Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Sufilerin yolu
MesajGönderilme zamanı: 07.07.11, 14:12 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 07.07.11, 11:09
Mesajlar: 2
Sufilerin yolu

Sûfîlerin yollarının esası şunlardır:

1) Fakirlik, yâni her işte, her şeyde Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmektir. Hiç kimse ve hiçbir şey, hiçbir şeyi yaratamaz. Fakat, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olurlar. Her şeyi yaratan Allahü teâlâdır dediler.

2) Zühd ve takvâ, her işte islâmiyete uymaktır. Dînin bütün ahkâmına tamamen uyarak çalışmak, iyilik yapmak ve boş zamanlarını ibâdet ile geçirmektir. Bugün de sûfî kelimesi, (sofu) şeklinde, dîne çok bağlı olan kimseler için kullanılmaktadır.

3) Tefekkür, sükût ve zikir, yâni hep Allahü teâlânın varlığını, nîmetlerini düşünmek, lüzûmsuz konuşmamak, hiç kimse ile münâkaşa etmemek, mümkün olduğu kadar az konuşmak ve dâimâ Allahü teâlânın ismini zikretmektir.

4) Hâl ve makam, yâni kalbe gelen nûrlarda, kalbin, ruhun temizlenme derecesini anlamak ve kendinin haddini bilmektir.

En meşhûr ve ilk sûfî Hasen-i Basrîdir. 21 [m. 624] de tevellüd ve 100 [m. 727] tarihinde vefât etti. Hasen-i Basrî, öyle büyük bir din âlimidir ki, bütün müslümanlar büyük bir imam [müctehid] olarak tanırlar. Kuvvetli seciyesi, derin ilmi ile meşhûrdur. Vaazlarında herkesin gönlüne Allah korkusu telkîn etmeye çalışmıştır. Kendisinden birçok hadis-i şerif rivayet edilen büyük bir hadis âlimidir. [...]
(Tasavvuf ehli)ne yâni Sôfîlere göre, Hakîkî var olan ancak Allahü teâlâdır. Allahü teâlâ, mutlak varlık, mutlak iyilik, mutlak güzellik sahibidir. O, gizli bir hazîne iken, kendini tanıtmak istedi. Dünyayı ve dünyada yaşıyanları yaratmasının sebebi budur. Allahü teâlâ, hiçbir mahlûka hulûl etmemiştir. (Yâni onların içinde değildir.)Hiçbir insan, ilah olamaz. Allahü teâlâ insanın sıfatlarını kendi sıfatlarına benziyen bir sûrette yaratmıştır. Fakat, bu benzeyiş o kadar azdır ki, Onun sıfatlarını deniz sayarsak, insanın sıfatları ancak onun köpüğü olur.

Tasavvufun gayesi, insanı (Marifet-i ilâhiyye)ye kavuşturmaktır. Yâni Allahü teâlânın sıfatlarını tanıtmaktır. Onun zâtını, yâni kendisini tanımak mümkün değildir. Peygamberimiz, (Allahü teâlânın zâtını düşünmeyiniz. Onun nîmetlerini düşününüz!) buyurmuştur. Yâni, Onun kendisinin nasıl olduğunu değil, sıfatlarını ve insanlara verdiği nîmetleri düşünmelidir. Bir kere de, (Allahü teâlânın nasıl olduğunu düşündüğün zaman, hâtırına her ne gelirse, bu gelenlerin hiçbiri, Allah değildir) buyurdu. İnsanın aklının kapasitesi, sâhası sınırlıdır. Bu sınırın dışında olanları anlıyamaz. Bunları düşünürse, yanılır. Hakîkate kavuşamaz. İnsan aklı, insan düşüncesi, din bilgilerindeki incelikleri, hikmetleri anlıyamaz. Bunun için, din bilgilerine felsefe karıştıranlar, islâm dîninin gösterdiği doğru yoldan ayrılmışlar, (Bid'at ehli) veya (Mürted) olmuşlardır. Bid'at ehli olanlar, kâfir değildir, müslümandırlar. Fakat, doğru yoldan ayrılmış, yetmişiki bozuk fırkanın birinden olmuşlardır. Bu, felsefe kurbanlarının, Kur'an-ı kerimden anladıkları yanlış akîdeler, küfre sebep olmadığı için, müslümandırlar. (İslâm felsefesi diye birşey yoktur. İslâmiyete sonradan felsefe karıştıranlar olmuştur) dememiz lâzımdır. Ehl-i sünnet âlimlerine göre, islâm bilgilerinin ölçüsü, insan aklı, insanın düşüncesi değil, muhkem olan [mânaları açık olan] âyet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerdir. Tasavvufun esası insanın kendini (aczini, zevallılığını) tanımaktır. Tasavvuf, sırf Allah sevgisi, yüce (Ulvî) aşk esası üzerine kurulmuştur. Buna da ancak, Muhammed aleyhisselâma uymakla kavuşulabilir. Tasavvuf yolunda ilerlerken, kalbde, birçok hâller hâsıl olur. Bu hâllerden biri, (vahdet-i vücûd) yâni (Varlık birdir. Mahlûklar, hâlıkın görünüşüdür) hâlidir. Evet Kur'an-ı kerimde beyan buyurulduğu gibi, Allahü teâlâ, insanın kalbine tecellî eder. Fakat, bu tecellî yalnız Allahü teâlânın sıfatlarının tecellîsidir. Akıl ile alâkası yoktur. Tasavvuf ehli, Allahın tecellîsini kalbinde duyar. Onun için tasavvuf ehline ölüm bir felaket değil, güzel ve tatlı bir şeydir. Tekrar Allaha dönmek olduğundan ancak bir sevinç vesîlesidir. Büyük mütesavvıf, Mevlânâ Celâlüddîn-i Rûmî ölüme, (Şeb-i Âruz = Düğün gecesi) adını vermektedir. [Celâlüddîn-i Rûmî, 672 [m. 1273] de Konyada vefât etti.]Tasavvufta, keder ve Ümitsizlik yoktur. Yalnız sevgi ve tecellîler vardır. Mevlânâ, (Bizim dergâhımız Ümitsizlerin dergâhı değildir) diyor. Sözleri aynen şöyledir:(Bâzâ, Bâzâ, Her ançe hestî Bâzâ), (Gel, gel, her kim olursan ol gel, Allaha ikilik koşanlardan, mecûsîlerden, puta tapanlardan da olsan gel! Bizim dergâhımız Ümitsizlik dergâhı değildir. Tevbeni yüz defa bozmuş olsan bile, gel!) Bu sözler, onüçüncü asırda yaşamış, Baba Eftal Kâşîye de nisbet edilmektedir. Tasavvuf ehli arasında, imam-ı Rabbânî, Cüneyd-i Bağdâdî, Abdülkâdir-i Geylanî, Mevlânâ Celâlüddîn-i Rûmî gibi büyük velîler, Sultan Veled, Yûnus Emre, Bağdâdlı Mevlânâ Hâlid gibi Hak âşıkları vardır. Yukarıda bildirilen (Vahdet-i vücûd), tasavvufun gayesi, sonu değildir. Gayeye götüren yolculuklarda, kalbde hâsıl olan ve akıl ile, fikir ile, madde ile ilgisi olmıyan bilgilerdir. Bunlar kalbde bulunmaz, kalbde görünürler. Onun için, vahdet-i vücûd yerine (Vahdet-i şühûd) demelidir. Kalb, temizlenince, ayna gibi olur. Kalbde görünenler, Allahü teâlânın zâtı değildir. Hattâ sıfatları da değildir. Sıfatlarının zılları, sûretleridir. Allahü teâlâ kendi, görme, işitme, bilme gibi sıfatlarının sûretlerini, benzerlerini, insanlara vermiştir. Verdikleri Onunkiler gibi değildir. Onun görmesi, ezelîdir, ebedîdir. Her zaman, her şeyi görür. Vâsıtasız, âletsiz devamlı görür. İnsanın görmesi böyle değildir. Bunun için, Onun görmesi hakîkî görmektir. İnsanın görmesi, o görmenin sûreti, zıllidir, diyoruz. Görmesinin zılli gözde, işitmesinin zılli kulakta tecellî ettiği gibi, sevmesi, bilmesi ve başka birçok sıfatlarının zılleri de, insanın kalbinde tecellî eder, hâsıl olur. Gözün görebilmesi için, hasta, bozuk olmaması lâzım olduğu gibi, kalbin de, bu tecellîye kavuşabilmesi için, hasta olmaması lâzımdır.
Kalbi hastalıktan kurtaran ilâc, üç şeyden yapılır. Bunlar, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi îman etmek, ibâdetleri yapmak ve haramlardan sakınmaktır.

(Kiyamet ve ahiret kitabindan :)
33 - Vehhâbîlerin (Feth-ul-mecîd) kitabı, tasavvufa inanmıyor. (Mezhepler Eshâb zamanında yoktu. Bunlar, sonradan uyduruldu. Tasavvuf da, yahudiler tarafından dîne sokuldu) diyor. Bunun yalanlarına, iftirâlarına, Hindistânda yetişmiş büyük âlimlerden Muhammed Senâüllah-i Osmanî Dehlevî, [Senâüllah pani-pütî 1225 [m. 1810] da vefât etti.] (İrşâd-üt-tâlibîn) adındaki fârisî kitabında çok güzel cevaplar vermektedir. Senâüllah-i Dehlevî buyuruyor ki:Evliyâya inanmıyan var. Evliyâ vardı, şimdi yok diyen var. Evliyâ hiç günah yapmaz. Gaybleri bilirler. Her diledikleri hemen olur. İstemedikleri hemen yok olur diyenler ve bunun için, Evliyânın kabirlerinde dilekte bulunanlar var. Böyle sananlar, kendi zamanlarındaki Evliyânın böyle olmadıklarını görünce, bunların Evliyâ olduklarına inanmıyor. Bunların feyzlerinden mahrum kalıyorlar. Müslüman ile kâfiri birbirinden ayıramıyacak kadar câhil olanlar da, kendilerinin Evliyâ olduklarını söylüyor. Böyle câhilleri Evliyâ sanarak, bunlara bağlanan ahmaklar da var. Evliyânın (sekr) hâlinde iken, yâni Allah sevgisi kaplayıp kendilerini unuttukları zaman, bilmiyerek söylediklerini dillerine dolayarak, Evliyâya kâfir diyenler de var. Evliyânın böyle sözlerinden kendilerine göre yanlış mâna çıkararak, böyle yanlış inananlar, böylece Ehl-i sünnet âlimlerinin Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden çıkarmış oldukları doğru bilgilere inanmıyanlar, sapıtanlar var. Resûlullahın hepsini teblîg etmeye memur olduğu zâhir bilgilerini öğrenip, Resûlullahın Eshâbından dilediğine dilediği kadar bildirmesi için izin verilen tasavvuf marifetlerine inanmıyanlar var. Evliyâya kıymet vermiyen, saygı göstermiyenler bulunduğu gibi, Evliyâya tapınan, onlar için adak yapanlar, Kâbe tavâf eder gibi, kabirleri etrâfında dönenler var. Bunun için, vilâyetin yâni Evliyâlığın ne olduğunu din kardeşlerime bildirmek istedim ve arabî dil ile (İrşâd-üt-tâlibîn) kitabını yazdım. Şimdi de, bunu fârisî olarak yazıyorum. Bu kitap beş kısmdır:

Birinci kısm, vilâyetin doğru olduğunu bildirmektedir.
İkinci kısm, tasavvuf yolunda gözetilecek edeblerdir.
Üçüncü kısm, Rehberin gözeteceği edeblerdir.
Dördüncü kısm, tasavvuf yolunda ilerlerken gözetilecek edeblerdir.
Beşinci kısm, Allahü teâlâya yaklaşmağı ve yaklaştırmağı bildirmektedir.

Birinci kısm: İslâmiyette vilâyet ve tasavvuf ilmi vardır. İnsanda zâhirî olgunluklar, üstünlükler bulunduğu gibi, bâtınî üstünlükler de vardır. Zâhirî üstünlükler, Ehl-i sünnet âlimlerinin, Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anlayıp çıkardıkları bilgilere uygun olarak inanmak ve farzları, vâcibleri, sünnetleri, müstehabları yapmak ve haramlardan, mekruhlardan, şüphelilerden, bid'atlerden sakınmaktır. Bâtınî üstünlükler, insanın kalbinin, ruhunun yükselmesidir. (Buhârî) ve (Müslim) kitaplarında, Hz. Ömer bildiriyor ki, bir gün, Resûlullahın yanında oturuyorduk. Tanımadığımız bir adam geldi. (İslâm ne demektir?) dedi. (Kelime-i şehâdet söylemek, hergün beş kere namaz kılmak, Ramazan ayında oruç tutmak, zekât vermek ve gücü yetince Hacca gitmek) buyurdu. Soran kimse, (Doğru söyledin) dedi. Sormasına ve sonra, verilen cevapları tasdik etmesine, biz dinleyiciler şaştık. Sonra, (Îman ne demektir?) dedi. (Îman, Allaha ve Meleklere ve Kitaplara ve Peygamberlere ve kıyâmet gününe ve hayrın şerrin, Allahın takdîri ile, dilemesi ile olduklarına inanmaktır) buyurdu. Buna da, (Doğru söyledin) dedi. Sonra, (İhsân ne demektir?) dedi. (Allahü teâlâya, Onu görür gibi ibâdet etmendir. Sen Onu görmiyor isen de, O seni hep görmektedir) buyurdu. Sonra, (Kıyâmet günü ne zaman olacaktır?) dedi. (Bunu senden daha çok bilmem)buyurdu. Sonra, (Kıyâmetin alâmetleri nedir?) dedi. Resûlullah kıyâmet kopacağı zamanın alâmetlerini bildirdi. Sonra, bize dönerek, (Bunları sorup giden, Cebrâîl aleyhisselâm idi. Size dîninizi bildirmek için gelmişti) buyurdu.
[(Hadis-i Cibrîl) denilen bu hadis-i şerif, imam-ı Nevevînin, kırk hadisinin ikincisidir. Bu kırk hadisi, Ahmed ibni Kemâl pâşa, türkçeye tercüme etmiş ve basılmıştır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, bunu fârisî olarak açıklamış, (Îtikatnâme) ismini vermiştir. Feyzullah efendi, Îtikatnâmeyi fârisîden türkçeye tercüme ederek, (Ferâid-ül-fevâid) ismini vermiş, 1312 [m. 1894] senesinde İstanbulda bastırılmıştır. Bu tercüme, latin harfleri ile (Herkese Lâzım Olan Îman) ismi ile 1982 de bastırılmıştır. Kemâhlı feyzullah efendi 1323 [m. 1905] de vefât etmiştir.]
Bu hadis-i Cibrîlden anlaşılıyor ki, îmandan ve ibâdetlerden başka, (İhsân) denilen bir kemâl, bir üstünlük vardır ki, biz bu üstünlüğe (Vilâyet) diyoruz. Velîyi Allahü teâlânın sevgisi kapladığı zaman, onun kalbinde, mâ-sivânın varlığı ve sevgisi yok olur. Bu hâle (Fenâ-i kalb) denir. Bu müşâhede Allahü teâlâyı görmek değildir. Allahü teâlâ, bu dünyada görülemez. Fakat, Velîde Allahü teâlâyı görmüş gibi bir hâl olur. Bu hâl, istemekle hâsıl olmaz. İşte, Resûlullah, (Allahü teâlâyı görüyormuş gibi ibâdet etmektir) buyurmakla, bu hâli haber vermiştir.
İkinci olarak deriz ki, bir hadis-i şerifte, (İnsanda bir et parçası vardır. Bu sâlih olursa, bütün beden sâlih olur. Fâsid olursa, bütün beden fâsid olur. Bu et parçası, Kalbdir!) buyuruldu. Bedenin sâlih olması için, kalbin sâlih olmasına tasavvufcular (Fenâ-i kalb) demektedir. Kalb, Allahü teâlânın sevgisinde fânî olur. Onun sevdiği şeyleri seven kalbi olunca, kalbin bu fenası, komşusu olan nefse de te'sîr eder. Nefis, emmâreliğinden kurtulmaya başlar. (Hubb-i fillah ve Buğd-i fillah) kazanır. Yâni Allahü teâlânın beğendiği şeyleri sever. Allahü teâlânın beğenmediklerini sevmez. Bundan dolayı, bedenin hepsi islâmın ahkâmına uymak ister.
Suâl: Kalbin sâlih olması için, îmandan ve amelden başka bir şey var mıdır?
Cevap: Hadis-i şerifte, (Kalb sâlih olunca, beden de sâlih olur) buyuruldu. Bedenin sâlih olması, islâmın ahkâmına yapışması demektir. Çok kimse vardır ki, kalbinde îman var iken islâmın ahkâmına uymıyor. Îmanı olup da, sâlih işleri az, bozuk işleri çok olanların Cehennemde azâb görecekleri bildirildi. Demek ki, kalbde yalnız îman bulunması, bedenin sâlih olmasına sebep olamamaktadır. O hâlde kalbin sâlih olması, îmanlı olması demek değildir. Kalbin sâlih olması, hem îmanlı olması, hem de bedenin sâlih işler yapmasıdır da denilemez. Çünkü, bedenin sâlih olmasına yine bedenin sâlih olmasını sebep göstermek mantıksız bir söz olur. Bundan anlaşılıyor ki, kalbin sâlih olması, îman ve ibâdetten başka birşeyin kalbde bulunması demektir. Bu da, tasavvufcuların (Fenâ-i kalb) dedikleri Allah sevgisidir.
Üçüncü olarak deriz ki, Eshâb-ı kirâmın her birinin, Eshâb olmıyan müslümanların hepsinden daha üstün oldukları sözbirliği ile bildirilmiştir. Hâlbuki, kıyâmete kadar gelecek olan islâm âlimleri arasında ilimleri ve amelleri, Eshâb-ı kirâmın bazılarının ilim ve amelleri kadar olanları çok vardır: Bundan başka, hadis-i şerifte, (Başkaları Allah rızası için Uhud dağı kadar altın sadaka verseler, Eshâbımın Allah yolunda verdiği yarım Sâ' arpanın sevabına kavuşamazlar) buyuruldu. Eshâb-ı kirâmın ibâdetlerinin böyle kıymetli olması, Resûlullahın sohbetinde bulunmakla, kalblerinde hâsıl olan (Bâtınî kemâl)lerinden dolayıdır. Onların bâtınları yâni kalbleri, Resûlullahın mübârek bâtınından nûr aldı. Bâtınları nûrlandı. Yedinci maddenin birinci sayfasında bildirdiğimiz gibi, Hz. Ömer vefât edince, oğlu Abdüllah, (ilmin onda dokuzu gitti) buyurdu. Orada bulunan gençlerin bu söze şaştıklarını görünce, sizin bildiğiniz fıkh ve kelâm ilimlerini söylemiyorum. Resûlullahın mübârek kalbinden fışkırmış olan bâtın ilminin, marifetin onda dokuzu gitti diyorum dedi. Eshâb-ı kirâmdan sonra gelen müslümanlar arasında, bu bâtın nûruna kavuşanlar, Rehberlerinin sohbetlerinde kavuştular. Onlar vâsıtası ile, Resûlullahın mübârek kalbinden fışkıran nûrlara kavuştular. Bunların sohbetlerinde kavuşulan nûr, Resûlullahın sohbetinde kavuşulan kadar, elbet olamaz. Eshâb-ı kirâmın üstünlükleri, işte buradan gelmektedir. Bundan anlaşılıyor ki, zâhirin kemâllerinden, yâni üstünlüklerinden başka, bâtının da kemâlleri vardır. Bu kemâllerin çeşidli dereceleri vardır. Böyle olduğunu, hadis-i kudsî de göstermektedir. Hadis-i kudsîde, Allahü teâlâ buyurdu ki, (Kulum bana biraz yaklaşırsa, ben ona çok yaklaşırım. Kulum bana çok yaklaşırsa, ben ona daha çok yaklaşırım. Kulum [farzlarla birlikte] çok nâfile ibâdet de yapınca bana öyle yaklaşır ki, onu çok severim. Onu sevince, duâlarını kabûl ederim. Onun görmesi, işitmesi ve gücü yetmesi benimle olur). Allahü teâlânın böyle çok sevmesine sebep olan nâfile ibâdetler, tasavvuf yolundaki çalışmalardır.
Dördüncü olarak deriz ki, bin seneden daha çok bir zamanda, dünyanın üç büyük kıtasında gelmiş olan milyonlarca müslüman, tasavvuf yolunda çalışarak ve Sâlihlerin sohbetinde bulunarak, kalblerinde bir hâl hâsıl olduğunu söylemiş ve yazmışlardır. Yalan birşey için böyle dehşetli bir sözbirliği olabileceğini kimse düşünemez. Bu sözbirliği yapanların çoğunun hâl tercümeleri kitaplarda vardır. Hepsinin ilim, takvâ sahibi, sâlih kimseler oldukları meydandadır. Böyle olgun, iyi kimselerin yalan söyliyecekleri, olacak şey değildir. İşte, böyle milyonlarca temiz, olgun insan sözbirliği ile bildiriyorlar ki, herbiri kendi Rehberinin sohbetinde bulunmakla, kalbleri Resûlullahın sohbetinde yayılan nûrlara kavuşmuştur. Herbiri, (Sâlihlerden birinin sohbetinde bulunarak, kalblerimizde îmandan ve fıkh bilgilerinden başka bir hâl hâsıl oldu. Kalblerimizde bu hâl hâsıl olunca, Allah sevgisi ve Allahın sevdiklerinin sevgisi ve Allahü teâlânın emrettiği şeylerin sevgisi kalblerimizi doldurdu. İyi işleri, ibâdetleri yapmak tatlı oldu. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri doğru îtikatlar gönüllerimize yerleşti) demişlerdir. Kalblerde hâsıl olan bu hâl, elbet kemâldir, yüksekliktir. Kemâle sebep olan bir hâldir.
Beşinci olarak deriz ki, Evliyânın kerâmetleri olur. (Kerâmet), Allahü teâlânın, âdeti dışında, yâni fen ve tabî'at bilgilerinin dışında yarattığı hârık-ul'âde şeyler demektir. Fakat, bir insanda, fen kanûnları dışında şeyler bulunması, o kimsenin elbet bir Velî olduğunu göstermez. Allahü teâlânın sevmediği kimselerde, hattâ kâfirlerde de, böyle âdet dışında, şaşılacak şeyler hâsıl olabilir. Kâfirlerde hâsıl olan âdet dışı şeylere (Sihir) denir. Evliyâda kerâmet ile birlikte takvâ da bulunur. Takvâ, Allahü teâlâdan korkmak, Onun emirlerine ve yasaklarına uymaktır.

VİLÂYET NEDİR? - Şimdi evliyâlık ne demek olduğunu bildirelim. Evliyâlık, Allahü teâlâya yakın olmak demektir. Fakat, insanların Allahü teâlâya yakın olması, iki türlü olur: Birinci yakınlık, Allahü teâlânın her insana yakın olmasıdır. Kaf sûresinin onaltıncı âyetinde meâlen, (Biz ona, boynundaki şahdamarından daha yakınız!) ve Hadîd sûresinin dördüncü âyetinde meâlen, (Her nerede olursanız olunuz, Allahü teâlâ sizinle berâberdir) buyuruldu. İkinci yakınlık, Allahü teâlânın, insanların yalnız üstün olanlarına ve meleklere olan yakınlığıdır. Alak sûresinin son âyetinde meâlen, (Secde et ve Allahü teâlâya yaklaş!) buyuruldu. Yukarıda bildirdiğimiz hadis-i kudsîde, (Kulum bana, nâfile ibâdetleri de yaparak öyle yaklaşır ki, onu çok severim...) buyuruldu. Bu âyet-i kerimede ve hadis-i kudsîde bildirilmiş olan yakınlık, yalnız seçilmiş üstün kimselerde hâsıl olur. Bu yakınlığa (Vilâyet) yâni evliyâlık denir. Bu yakınlığa kavuşmak için, önce Ehl-i sünnet îtikatına uygun îman lâzımdır. İmrân sûresinin altmışsekizinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, îman edenleri sever) buyuruldu. Fakat, müminler arasında seçilmiş olanları daha çok sever. Her mümini sevmesine (Vilâyet-i âmme) denir. Seçilmiş müminleri çok sevmesine, (Vilâyet-i hâssa) denir. Yukarıda yazılı hadis-i kudsîde bildirilmiş olan sevgi, işte bu sevgidir. Bu sevginin de dereceleri vardır. Şunu da bildirelim ki, Allahü teâlâ, insan aklı ile anlaşılamıyacağı gibi, Onun sıfatları da insanın aklı ile anlaşılamaz. Allahü teâlânın kendisi gibi ve îtibarâtından her hangi biri gibi, hiçbirşey yoktur. Bunun için, Allahü teâlânın insanlara olan her iki yakınlığı, insan aklı ile anlaşılamayan, bilinemiyen bir yakınlıktır. İki zamanın ve iki cismin birbirlerine yakın olmaları gibi değildir. Allahü teâlânın kullarına yakın olması, akıl ile düşünülen ve his organları ile anlaşılan yakınlıklar gibi değildir. Ancak bazı seçilmiş müminlere verdiği marifet denilen ilim ile anlaşılabilir. Bu bilgiye (İlm-i huzurî) denir. Bizim bilgilerimiz (İlm-i husûlî)dir.
Allahü teâlânın, kullarına olan bu iki yakınlığı, âyet-i kerime ve hadis-i şerifler ile bildirilmiş olduğundan, her ikisine de inanmamız vâcibdir. Allahü teâlânın bizleri gördüğüne inanmamız lâzım olduğu gibi, bize olan bu iki yakınlığına da inanmamız lâzımdır. Allahü teâlânın görmesi, fizik kanûnları ile îzâh edilen, ışığın yansıması ile olan görmek olmadığı gibi, Onun bu iki çeşit yakınlığı da ölçü ile, metre ile, angstron ile bildirilen yakınlık değildir. Bazı hadis-i şeriflerde arşın, zrâ' [kol], karış, arpa boyu gibi birimler bildirilmesi, ölçü bildirmek için değil, azlık, çokluk bildirmek içindir.
Suâl: Vilâyet, Allahü teâlâ ile kul arasında olan, insanların anlıyamıyacağı bir hâl olduğuna göre, bunu niçin yakınlık sözü ile anlatmışlardır?
Cevap: Bu suâle cevap verebilmek için, önce iki şeyi bildirmek lâzımdır:
1 - Evliyâya hâsıl olan keşf ve herkesin gördüğü rü'yâlar, birşeyin misâlinin, benzerinin hayâl aynasında görünmesidir. Uykuda iken olursa, rü'yâ denir. Uyanık iken olunca, (Keşf) denir. Hayâl aynası, ne kadar çok sâf, temiz ise, keşf ve rü'yâ, o kadar doğru ve güvenilir olur. Bunun içindir ki, Peygamberlerin gördükleri rü'yâlara tâm inanılır ve güvenilir (Vahy)in bir nev'idir. Çünkü, Peygamberlerin hepsi mâsumdurlar. Yâni hiç yanılmazlar. Hayâlleri çok sâf, çok temizdir. Bâtınları, yâni kalbleri tertemizdir. Evliyânın rü'yâlarının çoğu da böyledir. Doğru olur. Çünkü Eshâb-ı kirâmda olduğu gibi, doğrudan doğruya veya Eshâbdan sonra gelenlerde olduğu gibi, Rehberleri vâsıtası ile, Resûlullahın sohbetinde kazanılan nûrları ile ve Onun emirlerine uymak ile, Evliyânın hayâlleri temizlenmiş ve kalbleri cilâlanmıştır. Celâlüddîn-i Rûmî, [Celâlüddîn-i Rûmî 672 [m. 1273] de Konyada vefât etti.] bu inceliği Mesnevîsinde ne güzel anlatıyor. Beyt:
Evliyâyı avlıyan hayâller bilirmisin nedir?
Hudâ bostanı güzellerinin görüntüleridir!
Peygamberlere uymaları sâyesinde, Evliyânın bâtınları cilâlanır, parlak ayna gibi olur. Bâzan bâtınlarının eski zulmetleri, kara lekeler gibi meydana çıkıp, hayâl aynaları bulanır. Keşf ve rü'yâlarında yanlışlık olur. Bu bulanıklık, bâzan haram veya şüpheli birşey yaparak veya haddi aşarak, bâzan da câhillerden, sapıklardan bulaşarak hâsıl olur. Günah işliyenlerin rü'yâları çok kere yanlış olur. Bâtınları zulmetli olduğundan çok yanılırlar.
2 - Allahü teâlânın yarattığı şeylerin hepsine (Âlem) denir. Üç türlü âlem vardır: (Âlem-i şehâdet), bildiğimiz madde âlemidir. (Âlem-i ervâh), maddî olmıyan, ölçüsüz olan ruh âlemidir. (Âlem-i misâl)de maddeli ve maddesiz hiçbirşey yoktur. Âlem-i misâlde, birinci ve ikinci âlemde bulunan herşeyin ve Allahü teâlânın, hattâ düşüncelerin ve mânaların misâlleri vardır. Allahü teâlânın misli yoktur. Misâli vardır denildi. Birşeyin kendisine ve sıfatlarına benziyen başka birşeye, birinci şeyin misli denir. Allahü teâlânın kendinin ve sıfatlarının misli yoktur, olamaz. Birşeyin kendine değil, yalnız sıfatlarına benzetilen başka şeye, birinci şeyin misâli denir. Meselâ, güneşe pâdişâh denir. Pâdişâh, güneşin misâli olur. Nûr sûresi, otuzbeşinci âyetinde meâlen, (Müminin kalbindeki Allahü teâlânın nûru, fener içindeki mum gibidir) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, Allahü teâlâya misâl bildirilmiştir: (Öyle bir Hâkimdir ki, bir ev yapmış, içini maddelerle doldurmuştur). Bundan dolayı, Allahü teâlâ rü'yâda görülebilir denildi. Yûsüf aleyhisselâm, kıtlık senelerini zayıf sığırlar gibi, bolluk senelerini de, semiz sığırlar gibi ve buğday başakları gibi rü'yâda gördü. (Buhârî) kitabında bildirilen bir hadis-i şerifte, (Rü'yâda gördüm ki, çok kimseler yanıma geldi. Üzerlerinde gömlek vardı. Kiminin gömleği göğsüne kadar, kiminin daha aşağı idi. Ömeri gördüm. Gömleği yerlere kadar uzundu) buyurdu. Mânasını sordular. Gömlek, ilim demektir buyurdu. Bu âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler gösteriyor ki, misli olmıyan ve madde olmıyan şeylerin misâlleri rü'yâda görülebilir ve keşf yolu ile görülebilir.
Yukarıdaki iki açıklama öğrenildikten sonra deriz ki, vilâyet denilen, bilinemiyen bir hâl vardır. Bu hâl keşf yolu ile, âlem-i misâlde, iki cismin birbirlerine yakın olmaları gibi görünmektedir. Vilâyet hâli ilerledikce, keşfte, Allahü teâlâya doğru yürümek gibi, yâhut Onun sıfatlarının birinden ötekine gitmek gibi görünmektedir. Evliyânın bilinmiyen hâllerindeki değişmeler, Âlem-i misâlde böyle göründüğü için, bu hâllere (Kurb-i ilâhî) ve değişmelerine de (Seyr-i ilallah) ve (Seyr-i fillah) gibi ismler verilmiştir.
Tasavvuf yolunda (Fena) hâsıl olunca geriye dönülmez. Geri dönenler fenadan önce dönmüşlerdir. Bu fakir [yâni Senâüllah hazretleri] bunu, Bekara sûresinin yüzkırküçüncü âyet-i kerimesinin, (Allahü teâlâ îmanınızı gidermez. O, kullarına çok acıyıcıdır) meâl-i şerifinden anlamaktayım. Resûlullah buyurdu ki, (Allahü teâlâ, kullarının îmanlarını geri almaz. Fakat, âlimleri yok ederek ilmi giderir). Bu hadis-i şerif de gösteriyor ki, Allahü teâlâ, hakîkî îmanı ve bâtın ilmini geri almaz. [Bu âyet-i kerime ve hadis-i şerif, Eshâb-ı kirâmın hiçbirinin, sonradan mürted olmadığının şâhididir. Çünkü, hepsinin îmanı, hakîkî idi. Şî'îler, bu inceliği bilselerdi. Eshâb-ı kirâmın hiçbirine dil uzatamazlardı.]
Tâm takvâ, ancak Evliyâda hâsıl olur. Haset, kin beslemek, kibir, riyâ, şöhret ve benzeri nefsin kötülükleri büsbütün gitmedikçe, tâm takvâ hâsıl olamaz. Bunların büsbütün gitmeleri için de, (Fenâ-i nefs) yâni nefsin fânî olması lâzımdır. Allahı sevmek, başka şeyleri sevmekten daha çok olmadıkça, hattâ kalbde Allahdan başka şeylerin sevgisi yok olmadıkça, kâmil îman ve tâm takvâ elde edilemez. Bu da, ancak (Fenâ-i kalb) ile hâsıl olur. Fenâ-i kalb için, hadis-i şerifte, (Kalbin sâlih olması) denildi. (Buhârî) ve (Müslim) kitaplarında bildirilen hadis-i şerifte, (Bir mümin beni ana babasından ve çocuklarından ve herkesten daha çok sevmedikçe, onun îmanı, kâmil olmaz) buyuruldu. Bu hadis-i şerifin, (Fethulmecîd) vehhâbî kitabında da yazılı olduğunu bildirmiştik. Bir hadis-i şerifte, (Üç kimse îmanın tadını bulur: Allahı ve Resûlünü herşeyden daha çok sever. Yalnız Allahın sevdiği kimseleri sever. Îmana kavuştuktan sonra, kâfir olmaktan korkması, ateşte yanmak korkusundan daha çok olur) buyuruldu. Râbi'a hazretleri, bir elinde su dolu, öteki elinde ateş dolu bir kap götürüyordu. Böyle nereye gidiyorsun dediklerinde, (Cehennem ateşini söndürmeye ve Cenneti yakmaya gidiyorum. Böylece müslümanları Allahü teâlâya, Cehennem korkusu ve Cennete kavuşmak arzusu ile ibâdet etmekten kurtarmak istiyorum) dedi ki, Evliyâlık da böyledir.
Resûlullah, (Eshâbıma ikrâm ediniz!) buyurdu. Hucurât sûresi onüçüncü âyet-i kerimesinde meâlen, (İkrâma lâyık olanınız, ittikâsı çok olanınızdır) buyuruldu. Bunun için, islâm âlimleri sözbirliği ile bildiriyorlar ki, Eshâb-ı kirâmın hepsi, bu ümmetin en üstünleri ve en müttekîleridir. Çünkü, Eshâb-ı kirâmın hepsi Allahın Resûlünün sohbetlerinde bulunmakla, vilâyet makamlarının en ilerisine vardılar. Tevbe sûresinin yüzbirinci âyetinde meâlen, (Îmanları ileride olanlar ve hicrette önde olanlar) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, Eshâb-ı kirâmı övüyor. Vâkı'a sûresinin onuncu âyetinde meâlen, (Îmanları ileride olanlar, Allahü teâlâya yaklaşmakta ileride olanlardır. Bunların hepsi mukarreblerdir) buyuruldu.
Bâtının kemâle kavuşması için, tasavvuf yolunda çalışmak vâcibdir. İmrân sûresinin yüzikinci âyetinde meâlen, (Ey müminler! Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerden tâm olarak sakınınız!) buyuruldu. Yâni zâhirdeki işlerde ve bâtındaki ahlâk ve akâidde, Allahü teâlânın beğenmediği hiçbirşey kalmamasını istedi. Bu âyet-i kerimedeki emr, tasavvuf yolundaki çalışmanın vâcib olduğunu göstermektedir. Tâm takvâ, ancak vilâyet ile elde edilebilir. Nefsin, yukarıda yazdığımız kötülükleri haramdır. Bu kötülükler temizlenmedikçe, tâm takvâ elde edilemez. Bunlar da, nefsin fenası ile temizlenebilir. Takvâ, günahlardan sakınmak demektir. Buna hadis-i şerifte, (Bedenin sâlih olması) denildi. Bedenin sâlih olması için de, kalbin sâlih olması lâzımdır. Kalbin sâlih olmasına tasavvufcular (Fenâ-i kalb) demişlerdir.
Vilâyet, kalbin ve nefsin fânî olmaları demek olduğunu bildirdik. Tasavvuf âlimleri buyuruyor ki, vilâyet yedi derecedir. Beşi, âlem-i emirden olan Kalb, Ruh, Sır, Hafî, Ahfâ adındaki beş latîfenin fânî olmalarıdır. Altıncısı, nefsin fânî olmasıdır. Yedincisi, bedendeki maddelerin fânî olmasıdır. Beden maddelerinin fânî olmasına (Bedenin sâlih olması) adı verildi.
Takvâ, yalnız nâfile ibâdet yapmakla elde edilmez. Takvâ, farzları ve vâcibleri yapmak ve haramlardan sakınmak demektir. İhlâs ile yapılmıyan farzların, vâciblerin hiç kıymeti yoktur. Zümer sûresinin ikinci âyetinde meâlen, (Allaha ihlâs ile ibâdet et! İbâdet, ancak Ona yapılır) buyuruldu. Haramlardan kaçınmak da, fena-i nefis olmadan hâsıl olamaz. Görülüyor ki, vilâyetin kemâllerine kavuşmak, farzları yapmakla olur. Fakat, vilâyete kavuşmak, Allahü teâlânın bir ihsânıdır. Dilediğine verir. Çalışmakla elde edilemez. Allahü teâlâ, insanlara güçleri yeten şeyleri emretmiştir. Tegâbün sûresinin onaltıncı âyetinde meâlen, (Allahın yasak ettiği şeylerden, gücünüz yettiği kadar perhiz ediniz!) buyuruldu. Görülüyor ki, elden geldiği kadar çalışmak lâzımdır.
Vilâyetin dereceleri sonsuzdur. Sa'dî Şirâzî, (Gülistân) kitabında:
Onun güzelliği sonsuz, Sa'dînin sözü uçsuz,
hasta içmekle doymaz, deryanın suyu azalmaz!
beyti ile bunu anlatmaktadır. Bunun gibi, takvâ dereceleri de sonsuzdur. Hadis-i şerifte, (Allahı en iyi tanıyanınız ve Ondan en çok korkanınız benim) buyuruldu. Bir kimse, vilâyet derecelerinde yükseldikçe, Allahü teâlâdan korkusu da artar. Hucurât sûresinin onüçüncü âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ indinde en yükseğiniz, Ondan en çok korkanınızdır) buyuruldu. Takvâ dereceleri sonsuz olduğundan, vilâyet derecelerinde ilerlemek için, her zaman çalışmak vâcibdir. Bâtın ilminin artmasını istemek her vakit farzdır. Tâhâ sûresinin yüzondördüncü âyetinde meâlen, (Sevgili Peygamberim! Sen hep, yâ Rabbî benim ilmimi arttır duâsını söyle!) buyuruldu. Bu âyet-i kerime böyle olduğunu bildirmektedir. Bir Velînin, kavuştuğu derecede kalması, yükselmek istememesi haramdır. Muhammed Bâkî-billah buyuruyor ki:

Allah yolunda edeb lâzımdır edeb!
ölünceye dek, taleb gerektir taleb.
Deniz dolusu ağzına dökseler de,
hiç doymamak, hep su aramak gerek!
Celâlüddîn-i Rûmî de:
Kardeşim, bu yolun yoktur sonu,
çok gitsen de, yine yürümeli!
buyurdu. Hâce Muhammed Bâkî-billah:
Ne kadar çok içirsen de bana,
ateşim artıyor senden yana!
buyurdu.
Bâtında yükselmeye çalışmak vâcib olduğu için, Rehber aramak da vâcib olmaktadır. Çünkü, Rehber arada olmaksızın Allahü teâlâya kavuşmak, çok az kimseye nasip olmuştur. Bunun için, Celâlüddîn-i Rûmî:
Rehberden başka yoktur insanı çeken,
bir Rehber ara, ona sarıl pek muhkem!
buyurdu. Fakat, yabancı Rehberlere aldanmamalıdır.
Mürşid-i kâmilin alâmeti, Ehl-i sünnet îtikatında olması ve islâm ahkâmına tâm uymasıdır. Sözleri, hareketleri islâm ahkâmına uygun olmıyan, [karısının, kızının, kolları, başları açık gezmelerine mani olmıyan] kimse, havada uçsa da, Rehber olamaz. [Müslüman olan, îmanı olan kadınların, kızların başları, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkmaları, kendilerini yabancı erkeklere göstermeleri haramdır. Müslüman erkeklerin, kadınlarını, kızlarını örtmeleri farzdır. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uymıyan kimse, Rehber olamaz. Bundan, insanın dînine fayda değil, zarar gelir.] İnsan veya Dehr sûresinin yirmidördüncü âyet-i kerimesinde meâlen, (Günah işliyene veya kâfir olana itaat etme!) buyuruldu. Allahü teâlâ, bu âyet-i kerimede, önce günah işliyene itaat etme buyurdu. Ondan sonra, kâfire itaat etme buyurdu. Çünkü, müslümanın kâfirle buluşması az olur. Günah işliyenden emir alması daha çok olur. Bundan başka, günah işliyen ile birlikte bulunmanın, kâfirle berâber bulunmaktan daha çok zararlı olduğunu göstermektedir. Kehf sûresinin yirmisekizinci âyetinde meâlen, (Kalbi bizi zikretmekten gâfil olan ve nefsinin arzuları peşinde koşan ve hareketlerinde islâmın dışına taşan kimseye itaat etme!) buyuruldu. Bu âyet-i kerimeden anlaşılıyor ki, nefse uymak, kalbin gâfil olmasını gösterir. Bedenin bozuk olması, yâni günah işlemek, kalbin bozuk olmasını göstermektedir.
[Şimdi açık gezen kadınlar, içki içenler, yâni günah işliyenler ve ibâdet etmiyenler, müslümanlara karşı, sen kalbe bak, kalbimiz temizdir. Allah kalbe bakar diyorlar. Onların böyle konuşmalarının yanlış ve bozuk olduğunu, bu âyet-i kerime göstermektedir. Hadis-i şerifte, (Kalb bozuk olunca, bedenin işleri de hep bozuk olur) buyurulduğunu yukarıda bildirmiştik. Bu hadis-i şerif de, günah işliyenlerin bu gibi sözlerini yalanlamaktadır. (Allah dışınıza bakmaz. Kalblerinize ve niyetlerinize bakar) hadis-i şerifi, ibâdet yapanlar, hayr işliyenler içindir. Yâni, ibâdetin kabûl olması için, Allahü teâlânın rızası için yapılması lâzımdır.]
Mürşid-i kâmilin ikinci alâmeti, hadis-i şerifte bildirilmiştir ki, onunla konuşmak ve onu görmek, Allahü teâlâyı hâtırlamaya sebep olur. Allahü teâlâdan başka herşey kalbe soğuk gelir. Nevevînin bildirdiği hadis-i şerifte, Resûlullahdan Evliyânın alâmetleri sorulunca, (Onlar görülünce, Allah hâtırlanır) buyurdu. Bu hadis-i şerifi ibni Mâce de bildirmektedir. Muhyissünne Hüseyn Begavînin, [İmâm-ı Begavî 516 [m. 1122] de vefât etti.] (Mesâbîh) kitabındaki hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ buyurdu ki, ben zikrolunduğum zaman Evliyâm hâtırlanır. Onlar zikrolununca da, ben hâtırlanırım) buyurulmuştur. Fakat, Allahı hâtırlamak için, Velî ile bağlılık lâzımdır. Velîyi inkâr eden, Velî olduğuna inanmıyan, ona bağlı değildir. İnanmıyan, bu nîmete kavuşamaz. Beyt:
Allahın nasip etmediği kimse,
feyz alamaz Peygamberi de görse!
Her Velîde böyle te'sîr vardır. Bazısında daha kuvvetli te'sîrler olur ki, talebeyi çekerek tasavvuf yolunun yüksek derecelerine çıkarırlar. Bunlara (Kâmil ve mükemmil) denir.
Câhiller ve yalancılar ilk görmekte ve birkaç görüşmekte Velîyi tanıyamaz. Bunların, güvendikleri kimselerden sorup anlamaları lâzımdır. Allahü teâlâ, Nahl sûresinin kırküçüncü âyetinde ve Enbiyâ sûresinin yedinci âyetinde meâlen, (Bilmediklerinizi bilenlerden sorup öğreniniz!) buyurdu. Hadis-i şerifte, (Cehâletten kurtulmanın yolu, bilenlerden sorup öğrenmektir) buyuruldu. Rehber olarak tanınan bir kimsenin yanında yıllarca bulunup da, kalbinde bir değişiklik hâsıl olmıyan kimse, onun yanından ayrılmalıdır.
İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî buyuruyor ki, Resûlullah vefât edince, Eshâb-ı kirâm sıra ile dört halîfeyi seçtiler. Halîfe seçmek, yalnız dünya işlerini düzene koymak için değildi. Bâtınlarını kemâle getirmek için de seçmişlerdi.

Suâl: Evliyâ ölünce, onun feyz vermesi kesilir mi? Feyz almak için hep diri olanı aramak lâzım mıdır?
Cevap: Evliyâ ölünce, feyz vermesi bitmez. Hattâ artar. Fakat, nâkıs olanların, kendilerini kemâle erdirecek kadar, meyyitten feyz almaları pekaz nasip olur. Velîden, öldükten sonra alınan feyz, diri iken alınan kadar olsaydı, Medînede yaşıyan müslümanların, bu zamana gelinceye kadar, hepsinin Resûlullahdan feyz alarak, Eshâb-ı kirâm derecesinde olmaları lâzım gelirdi. Kimsenin Rehber aramasına lüzûm kalmazdı. Çünkü, Rehberden feyz alabilmek için, feyz alan ile feyz veren arasında bağlılık lâzımdır. Rehber ölünce, bu bağlılık kalmaz. Evet, fena ve bekâya kavuştuktan sonra, bâtınları arasında bağlılık hâsıl olup, kabirden de, çok feyz alınabilir ise de, bu feyz de, diri iken alınan feyz kadar olamaz.
Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki, hiçbir Velî, gaybı bilmez. Allahü teâlâ keşf veya ilhâm ile bildirirse, ancak onu söyliyebilir. Evliyâ gaybı bilir diyen kâfir olur. Evliyâ, yok olan şeyi var edemez. Var olanı yok edemez. Kimseye rızık veremez. Çocuk veremez. Hastalığı gideremez. A'raf sûresinin yüzseksenyedinci âyetinde meâlen, (Ey Sevgili Peygamberim! Onlara söyle ki, kendime fayda ve zarar vermeye gücüm yetmez. Ancak Allahın dilediği olur) buyuruldu. Allahü teâlâdan başkasından yardım beklemek câiz değildir. Fâtiha sûresinde, (Ancak sana ibâdet eder, Senden yardım bekleriz) dememizi emretmektedir. (İyyâke) yalnız sana mahsûstur demektir. Bunun için, Evliyâya adak yapmak câiz olmaz. Çünkü, nezr yapmak ibâdettir. Evliyâdan birine nezr yapan kimsenin, bu nezrini yerine getirmemesi lâzımdır. Çünkü, elden geldiği kadar, günahtan kaçınmak vâcibdir. Kabir etrafında saygı için dönmek câiz değildir. Çünkü, Kâbe etrafında dönmeye benzemektir ki bu dönmek, namaz kılmak gibi ibâdettir.
Peygamberlerin ve Velîlerin dirilerine ve ölülerine duâ etmek, kendiliğinden birşey yapmasını istemek câiz değildir. Hadis-i şerifte, (Duâ ibâdettir) buyuruldu. Mümin sûresinin altmışıncı âyetinde meâlen, (Bana duâ ediniz! Duânızı kabûl ederim. Kibir edip bana ibâdet etmek istemiyenler, zelîl olarak Cehenneme gideceklerdir) buyuruldu. Câhiller, yâ Abdülkâdir Geylânî, yâ Şemseddîn pânipütî, yâ Tezveren dede, Allah için bana şunu ver diyorlar. Böyle söylemek şirktir, küfürdür. Yâ Rabbî! Abdülkâdir-i Geylânî hürmeti için bana şunu ver! Seyyidet Nefîse [Seyyidet Nefîse Hz. Hasenin torunu Hasenin kızı 208 [m. 823] de Mısrda vefât etti.] hürmetine hastama şifâ ver demelidir. Allahü teâlâya böyle duâ etmek câizdir ve faydalıdır. A'râf sûresinin yüzdoksanüçüncü âyetinde meâlen, (Allahdan başka her kime duâ ederseniz, onlar da sizin gibi kuldur. Kimseye yardım edecek güçleri yoktur) buyuruldu.
Suâl: Bu âyet-i kerime kâfirlerin putlarına tapınmalarının şirk olduğunu bildirmek için gelmiştir. Evliyâyı putlara benzetmek doğru mudur?
Cevap: Âyet-i kerimede, Allahdan başka buyuruldu. Bu, Allahdan başka herşey demektir. Evet, hadis-i şerifte, (Peygamberi zikretmek ibâdettir. Sâlihleri zikretmek günahlara kefarettir. Ölümü zikretmek sadaka vermek gibidir. Kabri zikretmek, sizi Cennete yaklaştırır) buyuruldu. Bu hadis-i şerif Ebû Nasr Deylemînin (Müsned-ül-firdevs) kitabında yazılıdır. (Aliyi zikretmek ibâdettir) hadis-i şerifini de Deylemî bildirmektedir. Bu hadis-i şeriflerdeki zikretmek, onların yüksek mertebelerini, hâllerini, güzel huylarını hâtırlamak, söylemek demektir. Böylece bunları sevmek, Allah sevgisindendir. Bunları işitenler, bunlar gibi olmaya çalışırlar. Yalnız ezanda ve ikâmette, Allahü teâlânın ismi yanında Muhammed aleyhisselâmın ismini de zikretmek ibâdettir. İnşirâh sûresi dördüncü âyetinde meâlen, (Senin için, senin zikrini yükselttik) buyuruldu. Bu yükseltmek, yalnız Muhammed aleyhisselâm içindir. Bir kimse, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah) dedikten sonra, Ali veliyyullah dese, bu kimse tâzîr olunur. Yâni cezâlandırılır. Muhammed aleyhisselâmın ismini zikretmek de, yalnız dînimizin bildirdiği yerde câiz olur. Meselâ, yâ Muhammed, yâ Muhammed diyerek tesbîh çekmek câiz değildir.
İsmet, Peygamberlere mahsûstur. İsmet, bilerek ve bilmiyerek, büyük ve küçük hiçbir günah işlememek demektir. Evliyâda ismet vardır demek küfür olur.
Eshâb-ı kirâmın hepsi Evliyânın hepsinden daha yüksektirler. Tebe'i tâbiînin büyüklerinden olan Abdüllah ibni Mübârek hazretleri [Abdüllah ibni Mübârek 181 [m. 797] de, Veysel Karânî 37 [m. 657] de vefât etti.] buyurdu ki, (Hz. Muaviyenin Resûlullahın yanında bindiği atın burnuna giren toz, Veysel Karânîden ve Ömer bin Abdülazîzden daha hayrlıdır).
Evliyânın kabirlerini yüksek yapmak, onlara saygı için üzerlerine türbe yapmak, yanında ziyâfet vermek, kabirlerinde kandil, mum yakmak bid'attir. Kimisi haram, kimisi mekruhtur. Resûlullah, Hz. Aliyi, göndererek, kâfirlerin yüksek kabirlerini yıktırdı ve resmleri yok ettirdi.
[Evliyâ öldükten sonra da, kendilerini sevmek, hurmet etmek lâzımdır. Böylece, ruhlarından feyz alınır. İstifâde olunur. İnsanın kalbi temizlenir. Ziyârete gelenlerin bu kabrin bir Velî mezarı olduğunu anlıyarak, saygı göstermeleri için ve ziyâret edenin soğuktan, sıcaktan, yağmurdan, yırtıcı hayvandan korunması için, Evliyânın kabirleri üzerine türbe yapmak câiz, hattâ lâzımdır. Türbe, Velî için değil, ziyârete gelen diriler için yapılmaktadır.]
Resûlullahın kabrini ziyâret etmek için sünnet şöyledir: Abdestli olmalı, Resûlullaha salevât getirmeli, önceden yapmış olduğu namaz, sadaka, oruç, Kur'an-ı kerim okumak gibi hayrlı işlerin sevabını Ona bağışlamalı, gönlü uyanık olmalı, Onu sevmeyi ve sünnetine uymağı, Allahü teâlâdan dilemelidir. Eğer, ziyâret ettiği kabir, mensûb olduğu Velînin kabri ise, kalbinden dünya düşüncelerini çıkarıp, ondan feyz almağı beklemelidir. Kabir başında Kur'an-ı kerim okumak câizdir.
Dünyalığa, mala, şöhrete kavuşmak, saygı toplamak için Rehberlik yapanlar, şeytanın vekîlleridir. Müseyleme-tül-kezzâb gibidirler.
Evliyânın Allahü teâlâdan kendilerine gelen nîmetleri haber vermeleri, bulundukları yüksek dereceleri talebelerine bildirmeleri câizdir. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlânın verdiği nîmetleri bildirmek, bunlara Şükretmek olur) buyuruldu. Öğünmek haramdır. Kendindeki iyilikleri, nîmetleri, kendinden bilirse, Allahü teâlânın verdiğini düşünmezse, öğünmek olur. Yâni (Tezkiye-i nefs) olur. Bu nîmetlerin Allahü teâlâdan geldiğini bilir. Kendinin kusurlu olduğunu düşünürse, (Şükür) olur.
İnsanların Allahü teâlâya yaklaşması, ancak Allahü teâlânın çekmesi ile olur. Eğer, vâsıtasız doğrudan doğruya çekerse, (İctibâ) denir. Vâsıta ile çekmesi, iki türlü olur: İbâdet yapmak ve riyâzet çekmek vâsıtası ile yaklaştırır. [Tasavvuf yolundaki vazîfelerin te'sîrleri tecrübe edilmiş olduğu için, riyâzet olarak bu nâfile ibâdetleri yapmak tercîh edilmektedir.] Buna (Sülûk) denir. Yâhut bir Rehberin sohbeti vâsıtası ile (Cezb) eder. Bütün bu çekişlerin asl sebebi, insanın kendi kâbiliyyetidir. Bu kâbiliyyetleri, insana yaratılışta verilir. İnsanların kâbiliyyetleri, isti'dâdları başka başkadır. İnsanın Allaha yaklaşmasına en büyük mani nefsinin şehvetleri ile bedenin ihtiyaç ve kötülükleridir. İkinci mani, (Âlem-i emr) latîfelerinin kendilerinden ve Rablerinden gâfil olmalarıdır. İnsanı Allahü teâlâya yaklaştıran ibâdetleri, riyâzetleri de, bir Rehberin göstermesi lâzımdır. Riyâzet ve ibâdet yapmakla, hem nefis ve beden tezkiye bulur. Yâni kötülüklerden temizlenirler. Hem de, âlem-i emirden olan latîfeler, beden maddelerinden ve nefsten bulaşmış olan zulmetlerden tasfiye olur. Gafletten kurtulurlar. Tasavvuf yollarının çoğunda, önce sülûk yapılır. Önce, iki mani ortadan kaldırılır. Böylece, Âlem-i emrin beş latîfesi sâf olur ve nefis (Makamât-ı aşere) denilen güzel huylarla bezenir. Bundan sonra, Rehber sâliki Allahü teâlâya cezb eder. Bu sâlike, (Sâlik-i meczûb) denir. Böyle ilerlemesine (Seyr-i âfâkî) denir. Çünkü Rehber sâlikin temizlenmesini Âlem-i misâlde görerek anlar. Bu seyr çok güçtür ve uzun sürer. Allahü teâlâ Behâüddîn-i Buhârîye sülûkten önce cezb yapmasını ilhâm eyledi. Önce teveccüh ederek, her latîfede zikir yaptırırlar. Her latîfede fânî olurlar. Buna (Seyr-i enfüsî) denir. Seyr-i âfâkînin çoğu da, bununla birlikte hâsıl olur. Sonra, nefsi ve bedeni temizlemek için riyâzet yaptırılır. Bu sâlike, (Meczûb-i sâlik) denir. Bu seyr kolay ve çabuk olur. Nâkısların, câhillerin kendiliklerinden yaptıkları ibâdetlerle, terakkîleri pek az olur veya hiç olmaz. Çünkü, bunların ibâdetlerinin sevabı pek azdır. Elli sene ibâdet ile vilâyetin en aşağı derecesine yetişebilirler. O hâlde, yalnız mücâhede ve riyâzet ile vilâyet elde edilemez. İbâdetlerin, riyâzetlerin ancak sünnete uygun olanları faydalıdır. Bunun için, bid'atlerden sakınmak şarttır. Hadis-i şerifte, (Amelsiz söz kabûl olmaz. Niyetsiz amel kabûl olmaz. Sünnete uygun olmazsa, hiçbiri kabûl olmaz) buyuruldu. Yâni, hiçbirine sevap verilmez. İbâdetlerin, riyâzetlerin güç, sıkıntılı olması değil, sünnete uygun olmaları lâzımdır.
Suâl: Çok sıkıntılı riyâzetler çekenlerin çok ilerledikleri, keşf ve kerâmet gösterdikleri görülüyor. Buna ne dersiniz?
Cevap: Riyâzet çekmekle keşf, kerâmet ve dünya işlerinde tasarruf elde edilir. Eski Yunan filozofları ve Hind papazları böyle yaparlardı. Allah adamları, bunlara kıymet vermez. Nefsi kötülüklerden kurtarmak, şeytanı öldürmek, ancak sünnete uymakla mümkindir.
Suâl: Yukarıdaki cevaba göre, yalnız riyâzet yapılan tasavvuf yollarında kimsenin Velî olmaması lâzım gelir. Buna ne dersiniz?
Cevap: Tasavvuf yollarının hepsi sünnete uymaktadır. Bazılarına bir bid'at karışmış ise, başka işlerinde sünnete uymaları, bu bid'ati işlemekten kurtarabilir. Bunlara bid'at karışması keşf ve ilhâmlarını yanlış tevil etmelerinden hâsıl olur. Câhillerin, yalancıların bid'atleri böyle değildir. Bunlar zararlıdır. Feyzin kesilmesine sebep olur.
Nâkıs ve kâmil, herkes daha kâmil olandan feyz alır. Vilâyet ancak kâmilin sohbeti ile elde edilebilir. Nâkısların, câhillerin sohbeti hiç kimseyi vilâyete kavuşturamaz. Çünkü, bunların Hak teâlâ ile münâsebetleri yoktur. Kâmil olan rehberin zâhiri halk ile, bâtını Hak ile olduğu için, Allahü teâlâdan aldığı feyzi, insanlara vererek, onları vilâyete kavuşturur. İsrâ sûresinin doksanbeşinci âyetinde meâlen, (Eğer yeryüzünde melekler olup yürüselerdi, onlara gökten Peygamber olarak elbette melek gönderirdim) buyuruldu. Bunun içindir ki, Resûlullahın vefâtından sonra, görünüşte kendisi ile münâsebet kalmadığı için, herkes Kabr-i saadetten feyz alamaz oldu. Resûlullahın vârisleri olan âlimlerden, Rehberlerden feyz alındı. Çünkü hadis-i şerifte, (Zâhir ve bâtın bilgilerinde âlim olanlar, Peygamberlerin vârisleridirler) buyuruldu.
Kemâle yetişen, Velî olan kimseler, Allahü teâlâdan vâsıtasız feyz alabilirler. İbâdet yapmakla da yükselirler. (Secde et ve Allaha yaklaş) âyet-i kerimesi bunu bildirmektedir. Bu Velî, Resûlullahın ve Evliyânın kabirlerinden de feyz alabilir.
Peygamberlerin insanlardan gönderilmesi, sohbette hâsıl olan te'sîr içindir. Çünkü, îtikat ve fıkh bilgileri meleklerden de öğrenilebilir. Cibrîl hadisi bunu göstermektedir. Çünkü Resûlullah, (Bu gelen Cebrâîl idi. Size dîninizi öğretmek için gelmişti) buyurdu. Sohbetin te'sîri için, Rehberlerden feyz alabilmesi için, arada tâm münâsebet [tanımak ve sevmek] bulunması lâzımdır. Vilâyet elde etmek için de, bu te'sîr lâzımdır.
Az kimse vardır ki, isti'dâdları çok kuvvetli olup, Peygamberin veya bir Velînin ruhundan feyz alarak, vilâyet mertebesine kavuşurlar. Bunlara (Üveysî) denir. Eshâb-ı kirâmın sohbeti de, feyz verdi. Fakat bir sohbet yetişmezdi. Çok defa sohbet etmek lâzım idi. Sonra gelen Evliyânın sohbetleri, ancak riyâzet çekmekle birlikte te'sîr etti.
Allahü teâlâ, insanlarda kendine yaklaşmak ve kendini tanımak isti'dâdını yarattı. Bu isti'dâdın miktârı herkeste başkadır.
Farzları, vâcibleri yaptıktan ve haramlardan, şüphelilerden kaçtıktan sonra, nâfile ibâdetlerin en te'sîrlisi zikirdir. Her zaman Allahü teâlâyı zikretmelidir. Hadis-i şerifte, (Cennettekiler, en çok, dünyada Allahü teâlâyı zikretmeden geçirdikleri zamanlar için üzülürler) buyuruldu. Fena-i nefis hâsıl olmadan önce, diğer nâfile ibâdetleri yapmakla ve Kur'an-ı kerim okumakla Allahü teâlâya yaklaşılamaz. Bâtını temizlemedikçe, bunlarla terakkî olmaz. Bâtını temizlemek, Allahı zikretmekle olur. Hadis-i şerifte, (Zikrin en iyisi, Lâilâhe illallahdır) buyuruldu. Bunun için, boş zamanlarda hep bu (Kelime-i tevhîd)i okumalıdır. Bundan sonra kalan zamanlarda, âhıret adamları ile, sâlihlerle görüşmeli, sohbet etmelidir. Sâlih kimse bulamazsa, mürtedlerle, bid'at sahipleri ile, fâsıklarla arkadaşlık etmemeli, bunlarla oturmamalıdır. Haram işliyenlere (Fâsık) denir. Sâlih kimselerin kitaplarını okumalıdır. Din câhilleri ile, dünyaya düşkün olanlarla ve mezhepsizlerle görüşmemelidir. Bunlarla görüşmek, insanın bâtınını [Kalbini, ruhunu] harap eder. Evliyânın sohbetinde bulunmak, zikirden ve diğer nâfile ibâdetten daha faydalıdır. Eshâb-ı kirâm, birbirlerini görünce, biraz benimle otur. Îmanımı tâzeliyeyim derlerdi. Celâlüddîn-i Rûmî buyuruyor ki:
Evliyâ yanında geçen az zaman,
faydalıdır yüzyıllık takvâdan!
Hâce Ubeydullah-i Ahrâr buyuruyor ki:
Kılınabilir her zaman nâfile namaz,
Bizim sohbetimiz bir daha bulunamaz!
Birisine, Bâyezîdin sohbetinde bulun dediler. Ben her ân Rabbimin sohbetindeyim dedi. Bâyezîdin sohbeti sana daha faydalıdır cevabını verdiler. Yâni cenâb-ı Haktan, Ona bağlılığın ve isti'dâdın kadar feyz alabilirsin. Bâyezîdin sohbetinde ise, Onun yüksek derecesine uygun feyzlere kavuşursun demek istediler.
Kötü arkadaşla hiç görüşme,
O, zehirli yılandan da fenadır!
Yılan alır insanın cânını,
O alır cânını, îmanını!

Senâüllah-i Dehlevînin fârisî (İrşâd-üt-tâlibîn) adındaki kitabından seçerek, türkçeye tercüme burada tamam oldu. Senâüllah-i Dehlevî, Mazher-i Cân-ı Cânânın yetiştirdiği Evliyânın büyüklerinden olup, 1225 [m. 1810] senesinde Hindistânda vefât etti. Pani-pût şehrindedir.

Muhammed Pârisâ, (Risâle-i kudsiyye) kitabında buyuruyor ki, Yûsüf-i Hemedânîye, [Yûsüf Hemedânî 535 [m. 1141] de Hirâtta vefât etti.] Kâmil bir rehber bulamazsak, ne yapalım dediler. Hergün onların kitaplarını okuyunuz buyurdu. Şimdi, selâmete kavuşmak için, İmâm-ı Rabbânînin (Mektûbât) kitabını okumalıdır. (Mektûbât)ın birinci cildinin tercümesi, (Müjdeci Mektûblar) adı ile, 1982 de İstanbulda bastırılmıştır. Saadete kavuşmak istiyenlerin, bu kitabı okumaları çok faydalıdır.

https://sites.google.com/site/islamveim ... lerin-yolu


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye