Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Din ve Tasavvuf İlmi / M. İhsan Oğuz
MesajGönderilme zamanı: 05.01.11, 10:26 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 29.11.10, 09:55
Mesajlar: 28
(187. Mektub)

Din ve Tasavvuf İlmi

M. İhsan Oğuz


Hak ve hakîkat isteklileri için bilinmesi gereken önemli hususlardan biri de, Peygamber Efendimiz'den iki ilmin alınmış olduğudur. Bunlardan biri zahir, diğeri bâtın ilmidir. Başka bir deyimle; biri din ilmi, diğeri tasavvuf ilmidir. Yine bir başka deyimle; biri şer’î, diğeri ledünnî ilimdir.

Birinci ilmin imâm ve üstadları, başta ashâb-ı kirâm olduğu halde mezheb imamlarıdır. Asıl ilim, budur. İkinci ilmin imâm ve üstadları da, yine başta ashâb-ı kiram olmak üzere tasavvuf önderleri ve tarîkat pirleridir. Bu ilim, birinci ilmin içindedir. Birinci ilim. meyve veren bir ağaca; ikinci ilim, onun meyvelerine benzetilebilir. Bu meyvelerin sonuçları da, onla rın herbirindeki tohum ve çekirdeklerdir. Bunlar da, hakikat ilmine misâldir. Hakîkat ilmi de, tarikat ilminin içindedir.

Şeriat ilminin öğretmeni olmak, nasıl ki bilinmesi zorunlu olan şeyleri tam anlamıyla öğrenerek ger çek bir din öğretmeninden onay ve diploma almayı gerektiriyorsa; tarîkat ve hakîkat ilminde öğretmen olmak da, aynı şekilde gerçek bir tarîkat ve hakîkat öğretmeninden manevî seyr ve ilerleme ile onay ve diploma almayı gerektirir. Her iki türdeki öğretmenden amaç, aldığı onay ve diploma kesintisiz olarak Peygamberimiz'e ulaşan zâtlardır. Arada birisi bile şarta uygun olmasa; bağ ve ilgi kesintiye uğramış, silsile ve feyz kanalı bozulmuş demektir. Silsilesi kesik olandan gerçek anlamda feyz ve faydanın elvermesine imkân yoktur. Çünkü; öyle bir kimse, kemâlden ve kemâle erdirmekten yoksundur. Öğretmen olamamış, seyr ve ilerleme sağlayamamış, gerçek silsile sahibi bir Eğitici tarafından yeterliliği onaylanmamış, kendisine yetki ve diploma verilmemiştir.

İşte bu sebeple; söz konusu şartları taşımadığı halde taşıdığını iddia edenlerin varlığından, hiçbir fayda elde edilemez... Bu iddiacılarda her ne kadar keşif ve keramet türünden bâzı haller görülse bile...

Hak üzere bulunan bu yüce topluluk, icâze (diploma) hususunda dört sınıf teşkil ederler:

Birinci sınıf; manevî seyr ve ilerleme ile irşad ve icâze mertebesinin en aşağı sınırına erişenlerdir. Bunlar, yalnız kendi mürşid ve öğretmenlerinden onay ve icâze alırlar.

İkinci sınıf; kendi üstadının icâzesiyle birlikte Poygamber Aleyhisselâm'a varıncaya kadar bütün silsile imamları tarafından onay ve icâze verilenlerdir

Üçüncü sınıf; bunlardan başka, Peygamber Efendimiz'in has icâze ve onayına ermekle şereflendirilenlerdir.

Dördüncü sınıf; Allah Teâlâ'nın da icâze ve irâdesine ermiş olanlardır.

İrşâd ehlinin çoğunluğunu birinci, azını ikinci, azını üçüncü, son derecede azını dördüncü sınıf öğretmen ve mürşidler teşkil ederler.

Allah Teâlâ'nın lütuf ve yardımı olmazsa, irşad yoluna girmek isteyen bir kimse bu hususu bilemez ve değerlendiremez. Bu sebeple; yüzde yüz denebilecek derecede hatâya düşüp, hâl ve cezbe ehlini irşâd sahibi bir velî sanarak ona bağlanır. Hiç istenmeyen bâzı hâl ve anlayışların tutkunu olup, asıl fayda verecek şeyden mahrum kalır. Bu faydadan amaç mânevî seyr ve ilerleme ile kalbin arınması, nefsin temizlenerek manevî doyum ve huzura ermesidir. Bu husus, büyük açıklama ister.

Bâzı kimselerde manevî seyr ve ilerlemeden önce bir tür cezbe elvererek bir sürü haller, keşifler, olağanüstülükler meydana gelir. Hakîkat ehline göre, bunların hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü; bu cezbeye "cezbe-i ebter (sonuç vermeyen cezbe)" derler. Buna tutulan bir kimse, seyr ve ilerlemeden mahrumdur. Ardına düşenlerin de mahrum olacaklarında şüphe yoktur. Bu yolun gerçek mensupları, "Noksan olandan kemâl ehli gelmez" demişlerdir. Maddî işlerde bile; tam ve olgun bir üstaddan ancak olgunluk, noksan olandan ise ancak noksanlık alınır. Bütün ilim ve sanatlarda da durum böyledir.

Tasavvuf yolunda şeyhlik taslayıp da gerçek bir şeyh olmayandan ilgiyi kesmek şöyle dursun; hayatta olan gerçek bir kemâl ehlinden, inkâr etmeyip izin de almadan daha yüksek kemâldeki gerçek bir mürşide dönmekte bile sakınca görmemişlerdir. Fakat; bu iş çok ince ve tehlikeli bir şeydir. Bu yola girmek isteyen bir kişi, kemâl ehli olanla daha yüksek kemâlde bulunanı ayıramayıp hatâya düşebilir. Böylece; daha yüksek kemâl ehlinden, onun aşağısındaki bir kemâl ehline dönerek perîşân olur. Bu haller, önceki zamanlarda çok görülmüştür.

Bizim Şerh-i Istılâhât ve Makâmât-ı Sôfiyye isimli eserimizde gerçek mürşidlerle şeyhlik taslayan kimselere ilişkin nitelikler; bu konuda tasavvuf yoluna istekli olanların gözlerini açacak, akıllarını başlarına getirecek hususlar yer almıştır.

Tasavvuf yoluna girmekten amaç, hâl ve keramet elde etmek değildir. Sözde, amelde ve hâlde ihlâslı, emir ve yasaklara uymakta dosdoğru olabilmek; sonuçta Allah'ın has ma'rifetine ermektir. Allah'ın manevî yakınlığı; ihlâs ve doğruluğun, bu husustaki bilgi ve anlayışın derecesine göredir. Bir kimsenin din ve dünyâsını dürüstçe yürütebilmesi, büyük iştir. Bunu yapabilenler pek azdır. Çok değerli olan bu iş, kerametten üstündür. Keramet sahipleri Allah Teâlâ'dan perdeli olup başka şeylerin tutkunudurlar. Hakk'ın emrettiği üzere doğru olmanın kerametten üstün bulunduğuna ilişkin pek çok âyet ve hadîs vardır. Ancak; herkesin zevki buna eremez. Bu zevk ve kabiliyet, Allah'ın Zâtı'na kul olanların işidir. O'ndan başkasına kul olanların değil... Bu sözlerden; Hak yolunda dosdoğru yürüyenlerde, bu bilgi ve anlayışa sahip bulunanla keramet ve olağanüstü şeyler olmaz mânâsı çıkarılmamalıdır. Onlardaki kerametlerin en büyüğü, Allah'ı bilmek ve tanımaktır; sözlerinde, fiil ve hallerinde dosdoğru olmaktır. Bu yola istekli olanları doğruluk ve dürüstlüğe, Allah'ın ma'rifet ve muhabbetine yöneltmek ve yol göstermektir. Bu tür Allah dostlarının yüzleri, sözleri, duruş ve davranışları; ehlinin gözünde baştan sona olağanüstü bir hâl ve kerâmettir. Din ve irşad açısından büyük bir fayda varsa, onlardan Hakk'ın izniyle maddî tasarruf ve kerametler de meydana gelir. Bunun da bir sınırı ve sayısı olmaz. Manevî ilerleme ve yükseliş için irâde, teslîmiyet, çalışma, yorulma, aşk, muhabbet gereklidir. Fetih ve yükseliş, buna bağlıdır. Aşk ve muhabbet; İlâhî cezbenin eseri, Hakk'ın Sevgilisi olan Peygamber Efendimiz'e bağlılığın netîcesidir.

Abdulkâdir Geylânî Hazretleri Bağdat'ta büyük bir topluluğa vaaz ederken gökyüzünden bir kişinin yıldırım hızıyla önlerine indiği ve mübarek ayaklarını öptüğü görülmüştü. Orada bulunanlar, bu olağanüstü hâl ve kerametten dolayı şaşırmışlardı. Seyyid Abdulkâdir: "Bu adam benim mürîdimdir, bir anda Kudüs'ten yanıma gelmiştir" buyurunca oradakiler, "Böyle bir keramet ve olağanüstü hâle sahip olan bir zâtın mürşide ihtiyâcı olur mu?" diye daha çok hayrette kalmışlardı. Seyyid Abdulkâdir Hazretleri: "Evet bu kadar keramet ve olağanüstü hâle sahip olduğu halde, bana yine ihtiyâcı vardır" demişlerdi. Orada bulunanlar kalblerinden, "Acaba hangi yönden muhtaçtır" düşüncesini geçirince: "Şu yönden bana muhtaçtır ki, ben onun Allah'a muhabbetine vesileyim. Zîrâ; o bu halleriyle birlikte Allah'ın zatî muhabbetinden mahrum ve perdelidir" buyurmuşlardı. Mecliste bulunan ve ma'rifette bu yüksek mertebeye henüz ermemiş olan büyük Allah dostları anlamışlardı ki, Allah'ın muhabbeti büyük iştir... Onun için; Muhabbet Makamı, Hubb-i Zatî Mertebesi, Hakîkat-ı Muhammediyye; Allah'ın Mutlak ve Yüce Zâtı'nın ilk eseri, yarattıklarının ilki olmuştur. Diğer bütün yaratıkların yaratılmasına esas ve kaynak da, Allah'ın Zâti Sevgisi ve Mutlak Sevgilisi olan Hakîkat-i Muhammediyye'dir ki, Müceddidiyye makamlarının sonu olan bu hakîkate Hubb-ı Sırf-ı Zatî adı verilmiştir. İşte; manevî seyr ve ilerlemenin sonuna, kemâlin en yükseğine ulaşmak; bu hakîkate ermeye ve onda tüm varlığından geçerek tek bir hakîkat hâline gelmeye bağlıdır. Sözü edilen Allah'ın muhabbetinden amaç da, bu yüceler yücesi makama ilişkin has zatî muhabbettir. Onun için; yüksek yaratılışlı Allah dostlarının varmak istedikleri, bu nihâî gayedir. Bu Hakikat-i Muhammediyye; aşağıdaki makamların her birinde, yansıyan gölgeler hâlinde belirir. Bu belirmeye göre, hepsine "Hakîkat-i Muhammediyye" denir. Yine hepsinin fenası ve bekası vardır. Bütün hakîkat manâsıyla Fena Firrasûl (1), Hubb-i Sırf-ı Zatî mertebesinde gerçekleşir. Ondan sonra da, yine bulun hakîkat manâsıyla Fena Fillâh (2) onu izler. Bu devlete ermenin yolu, Allah'ın Sevgilisi olan Peygamber Aleyhisselâm'a her hususta tam anlamıyla uymaktır. (Men yutiı'r-rasûle fekad etâallâh) "Peygamber'e itaat eden, muhakkak Allah-ü Teâlâ'ya itaat etmiştir" (3) ve (Kul in küntüm tuhıbbûnallâhe fettebıûnî yuhbibkümullâh) "Ey Habîbim! De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin" (4) âyet-i kerîmeleri, bu sözlerin delîlidir. Kendi aslî ve zatî yakınlık ve ma'rifetine çeken ve yol gösteren, Yüce Allah'tır. Her devlet ve nîmet O'ndandır. (Rabbena âtina min ledunke rahmeten ve heyyi'lenâ min emrinâ raşedâ) "Rabbimiz! Katından bize rahmet ver ve işimizde doğruyu göster, bizi başarılı kıl."(5)

(1) Peygamberde varlığından geçme
(2) Allah'ta varlığından geçme
(3) Nisâ Sûresi: 80
(4) Âl-i İmran Sûresi: 31
(5) Kehf Sûresi: 10

M. İhsan Oğuz, Mektuplar, 2. Cild, s.239-246


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye