Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 8 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Rabbani Yolculuk Durakları (Seyr ü Sulûk) ve Mertebeleri
MesajGönderilme zamanı: 21.12.09, 09:45 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
4. Bölüm: Son Hâlin Başlangıca Yerleştirilmesi:

Bu derviş, Rabîulâhir ayının sonlarında bu büyük silsilenin (Nakşbendiyye) halifelerinden olan bir azîzin hizmet ve sohbetiyle müşerref oldu ve bu büyükler yolunu ondan aldı.

Aynı yıl Receb ayının ortalarında, tasavvuf yolunda sonda olan hâllerin başlangıca yerleştirilmiş olduğu “Nakşbendî huzûrû” (sürekli Allah Teâlâ’nın huzûrunda olduğunu idrâk etme hâli) nasip oldu.

O azîz (Bâkî Billâh) buyurdu ki: “Nakşbendî nisbeti, bu huzûrdan ibârettir”.

On sene ve birkaç ay sonra Zilka‘de ayının ilk yarısında, başlangıca yerleşmiş olan son hâl, ilk ve orta hâllerin perdeleri arkasından yüz gösterdi, peçeyi yırttı ve göründü.

Kesin olarak anlaşıldı ki, başlangıçtaki hâl, bu isimden bir sûret ve görüntü, bu vücuddan bir heykel ve bu müsemmâdan sâdece bir isim imiş.

Aralarında çok büyük fark vardır.

İşin hakîkatı ve sırrı burada ortaya çıktı.

Tatmayan bilmez.

Salât ve selâm insanların efendisine, muhterem âilesine ve yüce ashâbına olsun.

***

MEBDE’ VE ME‘ÂD (RABBÂNÎ İLHAMLAR)

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Yolculuk Durakları (Seyr ü Sulûk)
MesajGönderilme zamanı: 21.12.09, 09:49 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
6. Bölüm: Allah’a, Allah’ta ve Allah’tan (Halka) Yolculuk:

Seyr ilallâh (Allah’a doğru olan mânevî yolculuk), sâlikin yani tasavvuf yolcusunun mebde-i taayyünü (Allah’ın ilmindeki hakîkatı, a‘yân-ı sâbitesi) olan ilâhî isme kadar süren yolculuğundan ibârettir.

Seyr fillâh (Allah’ta yolculuk) o ilâhî isimdeki yolculuktan ibârettir. (Bu ikinci yolculuk) ilâhî isim, sıfat, şuûn ve îtibarlardan uzak olan sırf Zât-ı Ahadiyyet mertebesine ulaşıncaya kadar sürer. Bu târif, (seyr fillâh tâbirindeki) “Allah” mubârek ismi ile ilâhî isim ve sıfatları ihtivâ eden vücûb mertebesi kastedildiği zaman doğru olur. Ancak bu “Allah” ismi ile Allah’ın (sıfatlardan ayrı) sırf zâtı kastedilirse, o zaman seyr fillâh da seyr ilallâha dâhil olur. Bu durumda seyr fillâh hiçbir zaman gerçekleşmez. Çünkü Allah’ın sırf zâtındaki yolculuk, sonun sonu noktasında düşünülemez.

O noktaya ulaştıktan sonra durmaksızın âleme dönülür. Bu dönüş de seyr anillâh billâh (Allah ile Allah’tan dönüş) diye ifâde edilir.

Bu bilgi, sonun sonuna ulaşanlara hastır.

Bu dervişten başka evliyâullahtan hiç kimse bu konudan bahsetmemiştir.

“Allah dilediğini kendisine seçer” (eş-Şûrâ, 42/13).

Hamd ve şükür âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Salât ve selâm da peygamberlerin efendisi Hz. Muhammed’e ve tüm âilesine.

***

MEBDE’ VE ME‘ÂD (RABBÂNÎ İLHAMLAR)

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Yolculuk Durakları (Seyr ü Sulûk)
MesajGönderilme zamanı: 22.12.09, 09:50 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
8. Bölüm: İniş ve Halk Arasına Tam Dönüş:

(Mânevî yükselişte) Sonun sonuna ulaşanlar, geriye dönerken de en aşağıya inerler. Sonun sonuna ulaşmanın alâmeti işte bu en aşağıya inmektir. İniş bu şekilde en aşağıya olunca, geriye dönmüş olan kişi tamâmen sebepler âlemine yönelir.
Yoksa onun bir yönü Hak Teâlâ tarafına, bir yönü de insanlara yönelmiş değildir. Çünkü böyle bir durum, sonun sonuna ulaşmamanın ve en aşağıya inmemenin alâmetidir.

Bu konudaki son söz şudur: Mü’minin mi‘râcı olan namaz edâ edilirken, geriye dönüp halk arasına inmiş olan velînin letâifi (rûhu ve rûhunun farklı mertebeleri) Hak Teâlâ’ya özel bir yöneliş ile yönelir. Namaz bitinceye kadar bu teveccüh devâm eder. Namaz bittikten sonra tekrar tamâmen halka yönelir. Fakat farz ve sünnet namazları edâ ederken altı latîfe (kalp, ruh, sır, hafî ahfâ ve nefs) Hak Teâlâ’ya yönelirler, nâfile namazları edâ ederken ise bu letâiften sâdece en latîf, en ince olanı (yani ahfâ) Allah Teâlâ’ya yönelir.

“Benim Allah ile öyle bir vaktim vardır ki...” hadîs-i şerîfi, namaza mahsus olan bu özel âna işâret olmalıdır.

Bu işâretin tesbitine delil, “Gözümün nûru (neşem) namazdadır” hadîsi olabilir.

Bu delilin ilâve ve tekviyesi, sahih keşf ve açık ilhâmdır.

Bu mârifet, yorum ve yüksek bilgiler, bu dervişe mahsustur. Meşâyıh (önceki büyük şeyhler) bu kemâli iki teveccühü birleştirmekte bilmişler, (inişin son noktası olan) bu mertebenin hem Allah’a hem de insanlara yönelmek olduğunu düşünmüşlerdir.

Bu konuda iş Allah’a havâle edilmiştir, doğrusunu o bilir.

Selâm, hidâyete ve Hz. Peygamber’e (a.s) tâbi olanlara.

***

MEBDE’ VE ME‘ÂD (RABBÂNÎ İLHAMLAR)

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Yolculuk Durakları (Seyr ü Sulûk)
MesajGönderilme zamanı: 23.12.09, 14:11 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
53. Bölüm: Seyr-i İcmâlî, Seyr-i Tafsîlîden Üstündür:

Mânevî yolculuğu ilâhî isim ve sıfatların tafsîline yani detaylarına düşen sâlik için vuslat (Hakk’a kavuşma) yolu kapanmıştır. Çünkü isim ve sıfatların sonu yoktur. En yüksek gâyeye (Allah’ın zâtına) bu isim ve sıfatlar aşıldıktan sonra ulaşılabilir.

Meşâyıh yani önceki büyük velîler bu (isim ve sıfatların tafsîlindeki) makâmdan haber vermişler ve: “Vuslat mertebelerinin sonu yoktur” demişlerdir.

Çünkü mahbûb olan Hakk’ın kemâlâtının nihâyeti yoktur. Buradaki “vuslat” yani kavuşma kelimesi ile kastedilen de ilâhî isim ve sıfatlara ulaşmaktır.

Mânevî yolculuğu isim ve sıfatlarda icmâl (özet) yoluyla olan yani seyr-i icmâlî yapan tasavvuf yolcusu saâdete ulaşmıştır. O, süratle zât mertebesine kavuşur. Zât’a ulaşanlar sonun sonuna bu kavuşmadan sonra halkı Hakk’a dâvet için tekrar dünyaya dönmelidirler. Oradan dönmemek düşünülemez. Orta mertebedeki tasavvuf yolcuları ise böyle değildir. Onlar isti‘dâdlarının son noktasına ulaştıktan sonra geri dönmeyebilirler. Dönmeleri de mümkündür, orada kalmaları da.

O hâlde tasavvuf yolunda sona ulaşanlar (müntehîler) için vuslat mertebelerini tamamlamak düşünülebilir hattâ gereklidir.

İlâhî isim ve sıfatların tafsîline dalan yani seyr-i tafsîlî yapan orta hâlli sûfîler (mutavassıtlar) için ise vuslat mertebelerinin sonu yoktur.

Bu bilgi, bu fakîre hâs bilgilerdendir.

İlim, Allah Teâlâ’nın katındadır.

***

MEBDE’ VE ME‘ÂD (RABBÂNÎ İLHAMLAR)

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Rabbani Yolculuk : Yolun Sonuna Ulaşmak (Seyr ü Sulûk'un Son
MesajGönderilme zamanı: 04.01.10, 11:19 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
31. Bölüm: On Makâmı Aşmadan Yolun Sonuna Ulaşılamaz:

Bu yolun tamamlanması ve sonun sonuna ulaşmak meşhur on makâmın aşılmasına bağlıdır.

Bu makâmların ilki tevbe, sonuncusu rızâdır.

Kemâl mertebelerinde rızâ makâmından daha üstün bir mertebe düşünülemez. Âhirette Allah’ı görmek de rızâdan üstün değildir. Rızâ makâmının hakîkati gerektiği şekilde âhirette ortaya çıkacaktır.

Âhirette diğer makâmların elde edilmesi ise düşünülemez. Tevbenin orada bir anlamı yoktur. Zühd oraya sığmaz, tevekkül oluşmaz, orada sabrın da yeri yoktur. Evet, şükür orada (âhirette) gerçekleşse de, bu şükür rızânın bölümlerindendir, rızâdan ayrı bir şey değildir.

Şöyle bir soru sorulabilir: Kâmil ve başkalarını kemâle eriştiren (mükemmil) bir mürşidin bazen dünyaya rağbet ettiği anlaşılıyor, kendisinden tevekküle aykırı şeyler görülüyor, sabra aykırı olan tahammülsüzlük gibi hâller izleniyor, rızâya (Allah’tan râzı olmaya) aykırı olarak bazı olayları çirkin görme durumu bulunuyor. Bunun açıklaması nasıldır?

Cevap olarak derim ki: Bu makâmların elde edilmesi kalp ve rûh mertebelerine bağlıdır. Seçkinlerin en seçkinlerine göre bu makâmlar nefs-i mutmainnede de hâsıl olur. Ama beden, hiddet ve şiddeti kırılsa bile bu mânevî makâmlardan uzak ve nasipsizdir.

Birisi Şiblî’ye sordu: “Sen Allah’ı sevdiğini iddiâ ediyorsun. Senin bu şişmanlığın muhabbete aykırıdır”.
Şiblî ona cevâben şu şiiri okudu:
Kalbim sevdi, bedenim ise habersizdir,
Bedenim sevse idi, şişman kalamazdı.


O hâlde, bu on makâma aykırı olan durumlar kâmil bir zâtın bedeninde görülürse, o makâmların bu büyük zâtın içinde bulunmasına zarar vermez. Kâmil zâtın hâricindeki diğer insanlarda ise o makâmlara aykırı olan durumlar bütünde, hem bedende hem de ruhta görülür. O kişi zâhiri ve bâtınıyla berâber dünyaya rağbet eder. Tevekküle aykırı olan durum o kişinin sûretini ve hakîkatini kaplar. Hem kalbi hem de bedeninde tahammülsüzlük, ihtiyaç ve sıkıntı zuhûr eder. Rûhu ve bedeniyle rızâsızlık ve olayları çirkin görme oluşur.

Hak Teâlâ kendi velîlerini halktan gizlemek için bu durumları kubbe yapmıştır. Halkın çoğunu bu büyük zâtların yüksek hâllerinden mahrûm bırakmıştır. Bu tür durumların velîlerde bırakılmasında anlaşılması zor bir hikmet vardır. O da, imtihan yeri olan bu dünyâ hayatının gereği olarak hak ve bâtılın, doğru ile yanlışın birbirinden ayrılmamasıdır.

Bu tür durumların velîlerde bırakılmasının diğer bir hikmeti de, sûreten de olsa, onların mânevî ilerlemeleridir. Bu durumlar velîlerden tamâmen kaldırılırsa mânevî ilerleme (terakkî) yolu kapanır ve melekler gibi (bir mertebede) haps olup kalırlar.

Selâm, doğru yola (hidâyete) uyanlara ve Mustafâ’nın (a.s) yolunu tutanlara.

***

MEBDE’ VE ME‘ÂD (RABBÂNÎ İLHAMLAR)

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Yolculuk Durakları (Seyr ü Sulûk)
MesajGönderilme zamanı: 06.01.10, 09:38 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
MG: 26. Bölüm: Seyr u Sülûk Mertebeleri

Gölge mertebesi (daire-i zıll) Allah’ın vâcibî isim ve sıfatlarıdır. Bu mertebe mahlûkâtın taayyünlerini (hakîkatlerini, a‘yân-ı sâbitesini) ihtivâ etmektedir. Ancak peygamberler ile büyük meleklerin hakîkatleri bundan müstesnâdır. İlâhî isimlerden her birinin gölgesi şahıslardan bir şahsın mebde-i taayyünüdür (hakîkatidir). Bu gölge mertebesi hakîkatte isim ve sıfatlar mertebesinin tafsîlidir.

Meselâ “İlim” sıfatı hakîkî bir sıfattır. Cüz’iyyât (ilmin alt unsurları, detay parçaları) o sıfatın gölgeleridir ve icmâl (ilmin özü) ile irtibatlıdırlar. O hakîkatin her cüz’ü (parçası), peygamberler ve melekler dışındaki şahıslardan bir şahıstır. Peygamberler ve meleklerin mebde-i taayyünleri ise, bu gölgelerin asıllarıdır. Yani bu tafsîle gelen cüz’iyyâtın küllîleridir, hulâsasıdır.

Meselâ İlim, Kudret, İrâde gibi sıfatlar (küllî sıfatlardır) birçok şahıs bir sıfatta ortaktırlar.

Meselâ Son Peygamber’in (a.s) mebde-i taayyünü “İlim” sıfatıdır. Bu sıfat, bir başka itibarla Hz. İbrâhim’in mebde-i taayyünüdür. Bir başka itibarla da Hz. Nûh’un mebde-i taayyünüdür, hakîkatidir. Hepsine salât ve selâm olsun.


Demişlerdir ki, Hakîkat-i Muhammedî (Hz. Muhammed’in hakîkati) icmâl mertebesidir (ilâhî isim ve sıfatların hulâsası mertebesidir). “Vahdet” diye adlandırılan taayyün-i evvel, bu gölge mertebesinin merkezidir. Bu gölge mertebesini (dâiresini) taayyün-i evvel zannetmişler, onun merkezini de icmâl bilip “Vahdet” diye adlandırmışlardır.
Dâirenin çevresi gibi olan o merkezin tafsîlini de “Vâhidiyyet” zannetmişlerdir.

Gölge mertebesinin üzerindeki makâmı ki ilâhî isim ve sıfatların (asılları) dâiresidir, mâhiyeti bilinmeyen Zât (sırf zât, lâ taayyün) olarak düşünmüşlerdir. Böylece sıfata, Zât’ın aynısı demiş oldular, sıfatı Zât’a zâid bilmediler.

Gerçekte bu, isimler ve sıfatlar dâiresi diye adlandırılan ve gölge mertebesinin aslı olan üst dâirenin (mertebenin) merkezidir.

Hakîkat-ı Muhammedî de o asıl dâiresinin merkezidir. O merkezin gölgesine “Hakîkat” demek, gölgeyi asıl ile karıştırmaktan kaynaklanmıştır.

Peygamberlerden sonra insanların en hayırlısı olan Hz. Ebû Bekr’in mebde-i taayyünü, isimler ve sıfatlar dâiresine bitişik olan bu dâirenin üst noktasıdır.

İsimler ve sıfatlar dâiresi ise, peygamberler ve melâike-i kirâmın mebde-i taayyünüdür. Onun üzerindeki diğer bir daire de, bu aslın aslıdır. Diğer bir daireden olan bir yay (yarım dâire, kavs, yarım mertebe) ise onun (önceki mertebenin) asıllarındandır.

Bundan sonra başka bir şey (tam mertebe) zuhûr etmedi. Sâdece sözü edilen bu yay zuhûr etti.
Orada bir sır vardır ama onu bana bildirmediler.

Bu asıl mertebeleri Zât mertebesinde sırf îtibârdır ve zâid sıfatların kökleri olmuşlardır.

(Bu fakîr) mânevî yolculuğunu buraya ulaştırdığı zaman zannetti ki işin sonuna geldi. Ona şöyle nidâ ettiler: “Aştığın ve gördüğün bu tafsîl, “ez-Zâhir” isminin tafsîli idi ve mânevî uçuşun iki kanadından biri idi. "el-Bâtın” ismi ise henüz ileridedir. Onu tafsîliyle sona ulaştırırsan kendi uçuşun için iki kanadı da uçar hâle getirirsin”.

Allah’ın yardımı ile el-Bâtın isminin seyri (yolculuğu) da tamamlandı, diğer kanat da zuhûr etti, matlûba uçuş müyesser oldu.

“Hidâyetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah’a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakîkaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler” (el-A‘râf, 7/43).

el-Bâtın isminin seyri hakkında ne yazılabilir ki? O seyrin hâline münâsip olan gizlemek ve örtmektir. O makâmdan şu kadarı açıklanabilir ki, ez-Zâhir isminin tafsîlindeki seyr, sıfatlardaki seyrdir, ancak orada Zât düşünülmez.

el-Bâtın isminin seyrinde ise yolculuk her ne kadar isimlerde ise de, bu isimlerin içinde Zât düşünülür. Meselâ “İlim” sıfatında Allah Teâlâ’nın Zât’ı düşünülmez. el-Alîm (Bilen) isminde ise ilim perdesinin ardında Zât düşünülür. Çünkü “Alîm” ilmi olan zât demektir. O halde “İlim”de seyr, ez-Zâhir isminde seyrdir; “el-Alîm”de seyr de el-Bâtın isminde seyrdir. Diğer sıfatları ve isimleri de buna kıyas et!

el-Bâtın ismiyle ilişkili olan bu isimler, mele-i a‘lâ meleklerinin mebde-i taayyünleridir. Bu farkı küçük zannetmeyesin ve “İlim”den “el-Alîm”e az bir yol vardır demeyesin. Aslâ! Yeryüzünün merkezi ile Arş’ın zirvesi arasındaki mesâfe, söz konusu farka göre, okyanusun damlaya oranı gibidir.

Bu Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sâhibidir (el-Hadîd, 57/21).

ez-Zâhir ve el-Bâtın isimlerinin kanatları meydana geldikten sonra uçuş ve yükselişler müyesser olunca anlaşıldı ki, bu mânevî yükselişler asâleten ateş, hava ve su unsurlarının nasibidir. Melekler de bu yükselişlerde (bize) ortaktırlar. Çünkü onlar da bu unsurlardan bir hisse sâhibidirler.

Bu seyr esnâsında vâkıada (rüyâda veya uyku ile uyanıklık arasında) gösterdiler ki, sanki bir yolda gidiyorum. Çok yürümekten yorulmuştum. Bir baston ve asâ istiyordum ki onun yardımıyla yürüyebileyim. Ama bulmak mümkün olmadı. Yürümeme yardımcı olsun diye her çalı çırpıya tutunuyordum, yürümekten başka çâre bulamıyordum. Bu şekilde bir süre yürüyünce bir şehrin kenarı (mücâvir alanı) görüldü. O alanı geçtikten sonra bu şehre girdim. Bu şehrin, bütün isim, sıfat, şuûn ve îtibâr mertebelerini, hattâ bu mertebelerin asıllarını da kapsayan, asılların da asıllarını ve ayırt edilmeleri ilm-i husûlîye bağlı olan zâtî îtibarların sonlarını ihtivâ eden “taayyün-i evvel”den kinâye olduğunu bildirdiler.

Bundan sonra eğer bir seyr vukû bulursa o ilm-i huzûrîye münâsiptir.
Bu taayyün-i evvel, (peygamberlere mahsus) velâyet-i kübrâ ve meleklere mahsus olan velâyet-i ulyâ gibi bütün velîlik mertebelerinin sonudur. Peygamberlerin ve meleklerin bütün velîlik makâmlarını kapsamaktadır.

Bu makâmda akla geldi ki, acaba bu taayyün-i evvel meşâyıhın bahsettiği Hakîkat-ı Muhammedî midir?
O olmadığını bildirdiler. Hakîkat-ı Muhammedî, yukarıda zikredildiği gibi başka bir mertebedir.


Bu sebeple o şehrin üstünde vukû bulacak olan seyr (yolculuk) “kemâlât-ı nübüvvet” (peygamberliğin yüksek hâlleri ve bilgileri) mertebesinde olacaktır. Bu makâm asâleten peygamberlere âittir. Büyük velîler de onlara tâbî olmak sâyesinde bu makâmdan bol nasip alırlar.

İnsanın letâifi arasında bu kemâlâttan asâleten büyük nasip alan toprak unsurudur. İster emr âleminden olsun, ister halk âleminden, insan letâifinin diğer tüm unsurları bu makâmda o temiz unsura tâbi ve bağlıdırlar. Bu toprak unsuru insanlara mahsus olduğu için, insanların seçkin (havâss) olanları meleklerden üstün olmuştur.

Anlatıldığı üzere, her ne kadar dört unsurun kemâlâtı nefs-i mutmainne kemâlâtından daha yukarıda ise de, nefs-i mutmainne bu velîlik makâmı ile irtibâtı ve emr âlemine dâhil oluşu sebebiyle sekr (mânevî sarhoşluk) makâmındadır ve istiğrâk makâmında kendisinde muhâlefet gücü kalmamıştır.

Dört unsurun ise nübüvvet makâmı ile ilişkileri daha fazla olduğu için onlarda sahv (ayıklık) hâli gâliptir.

Dolayısıyla kendisiyle ilişkili bazı faydaların elde edilmesi gâyesiyle, dört unsurda muhâlefetin sûretini (görüntüsünü) bırakmışlardır.

***

MÜKÂŞEFÂT-I GAYBİYYE (MANEVÎ YOLCULUK)

İmâm-ı Rabbânî

Tercüme: Doç. Dr. Necdet Tosun
SUFÎ Kitap Yayınları


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Yolculuk Durakları (Seyr ü Sulûk) ve Mertebeleri
MesajGönderilme zamanı: 15.01.10, 10:34 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
6. Bölüm: Tasavvuf Yolcusunun Mânevî İlerleme Türleri ve Mertebeleri:

İlâhî şuûnlar ilimde (insanların bilgisinde) birbirinden ayrışmak dışında bir renk ve özellik kabul etmemişlerdir. Hâriçte onların ayrışmasından başka görülen şeyler, onların hâricî oluşlarının gereğidir.

Bu sebeple tasavvuf yolcusu kendi ayn-ı sâbitesine (Allah’ın ilmindeki hakîkatine) ulaştığı zaman bu ayn-ı sâbite ona keşf olunur, açılır . Tasavvuf yolcusu onda hâricî şekillerden hiçbir şey bulamaz ve ayrışmış olan şeyden başka bir şey o ayn-ı sâbitede görünmez. Eğer ayrışmanın ötesinde bir renk ve özellik taşısaydı, bu özellik ortaya çıkar, görünürdü. Onda görünen genişlik, onun bir çok şuûnâtı ihtivâ etmesinden dolayıdır. Küre gibi oluşu da, sâde olanın tabiî şeklinin küre gibi olmasından dolayıdır.

Bazı şeyhler (Allah ruhlarını yüceltsin) şöyle demişlerdir: “Tasavvuf yolcusunun mânevî yükselişinin (seyrinin) son noktası, mebde-i taayyünü olan ilâhî isme kadardır”. Bu sözün mânâsı, onun mânevî yükselişinin son noktası ayn-ı sâbitesine kadardır, demek olur. “Taayyün” kelimesinden maksat, (ilâhî sıfatların tafsîli yani gölgelerindeki) hâricî ayrışmadır. Bu taayyün ve ayrışmanın “mebdei” yani başladığı yer, tasavvuf yolcusunun ayn-ı sâbitesidir. Yoksa şeyhlerin sözünün mânâsında, taayyünden maksad taayyün-i ilmî (icmâl-i ilm, sıfatların asılları), mebdein mânâsı da ilâhî şân (şe’n, şuûn) değildir. Çünkü şân hâriçte zâtın aynısıdır, zâttan ayrılmış değildir ki o bir şeyin mebdei nasıl olabilsin ve mânevî ilerleme ona nasıl ulaşabilsin?

Ayn-ı sâbiteye ulaştıktan sonra tasavvuf yolcusunun mânevî yükselişi ve ilerleyişi, o ayn-ı sâbitesinde olur. Çünkü o, sonsuz şuûnları ihtivâ eder. Bu mânevî yolculuğa “seyr fillâh” (Allah’ta yolculuk) derler. Zîrâ onun taayyün-i ilmîsi, cem mertebesinden bir taayyündür. Onun (ayn-ı sâbitenin) ihtivâ ettiği sıfatlar da kevnî (kâinâta âit) değil, ilâhî (Allah’a âit) sıfatlardır. O hâlde bu, gerçekte seyr fillâh olur. Burada Allah’tan maksat, sıfatlarıyla birlikte olan zâttır, sırf zât (zât-ı ahadiyyet) değil.

İlâhî şuûnlar ilim hânesinde taayyün ve ayrışma şeklinde ortaya çıktıklarına göre ve bu konum ile varlık ve yokluk arasında perde olduklarına göre, “seyr fil-eşyâ”ya (mahlûkâtta mânevî yolculuğa) “seyr der âlem” (kâinâtta yolculuk) da dense doğru olur. Bu sebeple şöyle demişlerdir: Son noktaya ulaştıktan sonra ilk noktaya dönülür. Bu yolculuğa da “seyr fi’l-eşyâ billâh” (Allah ile mahlûkâtta yolculuk) derler.

Seyr fillâh dedikleri şey, mâşûkun âşıkta (sevilenin sevende, Allah’ın kulda) yolculuğudur. Bunun mânâsı şudur: Âşık, sâhip olduğu sıfat ve fiilerin hepsini mâşûka (sevilene, Allah’a) verir, ona nisbet eder, kendisini bunlardan boş ve yoksun olarak görür. Bundan sonra meydana gelen her fiil âşığa değil, mâşûka nisbet edilir. Dolayısıyla mânevî yolculuk (seyr) de mâşûka nisbet edilir, Allah’a âit sayılır. Âşık, halâ (boşluk) denen mekândan başka bir şey değildir ve şüphesiz mâşûkun seyri âşıkta olur, yani Allah’ın yolculuğu kulda olur.

***

MA‘ÂRİF-İ LEDÜNNİYYE (ARİFLERİN HALLERİ)

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Yolculuk Durakları (Seyr ü Sulûk) ve Mertebeleri
MesajGönderilme zamanı: 19.01.10, 09:25 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
31. Bölüm: Mânevî Yolculuğun Hakîkati ve Türleri:

Seyr u sülûk (mânevî yolculuk) yer değil mâhiyet îtibâriyle ilimdeki hareketten ibârettir. O hâlde “seyr ilallâh” (Allah’a doğru yolculuk) ilmî hareketten (yani bilgideki artıştan) ibârettir. Sâlik (Allah Teâlâ hakkında) düşük seviyeli bilgiden yüksek bilgiye doğru gider. O bilgiden de daha üst bilgiye ulaşır. Sonunda yaratılmışlara âit tüm ilimleri aşarak ve o ilimlerin hepsi zâil olarak ilâhî ilme kavuşur. Bu hâle, “fenâ” adı verilir.

“Seyr fillâh” (Allah’ta yolculuk) varlık mertebelerindeki ilmî bir hareketten ibârettir (yani sâlikin varlık mertebeleri hakkında bilgisinin artmasıdır). Burada varlık mertebeleri derken kastedilen şunlardır: İlâhî isimler, sıfatlar, şuûnlar, îtibârlar, takdîs ve tenzîhler ile sözle anlatılamayan, işâret edilemeyen, isimlendirilemeyen, kinâye edilemeyen, bilinemeyen ve idrâk edilemeyen sırf zât mertebesi. Bu seyre, “bekâ” adı verilir.

“Seyr anillâh billâh” (Allah’tan geriye Allah ile yolculuk) üçüncü seyrdir. Bu da ilimdeki bir hareketten ibâret olup burada sâlik yüksek ilimden alçak ilme iner, oradan da daha aşağı ilme (bilgi seviyesine) iner. Sonunda bu geri dönüşle yaratılmış âleme döner, bütün varlık mertebelerinin ilimlerinden inmiş olur. Bu kişi, Allah ile berâber olduğu hâlde Allah’ı unutandır, Allah ile Allah’tan dönendir, Allah’ı bulan ve kaybedendir, kavuştuktan sonra ayrılandır, yaklaşan ve uzaklaşandır.

Dördüncü seyr olan “seyr der eşyâ” (kâinâtta yolculuk), birinci yolculukta eşyânın (dünyâ ve kâinâta âit) ilimlerinin ortadan kalkmasından sonra yavaş yavaş tekrar elde edilmesinden ibârettir. Görüldüğü üzere, dördüncü seyr birinci seyrin karşılığıdır, ikinci seyr de üçüncü seyrin karşılığıdır.

Seyr ilallâh ve seyr fillâh fenâ ve bekâdan ibâret olan velîliği elde etmek içindir.
Üçüncü ve dördüncü seyr ise peygamberlere (a.s) mahsus olan halkı Hakk’a dâvet makâmını elde etmek içindir.
Peygamberlere tâbî olanların kâmilleri için de bu dâvet makâmından bir nasip vardır.

Nitekim Allah Teâlâ buyurur: “De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana tâbî olanlar basîretle Allah’a çağırıyoruz” (Yûsuf, 12/108).

***

MA‘ÂRİF-İ LEDÜNNİYYE (ARİFLERİN HALLERİ)

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 8 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye