Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Ortadoğu coğrafyasının düşündürdükleri / Süleyman Seyfi Öğün
MesajGönderilme zamanı: 04.07.10, 11:42 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 06.01.10, 09:39
Mesajlar: 92
Ortadoğu coğrafyasının düşündürdükleri

Süleyman Seyfi Öğün
01 Temmuz 2010

Mekan(space) yer'in (place) abartılmasıdır. İnsanlar boşlukta ya da zeminde kapladıkları alanları abartma eğiliminde olagelmişlerdir. Bu abartıları anlayışla karşılamak gerekir. Eğer varlığımızın kapladığı alanları abartmasaydık tutunum sağlamamız imkansız olurdu. Bu alanlar bizim hayat alanlarımızdır. Mekanlar, yer'in zihimizdeki abartılı temsileridir.

Eğer mekanlar somut bir tecrübenin dışına doğru marjinalleşiyorsa bulanıklaşıp uçuculaşıyor. Bu noktada ancak çok güçlü bir edebiyatla tutunum sağlayabiliyoruz. Alemşumullük ya da evrensellik böyle bir edebi kompozisyon. Her edebi seviye, mesela dramın melodrama dönüşmesi gibi kendi içinde asgari bir yavanlaşma riski taşır. Kozmopolitlik, evrensellik edebiyatının yavanlaştığı bir alt yavan edebiyatı olarak tezahür eder. Her iki edebi algılama ; yani evrenselcilik olarak yüksek bir edebiyat, ya da kozmopolitlik olarak daha yavan bir edebiyat karşılığında ister istemez bir zemin kaybı yaşıyoruz. Mekansal bağlar itibarıyla "özgürlük" ile "zemin kaybı" arasında ters orantılı bir ilişki mevcut. Zeminlere bağlılıkta mekan ile nesillerin tecrübeleri çakışır. Bu çakışmadan devşirilen bilgiler, görgüler, sağduyu ya da sağtöre olarak adlandırılan vasatlarda damıtılarak bir yaşayış doktrinine dönüştürülür. İnsanlar sağlam bir zeminde tutunum sağlayarak ömürlerini tüketirler. Buna, sadece kırsal alanlarındaki yerleşim birimleri değil, özerkliği olmayan ve imparatorluk ekseninde siyasal bir organizasyonda yer alan şehir hayatları da dahildir. Özgürlük düşüncesi, öncelikle mekanların sabiteler olarak bireysel tecrübe etmelerin önüne konmasını tartışır. Buna göre mekanlar değiştirilebilir ve de özgürlük için öyle de olması gerekir. Mekanlar değiştirilebilir oldukları nispette ( insanların kendi tecrübesi ve buradan geliştireceği iradi kararlar dışında) özel bir mekana bağlılık gösterme ilkesi zayıflar. 13.Yüzyılda canlanan özerk şehir hayatları insanlara özgürlük vaad ediyordu. Bu dönemlerin hümanizması çok şenliklidir. Bu dinamik aşağı yukarı 16.Yüzyıl sonlarına kadar egemen olmuştur. Bir bakıma Avrupa medeniyeti, önce mekana kayıtsız bağlılığı öngören

kırsal ; daha sonra da onu açan, çözen kentsel özerkliği tecrübe etmiştir. Dikkat edilmesi gerekir ki, her ikisinin de ortak paydası "özerklik"tir. 16.Yüzyıldan başlayarak Avrupa medeniyeti, kapitalist akılcılık gereği daha kapsamlı bir mekan yapılanmasının içine girmiştir. Modern Devletin öncülüğünde yerellikleri baskılayan, tasfiye eden düzleştirici ve standartlaştırıcı merkeziyetçi bir yapılanmadır bu. Sosyal-siyasal teorinin "bütünleşme","standartlaştırma" , ya da modern devletin tarihi olarak okuduğu; öğretilerinin Merkantilizm, Aydın-despotizmi vb siyasal ekonomi metinlerinde aranması gereken bir süreçler ağıdır bu. Bir not düşelim, Rönesans bu manada Hümanizmanın ikmali değil, tam tersine olarak onun sonunu getiren bir süreçtir. Buna rağmen Hümanizmanın

hayalleri yaşamaya devam etmiştir. Bu miras Aydınlanma öğretilerinde mutandan evrenselcilik ile tezahür etti. 17 ve 18.Yüzyıllarda ise Barok-Rokoko evrelerinde yavan bir kozmopolitizme dönüştü. Bir yandan hasisliğin örsünde dövülen çelik sınırlar çizilirken, salon kamusallıkları mekanlara esareti sona erdiren "köksüzleşmenin" özgürleştirici açılımlarına övgüler düzmeye devam etti. Flaneur'ler şehirlerde cirit attılar, bohemian , snobbish çevreler bunun tadını çıkardılar. Garip bir resim bu. Bir yandan sınırlar dünyayı cenderesi altına alırken, entelektüel dünyanın egemen zihin ve duygu hali uçuculaşmakta, zaman ve zeminler alabildiğinde silikleşmektedir. Bauman'ın dediği gibi modernizm her zaman modernliğin ötesindedir. 19.Yüzyılda, ardında Rousseaugil ilhamlar barındıran Almanya merkezli bir kültür hareketi, zaman ve zeminleri uçuculaştıran bu entelektüel hegemonyaya karşı, Romantizmin zengin spakülasyon imkanları üzerinden "tarih", "gelenek" ve "yurt" odaklı başka bir postülalar ağı geliştirdi. Ne gariptir ki bunun somut hayattaki tınlamaları ,entelektüel tantanaları nispetinde değildir. Sahiciliğini kaybetmiş bir sözde sahiciliktir bu.

20.Yüzyılda Türkiye işte böyle bir dünyadaki yerini aldı. Yüzyıllarla ifade edilen bir yaşayış bağını tasfiye eden ağır coğrafya kayıpları sonunda milli bir devletimiz oldu. Onun siyasal sınırları içine kapandık kaldık. Türk entelijensiyası, bir yandan uluslaşmanın siyasal ekonomisinin icaplarını karşılayan doktrinleri izledi; diğer yandan hayal yatırımlarını mekan ,zaman dışına çıkaran odaklarda yoğunlaştırdı. Kimi Anadolu'nun arkeolojik değerlerinde ayakları yere basmayan bir kozmopolitizmde, kimisi Amu-Derya'da tutunumsuz bir hayali bir Türk Birliğinde mekan, zaman boşluğunu telafi etmeye çalıştı. Bazıları da kof, içi boş, tarihsel bir karşılığı olmayan bir İslam birliğine ya da sınıf temelli bir evrenselciliğe adadı kendisini. Üstelik bu adamalar çok sert ve kanlı siyasal çatışmalara dönüştü.

Son çeyrek yüzyılda dünya dönüştü. Yerleşik siyasal ekonomilere karşı sermayenin bağımsızlaşması büyük boşluklar ve belirsizlikler doğurmuş gözüküyor. Gelişmeler mekan-insan ilişkisini de etkiliyor. Bir yandan sermayenin , teknolojinin ve tüketimin küreselleşmesini kendi hareketlerimiz olarak algılıyoruz. Plastik bir turizmin ya da internet cemaatlerinin bizlere mekansal bir özgürleşme sağladığı yok. Sınırlar varlığını en az eskisi kadar hissettiriyor. Daha beteri, içe çekiliyor, büzüşüyor. Yani mekanlar küçülüyor. Üstelik mekanların küçülmesi bir özgürleşim imkanı olarak algılanabiliyor. Georges Balandier'nin yazdığı gibi farklılık yakalayan bunu hemen bir sınır talebine dönüştürüyor. Yeni-Sol ve Yeni-Sağ arasında bu hususta bir fark yok. A.Minc ve M.Featherstone gibi yazarların, "Yeni-Orta Çağ", Post modern Kabilecilik olarak resmettikleri manzaralar bunlar. Modernliğin kursağında öğütülmeden kalmış ne varsa safralaşıyor ve kasılmalı ani bir refleksle kusuluyor. Claude Levi Strauss'un dediği gibi antropoemik bir hal bu.

Türkiye bu dünyadaki yerini almakta gecikmedi. Ulusal kalkınma, sanayileşme, sosyal-refah toplumu olma gibi eski ödevlerimizi çöpe attık. (Zaten inanmamış, hepi topu inanmış gözükmüştük). Bir müteahhit toplum olarak çevre ülkelerin nasiplendiği taşeronluk ağındaki yerimizi aldık. Sıcak para dolaşımında oldukça iyi bir borsa düzenimiz, dayanıklı bir banka rejimimiz mevcut. Turizmi becerdik. Tüketimde ileri seviyelerdeyiz. Siyaseten ise pek çok çevre ülkesi gibi alabildiğine sorunluyuz. Eski yapılar direniyor. Bu tortuları tasfiye edecek bir "tarihsel" fırsat olarak beliren Avrupa Birliği maceramız ise hem ihmallerimiz hem de Oryantalizmin her durumda huysuzluğunu ,nadanlığını gösterdiği Avrupa bakışının değişmemesi yüzünden belirsizliğe takılı kalmış vaziyette. İşte tam da bu noktada gelişmeler bizi üç tarihsel gerçeğimiz ile ; önce Balkanlar ve Kafkasya ve son olarak da Orta-Doğu ile buluşturdu. Bu gelişmeler elbette dramatik bir nitelik taşıyor. Ama bu buluşma Türklerin mekansal bağlar geliştirmede ufuklarını açan bir potansiyele sahip. Daha "dün" koptuğumuz coğrafyalarla yeniden bağ kurmaya matuf ve sahiciliği su götürmez bir potansiyel bu. Ne tarihsel olarak çeperinde kaldığımız Avrupalılaşmaya ne de sadece sempati ekseninde gelişen Türk Dünyası macerasına benziyor. Bu tecrübe bize sayısız mukayese imkanı sağlıyor. Bunların ışığında Azerilere ve Kırımlılara ne kadar yakın olduğumuzu keşfediyoruz. Bu bizi bir abartıya götürüp Türklük bağını fetişleştirmeye neden olabiliyor. Oysa aynı tecrübenin içinde, hüzün verse de, Kırgızlar ya da Kazaklara sandığımız kadar yakın olmadığımızı da görüyoruz. Yine bu potansiyelin aktif hale gelmesiyle, belki şaşırarak , hatta zorlanarak öğreniyoruz Yunanlıların, Ermenilerin ya da Bulgarların, en az din kardeşi olduğumuz Suriyeliler ya da Ürdünlüler kadar bize yakın olduğunu. Bu mekansal açılımların sağladığı bir başka fırsat ise kendimizi algılamada (self-perception) yaşadığımız bunalımı aşmakla ilişkili. Türklerin bugüne kadar yersiz ego-şişmeleriyle aşırı güvensizlik arasında sarkaçlanan kendini algılama yetersizlikleri bu yeni tecrübe dünyasında tasfiye olabilecektir.

Kafkasya, Balkanlar ve Ortadoğu cilveli alanlar. Burada herhangi birisinin cilvesine kapılmamak gerekiyor. Eğer üç coğrafyayı birlikte düşünebilme yeteneği geliştirebilirsek, tutunum fırsatını ham hayallere yatırıp çar çur etmemiş oluruz. Bu bağları imparatorluk ihyası gibi siyasal, dinsel ya da ırksal bir ihtirasa dönüştürmemek son derecede önemli gözüküyor. Üç değişkenli düşünüş izlenecek siyasal stratejileri aşırılıklara dönüştürmeden yapılandırmanın sigortasıdır. Üçlü mekansal açılımı yönlendirecek olan; yüzyıllarla ifade edilen bir mukadderat bağı ve bilincidir. Türkiye'nin bu süreçteki rolü ise eşgüdümcü bir öncülüktür. Bu öncülük tecrübesinin bize kazandıracakları, siyasal yapılarımızı dönüştürmede ve içeride yaşadığımız sorunları aşmada elimizi güçlendirecektir.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye