Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Kelimât-ı Kudsiyye / Üveysi Tasavvufun Temel Kuralları
MesajGönderilme zamanı: 26.05.10, 09:07 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 23:16
Mesajlar: 123
Kelimât-ı Kudsiyye / Üveysi Tasavvufun Temel Kuralları

Alıntı:
NAKŞİBENDÎ TARİKATININ ONBİR ESASI

Anadolu'da ve Asya topraklarında en yaygın tarikatlardan birisi olan Nakşibendiyye tarikatı, Şehy Bahâüddin Nakşibend (v. 791/1389) tarafından 14. asırda kurulan ve gizli zikri esas alan bir üveysî ana tarikattır. Şâh-ı Nakşibend, dini ilimleri liyakatli hocalardan tahsil etmiş, Abdulhâlık Gucdüvânî'nin ruhaniyet yoluyla üveysî terbiyesinde yetişmiştir.

Nakşibendiyye'nin silsilesi iki ayrı koldan Hz. Ali'ye, bir koldan da Hz. Ebû Bekr'e ulaşır. Nakşibendiyye tarikatı tarih boyunca sırasıyla Sıddîkıyye, Tayfûriyye, Hâcegâniyye, Nakşibendiyye, Ahrâriyye, Müceddidiyye, Mazhariyye ve Halidiyye isimleriyle anılmıştır.

Günümüzde Nakşibendiyye tarikatı'nın devamı özellikle Hâlidiyye tarikatı olarak bilinmektedir. Nakşibendiyye tarikatı, dinin zahirine de uymakla meşhur olup, tarih boyunca ulemâ ve fukahânın daha fazla takdir edip intisap ettiği bir tarikat olmuştur. 19. asırda, meşhur alim ve mutasavvıf Ahmed Ziyâeddin-i Gümüşhânevî (v.1311/1893) efendimizin, bu tarikatın Anadoluya yayılmasında büyük rolü olmuştur. Nakşibendiyye'nin manası, müridin, şehyde bulunan hakiki kemal suretini kalbine rabt ve ve nakş etmesinden ibarettir.

İslam tasavvufunda çok derin, çok faydalı, çok hikmetli prensipler vardır. Bunlar Nakşibendîliğin 11 esası olarak bilinir. Bu esas ve prensipler nakşî tarikatının büyüklerinden Abdulhâlık-ı Gucdüvânî efendimizin kısaca formüle ettiği kelimelerdir. Bu esasları Şah-ı Nakşibend hazretleri ihya etmiş, tarikate yerleştirmiştir. Bu esasları ifade eden kelimeler; Hûş Der Dem, Halvet Der Encümen, Nazar Ber Kadem, Sefer Der Vatan, Yâd Kerd, Bâz Geşt, Nigâh Daşt, Yâd Daşt, Vukûf-ı Zamanî, Vukûf-ı Adedî, Vukûf-ı Kalbî'dir. Bu kelimelerin çeşitli tasavvuf kitaplarında izahları yapılmıştır.

Biz de burada Muhterem Mürşidimiz Mahmûd Es'ad COŞAN (sellemehullahu fi'd-dunyâ ve'l-ukbâ) hocaefendi hazretlerinin izahları başta olmak üzere o izahlardan bir demeti size sunmak istiyoruz.


1 - Hûş Der Dem :

Farsçada "hûş" şuur, "dem" de nefes demektir. Hûş der dem, her nefes alışverişte aklı başında olmak, gafil olmamak, uyanık olmak, müslümanlığının, kulluğunun şuurunda olmak, dikkatli müslüman olmak; şeytanın etrafında olduğunu bilmek ve onun oyununa gelmemek; nefsin düşman olduğunu bilmek ve onun oyununa gelmemek demektir. Yani her nefes alışverişte şuurlu olmak, günahlardan uzak durmak, Allah'ın rızasını kazanmağa azimli olmak, yaptığı işi bilmek. Allah'ın kulu olduğunu, Allah'ın kendisini gördüğünü, Allah'ın her yerde hâzır ve nâzır olduğunu bilmek ve ona göre daima uyanık bir şuurla yaşamaktır. Hiç gevşememektir, uyumamaktır, manevi bakımdan gaflete düşmemektir. (Normal uyku uyuyabilir.)

Nefes alıp verirken çıkan "he" sesinin "hüviyet"in "he" sine delalet ettiğini daima hatırda tutmak gerekir. Yani, her nefes alışverişte Allah'ı zikretmek şuurunu muhafaza etmek, bu hususta gaflete düşerse istiğfar etmek gerekir.

Bir nefes ki, gaflet ile girip çıkıyorsa o nefes ölüdür, Allah'a ulaşmamıştır. Bir nefes ki, huzur ile alınıp yine huzur ile verilirse o nefes diridir, Allah'a gönderilmiştir. İşte hûş der-dem'in manası budur. Her nefes uyanık olmak, zâkirin zikrederken Allah'tan gafil olmaması demektir. Nefeslerini gafletten kurtaran kimse artık her an Allah ile beraberdir. Her an O'nun tecelliyatını müşahade eder. O'nun tecelliyatı ise mahlukatın nefesleri adedincedir.

2 - Halvet Der Encümen:

Nakşî tarikatının önemli prensiplerin de birisidir. Arapçada "halvet" yalnızlık, tek başına olmak demektir. "Encümen" de farsçada, toplantı demektir. "Der" de içinde manasına kullanılıyor. Yani "halvet der encümen", toplantı içinde, topluluk içinde halvet halinde olmak demektir. Halvet yalnız olmak ama, yalnız omanın da çeşitleri vardır. İnsanlarda ayrı bir kenarda durursa buna "vahdet" veya "infirad" derler. Yani tek başına öyle duruyor; veya "uzlet" derler. Yani münferid olarak, insanlardan ayrılmış, çekilmiş bir kenarda duruyor demektir.

Halvet mahremâne bir yalnızlık demektir. Yalnız olacak ama, bu yalnızlık Allah ile başbaşa olma yalnızlığıdır. Yani sevdiği bir kimse ile beraber, başbaşa yalnız olmak. Derviş insanlardan çekiniyor, Rabbi ile başbaşa oluyor. Kendisi, arada yabancı olmadan Allah ile beraber. Halvet kelimesi, "başbaşa olmak" kelimesi ile biraz daha iyi anlatılabilen bir kelimedir.

Büyüklerimizin bundan maksadı şudur: Bir insanın bir kenara çekilipte ibadet yapması, namaz kılması, zikir yapması, Kur'an okuması kolaydır. Ramazanın son on günü itikafa girersiniz, insanlardan uzak kalırsınız, bunlar kolaydır. Ama aynı şahıs, ticarethanesine, işyerine, halkın arasına döndüğü zaman direksiyonu doğru kullanması kolay olmaz; yine yalan söyler, kızar, hile yapar; yine günahlara dalar, harama bakar, haramı yer.... v.s. Camide halvette iken, itikafta iken kolaydı ama, toplumun içinde iken zordur, zorlaşır. Bunun en iyi misali de, biri şehirde biri dağda yaşayan iki evliya kardeşin hikayeleridir. (Bu hikaye için bak. MEC; İslam Sevgi ve Tasavvuf kitabı, sh. 216 )

Nakşîlikte "halvet der encümen" prensibi, şehrin içinde iken, cemaatin içinde iken, günahların cevlan ettiği bir ortamta iken bile müslümanlığını koruyabilmektir. Nasıl halvette iken, camide iken, hatta caminin altındaki hücrede iken gözünü kapıyordun, tesbih çekiyordun, Allah diyordun. İşte "halvet der encümen" prensibi, topluluğun içinde halvet halini, ihlasını, ibadet şuurunu devam ettirebilmek şuurudur. Yani şehre gittiğiz zaman, şehir içinde yaşadığınız zaman; otobüste, çarşıda, pazarda, insanlar arsında; iyinin, kötünün, delinin, akıllının arasında derviş olarak, müslüman olarak, ahlaklı olarak, sapasağlam olarak kalabilmek. İşte asıl prensip budur. Kısaca söylemek gerekirse, "halvet der encümen" kişinin, halvette veya bir ibadethanede Allah'a bağlılığını nasıl devam ettiriyorsa, topluluğun içinde de onu devam ettirebilecek bir istikrar ve bir devamlılık kazanmasıdır.

Şah-ı Nakşibend hazretleri, nakşiliğin temelinin "halvet der-encümen" olduğunu belirtmiştir. Nakşibendiyye'de "halvet"e fazla rağbet edilmez. Nakşibend hazretleri, "halvette şöhret, şöhrette ise afet vardır" demiştir. Onun için bu tarikatte sohbet ve halkın içine karışarak onların dertlerine ortak olmak, kısaca Hak için halka hizmet esas alınmıştır. "Öyle kimseler vardır ki, onları ne bir ticaret ne de bir alış-veriş Allah'ı zikretmekten alıkoymaz...." (Nur, 24/37) ayet-i kerimesi de bu hale işaret eder.

3 - Nazar Ber Kadem :

Arapçada "nazar" bakmak, "kadem" de ayak manalarına; "ber" ise farsçada üzerine manasına geliyor. Yani "nazar ber kadem", bakışı ayağı üzerine almak manasınadır. Bundan iki türlü mana anlaşılabiliyor:

a) Bu sözler hayayı temsil ediyor. Haya sahibi, utanç sahibi olmayı, gözü haramdan korumayı sembolize ediyor. Derviş yürürken sağa sola bakmıyacak, harama bakmıyacak, gözü pabucunun ucunda olacak; haramlardan, yasaklardan gözünü korumuş olacak. Edepli, hayalı, terbiyeli bir kul olarak yürüyüp gidecek. O manaya gelebilir.

b)"Kadem" bir de yürüyüşü sembolize ediyor. Yani insan ayakla, kadem kadem, adım adım, adımını ata ata yürür. "Nazar ber kadem", yürüyüşüne, yoluna dikkat etmek manasına geliyor. Tarikata girmiş, -tarikat yol demek zaten- tarikatte adım adım ilerliyor, sevapları kazana kazana, kademe kademe yükseliyor.
"Aman yoluna dikkat etsin, aman bastığı yere dikkat etsin, aman bulunduğu mertebeyi muhafaza etsin. Bulunduğu mertebeden ayağını kaydırıp da tepetaklak düşmesin; iyi iken fena duruma düşmesin. Yürüyüşüne, attığı adıma, bastığı yere dikkat etsin. Seyr ü sülûküne ihtimam eylesin. Tasavvufi terbiyesinde düşüş yapmasın, gerileme yapmasın. Yükseklere çıkmışken tepeüstü aşağıya düşmesin" gibi bir mana da taşıyabilir, bu da doğrudur.

O halde biz de bundan sonra biraz daha dikkatli olarak edep ve haya duygularımızı korumağa gayret edelim. Bir de seyr ü sülûkümüzün adımlarına dikkat edelim, çıkıp çıkıp aniden düşmeyelim. Hayat muazzam bir imtihandır, çok dikkat etmek lazımdır. Çünkü bu düşmek başka yerden düşmeye benzemez. Manevi düşüş çok fenadır, tarikatta gerileme çok fenadır, tarikattan kovulmak en fenasıdır.
Yürürken ayağının ucuna bakmak tevâzu alametidir. Zira kibir sahipleri yürürken kafalarını yukarı kaldırırlar. Sultan-ı Enbiyâ (sas) Efendimiz Hazretleri, yürürken sağa sola bakmaz, ayaklarının ucuna bakarak, sanki yokuştan iniyor gibi süratle yürürlerdi.

"Nazar ber kadem" sözü, "yüksek himmetli olma" yı ne güzel anlatır. İnsan-ı kâmil Allah'tan başkasına nazar etmez. Çünkü masivadan alakasını kesma yolundadır. Nasıl süratle koşan bir kimse sadece ayaklarına bakarsa, sâlik de yarı yoldan dönmemek için zahiren ve bâtınen bakışlarını sadece Hakk'a çevirmelidir.

4 - Sefer Der Vatan :

Sefer, seyahat; vatan da, insanın namazı dört rek'at kıldığı, işinin gücünün, evinin barkının olduğu yer demektir. Sefer der vatan, kendi ikameti mahallinde sefer halinde olmak demektir. Bu prensip, yani hem vatanında hem de sefer halinde olmak ne demek? Bunun halvet der encümen'e benzeyen bir manası var. Yani hem topluluğun içinde hem sanki çilehanede yalnızmış gibi olabilmek. Vatanında da seyahatte imiş gibi olabilmek.

Seyahatle ilgili ayet ve hadisler mevcuttur. İyi müslüman olanlar müslümanlıklarını iyi yapabilmek için şeyhinin emriyle sefer çalışması yapmışlar; "haydi bakalım gez dolaş biraz" diye vazife verilince gezmiş dolaşmışlar. Mesela bunun için Yunus Emre : Gezdim Urum ile Şam'ı / Yukarı iller kamu diyor. İnsanı olgunlaştırdığı, görgüsünü bilgisini artırdığı, nefse ağır geldiği, Allah'ın rahmetine ermeğe vesile olduğu için seyahat meselesi vardır.

İyi ama, seyahate çıktığı halde nefsini ıslah edmeden dönmüş ise n'olacak? İşte büyüklerimiz, kişi vatanında iken de seyahatin kendisine sağlayacağı avantajları, eğitimleri, terbiyeyi; nefsine meşakkati çektirip, nefsini ıslah etmeyi burada da yapması lazım diye "sefer der vatan" prensibini koymuşlardır. Yani mukim olduğu halde de bu hallere sahip olmasını sağlayacak bir prensip.
Ehlullah yanında bu prensibin bir manası da, müridin âlem-i halktan âlem-i Hakk'a seferidir. Nitekim ayet-i kerimede ki İbrahim (as)'ın :"Ben Rabbime gidiyorum, O bana yolumu gösterir" (Saffat,99) sözü, bu manaya işarettir.

5 - Yâd Kerd :

Bu farsça bir terkiptir. "Yâd" uzun okunursa zikir demek; kısa okunursa türkçede "yabancı" manasına geliyor. "Kerd" de kerden kelimesinin kısaltılmışı olup, "yapmak" manasına geliyor. Yâd kerd, yâd yapmak, yani zikir yapmak.

Bizim yolumuzun en önemli faaliyetlerinden biriside zikir yapmaktır. çünkü şeklen zikir yapa yapa zikir insanın kalbine yerleşir. Onun için zikir hatırlamak, unutmamak, uyanık olmak demektir. Bunu sağlamanın pratik yolu da dille zikir yapa yapa bu hale ulaşmaktır. Öyle ise hergün zamanınızı ayırıp zikir yapacaksınız. Şeklen yapa yapa ruhunuza erecek, takliden yapa yapa hakikisine kavuşacaksınız. Sözü söyleye söyleye özünü bulacaksınız. Allah'ın zikrini yapa yapa perdeler kalkacak, güzel bir noktaya ulaşacaksınız. Ama çalışanlar ulaşacak.

Zikir yapacaksınız, yapacağız ki bir sonuç hasıl olsun; ahlakımızda yumuşama, güzelleşme olsun; evde geçim olsun, hanım da hayret etsin, komşularda hayret etsin, başka kimselerde hayret etsin. Meyveler olgunlaşmaya başlasın, tadı yerine gelmeye başlasın; ekşilik turşuluk kalksın. Bunun ana çaresi zikre devam etmektir.

Onun için müminin elinde tesbihi olmalı, dilinde, kalbinde zikri olmalı ki, kalbi şifa bulsun, dünyası ahireti mamur olsun. "Allah'ı zikretmek gönlün şifasıdır, kalbin şifasıdır."
Bunun başka bir manası da, gaflete mahal bırakmadan, gaflet etmeden zikre devam etmektir. Çünkü Allah, "Unuttuğun zaman rabbini zikret" buyurmuştur. (Kehf,24)

6 - Bâz Geşt :

Türkçede "vaz" kelimesi var, bu da oradan gelmektedir. Mesela vazgeçmek diyoruz. Bâz geşt, geri dönmek, tekrar tekrar dönmek demekir.

Zikreden insan arada duracak, "İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî": "Ya Rabbi, benim muradım, maksadım sensin. Ben senin rızanı talep ediyorum. Amacım senin rızanı talep etmek. maksudum sensin, hedefim sensin, muradım sensin; yaptığım bu işi onun için yapıyorum" diyecek.
Bu sözü kendi kendine niçin söylettiriyor büyüklerimiz? Bu söz önemli olduğu için; tekrar tekrar söyleye söyleye kendi kendine telkin olsun, kafasına iyice yerleştirsin, aykırı işlerini iki de bir böyle söyleyerek düzeltsin diye. Zikir yapıyor yapıyor, arada bir durup aynı fikri tekrar tekrar söylüyor; "ilâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî" diyor.

Bütün ibadetlerin kabul olmasının birinci şartı ihlastır. İhlaslı olmayan ibadeti Allah kabul etmiyor, şirk koşulursa kabul etmiyor, amaçlar çatallaşır karışırsa kabul etmiyor. Zikirde de iki de birde "Bâz geşt" in büyük bir prensip olarak karşımıza çıkmasının sebebi, zihinler başka yere kaymasın, ana amaç unutulmasın diyedir.

Yapılan şeyin sırf Allah rızasına uygunluğunu sağlamak için zikir esnasında dönüp dönüp söylenilen cümle olan "İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlubî" bâz geşt prensibidir.

Bu prensibin bir başka manası da, zâkirin zikir esnasında Allah Teala hazretlerini layıkıyla zikretmekten aciz olduğunu ve kusurlarını Allah'a arzetmesidir. Çünkü Allah'ın yardımı olmadan hiçbir kimse onu hakkıyla zikredemez. Zikrin esrarını anlayamaz.

7 - Vukûf-ı Kalbî :

Allah'ın her yerde hâzır ve nâzır olduğunu bilip, ona göre edebini takınıp, ihsan makamı dediğimiz; "el-İhsânu en ta'budellâhe keenneke terâhu fe in lem tekun terâhu fe innehû yerâke" = "Allah'ı görüyormuş gibi ona ibadet etmendir. Çünkü sen O'nu gör- müyorsan da O seni görüyor" dediği gibi edebi takınmak çalışmasıdır. Ona gayret etmeli.

Tabi, bu her yerde vardır. İnsanın banyoda ve yüznumarada bile şeriatın tarif ettiği şeylere dikkat etmesi gerekiyor. Oturmasına, yönüne, temizlenmesine vs. gibi konulara ihtimam etmesi, tamamen her yerde Allah'ın rızasını gözetmesi gerekiyor.

Bunun diğer bir manası da, zâkirin zikir esnasında, sol memesinin altındaki kalp mahallini mülâhazasıdır. Kalb, fikirlerin, düşüncelerin ve niyetlerin değişmesi itibariyle çekip çeviren, değiştiren kuvvetin mahalli olması sebebiyle ona vâkıf olmak demek, onun ne halde bulunduğunu murakabe etmektir.

8 - Nigâh Daşt :

Kalbi havâtırdan korumaktır. Bu mana vukûf-i kalbî ile müttehiddir. Havâtır altı nevidir:

1. Hevâcis : Nefis tarafından kalbe zuhur eder.

2. Vesâvis : Şeytan tarafından kalbe ilkâ olunur.

3. İlhâmât : Melek tarafından kalbe ilkâ olunur.

4. Vâridât : Cenâb-ı Hak'tan kalbe ilkâ olunur.

5. Suveri Kâinât : Havassı a'zâ tarafında kalbe duhûl eder.

6. Ma'kûlât : Akıl canibinden kalbe hutûr eder.

Şeyh Ebû Bekr el-Kettânî der ki:

"Kırk sene kalbimin kapısında bekçilik yaptım, onu Allah'tan başkasına açmadım. Kalbim o hale geldi ki, Allah'tan gayrısını tanımaz oldum.

Bir büyük de şöyle dedi:

"Ben kalbimi on gece bekledim, muhafaza ettim, kalbim de beni yirmi sene muhafaza etti.

9 - Yâd Daşt :

Her an Hak'tan haberdar olmak demektir ki, nigah dâştın bir merhale daha ileri saf- hasıdır. Bunun bir başka manası da kalbi, Zât tecellisini müşahedeye her an uyanık tutmaktır. Bilesin ki, zikiden hasıl olan huzur, murakabe, sohbet ve rabıta, yâd daşt ıstılahı ile aynı manaya gelir.

10 - Vukûf-ı Zamânî :

Sâlikin her an halinden haberdar olması, zamanını en iyi şekilde değerlendirmesi, şükretmesi gerektiğinde şükretmesi, istiğfar etmesi gerektiğinde de istiğfar etmesi, kısacası her an Hakk'ın huzurunda olduğunu düşünerek hareketlerine ona göre çekidüzen vermesidir. Yani mürid yakinen bilmelidir ki, Allah her onun yanında hâzır ve nâzırdır. Kulluk haddini aşmamalı, kul olduğunu bilip ma'siyetlere karşı her an uyanık bulunmalı, mabuduna vasıl oluncaya kadar bu hali bırakmamalıdır. Bu, sâliki yakîne erdirir.

11 - Vukûf-ı Adedî :

Müridin, şeyhi tarafından verilen zikir adedine riayet etmesi demektir. Bu gönlü vesvese ve tefrikadan korumak içindir. Zikirden kastedilen mana hasıl olduktan sonra sayı pek önemli değilse de, farz ibadetlerde olduğu gibi, zikirde de ferdin kendini belli sayı ve zamanla kayıtlaması, hayatın disipline sokulması bakımından önemli görülmüştür.

Alıntı:
ÖZET:

Bu prensipleri kısaca ifade etmek gerekirse :

1. Hûş der-dem : Allah'dan gafil olmamak ve her zaman dikkatli, uyanık ve Allah ile beraber bulunmaktır.

2. Nazar ber-kadem : Daima ayak ucuna bakıp yersiz bakışlarla düşünce ve fikri bulandırmamak.

3. Halvet der-encümen : Zahiren halk ile ve bâtınen, ruhen Hakk ile olmaktır.

4. Sefer der-vatan : Kemal ve vuslat için manevi yolculuktur. Yani kötü huylardan iyi huylara hicrettir.

5. Yâd Kerd : Hem kalp ve hem de dil ile zikre devam etmektir.

6. Bâz geşt : "İlahî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî" demektir.

7. Nigâh daşt : Kalbi nefsani duygulardan korumak ve onu imar etmektir.

8. Yâd daşt : Masivayı gönülden atmak ve kainattaki kesrette ilahi vahdeti müşahade etmektir.

9. Vukûf-ı zamânî : Vird ve zikri vaktinde eda etmektir ve vaktin kıymetini bilmektir.

10. Vukûf-ı adedî : Vird ve zikrin adedine dikkat etmek, kalb ve bedeni disipline etmektir.

11. Vukûf-ı kalbî : Daima Hakk'ın huzurunda bulunduğunu düşünmek, zikirde başı sağ tarafa eğmek ve gönle yönelmektir.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye