Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Sufilerin yolu
MesajGönderilme zamanı: 07.07.11, 14:12 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 07.07.11, 11:09
Mesajlar: 2
Sufilerin yolu

Sûfîlerin yollarının esası şunlardır:

1) Fakirlik, yâni her işte, her şeyde Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmektir. Hiç kimse ve hiçbir şey, hiçbir şeyi yaratamaz. Fakat, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olurlar. Her şeyi yaratan Allahü teâlâdır dediler.

2) Zühd ve takvâ, her işte islâmiyete uymaktır. Dînin bütün ahkâmına tamamen uyarak çalışmak, iyilik yapmak ve boş zamanlarını ibâdet ile geçirmektir. Bugün de sûfî kelimesi, (sofu) şeklinde, dîne çok bağlı olan kimseler için kullanılmaktadır.

3) Tefekkür, sükût ve zikir, yâni hep Allahü teâlânın varlığını, nîmetlerini düşünmek, lüzûmsuz konuşmamak, hiç kimse ile münâkaşa etmemek, mümkün olduğu kadar az konuşmak ve dâimâ Allahü teâlânın ismini zikretmektir.

4) Hâl ve makam, yâni kalbe gelen nûrlarda, kalbin, ruhun temizlenme derecesini anlamak ve kendinin haddini bilmektir.

En meşhûr ve ilk sûfî Hasen-i Basrîdir. 21 [m. 624] de tevellüd ve 100 [m. 727] tarihinde vefât etti. Hasen-i Basrî, öyle büyük bir din âlimidir ki, bütün müslümanlar büyük bir imam [müctehid] olarak tanırlar. Kuvvetli seciyesi, derin ilmi ile meşhûrdur. Vaazlarında herkesin gönlüne Allah korkusu telkîn etmeye çalışmıştır. Kendisinden birçok hadis-i şerif rivayet edilen büyük bir hadis âlimidir. [...]
(Tasavvuf ehli)ne yâni Sôfîlere göre, Hakîkî var olan ancak Allahü teâlâdır. Allahü teâlâ, mutlak varlık, mutlak iyilik, mutlak güzellik sahibidir. O, gizli bir hazîne iken, kendini tanıtmak istedi. Dünyayı ve dünyada yaşıyanları yaratmasının sebebi budur. Allahü teâlâ, hiçbir mahlûka hulûl etmemiştir. (Yâni onların içinde değildir.)Hiçbir insan, ilah olamaz. Allahü teâlâ insanın sıfatlarını kendi sıfatlarına benziyen bir sûrette yaratmıştır. Fakat, bu benzeyiş o kadar azdır ki, Onun sıfatlarını deniz sayarsak, insanın sıfatları ancak onun köpüğü olur.

Tasavvufun gayesi, insanı (Marifet-i ilâhiyye)ye kavuşturmaktır. Yâni Allahü teâlânın sıfatlarını tanıtmaktır. Onun zâtını, yâni kendisini tanımak mümkün değildir. Peygamberimiz, (Allahü teâlânın zâtını düşünmeyiniz. Onun nîmetlerini düşününüz!) buyurmuştur. Yâni, Onun kendisinin nasıl olduğunu değil, sıfatlarını ve insanlara verdiği nîmetleri düşünmelidir. Bir kere de, (Allahü teâlânın nasıl olduğunu düşündüğün zaman, hâtırına her ne gelirse, bu gelenlerin hiçbiri, Allah değildir) buyurdu. İnsanın aklının kapasitesi, sâhası sınırlıdır. Bu sınırın dışında olanları anlıyamaz. Bunları düşünürse, yanılır. Hakîkate kavuşamaz. İnsan aklı, insan düşüncesi, din bilgilerindeki incelikleri, hikmetleri anlıyamaz. Bunun için, din bilgilerine felsefe karıştıranlar, islâm dîninin gösterdiği doğru yoldan ayrılmışlar, (Bid'at ehli) veya (Mürted) olmuşlardır. Bid'at ehli olanlar, kâfir değildir, müslümandırlar. Fakat, doğru yoldan ayrılmış, yetmişiki bozuk fırkanın birinden olmuşlardır. Bu, felsefe kurbanlarının, Kur'an-ı kerimden anladıkları yanlış akîdeler, küfre sebep olmadığı için, müslümandırlar. (İslâm felsefesi diye birşey yoktur. İslâmiyete sonradan felsefe karıştıranlar olmuştur) dememiz lâzımdır. Ehl-i sünnet âlimlerine göre, islâm bilgilerinin ölçüsü, insan aklı, insanın düşüncesi değil, muhkem olan [mânaları açık olan] âyet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerdir. Tasavvufun esası insanın kendini (aczini, zevallılığını) tanımaktır. Tasavvuf, sırf Allah sevgisi, yüce (Ulvî) aşk esası üzerine kurulmuştur. Buna da ancak, Muhammed aleyhisselâma uymakla kavuşulabilir. Tasavvuf yolunda ilerlerken, kalbde, birçok hâller hâsıl olur. Bu hâllerden biri, (vahdet-i vücûd) yâni (Varlık birdir. Mahlûklar, hâlıkın görünüşüdür) hâlidir. Evet Kur'an-ı kerimde beyan buyurulduğu gibi, Allahü teâlâ, insanın kalbine tecellî eder. Fakat, bu tecellî yalnız Allahü teâlânın sıfatlarının tecellîsidir. Akıl ile alâkası yoktur. Tasavvuf ehli, Allahın tecellîsini kalbinde duyar. Onun için tasavvuf ehline ölüm bir felaket değil, güzel ve tatlı bir şeydir. Tekrar Allaha dönmek olduğundan ancak bir sevinç vesîlesidir. Büyük mütesavvıf, Mevlânâ Celâlüddîn-i Rûmî ölüme, (Şeb-i Âruz = Düğün gecesi) adını vermektedir. [Celâlüddîn-i Rûmî, 672 [m. 1273] de Konyada vefât etti.]Tasavvufta, keder ve Ümitsizlik yoktur. Yalnız sevgi ve tecellîler vardır. Mevlânâ, (Bizim dergâhımız Ümitsizlerin dergâhı değildir) diyor. Sözleri aynen şöyledir:(Bâzâ, Bâzâ, Her ançe hestî Bâzâ), (Gel, gel, her kim olursan ol gel, Allaha ikilik koşanlardan, mecûsîlerden, puta tapanlardan da olsan gel! Bizim dergâhımız Ümitsizlik dergâhı değildir. Tevbeni yüz defa bozmuş olsan bile, gel!) Bu sözler, onüçüncü asırda yaşamış, Baba Eftal Kâşîye de nisbet edilmektedir. Tasavvuf ehli arasında, imam-ı Rabbânî, Cüneyd-i Bağdâdî, Abdülkâdir-i Geylanî, Mevlânâ Celâlüddîn-i Rûmî gibi büyük velîler, Sultan Veled, Yûnus Emre, Bağdâdlı Mevlânâ Hâlid gibi Hak âşıkları vardır. Yukarıda bildirilen (Vahdet-i vücûd), tasavvufun gayesi, sonu değildir. Gayeye götüren yolculuklarda, kalbde hâsıl olan ve akıl ile, fikir ile, madde ile ilgisi olmıyan bilgilerdir. Bunlar kalbde bulunmaz, kalbde görünürler. Onun için, vahdet-i vücûd yerine (Vahdet-i şühûd) demelidir. Kalb, temizlenince, ayna gibi olur. Kalbde görünenler, Allahü teâlânın zâtı değildir. Hattâ sıfatları da değildir. Sıfatlarının zılları, sûretleridir. Allahü teâlâ kendi, görme, işitme, bilme gibi sıfatlarının sûretlerini, benzerlerini, insanlara vermiştir. Verdikleri Onunkiler gibi değildir. Onun görmesi, ezelîdir, ebedîdir. Her zaman, her şeyi görür. Vâsıtasız, âletsiz devamlı görür. İnsanın görmesi böyle değildir. Bunun için, Onun görmesi hakîkî görmektir. İnsanın görmesi, o görmenin sûreti, zıllidir, diyoruz. Görmesinin zılli gözde, işitmesinin zılli kulakta tecellî ettiği gibi, sevmesi, bilmesi ve başka birçok sıfatlarının zılleri de, insanın kalbinde tecellî eder, hâsıl olur. Gözün görebilmesi için, hasta, bozuk olmaması lâzım olduğu gibi, kalbin de, bu tecellîye kavuşabilmesi için, hasta olmaması lâzımdır.
Kalbi hastalıktan kurtaran ilâc, üç şeyden yapılır. Bunlar, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi îman etmek, ibâdetleri yapmak ve haramlardan sakınmaktır.

(Kiyamet ve ahiret kitabindan :)
33 - Vehhâbîlerin (Feth-ul-mecîd) kitabı, tasavvufa inanmıyor. (Mezhepler Eshâb zamanında yoktu. Bunlar, sonradan uyduruldu. Tasavvuf da, yahudiler tarafından dîne sokuldu) diyor. Bunun yalanlarına, iftirâlarına, Hindistânda yetişmiş büyük âlimlerden Muhammed Senâüllah-i Osmanî Dehlevî, [Senâüllah pani-pütî 1225 [m. 1810] da vefât etti.] (İrşâd-üt-tâlibîn) adındaki fârisî kitabında çok güzel cevaplar vermektedir. Senâüllah-i Dehlevî buyuruyor ki:Evliyâya inanmıyan var. Evliyâ vardı, şimdi yok diyen var. Evliyâ hiç günah yapmaz. Gaybleri bilirler. Her diledikleri hemen olur. İstemedikleri hemen yok olur diyenler ve bunun için, Evliyânın kabirlerinde dilekte bulunanlar var. Böyle sananlar, kendi zamanlarındaki Evliyânın böyle olmadıklarını görünce, bunların Evliyâ olduklarına inanmıyor. Bunların feyzlerinden mahrum kalıyorlar. Müslüman ile kâfiri birbirinden ayıramıyacak kadar câhil olanlar da, kendilerinin Evliyâ olduklarını söylüyor. Böyle câhilleri Evliyâ sanarak, bunlara bağlanan ahmaklar da var. Evliyânın (sekr) hâlinde iken, yâni Allah sevgisi kaplayıp kendilerini unuttukları zaman, bilmiyerek söylediklerini dillerine dolayarak, Evliyâya kâfir diyenler de var. Evliyânın böyle sözlerinden kendilerine göre yanlış mâna çıkararak, böyle yanlış inananlar, böylece Ehl-i sünnet âlimlerinin Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden çıkarmış oldukları doğru bilgilere inanmıyanlar, sapıtanlar var. Resûlullahın hepsini teblîg etmeye memur olduğu zâhir bilgilerini öğrenip, Resûlullahın Eshâbından dilediğine dilediği kadar bildirmesi için izin verilen tasavvuf marifetlerine inanmıyanlar var. Evliyâya kıymet vermiyen, saygı göstermiyenler bulunduğu gibi, Evliyâya tapınan, onlar için adak yapanlar, Kâbe tavâf eder gibi, kabirleri etrâfında dönenler var. Bunun için, vilâyetin yâni Evliyâlığın ne olduğunu din kardeşlerime bildirmek istedim ve arabî dil ile (İrşâd-üt-tâlibîn) kitabını yazdım. Şimdi de, bunu fârisî olarak yazıyorum. Bu kitap beş kısmdır:

Birinci kısm, vilâyetin doğru olduğunu bildirmektedir.
İkinci kısm, tasavvuf yolunda gözetilecek edeblerdir.
Üçüncü kısm, Rehberin gözeteceği edeblerdir.
Dördüncü kısm, tasavvuf yolunda ilerlerken gözetilecek edeblerdir.
Beşinci kısm, Allahü teâlâya yaklaşmağı ve yaklaştırmağı bildirmektedir.

Birinci kısm: İslâmiyette vilâyet ve tasavvuf ilmi vardır. İnsanda zâhirî olgunluklar, üstünlükler bulunduğu gibi, bâtınî üstünlükler de vardır. Zâhirî üstünlükler, Ehl-i sünnet âlimlerinin, Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anlayıp çıkardıkları bilgilere uygun olarak inanmak ve farzları, vâcibleri, sünnetleri, müstehabları yapmak ve haramlardan, mekruhlardan, şüphelilerden, bid'atlerden sakınmaktır. Bâtınî üstünlükler, insanın kalbinin, ruhunun yükselmesidir. (Buhârî) ve (Müslim) kitaplarında, Hz. Ömer bildiriyor ki, bir gün, Resûlullahın yanında oturuyorduk. Tanımadığımız bir adam geldi. (İslâm ne demektir?) dedi. (Kelime-i şehâdet söylemek, hergün beş kere namaz kılmak, Ramazan ayında oruç tutmak, zekât vermek ve gücü yetince Hacca gitmek) buyurdu. Soran kimse, (Doğru söyledin) dedi. Sormasına ve sonra, verilen cevapları tasdik etmesine, biz dinleyiciler şaştık. Sonra, (Îman ne demektir?) dedi. (Îman, Allaha ve Meleklere ve Kitaplara ve Peygamberlere ve kıyâmet gününe ve hayrın şerrin, Allahın takdîri ile, dilemesi ile olduklarına inanmaktır) buyurdu. Buna da, (Doğru söyledin) dedi. Sonra, (İhsân ne demektir?) dedi. (Allahü teâlâya, Onu görür gibi ibâdet etmendir. Sen Onu görmiyor isen de, O seni hep görmektedir) buyurdu. Sonra, (Kıyâmet günü ne zaman olacaktır?) dedi. (Bunu senden daha çok bilmem)buyurdu. Sonra, (Kıyâmetin alâmetleri nedir?) dedi. Resûlullah kıyâmet kopacağı zamanın alâmetlerini bildirdi. Sonra, bize dönerek, (Bunları sorup giden, Cebrâîl aleyhisselâm idi. Size dîninizi bildirmek için gelmişti) buyurdu.
[(Hadis-i Cibrîl) denilen bu hadis-i şerif, imam-ı Nevevînin, kırk hadisinin ikincisidir. Bu kırk hadisi, Ahmed ibni Kemâl pâşa, türkçeye tercüme etmiş ve basılmıştır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, bunu fârisî olarak açıklamış, (Îtikatnâme) ismini vermiştir. Feyzullah efendi, Îtikatnâmeyi fârisîden türkçeye tercüme ederek, (Ferâid-ül-fevâid) ismini vermiş, 1312 [m. 1894] senesinde İstanbulda bastırılmıştır. Bu tercüme, latin harfleri ile (Herkese Lâzım Olan Îman) ismi ile 1982 de bastırılmıştır. Kemâhlı feyzullah efendi 1323 [m. 1905] de vefât etmiştir.]
Bu hadis-i Cibrîlden anlaşılıyor ki, îmandan ve ibâdetlerden başka, (İhsân) denilen bir kemâl, bir üstünlük vardır ki, biz bu üstünlüğe (Vilâyet) diyoruz. Velîyi Allahü teâlânın sevgisi kapladığı zaman, onun kalbinde, mâ-sivânın varlığı ve sevgisi yok olur. Bu hâle (Fenâ-i kalb) denir. Bu müşâhede Allahü teâlâyı görmek değildir. Allahü teâlâ, bu dünyada görülemez. Fakat, Velîde Allahü teâlâyı görmüş gibi bir hâl olur. Bu hâl, istemekle hâsıl olmaz. İşte, Resûlullah, (Allahü teâlâyı görüyormuş gibi ibâdet etmektir) buyurmakla, bu hâli haber vermiştir.
İkinci olarak deriz ki, bir hadis-i şerifte, (İnsanda bir et parçası vardır. Bu sâlih olursa, bütün beden sâlih olur. Fâsid olursa, bütün beden fâsid olur. Bu et parçası, Kalbdir!) buyuruldu. Bedenin sâlih olması için, kalbin sâlih olmasına tasavvufcular (Fenâ-i kalb) demektedir. Kalb, Allahü teâlânın sevgisinde fânî olur. Onun sevdiği şeyleri seven kalbi olunca, kalbin bu fenası, komşusu olan nefse de te'sîr eder. Nefis, emmâreliğinden kurtulmaya başlar. (Hubb-i fillah ve Buğd-i fillah) kazanır. Yâni Allahü teâlânın beğendiği şeyleri sever. Allahü teâlânın beğenmediklerini sevmez. Bundan dolayı, bedenin hepsi islâmın ahkâmına uymak ister.
Suâl: Kalbin sâlih olması için, îmandan ve amelden başka bir şey var mıdır?
Cevap: Hadis-i şerifte, (Kalb sâlih olunca, beden de sâlih olur) buyuruldu. Bedenin sâlih olması, islâmın ahkâmına yapışması demektir. Çok kimse vardır ki, kalbinde îman var iken islâmın ahkâmına uymıyor. Îmanı olup da, sâlih işleri az, bozuk işleri çok olanların Cehennemde azâb görecekleri bildirildi. Demek ki, kalbde yalnız îman bulunması, bedenin sâlih olmasına sebep olamamaktadır. O hâlde kalbin sâlih olması, îmanlı olması demek değildir. Kalbin sâlih olması, hem îmanlı olması, hem de bedenin sâlih işler yapmasıdır da denilemez. Çünkü, bedenin sâlih olmasına yine bedenin sâlih olmasını sebep göstermek mantıksız bir söz olur. Bundan anlaşılıyor ki, kalbin sâlih olması, îman ve ibâdetten başka birşeyin kalbde bulunması demektir. Bu da, tasavvufcuların (Fenâ-i kalb) dedikleri Allah sevgisidir.
Üçüncü olarak deriz ki, Eshâb-ı kirâmın her birinin, Eshâb olmıyan müslümanların hepsinden daha üstün oldukları sözbirliği ile bildirilmiştir. Hâlbuki, kıyâmete kadar gelecek olan islâm âlimleri arasında ilimleri ve amelleri, Eshâb-ı kirâmın bazılarının ilim ve amelleri kadar olanları çok vardır: Bundan başka, hadis-i şerifte, (Başkaları Allah rızası için Uhud dağı kadar altın sadaka verseler, Eshâbımın Allah yolunda verdiği yarım Sâ' arpanın sevabına kavuşamazlar) buyuruldu. Eshâb-ı kirâmın ibâdetlerinin böyle kıymetli olması, Resûlullahın sohbetinde bulunmakla, kalblerinde hâsıl olan (Bâtınî kemâl)lerinden dolayıdır. Onların bâtınları yâni kalbleri, Resûlullahın mübârek bâtınından nûr aldı. Bâtınları nûrlandı. Yedinci maddenin birinci sayfasında bildirdiğimiz gibi, Hz. Ömer vefât edince, oğlu Abdüllah, (ilmin onda dokuzu gitti) buyurdu. Orada bulunan gençlerin bu söze şaştıklarını görünce, sizin bildiğiniz fıkh ve kelâm ilimlerini söylemiyorum. Resûlullahın mübârek kalbinden fışkırmış olan bâtın ilminin, marifetin onda dokuzu gitti diyorum dedi. Eshâb-ı kirâmdan sonra gelen müslümanlar arasında, bu bâtın nûruna kavuşanlar, Rehberlerinin sohbetlerinde kavuştular. Onlar vâsıtası ile, Resûlullahın mübârek kalbinden fışkıran nûrlara kavuştular. Bunların sohbetlerinde kavuşulan nûr, Resûlullahın sohbetinde kavuşulan kadar, elbet olamaz. Eshâb-ı kirâmın üstünlükleri, işte buradan gelmektedir. Bundan anlaşılıyor ki, zâhirin kemâllerinden, yâni üstünlüklerinden başka, bâtının da kemâlleri vardır. Bu kemâllerin çeşidli dereceleri vardır. Böyle olduğunu, hadis-i kudsî de göstermektedir. Hadis-i kudsîde, Allahü teâlâ buyurdu ki, (Kulum bana biraz yaklaşırsa, ben ona çok yaklaşırım. Kulum bana çok yaklaşırsa, ben ona daha çok yaklaşırım. Kulum [farzlarla birlikte] çok nâfile ibâdet de yapınca bana öyle yaklaşır ki, onu çok severim. Onu sevince, duâlarını kabûl ederim. Onun görmesi, işitmesi ve gücü yetmesi benimle olur). Allahü teâlânın böyle çok sevmesine sebep olan nâfile ibâdetler, tasavvuf yolundaki çalışmalardır.
Dördüncü olarak deriz ki, bin seneden daha çok bir zamanda, dünyanın üç büyük kıtasında gelmiş olan milyonlarca müslüman, tasavvuf yolunda çalışarak ve Sâlihlerin sohbetinde bulunarak, kalblerinde bir hâl hâsıl olduğunu söylemiş ve yazmışlardır. Yalan birşey için böyle dehşetli bir sözbirliği olabileceğini kimse düşünemez. Bu sözbirliği yapanların çoğunun hâl tercümeleri kitaplarda vardır. Hepsinin ilim, takvâ sahibi, sâlih kimseler oldukları meydandadır. Böyle olgun, iyi kimselerin yalan söyliyecekleri, olacak şey değildir. İşte, böyle milyonlarca temiz, olgun insan sözbirliği ile bildiriyorlar ki, herbiri kendi Rehberinin sohbetinde bulunmakla, kalbleri Resûlullahın sohbetinde yayılan nûrlara kavuşmuştur. Herbiri, (Sâlihlerden birinin sohbetinde bulunarak, kalblerimizde îmandan ve fıkh bilgilerinden başka bir hâl hâsıl oldu. Kalblerimizde bu hâl hâsıl olunca, Allah sevgisi ve Allahın sevdiklerinin sevgisi ve Allahü teâlânın emrettiği şeylerin sevgisi kalblerimizi doldurdu. İyi işleri, ibâdetleri yapmak tatlı oldu. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru îtikatlar gönüllerimize yerleşti) demişlerdir. Kalblerde hâsıl olan bu hâl, elbet kemâldir, yüksekliktir. Kemâle sebep olan bir hâldir.
Beşinci olarak deriz ki, Evliyânın kerâmetleri olur. (Kerâmet), Allahü teâlânın, âdeti dışında, yâni fen ve tabî'at bilgilerinin dışında yarattığı hârık-ul'âde şeyler demektir. Fakat, bir insanda, fen kanûnları dışında şeyler bulunması, o kimsenin elbet bir Velî olduğunu göstermez. Allahü teâlânın sevmediği kimselerde, hattâ kâfirlerde de, böyle âdet dışında, şaşılacak şeyler hâsıl olabilir. Kâfirlerde hâsıl olan âdet dışı şeylere (Sihir) denir. Evliyâda kerâmet ile birlikte takvâ da bulunur. Takvâ, Allahü teâlâdan korkmak, Onun emirlerine ve yasaklarına uymaktır.

VİLÂYET NEDİR? - Şimdi evliyâlık ne demek olduğunu bildirelim. Evliyâlık, Allahü teâlâya yakın olmak demektir. Fakat, insanların Allahü teâlâya yakın olması, iki türlü olur: Birinci yakınlık, Allahü teâlânın her insana yakın olmasıdır. Kaf sûresinin onaltıncı âyetinde meâlen, (Biz ona, boynundaki şahdamarından daha yakınız!) ve Hadîd sûresinin dördüncü âyetinde meâlen, (Her nerede olursanız olunuz, Allahü teâlâ sizinle berâberdir) buyuruldu. İkinci yakınlık, Allahü teâlânın, insanların yalnız üstün olanlarına ve meleklere olan yakınlığıdır. Alak sûresinin son âyetinde meâlen, (Secde et ve Allahü teâlâya yaklaş!) buyuruldu. Yukarıda bildirdiğimiz hadis-i kudsîde, (Kulum bana, nâfile ibâdetleri de yaparak öyle yaklaşır ki, onu çok severim...) buyuruldu. Bu âyet-i kerimede ve hadis-i kudsîde bildirilmiş olan yakınlık, yalnız seçilmiş üstün kimselerde hâsıl olur. Bu yakınlığa (Vilâyet) yâni evliyâlık denir. Bu yakınlığa kavuşmak için, önce Ehl-i sünnet îtikatına uygun îman lâzımdır. İmrân sûresinin altmışsekizinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, îman edenleri sever) buyuruldu. Fakat, müminler arasında seçilmiş olanları daha çok sever. Her mümini sevmesine (Vilâyet-i âmme) denir. Seçilmiş müminleri çok sevmesine, (Vilâyet-i hâssa) denir. Yukarıda yazılı hadis-i kudsîde bildirilmiş olan sevgi, işte bu sevgi