaş lanınsınız. Fa­kat benim kardeşlerim henüz gelmeyenler arasındadırlar Başka rivayetlerde de: «Son günlerde gelecek olanlardır» cevabını vermişti. Konuşma tarzı büyük ruhsal öneme sa­hip olan kişilerden bahsettiğini gösteriyordu.

Son günlerin çok kötü olmasına rağmen o günlerde, doğru yolu bulmuş anlamına gelen Mehdi adında bir hali­fenin çıkacağını da haber vermiştir; «Mehdi benim ümme­timden çıkacak, geniş alınlı ve uzun burunlu olacak. Da­ha önceden kötülük ve zulümle dolu olan dünyayı doğru­luk ve adaletle dolduracak. Yedi yıl hükmedecek.»[37].

En sonunda Mehdi'den sonra veya onun hükmünün son yıllarda Deccal gelecek, «sağ gözü üzüm gibi, tüm ışığı gitmiş kör bir adam»[38]. Yeryüzünde büyük tahribat yapa­cak ve anlattığı yalanlarla da daha da çok insanı kendi tarafına çekecek. Fakat ona karşı savaşan bir grup mü'min bulunacak. «Onlar savaşmak için dayanırken» dedi Peygam­ber, (s.a.v.) «namaz kılmak için saflara dizildiklerinde Meryem oğlu İsa gökten inecek ve onlara imamlık yapa­cak. Allah'ın düşmanı, İsa'yı görünce, tuzun suda eridiği gibi eriyecek. Eğer bırakılsa hiç kaîmaymcaya kadar erir; fakat Allah, onu tsa'nm eline düşürecek. İsa (a.s.) da onun kanını mızrağının ucunda insanlara gösterecek» [39].

Peygamber (s.a.v.} aynı zamanda kıyametin yaklaştı­ğını gösteren birçok işaretleri de haber vermiştir. Bunlar­dan biri insanların çok yüksdk binalar inşa etmesidir. Ömer'in oğlu Abdullah (r.Vın babasından rivayet ettiği bir hadiste bu belirtiler daha açık bir şekilde anlaşılmıştır:

Ömer anlatıyor: «Günün birinde, Resulullah (s.a.v.)'in yanında bulunduğumuz sırada elbibesi bembeyaz, saçları simsiyah üzerinde yolculuk belirtileri görülmeyen ve böyle iken hiç birimizce tanınmayan bir kimse geldi. Nihayet

Kur'an'da açıkça sözü edilmeyen ve islam "bilginleri arasın­da çeşitli biçimlerde ve görüşlerde ele alınan bu konuya iliş­kin daha geniş bilgi için bakınız: Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, Cilt I. Sayfa 681-696, İstanbul 1980; Ebul Âlâ. el Mevdudi, islam'da îhya Hareketleri, s. 46-48, Ankara, 1967; Avni tlhan, Mehdilik, İzmir, 1978 (İNSAN Y.)

Peygamber (s.a.v)'in yanma oturdu. Dizlerini dizlerine da­yadı, her iki avucunu iki uyluğu üzerine koyup: «Ya Muhammed, İslâm nedir? Bana söyle« dedi. RasuluIIah (s.a.v.) «İslâm Allah'tan başka hiç bir ilah olmadığına ve Muham-med'in Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan'da oruç tutman ve yoluna gücün yeterse Beyt'i hac etmendir» dedi. O: «Doğru söylüyorsun» dedi. Biz hem soruyor hem de doğ­ruluyor diye onun haline şaşırdık. Ondan sonra «îman ne~ dir? Bana söyle» dedi. RasuluIIah (s.a.v.): «Allah'a, melek­lerine, kitaplarına, Peygamberlerine, ahiret gününe iman etmendir. Bir de hayır ve şer kadere iman etmendir» dedi. O; «Doğru söylüyorsun» dedi. Ve: «İhsan nedir?» diye sor­du. RasuluIIah (s.a.v.); «Allah'a sanki görüyormuş gibi iba­det etmendir. Çünkü sen O'nu görmüyorsan da O seni gö­rüyor» dedi. O yine: «Doğru söylüyorsun» dedi ve «Saat'İ (Kıyameti veya ne zaman kopacağını) bana haber ver» diye devam etti. Resulullah (s.a.v.): «Bu konuda sorulanın sorandan daha fazla bilgisi yoktur» diye cevap verdi. O: «öyle ise emarelerini (belirtilerini) bildir» dedi. Rasu­luIIah (s.a.v.) cevap olarak. «Cariyenin kendi sahibini do­ğurması'[40] ve yalın ayak, sırtı çıplak, fakir koyun çobanları­nın hangimizin kurduğu bina daha yüksek diye yanşa çıktıklarını görmendir» dedi. Bundan sonra o kimse gitti, o gittikten sonra bir sure kaldım! sonra Peygamber (s.a.v.) «Ya Ömer, soranın kim olduğunu biliyor musun?» diye sordu. «Allah ve Rasulü daha iyi bilir» dedim. Peygamber (s.a.v.) «O Cibril idi. Size dininizi öğretmek için geldi de­di»[41].


83. VEDA HACCI

Peygamber (s.a.v.) Medine'de iken Ramazan ayında, ayın ortalarında Mescid'de on günlük bir inzivaya çekil­meyi ütikaf) adet haline getirmişti, arkadaşlarından bazı­ları da ona katılırlardı. Fakat o yıl kararlaştırılan on gün­den başka bir on gün daha mescidde kaldılar. Yani Rama-zan'm son yirmi gününü itikafta geçirdiler. Her Rama-zan'da Cebrail gelir ve hafızasında vahiyden bir bölümün silinip silinmediğini anlamak için onu kontrol ederdi. Bu yıl Peygamber (s.a.v.) Katıma (r.)'ya gizlice henüz başka­larına söylenmemesi gereken bir sır verdi: «Her yıl bir kez Cebrail bana Kur'an'ı okur ben de ona okurum: fakat bu yıl bana iki kez okudu. Zamanımın geldiğini düşünüyo­rum»[42].

Şevval ayı geçti; yılın onbirinci ayında Medine'de, Hac'da Peygamber (s.a.v.)'in önderlik edeceği haberi ya­yıldı. Bu haberler çöl kabilelerine de ulaştırıldı ve her adı­mında Peygamber (s.a.v.)'le olmak için vahaya her taraf­tan akın akın insanlar gelmeye başladı. Bu Hac, yüzyıllar­dan beri yapılan haclara hiç benzemeyecekti: hacıların tü­mü bir tek Allah'a inanan kimseler olacak ve hiçbir putpe­rest putperestçe ibadetleriyle Kutsal Ev'i kirletmeyecekti. Ayın sona ermesine beş gün kala Peygamber (s.a.v.) otuz-bin kadın ve erkeğin başında Medine'den yola çıktı. Pey­gamber (s.a.v.)'in hanımlarının hepsi, Abdurrahman İbn Avf (r.) ve Osman îbn Affan (r.) tarafından yedilen deve­lerin üstündeydi. Ebu Bekir CrJ'in yanında hanımı Esma (r.) da vardı. îlk konaklardan birinde Esma, Muhammed adını verdikleri bir erkek çocuğu doğurdu. Ebu Bekir (r.) onu Medine'ye geri göndermek istiyordu, fakat Peygam­ber (s.a.v.) ona, hanımına gusül abdesti almasını, Hac için niyet etmesini söyledikten sonra birlikte planlandığı şekilde hacca gitmelerini söyledi.

Medine'den ayrılışın onuncu gününün akşamı Pey­gamber (s.a.v.) Mekke'yi fethetmeye giderken geçtikleri bir geçide ulaştı. Orada bir gece geçirdikten sonra ertesi sabah Vadi'ye inmeye başladılar. Peygamber (s.a.v.) Kâ'-be'yi gördüğünde devesinin ipini sol eline alarak sağ elini yukarı kaldırıp açtı ve dua etti: «Allah'ım, bu Evin insan­lardan gördüğü saygı lütuf, bağlılık ve rahmeti artır!»[43] Mescide girdi, tavaf ettikten sonra İbrahim makamın­da namaz kıldı. Daha sonra Safa'ya giderek Safa ile Mer-ve arasında yedi kez gidip geldi: Yanındakiler her yerde yaptığı duaların tam sözlerini hazıfalannda saklamak içm çaba sarf ediyorlardı.

Daha sonra Mescid'e girerek, önce de olduğu gibi anah­tarlarını koruyan Abdu'l-Dar'dan Osman (r.)'ı ve Usame (r.) ile Bilâl (r.)'i yanma alarak Kâ'beye girdi. Fakat o ak­şam Aişe'yi çadırında ziyafet ettiğinde Aişe onun üzgün olduğunu farketti. Sebebini sorduğunda: «Bugün birşey yaptım, keşke yapmasaydım. Kâ'be'ye girdim, Ümmetim­den bazıları» dedi gelecekteki Müslümanları kastederek, «içeri giremeyebilirler ve bu nedenle nefislerinde huzursuz­luk hissedebilirler. Biz sadece onu tavaf etmekle emrolunduk, içine girmekle değil»[44] dedi.

Ümmü Hani (r.)'nin kendi evinde kalması için tüm ıs­rarlarına rağmen Peygamber (s.a.v.} Mekke'deki evler­den hiçbirinde kalmayı kabul etmedi. Yeni ayın sekizinci gününde tüm hacılarla birlikte Mina'ya gitti. Geceyi orada ge­çirdikten sonra, sabahleyin Haram bölgenin hemen dışın­da, Mekke'nin onüç mil doğusunda geniş bir vadi olan Arafe'ye gitti. Arafe, Taif'e giden yol üzerindeydi ve kuzey ve doğudan Taif dağlarıyla çevrilmişti. Fakat bunların hep­sinden ayrı her tarafı vadi tarafından çevrelenmiş ve vadi ile aynı adı taşıyan, bazen de Rahmet dağı denilen bir dağ vardı. Her ne kadar aşağılara kadar yayılıyorsa da ha­cıların makamı bu dağ idi. O gün Peygamber (s.a.v.) bu te­pede vakfe yaptı.

Mekke'lilerden bazıları onun çok ileri gittiğini söyleye­rek şaşkınlıklarını belirttiler. Çünkü diğer hacılar Arafe'ye gittikleri halde Kureyç'liler: «Biz Allah'ın ümmetiyiz» diye­rek haram bölgede kalmayı alışkanlık haline getirmişlerdi. Fakat Peygamber (s.a.v.) İbrahim'in Arafe'de geçirilen gü­nü haccm gereklerinden biri olarak emrettiğini ve Kureyş-lilerin onun uygulamasını terkettiklerini söylemişti. Pey­gamber (s.a.v.) o gün hac geleneğîifden bahsetti ve dudak­larından sık sık «İbrahim'in mirası» kelimeleri döküldü.

Peygamber (s.a.v.) tüm kabilelere, artık bundan son­ra tüm İslâm toplumunda kan davalarının sona erdiğini her insanın mal ve canının dokunulmaz olduğunu duyur­mak için gür bir sesi olan Safvan'm kardeşi Rebia'yı tel­lal olarak görevlendirdi ve ona şöyle bağırmasını emretti: «Allah'ın Rasulü soruyor: Bu ay ne ayıdır?» Herkes ses­sizdi, Peygamber (s.a.v.) cevap verdi: «Haram ay.» Sonra sordu: «Bu belde neresidir?» Yine kimse cevap vermedi, o da: «Haram belde» dedi. Daha sonra: «Bugün nedir?» diye sordu. Yine cevap veren kendisi oldu: «Büyük Hac günü.» Daha sonra Rebia, Peygamber (s.a.v.)'in öğrettiği şekilde şöyle bağırdı: «Gerçekten Allah, Rabbinize kavuşuncaya kadar kanlarınızı ve mallarınızı birbirinize haram kılmış­tır. Nasıl ki bu gününüz, bu beldeniz ve bu ayınız haram ise.»

Güneş en yüksek noktasma ulaştığında Peygamber (s.a.v.) Allah'a hamddan sonra şu sözlerle başlayan bir hutbe okudu: «Ey insanlar, beni dinleyin, çünkü bilmiyo-rum, belki de sizinle bu yıldan sonra bir daha buluşama-yacağım.» Daha sonra onları birbirlerine iyi davranma­ları konusunda uyardı ve onlara haranı ve helâl olan şeylerden bahsetti. En sonunda şöyle dedi: «Size sımsıkı sarıldığında sizi sapıklıktan kurtaracak bir emanet bı­rakıyorum: Allah'ın kitabı ve Peygamber'in sünneti. Ey in­sanlar, sözlerimi dinleyin ve anlayın» Daha sonra onlara Kur'an'm son âyetlerini oluşturan ve henüz nazil olan bir pasaj okudu:

«Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi de tamamladım ve size din olarak islâm'ı seçip-beğendim. Kim «Şiddetli bir açltkta kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalırsa —günaha eğilim, göstermeksizin (bu haram saydıklarımızdan ye­tecek kadar yiyebilir): Çünkü Allah bağışlayandır, esirgeyendir» (Maide: 3).

Hutbesini bir soru ile bitirdi: «Ey insanlar, risaletimi tebliğ ettim mi?» Binlerce ağızdan yükselen Allahümme ne'am (Allahım, evet) sesleri gök gürültüsü gibi tüm vadi­yi doldurdu. Peygamber (s.a.v.) işaret parmağını göğe kaldırarak: «Allahım, şahid ol.» dedi.

Daha sonra namazlar kılındı ve Arife gününün geri kalan kısmı dua ve tefekkürle geçirildi. Fakat güneş batar batmaz Peygamber (s.a.v.) yanına Üsame (r.) 'yi alarak tepeden aşağıya inmeye başladı ve tüm hacılarla birlikte Mekke'ye doğru vadiyi aştılar. Bu noktada hızlı ilerlemek gelenekti; fakat aşırı hareketleri görünce Peygamber (s a. v.): «Yavaş! Yavaş! Sessiz olun! Aranızdaki güçlüler za­yıfları gözetsin!» diye bağırdı. Geceyi Haram bölge sınırla­rı içinde olan Müzdelife'de geçirdiler ve oradan Mina va­disinde, Akabe'de üç sütunla temsil edilen Şeytanı taşla­mak için küçük çakıl taşları topladılar. Şevde, Peygamber (s.a.v.)'den etraf sakinken Müzdelife'den ayrılma izni is­tedi. Kadınların çoğuna nazaran iri yapılı ve ağır oldugu için sıcaktan ve yolculuk sıkıntılardan çok rahatsız oluyordu. Bu nedenle kalabalık ulaşmadan önce şeytan taş­lamak görevini bitirmek istiyordu. Bunun üzerine Peygam­ber (s.a.vJ onu Ümmü Süleym ile birlikte Abbas'm oğulla­rından biri olan Abdullah'la gönderdi.

Peygamber (s.a.v.) kendisi sabah namazını Müzdelife'-de kıldı ve daha sonra arkasında deve sırtında yol alan Fadl olduğu halde hacıları Akabe'ye götürdü. Onikİ yıl ön­ce bu yerde ve bu günde altı Hazreç'li gelmiş ve ona biat etmişlerdi. Bu da Birinci ve İkinci Akabe biatlarımn ze­minini hazırlamıştı. Taşlamadan sonra hayvanlar kurban edildi ve Peygamber (s.a.v.) başını traş etmesi için bir arîam çağırdı. Hacılar, onun saçından bir tutam alabilmek ümidiyle etrafına toplandılar. Ebu Bekir (ı\) daha sonra­ları, Uhud'da ve Hendek'te a Halid'le şimdi şu sözleri söy­leyen Halid (r.) arasındaki ayırıma dikkat çekmişti: «Ey Al­lah'ın Rasulü, alnındaki saçları, Anam babam sana feda oîsun başkasına değil, bana ver»- Peygamber (s.a.v.) onları Haîid (r.î'e verdi o, saç tutamır aldı, gözlerine ve dudak­larına bastırdı.

Bundan sonra Peygamber (s.a.v.) hacılara, Kâ'be'yİ ziyaret etmelerini ve ondan sonraki iki geceyi Mina'da ge­çirmek üzere tekrar geri dönmelerini emretti Kendisi ikin­diden sonraya kadar bekledi. Hayız halinde olan Aişe (r.) hariç diğer hanımları ona Mekke'ye giderken eşlik ettiler. Birkaç gün sonra Aişe (r.) temizlendiğinde Peygamber onu kardeşi Abdurrahman ile Haram bölgenin dışına gönder­di. Aişe (r.) orada tekrar niyet etti ve Mekke'ye giderek Kâ'be'yi tavaf etti.

Peygamber (s.a.v.)'in Ramazan'da gönderdiği ûç yü? afh Yemen seferini bitirmişlerdi ve güneyden Mekke'ye doğru geliyorlardı. Ali (r.) şimdi haccını bitirmiş olan Pey­gamber (s.a.v.î'le birlikte Kac yapmak için mümkün oldu­ğu kadar kısa sürede ona ulaşmak isteğiyle adamlarından önce geliyordu. Devletin payına düşen ganimetlerin beşte birinde tüm orduyu giydirecek kadar keten elbise vardı, fakat Ali (r.) bunların Peygamber (s.a.v.)'e eldeğmemış bir şekilde teslim edilmelerine karar vermişti. Fakat adam-lar, onun yokluğu sırasında vekil olarak bıraktığı adamı herbirine keten bir elbise vermeye ikna etmişlerdi. Elbise değiştirmeye büyük ihtiyaçları vardı. Çünkü üç aydan be­ri evden uzaktaydılar. Şehre yaklaştıklarında Ali onları karşılamaya gitti ve yapılan değişikliğe çok şaşırdı. Ku­mandan: «Halkın arasına girdiklerinde düzgün görünsun-ler diye elbiseleri verdim» dedi. Adamlar, Mekke'deki hor-kesin Bayram için en güzel elbiselerini giydiklerini ve gu-zel görünmeye dikkat ettiklerini biliyorlardı. Fakat Ah (r.î böyle bir serbestliği hoşgörü gösteremeyeceğini hissetti ve onlara eski elbiselerini giyip yenilerini ganimetlerin arası­na koymalarını emretti. Tüm orduda huzursuzluk başgos-terdi. Peygamber (s.a.v.) bunu duyduğunda. «Ey insanlar, Ali (r.) 'yi suçlamayın, çünkü o Allah yolunda, suçlanama-yacak kadar titizdir.» Fakat bu sözler yeterli olmadı, belki de bunu sadece bir haç kişi duydu Bu nedenle huzursuz, luk devam etti.

Medine'ye dönerken bölüklerden biri Peygamber '.)'e Ali (r.)'yi şikâyet edince Peygamber (s.a.v.)'ın yu/,u-nün rengi değişti. «Ben, mü'm inlere, kendilerinden daha yakın değil miyim?" dedi. Adamlar tasdiklndiklerindo «Ben kime en yakın isem, ona en yakın ulan Ali'dir, diye ekledi. Gadir eJ-Humm'da kamp kurduklarında bütün ın-sanlan topladı. Ali (r.)'yi elinden tuttu ve bu sözleri tek­rarladı. Daha sonra şu duayı okudu: «Allattım, onun dos­tuna dost ol, düşmanına da düşman ol». Böylece Ali hak­kındaki söylenti ve mırıldanmalar son buldu[45]

Bir önceki yıl gelen delegelerden biri de, yerleşim böl­geleri Necd'in doğu sınırı boyunca yayılmış olan, Beni Ha-nife adındaki YemameT Hristiyan bir kabiledendi. Müs­lüman olmayı kabul etmişlerdi; Takat onlardan Museylime adındaki bir adam kendisinin de Peygamber (s.a.v.) oldu­ğunu iddia ediyordu. Hacıların Mekke'den dönmesinden kısa bir süre sonra Yemame'den gelen iki elçi Medine'ye şu ^mektubu getirdiler: «Allah'ın Rasulü Museylime'den, Allah'ın Rasulü Muhammed'e, selâm üzerine olsun! Otori­teyi seninle paylaşma görevi bana verildi. Dünyanın yansı bizim, diğer yarısı da günahkâr olmalarına rağmen Ku-reyşlilerin». Peygamber (s.a.v.} elçilere bu konuda ne dü­şündüklerini sordu. Elçiler: «Biz de onunla aynı fikirdeyiz dediler. «Vallahi* dedi Peygamber (s.a.v.): «Eğer elçiler öldürülmez diye bir kural olmasaydı, sizin başınızı keser­dim.» Daha sonra efendilerine vermeleri için bir mektup yazdırdı: «Allah'ın Rasulü Muhammed'den yalancı Musey-lime'ye. Selâm doğru yola uyanların üstüne olsun! Gerçek­ten yeryüzü Allah'ındır, O kullarından dilediğine onu mi­ras bırakır, işüı sonu Allah'tan korkanların lehinedir»[46].

Bu sıralarda ortaya çıkan yalancı Peygamberlerden bi­ri Beni Esed'in başkam Tuîeyhe, diğeri de Yemenli Ka'b îbn Esved idi. Yemen'li belli bir başarı kazandı ve geniş bir alanda etkili oldu. Fakat bir süre sonra gurur ve kibiri nedeniyle taraftarlarının çoğu ona karşı çıktılar. Birkaç ay sonra da öldürüldü. Tuleyhe en sununda Halid tarafın­dan dize getirildi ve tüm iddialarından vazgeçerek İslâm'­ın güçlerinden biri oldu. Museylime'ye gelince onun kade­ri, Nuseybe'nin oğlu Abdullah'tan ölümcül bir kılıç yarası aldıktan sonra Vahşi'nin attığı mızrakla ölmek oldu. Fakat bu olay aylar sonra meydana geldi. Hac ay'ınm geçtiği ve Hicret'in onbirincı yılma girildiği şu an için bunlar îslâm a karşı potansiyel bir tehlike teşkil ediyorlardı. Aynı zaman­da kadın Peygamber olduğunu iddia eden Sace adında Temim'li bir kadın da ortaya çıkmıştı Fakat Peygamber (s.a. v.) bunlara karşı ani bir girişimde bulunmak istemi­yordu. Onun dikkati kuzeyde yoğunlaşmıştı. Yılın ikinci ayı olan Safer'in son günlerinde, yani, M. S. 632 yılının Mayıs ayı sonlarında, Mute'deki yenilginin karşılığının verilmesi zamanının geldiğine karar verdi. Zeyd ve Cafer'in öldürül­düğü gün İmparatorluk lejyonlarının tarafını tutan Suri-ye'li Arap kabilelerin üzerine bir sefer düzenlemek için hazırlıklara başlanmasını emrettikten sonra, gençliğine rağ­men üçbin kişilik orduya kumanda etme görevini Zeydln oğlu Üsame'ye verdi.



84. SEÇİM


Peygamber fs.a.v.) sürekli Cennet'i, tasvir ettiği şeyi sanki görüyormuş gibi anlatırdı. Bu izlenim başka' işaret­lerle de desteklenirdi. Örneğin, bir keresinde elini sanki bir şey alıyormuş gibi uzattı ve tekrar geri çekti. Hiçbir şey söylemedi, fakat etrafında onun bu hareketine dikkat edenler sordular. «Cenne'ti gördüm,» diye cevap verdi «ve üzümlerinden bir salkım alabilmek için uzandım. Eğer onu alabilseydim, dünya durdukça onu yerdiniz»[47] Onlar Pey­gamber s.a.v.in bir bakıma ahirette olduğu fikrine alış­mışlardı. Belki de bu nedenle, o kendi ölümünden bahset­tiği veya burada olduğu gibi her an ölebileceğim ima etti­ği zamanlar, sözleri onlar üzerinde fazla etkili olmuyordu. Bunun yamsıra altmışüç yaşında olmasına rağmen, hâlâ genç bir adamın incelik ve vücut yapısına sahipti. Gözle­ri hâlâ ışıl ısıldı ve siyah saçlarında çok az beyazlık vardı. Yine de bir keresinde hanımları ile beraberken yakında öleceğine değinmesi onların, kendi aralarından ilk önce kimin ona kavuşacağı sorusunu yöneltmelerine neden ol­du. Peygamber (s.a.v.) «En uzağa erişebilen, bana ilk ön ce kavuşacak»-[48] diye cevap verdi. Bunun üzerine hangisinin kolunu daha uzun olduğunu anlamak için kollarını ölçme­ye başladılar. Kaynaklara kaydedilmemesine rağmen tah­minen kararlaştırmayı kazanan, diğerlerine nazaran en bü­yük en uzun olan Şevde idi. Diğer taraftan Zeyneb, minyon tipli bir kadındı, kolu da boyuna göreydi. Fakat bu olay-don yaklaşık en yıl sonra içlerinden ilk ölen Zeyneb oldu. İşte o zaman Peygamber (s.a.v.)'in «en uzağa erişebilen» deyimiyle en cömert olanı kasdettiğini anladılar. -Çünkü Zeyneb (r.)'de kendi adını taşıyan ve «fakirlerin annesi» diye anılan Peygamber (s.a.v.)'in diğer hanımı gibi çok cö­mertti.

Peygamber (s.a.v.) Suriye seferi için hazırlıklara baş­lanmasın emrettikten kısa bir süre sonra, ordu ayrılma­dan önce bir gece Ebu Muveyhibe adlı azatlı bir kölesini erken saatlerde çağırdı ve: «Mezarhktakiler için bağışlan­ma dilemem emredildi, benimle gel» dedi. Birlikte gittilor ve Baki'e vardıklarında Peygamber (s.a.v.): «Ey mezarlık halkı, selâm üzerinize olsun. Halinize sevinin, durumunuz Şimdi yaşayanlardan çok iyi. Kargaşalar en karanlık ge­cenin dalgaları gibi geliyor. Herbiri arkasına, herbiri bir öncekinden daha kötü» dedi. Daha sonra Ebu Muveyhibe'-ye döndü ve: «Bana bu dünya hazinelerinin anahtarları ve bu dünyada ölümsüzlük, ardından da Cennet sunuldu. Bu­nunla Rabbime ve Cennete kavuşma arasındaki seçim ba­na bırakıldı.» dedi. Ebu Muveyhibe «Ey bana anamdan ve babamdan daha sevgili olan, bu dünya hazinelerinin anah­tarlarını ve burada, ardından Cennet gelen Ölümsüzlüğü seç» dedi. Fakat Peygamber (s.a.v.) ona şu cevabı verdi: «Ben zaten Rabbime ve Cennete kavuşmayı seçtim.» Daha sonra Baki'de yatanlar için bağışlanma diledi[49].

O sabah veya ertesi gün başı o zamana kadar hiç ağrı­madığı bir şekilde ağrıdı. Fakat Peygamber (s.a.v.) yine de mescide gitti. Namazdan sonra minbere çıkıp, sonradan anlatılanlara göre sanki son defa yapıyormuş gibi Uhud şehitleri için rahmet diledi. Daha sonra: «Allah'ın kullar arasında bir kul var ki, Allah onu bu dünya ile kendisi­ni seçme konusunda serbest bıraktı. O kul da Allah'ı seçti-dedi Bunları söylediğinde Ebu Bekir ağlamaya başladı; çünkü Peygamber (sa.v.)'in kendisinden bahsettiğini ve seçimin kaçınılmaz ölüm olduğunu biliyordu. Peygamber ts.a.v.) onun ağladığını görerek ağlamamasını söyledikten sonra: «Ey insanlar, insanlar arasında arkadaşlığı ve ih­sanı ile bana en lütufkâr olan kişi Ebu Bekir'dir. Eğer İn­sanlar arasında hiç ayrılmayacağı bir arkadaş seçecek ol­sam, bu Ebu Bekir olurdu —fakat iman kardeşliği ve arka­daşlığı Allah bizi huzurunda birleştirene kadar bizimdir» iste bu konuşmadan sonra Mescid'i çevreleyen ve kapılan Mescide açılan özel evlere bakarak: «Mescide açılan şu ka­pılara bakın. Ebu Bekir'in kapısı hariç hepsini kapatın.[50] dedi Minberden inmeden önce şöyle dedi: «Ben. sizden ön­ce gidiyorum ve sizin şahidinızim. Sizinle, şimdi şu durdu­ğum yerden gördüğüm Havuz'da[51] bulaşacağım. Sizin Allah' in yanında İlahlar edineceğinizden korkmuyorum. Sizin için bu dünyadan korkuyorum, ola ki dünyevi şeyler için bırbırınizle rekabet edersiniz.»[52].

Mescidden çıktıktan sonra, ev sahipliği yapma sırası Meymune'de olduğu için onun odasına gitti. Cemaate ko­nuşma yapmak iç m harcadığı güç, ateşini yükseltmişti. Bir veya iki saat sonra Aişe'nin kendi hastalığını bilmesi­ni istediği İçin onun odasına gitti. Aişe'nin başı ağrıyordu, n içeri girdiğinde «of başım!» diye inledi. Peygamber (s,a. v.) «Hayır, Aişe, aslında of (benim) başım»[53] dedi. Onun yuzunü ölümcül bir hastalığın İzlerini ararcasma araştır­dı. Böyle birşey göremeyince: «Ben hayatta iken olmasını isterdim.» Aişe'nin ölümünü kastediyordu «O zamaiı senin için bağışlanma diler, sana rahmet diler, seni ke­ti)

fenler, namaziiu kılar ve gömerdim» dedi. Aişe (r.) onun hasta olduğunu görüyordu ve sesinin tonu onu telâşlan­dırmıştı. Fakat yine de onu neşelendirmeye çalıştı ve onu biraz olsun gülümsetmeyi başardı. Peygamber (s.a.v.) tek­rar: «Hayır of (benim) başım!»1 dedi ve Meymune'ye dön­dü.

Sağlıklı olduğu zamanlardaki gibi davranmaya çalışı­yordu ve her zamanki gibi Mescidde namazları kıldırıyor­du. Fakat hastalığı öyle arttı ki, sadece oturarak namaz kı­labilecek hale geldi. O zaman cemaate onların da oturarak kıîmalgn gerektiğini söyledi. O gün sırası gelen hanımınm odasına gittiğinde: «Yarın neredeyim?» diye sordu. Hanımı da ertesi günü sırası gelen hanımın adın? söyledi. «Peki ya­rından sonraki gün geredeyim?» diye sordu. Hanımı yine cevap verdi. Onun bu kadar fazla ısrar etmesine şaşırarak ve Aişe ile birlikte olmak istediğini anlayarak diğer ha­nımlarına bunu haber verdi. Onlar da hep birlikte geldiler ve: «Ey Allah'ın Rasulü, seninle geçireceğimiz günlerimizi kardeşimiz Aişe'ye veriyoruz»[54] dediler. Peygamber (s.a.v.) bu hediyeyi kabul etti. Fakat yardımsız yürüyemeyecek denli zayıftı. Bu nedenle Ali (r.) ve Abbas (r.), Aişe (r.)'-nin. odasına kadar ona yardım ettiler.

Suriye seferi için Üsame (r.î gibi çok genç bir adamı kumandan seçmesi konusunda çok eleştiri olduğu ve hazır­lıklarda bir yavaşlama olduğu haberi Peygamber (s.a.v.)'e ulaştı. Bu eleştirilere cevap verme ihtiyacını hissetti, fakat ateşi çok yüksekti. Hanımlarına: «Benim üzerüiie değişik kuyulardan doldurulmuş yedi kırba su dökün kî gidip adamlara hitap edebileyim» dedi. Hafsa (r.), Aişe (r.)'nin odasına bir tekne getirdi, diğer hanımları da su getirdiler. Su üzerine dökülürken Peygamber (s.a.v.) bu teknenin içine oturdu. Daha sonra onun giyinmesine ve sarığını sar­masına yardım ettiler. îki adam da ona yardım ederek aralarında Mescide kadar götürdüler. Peygamber (s.a.v) orada minbere çıktı ve toplanan kalabalığa şöyle hitap et­ti: «Ey insanlar. Üsame'nin ordusunu sevkedin. Çünkü, siz ondan önce babasının liderliğine Itarşı çıktınınız gibi onun liderliğine karşı çıksanız da, O babası gibi kuman­danlık etmeye yaraşır»[55] Daha sonra minberden indi ve yine yardımla Aişe'nin odasına gitti. Hazırlıklar hızlandı ve Üsame (r.) ordusuyla Medine'nin üç mil kuzeyindeki Curf'a kadar gitti ve orada kamp kurdu.

Bir sonraki namaz vaktinde ezan okunduğunda Pey­gamber (s.a.v.) hâlâ oturabilmesine rağmen artık namaz kıldıramayacağını hissetti. Hanımlarına: «Ebu Bekir'e na­mazlarda imamlık etmesini söyleyin» dedi. Fakat Aişe, (r.) Peygamber (s.a.v.) 'in yerini almanın babasını çok üze­ceğinden korktu. «Ey Allah'ın Rasulü,» dedi. «Ebu Bekir çok duygulu bir adamdır, sesi de gür değildir, hem Kur'an okunurken çok ağlar.» Peygamber (s.a.v.), sanki o hiç ko­nuşmamış gibi: «Ona namazı kıldırmasını söyle» dedi. Aişe (r.) tekrar denedi, bu kez onun yerine Ömer'e görevi ver­mesini önerdi. Fakat Peygamber (s.a.v.) tekrar: «Ebu Be­kir'e namazı kıldırmasını söyle» dedi. Aişe (r.) Hafsa (r.) '-nın yüzüne yalvaran bir bakış fırlattı ve Hafsa (r.) da ko­nuşmaya başladı. Fakat Peygamber (s.a.v.) onları şu söz­lerle susturdj: «Siz Yusuf'un yanındaki kadınlar gibisi­niz[56]. Ebu Bekir (r.)'e namazda insanlara imamlık yapma­sını söyle. Bırakın suçlayan hata araştırsın, haris" olan da arzulasm. Yoksa Allah ve mü'minler buna sahip obuaya-caklar»[57]. Son cümleyi üç kez tekrarladı ve hastalığının geri kalan kısmında namazları hep Ebu Bekii kıldırdı.

Peygamber (s.a.v.) çoğu zaman başı Aişe'nin göğsün­de veya dizinde olduğu halde yatıyordu. Fakat Fatıma (r.) geldiğinde Aişe, (r.) baba kızı yalnız bırakıyordu. Bu ziyaretlerden birinde Aişe onun kızına birşeyler söylediğini kızınında bunun üzerine ağlamaya başladığını gördü Daha sonra ona bir sır daha verdi bu kez gözyaşlarının arasında gülümsemeye başladı o ayrılırken Aişe

sonra Abbas (r.) Ali (rj'nin elini tuttu ve: «Yemin ede-nm ki, kabilemden adamların yüzlerinde gördüğüm gibi Allah in Rasulünün yüzünde ölümü farkettim. Gidelim ve onunla konuşalım. Eğer bu otorite bizim üstümüze yükle-necekse, ondan insanlara bile iyi davranmalarını söyleme­sini isteyelim» dedi Fakat Ali: «Vallahi sormam, çünkü otoriteyi bizden o alırsa, ondan sonra asla kimse onu bize vermem»1* dedi.

Peygamber (s.a.v.) yatağına dönmüş ve başı Aişe'nin göğsünde sanki hiç bir gücü kalmamış gibi yatıyordu. Yine de Aışe (rJ'nin kardeşi Abdurrahman (r.) elinde bir mis­vak ile odaya girdiğinde. Aişe (rj Peygamber ts.a.v.Vin ona sanki misvağı istiyormuş gibi baktığını gördü. Misvağı kardeşinden aldı ve yumuşatmak için Çiğnedi. Daha son­ra Peygamber (s.a.v.)'e verdi. O da güçsüzlüğüne rağmen gayretle dişlerini misvakladi.

Kısa bir süre sonra kendini kaybetti. Aişe bunun olu­mun başlangıcı olduğunu düşündü. Fakat bir saat sonra Peygamber (s.a.v.) gözlerini açtı. Aişe o zaman Peygam­ber (s.a.vJ'in kendisine şöyle dediğini anımsadı: «Hiçbir Peygamber cennetteki yeri gösterilmeden ve yaşamakla ölmek arasında bir seçim kendisine sunulmadan ölmez.-Aışe (r.) Şimdi bunun yerine geldiğini ve onun ahireti go-rup geldiğini anladı. Kendi kendisine: «Şimdi bizi seçmez.. dedi. Daha sonra onun şöyle mırıldandığını duydu: Cen­nette buluşmak üzere.

«Allah'ın kendilerine nimet verdiğ; Peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar) şehitler ve salihlerlc beraberdir Ne iyi arkadaştır onlar.» (Nisan: 691.

Onun tekrar: «Allahım, Cennette buluşma üzere»- diye mırıldandığını duydu. Bunlar ondan duyduğu son kelime-er oldu. Yavaş yavaş Aişe (r.)'nin göğsündeki başı ağır­laşmaya başladı. Diğer hammlan ağlamaya başlymca Aışe (r.), onun başını bir yastığa koydu ve kendisi de ağlama­ya başladı.

(14) I. I. JOll.

(15) I. S. U/2, 27


85. CENAZENİN GÖMÜLMESİ VE HİLAFET

îlk olarak Abbas'ın dikatini çeken belirtilen bir süre sonra diğerleri de farkettiler. Peygamber (s.a.v.) daha öl­meden Ümmü Eymen (r.) oğluna Peygamber (s.a.v.) 'in Öl­mek üzere olduğunu bildiren bir haber gönderdi. Kuzeye yürümek için kamp zaten kaldırılmıştı. Fakat Üsame he­men Medine'ye dönme emri verdi. Ömer (r.)'in de içlerin­de bulunduğu Ashab'dan ilk Müslüman olan birçok kişi ordu ile birlikteydi. Şehre vardıklarında ölümün gerçekleş­tiği haberini duyduklarında Ömer bunu kabul etmeyi red­detti. Ömer (r.) Kur'an'ın bir âyetini yanlış tefsir ettiği için bu âyetin Peygamber (s.a.v.)'in onların neslinde ve gelecek nesillerde sürekli yaşayacağı anlamına geldiğini zannetmişti. Bu nedenle Mescidde ayağa kalkmış, insanla­ra Peygamber (s.a.v.)'in sadece ruhen yok olduğunu ve bir süre sonra geri "geleceğini anlatıyordu. O bu şekilde konu­şurken Ebu Bekir (r.) at sırtında Sunh'tan geldi. Çünkü haberler hızla tüm vahaya yayılmıştı. Ebu Bekir hiç kim­senin konuşmasını durdurmadan doğruca kızının evine gitti. Peygamber (s.a.v.)'in yüzünden Örttükleri örtüyü çekti. Ûna baktı ve öptü. «Ey bana annemden ve babam­dan daha sevgili olan» dedi, «Allah'ın senin için yazdığı ölümü tattın. Bundan sonra sana hiçbir ölüm gelmeyecek.» Daha sonra yavaşça örtüyü tekrar yüzüne örttü ve Ömer r.'in hitap ettiği insan kalabalığına doğru yöneldi. İnsan kalabalığına yaklaştığında: «Yavaş ol Ömer!» dedi. «Beni

ziyaretlerden birinde Aişe onun kızma bırşeyler söylediğini kızının da bunun üzerine ağlamaya başladığını gördü. Daha sonra ona bir sır daha verdi, bu kez gözyaşlarının arasında gülümsemeye başladı. O ayrılırken Aişe (r.) Peygamber (s.a.v.)'în ne söylediğini sordu, fakat Fatıma (r.) bunun bir sır olduğunu ve kimseye açamayacağını söyledi Ancak daha sonralan Fatıma ona bu sırrı açıkladı- «Peygamber (s.a.v} bana bu hastalıktan öleceğini söyledi, ben de ağla­dım. Daha sonra bana ev halkından ona ilk kavuşanın ben olacağımı söyledi, ben de güldüm»'2.

Peygamber (s.a.v.) hastalığı sırasında acı çekiyor du, acının çok ağniaştığı bir sırada karısı Safiye (rj «Ey Allah'ın Peygamberi, senin çektiğini keşke ben çeksey­dim!» dedi. Bunun üzerine diğer hanımları birbirlerine baktılar ve aralarında bunun münafıklık olduğunu fısıl-daştılar. Peygamber (sa.v.) onları gördü ve «Gidin ağzı­nızı yıkayın» dedi. Ona niçin olduğunu sorduklarında-«Çünkü arkadaşınıza iftira ediyorsunuz. Vallahi, o tüm sa-mimiyetiyle gerçeği söyledi»'" cevabım verdi.

Ümmü Eymen (r.) de sürekli onun yanındaydı ve ara-ara oğîuna Peygamber (sa.v.)'in durumu ile ilgili haber­ler gönderiyordu. Üsame fr), Allah bir yol gösterinceye kadar daha fazla ilerlemeyip Curf'ta kalmaya karar ver-mışti. Takat bir sabah ulaşan kötü haberler nedeniyle Mc dine'ye geldi ve ağlayarak, şuuru yerinde olduğu halde ko­nuşamayacak kadar hasta olan Peygamber (sa.v)'in ya­nına gitti Üs.ame ir.), onun üzerine eğildi vo öptü. Pey­gamber (s.a.v.) elini Sema'dan rahmet dilercesine yukarı doğru kaldırdı ve. Daha sonra elinin İçindekileri, üzün­tü içinde kampa dönen Üsame'nin eline boşaltırmış gibi bir hareket yaptı.

Ertesi gün Hicret'in onbirinci yılının Rebi-üI-Evvel ayı-Tam Pazartesiye denk gelen onikinci günü idi, yani M. S 632 Haziranının sekizinci günü. O sabah erkenden Peygam-

(12) Z. LXJI, 12. i1G) î. 3. VılI oı

ber (s.a.v.)'in ateşi düştü ve çok güçsüz olmasına rağmen ezan onun Mescid'e gitmeye karar vermesine neden oldu. O içeri girdiğinde namaz başlamıştı ve insanlar onu gör­düklerinde sevinçten neredeyse namazdan çıkacaklardı, fakat Peygamber, (s.a.v) onlara devam etmelerini işaret et­ti. Bir süre onları seyretti ve davranışlarmdaki takvayı gö­rerek yüzü sevinçten parladı. Yanında Fadl (r.) ve azatlı kölesi Sevban (r.)'in-yardımıyla ilerlerken yüzü hâlâ par­lıyordu. «Peygamber (s.a.v)'in yüzünü o andaki kadar gü­zelken hiç görmemiştim» dedi Enes (r.i Ebu Bekir tr.) ar-kasındaki'saflarda bir hareket olduğunun farkındaydı. Bu­nun sadece bir tek Sebebinin olabileceğini "Ve arkadan yak-" lastiğini duyduğu adamın Peygamber (s.a,v.)'den başkası olmadığını biliyordu. Bu nedenle başını çevirmeden bir adım geri çekildi. Fakat Peygamber (s.a.v.) elini onun omuzuna koydu ve «Namazı sen kıldır» diyerek onu tekrai cemaatın önüne doğru itti. Kendisi de Ebu Bekir'in sağı­na oturdu ve oturarak namaz kıldı.

* Onun >bu iyileşmesi büyük bir sevinç yaratmıştı. Na­mazdan kısa bir süre sonra Usaine, Peygamber (s.a.v)'i daha kötü bulacağını umarak dönmüştü, fakat onu daha iyi görünce çok sevindi. Peygamber (s.a.v.) «Allah'ın rah­meti ile yola çık» dedi Bunun üzerine Üsame ona veân etti ve Curf'a geri dönerek adamlarına kuzeye yürümek için hazırlanmalarını emretti. O sırada Ebu Bekir (r.) yu­karı Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Esma (r.) ile evlenme­den çok önce Ebu Bekir (r.), on yıl önce vahaya geldiğinde yanında kaldığı Hazreçli Hârise'nin kızı Habibe ile nişan­lanmıştı. Uzun süre nişanlı kaldıktan sonra evlenmişler­di. Habibe hâlâ Sunh'ta ailesinin yanında kalıyordu. Ebu Bekir (r.) 'do onu orada görmeye gidiyordu.

Peygamber (s.a.v.} Fadl (r.) ve Sevban (r.)'m yardı­mıyla Aişe (r.î'nin odasına döndü. Ali (r.) ve Abbas (r.) da oraya kadar peşlerinden gittiler, fakat çok kalmadılar. Dışan çıktıklarında oradan geçen bazı adamlar AH (r.)'ye Peygamber (s.a.v.)in nasıl olduğunu sordular. «Allah'a hamdolsun» dedi Ali (r.) «O iyi.» Fakat soranlar gittikten

dinle!» Ömer (r.) buna aldırmadı ve devam etti. Fakat Ebu Bekir'in sesini tanıyanlar Ömer'i -bırakıp ne söyleyeceğini duymak için ona döndüler. Ebu Bekir (r.) Allah'a hamd ettikten sonra şöyle dedi: «Ey insanlar, kim Muhammed e tapıyor idiyse —gerçekten Muhammed ölmüştür; kim d 2 Allah'a tapıyor idiyse— gerçekten Allah Diridir ve ölmez.» Daha sonra Uhud'dan son/a indirilen şu âyeti okudu:

«Muhammed, yalnızca bir Peygamberdir. Ondcn önce nice Pey­gamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölürse ya da öldürülürse siz to­puklarınız üzerinde gensin geriye mi döneceksiniz? İki topuğu üze­rinde gerisin geri dönen kimse, Allah'a kesinlikle zarar veremez. Allah, şükredenleri pek yakında ödüllendirecektİr.» (Al-i İmran: 144)

Sanki Ebu Bekir (r.) okuyuncaya kadar bu âyeti hiç kimse duymamıştı. Ondan bu âyeti aldılar ve bu âyet dil­lerde dolaşmaya başladı. Ömer (r) daha sonraları şöyle anlattı:

«Ebu Bekir'in o âyeti okuduğunu duyunca o kadar şa­şırmıştım ki yere düştüm. Ayaklarım artık beni taşımıyor­du ve Allah'ın Rasulünün ölmüş olduğunu anlamıştım.»

Ali, (r.) Zübeyr (r.) ve Talha Cr.) ile birlikte evine çe­kilmişti. Muhacirlerin geri kalan kısmı Ebu Bekir'in etra­fında toplanmışlardı. Useyd ve kabilesinden bir çok kişi de onlara katılmıştı. Fakat Evs'li ve Hazreçli Ensarm bü­yük çoğunluğu Sa'd İbn Ubade (r.)'nin başkanı bulundu­ğu Beni Sa'ide'nin toplantı yerinde toplanmıştı. Ebu Bekir İr.) ve Ümer (r.)'e, onların Peygamber (s.a.v.) irtihal et­tiğine göre yönetimin kime ait olacağı konusunda tartış­tıkları haberi ulaştı. Cnun otoritesini memnuniyetle ka­bul etmişlerdi; fakat onu kaybettikten sonra çoğu Kayle oğullarının Yesrib'li bir adamdan başkası tarafından yö-neltilmemesi gerektiğini düşünüyorlardı. Çoğu Sa'd'a 0\) biat etmek üzere idi.

Ömer Cr,), Ebu Bekir ir.)'i toplantı yerine kendisiyle beraber gelmesi için zorladı. Ebu Ubeyde de onlarla bir­likte gitti. Sa'd hastaydı ve toplantı yerinin ortasında bir Örtüye sarınmış yatıyordu. Üç Kureyşli içeri girdiğinde Ensar'dan biri onun adına insanlara hitap etmek üzereydi. Onları görünce Allah'a hamdettikten sonra konuşmasına onları da dahil ederek başladı: «Bizler Allah'ın Ensanyız ve İs'âm'm savaşa!, gücüyüz, ey Muhacirler, sîzler de biz­densiniz. Çünkü simden bir grup bizim aramızda yaşıyor» Konuşmacı aynı tonda konuşmaya devam etti. Muhacirle­ri de biraz övmesine vagmen, onların ilk İslâm toplumu ola­rak önemlerini gözönünde bulundurmaksızm sürekli Ensa-rı överek göklere çıkarıyordu. O konuşmasını bitirdiğinde Ömer (r.) tam konuşmaya başlamak üzereydi. Fakat Ebu Bekir (ı\), onu susturdu ve nazikçe, fakat kesin bir şekil­de konuşmağa başladı. Ensann önemini kabul ettiğini söy­ledi. Fakat. İslâm'ın Arabistan'da yayıldığını ve Arapların tüm olarak Kureyş'tcn başka birinin otoritesini kabul et­meyeceğini, çünkü Kureyş'in tüm Araplar arasında eşsiz bir konumu olduğunu da belirtti. Konuşmasını bitirerek iki adamdan birini öneriyorum. Hangisini dilerseniz ona biat edin- dedi. Daha sonra Ensar'dan biri kalkarak iki otoritenin olması gerektiğini söyledi. Bu ateşli bir tartışma­ya yol açtı. Ömer (r.) bu tartışmayı şu sözleriyle susturdu: «Ey Ensar, Allah'ın. Rasulünün namazlarda imamlık yap­ma görevini Ebu Bekir'e verdiğini bilmiyor musunuz? «Bili­yoruz» diye cevap verdiler. Ömer-. "Peki aranızda kim-onun önüne geçmek istiyor?» dedi. -Allah korusun, onun önüne geçemeyiz»[58] dediler. Bunun u/erine Ömer (ı\), Ebu Bekir ir.)'m elini tuttu vo ena biat etti. Arkasından da Ebu Uheyde (r.) vo diğer Muhacirler biat ettiler. Daha sonra Sa'd hariç orada bulunan Ensann tümü de biat etti­ler, Sa'd hiçbir zaman Ebu Bekir'i bir halife[59] olarak kabuî etmedi ve Suriye'ye hicret etti.

Orada ne karar almış olurlarsa olsunlar Medine'de hiç kimse Mescid'de, o orada olduğu müddetçe Ebu Bekir'in önüne geçmeyi kabul etmezdi. Ertesi gün sabah namazın­da, namazı kılmadan önce Ebu Bekir (r.) minbere oturdu. Ömer (r.) ayağa Kalkıp, cemaate Ebu Bekir'e biat etmele­rini emretti ve onu şöyle tanımladı: «Sizin en iyiniz, Allah'­ın Rasulünün arkadaşı,» îkisi mağarada oturduklarında ikinin ikincisi» (Tevbe: 40).

Yeni nazil olan âyetlerden birinde Ebu Bekir (r.)'in bu önemli anda Peygamber (s.a.v.)'in tek arkadaşı olduğu belirtiliyordu[60]. Daha sonra biat eden Ali hariç tüm cemaat bir ağızdan ona bağlılık yemini ettiler[61].

Daha sonra Ebu Bekir fr.), Allah'a hamd ve şükret­tikten sonra cemate hitap etti: «Sizin en iyiniz olmadığım "halde sizin üzerinize hakim oldum. Eğer doğru yaparsam bana yardım edin, eğer yanhş yaparsam beni doğrultun. Hakka samimiyetle saygı göstermek bağlılıktır, hakka say­gısızlık ise ihanettir. Aranızdaki güçsüzler, inşallah onla­rın haklarını koruyuncaya kadar benim katımda güçlü ola­caklardı. Aranızdaki güçlüler ise, başkalarının hakkını on-fardan, inşallah, alana kadar benim katımda güçsüzdürler Ben Allah'a ve Rasulüne itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz. Fakat eğer ben Allah'a ve Rasulüne itaat etmez­sem siz de bana itaat etmeyin. Namaza kalkın, Allah size merhamet etsin!»

Namazdan sonra Peygamber (s.a.v.)'in ev halkı ve ailesi onu gömülmeye hazırlamaları gerektiğine karar ver­diler. Fakat bunun nasıl yapılacağı konusunda anlaşmaz-lığa düştüler. Daha sonra Allah onların üzerine bir uyuk­lama verdi ve herbiri rüyasında bir sesin «Peygamber (s, a.v.)'i elbiseleri üzerinde olduğu halde yıkayın» diye bir ses duydu. Bunun üzerine Aişe'nin odasına gittiler, o an için Aişe odadan çıkmıştı. Hazreçli bir adam olan Evs îbn Havlî, orada Ensan temsil etmek için Ali'ye yalvardı: «Sen­den Allah ve Rasulündeki payımız adına rica ediyorum Ey Ali!» Ali onun içeri girmesine izin verdi. Abbas fr.), oğlu Fadl (r.) ve Kisam (r.), Ali (r.)'ye mübarek vücudu­nu çevirmekte yardım ettiler. Bu sırada Üsame (r.). Pey­gamber (s.a.v.)'in azatlısı kölelerinden biri olan Şükran'ın yardımıyla su döküyordu, Ali Cr.) elini uzun yün elbisesi­nin her tarafında gezdirdi. «Ey bana annemden ve babam­dan daha sevgili olan,» dedi, «yaşarken de, ölü iken de ne kadar güzelsin!» Hatta bir gün sonra bile Peygamber (s.a. v.)'in vücudu nefes alıp vermemesine, sıcaklık ve yumu­şaklığını kaybetmiş olmasına rağmen hâlâ uykuda imiş gibiydi.

Ashab şimdi de onun nereye gömüleceği konusunda anlaşmazlığa düştü. Çoğu, onun mezarının Baki mezarlı­ğında üç kızı ve oğlu İbrahim'in ve kendi gömdüğü arka­daşlarının yanma kazılması gerektiğini düşünüyordu. Ba­zıları ise onun Mescide gömülmesi fikrindeydi. Fakat Ebu Bekir onun: «Öldüğü yere gömülmeyen hiçbir Peygamber yoktur» dediğini hatırladı. Bunun üzerine mezar, Peygam­ber (s.a.v)'in yattığı şiltenin hemen yanında Aişe'nin oda­sının zeminine kazıldı.

Daha sonra tüm Medine'liler onu ziyaret ettiler ve ba­şında cenaze namazı kıldılar. Küçük gruplar halinde geldi­ler ve her .grup ayrı olarak cenaze namazını kıldı ilk ön­ce erkekler grup grup geldiler, tüm erkekler onu ziyaret ettikten sonra kadınlar geldiler. Onlardan sonra da çocuk­lar ziyaret ettiler. O gece Peygamber (s.a.v.) Ali (r.) ve kendisini mezara hazırlayan diğer arkadaşları tarafından gömüldü.

Şimdi «Nur şehri» diye anılan Medine'de büyük bir üzüntü yaşanıyordu. Sahabeden her biri ağladığı için baş­kalarını azarlıyor, fakat kendisi ağlıyordu. Niye ağladığı sorulduğunda Ümmü Eymen[62]: «Ben onun için ağlamıyo­rum» dedi. «Onun için bu dünyadan daha iyi olan bir yere gittiğini sanki bilmiyor muyum? Fakat ben, bize gökten gelen haberler kesildiği için ağlıyorum»[63].

Sanki büyük bir kapı kapanmış gibiydi. Yine de onun şöyle dediğini hatırladılar: «Ben bu dünyada ne yapayım? Ben ve bu dünya, bir yolcu ve yolcunun altında gölgelen­diği bir ağaç misaliyiz. Bir müddet sonra yolcu yoluna gi­der ve onu arkasında bırakır [64] Peygamber (s.a.v.) bunu herkesin kendisi için söylemesini kestederek duyurmuştu. Bu kapı şimdi kapansa bile, mü'minler için Ölümle birlikte tekrar açılacaktır. Kulaklarında hâla onun şu sözleri çın­lıyordu:

«Ben sizden Önce gidiyorum ve sizin şahidinizim. Si­zinle buluşma yerim Havuz'dur». Bu dünyadaki risalet gö­revini yerine getirerek, bu görevi ahirette devam ettirmek üzere bu dünyadan ayrılmıştı. Ahirette O, onlar için ve baş­kaları için, bu dünya hayatına sınırlamaları olmaksızın merhamet anahtarı[65], Cennet Anahtarı, Hakkın Ruhu ve Allah'ın habibt olacaktı.

«Hiç şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat etmekte­dirler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimi­yette ona selâm verin» (Ahzab: 56).

514

VADÎ KUREYŞLERÎ

(Fihr direkt olarak İsmail'in oğullan soyundan gelmektedir. Fihr'in soyunun civar Kureyş-leri olarak anılan kısmı bu şemada belirtilmemiştir.)

KUREYŞ diye tanınan Fihr

el-HARÎS

Gâlib Lu'ay

(Ebu Ubeyde'nin kabilesi)

AMİR

(Süheyl'in kabilesi)

Ka'b

Hüseys ADİY MÜRRE

(Ömer'in kabilesi) AMR

SEHM (AMR tbn el As'ın k.) CUMAH (Osman

İbn Ma'zun k.)

Kilâb

KUSAY

MÜRRE

TEYM

(Talha ve Manzum Ebu Bekir'in)

ZÜHRE

Yekaze

{Ebu Seleme ve Halid İbn Velid'in Kabüesi)

ABDU'D-DAR ABDU MENAF

ABD EL-UZZA (Peygamber'in annesi Amine'nin kuzeni

ESED Sa'd'ın ve Abdurrahman îbn Avfîm ka-

Hatice, Varaka ve bilesl) Zübeyr ibn El-Av-vam'm kabilesi

Kabilelerin kurucuları büyük harfleri© yazılmıştır. Bunların ardından da o kabileden Pey­gamber'© çok yakın veya tarihsel önem arzeden birkaç kişinin adı verilmiştir.

REFERANS ANAHTARI

Biyografik ve Tarihsel eserler t

K.— Kur'an

Bu kitap osasen aşağıdaki uç yazarın M.S. 8 ve 9. yüzyıllarda

yazdıkları eserlere dayanmaktadır.

II.: ibn lshak Buradaki alıntılar Muhammed ibn İshak'ın Siret-i Rasulullah (Peygamberin Hayatı) adlı kitabının Abdel-Malik îbn Hişam (I.H.) tarafından tetkik edilmiş nüshasının Wüsten/eld baskısından ya­pılmıştır.

I.S. i İbn Sft'd Buradaki alıntılar Muhammed İbn Sa'd'ın Kltab et-Tabaka el-Kebîr adlı eserinin Leyden baskısındandir.

W. Vâkıdi Buradaki alıntılar Muhammed İbn Ömer

el-Wâkıdl'nin Kİtab el-Meîazl (Peygam­berin savaşlarının kronolojisi) adlı kita­bının Marsden Jones baskısından yapıl­mıştır.

Bunların yanısıra zaman zaman şu yazarlara da müracaat edil­miştir:

A. i Azrakİ Muhammed îbn Abdullah el-Azraki'nin

Ahbar Mekke adh eserinin Wüstenfeld baskısı.

T«b. t Taberl Muhammed ibn Cerlr et-Taberî'nin Târih er-RıuuI ve'I-Mûlûk (Peygamberler ve Krallar Tarihi) adh eserinin leydon

516

heyden baskısı. Aynı yazarın Tefsir'ine de müracaat edilmiştir.

S.: Süheylî Abdurrahman İbn Abdtdah es-SübeyU'nin
İbn İshak'a yazdığı şerhin (Er-Ravz el-Unnf) Kahire baskısı.

Peygamberin Hadislerini Toplayan Eserler

Aşağıdaki 9. yüzyılda yaşamış sekiz Muhaddisten yapılan alıntılar VVensinck'in Handbook of Eariy Muhammadan Tradi-tion adlı eserinde kullandığı sisteme göre düzenlenmiştir. B t Muhanımed İbn İsmail el-Buhari M i Müslim tbn el-Haccac el-Kuşeyrî Tir.: Muhammed tbn İsa et-Tinnizi A.H. î Ahmed îbn Muhammed İbn Hanbel N. t Ahmod tbn Şu'ayb en-Nesei A.D.: Ebu Davud es-Sicistanî D.: Abdullah îbn Abdurrahman ed-Darimi İ.M. s Muhemmed İbn Mace.

Zaman zaman aşağıdaki M.S. İl. yüzyıl muhaddislerinden de alıntılar yapılmıştır. Bu muhaddislerin eserleri Wensüyck*in el kitabında yer almamıştır.

Bay: Ahmed ibn el-Hüseyin el-Beyhaki Kitabes-Sünen el-Kübra F. t Hüseyin b. Mahmud el-Ferra" el-Be^avî, Mişkat el-Mesablh.

517


--------------------------------------------------------------------------------

[1] I I. 897.
[2] W 1012
[3] Bak. Böl. 76.
[4] Bak Bol. 30
[5] I. I. 536.
[6] I. I. 0L7.
[7] Mirkhand, Ravdat os-Sâfa II Cilt, 2. 55, 671-2 eski kaynakları zikredcr. Brk. B. XXIII, 76
[8] I. I. 953
[9] Daha ünce de belirttiğimiz gibi Kur'an'da birinci şahıstan üçuncu şahısa (Biz... Allah) geçiş sık sık kullanılır.
[10] Bismillah er-Rahman er.Rahim kelimeleriyle başlamayan tek curo olan Tevbe Suresinin başında esirgeme ve bağışla­ma iü]mlorinin zikredilmemesi bu mesaim sertliğini vurgu­lar.
[11] Buradaki sözler «annesinin rahminde» diye anlaşılmalıdır, Çünkü Isa’nın, Adem'in yaratılışı gibi birden bire yetişten olarak: yaratılması sözkonusu değildir.
[12] I. S. I/l, 88-9.
[13] Agc.
[14] B. LXXXI, 3.
[15] I. S. I./l, 88-9.
[16] Tahrim t 6, Fecr; 29:/Kur'an kul kelimesini İki anlamda kul­lanın bîri herşeyi İçine alan -hatta şeytanı bile kulu olarak gören diğeri iso yukarıdaki gibi âyetlerde hususi anlamda. Şeytana hitaben söylenen şu sözlerde de bu kelime husus; anlamda kullanılmıştır: «Btimm kullarım; senin onlar uzo-rinde hiçbir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur.» îsra: 65).
[17] El Hakim et-Tirmızı, Nevadiru'1-Üsûl,
[18] I. i, 853
[19] M. U. 4
[20] B. III, 42.
[21] B'eyhâki, Zûd.
[22] Yani karşılıklı Rıdvan ılc. (bk. böl. XXX),
[23] B. LXXXI, 37.
[24] Beyhakî, Da'vet.
[25] Tir. XLV.
[26] B. LXH, ı.
[27] Bak. böl. XXVI.
[28] Tır. XLVI, 33.
[29] A. H 64. Kur'an meleklerin Meryem'e şöyle dediklerinden bahseder: -Meryem, şüphesiz Allah seni seçkin kıldı, seni arındırdı ve alemlerim kadınları üzerine seçti,- (Al-i îm-ran: 42).
[30] Tir. XLVI, 20.
[31] F. XXVI, Menultıb es-Sahabe.
[32] B. LXXXi, 27.
[33] B. XC1I, 4.
[34] M. XLVII, 6.
[35] M. I. 232
[36] A. D XXXVI, 1.
[37] A. D. XXXV, 4.
[38] M. LII, 20
[39] M. LII, 9
[40] Bir kız çocuğu doyuran bir kadın, son zamanlardaki çocuk­ların anne-babalarına karsı saygısız davranmaları nedc-nıvle hunıen hemen kızının cariyesi gibi olacaktır Bu so-zun ikinci bolumu sadece sosyal düzeydeki konusu degıl, **ym zamanda Kabil'in Habıl'ı öldürmesine son muhru vu racak olan, yerleşik hayatın göçebe hayat üzerinde zafer kazanmasını da kastediyor.
[41] M. I. I
[42] B. LXJ. 25. ,
[43] W. 1097
[44] W. 1100.
[45] îbn Kesir Bidaye ve n-Nıhaye, V. 209.
[46] I 965
[47] B. XVI, 8.
[48] I. S. VIII 7C 7
[49] I. I.J.OO0.
[50] I I 006
[51] Havuz. Peygamber (s.av.)'e verflen semavi nehir ve Ccnnet'c girdiklerinde mü'müüerm susuzlukla- dikleri göldür.
[52] W B I.XIV, 17.
[53] i. S.II/2, 10
[54] I. S. H/2, 30 504
[55] Bir müddet ertelemeden, sonra sefere çılaldığında Üsame bu sözlerin doğru olduğunu ispatladı.
[56] Vezir'in kotu kalbli karısı ve arkadaşlarını kastediyor; bak. K. (Yusuf: 31-3).
[57] I. S. 11/2, 20.
[58] 1. S. il/a. 23.
[59] Arabçada Halife, yani tamamen söyleyecek olursak Halifctû Rasülullah , Allah'ı+n Rasülü ‘nün vekili anlamına gelir
[60] Bak Bul. XXXVII.
[61] Birkaç ay sonra Fatıma öldüğünde Ali ve Ebu Bekir'e şöyle d-.'di: -Sonin önemini ve Allah'ın sana olan ihsanını biliyo­ruz ve onun £,ana verdiği hiçbir şeyi kıskanmıyoruz- Fakat cjH bizim önümüzde bize sonnadajı bir şey yaptın. Biz bu konuda, Peygamber (s.a.v.Ve olan yakınlığımız nedeniyle bir siz hakkma sahip olduğumuzu hissettik.» Bunun üzerine Ebu JJ'ikir'iiı gözleri yaşlarla doldu ve şöyle dedi; «Nefsimi kud­ret elinde tutana yemin olsun ki, ben Allah'ın Rasulünün ak­rabalarıyla, kendi akrabalarımdan daha iyi geçinmek is-îunm.» O gün öğic namazında cemaate Ali'nin henüz kendi­sini bir halife olarak kabul etmediğini açıkladı. Bunun uze-nne Alı Ebu R^k<>'in doğruluğunu tasdikledi ve ona biai p'tı. (B. LXIV, 38).
[62] I. S. H/2. 63.4
[63] I. M. XXXVII, 3.
[64] I. M. XXXVII, 3.
[65] Bu ve diğer isimler Peygamberin İsimlerini anlatan gole-noksül münacaatlardan alınmıştır.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:39 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
80 TEBÛK'TEN SONRA


Bedir'den dönüş gibi, Tebûk'ten dönüş de üzüntülü olmuştu: yokluğu sırasında Peygamber (s.a.v.) 'in .kızların­dan biri daha, Ümmü Gülsüm (r.) ölmüştü. Bu sefer kızı­nın kocası da Medine'de değildi. Peygamber (s.a.v.) onun mezarı başında dua etti ve Osman (r.) 'a eğer bekâr bir kı­zı daha olsaydı kendisine vereceğini söyledi.

Sefere katılmayan münafıklar teker teker Peygam­ber (s.a.v.)'e gittiler ve özürlerini beyan ettiler. Peygam­ber (s.a.v.) onları, Allah'ın gizli düşünceleri bildiğini söy­leyerek uyarmasına rağmen, özürlerini kabul etti. Fakat geride kalan üç mü'mine, Allah'onlar hakkında hüküm verinceye kadar kendisinden uzak durmalarını ve diğer mü'minîere de bu üç kişiyle konuşmamalarını söyledi. Bu üç kişi Elli gün boyuûGa tttpEumdışı biı» hayat sürdüler; fakat ellinci gün sabah namazından sonra Peygamber (s.a.v.) mescidde Allah'ın onları affettiğini ilân etti. Bu ko­nu da nazil olan ayetler şöyleydi:

«(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı), öyle kî, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti. Ve O'nun dışında (yine) Al­lah'tan başka bir sığınacak olmadığını İyice anladılar. Sonra tev-be etsinler diye onların tevbezlni kabul et'i. Şüphesiz Allah (yal­nızca) O tevbelerî kabul edendir.» (Tevbe: 118).

Cemaat sevince boğuldu ve birçoğu güzel haberi onla­ra vermek için mescidden aceleyle çıktılar. İçlerinden en gençleri olan Ka'b İbn Malik (r.) şehrin dışında kendisine tek kişilik bir çadır kurmuştu. Daha sonraki yıllarda, yak­laşan bir atm ayak seslerini ve «Ey Ka'b, müjde» diye bir bağırma duyduğunu ve nasıl hemen secdeye kapandığını anlatırdı. Bu iyi haberin affedilme haberinden başka bir şey olamayacağından emindi. Ka'b daha sonra mescide git­ti. -Peygamber (s.a.v.)'e selâm verdiğimde» dedi, «yüzü sevinçten parlıyordu. Bana: «Annenden doğduğundan beri geçirdiğin en güzel gün için sevin» dedi. «Ey Allah'ın Rasu-lü, bu senden mi, yoksa Allah'tan mı?» diye sordum. «Ha­yır Allah'tan» diye cevap verdi. Allah'ın Rasulü sevinçli bir haberden memnun olduğunda yüzü ay gibi parlardı».

Havazin'in lideri Malik (r.) Müslüman olduğundan be­ri boş durmuyordu. Beni Sakîf hâlâ Taif'e girilmez diye kendileriyle övünebilirlerdi; fakat şimdi tüm yönlerden uzak ve geniş Müslüman topluluklarıyla sarılmışlardı ve gönderdikleri her kervan yağmalanabilirdi. Hatta deve ve koyunları bile Malik'in adamları alır diye otlamaya dışarı çıkaramıyorlardı. Yanısıra Malik'in adamları ellerine dü­şen Sakif'iiler, putperestlikten vazgeçmedikçe serbest bı­rakmayacaklarını ve öldüreceklerini ilân etmişlerdi. Birkaç ay sonra Taif'liler Peygambere (s.a.v.) İslâm'ı kabul ede­ceklerini bildiren, buna karşılık halkın, mallarının ve top­raklarının güvenlikte olmasını isteyen bir anlaşma yap­mak üzere bir delege göndermekten başka seçenekleri ol­madığına karar verdiler.

Tebük'ten Ramazan'ın başında dönülmüştü. Aynı ay içinde Taiften delegeler Medine'ye geldi. Delegeler konuk­severce karşılandılar ve onlar için mescidin yakınma bir çadır kuruldu. Eğer Müslüman olurlarsa yerleşim bölge­lerinin îslâm devletinin koruması altında olmasına karar verildi. Fakat Peygamber (s.a.v.î onların ba^ı isteklerini kabul etmedi. Delegeler Lafın üç yıl kadar tahrip edilme­di den durmasını istediler. Peygamber (s.a.v.} bu isteği geri çevirince iki yıla, sonra bir yıla indirdiler, en sonunda bir ay mühlet istediler. Peygamber Cs.a.v.) buna da hayır de­di Daha sonra ona putlarını kendi elleriyle tahrip etmeme­leri ve hergun beş vakit namaz kılmamaları için yalvardı­lar. Onlara: «Namaz olmayan dinde hayır yoktur» diyerek namaz kılmaları gerektiğini söyledi. Fakat putlarını kendi elleriyle tahrip etmemeleri konusundaki önerilerini kabul etti. Urve'nin yeğeni Muğire'ye delegeler ile birlikte gitme­sini ve Mekke'den kendisine yardım etmek üzere Ebu Süf-yan'ı alıp Lat'ı tahrip etmesini emretti.

Müslüman olduktan sonra delegeler Ramazan'ın geri kalanını Medine'de oruç tutarak geçirdiler ve daha sonra Taife döndüler. Ebu Süfyan gruba Mekke'de katıldı, fakat putu kıran, tek elli Muğire idi. Muğire'nin kabilesi, Urve ile aynı kaderi paylaşmasından korkarak onun için bazı koruma önlemleri almışlardı. Fakat kınlan put için feryat eden kadın seslerinden başka bir müdahale olmadı.

Şehrin teslim olmasına en çok üzülen iki kişi, ne şeh­rin vatandaşı ne de Lat'm bağlılarmdandı. Peygamber (s. a. y.) Mekke üzerine yürüdüğünde, Hanzala'nm babası Ebu Amir ve ciritçi Vahşi, kendilerine yenilmez bir şehir olarak görünen Taife sığınmışlardı. Fakat şimdi nereye sı­ğınabileceklerdi? Ebu Amir, Suriye'ye kaçtı ve orada ken­di kendine ettiği bedduayı yerine getirerek «yalnız ve yu­vasız bir sürgün» olarak öldü[1]. Sakîf li bir adam Peygam­ber (s.a.v.)'in Müslüman olan hiç kimseyi öldürmediğini söylediğinde Vahşi hâlâ nereye gidebileceğini düşünüyor­du. Vahşi, bunun üzerine Medine'ye gitti, Peygamber (s.a. v ) 'e gidip kelime-i şehadet getirdi. O, böyle yaparken mü'-m inlerden biri onu Hamza'yı öldüren köle olduğunu anladı ve: «Ey Allah'ın Rasulü, bu Vahşi» dedi. «Olsun» dedi Pey­gamber (s.a.v.), «Çünkü bir kişinin İslâm'a girmesi benim içm bin kâfiri öldürmekten daha iyidir». Daha sonra gözle­ri, önündeki siyah yüzde gezindi: «Gerçekten sen Vahşi misin?» diye sordu. Adam doğrulaymca: -Otur ve Hamzayı nasıl öldürdüğünü bana anlat» dedi. Adam anlatmayı bitirdiğinde Peygamber ,(s.a.v.): Yazıklar olsun, yüzünü benden uzak tut, bırak da sana bir daha bakmayayım»[2] dedi.

Ebu Amtr'in kuzeni îbn Ubey'e gelince, Tebûk'ten bir ay sonra hastalandı ve birkaç hafta sonra ölmek üzere ol­duğu anlaşıldı. Eski kaynaklar, onun nasıl öldüğü (mü'min olarak mı, münafık olarak mı) konusunda farklı görüşler öne sürmüşlerdir. Fakat Peygamber (s.a.v.î'in onun başın­da cenaze namazı kıldığı ve kabri başında dua ettiği ko­nusunda hepsi aynı fikirdedirler. Bir kaynağa göre Ömer (r.), Peygamber (s.a.v.î namaz için yerini aldığında onun yanına gitmiş ve bir münafığa bu kadar lütufta bulunma­ması için ona karşı çıkmıştı. Peygamber (s.a.v.) ona gülüm­seyerek şu cevabı verdi: «Ömer, arkama geç. Bana bir se­çenek verildi, ben de seçtim. Bana:

«Sen, ister onlar İçin bağışlanma dile ya da istersen onlar tçin bağışlama dileme. Onlar için yetmiş kere bağışlama di':sen de, Allah onları kesinlikle bağışlamaz» (Tevbe: 5) ,

denildi. Eğer yetmiş defadan fazla bağışlanma dilediğimde Allah'ın onları bağışlayacağını bilsem dualarımın sayısını artırırdım»[3]. Daha sonra namazı kıldırdı, tabutun yanında mezarlığa kadar yürüdü ve mezarın başında durdu. Bun­dan kısa bir süre sonra münafıklar hakkında, şu ayet na­zil

«Onlardan ölen bitinin namazım hiçbir zaman kılma, mezarı başında durma. Çünkü onlar Allah'a ve Rasulüne (karşı) küfre sap­tılar ve fasıklar olarak öldüler.» (Tevbe: 84). Fakat başka kaynaklara göre[4] bu âyet Tebûk'ten dön­dükten hemen sonra nazil olan vahyin bir bölümü idi. Bu âyet İbn Ubey'e uygulanamazdı, çünkü Peygamber onu hastalığı sırasında ziyaret etmiş ve Ölümün yakınlığının onu değiştirdiğini görmüştü. İbn Ubey, Peygamber (s.a.v.) -den öldüğünde kefenlenmek için bir elbisesini ve kabre kadar tabutunun yanında gitmesini istemiş, O da bunu kabul etmişti. Daha sonra da: «Ey Allah'ın Resulü, ümit ederim ki tabutumun yanında dua eder ve günahlarımın affı için Allah'tan bağışlanmamı dilersin» demişti. Pey­gamber (s.a.v.) yine kabul etmiş ve O Öldükten sonra da sözünü yerine getirmişti. Tüm bu olaylar sırasında ölen adamın oğlu Abdullah da vardı.

Peygamber (s.a.v.)'e elçiler gönderen tek kabile Saklf değildi. «Heyetler yılı» olarak anılan Hicret'in bu dokuzun­cu yılında Medine'ye Arabistan'ın her tarafından daha bir çok elçiler geldi. Bunlar arasında Yemen'in çeşitli bölgele­rinden gelen elçiler ve putperestliği bırakıp Müslüman ol­duklarını duyuran dört Himyerli Prensin mektupları da vardı. Peygamber (s.a.v.) onlara samimiyetle cevap verdi; onlara İslâm'ın emirlerini haber verdi. «Dinine bağlı olan bir yahudi veya bir hristiyanın dininden döndörülmeyece-ğini, fakat cizye (haraç) ödeyip, Allah'ın Rasulü'nûn hi­mayesi altında olacağını»[5] belirterek yahudi, hristiyan ve Müslümanlardan vergi toplamak üzere göndereceği elçile­re iyi davranmalarını emretti. Dinsel ayrılıklarla ilgili ola­rak nazil olan bir âyette şöyle denilfyordu.:

«Sizden her biriniz için bîr şeriat ve bir ydl yöntem kıldık. Eğer Allah[6] dileseydi, sizi bir tek ümmetten kılardı; ancak (bu) si­ze verdikleriyle sizi denemesi İçindir. Artik hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir» (Maide: 48).

Gelen heyetlerin hepsinden sonuç alınamıyordu. Bı'r Ma'un'daki katliamdan sorumlu olan Amir İbn Tufeyl şim­di Beni Amir'in başına gelmiş ve kabilesinin baskıları so­nucunda Medine'ye gelmek zorunda kalmıştı. Fakat cahil bir adamdı. İslâm'a karşılık Peygamber (s.a.v)'den kendi­sini halifesi olarak ilân etmesini istedi. Peygamber (s.a-v.). «O ne senin içindir ne de kabilen içindir» dedi. «O halde», dedi Amir, «Sen şehirlileri yönet, bana da göçebeleri ver... «Hayır» dedi. Peygamber (s.a.v.); «fakat sana süvarilerin idaresini veriyorum, çünkü sen atlardan anlayan bir adam­sın.» Bedevi lider için bu yeterli değildi. Hor görerek; «Bir-şeyim olmayacak mı yani?» dedi. Geriye dönerek: «Her ta­rafı sana karşı atlılar ve yayalarla dolduracağım» dedi. O gittikten sonra Peygamber (s.a.v.) dua etti. «Allah'ım, Be­ni Amir'e hidayet ver ve Tufeyl'in oğlu Amir'in şerrinden İslâm'ı kurtar.» Amir yolda bir saldırıya uğradı ve eve varmadan öldü. Kabilesi yeni bir temsilci kurulu gönder­di ve anlaşma yapıldı. Şair Labîd (r.) de elçilerden biriydi ve Müslüman olmuştu. Bundan sonra şairliği bırakmak is­tediği söyleniyordu. «Buna karşılık ' Allah bana Kur'an'ı verdi» demişti. Fakat yine de yeteneklerini dinin hizmetin­de kullanarak Ölünceye dek şiir yazmaya devam etti.

Hac zamanı yaklaşıyordu. Peygamber (s.a.v.) hacılarla ilgilenme görevini Ebu Bekir (r.)'e verdi. Ebu Bekir (r.) Medine'den üçyüz kişiyle yola çıktı. Fakat onlar gittikten kısa bir süre sonra, Müslüman ve müşrik Mekke'ye giden tüm hacıların duyması gereken önemli bir âyet nazil oldu. Peygamber (s.a.v.) «Bana benim ailemden birinden başka­sı temsilci olamaz» dedi ve Ali (r.) 'e tüm hızıyla gidip hacı­lara yetişmesini söyledi, inen âyetleri Mina'da okuyacak ve o yıldan sonra Kâ'be'ye çıplak girilemeyeceğini ve put­perestlerin son defa Haç yaptıklarını ilân edecekti.

Ali Cr.) yetiştiğinde Ebu Bekir (r), topluluğa kuman­da etmek üzere mi geldiğini sordu. Ali (r.) onun kumandası altında olacağını söyledi ve birlikte yola çıktılar. Na­mazları Ebu Bekir kıldırdı ve hutbeleri de o okudu. Bay­ram günü, tüm hacılar kurbanlarını kesmek üzere Mina vadisinde toplandıklarında Ali (r.) ilahî mesajı açıkladı. Mesajın konusu, putperestlere serbestçe gidip gelme için dört ay mühlet verildiği, bu süreden sonra Allah'ın ve Ra-sulü'nün onlara, karşı bir sorumlulukları olmayacağıydı.

Onlara savaş ilan edilmişti. Bundan sonra görüldükleri yerde öldürülecek ya da esir alınacaklardı[7]. İki istisna ya­pılmıştı Peygamber (s.a.v.)'le özel anlaşması olan ve bu an­laşmaya uyanlar anlaşma süresi bitinceye etek güvenlikte olacaklardı, eğer bir putperest himaye isterse ona himaye verilecek, îsîâm ona tebliğ edildikten sonra emin bir yere yerleştirilecekti. Putperestlerin çıkarılmasıyla sadece tica­retlerinin durgunlaşacağını değil değerli hediyelerden de mahrum kalacaklarını zanneden yeni Müslüman olan Mekke'lilere hitaben yeni bir âyet nazil olmuştu:

«Ey iman edenler, müşrikler ancak pisliktirler; öyleyse bu yıl­larından sonra artık Mesciâ-i Harama yaklaşmasmlar. Eğer ihtiyaç içinde kalmaktan korkarsanız. Allah dilerse sizi kendi fazlından zengin kılar. Hiç şüphesiz Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.» (Tevbe: 25).

Peygamber (s.a.v.) Hicret'ten sonra onuncu yıl olan ertesi yıl hemen hemen tümünü evde geçirdi. İbrahim, yü­rümeye başlamıştı ve henüz Konuşmaya başlıyordu. Ha­san (r.) ve Hüseyin (r.)'in, Zeyneb Cr.) adında bir kızkar-deşleri olmuştu ve Fatıma (r.) dördüncü bir çocuk bekli­yordu. Ailenin diğer yakınları arasında Cafer (r.)'in üç oğlu vardı. Cafer'in ölümünden sonra Esma (r.) ile evlen­diği için bu üç çocuk Ebu Bekir (r.)'in üvey oğullan olu-

yordu. Esma (r.) da bir bebek bekliyordu. Peygamber (s.a. v). Esma'nm kardeşi Ümmü'1-Fadl (r.)'ı çok severdi. Mek­ke'de iken sık sık onu ziyaret etmek adetiydi. Abbas (r.) Medine'ye yerleştiğinden beri yine sık sık ziyaret ediyordu. En büyük oğulları Fadl fr.) olgunlaşmış ve Peygamber (s. a.v.) tarafından sevildiğini gösteren birçok olayla karşı­laşmıştı. Bunlardan biri de, Peygamber (s.a.v.)'in Meymu-ne (r.)'de kaldığı zamanlar, yeğeni Fadl (r.)'ı onunla-bir­likte kalmaya davet etmesiydi.

Delegeler bir önceki yıl gibi gelmeye devam ediyordu Bunlardan biri, Peygamberle (s a.v) anlaşma yapmak isteyen Necran hris Uyanların d andı. Onlar Bizans yönetimin-deydiler ve geçmişte Konstantinapol'den birçok yardım gör­müşlerdi. Altmış itişi olan delegeleri Peygamber (s a.v.) Mescid'de kabul etti. Onların dua etme vakti geldiğinde Peygamber (s.av.) onların doğuya dönerek dua etmelerine izin verdi.

Kaldıkları sürece yapılan görüşmelerde birçok ilkelere değinildi, isa'nın kişiliği hakkında Peygamber (s.a.v)'le arasında birçok anlaşmazlıklar çıktı. Bunun üzerine şu âyetler nazil oldu-

«Şüphesiz, Allah ka'ında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı[8], sonra da «ol» demesiyle o he­men oluverdi. Gerçek, Rabbindendir. öyleyse kuşkuya kapılanlar­dan olma. Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında seninle «çekişip-tartışmalcra girişirlerse» de ki: «Gelin oğullarımı­zı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve ken­dinizi çağıralım, sonra kcrşthkh lanctleşelim de Allah'ın lanetini ya­lan söylemekte olanların üs'üne kılalım.» (Al-i Imran: 59-61}.

Peygamber (s.a.v.) bu âyetleri hristiyanlara okudu ve onları kendisi ve ailesi ile buluşup âyette Önerilen şekilde

anlaşmazlığı çözmeye davet etti. Onlar düşüneceklerini söylediler, ertesi gün Peygamber (s.a.v.)'e geldiklerinde, Ali (r.)'nin, Fatıma lr.)'nın ve iki oğullarının yanında ol­duğunu gördüler. Peygamber (s.a.v.) büyük bir aba giy­miş ve hepsini de içine alacak şekilde yaymıştı. Bu neden­le bu beş kişiye, «ehl-i aba» denirdi. Hristiyanlara gelince, anlaşmazlığı artık daha fazla devam ettiremeyeceklerini anladılar. Peygamber (s.a.v.î onlara, vergi vermeleri karşı­lığında kendilerinin, kiliselerinin ve tüm diğer mallarının İslâm devletinin koruması altında olacağını vadeden bir anlaşma yaptı.

Bu yılın ilk aylarında süren neşeli mutluluk İbrahim'­in hastalanmasıyla birlikte sona erdi. Bir süre sonra onun uzun süre yaşamayacağı ortaya çıktı. Onu annesi Mariye (r.) ve teyzesi SirînCr.) tedavi ediyorlardı. Peygamber (s. a.v.) onu sık sık ziyaret ed'yordu ve ölürken yanındaydı. Çocuk son nefesini verdiği ide kucağına aldı ve gözlerin­den yaşlar boşandı. Onun yas ve feryadları yasaklaması, ölüm sonrasındaki tüm üzüntü belirtilerini de yasaklamış olduğu anlaşılıyordu. Bu yanlış anlama hâlâ bazı zihinleri meşgul ediyordu. Abdurrahman İbn. Avf (r.): «Ey Allah'ın Rasulü, sen bunu ağlamasını kastederek yasaklama­dın mı? Müslümanlar seni ağlarken görürlerse onlar da ağ­larlar» dedi. Peygamber (s.a.v.) yine ağlamaya devam etti ve konuşabilecek hale geldiğinde: «Ben bunu yasaklama­dım. Bunlar acıma ve merhamet belirtileridir. Merhametli olmayana merhamet olunmaz. Ey ibrahim, eğer tekrar bu­luşma va'di olmasa, bu herkesin geçmek zorunda olduğu bir yol olmasa ve son gelenimizin ilk gidene yetişeceğini bil­in eşek, senin için daha fazla üzülürdük. Yine de senin için çok üzülüyoruz, ey İbrahim. Göz ağlar, kalb hüzünlenir, Allah'ın gücüne gidecek birşey söylemiyoruz» [9]dedi.

İbrahim'in Cennette olduğunu söyleyerek Mariye (r.) ve Şirin (r.)'i teselli etti. Onları bir müddet yalnız bıraka tıktan sonra Abbas (r.) ve Fadl (r.) ile birlikte döndü, îki yaşlı adam oturmug onu seyrederken genç adaın cenazeyi yıkadı. Daha sonra, cenaze mezarlıktaki küçük mezarına kondu. Üsame (r.) ve Fadl Cr.) çocuğu mezara uzattıktan sonra Peygamber Cs.a.v.) cenaze namazını kıldırdı ve kab­rin başında oğlu için dua etti. Mezara toprak atıldığında hâlâ mezarın başındaydı. Daha. sonra bir kırba su getirme­lerini ve mezarın üstüne serpmelerini emretti. Atılan toprağın yüzeyinde dengesizlik vardı, buna işaret ederek: Sizden biriniz birşey yaptığında, onu mükemmel yapsın» dedi. Toprağı eli ile düzelterek yaptığı iş için «Bu ne iyilik ne de zarar verdi, fakat hüzünlenenin gönlünü ferahlattı»[10] dedi.

Peygamber (s.a.v.) birçok kez, yaptığı her dünyevi işte kişinin mükemmeli araması gerektiğini vurgulamıştır. Bir­çok sözü de bu amacın dünyevi olmadığını ve uhrevi ol­duğunu belirtir. Ali, Peygamberin (s.a.v.) bu konudaki tu­tumunun şu sözlerle özetlenebileceğini söylemiştir: «Her za­man yaşayacakmış gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gi­bi ahiret için çalış.» Her zaman ayrılmaya hazır olmak, her zaman uhrevi olmaktır. Peygamber (s.a.v.): «Bu dünyada bir garip veya bir yolcu gibi ol»[11] demiştir.

İbrahim'in öldüğü gün, cenaze gömüldükten sonra bir güneş tutulması olmuştu. Bazıları bunu Peygamber (s.a. v'Jin üzüntüsüne bağladılar. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): «Ay ve güneş Allah'ın işaret ayetlerindendir. Onla­rın ışığı hiçbir insanın ölümü için kesilmez. Onların tutul­duğunu görürseniz, aydınlanmcaya kadar dua edin.»[12] dedi.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Bak Bol. 30
[2] I. I. 536.
[3] I. I. 0L7.
[4] Mirkhand, Ravdat os-Sâfa II Cilt, 2. 55, 671-2 eski kaynakları zikredcr. Brk. B. XXIII, 76
[5] I. I. 953
[6] Daha ünce de belirttiğimiz gibi Kur'an'da birinci şahıstan üçuncu şahısa (Biz... Allah) geçiş sık sık kullanılır.
[7] Bismillah er-Rahman er.Rahim kelimeleriyle başlamayan tek curo olan Tevbe Suresinin başında esirgeme ve bağışla­ma iü]mlorinin zikrcdilmemesi bu mesaim sertliğini vurgu­lar.
[8] Buradaki sözler «annesinin rahminde» diye anlaşılmalıdır, Çünkü Isa’nın, Adem'in yaratılışı gibi birden bire yetişten olarak: yaratılması sözkonusu değildir.
[9] I. S. I/l, 88-9.
[10] Agc.
[11] B. LXXXI, 3.
[12] I. S. I./l, 88-9.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 80 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1 ... 4, 5, 6, 7, 8  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Google [Bot] ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye