Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Allah Dostunun Dünyasından (Musa Efendi ile Sohbetler)
MesajGönderilme zamanı: 24.12.08, 15:05 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 24.12.08, 14:54
Mesajlar: 417
Allah Dostunun Dünyasından (Musa Efendi ile Sohbetler)

Herkes tabi haklı olarak mürşidini sevecek. Amma Üstadımız (Sami Ramazanoğlu ks) istisnai bir yaratılıştı. Fakir her zaman derim bizim zamanımızda çok büyük insanlar vardı. Salihler vardı. Meşayih vardı, tefsir sahipleri, muhaddisler emsali. Hepsini ziyarete seve seve giderdim. Bediüzzaman hazretleri o da fakiri severdi. Fakat 1952 senesinde Üstadımızla ilk defa Bursa'da karşılaşmak nasip oldu. Ondan sonra anladım ki bu iş başka.

Tabi mürşid dendiği zaman o da derece derecedir. İlk mektebin hocası oluyor, orta, lise daha fazlasını tekamül ettirmiş insanlar var. İlmi sahada da öyle. Yani Fahri Kainat efendimiz, hangi sünneti seniyyeyi tatbik etmiş aynen tecelli ediyordu. 25 sene huzur-u alilerinde bulundum, bir defa en ufak bir abes şeyi Cenab-ı Hak göstermedi. Demek ki yok ki göremedik. Elhamdülillah her işi sünneti seniyye muvafıktı.

Veli vardır ibadet ehlidir, ibadet eder devamlı, fakat diğer hususlarda pek o kadar zirveye varamaz. Bazısı muamelet ehlidir. Kısım kısımdır. Fakat Üstadımız hepsini camiydi. 25 sene içinde imalı dahi olsa hiç kimseyle münakaşası, mücadelesi olmamıştır. Tabi türlü türlü insanlarla görüşüyordu. Bazılarına hürmeti vardı. Bazısına hürmeti olmadan da ziyarete giderdi.

Maneviyat tabi ayrı bir şey. Cenab-ı Hakk'ın has kulları bir nazarla, isterlerse, karşıdakinin de kabiliyeti varsa vakti saatinde ise bir anda işini bitiriverir. Öteki 3 sene, 7 sene, 10 sene, 30 sene çalışır onun dûnundadır. Onun için bazıları gençleri hesaba koymazlar. Biz yaşlıyız 30 sene hizmetimiz var 40 sene hizmetimiz var derler. Onunla öğünürler.

***
-Efendim isterseniz Bediüzzaman hazretleriyle de muârefeniz olduğunu biraz önce belirtmiştiniz, İstanbul’da gezdirdiğinizi. Ondan da kısaca bir hatıra alabilir miyiz?

- 1950 senelerinde İstanbul’a geldikçe fakire haber gelirdi. Konya’lı Muhsin bey vardı. Otelden alırdık doğru surların dışına. Surların dışı çok sessiz olurdu 40 sene evvel. Orada arabanın arkasından bir şey sererdik halı gibi, otururduk üçümüz. Sohbet derdik anlatırdı güzel güzel. Bazen çok yumuşak yumuşak, bazen celallenirdi. Meşrebi öyleydi. Üstadımıza karşı çok da sevgisi vardı.

- Tanışırlar mıydı efendim? Yani görüşmeleri olmuş muydu Sami efendi üstadımızla Bediüzzaman hazretlerinin?

- Bediüzzaman hazretlerini bir ara imtihana kalkışmışlar, imtihan etmişler. Sabaha kadar cevap vermiş, yetiştirmiş. Sonra o bununla biraz mağrur olur gibi olmuş. Piri Ekmel efendimizin (Es’ad Erbili hazretleri) yanına dergaha gitmiş. 8-10 sual soracakmış. O’nun soracağı soruların hepsinin cevabını Esad efendimiz sormadan veriyorlar. “Ben şimdi mutmain oldum, hepsinin cevabını aldım” diyor. Sonra “Ben Kadiri’den ders isterim” diyor. Dersi alıyor ama fazla kalmıyor bir iki ay falan kalıyor. İçi heyecanlı. Ondan sonra çıkıyor. Uzun müddet de görüşmemişler. Sonra bir ara Draman’a gelmişler. Draman Fatih’in aşağısında bir semt. Muhterem Üstadımızın haberi olmuş. Fakir de aldım,ziyaretine götürdüm Dramana. Neşelendiler,musafaha ettiler uzun uzun. Uzun müddet de görüşmemişler siyaset itibarıyla. Hatta orada şeker ikram etti Bediüzzaman hazretleri. Muhterem üstadımız o şekeri aldı, fakire verdi. “Bunu Arafat’tan sonra yeriz” dedi. Arafat’ta o şekerden birer tane verdi, yedik. Yan çok muhabbeti vardı. Muhterem üstadımız herkesi severdi. Derece derecedir tabi.

***
Muhterem üstazımızın huzuru âlilerine girdiğimizde tasavvufa dair hiçbir malumatım yoktu. Bize evrad verecekler, yapacağız, o kadar. Manevi değişiklik gibi şeylerden haberimiz yoktu. Zahiri bir ders gibi telakki ediyorduk. Nakşibendîliğin farkı bu işte. Diğer tarikatlerin nihayeti onun başlangıcı oluyor. Ne kadar mühim.

Kalbe kuvvetli bir aşk aşısı vuruluyor. Salik hakikaten zeki, anlayışlı ise onun kıymetini biliyor, o halini muhafaza ediyor. Biraz noksanlığı olan ise, istifade etse bile o kadar alamıyor.

Hakikaten tasavvuf bir derya. Herkes âcizlik içinde. Birisinin bildiğini diğeri bilmez. Akla gelir ki, şu zat bir Allah dostudur, hepsini bilir. Hayır, hepsini bilemez, ancak Cenabı Hakkın bildirdiğini bilir. Maneviyatta herkesin ilmi ayrı oluyor.

Üstadımız sultanul arifindi hiç şüphe yok; belki daha fazla ama biz böyle tarif edebiliriz. Onun yegane sevdiği Ziyaeddin Efendi hazretleri idi. O da yüksek dereceli velilerdendi. Üstadımız yalnız onunla görüşmeye izin verirdi. Çünkü ondan herkes istifade ederdi. Tıpkı kendisinden istifade edildiği gibi. Çok sevişirlerdi. Ama bazı hususlarda bakardım, onun bildiğini diğeri bilemezdi. Cenab-ı Hak herkese ayrı ayrı veriyor nasibini.

Tasavvuf bir derya. Hem herşeyi bilir, hem hiç birşeyi bilmez. Çok dereceler var. Derecenin derecesi var. Onu ancak Cenab-ı Hak'la kulu bilir. Kaleme kitaba gelmeyen mevzular. Dersler var mesela, kalp, ruh, sır, hafi, ahfa diye gidiyor gidiyor, muhabbette bitiyor. Ama o kafi mi? Hayır, kafi değil. İlla Fahri Kainat Efendimizin ahlakıyla ahlaklanmak, edebiyle edeblenmek... Yani her an Cenab-ı Hak'la beraber olmak. Hiç bir nefesi ziyan etmemek. Bunu yapabilen için çok faydalı bir şey.

Bir zat Cenab-ı Hakka vasıl oldu mu her şeye vasıl oldu. Cenab-ı Hakka vasıl olamadı mı dünya kadar şöhreti olsun, bütün dünya alkışlasın hiç kıymeti yok. Salikse dersine çok dikkatli olacak, muhakkak onu itinalı bir şekilde yapacak. "Benim şu vazifem var, bu vazifem var" demeyecek. Çünkü bunlar kafi değil. Herkesin meşguliyeti geniş. Ona rağmen manevi dersi huzurla yapmak gerekiyor. "Ben öğretmenim, şu saate kadar çalışıyorum, talebe okutuyorum, yorgun düşüyorum" gibi şeyler dahi mazeret sayılmıyor.

Bir Hocaefendi vardı, Üstazımızın devlethanelerinde ramazanlarda hatimle namaz kıldırırdı. Dersini yapamadı bir türlü. "Ben talebe yetiştireceğim" demek isterdi lisanı hal ile... Ondan zevk almak da güzel ama, ille bu kalbin (eliyle gösteriyor) olgunlaşması lazım. O olgunlaşmış olsa ne hizipçilik kalır, ne müslümanlar arasında ihtilaf kalır. Ne güzel, herkes birbirini bağışlayıverir. Diyelim ki hayırlı bir işi var; "Efendim ille ben" yok. Kâbiliyetliyse ona bırak, sen de onun muavini gibi çalış. Yani yol sarih, açık. Herkes onu yapamıyor. "Ene" mani oluyor. Ama tasavvufun tam zevkini alanlar müstesna. Onun için eğitimde evvela bu yola teşvik etmek lazım.

***
- En ziyade Elmalılı Hamdi efendiye devam ettim. Babam kat'iyetle okutma taraftarı değildi. Haklı olarak. O zaman her okuyan (Allah muhafaza) dinsiz oluyordu. Mesela bizim kasabamız Kadınhan'da 4 kişi okumuş, ikisi doktor ikisi öğretmen, dördü de birbirinden beter çıktı. Gelirler, halka hakaret ederler, artık ne icap ederse, o kadar kötülüğü yaparlardı. Babam bunları hep görüyordu. Kat'iyyen okumama muvafakat etmedi. En sonunda Erenköy'deki bir Fransız mektebini ehven-i şer gördüler ve orada başladık. O bittikten sonra "babam seni tüccar yapacağız" dedi. Ben illa "okuyacağım" dedim. İnkılap Lisesi diye bir mektep vardı. Nuruosmaniye'de iki sene kadar devam ettik, ama ahlâksızlığın da deryasıydı. Babam sonra oradan da aldı. Benim zahiren okuduğum bu. Sonra Elmalılı Hamdi efendiye devam ettim.

- Sizi Fransız mektebine Cumhuriyet mekteplerinden kurtarmak için mi gönderdiler?

- Evet, o gayeyle. Gaye frenkleşmek değil de daha az zararlı olduğu için. Sonra Profesör Anjel diye bir yahudiden 4-5 sene her gün Fransızca dersi aldım. Hakikaten adam çok bilgiliydi. Fransızca, Almanca, İngilizce, Osmanlıcayı gayet düzgün konuşur ve öğretirdi. "Mösyö" denmediği zaman canı sıkılırdı. Ben fransızca konuşurken lehçeye çok dikkat ederdim. O zamanlar aynen onlar gibi konuşurdum, ama hepsi fuzuli. Gençlikte olması bakımından onları bırakıp da daha değerli birşeyler öğrensek daha faydalı olurdu şüphesiz. Onları zaten Cenab-ı Hak unutturdu, hiçbiri hatırımda kalmadı. O zamana göre bir fransızca kitabı tercüme etmiştim. Şimdi galiba nüshası da yok.

- Basıldı mı efendim o kitap?

- Evet basılmıştı. Angel'den Almanca dersleri de almıştım. Pek köklü değildi ama Almancayı kendime göre konuşurdum, geldi geçti. Sonra Ayan Meclisi üyesi Mustafa Asım Efendi'den Elmalılı Hamdi Efendi'den sarf nahiv okuduk. Onların usulleri zor olduğu için, biz de yaşımız ufak olduğundan layıkıyla öğrenemedik.

Elmalılı Hamdi Efendinin çok ziyaretçisi olurdu. Fatih Camiinin aşağı tarafında, üç katlı, cumbalı bir evde otururdu. Mustafa Asım efendi Ayan Meclisi üyeliği yapmış ama bu üyeliğe hiç itibar etmezdi. "Vaktimizi boşa geçirdik" derdi.

- Tasavvufî tarafı var mıydı efendim?

- Fazla da yoktu ama güzel bir muhitte yetiştikleri için İslâmi âdâb, terbiye, nezaketleri çok güzeldi. 83 yaşında prostattan vefat etti. Kendilerini tasavvufa vermemiş olsalar bile terbiyelerinden muhabbetleri vardı Allahu a'lem.

***
- Çocukluğunuzda Erenköy'de oturduğunuz yıllardan Esad Efendiyi hatırlıyor musunuz efendim?

- Fakir çocukken tenhaları severdim. Kapının önünde otururdum, o zaman Erenköy'de yarım saatte bir araba geçerdi; o kadar tenha. Akşama doğru sarıklı bir hocaefendi geçerdi. Hemen hemen çok günler onunla göz göze gelirdik. Meğerse o Pir-i ekmel efendimizmiş. Sonra resimlerinden tanıdım.

Behice hanım isminde bir hanım varmış, ona ziyarete gidermiş arada. Tam teslimiyet ehli bir hanım.

***
Mısır'da da aynı durum var. Mısır'da mesela çok bilgili insanlar yetişmiyor. Sebebi, böyle başı boş hayat. Ezherliler tam nizama, intizama gelemiyorlar. Nizam da çok mühim.

Abidin Bey anlatıyor. Bir yere gitmişler, adam pijamasını, iç çamaşırını çıkarmış, her şey ortada dolaşıyor. Havlularının hepsi ortada diyor. Tabiî ki insan böyle alışınca, sonra ona her şey külfetli gelir. Bu sebepten de Ezherliler tasavvufi bakımdan pek istifade edemiyorlar. Çok serbest, âdetâ yangel alışmışlar. Ders sevenler de böyle, sevmeyenler de. Birisi vardı öğrencilerden. İlklerde ders aldı, aman ne kadar neşelendi. "Aman ne kadar güzelmiş." dedi. Sonra ortadan kayboldu. Çok serbest hayata alışmışlar. Muhabbet duyuyorlar, hatta mütevazi insanlar, fakat hizaya gelemiyorlar. Hiza ayrı birşey. Ali Yakub Efendi "Biz hocayız, derdi. Biz o kadar sıkıya gelemeyiz?" şeklinde konuşurdu.

İnsanlar çok muhtelif oluyor. Herşeyde disiplin şart. Yeni tabirle usul ve adab şart. Osmanlılar âdab üzere gittikleri için daima zaferler kazanmışlar. Uzun Hasan var mesela.... 500 bin kişilik ordusu varmış. 500.000 kişi dile kolay. Fatih'in ordusu onun yarısı kadar. Fakat nizamlı, intizamlı. Öteki ise çapulcu şeklinde; sonunda mağlûb oldular. Osmanlı'da nizama intizama çok ehemmiyet verirlermiş. Herşey nizamda. Nizamlı okuyanlar, gençliğinden itibaren nizamlı oluyor. O şekilde okuyamayanlar pek onun yerini tutamıyorlar.

Bir de "Biz menbaından alırız" diyenler var. Ama menbaından almak kolay mı? Fakir ona cüret ettim bir defa. Ashab-ı Suffe'de otururuyoruz. 20 sene evvel. Fahri kainat Efendimiz'e (s.a.) doğrudan doğruya rabıta yapayım dedim, yaptım. 4-5 saat devam ettim. Bütün vücudum zangır zangır titredi. Bütün zerrelere varıncaya kadar başladı hareket etmeye. Yoruldum. Bîtab kaldım. Üç-beş saat sonra kendime geldim. Her şeyin bir usulü var. Ana musluktan herkes alabilir mi? Onlar Ashab-ı Kiram hazeratı almışlar dereceleri de ona göre olmuş. Biz onların bakiyesi musluklardan alalım kafî. Bazıları "Biz kaynağından alacağız" diyorlar. Hatta birisi vardı, Üstazımız onu severdi. O da "Biz merkezden alıyoruz" derdi. İyi insandı amma vesvese ehliydi.

Allah'ın kulları türlü türlü. Ama muhakkak Allah'ı bilen, muhakkak O'na teslim olacak. Teslimiyet kime? Cenab-ı Hakk'a netice itibariyle. Bazı insanların dağlar gibi ibadeti olur. Yemez, içmez, uyumaz, gece ibadeti... Öteki ise, yatar da, uyur da; derecesi onun fevkinde olur. Çünkü o teslim olmuştur, rahatlamıştır. Onu idare eden bir kuvvet vardır. Cenab-ı Hakkın izniyle. Teslimiyet çok mühim.

Hacı Bayram Veli hazretlerinin o imtihanı ne kadar güzel. "Hadi, diyor, çadırı kurun tepeye. İhvan gelsin onları kurban edeceğim" diyor. Bütün saha, bütün ova dolmuş. Ankara ovası. İki koyun konuyor çadırın içine. Sonra bıçağı da görünüyor böyle, kocaman. "Haydi gelen gelsin." Bir erkekle, bir kadın geliyor. Buyrun, diyorlar, giriyorlar çadıra. Onlar girince o koyunları kestiriyor. Kanlar fışkırınca meydandaki yüzbinlerce kişiden bir kişi kalmıyor. "Demek ki benim ihvanım, müridim bir buçuk kişi imiş" diyor. Teslimiyet dervişte mevhibe-i ilâhi oluyor. Herkes derviş oluyor ama çok cihetde bocaladığı oluyor. İşte o zümre kendini düzeltmeden başkalarını düzeltmeye kalkıyor. Bu sefer şu şöyle, bu böyle diyor...Bulunduğu yeri sevmiyor, oradan başka yere gidiyor "burada insan yok" diyor, ikinci yere gittiğinde orayı da beğenmiyor. Bütün ömrü öyle gelip geçiyor. Na tamam olarak.

Teslimiyet ehli kadınlardan Saime hanım vardı. Saime hanım teyze değerli bir kadın, ne zaman güzel birşey yapsa kendine hiç mal etmez. Hep pîran hazeratı, pîran hazeratı der bir daha demez. Düriye hanım teyze vardı. Pendik'de oturur, o da öyle. O da kendine hiç bir şey maletmez. Halbuki ehli keşif bir hanımefendi. Gerçi, ehli keşif olmakla insan derecesi yüksek olmaz. Zira Cenab-ı Hak bazı insanlara keşif kabiliyeti veriyor ama öteki onun fevkinde oluyor. Fevkinde olduğu halde, kendi halini bilmiyor. Ebu Hafs Haddad Hazretleri meydanda. Zamanın kutbu. Fakat kutub olduğundan haberi yok. Bütün gaye, var kuvvetiyle Cenab-ı Hakk'a kulluk etmek. O da ne? Emirlerine tam sımsıkı yapışmak, yasaklarından da kaçınmak. Bu zümre işte kolaylıkla muvaffak oluyor. Elhamdülillah. Ama istediğini al, istediğini alma. Tabiî bu zaafiyet oluyor. Nukûş-u kevniyye'yi azaltmak lâzım. Bunun ilacı var. Fakir evvelce kenarları, yeşilliği severdim; akarsuları falan. Üstazımızın huzur-u âlîlerine geldik, ondan sonra sevmez oldum yeşilliği de suyu da. Hepsi müsavi hale geliverdi Allah'ın izniyle.

***
- Efendim hayatınızın muhakkak dönüm noktası Sami Efendi hazretleri ile karşılaşmanız, tanışmanız, intisabınız. Biraz o bahisleri genişçe lütfeder misiniz?

- Altınoluk'ta da çıktı daha önce zannediyorum; Bursa'da idik. 1950 senesinde. Yağmur yağmıyor, her yerde kuraklık var. Herkes üzüntülü. Bu ara, "Adanalı Samî efendi geldi" dediler. Yanında da iki kişi, Atasayar, Alemdar abiler var. Hikmet-i ilahî, gelişleriyle birlikte o kuraklık geçti, yağmur başladı. Her namaz vakti Hüdavendigar'a giderlerdi. Adım atışlarının, yürüyüşlerinin, her şeylerinin diğer insanların fevkinde olduğunu hissettim. Çok ehli ilim gördüm, hepsi değerli insanlardı. Fakat bu zatın hali hepsinden farklı idi. Biz de Servinaz Otel'de kalıyoruz. Onlar Hüdavendigar'a gelip giderken otel bahçesinden gözetlerdim hep. O otel de hala duruyor, bahçesi de. Hizmet teklif ettim. "Burda ihtiyaç yok, fakat Mudanya'ya götürebilir" buyurmuşlar. O zaman yeni araba vardı, Şavrole almıştım, Onunla Mudanya'ya götürdüm. Yalova hattı pek işlemiyordu, çok seyrekti. Mudanya'dan uğurladık.

Asıl intisabımız 1956 senesinde nasib oldu, ama 50-56arasında da ara sıra ziyaretlerine giderdim. Bu arada, bir defa olsun "ders alsanız" şeklinde bir kelam etmediler.

1956 senesinde ailecek Malatya'ya bir seyahate gittik. 15 gün sürdü bu seyahat. Kendi aramızda Necip Fazıl'ın Halkadan Pırıltılar'ını okuyoruz devamlı. Tasavvufa alakamız artıyor. Bu esnada ara ara yaptığımız ziyaretlerle, Üstadımıza muhabbetimiz de dayanılmaz bir derecede büyüdü.

Seyahattan döndük, benim içim yanıyor. Üsdadımı ziyaret etmek, ders almak istiyorum. O zaman Erenköy'deki Güllü Köşkte ikamet ediyorlar. Gidiyorum, daha teşrif etmemişler. Yarım saatte bir orada bitiyorum. Halbuki bu, biraz sui edeb oluyor ama o zaman onu düşünecek halim yok. Böyle, yedi sekiz kere gittim çaldım kapıyı. En sonunda teşrif ettiler, kabul buyurdular. Zaman ne kadar çabuk geçiyor, dün gibi. Bu görüşmemizde rüya tavsiye ettiler. Ne görülecek bakalım, onu öğrenmek istiyorlar. Kadiri'ye mi yoksa Nakşi'ye mikabiliyet var? Gece yattım. Beyaz bir kağıt, tertemiz. Siyah bir yazı ile "Nakşibend" yazıyor. Ondan sonra huzuru alilerine gittim. Teveccüh ettiler, vazifeyi verdiler. Büyüklerin teveccühü de başka oluyor tabiî. O anda görüşüm değişti, dünyaya bakışım. O anda eski sevdiklerimi sevmez hale geldim. Her gün beraber yeyip içtiğim arkadaşlar vardı, bir anda silindi. Ne onlar fakiri aradı ne de ben onları aradım. Manevi tasarruf da başka bir şey. Hatta Bekir Haki Efendi vardı her hafta ziyaretine gittiğim hocaefendi. Ona da gidemez oldum. Böyle himaye ettiler elhamdülillah.

***

- Efendim Sami efendi hazretleri Türkiye'nin çok baskılı bir döneminden sonra böyle bir vazifeyle vazifeleniyor. İrşada başlıyor. O zor dönemlerden anlattıkları olur muydu acaba ?

- Olmazdı. Hiç olmazdı, sanki o devri yaşamamış. Ne var ki, bütün itinası tedbir üzerine idi. Dikkatli ve tertibatlı hareket etmeye itina gösterirdi. Her buluştuğumuzda mevzunun üçte ikisini tedbir, tedbir, tedbire ayırırdı. Hatta Ulvi Bey isminde bir zat vardı burda; sonra Samsun'da görüştük, ihvan değildi ama, beş vakit namazını kılan bir Müslümandı. Bir gün "Ben, Sami bey'in mürşidi kamil olduğuna bütün kalbimle kanaat getirdim."dedi. Nereden, dedim, ölçün ne? "Herkes, hapse giriyor hapisten çıkıyor o bu hengamede gemisini sessiz sessiz yürütüyor. Herkesin yapacağı iş değil bu."dedi. Bu yolla alakası olmadığı halde durumu görüyor. Hakikaten tedbirli hareket etmek, şöhretten kaçınmak çok mühim. Hapse girmek meziyet değil. Hapse girmemek meziyet. Ama mukadderse insan girer, o başka. Bazıları hapse girdi mi insanın kahraman sayılacağını sanıyor.

Fuzuli tek kelime konuşmazdı üstadımız. Hep kalb, kalb, kalb üzerine dururdu. Evliyaullah menakıbı, ashabı kiram menakıbı, hep bunları anlatırdı. Bazıları vardır hep eskilerden bahsederler, dergahlardan, orada yenen yemeklerden, oradaki iyi insanlardan bahsederler. Yerine göre o bile kuta-ı tarik (yol kesici) oluyor.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye