Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Rabbani Tevhid: VAHDET-İ ŞUHÛD / Doç. Dr. Necdet TOSUN
MesajGönderilme zamanı: 14.01.10, 10:27 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
VAHDET-İ ŞUHÛD

Doç. Dr. Necdet TOSUN

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre, sûfîlere seyr u sülûk esnâsında tevhîd iki türlü zuhûr eder:
1. Tevhîd-i vücûdî,
2. Tevhîd-i şuhûdî.

Tevhîd-i vücûdî (vahdet-i vücûd) mertebesinde sâlik “varlığı bir olarak bilir” ve böyle inanır. Allah’tan başkasını yok bilir, tecellîlerini de hayâl olarak kabul eder.

Tevhîd-i şuhûdî (vahdet-i şuhûd) mertebesinde ise sâlik “varlığı bir görür”. Sâdece Allah’ın varlığını görür ancak ondan başka varlıklar da olduğunu inkâr etmez.


Ahmed Sirhindî bu iki vahdet (birlik) telakkîsini Güneş ve yıldızlar örneğiyle anlatmıştır: Gündüz Güneş doğunca yıldızlar görünmez hâle gelir. Bu esnâda bir kimsenin “Gökyüzünde yıldız yok, sadece Güneş var” demesi ve böyle inanması vahdet-i vücûd ehlinin hâline örnektir, ilme’l-yakîn mertebesidir. Yani Sirhindî’ye göre, vahdet-i vücûd bir algı yanılmasıdır. “Gökyüzünde Güneş’ten başka bir şey göremiyorum, ancak bu durum yıldızların olmadığı anlamına gelmez, yıldızlar vardır ancak Güneş’in yoğun ışığı sebebiyle örtülmüş, görünmez hâle gelmişlerdir” diye düşünen kişi ise vahdet-i şuhûd ehlinin hâline örnektir, ayne’l-yakîn mertebesidir. Eğer bu kişinin görüşü güçlenir ve Güneş ile yıldızları ayrı ayrı görebilirse bu, diğer ikisinden daha yüksek bir mertebe olan hakka’l-yakîn (abdiyyet: kulluk) mertebesidir.

Dolayısıyla sûfîler varlık konusunda üç grup olmaktadır: 1. Varlığı bir bilenler (vahdet-i vücûd ehli), 2. Varlığı bir görmekle berâber iki olduğuna inananlar (vahdet-i şuhûd ehli), 3. Varlığı iki görenler (abdiyyet makâmına erenler). Sirhindî’ye göre, sâlik için ulaşılacak en üst mertebe üçüncüsüdür.

Sirhindî, bazı mektuplarında “vahdet-i şuhûd” mertebesindeki sûfîlerin âlemi gölge gibi algıladığını ifâde etmiştir. Buna göre, âlemin varlığı aslî değil zıllîdir (gölge gibidir). Gölge asılla kâim olduğu gibi, âlem de Allah ile kâimdir. “Her şey O” değil ancak “her şey O’ndandır”.

Bu durumda vahdet-i şuhûdun iki târifi ortaya çıkmaktadır: Birinci târife göre vahdet-i şuhûd, Allah’ı görmek, eşyâyı görememektir. Yıldızların varlığını inkâr etmemek kaydıyla, sâdece Güneş’i görmek örneğinde olduğu gibi. İkinci târife göre ise vahdet-i şuhûd âlemi gölge olarak görmek ve her şeyin varlığını Allah’tan aldığını idrâk etmektir.

Ahmed Sirhindî eserlerinde “vahdet-i şuhûd” kavramını hiç kullanmamış, onun yenine “tevhîd-i şuhûdî” terimini kullanmıştır. “Vahdet-i şuhûd” teriminin ıstılâhî anlamda ilk kez Ahmed Sirhindî’nin halifelerinden Âdem Benûrî’nin bir mürîdi tarafından kullanıldığı söylenir. Sonraki asırlarda bu ikinci terim yaygınlık kazanmıştır.

Vahdet-i şuhûd tâbiri önceleri Sa‘îdüddîn Fergânî (ö. 699/1300) tarafından bir cümle içinde “hakîkî vahdetü’ş-şuhûd âlemi” şeklinde kullanılmış ise de, bu, sonraları kazandığı ıstılâhî anlamda değildir. “Tevhîd-i şuhûdî” terimine gelince, çok yaygın olmasa da, Ahmed Sirhindî’den önce bilinen ve kullanılan bir terim idi. Nitekim h. 900 senesinde yazılmış olan Merâtib-i Tevhîd isimli müellifi bilinmeyen yazma bir eserde tevhîd kavramı: Tevhîd-i ulûhî, tevhîd-i şuhûdî ve tevhîd-i vücûdî şeklinde üçe ayrılarak açıklanmıştır. İzzeddîn Mahmûd Kâşânî (ö. 735/1334) tevhîd-i şuhûdî terimini kullanmasa da, ittisâl kavramını ittisâl-i vücûdî ve ittisâl-i şuhûdî diye ikiye ayırmıştır. Abdullah Ensârî Herevî’nin (ö. 481/1089): “Avâmın tevhîdi bir (olduğunu) işitmektir, havâssın tevhîdi bir bilmektir, en seçkin insanların tevhîdi ise bir görmektir” şeklindeki sözü de tevhîd-i şuhûdî kavramının ifâde ettiği mânânın eskiden beri bilindiğini göstermektedir.

“Vahdet-i şuhûd” veya “Tevhîd-i şuhûdî” kavramları önceleri yaygın olarak kullanılmamış ise de, bunların ifâde ettiği mânâ eskiden beri sûfîler arasında bilinmekte idi. Sirhindî’den önce bu kavram için daha ziyâde “heme ez O’st” (her şey O’ndandır) tâbiri kullanılmakta idi. Bu tâbiri ilk kullanan kişinin Ebû Sa‘îd-i Ebu’l-Hayr (ö. 440/1049) olduğu anlaşılmaktadır. Ancak o, aynı zamanda “heme O’st” (her şey O’dur) tâbirini de kullanan muhtemelen ilk sûfîdir. Hattâ onun bu iki kavramı aynı cümle içinde kullandığı olmuştur. Demek ki o dönemde bu iki kavram arasında büyük bir fark görülmüyordu. Sa‘dî Şîrâzî’nin (ö. 691/1292) de bir şiirinde “heme ez O’st” terimini kullandığı bilinmektedir. Sonraki asırlarda ise bu iki kavram bir birinden ayrı telakkî edilmiştir. Reşahât-ı Aynü’l-hayât’ta nakledildiğine göre, h. 9. (m. 15.) asırda Herat’ta Zeyneddîn Hâfî (ö. 838/1435) ve mürîdleri “heme ez O’st”, Seyyid Kâsım Tebrîzî (ö. 837/1434) ve mürîdleri ise “heme O’st” tâbirini tercih ediyorlardı. Ayrıca Zeyneddîn Hâfî’nin Menhecü’r-reşâd isimli eserinde vahdet-i vücûdu eleştirdiği bilinmektedir. Demek ki “heme O’st” ve “heme ez O’st” kavramları zamanla birbirine alternatif hâle gelmiş, sûfîler arasında varlık konusundaki iki ayrı yaklaşımın ve ekolün sembolü olmuştur.

İbnü’l-Arabî’nin sistematize ettiği vahdet-i vücûd düşüncesinin bazı yönlerine ilk ciddî eleştirileri yönelten kişi olduğu için, Alâüddevle Simnânî’ye (ö. 736/1336) bazı kişilerce “vahdet-i şuhûd düşüncesini ilk derleyen kişi” ya da “şuhûdiyye ekolünün kurucusu” gibi vasıflar verilmiş ise de, Simnânî tevhîd-i şuhûdî ya da benzer bir terimi eserlerinde kullanmadığı gibi, vahdet-i vücûda yönelik eleştirileri, “vücûd-i mutlak” ve “eşyânın aynı” kavramları gibi dar bir sahada kalmış, ayrıca eleştirdiklerinin yerine varlık ve mertebeleri konusunda yeni bir sistem getirmemiştir. Oysa Ahmed Sirhindî eleştirilerini geniş bir perspektifle vahdet-i vücûd düşüncesinin birçok konusuna yönelttiği gibi, varlık ve mertebeleri konusu ile Allah-âlem ilişkisinde yeni bir yorum/sistem de ortaya koyabilmiştir. Dolayısıyla tevhîd-i şuhûdî düşüncesinin kurucusu olarak Sirhindî kabul edilmelidir.

Ahmed Sirhindî vahdet-i şuhûdu daha iyi anlatabilmek için eserlerinde bazı örnekler vermiştir. Bunlardan birine bu bölümün başında temas edildi. (Güneş-yıldızlar örneği). Diğer örnekler şunlardır:

1. Dönen noktadan (nokta-i cevvâleden) kaynaklanan mevhûm (hayâlî) dâire örneği: Sirhindî Allah ile âlemin ilişkisini ve âlemin varlık durumunu anlatabilmek için birçok defa bu örneği kullanmıştır. Karanlık bir gecede bir sopanın ucu yakılıp kor hâline getirilir ve diğer ucundan tutulup havada dâire çizecek şekilde hızla döndürülürse, uzaktan bakanlar ışıklı bir dâirenin var olduğunu zannederler. Oysa gerçekte (hâriçte) aslî olarak var olan sadece kor hâline gelmiş olan noktadır. Dâire ise vehmîdir. Bu örnekte, dönen nokta Allah’ı, ondan oluşan dâire de âlemi sembolize etmektedir. Esâsen bu örneği Sirhindî’den önce İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) de kullanmıştır. İbnü’l-Arabî bu örneği, âlemin hayâl olduğu ve bir varlığının bulunmadığını anlatmak için kullanmıştır. Sirhindî ise “hayâl” kelimesinden ziyâde “vehmî” kelimesini kullanmış ve âlemin vehim mertebesinde var olduğunu söylemiştir. Ona göre, âlemin gerçekliği olmayan bir hayâl olduğunu söylemek sofestâîlerin (varlığı hayâl sayan filozofların) yoludur. İbnü’l-Arabî’ye göre âlem hayâldir ve gerçekliği yoktur, Sirhindî’ye göre ise âlem vehmîdir ancak vardır, vehim mertebesinde yaratılmış ve istikrar bulmuştur. Vehmin ortadan kalkmasıyla da âlem yok olmaz. Zîrâ o, vehmin ve hayâlin ürettiği bir şey değildir. Vahdet-i vücûd ile vahdet-i şuhûdun birbirinden ayrıldığı temel nokta budur.

2. Ayna ve aynadaki yansıma (akis) örneği. Sirhindî Allah ile âlemin ilişkisini ve varlık durumunu anlatmak için bu örneği de kullanmıştır. Bir kişinin görüntüsü aynada yansıdığı zaman yansıyan akis, vehim mertebesindedir. Sirhindî bazen bu örneğin bir benzeri olan insan ve gölgesi örneğini de kullanmıştır. İnsanın gölgesi bir ateşin üzerine düşse, o ateşten insan acı duymaz. Sirhindî bu örnekte asıl ile gölgenin, Allah ile âlemin birbirinden farklı olduğunu anlatmak istemiştir.

3. Sihirbazların oluşturduğu bahçe örneği. Sirhindî meşhur bir Hint hikâyesini örnek olarak kullanmıştır. Bu hikâyeye göre sihirbazlar bazı sihirler yaparak meyveli ağaçları olan bir bahçe görüntüsü meydana getirmişledir. Bu bahçe sûretinin bir süre sonra yok olacağını, ancak sihirbazlar öldürülürse gerçek bir bahçeye dönüşüp kalacağını duyan padişah sihirbazların öldürülmesini emreder ve bahçe kalıcı olur. Âlem de vehmî olmakla birlikte Allah onu yaratıp sübût ve istikrâr verdiği için vehmin kalkması ile ortadan kalkmaz, bir tür varlık ve kalıcılık kazanmıştır.

4. Âlim ve ondan çıkan harfler ile sesler örneği. Sirhindî bir âlimin bildiklerini ifâde etmek için bazı sesler ve harfler çıkardığı zaman bu ses ve harflerin âlimin aynısı olmadığını söyleyerek, Allah ile âlemin farklı olduğunu anlatmak istemiştir.

Sirhindî’ye göre tevhîd-i şuhûdî (vahdet-i şuhûd), seyr u sülûkün zarûrî hâllerindendir. Tevhîd-i şuhûdî hâsıl olmadıkça mâsivâya gönül bağlamaktan kurtuluş mümkün olmaz. Tasavvuf yolunda fenâ hâlinin gerçekleşmesi için tevhîd-i şuhûdî mertebesine ulaşmak gerekir. Oğlu Muhammed Ma‘sûm’a göre tevhîd-i şuhûdî, fenânın neticesidir. Tevhîd-i vücûdî ise fenâdan önce hâsıl olur.

Sirhindî’den sonra tâkipçileri arasında vahdet-i şuhûd düşüncesi revaç bulmuş ve kabul görmüş ise de, bu düşünceyi daha detaylı bir şekilde ele alan yeterince müstakil eser yazılmamıştır. Oysa İbnü’l-Arabî’nin sistematize ettiği vahdet-i vücûd düşüncesini açıklayıcı mâhiyette birçok müstakil eser ya da Fusûsu’l-hikem şerhi bulunmaktadır. Vahdet-i şuhûd konusu Sirhindî’den sonra yeterince işlenmediği için zamanla farklı yorumlara sahne olmuştur. Nakşbendiyye ve Çiştiyye gibi tarîkatlardan icâzetli olan Şâh Veliyyullah Dihlevî (ö. 1176/1762) Mektûb-i Medenî isimli Arapça risâlesinde vahdet-i şuhûd ile vahdet-i vücûdun aslında aynı şeyi ifâde ettiğini, aralarındaki farkın hakîkî değil lafzî olduğunu öne sürmüştür. Bu risâleye karşı Müceddidî şeyhi Mazhar Cân-ı Cânân’ın (ö. 1195/1781) teşvîkiyle mürîdi Gulâm Yahyâ Bihârî (ö. 1186/1772) tarafından 1184 (1770) senesinde Kelimâtü’l-hak isminde Farsça bir risâle yazılmış ve vahdet-i vücûd ile vahdet-i şuhûdun birbirinden farklı olduğu anlatılmıştır. Bu eser, vahdet-i şuhûdun mâhiyetini anlatmak gâyesiyle bir Müceddidî tarafından “müstakil” olarak yazılan muhtemelen yegâne eser olduğu için önem arzetmektedir. Kelimâtü’l-hak isimli risâleye karşı da Şâh Veliyyullah Dihlevî’nin oğlu Şâh Rafî‘uddîn Dihlevî (ö. 1233/1818) Demgu’l-bâtıl isminde Farsça bir eser kaleme almış ve babasının haklı olduğunu, vahdet-i vücûd ile vahdet-i şuhûdun aslında aynı şey olduğunu ifâde etmiştir.

Vahdet-i vücûd ile vahdet-i şuhûd düşünceleri arasındaki farklar Kelimâtü’l-hak isimli esere göre özetle şunlardır:
Vahdet-i vücûd, Allah ile âlemin, asıl ile gölgenin birliği ve ayniyyeti esâsına dayanır. Vahdet-i şuhûd ise gölgeyi asıldan, âlemi Allah’tan farklı kabul ettiği için gayrılık esâsına dayanır.

Vahdet-i vücûda göre, eşyânın hakîkatleri a‘yân-ı sâbitedir (bunlar da ilâhî isim ve sıfatlar mertebesindedir). Vahdet-i şuhûda göre, eşyânın hakîkatleri isim ve sıfatların zıdları olan ademlerdir (yokluklardır). İsim ve sıfatların gölgeleri adem aynalarında yansır ve âlem oluşur. Meselâ “Kudret”in gölgesi, zıddı olan “acz” aynasında yansır ve âleme âit (mümkin) kudret oluşur.

Vahdet-i vücûda göre, doğru olan varlık telakkîsi varlığı bir olarak algılamaktır. Vahdet-i şuhûda göre ise, vahdet-i şuhûd (âlemi gölge olarak görmek), vahdet-i vücûddan daha üstündür. Ancak o da son nokta değildir. Yaratıcı ve yaratılmışı ayrı ayrı görmek olan abdiyyet makâmı ulaşılacak en üstün mertebedir.

Sirhindî’nin varlık konusunda ortaya koyduğu fikirler ile ne demek istediği esâsen gâyet açıktır. O, âlemin hayâl ürünü olduğu ve gerçek bir varlığının bulunmadığı düşüncesine katılmadığı gibi, âleme aslî varlık nisbet edilmesine de karşıdır. Sirhindî, varlığı bir kabul eden vahdet-i vücûd düşüncesini akla ve şerîata aykırı görmektedir. Zîrâ ona göre, varlık bir olunca mükellefin kim olacağı sorusu ortaya çıkar. Sirhindî vahdet-i vücûd düşüncesine katılmadığını “Bizim işimiz nass iledir (Kur’ân ve hadîsledir), Fass ile değil” cümlesiyle açıkça ifâde etmiştir. Fass kelimesiyle kasdettiği, İbnü’l-Arabî’nin Fusûsu’l-hikem kitabıdır.

Öte yandan Sirhindî ulemânın anladığı mânâda âleme aslî varlık nisbet etmekten de kaçınır. Zîrâ aslî varlık iki tane olunca birinin varlığının diğerinin varlığını sınırlandırması problemi ortaya çıkmaktadır. Nitekim sahâbînin Hz. Peygamber’e sorduğu: “Kâinât yaratılmadan önce onun bulunduğu yerde ne vardı?” sorusu bu konu ile alâkalıdır. Hz. Peygamber bu soruya: “Allah vardı, başka bir şey yoktu”, şeklinde cevap vermiştir . Eğer o: Bir Allah vardı, bir de boşluk (adem) vardı, sonra Allah bu boşlukta âlemi yarattı” deseydi, “Allah, o boşluğun dışında mıydı, boşluk Allah’ın varlığını sınırlıyor muydu” soruları akla gelirdi ve Allah’ın bir yönde bulunduğu, dolayısıyla bir sınırının bulunduğu, teşbîh ve tecsîm gibi fikirler ortaya çıkardı. Ancak Hz. Peygamber “başka bir şey yoktu” diyerek bu düşüncelere mahal bırakmamıştır. Sirhindî “iki aslî varlık” kabul etmenin doğuracağı bu problemin farkında olduğu için âleme gölge varlık nisbet etmiştir. Ona göre, Zeyd’in aynadaki yansıması sâdece akis olduğu için Zeyd’in varlığını sınırlamadığı gibi, âlem de vehim mertebesinde ve gölge olduğu için Allah’ın aslî varlığını sınırlamaz.

Sirhindî’nin varlık görüşü hakkında eser yazan bazı araştırmacılar, onun düalist olduğu kanâatine varmışlardır. Ancak bu durum, “düalizm” kavramına yüklenecek anlama göre değişebilir. Allah ile âlemin birbirinden farklı olduğunu söylemesi sebebiyle Sirhindî’ye düalist denebilir, ancak hâriçte “aslî” varlık olarak sâdece Allah’ı kabul ettiği için de monist olarak değerlendirilebilir. Sirhindî’nin varlık görüşü üzerine araştırma yapan Abdul Haq Ansari bunu şöyle ifade etmiştir: “Varlığın bir düalizmi vardır. Fakat daha derin seviyede bir düalizm yoktur, gerçek anlamda varlık birdir ve yegâne birdir”.

Sirhindî’nin varlık görüşünün eleştiriye açık bir yönü ise, eşyânın (âlemin) aslı olarak ifâde ettiği “ilâhî sıfatların zıddı olan ademler (yokluklar)” konusudur. Bu fikir nazarî tasavvuf târihinde yeni ve orijinal bir düşünce olmakla berâber, “ademin kendisi nedir ve Allah ile ilişkisi nasıldır” sorusunu doğurmaktadır. Eğer adem, Allah’ın karşısında yer alıyorsa birden çok ezelî varlığın bulunması (taaddüd-i kudemâ) sorunu ortaya çıkacaktır. Zâten Allah’ın sıfatlarının, Zât’ı ile aynı olduğunu söyleyenler, hep bu endişeden kurtulmak için bunu öne sürmüşlerdir. Sirhindî, “âlemin aslı ademlerdir, adem de şerdir”, diyerek aslında “âlemde mutlak şer (kötülük) yoktur, küfür de aslında iyidir, puta tapan da aslında Allah’a tapmış olur” diyenlere muhâlefet etmeyi hedeflemiştir .

***

MA‘ÂRİF-İ LEDÜNNİYYE (ARİFLERİN HALLERİ)

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye