Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 3 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: TASAVVUF VE TARİKATLAR
MesajGönderilme zamanı: 21.01.09, 22:23 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 17.12.08, 16:48
Mesajlar: 237
Resim

• Cüneydi’ye göre sufi toprak gibidir. Kötü olan her şey onun üzerine atılır, fakat ondan güzellikten başka bir şey çıkmaz. Yer gibidir. İyisi de, kötüsü de ona basar. Bulut gibidir, her şeyi gölgelendirir. Yağmur gibidir, her şeyi bereketlendirir.
• Nuri’ye göre sufi, bulamadığı zaman sükûn, ve huzur içinde, bulduğu zaman ise başkalarına vermeyi tercih eden, semâ ve dinî musikî ile iç içe olan, emir ve yasakları gözeten kimsedir.
• Dükkî’ye göre sufi, en uygun işle meşgul olan, kötülüklerden uzak duran kimsedir.
• Kettanî’ye göre sufi, görünüşte kul (köle),, halikatte ise hür olandır.
• Nahşebî’ye göre ise sufi, hiçbir şeyin bulandıramadığı, her şeyin kendisiyle berraklaştığı şahıstır.
• Nasrabazî’ye göre tasavvuf, Kur’an ve Hadis’e sarılmak, heva ve heveslere uymamak, şeyhlere hürmet etmek, halkın özürlerini kabul etmek, zikre devam etmek, ibadetler konusunda bir takım tevillere kaçmamaktır.
• Şiblî’ye göre tasavvuf, karşılıklı sevgi ve dostluktur. Hiçbir kaygı duymadan Allah ile beraber olmaktır. Ruhun üfleyişlerine kulak vermektir.
• Ebu Said’de göre tasavvuf fuzuli işleri terk etmektir.
• İbn Hafif’e göre tasavvuf, kadere sabr, Hakk’ın verdiğine rıza, gerçekleri aramak için dere tepe dolaşmaktır. Hakikat ilimlerine bağlanmaktır.
• İbn Hafs’a göre ise tasavvuf edebten ibarettir.
• Tasavvufî hayatın doğuşunda temel sebep dinlerin yapısı ve insanın ruhî ihtiyaçları olmakla beraber iki hareke bu gelişmeyi hızlandırmıştır. Bunlardan biri İslâm dünyasında ortaya çıkan lüks, sefahat ve israf, diğeri ise dinî meseleleri sadece akılla izah ederek onun manevî yönünü gözardı eden âlimlerin tutumudur. Sufiler, zühd içinde yaşayarak birinci gruba, mistik yorumlarıyla da ikinci gruba muhalif bir tavır sergilemişlerdir.
• Riyazed çoğu zaman zühdle birlikte kullanılırsa da farklı bir fonksiyon üstlenmiştir. Zühdte var olan “dünyadan kaçış” anlamı riyazette “dünyaya karşı direnişe” dönüşür. Riyazed, nefse karşı bir takım yeni meleke ve kabiliyetler elde edebilmek için bazı tekniklere başvurmak demektir.
• Bugünden düne bakıldığı zaman, mezheplerin ortaya çıkma düşüncesinin mimarlarını üç gruba ayırmak mümkündür
1 – Selefiyye : Dini metinler olduğu gibi kabul edilmeli ve öyle inanılmalıdır. Aklî te’viller kadar kalbi yorumlar da yanıltıcı olabilir.
2 – Kelâmiyye : Medrese ilimlerini ve zihniyetini bunlar temsil eder ve zâhir uleması denir. Bunlara göre dinî metinler yorumlanırken temel unsur olarak akıl alınmalı, te’villere başvurulmalıdır. Sufilerin ilhâm ve keşiflerinin hükmü yoktur.
3 – Süfiyye : Bu tekke kültürünün temsilcilerine göre nakil ve nass adı verilen dinî metinlere; âyet ve hadislere aklî izahlarla birlikte kalbî olarak da bakmak ve yorum getirmek gerekir. Çünkü akıl gibi kalp de bir bilgi kaynağıdır.
• Cüneyd-i Bağdadî’ye göre ilk asırlarda sufilerin yaşadığı bölgeler ve işledikleri konulara şöyle sıralanmaktadır; Bağdat’ta şathiye ve ibadet, Horasan’da gönül ve cömertlik, Basra’da zühd ve kanaat, Şam’da yumuşak huy ve teslimiyet, Hicaz’da sabır ve inabet.
• Rabia (Basra, Öl. 804) şöyle diyor : “Rabbim! Eğer cehennemden korktuğum için sana tapıyorsam beni oraya at. Yok eğer cennete girmek için ibadet ediyorsam bana onu da haram kıl. Fakat sadece ve sadece senin için kulluk yapıyorsam ebedi güzelliğini temaşa etmeyi bana nasip et.”
• Beyazid Bestamî (Bistam, Öl. 874) diyor ki: “ Kendimi tenzih ederim, benim şanım ne yücedir”. “Cübbemin içinde Allah’tan başkası yoktur”. “Öğle bir deryaya daldım ki, peygamberler sahilde kala kaldı”. Bu sözlere sufiler genellikle hoşgörü ile bakmışlar, kendinden geçme hâlinin tabii neticesi olan bu ifadelerden dolayı sufilerin mesul tutulmamasını savunmuşlardır.
• Coşkun bir tasavvufî hayatı temsil eden Hallac Mansur (Bağdat, Öl. 1021) manevi sarhoşluğu esnasında “ene’l-hak” (ben Hakk’ım” dediği için idama mahkum edilmiş ve taşlanarak öldürülmüştür.
• Her sufi kendinden önceki dönemi iyi ve kaliteli, kendi asrındaki sufileri zayıf ve yetersiz görmektedir. Bu bakış açısı sufilere çeki-düzen verdiği gibi tasavvufî düşüncenin yanlış noktalara kaymasına da bir ölçüde engel olmuştur.
• Haccac’a (Tus, Öl. 888) göre tasavvufta makamlar tevbe, vera, zühd, fakr, sabr, rıza ve tavekkül olmak üzere yedi tanedir.
• Sufilere göre hâl anlık bir duygudur. Şimşek gibi çakar ve geçer. Makam ise sufinin uzun zaman içerisinde bulunduğu bir tasavvufî ahlâk kaidesidir.
• Sufiler terbiye eden ve edilen olarak ayrılırlar. Terbiye edenin adı mürşid (şeyh), edilenin ise müriddir. Mürid-mürşid ilişkilerinde itiraza yer yoktur. Her şeye “Eyvallah” demek gerekir.
• Müridin dikkat etmesi gereken hususlar şu şekilde özetlenebilir;
1 – Sadakat ve samimiyetle bu hayata girilmelidir.
2 – Dünya ile ilgili olan kalbî bağlılıkları terk etmelidir.
3 – Sırrını şeyhinden başka hiç kimse duymamalıdır.
4 – Diğer dervişlere bedeni ile hizmet etmelidir.
5 – Kendisini haksız, diğer müridleri haklı görmelidir.
6 – Kendi menfaati ile ilgili tartışmalara girmemelidir.
7 – Baş olma, sivrilme sevdâsına düşmemelidir.
8 – Öfkelenen ve kahkaha atan müridten hayır gelmeyeceğini bilmelidir.
9 – Her gün ilim ve irfânını artırmaya çalışmalıdır.
10 – Halkın kendisine değer vermesi ile vermemesini eşit görmelidir.
• Tasavvufî terbiyede esas olan mürid – mürşid arasındaki manevî alış-veriştir. Fakat süfiler vefat etmiş bir mürşidin ruhaniyetinden de istifade ile manevî terbiyelere ulaşılabileceğine inanırlar.
• “Tevbe” kelimesinin anlamı “dönmek” demektir. Yanlıştan doğruya, günahtan sevaba, şeytandan Allah’a dönmektir. Günahlardan duyulan samimi pişmanlıktır.
• Müridin ilk ciddi ve zor imtihanı helvettir. Topluma karışmamak, yalnız başına kalmak gibi anlamlara gelen helvet, şeyhin gözetim ve denetiminde sâkin bir köşede gece-gündüz tefekkür ve ibadetle meşgul olmak demektir. Helvetin süresi değişiklik arzetse de yaygın kabul 40 gündür. “Cemiyet içinde helvet “anlamına gelen “Helvet der encümen” ise Nakşibendilerde yaygın olup iş-güç itibarıyla toplumun içerisindeyken gönül plânında Allah’la beraber olmak demektir. Helvet için çile, erbain veya uzlet de denir. Çilehâne ile helvethâne aynı anlama gelir.
• Tevekkül ve kanaat, tasavvufun zühd safhasında icap eder. Dünyaya ve dünyanın mal, söhret ve süsüne karşı ilgisizlik anlamına gelir. Müridin yapacağı iş dünyaya hırsla sarılmamak, onun geçici ve sönücü olduğunu bilmek, onun sahibine güvenmek, bağlanma ve tevekkül etmektir. Bir tasavvuf ıstılahı olan fakr ve sadece Allah’a muhtaç olduğumuzun farkına varmak demektir. Tusteri tevekkülün üç emaresini şöyle sıralamaktadır: “Kimseden bir şey istememek, verileni reddetmemek, ele geçeni biriktirmemek”. Müriridin gelişmesinde tevekkül bir başlangıç, teslim orta, rıza ise son merhaledir. Kuşeyri bu safhaları seha, cûd ve isâr olarak saymaktadır. Malının bir kısmını verebilen seha, çoğunu veren cûd, başkalarını kendine tercih eden ise isâr sahibidir.
• “Tasavvufî hayat zikir merkezli faaliyettir” dense mübalağa olmaz. Sözlük anlamı itibarı ile “anmak, hatırlamak, unutmamak” olan zikir, tasavvuf terimi olarak müridin sessiz veya sesli, toplu veya tek başına kelime-i tevhidi, Allah’ın isimlerini tekrar etmesi, Allah’ı anmasıdır. Ferdi zikir müridin evinde, camide, tekkede, halvethânede hatta sokakta okuduğu zikirdir. Okunan metnin değiştirilmesi şeyhin izni ve tasvibiyle olur. Toplu zikir ise genellikle tekkelerde belli kaide ve usûllere göre şeyhin gözetim ve denetiminde icra edilen zikirdir. Bu zikir tarikatlarda biraz değişse de temelde aynıdır. Sadece gizli-sessiz zikir usûlünü tercih eden Nakşibendilik farklılık arzeder. İlâhi, ritm ve musıkî ile birlikte icra edilen sesli zikir (deverân, âyin) tasavvufî hayatın doyumu olmayan anlarından biridir. Dinî ve tasavvufî hislerin zirveye ulaşması sebebiyle coşan, kendisinden geçen müridlere sık sık rastlamak mümkündür.
• Vecd, dervişin her hangi bir şey sebebiyle kendisinden geçmesidir. Bu, hissedilen bir duygu, biz zikir meclisi, bir kuş sesi, hatta bir gıcırtı bile olabilir. Vecd bulmak, fakr ise kaybetmektir.
• Batı’da epistemoloji denilen ve “insanlar bilgiyi hangi kaynaktan elde eder?” sorusuna cevap arama faaliyeti İslâm dünyasında “esbâb-ı ilim” olarak bilinmektedir. İslâm alimlerine göre bilginin kaynağı üç tanedir;
1 – Sağlam hisler (ilham)
2 – Doğru haberler (vahiy)
3 – Akıl.
• “Hakikâte ulaşmanın şeriâta ihtiyacı yoktur” düşüncesi hakkında evlâna şöyle diyor: “Şeriat mum gibidir, yanar yol gösterir. Ele mum almakla yol alınamadığı gibi mum alınmadan da yol alınamaz. Yola düştün mü, işte bu tarikattır. Sevgiliye eriştin mi, işte bu hakikâttir. Onun için hakikâtler meydana çıkınca şeriat batıl olur”.
• Yok olmak, son bulmak anlamına gelen fenâ ile bunun zıttı bir anam taşıyan bekâ bir tasnife göre tasavvufî hayatın son mertebesidir. Sufilere göre tasavvuf terbiyesini tamamlayarak ahlâkî olgunluğa ulaşan kişinin iç dünyasındaki coşkunluk sebebiyle şuurunu bütünüyle Allah fikri kaplar. Bu hâlin bitimiyle bekâ hâli başlar.
• Tasavvufî terbiyeyi tamamlayan tevhid (birlik) makamına ulaşır ve kâmil insan olur. “Allah’tan başka ilâh yoktur” ifadesi bazı sufilerce “kâinatta Allah’tan başka bir şey yoktur (Lâ mevcude illellah)” şekline dönüştürülmektedir. Bu sistemin adı da “vahdet-i vücut”tur.
• Gazalî der ki, “Arifler, mecaz çukurundan hakikâte yükseldikleri ve manevî miraclarını tamamladıkları zaman gönül gözüyle şunu görmüşlerdir: Varlıkta Allah’tan başka hiç bir şey yoktur. O’nun varlığından başka her şey yokolucudur”.
• Birçok kişi Vahdet-i vücudu savunmak için gayret göstermiştir. Bunlardan biri olan İbn Arabî bazılarına göre Şeyh-i ekfer (En kâfir şeyh), bazılarına göre ise Şeyh-i ekber (En büyük şeyh) mertebesindedir.
• Günümüzde tarikat denince ilk akla gelen Bektaşiye, Mevleviye, Nakşibendiye, Kadiriye, Rifahiye gibi “yol”ların kurucuları XII. Asırdan sonra yaşamışlardır. Dünyadaki tarikat sayısını 12’de tutanlar “bunlar hangileridir?” sorusuna farklı cevaplar vermektedirler. Bütün İslâm dünyası dikkate alındığı ve kollar ayrı ayrı tarikat olarak değerlendirildiği zaman tarikat sayısı 400’lere tırmanmaktadır.
• Zaman içinde önce dervişlere ait bir kıyafet, sonraları da her tarikatın kendi mensuplarına mahsus bir kıyafeti oluştu. Bu, başa giyilen “taç” ve düğmesiz, yakasız, uzun pardösüye benzer “hırka” ile belirginleşti. Hem taçtan, hem de mezar taşlarından dervişin tarikatını belirlemek mümükündür.
• Kadirî, Rifaî, Halvetî gibi tarikatların zikri sesli olup, bir kısmı oturarak, bir kısmı ayakta, topluca icra edilir. Bu meclislerin ayrılmaz bir parçası da besteli olarak okunan ilâhilerdir.
• Tasavvufi terbiyenin başlama noktasından bitişi arasındaki mânevî yolculuğa seyr ü sülük adı verilmektedir.
• İcâzetnâmelerde tarikatların silsilesi de verilir. Bu silsile kşinin şeyhinden Hz. Peygamber’e kadar ulaşan sufilerin isimlerini ihtiva eder. Silsileler Hz. Ali veya Hz. Ebu Bekir’le Hz. Peygamber’e ulaşır. Alevî veya Bekrî silsile de bu anlamda kullanılır. Buradaki alevî neşveyi Alevilik ile karıştırmamak gerekir. Çünkü birçok Sünnî tarikat silsile ve neşve olarak Alevî’dir.
• Yesevî tarikatı Anadolu’ya gelememiştir, ama bazı araştırmacılara göre Bektaşîlik ve Nakşîlik tarikatlarının kaynağı Yesevîye’dir. Bayramîlik de e Halvetiye ile Nakşibendî’nin birleştirilmesinden meydana gelmiştir.
• Bektaşîlik İslâm dünyasında ortaya çıkan ve yayılan ilginç tarikatlardan biridir. Diğer tarikatlara benzemeyen tarafı müsamaha sınırını çok genişletmesi sebebiyle toplumdaki bütün heterodoks zümrelere kucak açmış olmasıdır. Bu tarikatın Osmanlı döneminde tutulması ve yayılmasının esas sebebi Yeniçerilikle kurduğu bağdır. Bu bağ o kadar kuvvetli idi ki, devlet 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kapattığı zaman Bektaşîliği de yasaklamıştır. İkinci pîri Balım Sultan olan tarikatın en kuvvetli olduğu yerlerden biri de Arnavutluk’tur.
• Hacı Bayram ve dervişleri sadece zikir ve ibadet zamanlarında değil, bağ ve bahçedeki ziraî faaliyetlerde de beraber olmuşlar, alın terleriyle ekip biçtikleri dostlara ikram etmenin hazzını yaşamışlardır.
• Aktâb-ı Erbaa dye bilinen en büyük dört mürşidden biri kabul edilen Ahmed Rifaî, aynı zamanda tefsir, hadis gibi İslâmî ilimlerin ve özellikle mensubu olduğu Şafıî mezhebinin hukukuyla yakından ilgilenmiştir.
• XIX. Asır tasavvufî hayat ve düşüncenin gelişmesi açısından önemli bir zaman dilimidir. Tasavvuf bağımsız bir sistem haline gelmeye başlamış, müesseseleşen sufi ve tekkeler yayılma gücünü artırmıştır. Artık özel tavır ve kıyafetleri olan bu tekkelere önemli bir tepki de içerden gelmiştir. Bunlar Melâmetîlerdir.
• Melâmetîlere göre tasavvuf hedefinden sapmıştır. Çünkü gönül eğitimini esas alan, insanların nefsi duygularına karşı mukavemetli olmasını gaye edinen bu sistem maddeye ve şekle kurban gitmektedir. Sufilere ait bir kıyafetin olması veya onlara ait özel mekânların bulunması gösterişten başka bir şey değildir. Halbuki, gösterişin olduğu yerde ruh terbiyesinden, ihlas ve samimiyetten bahsetmek mümkün değildir. Tasavvufî ahlâkı gerçekleştirmek için yapılacak ilk iş meseleyi şekilcilikten kurtarmaktır.
• Melâmetîler yaptıkları bütün ibadet ve iyiikleri gizli, aynlış ve günahları açıktan yaparlar. Bunun için Melâmetî şöyle tarif edilir: “İyiliği ortaya dökmeyen, kötülüğü gizlemeyen kişidir”.
• Melâmetîlerin hiç iltifat etmedikleri bir konu da kerametlerdir. Bunları da ruhî hayatı engelleyen bir takım şaklabanlıklar olarak görmüşlerdir.
• Aslında Melâmetîlik bir tarikat olmaktan çok, bir meşreb, yani bir anlamay ve yaşama biçimidir. Bunlarda belli bir mekân olmadığı için şeyh – mürid münasebetleri her yerde söz konusudur. Evde, camide, dükkanda, kahvede. Tekâmülün yolu sohbetten geçer.
• Melâmetîlerin esasları şöyle sıralanabilir;
1 – Kişi, iç zenginliklerini açığa vurabilecek bütün alâmet ve işâretlerden uzak kalmalıdır.
2 – Riyâ ve gösterişle gerçek Müslümanlık bir arada bulunamaz. Buna dikkat etmelidir.
3 – Nefsin adî arzuları için ona karşı koymak, onunla mücadele etmek gerekir. Bunun başlangıç noktası isteklerine karşı koymak, hatta isteklerinin tersini yapmaktır.
4 – Mutlaka bir iş tutmalı, işiyle birlikte Allah’a yürüyüşüne devam etmelidir.
• Osmanlı dönemi Melâmîliği büyük ölçüde Bayramîlik şekline dönüşmüştür. Ancak Tasavvufi fikirleri olabildiğince serbest ve coşkulu bir edâ ile yorumlamak Melâmetîlerle devleti karşı karşıya getirmiştir. Bunun neticesinde konu baskı ve sürgünlerle halledilemeyince ölüm cezâsı gündeme gelmiş ve uygulanmıştır.
• Tasavvuf kâl ilmi değil, hâl ilmidir. Yani tasavvuf lafa, sözle değil, bizat yaşanarak kavranır ve anlaşılır. Buna rağmen tasavvufî eserlerin hem müridlerin hem de halkın üzerindeki tesiri tarih boyunca büyük olmuştur.
• Raiye, yazan Haris Muhasibî (Bağdat, Öl. 857), Arapça. Kişiyi en üst makama, yani takvaya erdirecek davranışlar üzerinde durmuştur. Kitabın büyük bir kısmında gösteriş, çekemezlik, gurur, kendini beğenme gibi kusurları mânevî değerleri kemiren hastalıklar olarak saymış ve tedavi yolları göstermiştir.
• El-Luma’, yazan Ebû Nasr Serrâc (Öl. Tus, 988), Arapça. Tasavvufi hâl ve makamları belli bir sıralama ile anlatan ilk sufî eseri sayılır. Ona göre makamlar, bir önceki bir sonrakini gerekli kılacak şekilde şöyledir: Tevbe, vera, zühd, fakr, sabır, rıza, tevekkül. Kitabın ilk sayfasında anlatılan hâller de şunlardır: Murakabe, kurb, muhabbet, havf, reca, şevk, üns, tuma’nine, müşahede, yakin. Ayrıca sema, vecd, kerâmet, şathiye gibi mühim konuları tartıştıktan sonra tasavvufî dünyadaki yanlışlıkları “galat” başlığı ile incelemiştir.
• Et-Taarruf, yazan Ebubekir Kelabâzî (Öl. Buhara, 990), Arapça. İlk bölümde sufi kavramı ve tasavvuf akaidi başlığıyla Kelâm âlimlerinin tartıştığı imân konularını ele alarak, bunlara sufilerin bakışını ve getirdikleri boyutları izah etmiştir. Diğer bölümlerde ise pek çok tasavvuf terimini tanımlamıştır.
• Tabakât, yazan Ebû Abdurrahman Sülemî (Öl. Nişabur, 1021), Arapça. Kendinden önce yaşayan sufileri beş tabakaya ayırarak incelemiştir. İlk dört tabakada yirmişer, son tabakada da 23 mutasavvıfın hayatı, şeyhi, meşhur müridleri ve bazı tespit ve tavsiyeleriyle birlikte tanıtılmıştır.
• Er-Risale, yazan Abdulkerim Kuşeyrî (Öl. Nişabur, 1072), Arapça. Tasavvufi hayatın bütün derinliklerini dini esaslardan taviz vermeden anlatmıştır. 100’den fazla terim Kur’an ve hadislerdeki anlamlarından başlanarak geniş bir şekilde tahlil edilmiştir.
• Kefu’l-Mahcûb, yazan Ali Hucvirî (Öl. Lahor, 1072), Farsça. Eserinin ilk sayfalarında ilim, dervişlik, tasavvuf, fakr, afvet ve melâmet gibi bazı temel konuları tartıştıktan sonra biyografi bölümüne geçmiştir. Kuşeyri’den farklı olarak Hz. Peygamber’in arkadaşları ile başlamış, diğer büyük âlimlerle devam etmiştir. 100 kadar sufiyi tanıtan bir bölümden sonra diğer temel ıstıhalar genişçe izâh edilmiştir.
• İhyau’l-Ulûmi’d-Din (din ilimlerinin ihyası), İmam Gazalî (Öl. Tus, 1111), Arapça. Gazalî İslâm düşünce ve tasavvuf tarihinin en dikkat çekici isimlerinden biridir. İslâmî ilimlerin hemen her sahasında kalıcı eserler verdikten sonra hakikâtin ancak tasavvufi metodlarla yakalanabileceğini ifade etmesi bu düşünceye yeni ufuklar katmıştır. Bu eserinin aslında dörtte biri tasavvuf, diğer bölümleri namaz, oruç, hac, zekât gibi ilmihâl bilgileriyle ilgilidir. Eserin e önemli yönü, dinî esaslarla tasavvufî kaidelerin uyuştuğunu göstermesidir. İlk asırlardan kendi dönemine kadar devam eden “acaba”lar artık cevap bulmuş, tasavvuf düşüncesinin önü açılmıştır. Bunun için İslâm Medeniyeti’nin çöküşünü tasavvufa bağlayan bazı kimseler bu noktada Gazalî’yi de mesul tutmaktadırlar.
• Tezkire, yazan Feridüddin Attar (Öl. Nişabur, 1221), Farsça. Klasik manâda bir sufi olmamasına rağmen kendisinden önce yaşamış olan 100 kadar zâhid ve sufinin hayat hikâyeleri, anekdotları ve tespitlerine yer vermiştir. İfade güzelliği ve tasavvufî zevki Mevlâna’nın onun hakkında söylediği “Hallac’ın ruhu Attar’da ortaya çıkmıştır” sözünü doğrulamaktadır.
• Avarif, yazan Şehabettin Suhreverdî (Öl. Bağdat, 1236), Arapça. Tasavvufî hayattaki çöküş ve bu çöküş sebebiyle zihinlerde meydana gelen soru işaretlerine cevap bulmak için eserini kale aldığını söyler.
• Fusus, yazan Muhyiddin-i Arabî (Öl. Şam, 1240), Arapça. “Tasavvuf tarihinde en çok sevilen ve en çok yerilen kitap hangisidir?” şeklindeki bir soru sorulsa kesin cevabı “Fusûsu’l-Hikem” olur. Yazar eserin ilk satırlarında 1229 yılında Şam’da gördüğü gerçek bir rüyada Füsus’u kendisine bizzat Hz. Peygamber’in verdiğini ifade etmiştir. Tercüme ve şerhler yoluyla Fusûs’un yaygınlığı artmış, tasavvuf düşüncesinin irfan, hikmet ve felsefe boyutu ilgililere sunulmuştur.
• Mesnevî, yazan Mevlânâ (Konya, 1273), Farsça. İslâm kültürünün dünya çapında şöhrete ulaşan eserlerinden biridir. Yaklaşık 26.000 beyitten meydana gelmektedir. Manzum eserin en büyük özelliği tasavvuf ahlâkı ve felsefesi ile ilgili esasları hikâye ve menkıbelerle zenginleştirip “kıssadan hisse” usulü ile vermesidir. Eserin çoğu Mevlânâ değil, Müridi Hüsameddin Çelebi tarafından kaleme alınmıştır. Mevlânâ tasavvufî düşüncenin bütün mevzularının yanında öğretici özelliğine inandığı fıkra ve şakalara da başvurmuş, anlaşılması ve anlatılması zor olan bir çok tasavvufî terim, Mesnevi’nin açık, net ve coşkulu üslubu ile basite indirgenmiştir. Sadece bu eserin okunup anlatılması ve anlaşılması için “Darülmesnevi” adıyla, bağımsız müesseseler kurulmuştur. Mevlevihanelerle birlikte Darülmesnevi’ler Farsça eğitiminin de merkezi haline gelmiştir.
• Varidat, yazan Bedreddin Simavî (Öl. Serez, 1420), Arapça. Gönüle gelen ilhâmlar demek olan Varidat, yazarın tasavvufa dair kanatlarını ihtiva eden küçük bir eserdir. Siyasi otorite tarafından idam edilmesinden dolayı Şeyh Bedrettin’i Varidat’ı başta olmak üzere diğer eserleri ve müridleri yakın takibe alınmıştır. Bedreddinîler’in yaygınlık kazanmasına imkân verilmemiştir. Genel olarak Varidat’ta işlenen konular Vahdet-i Vücutçu sufilerin bazı görüş ve tevilleridir. Saygıyla zikredilen İbn Arabî’nin düşüncelerinin ilerisinde bir fikir olmamakla birlikte İbn Arabi Osmanlı toplumunda çok tutulmuş, Şeyh Bedreddin ise âdeta kovulmuştur.
• Muhammediyye, yazan Yazıcıoğlu Muhammed (Öl. Gelibolu, 1451), Türkçe. Osmanlı toplumunda çok okunan ve çok yayılan eserlerin başında saymak gerekir. Hacı Bayram Veli’nin müridi olan Yazıcıoğlu, şiir şeklinde kaleme aldığı bu eserinde Hz. Peygamber’in hayatını anlatmakta, bu arada dinî – ahlâkî konuları da işlemektedir. Sade bir dil ile yazılan bu eser halkın yastık altı kitabı haline gelmiş , bir müddet sonra da Mevlid gibi makamla okunmaya başlanmıştır.
• Müzekkî’n-Nüfûs, yazan Eşrefoğlu Rumî (Öl. İznik, 1469), Türkçe.Ruhları arıtan, nefisleri temizleyen anlamına gelen Müzekki’n Nüfûs, Türkçe tasavvuf eserlerinin en önemlilerinden biridir. Eserde Tasavvufî düşünce açısından yeni şeyler yoksa da bu ilmin temel konuları, tarikat terbiyesinin esasları, güzel bir dille özetlenmiştir. Divan’ı ile de Anadolu insanının gönlünü fetheden Eşrefoğlu, birçok tespit, teşhis, tavsiye ve nasihatı ile tasavvufun sevilmesinde önemli rol oynamıştır.
• Nefahat, yazan Abdurrahman Camî (Öl. Herat, 1492), Farsça. Dostluk Rüzgârları anlamına gelen bu eser daha önce yazılan Sülemî ve Hürevî’yi esas almakla birlikte tanıttığı süfi sayısı altı kat fazladır. Daha çok Ortadoğu ve Orta Asya sufilerine tahsis edilen, 34’ü kadın olmak üzere 616 sufinin hayat hikâyeleri ve tasavvufî düşüncesinden söz eden Nefahat’ta Vahdet-i vücutçu ve şair bir sufinin kaleminden çıkmıştır.
• Mektubat, yazan İmam Rabbanî (Öl. Serhend, 1625), Arapça. Onun tasavvufun yanında diğer İslâmî ilimlere olan hakimiyeti, kuvvetli ifade gücüyle birleşince tesir halkalarının çoğalmasına sebep olmuştur. Mektubat adlı eseri dostlarına yazdığı ve her birinde değişik tasavvufî meseleleri tartıştığı, anlattığı mektuplardan meydana gelmektedir. O iki grupla mücadele etmiştir. Birincisi, o devirde çok canlı olan ekletisizm taraftarları olup bunlar Hint kültürü ile İslâm kültürünü birleştirerek ortak bir yol bulmak isteyenlerdir. İkincisi ise İbn Arabî’nin Vahdet-i vücut anlayışını benimseyenlerdi. Nakşibendiler’den başka kadiriye, Çeştiye, Suhverdiye, Kübreviye gibi tarikatların da mürşidi durumunda olan İmam Rabbanî’nın bu mektuplarının çoğu Farsça, bir kısmı da Arapça yazılmıştır.
• Minhacu’l-Fukara, yazan Ankaralı Rusulhuddin (Öl. İstanbul, 1631), Türkçe.Mevlânâ’nın Mesnevisi’ne yaptığı şerhle tanınan Ankaravî, bu eserde 100 temel tasavvuf ıstılahını açıklamıştır. Dervişlerin Yolu anlamına gelen bu eserde yeralan ıstılahlar ve iç düzen büyük çapta Herevî’nin Menazilu’s Sairin adlı eserine dayanmaktadır.
• Semerâtu’l Fuâd, yazan Sarı Abdullah Efendi (Öl. İstanbul, 1660), Türkçe. Abdî mahlasıyla şiirler yazan, Mesnevi’yi Cevahir-i Bevahir-i Mesnevi adıyla şerheden Sarı Abdullah’ın bu eseri beş bölümden meydana gelmektedir. Konuları izah ederken sık sık Arapça, Farsça ve Türkçe şiirlerle edebî zenginlikler katmıştır. İlk dört babda yaradılış, insan-ı kâmil, seyr ü sülük ve dervişlere nasihatlara yer veren yazar, son bölümde Nakşibendiye, Bayramiye, Halvetiye, Mevleviye ve Kadiriye tarikatları silsilelerinde yer alan bazı sufiler tanıtılmıştır.
• Marifetnâme, yazan Erzurumlu İbrahim Hakkı (Öl. Siirt, 1780), Türkçe. Bu hacimli eserin çok az bir kısmı tasavvufî ahlâkla ilgilidir. Eser, tefsir, hadis, akaid gibi dinî ilimlerin yanında matematik, astronomi gibi pozitif ilimlerin verilerini de genişçe anlatmasıyla meşhurdur. 1 mukaddime ve 3 fenden meydana gelen Marifetnâme’nin 3. fenni tasavvufa ayrılmıştır. Yazar konuları kendi içinde bablara, fasıllara, nevilere ayırarak pek çok alt başlıkla incelemiştir. Osmanlı Devleti’nin zihniyetine tesir eden kitapların arasında yer alır.
• Tibyan, yazan Harirîzâde Kemaleddin Efendi (Öl. İstanbul, 1881), Arapça. Üç ciltten meydana gelen Tibyan-ü Visâil’i Hakaik bir tarikatlar ansiklopedisi niteliğindedir. 31 senelik hayatına Türkçe ve Arapça birçok eser sığdıran yazar Melâmeti meşrebine sahiptir. Bu hacimli eserde 200’den fazla tarikat alfabetik olarak kurucuları, adab-erkânı ve özellikleriyle tanıtılmıştır. Tarikatlara ait bir çok risâleyi de aynen veya özetleyerek aktarmıştır.
• Sefine-i Evliya, yazan Hüseyin Vassaf (Öl. İstanbul, 1929), Türkçe. Halvetiye, Nakşibendiye, Kadiriye ve Mevleviye gibi Osmanlı’da yaygın olan tarikatlar ve bu tarikatların mühim simalarını tanıtan eserin müellif nüshası 5 cilt halinde Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir. Tasavvuf ve tarikatların son bir – iki asrı ile ilgili önemli bilgileri ihtiva eden eserin bir özelliği de fotograflarla, el yazılarıyla, kupürlerle konuların zenginleştirilmiş olmasıdır.
• Tomar-ı Turuk-ı Aliyye, yazan Sadık Vicdanî (Öl. İstanbul, 1939), Türkçe. 4 cit olarak basılan eser toplumumuzda yaygın olan tarikatlar ve sufiler hakkında bilgi veren kaynaklardandır. İlk üç kitabı Melâmetiye, Kadiriye, Halvetiye’ye ayıran yazar son kitapta “sufi” ve “tasavvuf” kelimeleri hakkında bilgi vermiştir.
• Tasavvufî duyuş ve düşüncenin anlaşılmasında ve aktarılmasında mühim bir görevi de divan eserleri görmüştür. Tekke hayatı başından beri şiir ve musikî ile beraber oluşmuştur. Osmanlı döneminde yaşayan sufilerin büyük bir çoğunluğu bu sanat dallarında söz sahibi olmuş, bir kısmı da müstakil divan meydana getirecek kadar güçlü olmuşlardır.
• Tekke atmosferinin terennüm eden sufilerin başında Yunus Emre’yi sayman, ondan önce yaşayan Ahmet Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’ini de unutmamak gerekir. 12.000 beytlik Garibnâme’yi yazan Aşık Paşa (Öl. Kırşehir, 1333), Seyyid Nesimi ve Eşrefoğlu ile devam eden bu gelenek 17. asırda bir başka zirve ile karşılaşmıştır. Niyazi Mısrı (Öl. Limni, 1694). Bu sahanın ustaları arasında Aydınlı Dede Ömer, Kemal Ummî, Karahisarlı Abdurrahim. İbrahim Tennurî, Ahmed Sarban, Vizeli Alaaddin, Bursalı İbrahim Hakkı, Aziz Mahmut Hüdayî, Sinan Ümmî, Kütahyalı Gaybî, Şeyh Galip, Hasan Güşenî, Kuddusî, Sivaslı Suzî, Mahmet Ali Hilmi, Dede Osman Şemsî, Şemseddin Sivasî sayılabilir.
• Aslında bu divanlar sadece bir dervişin dinî, ahlâkî, tasavvufî duygularını aktarmakla kalmaz, dönemi ile ilgili faydalı bilgiler de verirler. Tekke şiirlerinde toplumun tekkeye bakışını, devlet – tekke ilişkilerini, bürid ve mürşidlerin kabiliyetlerini, tasavvufî hayatta canlı olan gelenekleri, tekke mensuplarının birbirlerine bakışını bulmak zor değildir.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: TASAVVUF VE TARİKATLAR
MesajGönderilme zamanı: 22.01.09, 15:14 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
seyyahin yazdı:

TASAVVUFİ TEMEL ESERLER

• Tasavvuf kâl ilmi değil, hâl ilmidir. Yani tasavvuf lafa, sözle değil, bizzat yaşanarak kavranır ve anlaşılır. Buna rağmen tasavvufî eserlerin hem müridlerin hem de halkın üzerindeki tesiri tarih boyunca büyük olmuştur.

Riaye, yazan Haris Muhasibî (Bağdat, Öl. 857), Arapça. Kişiyi en üst makama, yani takvaya erdirecek davranışlar üzerinde durmuştur. Kitabın büyük bir kısmında gösteriş, çekemezlik, gurur, kendini beğenme gibi kusurları mânevî değerleri kemiren hastalıklar olarak saymış ve tedavi yolları göstermiştir.

El-Luma’, yazan Ebû Nasr Serrâc (Öl. Tus, 988), Arapça. Tasavvufi hâl ve makamları belli bir sıralama ile anlatan ilk sufî eseri sayılır. Ona göre makamlar, bir önceki bir sonrakini gerekli kılacak şekilde şöyledir: Tevbe, vera, zühd, fakr, sabır, rıza, tevekkül. Kitabın ilk sayfasında anlatılan hâller de şunlardır: Murakabe, kurb, muhabbet, havf, reca, şevk, üns, tuma’nine, müşahede, yakin. Ayrıca sema, vecd, kerâmet, şathiye gibi mühim konuları tartıştıktan sonra tasavvufî dünyadaki yanlışlıkları “galat” başlığı ile incelemiştir.

Et-Taarruf, yazan Ebubekir Kelabâzî (Öl. Buhara, 990), Arapça. İlk bölümde sufi kavramı ve tasavvuf akaidi başlığıyla Kelâm âlimlerinin tartıştığı imân konularını ele alarak, bunlara sufilerin bakışını ve getirdikleri boyutları izah etmiştir. Diğer bölümlerde ise pek çok tasavvuf terimini tanımlamıştır.

Tabakât, yazan Ebû Abdurrahman Sülemî (Öl. Nişabur, 1021), Arapça. Kendinden önce yaşayan sufileri beş tabakaya ayırarak incelemiştir. İlk dört tabakada yirmişer, son tabakada da 23 mutasavvıfın hayatı, şeyhi, meşhur müridleri ve bazı tespit ve tavsiyeleriyle birlikte tanıtılmıştır.

Er-Risale, yazan Abdulkerim Kuşeyrî (Öl. Nişabur, 1072), Arapça. Tasavvufi hayatın bütün derinliklerini dini esaslardan taviz vermeden anlatmıştır. 100’den fazla terim Kur’an ve hadislerdeki anlamlarından başlanarak geniş bir şekilde tahlil edilmiştir.

Keşfu’l-Mahcûb, yazan Ali Hucvirî (Öl. Lahor, 1072), Farsça. Eserinin ilk sayfalarında ilim, dervişlik, tasavvuf, fakr, afvet ve melâmet gibi bazı temel konuları tartıştıktan sonra biyografi bölümüne geçmiştir. Kuşeyri’den farklı olarak Hz. Peygamber’in arkadaşları ile başlamış, diğer büyük âlimlerle devam etmiştir. 100 kadar sufiyi tanıtan bir bölümden sonra diğer temel ıstıhalar genişçe izâh edilmiştir.

İhyau’l-Ulûmi’d-Din (din ilimlerinin ihyası), İmam Gazalî (Öl. Tus, 1111), Arapça. Gazalî İslâm düşünce ve tasavvuf tarihinin en dikkat çekici isimlerinden biridir. İslâmî ilimlerin hemen her sahasında kalıcı eserler verdikten sonra hakikâtin ancak tasavvufi metodlarla yakalanabileceğini ifade etmesi bu düşünceye yeni ufuklar katmıştır. Bu eserinin aslında dörtte biri tasavvuf, diğer bölümleri namaz, oruç, hac, zekât gibi ilmihâl bilgileriyle ilgilidir. Eserin e önemli yönü, dinî esaslarla tasavvufî kaidelerin uyuştuğunu göstermesidir. İlk asırlardan kendi dönemine kadar devam eden “acaba”lar artık cevap bulmuş, tasavvuf düşüncesinin önü açılmıştır. Bunun için İslâm Medeniyeti’nin çöküşünü tasavvufa bağlayan bazı kimseler bu noktada Gazalî’yi de mesul tutmaktadırlar.

Tezkire, yazan Feridüddin Attar (Öl. Nişabur, 1221), Farsça. Klasik manâda bir sufi olmamasına rağmen kendisinden önce yaşamış olan 100 kadar zâhid ve sufinin hayat hikâyeleri, anekdotları ve tespitlerine yer vermiştir. İfade güzelliği ve tasavvufî zevki Mevlâna’nın onun hakkında söylediği “Hallac’ın ruhu Attar’da ortaya çıkmıştır” sözünü doğrulamaktadır.

Avârif, yazan Şehabettin Suhreverdî (Öl. Bağdat, 1236), Arapça. Tasavvufî hayattaki çöküş ve bu çöküş sebebiyle zihinlerde meydana gelen soru işaretlerine cevap bulmak için eserini kale aldığını söyler.

Fusûs, yazan Muhyiddin-i Arabî (Öl. Şam, 1240), Arapça. “Tasavvuf tarihinde en çok sevilen ve en çok yerilen kitap hangisidir?” şeklindeki bir soru sorulsa kesin cevabı “Fusûsu’l-Hikem” olur. Yazar eserin ilk satırlarında 1229 yılında Şam’da gördüğü gerçek bir rüyada Füsus’u kendisine bizzat Hz. Peygamber’in verdiğini ifade etmiştir. Tercüme ve şerhler yoluyla Fusûs’un yaygınlığı artmış, tasavvuf düşüncesinin irfan, hikmet ve felsefe boyutu ilgililere sunulmuştur.

Mesnevî, yazan Mevlânâ (Konya, 1273), Farsça. İslâm kültürünün dünya çapında şöhrete ulaşan eserlerinden biridir. Yaklaşık 26.000 beyitten meydana gelmektedir. Manzum eserin en büyük özelliği tasavvuf ahlâkı ve felsefesi ile ilgili esasları hikâye ve menkıbelerle zenginleştirip “kıssadan hisse” usulü ile vermesidir. Eserin çoğu Mevlânâ değil, Müridi Hüsameddin Çelebi tarafından kaleme alınmıştır. Mevlânâ tasavvufî düşüncenin bütün mevzularının yanında öğretici özelliğine inandığı fıkra ve şakalara da başvurmuş, anlaşılması ve anlatılması zor olan bir çok tasavvufî terim, Mesnevi’nin açık, net ve coşkulu üslubu ile basite indirgenmiştir. Sadece bu eserin okunup anlatılması ve anlaşılması için “Darülmesnevi” adıyla, bağımsız müesseseler kurulmuştur. Mevlevihanelerle birlikte Darülmesnevi’ler Farsça eğitiminin de merkezi haline gelmiştir.

Varidât, yazan Bedreddin Simavî (Öl. Serez, 1420), Arapça. Gönüle gelen ilhâmlar demek olan Varidat, yazarın tasavvufa dair kanatlarını ihtiva eden küçük bir eserdir. Siyasi otorite tarafından idam edilmesinden dolayı Şeyh Bedrettin’i Varidat’ı başta olmak üzere diğer eserleri ve müridleri yakın takibe alınmıştır. Bedreddinîler’in yaygınlık kazanmasına imkân verilmemiştir. Genel olarak Varidat’ta işlenen konular Vahdet-i Vücutçu sufilerin bazı görüş ve tevilleridir. Saygıyla zikredilen İbn Arabî’nin düşüncelerinin ilerisinde bir fikir olmamakla birlikte İbn Arabi Osmanlı toplumunda çok tutulmuş, Şeyh Bedreddin ise âdeta kovulmuştur.

Muhammediyye, yazan Yazıcıoğlu Muhammed (Öl. Gelibolu, 1451), Türkçe. Osmanlı toplumunda çok okunan ve çok yayılan eserlerin başında saymak gerekir. Hacı Bayram Veli’nin müridi olan Yazıcıoğlu, şiir şeklinde kaleme aldığı bu eserinde Hz. Peygamber’in hayatını anlatmakta, bu arada dinî – ahlâkî konuları da işlemektedir. Sade bir dil ile yazılan bu eser halkın yastık altı kitabı haline gelmiş , bir müddet sonra da Mevlid gibi makamla okunmaya başlanmıştır.

Müzekkî’n-Nüfûs, yazan Eşrefoğlu Rumî (Öl. İznik, 1469), Türkçe.Ruhları arıtan, nefisleri temizleyen anlamına gelen Müzekki’n Nüfûs, Türkçe tasavvuf eserlerinin en önemlilerinden biridir. Eserde Tasavvufî düşünce açısından yeni şeyler yoksa da bu ilmin temel konuları, tarikat terbiyesinin esasları, güzel bir dille özetlenmiştir. Divan’ı ile de Anadolu insanının gönlünü fetheden Eşrefoğlu, birçok tespit, teşhis, tavsiye ve nasihatı ile tasavvufun sevilmesinde önemli rol oynamıştır.

Nefahât, yazan Abdurrahman Camî (Öl. Herat, 1492), Farsça. Dostluk Rüzgârları anlamına gelen bu eser daha önce yazılan Sülemî ve Hürevî’yi esas almakla birlikte tanıttığı süfi sayısı altı kat fazladır. Daha çok Ortadoğu ve Orta Asya sufilerine tahsis edilen, 34’ü kadın olmak üzere 616 sufinin hayat hikâyeleri ve tasavvufî düşüncesinden söz eden Nefahat’ta Vahdet-i vücutçu ve şair bir sufinin kaleminden çıkmıştır.

Mektubât, yazan İmam Rabbanî (Öl. Serhend, 1625), Arapça. Onun tasavvufun yanında diğer İslâmî ilimlere olan hakimiyeti, kuvvetli ifade gücüyle birleşince tesir halkalarının çoğalmasına sebep olmuştur. Mektubat adlı eseri dostlarına yazdığı ve her birinde değişik tasavvufî meseleleri tartıştığı, anlattığı mektuplardan meydana gelmektedir. O iki grupla mücadele etmiştir. Birincisi, o devirde çok canlı olan ekletisizm taraftarları olup bunlar Hint kültürü ile İslâm kültürünü birleştirerek ortak bir yol bulmak isteyenlerdir. İkincisi ise İbn Arabî’nin Vahdet-i vücut anlayışını benimseyenlerdi. Nakşibendiler’den başka kadiriye, Çeştiye, Suhverdiye, Kübreviye gibi tarikatların da mürşidi durumunda olan İmam Rabbanî’nın bu mektuplarının çoğu Farsça, bir kısmı da Arapça yazılmıştır.

Minhacu’l-Fukara, yazan Ankaralı Rusulhuddin (Öl. İstanbul, 1631), Türkçe.Mevlânâ’nın Mesnevisi’ne yaptığı şerhle tanınan Ankaravî, bu eserde 100 temel tasavvuf ıstılahını açıklamıştır. Dervişlerin Yolu anlamına gelen bu eserde yeralan ıstılahlar ve iç düzen büyük çapta Herevî’nin Menazilu’s Sairin adlı eserine dayanmaktadır.

Semerâtu’l Fuâd, yazan Sarı Abdullah Efendi (Öl. İstanbul, 1660), Türkçe. Abdî mahlasıyla şiirler yazan, Mesnevi’yi Cevahir-i Bevahir-i Mesnevi adıyla şerheden Sarı Abdullah’ın bu eseri beş bölümden meydana gelmektedir. Konuları izah ederken sık sık Arapça, Farsça ve Türkçe şiirlerle edebî zenginlikler katmıştır. İlk dört babda yaradılış, insan-ı kâmil, seyr ü sülük ve dervişlere nasihatlara yer veren yazar, son bölümde Nakşibendiye, Bayramiye, Halvetiye, Mevleviye ve Kadiriye tarikatları silsilelerinde yer alan bazı sufiler tanıtılmıştır.

Marifetnâme, yazan Erzurumlu İbrahim Hakkı (Öl. Siirt, 1780), Türkçe. Bu hacimli eserin çok az bir kısmı tasavvufî ahlâkla ilgilidir. Eser, tefsir, hadis, akaid gibi dinî ilimlerin yanında matematik, astronomi gibi pozitif ilimlerin verilerini de genişçe anlatmasıyla meşhurdur. 1 mukaddime ve 3 fenden meydana gelen Marifetnâme’nin 3. fenni tasavvufa ayrılmıştır. Yazar konuları kendi içinde bablara, fasıllara, nevilere ayırarak pek çok alt başlıkla incelemiştir. Osmanlı Devleti’nin zihniyetine tesir eden kitapların arasında yer alır.

Tibyan, yazan Harirîzâde Kemaleddin Efendi (Öl. İstanbul, 1881), Arapça. Üç ciltten meydana gelen Tibyan-ü Visâil’i Hakaik bir tarikatlar ansiklopedisi niteliğindedir. 31 senelik hayatına Türkçe ve Arapça birçok eser sığdıran yazar Melâmeti meşrebine sahiptir. Bu hacimli eserde 200’den fazla tarikat alfabetik olarak kurucuları, adab-erkânı ve özellikleriyle tanıtılmıştır. Tarikatlara ait bir çok risâleyi de aynen veya özetleyerek aktarmıştır.

Sefine-i Evliya, yazan Hüseyin Vassaf (Öl. İstanbul, 1929), Türkçe. Halvetiye, Nakşibendiye, Kadiriye ve Mevleviye gibi Osmanlı’da yaygın olan tarikatlar ve bu tarikatların mühim simalarını tanıtan eserin müellif nüshası 5 cilt halinde Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir. Tasavvuf ve tarikatların son bir – iki asrı ile ilgili önemli bilgileri ihtiva eden eserin bir özelliği de fotograflarla, el yazılarıyla, kupürlerle konuların zenginleştirilmiş olmasıdır.

Tomar-ı Turuk-ı Aliyye, yazan Sadık Vicdanî (Öl. İstanbul, 1939), Türkçe. 4 cit olarak basılan eser toplumumuzda yaygın olan tarikatlar ve sufiler hakkında bilgi veren kaynaklardandır. İlk üç kitabı Melâmetiye, Kadiriye, Halvetiye’ye ayıran yazar son kitapta “sufi” ve “tasavvuf” kelimeleri hakkında bilgi vermiştir.

DİVANLAR

Tasavvufî duyuş ve düşüncenin anlaşılmasında ve aktarılmasında mühim bir görevi de divan eserleri görmüştür. Tekke hayatı başından beri şiir ve musikî ile beraber oluşmuştur. Osmanlı döneminde yaşayan sufilerin büyük bir çoğunluğu bu sanat dallarında söz sahibi olmuş, bir kısmı da müstakil divan meydana getirecek kadar güçlü olmuşlardır.

• Tekke atmosferini terennüm eden sufilerin başında Yunus Emre’yi saymak, ondan önce yaşayan Ahmet Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’ini de unutmamak gerekir. 12.000 beytlik Garibnâme’yi yazan Aşık Paşa (Öl. Kırşehir, 1333), Seyyid Nesimi ve Eşrefoğlu ile devam eden bu gelenek 17. asırda bir başka zirve ile karşılaşmıştır. Niyazi Mısrî (Öl. Limni, 1694).

Bu sahanın ustaları arasında Aydınlı Dede Ömer, Kemal Ummî, Karahisarlı Abdurrahim. İbrahim Tennurî, Ahmed Sarban, Vizeli Alaaddin, Bursalı İbrahim Hakkı, Aziz Mahmut Hüdayî, Sinan Ümmî, Kütahyalı Gaybî, Şeyh Galip, Hasan Gülşenî, Kuddusî, Sivaslı Suzî, Mehmed Ali Hilmi, Dede Osman Şemsî, Şemseddin Sivasî sayılabilir.

• Aslında bu divanlar sadece bir dervişin dinî, ahlâkî, tasavvufî duygularını aktarmakla kalmaz, dönemi ile ilgili faydalı bilgiler de verirler. Tekke şiirlerinde toplumun tekkeye bakışını, devlet – tekke ilişkilerini, bürid ve mürşidlerin kabiliyetlerini, tasavvufî hayatta canlı olan gelenekleri, tekke mensuplarının birbirlerine bakışını bulmak zor değildir.


Bu önemli bilgilerin bulunduğu kaynağı verebilir misiniz?

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 3 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye