Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Zikr (MEB İslam Ansiklopedisi)
MesajGönderilme zamanı: 03.07.15, 16:23 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 23:16
Mesajlar: 123
ZİKİR, ZİKR

Prof. Dr. Süleyman Uludağ

Aslında bir şeyi unutmayıp, hatırda tutma, elde ettiği bilgi v.b.ni hıfzetme, anma, yâd etme, mânalarına gelen zikr, biri kalb, diğeri dil ile olmak üzere ikiye ayrılır: Kalb ile zikr, bir şeyi hatırlama ve akla getirme, dil ile zikr ise, bir ismi telâffuz etmektir (Kâmûs tercümesi, II, 346). Dinî bir ıstılah olarak zikr, sınırlandırılmış çeşitli ibareleri usûlüne göre tekrar etmek sûretiyle Tanrı’yı yüceltmedir. Kelime Kur’ân’ın birçok âyetlerinde (XIII, 28; XXIV, 37; XXIX, 45; LXIII, 9) geçmekte ve bilhassa “Tanrı’yı çok çok zikr ediniz” (XXIII, 41), âyetindeki ibaresi, aynı ismin veya kelimenin, tekrar edilmesini sağlamıştır. Kur'ân’da, ayrıca zikrin dinî bir vazife olduğuna dikkati çeken ve onu terk edenleri takbih eden “Zikrimizden yüz çevirenden yüz çevir, (LIII, 29) ve “Allah’ın zikrine koşunuz, ( LXII, 9) gibi bâzı âyetlerde yer almaktadır.

Zikirden maksat, ders ve ibret alarak kötü ve yanlış olanı tekrar etmekten vazgeçmektir. Zikir, iyinin yapılması ve kötünün terk edilmesi için mânevi bir müeyyidedir. Bu müeyyide ile ahlâk kaidelerine uygun hareket etmek sağlanmış olur.

Allah’ın güzel isimleriyle (al-asma1 al-husnâ) anılması emredilmiştir (Kur'ân, VII, 180). Böylece, Allah’ın, alçak sesle ve gizli bir şekilde (al-Hufyatan) zikr edilmesi tavsiye edilmiştir (Kur’ân, VII, 55, 205). Aslında sabah, akşam ve yatsı namazlarında kısmen, öğle ve ikindi namazlarında tamamen hafi olarak, münferid namazlarda ise, kısmen hafi olarak Kur ’ân’ın okunması zikrin cehrî, hafî kısmına örnek teşkil eder. Zikrin ehemmiyetini belirten hadisler arasında bilhassa "Allah ’ı zikretmek için bir mecliste toplanan her cemâati, melekler kuşatır ve Tanrı’nın rahmeti onların üzerine olur, hadîsini hatırlatmak gerekir (Bu zikrin eski gelişmesi ile ilgili olarak bk. Wiener Zeitschr, XIII, 35 v.dd.). Bu arada anma (zikr) ’nın tekrarlanması ilkesinin de her namazdan sonra, herbiri otuzüç defa tekrarlanan tesbih [bk. mad. SÜBHANALLAH ], tahmid (el-hamdulillah, el-hamdulillah) ve tekbir (Allahu ekber, Allahu ekber) 'in sayılarına dayandığını gösteren hadîsler vardır (bk. Bu|)Sri, K. Faza1 il al-şahaba, bab 9, Müslim, K. al-Zikr bab 9).

Bâzı hadîslere göre Peygamber ve Sahâbe zamanında cemâatle halka hâlinde toplu zikir (Macâlis al-zikr) yapıldığı anlaşılmaktadır (Buhârî, K. al -Da'avât, bab 16; Müslim, K. al-zikr, bab 8, 11). Bu nevî zikir meclisleri Kur'ân okunan, dinî ahkâm öğretilen ve dua yapılan sohbet toplantıları mahiyetinde görülmektedir. Zamanı ve yeri belli olmayan bu zikir toplantıları, sâdece ibâdete hasredilmiş değildi: Başlangıçta, belirli kaidelere önem verilmeyen zikr, sonradan eskiden de esinlenilmek sûretiyle, belirli bir şekle sokulmuş ve zikr meclislerinin ilmî toplantılardan üstün olduğunu göstermek için bir takım hadîsler ortaya atılmıştır (krş. İbn Mâca, Mukaddima, bab 17).

İslâmın ilk zamanlarındaki zikir şekli ile sonraki dönemlerde ortaya çıkan ve bid’at sayıldığı için muhâfazakâr kişilerce tenkit edilen zikir meclisleri arasındaki farklardan biri de, ilk zamanlarda zikir, tam cümleler hâlinde yapıldığı halde sonradan “Allah, Allah...”, “Hû, Hû.....” tek kelimelerle icrâ edilmiş olmasıdır. Bunlardan cümle hâlinde yapılan zikre “İsm-i Celâl” veya "Lafza-i Celâl” tek, tek kelimelerle yapılana ise, "esma zikri” adı verilmiştir. Sonraları esmâ zikri o kadar önem kazanmıştı ki, “Lâilâhe illallah” şeklinde ve tam bir cümle ile ifâde edilen zikrin avâma âit "Allah Allah” tarzında tek kelime ile eda edilen zikrin ise, havasa mahsus olduğu da iddia edilmiş ve bu iddia çok sayıda taraftar bulmuştu. Cümle zikrinden kelime zikrine geçilmesinde, Şibli gibi hâline mağlûp olan bâzı sûfîlerin vecd hâlinde "Allah!” diye bağırmaları sebep olarak gösterilir. Bu nevî irâde dışı haller sonradan taraftarlarınca dini bir gelenek hâline getirilmiş görünmektedir. Tevhid kelimesinin, "Lâilâhe” (= Tanrı yoktur) bölümünü dedikten sonra “İllâllâh” (= sâdece Allah vardır) kısmını söylemeye vakit kalmadan ölürüm, diye endişelenen ve bundan dolayı sâdece "Allah” sözü ile zikir yapmayı tercih eden aşırı derecedeki ihtiyatidir mutasavvıfların da bu nevî zikir anlayışının yerleşmesinde tes'irli olduktan ileri sürülür. Bu tarzdaki bir zikir anlayışının ortaya çıkmasında dış te’sirlerin rol oynadığı muhakkaktır (bk. İbn Taymîya, Macmae Falâoâ şayi) al-tslâm, Riyad, 1381,X, 553-576; Goldziher, al-‘Al(lda va al-şarî'a, Kahire, 1959, s. 150).

İlk sûfilerdeki zikir anlayışı belli bir şekil almış değildi. Kalâbâzî, Sarrâc, Abü T’alib Makki, Kuşayri ve Hucviri gibi ilk sûfîlerin zikir anlayışını bahis konusu eden mutasavvıflar, sâdece onların zikir mevzûundaki fikirlerini ve bu mefhûmun tahlili ile ilgili görüşlerini nakl ederler. Kalâbâzi, al-Ta'arruf’un zikir bahsine ayırdığı bölümünde Sari Sakati, Cunayd ve İbn cAtâ gibi sûfîlerin, konu ile ilgili fikirlerini kısa cümleler hâlinde nakl eder. Meselâ zikir için Abü ‘Osmân; “Gafletin verdiği sıkıntıyı tatmamış olan, zikrin verdiği neş’eden zevk alamaz” Vasiti de "Allah korkusu galib ve Allah sevgisi şiddetli olduğu halde gaflet meydanından müşâhede fezasına çıkmaktır” der. Zu ’n-nün hakîki şekilde Allah ’ı zikreden, O ’nun zikrinin yanında her şeyi unutur. Allah her şeye karşı onu korur, terk ettiği her şeye bedel O olur” ( bk. Kuşayri, Risâla, Kahire, 1966, s. 466) demiştir. İlk sûfilerde zikirden maksad zikredileni, yâni Allah’ı, zikir içinde aramak ve bulmaktır. İlk kaynaklarda umûmiyetle zikrin mahiyeti ve fazileti ile alâkalı bu nevî sözler nakl edildiği halde onun icrâ ediliş tarzına dâir mâlûmat verilmez (bk. Kalabâzî, al-Taarruf, trc. İstanbul, 1979, s. 154 ).

VI. (XII.) asırdan itibâren tarikat teşkilâtının ortaya çıkışı, aynı zamanda yeni bir zikir anlayışının doğmasına da yol açtı. Bu tarihten itibâren zikrin şekli, esâsı, muhtevâsı ve kaideleri tesbit edilmeye başlanmış, tarikattan tarikata değişen muhtelif zikir biçimleri meydana gelmişti. Bu çalışmalar neticesinde zikirdeki âdab ve erkân teferruatlı bir şekilde tesbit edilmişti. Böylece zikir her tarikatın temel unsurlarından biri olmuştu. Hattâ bâzı mutasavvıflar “şüphe yok ki zikir en büyüktür” mealindeki âyete istinâd ederek başlıca ibâdetin zikir olduğunu söylerken, diğerleri ise, en mühim olan zikrin namazın içindeki zikir olduğunu ifâde ederler. Böylece yukardaki ifâdeyi daraltıp sınırlandırırlar. Bunlar ayrıca namazdaki görünüş ve şeklinin beden; namazdaki zikrin ise, ruh olduğunu ifâde ederler (bk. al-'Afifi, al-Tasavvuf, al-Şaorat al-rühiya fi'l-islâm, İskenderiye, 1962, s. 260).

İster mutlak mânada, ister namazdaki zikre tahsis edilmiş olsun, zikrin ehemmiyeti ve değeri bu kadar artınca, zikir meclislerine olan rağbet de çoğalmış, bu ise, toplu veya münferid icrâ edilen zikir sistemlerinin yaygınlık kazanmasına yol açmıştı. Nitekim, başlangıçta zikir, müslümanlardan belli bir zümreye mahsus bir ibâdet tarzı olmadığı halde, sonradan zikri zahir ve ehl-i zikr denilince sâdece mutasavvıflar hatıra gelir olmuştur.
Tarikatlarda icra edilen zikir iki nevidir: Biri, tek başına, diğeri toplu olarak yapılır. Şeyh, tarikata giren müridine hergün, tercihen falan saatlarda şu duaları şu şekilde okuyacaksın, der. Mürid ve dervişlerin tek başına icrâ ettikleri zikre nasib, inâbe alma, el alma, ders ve vazife alma gibi isimler verilir. Intisab ve nisbet peydâ etmek sözü de aynı mânaya gelir. Eskiden buna daha çok vird (al-vird, al-avrâd) adı verilirdi. Toplu halde yapılan zikir, zikir halkaları veya zikir meclisleri şeklinde olur. Bu gibi âyinlerde Kur'ân, besteli güfteler, ve ilâhiler okumak gelenek hâline gelmiştir. Kavvâl veya güyanda adı verilen güzel sesli şahısların okudukları ilâhilere, bâzı hallerde ney, kudüm ve def gibi bâzı mûsikî aletleri de refakat edebilir. Mevlevîlikte buna semâ veya deveran adı verilmektedir. Fakat bu hususiyetlere sâhip olan âyinlerin icrâ edilmesi sâdece Mevlevilere mahsus olmayıp, Celi ve Cehri zikr esâsına dayanan hemen bütün tarikatlerde vardır.

Celi ve cehri zikir esâsına istinâd eden tarikatlerde, âyinler biri kuuâtdan (oturarak), diğeri kıö’ım*1'* (ayakta) olmak üzere iki bölümden meydana gelir. Bunun için Kur’ân ( III, l88)'dan da delil gösterilir. Halka hâlinde kiam071 ve ku’udan zikr yapan dervişlere, halkanın ortasında bulunan ve Zâkirbaşı veya Mukaddem denilen bir zat zikir yaptırır. Ekseriya hırka adı verilen husûsî bir kıyafet içinde icrâ edilen zikir âyinleri esnâsında "Hırka atma” ( fart al-hirka) ve “Hırka yırtma” ( Tamzik al-hirkâ) âdetleri de mevcuttur. Fakat bu nevi tarikat âdetleri ve âdabı çok azalmıştır.
Alçak sesle yapılan zikre zikr-i hafi (al-zikr al-hafi), yüksek sesle yapılan zikre zikr-i cahri ve zikr-i cali (al-zikr al-cahri, al-zikr al-cali) adı verilir. Kur an ve hadîslerde her ikisi de tavsiye edilmiş olmakla berâber, bunlardan hangisinin daha üstün olduğu husûsu uzun münakaşalara mevzu olmuş ve neticede biri hafi diğeri cehri iki büyük tarikat grubu ortaya çıkmıştır.

Cahri ve cali zikri esas alan tarikatlerin (at-turuk al-cahrıya, al-turuk al-caliya) IV. halîfe Ali ’den geldiği kabûl edilir. Onun için bu nevi tarikatlere ‘Alevi (al-turuk al-‘alaviya) adı da verilir. Rivâyete göre, ‘Ali’nin, "Peygamber ’den, Allah ’a giden en yakın yolu sorması üzerine. Peygamber de Cebrâil 'den aldığı telkin şekli ile tevhid kelimesini üç defa zikrederek, ‘Alî 'ye telkinde bulunmuştur (bk. Risâle-i Behâ'iye, nşr. Ali Kadir, İstanbul, 1325, s. 15).
Hafi zikri esas alan tarikatlerin (al-turuk al-hafiya) Ebû Bekir ’den geldiği. Peygamber’in hicret esnâsında gizlenmiş olduğu Savr mağarasında gizli zikri, Yâr-i Gâr (mağara arkadaşı)’ı olan Ebû Bekr ’e telkin ettiği kabûl edilir. Bundan dolayı, hafi zikr esâsına dayanan tarikatlere Bekrî (al-turuk al-Bakriya veya al-turuk al-Şıddikiya) adı da verilir. "Huşû içinde Rabbını gizlice zikr et„ (Kur'ân, VII, 55) mealindeki âyetin, hafi zikrin üstünlüğünü gösterdiği kabûl edilir. Ayrıca Hayber kalesini görünce, yüksek sesle tekbir getirmeye başlayan ashâba, Peygamber 'in "Yüksek sesle tekbir getirmenin doğru olmadığını, zîrâ sİz gâib bir zâta hitab etmiyorsunuz” demesini (bk. Buhâri, K. al-Mağâzl, bab. 37, Müslim, K. al-Zikr, bab. 13) de hafî zikrin üstünlüğüne delil olarak ileri sürerler.

Gizli zikr esâsına dayanan tarîkatlerden olan Nakşîbendîler, şeyhin veya şeyh vekili olan bir zatın başkanlığında toplanarak, herkesin ancak kendisinin işitebileceği kadar alçak bir sesle ve gizli olarak zikir yaparlar. Zikirden sonra okunan dualar, bilhassa hatm-i haveca toplantıya katılanlar tarafından sessizce dinlenilir. Celi ve hafî zikir esâsına dayanan tarikatlere dâir yukarıda ileri sürülen rivâyetlerin hiç biri doğru değildir. Zîrâ bu rivayetlerin hepsi sonraki asırlarda ortaya çıkmıştır.

Dil ile zikr, kalb ile zikr (al-zikr bi ’-lisân, al-zikr bi 'l-kalb) olmak üzere iki çeşit zikr daha vardır. Dua, münâcaat, salavat ve istiğfar gibi hususların sesli olarak söylenmesine dil ile zikr, aynı şeylerin düşünülmesi ve kalb ten geçirilmesine ise, kalb ile zikr denilir. Sufîler, mazkür (zikredilen) denilen Allah ’ı, zikr içinde aradıklarından, aradıklarını bulmak sûretiyle müşâhede hâline erdikleri zaman, İlâhî tecellîleri temaşa makamında dil ile zikri terk ederler. Zîrâ dil ile zikr, gâib durumunda bulunan bir zatla ilgili olur. İlâhi huzurda bulunan bir kimse zikr hâlinde değil, temaşa hâlinde bulunur. Bu durumda bulunan bir sûfî zikri de zâkiri de, yâni kendisini de kaybederek, sâdece mazkür ’u, yâni Allah’ı seyr eder. Bu bakımdan zikr, sûfî 'nin nefsinden fâni ve Allah ile bâki olması mânasına gelir. Gâib olanı hatırlamak mânasına gelen zikrin gayesi, zikredilen varlığa vasıl olmaktır.

Dil ve kalbin zikrinden başka, ruhun zikri, sırrın zikri, hafinin zikri, ahfâ'nın zikri gibi zikir şekillerinden de bahsedilir. Bunlar sâlikin Allah ’a yakınlık ve vuslat derecesine göre bahis konusu edilen zikir nevîleridir (bk. Mehmed Ali Aynî Tasavvuf tarihi, İstanbul, 1341. s. 200).

Zikr ve onunla ilgili âyinler v.b. için hadîs uydurulduğu veya bâzı âyetlerin çok garib karşılanacak tarzda te'vil edildiği bir gerçektir. Nitekim, zikr esnâsında Habs-i nefes ve Tağmiz al-‘ayn’ın (soluğu içinde hapsetmek ve gözleri yummak) gibi hususların naslarda bir mesnedi yoktur.

Bibliyografya:
Abü Tâlib al-Makki, Küt al-kulüb ( Kahire, 1970, 1. cild ilk bölümler; Abü Bakr Muhammed b. lshâk al-Kalâbâzî, al-Ta‘arruf li-mazhab ahi al-tasavvuf (trc. S. Uludağ), İstanbul, 1979; al-Kuşayrl, al-Risâla (Kahire, 1966); Mehmed Ali Aynî, Tasavvuf tarihi ( İstanbul, 1341); Goldziher, al-Afalda va al-şarı'a (Kahire, I9S9); Macmac falaoa şayi} al-islâm Ibn al-Taymîya ( Riyad, 1381), X, 553; Abu’l-A'lS 'Afifi, al-Taşavouf al-Şaural al-rühlya fi'l-islöm (İskenderiye, 1962); Rûâle-i Behâ'iye (nşr. Ali Kadir), İstanbul, 1325; Hucvlri, Kaşf al-mahcûb (Tahran, 1338); Kutb al-Din Abü Muzaffer al-'Abbâdl, al-Taşfiya fl affüâl al-mulaşavoifa (Tahran, 1347); Lisân al-Dîn al-Ha{lb, Ravfqt al-lacrif bi 'l-hubb al-şarif, Dâr al-Fikr al-‘Arabi matbaası, 1968; Tekke ve zaviyelerde icrâ edilen zikir için bk. Şihâb al-Dîn Suhravardl, cAvârif al-maeârif (Lübnan/^1966); GazzalI, ihya cu/ûm al-din ( Kahire, 1938 ), I, 301. Zikir konusundaki mevzu hadîsler için bilhassa bk. Abu ’l-Hasan 'Ali b. Muhammed al-Kinânl, Tanzık af-jar'i'a al-marfu'a ean al-a[/bâr al-fanl'a va al-maüzu'a (Kahire, 1378), II, 318.
(Süleyman Uludağ)


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye