Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Yakîn Mertebeleri / M. İhsan Oğuz
MesajGönderilme zamanı: 05.01.11, 15:33 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 29.11.10, 09:55
Mesajlar: 28
(189. Mektub)

Üç Türlü Yakîn: İlme'l-yakîn - Ayne'l-yakîn - Hakka'l-yakîn

M. İhsan Oğuz


Bütün müslümanları kapsayan genel İslâm yolu içinde, özel yollar vardır. Özelde olan bâzı husus, genelde yoktur. Olsa da, o hususun genel yoldan elde edilmesi güçtür. Her ne kadar yolun genel olanı asıl ise de. Meselâ; genel yoldan, dînin inanılması ve işlenmesi gereken esaslarıyla ilgili kesin bir bilgi edinilir. Fakat; ayne'l-yakîn ile hakka'l-yakînin (görerek ve yaşayarak bilmenin) elde edilmesi, özel yoldan olur. Her ne kadar genel yoldan elde edildiği görülmüş ise de. Ancak; bunun meydana gelmesi ilk nesil müslümanlarından sonra zor ve pek az olmuştur. Onun için; Allah'ın manevî yakınlık ve ma'rifetine kabiliyetli olanlar, özel yola başvurmak zorunda kalmışlardır.

İlme'l-yakîne (Öğrenerek bilmeye) örnek: İstanbul'u görmeyen bir kişinin ilmî kanıtlar ve birçok tanıklarla İstanbul'un varlığına kesin ve zorunlu bir bilgi edinmesidir. O derecede ki; bir kimse çıksa da "İstanbul şehri yoktur" dese ve bir sürü deliller getirerek şüpheye düşürmek istese, İstanbul'un varlığını kesin olarak bilen bu kişiyi şüpheye düşüremez. Mutlak anlamdaki bilgiden amaç, kemâl derecesinde bilmeye ilişkin olduğundan; geçerli, faydalı ve amaca uygun bilgi, ancak yakîn (kesinlik) mertebesinde bulunan bilgidir. Bu mertebeden aşağıda olan bilgi dâima şüpheye düşürür ve sarsılıp silinebilir. Onun için, gerçek bir kıymeti yoktur. Faydası da ona göredir.

Ayne'l-yakîne (Görerek bilmeye) örnek: İstanbul şehrini görmeyen ve fakat bu şehrin varlığını kesin olarak bilen bir kişinin doğrudan Çamlıca tepesine çıkıp İstanbul'u açıkça görerek elde ettiği bilgidir. Böyle bir kişinin İstanbul hakkında elde ettiği bilginin, önceki bilgiye göre ne derece kesin olduğunu açıklamak gereksizdir. Bu kişi zan ve şüpheye düşürülemez. Bu bilgi, ancak görmekle elde edilir. İstenen, yüksek ve faydalı bilgi budur. Fakat; ehli azdır.

Hakka'l-yakîne (Yaşayarak bilmeye) örnek: İstanbul şehrini Çamlıca tepesinden gören kişinin hareket edip yürüyerek İstanbul'a inmesi, içine girmesi ve her yerini öğrenerek bilmesidir.

Bu mertebenin önceki mertebelere göre ne kadar kesin ve kuvvetli olduğu, apaçık ortadadır. Hakka’l-yakîn mertebesinin üstünde başka bir yakîn yoktur. Bu yakîne ilişkin bilgi de, özel bir yolla elde edilir. Ancak; buna eren ve bunun ehli olan, son derecede azdır.

İşte; dînî yükümlülükler, bu üç bilgi üzeredir. Yünlü olanın kemâli, her üç yakîne ilişkin bilgiyi elde etmesine bağlıdır. Aynı şekilde; Zât'a, Sıfatlara ve Fiillere ilişkin bilgi ve anlayışların hakîkatine erilmesi; doğru inanç ve iyi amellerin sır ve inceliklerinin bilinmesi, sözü edilen üç derecenin esaslarına dayanır.

Allah dostlarının derecelerindeki farklılık ve üstünlük de, bu üç yakînin elde edilmesi bakımındandır.

Dikkat edilirse anlaşılır ki; ilme'l-yakîn olmayınca ayne'l-yakîn, ayne'l-yakîn olmayınca da hakka'l-yakîn olmaz. Zîrâ; bilinmeyen şey görülmez, görülmeyen bir şeye erişilmez ve içine girilmez. Böyle olunca; ilme'l-yakîn asıldır. Dînin sureti esastır. Ona ihtiyaç duymamaya imkân yoktur. Onu kaybeden, hiçbir şey elde edemez, kendi kaybolur. Demek ki; dînin zâhiri (1), tarikat ve hakikati içine almakta imiş. Diğer bir deyimle; bu üç yakîn, Müslümanlığın üç mertebesinden başka bir şey değilmiş... Esasen Müslümanlığın kemâli, dînin sureti ile hakîkatinden ibarettir. Yalnız suretiyle yetinenlerin Müslümanlığı eksiktir. Suretiyle hakîkatini birleştirenlerin Müslümanlığı tamdır. Yukarıda da işaret edildiği üzere; yükümlülük, tamâmına ve kemâline ilişkindir. Her ne kadar suretini gerçekleştirenlerin gidecekleri yer; selâm, rızâ ve Cemâl yurdu olan cennet ise de. Fakat; herkesin kemâl derecelerinden mutlaka nasîbi vardır. Ona erişememek, kusur ve hatânın sonucudur. Hakk'ın feyz ve lutfunda cimrilik yoktur. Her şey, elde edilmesi yoluna başvurmakla kazanılır. Bir yoldan amaçlanan şey, başka şeyin amaçlandığı yoldan istenmez. Arapça'yı öğrenmenin yolu, İngilizce öğrenmek yolu değildir... İstenileni elde edememek, onun elde edilmesi yoluna koyulamamaktan, koyulunca da gereğini lâyıkıyla yapamamaktan ileri gelir. Nitekim maddî işlerde de esas ve kural böyledir.

Bir kimse bir yola girer de o yoldan amaçlanan şeyin kemâline, içteki ve dıştaki engeller sebebiyle erişemezse; gerçek anlamda elde ettiği şey az da olsa, yine büyük şeydir. Zîrâ; bu zamanda olan pek az şey, pek çok sonuç vermektedir... Hadîs-i şerîfte: (El-mer'ü mea men ehabbe) "Kişi sevdiği ile beraberdir" buyurulmuştur. Kişi, sevdiği ve ilgi kurduğu kimselerle beraberdir. Âhirette onlarla birlikte olacak ve öyle muamele görecektir. Bu doğru haber, büyük bir müjdedir. Bu konuda söylenecek büyük ve önemli şeylerin sonu yoktur. "El-mürâsele, nısfu'l-muvâsala (Mektuplaşma, görüşmenin yarısıdır)" denilmiştir.

(1) Açıkça bilinen esasları

M. İhsan Oğuz, Mektuplar, 2. Cild, s. 248-251


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye