Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 8 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Tasavvufta FENÂ... Makamları
MesajGönderilme zamanı: 22.11.10, 17:43 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 13.09.10, 19:32
Mesajlar: 90
Tasavvufta FENÂ... Makamları

Fenafillah: Bir Vahdet-i Vucut kavramıdır. Nefsin arzularından geçip varlığını Allah için görmektir. Kul bu makamlarda kendinden ve sıfatlarından fani olarak Hakk'ın sıfatlarıyla beka bulur. Tasavvufa göre, evrende gerçekte Allah'ın varlığından başka ebedi olan gerçek varlık yoktur; varlıklar onu gösteren birer aynadır. İnsan, er ya da geç Allah'a geri dönecektir. Damlanın okyanusa düşmesi misali Allah'ın zatında ruhun yok olması gibidir. Tasavvufta ileri bir mertebe olan salâh makamının kapısıdır.

Allah-u Teala'nın sevgisinde kaybolma durumudur. Bu makama kademe kademe ulaşılır:
1. makam: Fena fiş-Şeyh: Salih mürşidin (şeyhin) sevgisinde kaybolmak,
2. makam: Fenafir-Rasul: Rasulullah efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) sevgisinde kaybolmak,
3. makam: Fena-fillah: Allah-u Teala'nin sevgisinde kaybolmak...

***
Alıntı:
Tasavvufta Fenafi’ş- Şeyh, Fenafi’r-Resul, Fenafillah nedir?

Fenafi’ş- Şeyh:
Mürşid-i kamile bağlanan talib şeyhine derinden muhabbet eder. Allah'ın dostuna söz verdim diye ihsan üzere yaşayıp,zikir ile meşgul olur; şeyhinin suretini düşünüp zikir yapmaya başladığında veya rabıta yaparken, şeyhinin görünümünü kalbinde algılarken, başlangıçta sanki televizyon ekranındaki karlama gibi algılar. Sonra görüntü netleşerek şeyhini görmeye başlar.

Evladım!Bu zamanda şeyh dervişi sever, dervişte şeyhini severse aralarında muhabbet güneşi doğar. Bu muhabbet güneşinden de “Nur-u Muhammedi” doğar. İşte dervişi maksada ulaştıracak olan budur. Şu halde şeyhe muhabbet, maksada götüren büyük amildir.

Fenafi’r-Rasul makamı:
Müridin Hay esmasında başlayıp, Hak esmasına kadar devam eden Fenafi’ş- Şeyh hali bu makamın sonunda Muhammed-ül Mustafa(sav)’ya dönmeye başlar. Nereye bakarsa Rasulullah(sav) Efendimizi görür. Rasulullah(sav) ‘ in cemaliyle, kemaliyle, nuruyla beraber olur. Kainatta ne varsa Rasulullah(sav) Efendimizin ruhundan halk olduğunu görür. Efendimiz, yanılacağı zaman hemen karşısına çıkıverir. Buna da Fenafi’r-Resul denir.üstadı Gayyum esmasını verir.

Fenafillah:
Salik Nefs-i Safiye’ ye gelince, eğer kabiliyetli ise yedi gök tabakasını, sekiz cenneti geçer. Cenab-ı Zülcelal Hazretlerinin zatında değil, sıfatlarında fani olur. Hallacı Mansur’ un: “Ene’l Hak” demesi, Bayezid-i Bistami’nin “Cübbemin altında Allah var.” dediği bundandır. Yani bir türlü şaşkınlık hali belirir. Buna da Fenafillah denir.

Hadim-ül Fukara Abdullah Gürbüz (k.s)


Alıntı:
Fenafillah, tarikatın bir semeresi midir? Peygamber'imiz (SAV) ve Sahabeler'de (velayet-i kübrada ve ehlisünnet anlayışında) karşılığı var mı? Tarikat dışında bu mertebeye ulaşmanın imkanı var mı?

Yazar: Sorularla Risale, 24-8-2010
Fenafillah, kelime olarak Allah’ta fani olmak demektir. Istılahta ise insanın bütün benliğini ve nefsani arzularını eritip Allah’ın vücudunda kaybolmasıdır. Bazı tasavvuf düşmanlarının iddia ettikleri gibi fenafillah insan ile Allah’ın bütünleşmesi, hulul etmesi, mezcolması, gibi manalara gelmez. Tam tersine kul kendi benliğini eritir nefsinin bir vedia olduğunu idrak edip tamamı ile Allah’ın tasarrufuna teslim ve tevekkül eder. Allah’ın varlığına öyle bir dikkat kesilir ki kendi varlığını fark edemez hale gelir. Zayıf ışığın kuvvetli ışık yanında fark edilememesi gibi. Mürit bu şekilde Allah’ın varlığında kendini kaybeder ve sadece Allah’ı görür ve ona hasrı nazar eder.

Fenafillah kavram olarak tasavvufi bir kavramdır. Velayet-i Kübrada ve sahabelerde bu gibi haller görünmez. Ama tasavvuftaki bu kavramlar birebir aynı olmasa da manaları Kur'an ve sünnetten tahric edilmiştir. Onun için bu kavramları din dışı görmek yanlış olur.

Tarikat ve tasavvuf mesleği ne kadar tatlı ve parlak da olsa Velayet-i Kübra mesleğine yetişemez. Onun için tarikatın yetiştirdiği en büyük veli, sahabenin en küçüğüne yetişemiyor. Bu bir ehlisünnet kaidesidir. Sahabeler tarikat ve tasavvuf berzahına ve eğitimine girmeden doğrudan Kur'an ve iksir-i Nebevi ile hakikate vasıl oluyorlar. Bu zamanda bu mertebeleri ve makamları tasavvuf ve tarikata girmeden Risale-i Nurların temin ettiğini Said Nursi hazretleri söylüyor.


Fenâ fillâh ve bekâbillâh ne demektir?
- Fenafillah Allah’ın varlığında fanî olmak demektir. Kulun beşerî vasıflardan ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilahî vasıflarla donanmasıdır. Allah'a koşup sığınmasıdır.(bk.ez-Zariyat51/50)

Kulun failiyet şuûrunu kaybetmesi "abd"ın yerine fail olarak Allah'ın geçmesidir. Kulun fiilini görmemesi diye ifade edebileceğimiz bu halde kulun yerine kaim olur; görür duyar ve tutar. Bu suretle: "Ben onun gören gözü tutan eli yürüyen ayağı olurum." (Buharî Rikak 38)kudsî hadisinin hükmü gerçekleşmiş olur.

Kul ile o kadar meşgul olur ki nihayet "benlik"bilincini kaybeder. Bu hale zikirle erişilirse "fena fi'l-Mezkûr" muhabbetle erişilirse "fena fi'l-Mahbûb" denilir. Fenanın en yukarı derecesi "fena ender-fena" yani fena haline erme şuûrundan da fanî olmaktır. Fena halindeki kul bazı beşerî sıfatlarından kurtulursada beşeriyet sıfatından tamamen çıkmaz. Böyle bir iddia yanlış olur küfre götürür.

Bekabillah kulda kötü sıfatların yerini iyilerinin alması kendi sıfatlarının yerine ilahî sıfatların geçmesidir. Nefsinden fanî olan Hakk ile bakî olur. 'ta fanî olan da ile bakî olur. Bekada fena haline göre bir bilinç hali vardır.

Tecellî-i efal; tecellî-i esma; tecellî-i sıfat ve tecellî-i zat nedir?

Tecellî ortaya çıkmak ve görünmektir. Kudret-i ilahiyye eserlerinin eşyada görünmesidir. Gaybdan gelenkalbde zahir olan nurlar için de kullanılır. Tecellînin nasıl meydana geldiğini Allah'tan başka kimse bilemez. Alem tecellînin vukuu anında hadis ve mevcûd ondan sonra aslına dönerek fanîdir. Fakat bu tecellîler o kadar sür'atli ve daimîdir ki iki tecellî arasında hiçbir fasıla hissedilmez. Durum böyle devam ettiğinden biz mevcudatı daimî sanırız. Tecellîde gaybdan şehadet alemine karanlıktan aydınlığa çıkış sözkonusudur.

Tecellî-i efal: Hakk Teala'nın fiillerinden birinin kulun kalbine açılmasıdır. Bu mertebedeki salik "Lafâile illallah" sırrına erip bütün fiilleri Hak'tan bilir.

Tecellî-i esma: HakkTeala'nın esma-i hüsnasından bir ismin salikin gönlünde yer etmesidir. Böyle bir tecellîye mazhar olan kimse o ismin nurları altında şaşkınlığa düşer.

Tecellî-i sıfat: Hakk'ın sıfatlarından birinin kulun kalbine açılmasıdır. O sıfatın bazı eserleri Cenab-ı Hakk'ın fazlıyla kulda zahir olur. Mesela Hakk'ın "Semî" sıfatıyla tecelli ettiği bir kul cansız varlıkların bile söz ve tesbihini duyar halegelir.

Tecellî-i zat : İlahi Zatın Zatı için tecellîsidir.Bu tecellî kulların idrakinin üstündedir


En son yakin tarafından 22.11.10, 22:22 tarihinde düzenlendi, toplamda 5 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Tasavvufta FENÂ... Makamları
MesajGönderilme zamanı: 22.11.10, 17:51 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 13.09.10, 19:32
Mesajlar: 90
Tasavvuf’ta “fenâfillah”

Ahmed BAKİ

İslâm Tasavvufu’nda “fenâfillah” tanımıyla vurgulanan bilincin seyir hâli, dünyevi sıkıntı ve ıstıraplarından kurtulabilmenin yolu olarak hayattan el etek çekmek suretiyle Budizm’de ulaşılması amaç edinilen Nirvana’dan veya diğer inanış biçimlerindeki benzer karşılıklarından mutlaka ayrı değerlendirilmesi gerekir. Çünkü, herşeyden önce İslâm’ın derin manevi anlayışı olan Tasavvuf “kavramları”, içerdikleri gaye ve bilincin bunları deneyimlediği süreçler itibariyle diğer tüm ekollerden farklılık arzeder.
Herşeyden önce değişik inanç biçimleri ve öğretilerde, “fenâ”ya karşılık geldiği varsayılan hâller “nihai hedef ve amaç” iken, Tasavvuf’ta “fenâ” asla nihaî hedef değildir; tam aksine hedefe yönelimi güçlendiren bir araç ve geçilmesi arzulanan bir süreçtir.

Tasavvuf’ta “fenâfillah” diye bilinen hâl, olayın derinliğini düşünmeyenler tarafından Nirvana ve benzeri amaçlarla bir tutulsa dahi, hakikatte bunların hepsinden farklı bir anlam ve özellik taşır. Kelime-i tevhidin birinci kısmı olan “la ilahe -ötede tanrı olamaz” anlayışının değişik düzeylerdeki tezahürleri olan ve günümüzde yaygın olarak bilinen Taoizm, Budizm, Kabala, Hıristiyan mistisizmi gibi ekollerin her birisi, aslında Nebi ve Rasûller tarafından insanlığa tarih boyunca açıklanagelmiş ve Hazreti Muhammed aleyhisselam ile ikmal bulmuş olan İslâm'ın, insanların kapasitesi ve gücü nispetinde algılanması ve kavranmasının birer sonucudur.

Tasavvuf’ta insan için dünyadaki en önemli şey, beynini, “ölümötesinde” kendisini mutlu kılacak şeyler yapmak suretiyle değerlendirebilmesi ve bilincinde bunun melekelerini kazanabilmesidir ki bu da ancak kendi varlığının özünde “Allah” ismiyle işaret edileni, iman etmek suretiyle bilip, bulup, gereğini yaşamak için varolanların erebileceği bir nimettir.

“Fenâfillah” mertebesi diye işaret edilen makam kişinin kendi bireysel varlığının ve evrenin varlığının gerçekte ismi “Allah” olan indinde “yok”luktan ibaret olduğunu, hakikatte “var” olanın yalnızca “ALLAH” ismiyle işaret edilen olduğunu farketmesi ve bu farkediş sonucunda kendi yokluğunu, hiçliğini yaşayabilmesidir.

Bu hâli yaşayan bilincin, bireysel kayıtlara bağlanmadan ALLAH ismiyle işaret edilene yönelişinin adıdır “vahdet” yaşantısı diye tanımlanan süreç. Ancak, buradaki yaşantının “vahdet” bilinci niteliği kazanabilmesi için, “tanrılık kavramının silinmesi, hükmünü yitirmesi” süreci beraberinde, varolanın sınırsız ve sonsuz tek “Allah” olduğu realitesine yönelimin devamlılığı esastır. Hedef Allah’ta yokoluş değil, Allah’ı yaşamaktır, Allah kulu olarak.

Dahası, “fenâfillah” diye tanımlanan bu sürecin kemalâtı ile birimsellikten arınan bilinç için aslında işin başlangıç noktasıdır burası! Fenâ, amaç olmadığına göre, o kemali yaşayan bilincin, “bekabillah” tabiriyle tarif edilmiş olan, Allah bakışı ile aktif hayatın içerisine dönmesi gerekir. Zira, fenâdan sonra, “çokluk” şeklinde algılanan aleme tenezzül ve kendi özünde bulduğu Allah’a ait özellikler ve kuvveleri Allah iradesi yönünde (ortaya konanın Allah iradesi olduğunun bilinciyle) ortaya koyma sürecinin yaşanması esastır.

Bunun sonucunda da, Allah kulu olarak varolmuş, kendiyle aynı yolculuğu yapan tüm birimlerle dünya yaşantısına dahil olmak, ayrım gözetmeksizin onlara hakkın gözüyle bakmak ve hatta Haktan aldıklarını çevresine vermek suretiyle varlığa katılımını ve hizmetini sürdürmek durumundadır. “Benlik ile benlikten doğan zanlar ile ifna olmak, fakat Allah ile Hay ve Kayyum olmak” diye tanımlanır burası.

Dolayısıyla, fenâ mertebesine ermiş olmak, varsayıldığı gibi kemale erişmiş olmak değildir! Allah“TA” (fenâ-’Fİ’llah) yokluğunu farkeden bilincin, nasibinde varsa eğer, Allah İLE (beka-’B'illah) varolması, süreci sözkonusudur ki bunun hasılası Allah Bâki’dir hükmünün somutlaşmasıdır.

Bunda da, hayatın dışına çıkmak değil, hayatta varolmaktır esas olan!

Hakk’a, büründüğü her surette hakkını vererek… İşte, Rabbül alemine tahkiki iman bu süreçte yaşanan bir özelliktir ancak… Dairenin birinci yarısı “fenâfillah”, diğer yarısı “bekabillah” boyutlarının yaşanmasıdır ki, “tevhid” bu iki sürecin bilinçte bütünlüğü ve birlenmesi ile ilk çıkış noktasına varıştır.

Bu esas dolayısıyladır ki, Kurân’da ısrarla amelin gerekliliği vurgulanmakta, inananların aktivasyonu beraberinde doğru tavır ve duruşu almaları teşvik edilmektedir! Pasiflik, atalet, geride kalmak, orijin DİN’in değil, yanlış ve eksik kavrayışın sonucudur; yarı yolda kalmışlığın işaretidir! Bu sebeple, DİN’de hakikate erme amacıyla hayatın realitesinden kaçışı gerektiren “ruhbaniyet” menedilmiştir. Bu anlamda, Tasavvuf ehlinin Hakk’a ûrucu ne kadar kapsamlı ve derinlikli gerçekleşir ise, halka dönmesi ve insanlara onlar gibi yaşayarak hizmeti yani nûzulü de o derece güçlü gerçekleşir. “Ben de sizin misliniz olan beşerim” hadisi ile bu boyutun kemaline işaret eden Hazret-i Rasûlullah, ortaya koyduğu Nübüvvet işleviyle bunun yeryüzündeki en mükemmel örneğidir.

Geçtiğimiz yüzyılda özellikle Batı dünyasında yaygınlaşan bu ekollerden Taoizm’in sözettiği “hiçliğe erme”, yahut Budizm’in önerdiği “Nirvana’ya ulaşma”, yahut “Yehova’yı bulma” vs. gibi nihaî hedefler, aslında kişinin bireysel varlığının “hiç” olduğunu hissedişi mertebesini tanımlayan ifadelerdir. Tasavvuf anlayışına göre, temelde eksiksiz ve bütün tek bir orijin DİN vardır ve tüm “inanış biçimleri” (din“ler” değil) insanların idrak kapasitelerine göre DİN’den ne anladıklarıdır!


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Tasavvufta FENÂ... Makamları
MesajGönderilme zamanı: 22.11.10, 17:58 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 13.09.10, 19:32
Mesajlar: 90
TEVHİD NEDİR ?

http://melamet1.wordpress.com/2010/11/01/tevhid-nedir/

Tevhid birlemek demektir.Allah tan başka ilah olmadığına inanmak demektir. Bu da Lâ ilâhe illâllah sözleriyle ispat edilmiş olur.

Bir kişi Lâ ilâhe illâllah vehdehu lâ Şerike leh Lehül mülkü ve lehül hamdu vehuve âlâ külli şeyin kadir(Allah tan başka Mabud yoktur. O bir olan Allah;tır. Ortağı yoktur. Mülk ancak onundur. Hamd ancak ona mahsustur. O her şeye Hakkıyla kadirdir) dese, diliyle Tevhid etmiş olabilir. Fakat bu ifadeyi kullandığı halde kalbi bundan gafilse, lafzı ve taklidi bir Tevhid olur. Allah;ın bu mukayyet olan aleme (hadisata) tecellisi 3 yüzüyle olup efal, sıfat ve Zat yüzlerini idrak ederek; bütün zerreden kürreye kadar her varlıkta fiil ve işlerin failinin Allahın olduğunu, bütün sıfatların mevsufunun (sabit sıfatların) Allahın olduğunu, bütün mevcudun Allahın olduğunu, (Allah vâcibul vücuttur) bilir ve şuhud ederse Tevhid etmiş olur.

Bir salik hiçbir zaman Allah;ı kendi Tevhid edemez. Zira vela havle vela kuvvete illâ billâhilaliyyil azim. Güç ve kudret Allah;ınsa nasıl olur da onu Tevhid edebiliriz. Yalnız kendine nispet ettiği bu efalin, sıfatın ve Zatın yokluğunu, sağlayabilirse işte o zaman Allah;ın varlığı Tevhid olarak ortaya çıkar. Siz yok olursanız, sizin varlığınız aradan çekilirse kalır Yaradan. Şu halde biz, o zanlarımızdaki kendimize nispet ettiğimiz varlıktan geçmeden, onu Tevhid etmemiz mümkün değildir. Bizler Tevhid etmiyoruz.Kendi varlığımız diye bildiğimiz varlığın yok olması ile onun varlığı ortaya çıkmış oluyor. Demek ki Tevhidi kendi yapmış oluyor.

Lâ ilahe demek zanlarımızda hayalimizde öyle bir ilah yok. Bizim kendimize nispet ettiğimiz efal, sıfat ve Zatımız da yok. İllâllah demekle işte illa o görünen ve bilinen bütün varlıklarda, Zatını ilan eden, Zatını sıfatlarından tecellisi ve fiilleriyle açığa çıkan tek Allah vardır. Hâdid Suresi 3. ayetinde:Hüvel evvelü vel ahiru vel zahiru vel bâtın buyurulduğu gibi ben zahirim denmektedir. Zahir olan da açıkta görünen demektir. Zaten Allah tan başka büyük bir varlık yoktur ki onu örtücü olsun. Vahdehu la şerikeleh demek bütün varlıklarda tecelli eden senin tekliğindir. Bu varlıklarda tecellinin senden başkasına nispet ederek şirk eden (ortak koşan) hiçbir kimse de yoktur. Lehul mülkü demek bu mülk de senindir. Yani senin tecelli mazharlarındır (aletlerindir). Lehül hamdu, bütün hamd (övmek) sanadır.Vehuve âla külli şey in kadir demek o her şeye muktedirdir, gücü yeter. Demekle ister kendimizde isterse afakta (bizden gayri varlıklarda) bütün varlıkların Allah;la kaim olduğunu, bütün varlıklarda tecelli edenin Hak olduğu bilinciyle şuhut edersek, Tevhidi idrak etmiş oluruz.kuranı kerimin zariyet suresi ayet 56 ins ve cinleri bana ibadet etmeleri için yarattım buyurulmaktadır.sahabeler Resulullah efendimize sormuşlar.ibadetten kasıt nedir diye.oda ehli arifın ve ehli muvahhidin olmaktır ; buyurmuşlar.yani Allahı tevhid ederek bilmek demektir. Yunus Suresi 105. ayetinde Yüzünü Tevhid dinine döndür ve sakın müşriklerden olma buyurulmuştur. Bu ne demektir? İslam dini Tevhid dinidir. Bu kesret Aleminde zerreden kürreye kadar, her şeyde Zatını ilan eden Allahtır. Bütün varlıklar onunla kaimdir. Yani her şeyin sireti Hak, sureti mahluktur. Şu halde her şey dediklerimiz Hak değil;bunların hakikatı Hak olmuş oluyor.

Cenabı Allahın zatına,hakikatı ilahiye,sıfatına hakikatı Muhammediye,esmasına hakikatı insaniye,Efaline hakikatı Ademiye,bunların kemalatıyla bir mahzardan tecellisinede,camiül esma,veya Alemi kübra olan Muhammedi diyoruz.

İşte biz de kendimize ve bütün varlıklara Allah;ın mukayyet olan bu Alemdeki bu üç tecellisini kendimize nispet etmekten, şirk etmekten kurtulabilirsek, o varlıkların yaratılma yerlerine göre fiillerini şuhut ederek ihtilaflardan kurtulmuş oluruz. Çünkü Allah alimdir, bizler ise malumuz. Allah bütün yarattıklarının malumiyeti nispetinde tecellisini gösterir. Dolayısıyla da bütün fiillerin faili (halk edicisi) Allah olduğu için hem kendimizle,hemde bütün insanlarla ve bütün hayvanatla barışık oluruz. İşte böyle bir Tevhid inanç ve itikadı islam dininde bölünmeleri yok eder. Muamelet bölümündeki, insanlarla olan münasebetleri en üstün düzeyde iyi ve güzel olur. Sahtekarlık, yalancılık, kıskançlık, dedikodu vs. gibi Kur-an ı Kerim de yasak edilen hasletler de olmaz.

Toplumdaki insanlar Tevhid akideleriyle birbirleriyle kucaklaşarak hem dünyalarını hem de ahiretlerini mutluluk refah ve saadet haline dönüştürmüş olurlar.

***** ***** ********** ***** *****

TEVHİD GÖMLEĞİ NEDİR?

Kur-an ı Kerimde muhtelif yerlerde Tevhid gömleğini giyenlerin kurtuluşa erdiğini, bizlerin de Tevhid gömleğini giymemizi emrediyor. İbrahim A.S. Nemrud un ateşine atıldığında, Nemrut dürbünle ateşin içinde güllük gülistanlık olarak beyaz bir gömlek giymiş, bir kişi ile oturduğunu görmüştü. Sorduğunda yanındakinin Cebrail A.S. üzerindekinin de Tevhid gömleği olduğunu Tevhid gömleği sayesinde ateşin yakmadığını söyledi.

Ayrıca Yusuf Suresinde Yusuf A.S.ın kardeşleri Yusuf u kuyuya attılar. Fakat Cebrail A.S. ona beyaz gömleği giydirdiği için kuyunun dibine kadar düşmeyip kuyu kenarında gömleği bir dala takılarak askıda kaldı. Kervancının sucusu kova ile kuyudan su çekerken ona tutunup çıktı. Kuyunun dibine düşse idi kuyunun dibinde yılan ve çıyanlar olduğu için kurtulması mümkün olmayacaktı. İşte Yusuf u da o gömlek kurtarmış oldu. Yusuf Mısır a götürülüp Maliye nazırına köle olarak satılınca onun eşi Züleyha ona sahip olmak istedi. O ise kabul etmedi. İşte o zaman Yusuf un üzerindeki o gömleği arkadan parçalayarak yırttı. Çünkü Yusuf un yönü Ruha dönük arkası da nefse dönüktür. Arkadan gömleği yırtılınca bu işin Yusuf un değil, nefsin bir işi olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla da yine gömlek Yusuf u haklı çıkarmış oldu. Züleyha nın yaptığı anlaşıldı. Ayrıca Yusuf zindandan çıkıp Mısır a sultan olunca kardeşleri de onun Yusuf olduğunu anladıklarında Yusuf kardeşlerine bir gömlek vererek bu gömleği babama götürüp gözlerine sürünüz gözleri açılsın dedi. Babası Yakup ta Yusuf için yanıp tutuşuyordu ve gelene geçene Yusuf u soruyordu. Yakınları ise Yusuf öleli çok seneler oldu. Bu kişiler Yusuf u ne bilsinler, sen bunamışsın dediler. O da ben Yusuf u kime sorduğumu bilirim. Ben peygamberim diyordu. Gömlek geldi gözlerine sürünce görmeye başladı.

İşte bu gömlek nasıl bir gömlek ki gözlere sürülünce gözler görmeye başlıyor. Bu gömlekte iki kol bir beden vardır. Bu gömleğin bir kolu tenzih bir kolu teşbih bedeni de Tevhiddir. Şu halde bir şeyi Kalbimizle tenzih hissimizle teşbih yaparak şuhut edersek Tevhid gömleğini giyenlerden olmuş oluruz. Kalp Yakub u Yusuf olan candan veya Ruhtan ziya gelmeden yani nurlanmadan kalbin şubeleri olan görme, duyma gibi sıfatlardan görmesi duyması olamazdı. Onun için onun gönderdiği manevi gömlek onun böylece gözlerini açmış oldu.

Bizler de bu gömleğimizi giydiğimizde bize iftira etseler, her türlü kötülük yapmaya yeltenseler hatta tabancayla mermi sıksalar hepsinin o gömlekten içeriye geçmediğini patır patır gömleğin üstünden döküldüğünü göreceğiz. Çünkü Onu biz indirdik. Onun muhafazacısı da biziz buyurulmuştur. İşte bu Tevhid gömleğini giymek için gerekli olan anahtarları Allah Mürşid-i Kâmillere ihsan etmiş. Gidip onlardan alarak giyeceğiz yoksa kainatı dolaşsanız hiçbir pazarda bu satılmaz.

***** ***** ********** ***** *****

TEVHİD MERTEBELERİ VE YAŞAM ŞEKLİ

Tevhid Mertebelerini Pirimiz Seyyid Muhammed Nurul Arabi Hz.leri iki bölümde mutala etmişlerdir.

1- Fenafillah Mertebeleri

2- Bekabillah Mertebeleri


Fenafillah Mertebeleri üç makamdır.

1- Tevhidi Ef al

2- Tevhidi Sıfat

3-Tevhidi Zat


Bekabillah Mertebeleri ise dört makam olarak isimlendirilir.

1- Makamı Cem

2- Hazretül Cem

3- Cemül Cem

4-Ahadiyet (bu makam yalnız Peygamber efendimize ait olduğu için telkin edilmez. Edilse bile anlaşılmaz.)

TEVHİDİ EFAL: Fenafillah mertebelerinin başlangıcı olup fiil ve işlerin birliği demektir. Bir salikin bu mertebeye gelebilmesi için her Nefeste daimi zikirle kalbinin mutmain olması, dolayısıyla da dış temizliği olan zahir Abdesti ve daim zikir olan batın Abdesti alması lazımdır. Dışını Şeriat ahkamıyla, içini de saat gibi daimi zikirle kurması lazımdır. Fecr Suresi 27-28. Ayetlerindeki: Ey mutmain olmuş nefis dön Rabbına hitabına mazhar olarak Tevhidi Efal telkin ve talim edilir. Bu mertebede salike 4 şuhud gösterilir. 1- Tevhidi Ef al 2- Fenayı Efal 3- tecelli Efal 4- Cennetül Efal veya irfan Cennetidir. Rabıtası da Lâ Faile illallahtır. (Allah tan başka Fail (halkedici) yoktur.) Salik, Enfüsde, Afakta, sükûn ve hareket halinde bütün fiilleri birleyerek, bunların hepsini Hakka nispet eder. Fiiller her ne kadar iyi ve kötü fiiller diye isimlendirilse de iyilik ve kötülükler bizler içindir. Yoksa Hakka nisbet edildiğinde hepsi hayırdır. Arifler fillerin cümlesini Hakka nispet ederler. Yine de Allah kötü yaptı denilmez. Zira kötü ismini icat eden nispettir. Eğer işin kula nispeti olmamış olsa, o işin iyiliği ve fenalığı tayin olunamazdı. Şu ayetten anlıyoruz ki fiillerin faili Allah tır. Saffat Suresi 96. Allah sizleri ve sizlerin amellerinizi halk eyledi.

İşte salik Enfüsünde ve Afakında bütün fiilleri hissi ve kalbi olarak Hz. Allah a nispet ederse, Kalbi müşahede ile zevk hâline geçer. Karşılaştığı her olayda fiillerin meydana gelmesine vesile olan mazhar veya kullara nispet etmeyeceği için şirkten kurtulan o salik; Hacivat ile Karagözün kendilerinin hiçbir güç ve kuvvet sahibi olmadıklarını, onları kavga ettirenin, onları oynatan sanatkarın olduğunu bildiği gibi, bilecektir. Her şeyi yerli yerinde görüp; Enfüsünde fark, (Şeriata uyup uymadığını tartması)kendi eksikleri varsa peyder pey onları yok etmesi,Nefsini levm etmesi lazımdır. Afakta ise Cemde (birlikte) mutâla edip, mutlu olacaktır.

Bu salikler yaşamlarında sakin ve şeri hükümlere tabii olarak yaşarlar; bütün tecellilere nazar ederler ve zuhurata tabi olurlar.Cenabı hakka boyun bükmüş,ve tam teslimiyetle,kalbi ile daimi zikir,hissi ilede Rabıtayı kullanırlarsa, Efendisinin himmetiyle Tevhidi Efal zevkine ermiş olurlar.

TEVHİDİ SIFAT: Fenafillah mertebelerinin ikincisidir. Hayat, ilim, irade, kudret, semi, basar ve kelam sıfatları Hakkın olup, bu sıfatlar salike ayna olmakta ve orada Hz. Mevla müşahede edilmektedir. Burada salik zevken bu sıfatlar ile mevsuf olanın Hak Tealâ olduğunu bilecektir. Bunun için de bu mertebede 4 şuhut öğretilir: 1- Tevhidi Sıfat 2- Fenayı Sıfat 3- tecelli Sıfat 4- Cennetül Sıfat. Rabıta olarak ta Lâ mevsufe illallah verilir. Bakara Suresi 255, Şuara 11 ve Kasas 68 gibi ayetlerde bütün subut (sabit) sıfatların halikinin Allah olduğunu anlamaktayız.

Sıfatlar gayba aittir, zuhura gelince şehadete intikal ederek esma adını alır. İlim bir sıfattır, zuhura gelince Alim adını aldığı gibi bu mertebeyi gören saliklerde edep, ahlak ve yüceliklerin görülmesi lazımdır. Zira fiil ve subut sıfatların nisbiyetlerinden kurtulan bir kulun mâğfirete ermesi, temizlik, doğruluk ve Resulullah (S.A.V.) Efendimizin güzel ahlakını sergilemesi lazımdır. Efal ve Sıfat mertebelerini görenlere Tevhid de tarikat ehli de denilir.

TEVHİDİ ZAT: Tevhidi Zat, vücut birliği demektir. Vücut Hakkındır. Efalin vücudu yoktur. Sıfattan tecelli ediyordu. Sıfatın da vücudu yok o da vücuttan tecelli ediyor. Allah Vacibul Vücuttur. İşte salike fenafillah mertebelerinin sonuncusu olan Tevhidi Zat Mürşidi tarafından 4 şuhutla tarif edilir. 1- Tevhidi Zat 2- Fenayı Zat 3- Tecelliyi Zat 4- Cennetül Zat. Rabıtası ise Lâ mevcude illallahdır.

Bu makamda salik hissen, aklen ve hayâlen gerek Efal, gerek Sıfat ve gerekse Zat aynalarından Vücudullaha bağlanıp cümle eşyanın vücudu Hak olduğunu mülahaza eder ve zevk alır. Daimi zevkte kalabilmesi için Rabıtaya sımsıkı sarılır. Halkın fani Hakkın ise baki ve zahir olması halinde zevkidar olur. Bu halle hallenen kişi ihtiyari bir ölümle ölmüştür. Mutu kable ente mutu (H.Ş.) Ölmezden evvel ölme budur. Kasas Suresi 88, Rahman Suresi 26-27, Yunus Suresi 62. ayetlerinde açık olarak bu mertebenin halini görmekteyiz.

Bu Fenafillah mertebelerini gören bir salik Nefsini bildiği için Rabbini de tanımıştır. Nefsini bilen Rabbini bilir (H.Ş.) Her ne kadar ilimle Fenafillah olunmuşsa da yine de zaman zaman Nefsine tabiliğinden geçemediği için hem mahcubiyeti görülür; hemde makam zevkleri tecelli ettiğinde ehli keşiftirler. Yani halkla olduklarında hicapları, Hakla oldukları zaman keşifleri artar. Ehli velayettirler.

CEM MAKAMI: Beka makamlarının birincisidir. Fenafillah mertebelerini zevk edip kulun kendisinin zannettiği Fiil, Sıfat, ve Zatın da yok olduğunu anlayınca bu mertebe de telkin edilir.

Salik bu yerde Hakkı zahir Halkı batın müşahede edecektir. Bu makamda halk ayna olup, oradan Hak zahir olmaktadır. Ve Vahdet şuhudu kişiyi istila eder. Cem makamı telkin edilen salik Hakka kuvve olup onun kuvvesinden Hak zahir olurken, kendisi batın olur. Aynı zamanda eşya da butuna girer. Bir cismin gölgesinin, öğle vakti cisimde yok olduğu gibi halk mazharından Hakk ın zahir olmasıdır. Efalin, Sıfatın, Zatın birliği zevkiyle her nereye bakarsa Hakkın Cemal yüzünü görmesi onun zevki olacaktır. (Bakara Suresi 115). Saliki ismi ile çağırsalar ismini bile duyamayışı onun zevki olacaktır. Bu makama Kurbi Feraiz, Uluhiyyet, Ruh makamı gibi isimler de verilmiştir. Bu makamda salik fazla durdurulmaz. Salik kabızlık ve yalnızlık içindedir. Cem Makamı Hz. İsa A.S.ın makamıdır.

HAZRETÜL CEM MAKAMI: Bekabillah mertebelerinin ikincisidir. Bu makamda halk zahir Hak batındır. Hak aynasından halk zahir olarak müşahede edilir. Cem de bilen gören ve işiten abdın kuvvesiyle Hak idi; bu makam da ise, Hak kulun kuvvesi olmaktadır. Hadisi Kudside Kulum bana nevafille yaklaştığı zaman duymasına kulak, görmesine göz, konuşmasına dil olurum… buyurulmuştur. Her nereye nazar edersek edelim zahirde halkı batında ise Hakkın tecellisini zevk ve ifade ederiz. Necm Suresi 8. Sarktı-Fetadalla miraç ayeti Zat olan Allah ın Muhammed olan sıfatlara yani kesret alemine zuhuratı olarak da zevk edilir.

Hazretül Cem e bütün sıfatların, Zatı Hak ile kaim olduğunun müşahede ve zevk olduğu bir makam olması nedeniyle sıfatıyyun da denilir. Bu mertebedeki saliklerin şeriatlarında kemâlat, yücelik ve ahlakı Resulullah (S.A.V.) görülmektedir. Bunlar Mukarribindirler.

CEMÜL CEM MAKAMI: Bekâbilah mertebelerinin üçüncüsüdür. Makamı Cem ile Makamı Hazreti Cem i kendinde toplayan yani vahdet ve kesreti cem eden bir makamdır. Buna Tenzih ve Teşbihi Tevhid yapmak yeri de diyebiliriz. Batın olan mutlak ve zahir olan mukayyedin hepsi Haktır diye zevk ederiz.

Kur-an-ı Kerim Hadid Suresi 3. ayeti O evveldir, o Ahirdir, o zahirdir, o batındır bu zevkimize delildir. Ayrıca Necm suresi 9: da kabe kavseyn Celal ve Cemal yaylarının birleştiği Kalp mertebesi de denilir. Vahdet aynı kesret, kesret de aynı vahdet olarak zevk edilir. Tevhidi Efal mertebesinde fiillerden soyunan salik bu yerde Hakkın fillerini giyer. Peygamber ve Velilerin sırlarına vakıf olmak isteyenler bu makamı gerçek yönüyle zevk etmelidirler. İşte o zaman hafi şirklerin de tamamen yok olduğu bu yerde ibadet eden, ibadet ve ibadet edileni birlemişlerdir. Mürşid-i Kâmillerin saliklere telkin ettikleri son mertebedir.

AHADİYETÜL CEM MAKAMI: Bekabillah mertebelerinin 4. ve sonuncusudur. Bu makam Makamı Muhammed dir. Makamı Mahmud da denilir. Kesret olan varlıklardan kaydın kaldırıldığı yerdir. Bundan sonra başka bir makam da yoktur, en yüce mertebedir. İbrahim (A.S.) Tevhid babası olduğu halde bu makama ancak Muhammed (SAV.) Efendimizin müsadeleri ile girebilir. 1- Ahadiyetül Ayn 2- Ahadiyetül Kesret diye iki kısımda mütala edilir. İhlas Suresi 1: Kul huvella hu ehad (de ki o Allahtır bir tektir) Enfal Suresi 17: Habibim sen attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı İsra Suresi 34, Enam Suresi 152 ayetleri bu makamın zevkinin delilleridir.

http://nurusems.wordpress.com/2010/07/2 ... makamlari/


En son yakin tarafından 22.11.10, 22:15 tarihinde düzenlendi, toplamda 2 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Tasavvufta FENÂ... Makamları
MesajGönderilme zamanı: 22.11.10, 22:12 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 13.09.10, 19:32
Mesajlar: 90
Minah-51 :
Çilehanede kırk gününü (erbain) tamamlayana bazı haller gelir. Bazı makamlara ulaşır. Ancak salike sohbetten gelen feyiz daha üstündür. Onu daha kamil kılar.

Minah-52 :
Sohbetine gidilmeye layık olan sadat bir nişan koymuştur. Hz. Azizan (k.s)’a ait şu meşhur dörtlüğü söylerdi :

Kiminle oturdunsa senin gönlün toplanmadı.
Su ile çamur'un (anasır) zahmeti senden gitmedi.
Eğer onun sohbetinden kaçınmazsan,
Azizlerin ruhu sana asla (hakkını) helal etmez.

Minah-53 :
Yüce meclislerinde buunanlara : ”Batini halinizin bizim meclisimizde ve dışarıdaki durumunu ölçün. Eğer arada bir fark görmezseniz bana gelmeyiniz.” buyururlardı.

Minah-54 :
Meyvesi müride mülk olan terbiye (seyr-i süluk) ancak sohbet ve şeyhine hizmet ile olan terbiyedir. Bundan başka nazar gibi yollarla gelen ise gelip geçicidir. Bu hal nadiren mülk olarak kalır. Nadir ise yok gibidir.

Minah-55 :
Halk ancak fenafi'llah makamını geçenden menfaat görür. Henüz o makamda bulunan istiğfar ehlinden menfaat göremez. Ancak bu menfaatten gaye terbiye menfaatidir.
Yoksa her makamda bulunan veli belaların def’i, bereket gibi hususlarda himmet eder. Hatta bu durum müridlerde de bulunur.

Minah-56 :
İstiğrak halinde bulunan salik, içinde bulunduğu manevi halini, letaifleri, yükselip fenafi'llah’a ulaşıp dönen ile değiştirmek istemez. Halbuki letaifleri fenafi'llah’a ulaşıp dönen daha kamildir.

Minah-57 :
Fenaya ulaştıktan sonra tekrar bekaya dönen, tekrar namaz ve vefat anında istiğraka (fenafi'llah makamına) döner.
(İstiğrak makamında olan kişi halkın hallerinden habersiz olup, bütün hissiyatı ile ona varid olan füyüzat ile meşgul olur. Hatta bazen kendi nefsinden de geçer. Dönen kişi ile Allah (c.c) kalbinde hazır olduğu gibi halktan da gaib değildir. Bu dönen kişi sekerat ve namazda bütün masivadan gafil olduğu için tekrar istiğraka girer.)

Minah-58 :
Fenaf'illah makamında bulunan bazı büyüklerden, terbiye menfaati görülür.
Muhyiddin-i Arabi (k.s) bu makamda iken faydalı olmuştur.
Gavs (k.s) H.z : sekr halinden bazılarının sözü olan, ”Ben rabbimi at şeklinde gördüm.” gibi sözlere itibar olunmamasını söyledi.

Minah-59 :
Gavs (k.s) H.z’nin yüce meclislerinde, ihlas üzerine sohbet ediliyordu.
Ben (Halid-i Öleki) ihlası sordum. Cizreli Mevlana Ahmed (k.s)’in beytini okudu :
Ku’ran ve ayetlere yemin ederim.
Eğer meyhanenin (tarikatın) piri
Lat’a secde edin dese
Müridler ona uyarlar.

”İhlas bu kadar mıdır ?” dediğimde. ” Bu kafi değil midir ?” buyurdu.

Sonra Gavs (k.s) bu fakire (Halid-i Öleki) döndü: ” Sen ihlas hakkında ne diyorsun.”
Ben de : ”Bana göre ihlas hadisi kutsinin delalet ettiği gibi mürid, şeyhinin bütün sözleri, fiilleri, hareket ve sekenelerinin ancak Allah (c.c) rıza ve emri ile olduğuna yakınen inanmasıdır.” dedim.
Gavs (k.s) bu cevabımı beğenerek ”Gerçek ihlas budur. Bundan başkası yukarıdaki dörtlük gibi ehl-i sekrin kelamıdır.” buyurdu.

Minah-60 :
”Zahiri şevkat ve sureten iltifat müridin sülukunu geciktirir. Fakat müridler de bu olmadan memnun olmazlar. Biz de ne yapacağımızı bilemiyoruz.”
Şeyhim, Seyyid Taha (k.s) benimle konuşmaz, bana bakmazdı. Hatta bazı zamanlar benim bulunduğum hatme ve teveccühe gelmezdi.

Minah-61 :
Rabıta şekillerinden olan hayali rabıtayı, (şeyhinin hareket ve tavırlarına ittibayı) suri rabıtaya (sureten şeyhi düşünmek) tercih ederdi. Menfaatin hayali rabıtada olduğunu buyururlardı.

Minah-62 :
“Rabıta olmadan fenafiş-şeyh olmaz, fenafiş-şeyh olmadan fenafil-Resül olmaz, fenafil-Resül olmadan fenafi'llah olmaz, fenafi'llah olmadan vusul olmaz.” buyurdu.

Minah-63 :
Gavs (k.s) H.z. şöyle buyurdu : ” Sohbetinde bulunduğum bazı şeyhler, müridlerie rabıtada kendilerini değil, vefat etmiş olan kendi şeyhlerini rabıta yapmayı söylüyorlardı, Halbuki berzah alemindeki kişiyi rabıta etmek, dünya alemindeki kişiye nasıl menfaat verir.”

Yüce meclisde sufilerden biri bu konu hakkında şöyle dedi : ”Eğer alem-i berzahtakinin rabıtası, dünya alemindekine kafi gelseydi, Hz. Peygamber (a.s) bütün mahlukatın şeyhi ve dünyadaki hayatından daha ekmel bir hayat ile Ravza-ı mutahhara'da diri olduğundan, bütün mahlukat O'nun rabıtasıyla yetinir ve bu daha iyi olurdu.”
Gavs (k.s) Hz. sufinin bu sözünü beğendi.

Minah-64 :
Gavs (k.s) H.z. ”Nefsin ölümü ve öldürülmesi, emr-i ilahiye ittiba ederek, sıfatlarının değişmesinden ibarettir. Bu bazı meşayihlerin sözlerinden anlaşıldığı gibi nefsin yokluğundan ibaret değildir. Delili, nefsin kemale erdikten sonra hayr iştiyakı duyması ve onunla emretmesidir. Nefsin bekası olmazsa bu olmaz.”

Minah-65 :
Nefsin yaratlışında liderlik ve başkanlık vardır. Letaifler makamlarına ulaşmadan önce, nefse bulunduğu kötülük hali üzerine hizmet ederler. Letaifler makamlarına ulaştıkları zaman nefs yalnız ve hizmetçisi kalır. Bu ise nefsin tabiatına aykırı olduğundan, nefs bu hale sabredemez. Nefs de letaiflerin peşinde, onların makamına çıkar. Yine onlara baş olur fakat hayır üzere emr eder.


Minah-66 :
Bazen salikin letaifi yükselir, fakat salikin bundan haberi olmaz.

Minah-67 :
Bazen letaifler birlikte yükselirler. Kendi alemlerine yönelirler. Bu durumda letaifler karışıp tek sütun gibi görülürler. Süluk edenlerde bu halet kuvvetli olup, böyle olanların halka menfaatleri daha çok olur. Letaifler zati olarak birdir diyenlerin sözü buradan kaynaklanmıştır.

Letaifler kendi alemine yönelirken bazen de birbirini takib ederek sırayla giderler. Bu sülukta zayıflıktır. Hem de böylelerinin halka menfaati az olur.

Minah-68 :
Letaifler nuranidirler. Salik hayr amelini bunlarla görür. Letaifin yükselmesinin belirtisi, salikin hayr amelleri görmemesidir.

Minah-69 :
Letaifler yükselirken, tecelliyat kalbe inmeye başlar. Letaifin yükselişini farkeden salik, kendisinden bir şey yükseldiğini ve üzerine sis gibi bir şeyin yağdığını hisseder.

Minah-70 :
İnsanın letaifi yükselince, letaif sütununun kökü bedende kalır. Bedenden temelli ilişiği kesilmez.

Minah-71 :
Tecelli-i berkiden önceki bütün tecelliler, sıfatların tecellisidir. Ancak tecelli-i berki de Cenab-ı Hakk (c.c)’ın zatının tecellisi başlar.

Minah-72 :
Muteber olan fena (fenaf'illah) daimi fenadır. Gelip geçici olan berki fena muteber değildir. Berki fena tarikata yeni girende, hatta avamda da olur. Bu hal sonu başa getirmenin bir semeresidir.


Minah-73 :
Vahdet-i vücud makamının müşahedesi, tarikata girilmesi mecburi bir akabedir. Kimisi bu akabede kalıp terakki eder. Böylelerinden menfaat görülebilir de, görülmeyebilir de.

Kimisi orada bir gün ya da daha fazla kalıp bu akabeden kurtulur. Bazan da o makama girildiğini bilmeden geçenler olur.

Minah- 74:
Fena-i İncilayı, ilahi nurların açılıp görülmesi arttırır. Fenanın mertebelerine göre incila muhtelif olur. Birincisi Fena, ikincisi fena´yi fena, üçüncüsü fena-yı fena-yı fena böylece incila arttıkça bir fena lafzı ilave edilip, onunla beraber zikir edilir. Bu mertebelerden üstteki alttakine gölge olur. Bir kabuk ya da elbise gibi olur. Alttaki eskiyince çıkarılr ve daha üstün mertebede yeni olanı giyilir. Nasıl ki cırcır böceği seslenir, seslenir sonunda eski kabuğun yerine yenisi geçer. Durum böyle devam eder. Salikinde böle mertebeleri aşıp terakkizatı devam eder.

Salik, bu durumu hayalen evinin yıkılıp yeniden yapılması, eski elbisenin yenilenmesi veya renginden değişmesi şeklinde görür. Bazen de görmez.

Salik, bu mertebelerden süratle peşpeşe geçer. Bunlardan birinde çok takılıp, asıl makamı zannetmemesi gerekir. Bu gölgedir, daha üstü, daha üstü….vardır. Fena-yı fena bilgisinin yok olması değildir. Bilginin yok olmasına "sekr” denilir. Bu da geçicidir.

Minah-75 :
Gavs (k.s) buyurdu : “”Nakşibendi tarikatinda başkası işitecek şekilde zikir yapılmaz. Yalnız ölmek üzere olan hastaya kelime-i tevhid telkin etmek, beş vakit namazın sonunda on defa tevhid çekmek müstesna...

Minah – Seyyid Sıbgatıllahi'l-Arvasi (k.s.a.)

http://minah-sufi.blogspot.com/2010/10/minah-51-75.html


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Tasavvufta FENÂ... Makamları
MesajGönderilme zamanı: 22.11.10, 22:25 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 13.09.10, 19:32
Mesajlar: 90
Temkin

Soru: Temkin, tasavvufta zirve kabul ediliyor. Temkinin içtimaî hayatımıza bakan yönleri nelerdir? İzah eder misiniz?

Cevap: Temkin kelimesi farklı kipleriyle Kur’ân-ı Kerim’in değişik âyet-i kerimelerinde geçmektedir. Meselâ Kehf sûre-i celîlesinde, doğu ve batıya seyahat eden, sonra Çin Seddi’ne veya Ye’cüc ve Me’cüc’ün bulunduğu yere ulaşan Zülkarneyn için şöyle buyruluyor:

إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ وَاٰتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا

“Biz dünyada ona mükne verdik ve ihtiyaç duyduğu her konuda sebep ve vasıtalar ihsan ettik.” (Kehf sûresi, 18/84) Âyette geçen “mükne verdik” mazmununu, Zülkarneyn’e ayağını yere sağlam basacağı ve sözünü dinletebileceği bir imkân, güç ve hâkimiyet bahşedilmesi şeklinde anlayabileceğimiz gibi; devletler muvazenesinde ona muvazene unsuru olma konumunun verilmesi şeklinde de anlayabiliriz. Böylece doğuya seyahat yaptığında doğudakiler, batıya seyahat yaptığında batıdakiler ve daha sonra Ye’cüc ve Me’cüc’ün dünyasına seyahat yaptığında da onlardan bîzar olmuş insanlar çözüm adına hep ona müracaat ettiler. Nasıl ki muvazene unsuru olduğundan dolayı bir dönem müracaatlar hep Devlet-i Âliye’ye yapılıyordu. Meselâ bir gün Fransuva geliyor; Hünkârım, Pir-i Mugan’ım, Şem’-i Taban’ım.. gibi ifadelerle ona sığınıyor ve ondan himaye talebinde bulunuyordu. İşte, âyet-i kerimede mükne mazmunuyla ifade edilen devletlerarasında muvazene unsuru olma mazhariyeti o dönemde Zülkarneyn’e verilmişti.

Esasında mevzuun daha iyi anlaşılabilmesi için, sûre-i celîlede önümüze serilen değişik tablolara birbiriyle irtibatlı bir bütün hâlinde bakılması gerekir. İşte bu perspektiften bakıldığında, o tabloların her birinde bir yönüyle seyr ü sülûk-i madde itibarıyla varılacak noktaya varma adına farklı mertebelerin söz konusu olduğu görülecektir. Bu tablolarda öncelikle mağara döneminden bahsedilir, ardından bahçe sahiplerinin durumu anlatılarak dikkatler dünya ile imtihan olmaya çekilir; daha sonra Hızır’la arkadaşlık gibi ayrı bir dönem ele alınır. Sonunda da meseleyi noktalamadan önce deccaliyete ve Ye’cüc ve Me’cüc’e karşı sıyanet ve siper oluşturabilecek âyetlerden bahsedilir. Zaten Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) da, deccalın şerrinden korunma adına, buradaki ilk veya son on âyetin cuma günü okunmasını tavsiye buyurmuşlardır. Dolayısıyla mükne meselesi, bu güzergâhtan geçtikten, bu vetireyi yaşadıktan sonra Cenâb-ı Hakk’ın lütfedeceği bir nimettir. Yani bir nemin çiy noktasına ulaşıp orada pozitif ve negatif bulutların inzimamıyla yağmur hâline gelip yeniden toprağın bağrına akması gibi bir toplumun da maddî-mânevî doygunluğa ulaşması, o çiy noktasını ihraz etmesi mükne adına çok önemlidir. İşte bütün bunlar temkine giren hususlardandır.

İçteki Temkin – Dıştaki Temkin

Hac sûre-i celîlesindeki bir âyet-i kerimede ise sahabe-i kiram efendilerimize, mallarını, ırz, namus, şeref ve haysiyetlerini koruma adına maddî mücahede için izin verildiği ifade ediliyor. Evet, kin ve nefrete kilitli din düşmanlarının zulüm ve baskılarına karşı koyma ve artık bundan sonra böyle bir şeyin yapılamayacağını gösterme adına şöyle buyruluyor:

أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللّٰهَ عَلٰى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ

“Kendilerine savaş açılan mü’minlere, savaşmaları için izin verildi. Çünkü onlar zulme maruz kaldılar. Allah onlara zafer vermeye elbette kadirdir.” (Hac sûresi, 22/39) Arkasından da Cenâb-ı Hak:
اَلَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ

(Hac sûresi, 22/41) buyurmak suretiyle onlara yeryüzünde mükne verdiğini ifade ediyor. Yani onları, devletlerarası muvazenede bir muvazene unsuru hâline getireceğini ve onlara temkin ihsan edeceğini beyan buyuruyor. Sahabe efendilerimiz, o güzergâhtan geçecek, Mekke çilesini çekecek, Medine’ye gelip orada sitelerini kuracak ve böylece “Muvazenede biz de varız, bizim dediğimiz de var!” diyeceklerdir. Cenâb-ı Hak bu yolda onlara imkân vereceğini, temkin ihsan edeceğini ifade buyuruyor. Misal olarak zikrettiğimiz bu hususlar, sofîlerin anlamış olduğu temkinden farklıdır ve daha çok da soruda ifade edildiği gibi, temkinin içtimaî hayat ve hakka hizmet sahasına bakan yönüyle irtibatlıdır.

Fakat şu husus gözden kaçırılmamalıdır ki, sofîlerin ortaya koymuş oldukları ve tasavvufta zirve kabul edilen temkin mülâhazası yukarıda mevzubahis ettiğimiz temkin mülâhazalarından tamamen tecrit edilmiş değildir. Fakat yine de her iki temkin mülâhazası arasında belli bir farklılığın olduğu açıktır. Zira sofîler nazarında en büyük dünya; insanın kendi iç âlemidir, enfüsî dünyasıdır. Evet, onlara göre, her ne kadar dıştaki dünya büyük gibi görünse de, avâlim insan dünyasında pinhan ve cihanlar da yine o insan dünyasında matvîdir. Bu açıdan da diğer temkinler, insanın enfüsî dünyasında ulaştığı temkine nispetle küçük kalır. Evet, Zülkarneynlik, Davudluk, Süleymanlık ona nispeten küçüktür. “Süleyman var Süleyman’dan içeru” diyen Yunus Emre de ihtimal ki böyle bir meseleye işarette bulunmuştur.

Naz Değil Niyaz

Şimdi isterseniz aradaki bu münasebet dolayısıyla, kalbî ve ruhî hayat açısından da temkin mülâhazası üzerinde bir nebze duralım. Sofîler, Allah’la münasebetleri nokta-i nazarından bir temkin mülâhazası geliştirmişlerdir. Şöyle ki, bir sâlik, değişik basamaklardan geçerek, seyr ü sülûk meratibini tamamlayabilir. Evet, o, kalb ve ruh ufku itibarıyla Allah’a yükselirken, fenâfillâh, bekâbillâh ve maallâh olma istikametinde ahlâk-ı âliye-yi İslâmiyeye dair değişik disiplinleri kullanabilir. Bu disiplinler insanın miraç ve urucunda birer basamak vazifesi görür. Buradaki uruc tabiri, kavs-i uruc, kavs-i nüzul şeklinde ele alındığında farklı mânâya gelse de, sofîler onu insanın Allah’a yükselmesi mânâsında kullanagelmişlerdir. Hatta urucunu tamamlayan bir insanın tekrar halkın içine inmesini de suud tabiriyle ifade etmişlerdir. Evet, siz seyr ü sülûk-i ruhanîde kat-ı meratib etme adına yüz tane disiplin ortaya koyabilirsiniz. Ancak belki de Muhyiddin İbn Arabî, İsmail Hakkı Bursevî gibi bu mevzuda yed-i tûlâ sahibi olan ve aynı zamanda kalbî ve ruhî hayatı temsil eden zatlara göre bunlar yüz elli tanedir. Şimdi siz bütün bu meratibi katederek Allah’ın izni ve inayetiyle belli bir noktaya ulaşabilirsiniz. Fenâfillâh, bekâbillâh, maallâh makamına erip, bir şuhud ve vahdet mülâhazasına sahip olabilirsiniz. Gayb-i mutlaka, hakikatü’l-hakaika ulaşma mülâhazaları içinizde belirebilir. İşte bu noktada biz, insanları tecsim ve hayyize düşürmeme adına, temkinin bir gereği olarak diyoruz ki, zevkî ve halî olarak yaşanan bütün bu hâller, insanın ihsas ve ihtisasları açısından basiretinin açılmasıyla onun artık meseleyi öyle görmesi ve öyle duymasıyla ilgilidir. Başka bir ifadeyle, sâlikin yaşamış olduğu bu hâl, bir istiğrak, bir kalak ve bir heymanın neticesidir.

İşte böyle bir noktaya ulaşmak, insanda naz mülâhazalarını beraberinde getirebilir. Yani zirvelere ulaşan bir insan hiç farkına varmaksızın tavus kuşlarının çalım satmaları veya hindilerin kabara kabara yürümeleri gibi kendini bir şey sanabilir. İşte sâlikin taakkul dünyasında, hatta tasavvur ve tahayyül âleminde nazlanmaya bâdi olabilecek hususlara girmemesi önem arz eder. Evet, kul hangi mertebede bulunursa bulunsun, Allah karşısında kulluğunun şuurunda olması, Allah’ın Mâbud-u Mutlak, Mahbub-u Mutlak ve Maksud-u bi’l-İstihkak olduğu mülâhazasıyla oturup kalkması çok önemlidir ve bu durum onun temkinini ifade eder. Yani insan zirvelerde bile olsa hep kulluk şuuru içinde bulunmalı, bazılarının yaptığı gibi hislerini Zât-ı Ulûhiyet’e yakışmayacak şekilde ifade etmemeli; ifade edip değişik hezeyanlara girmemelidir.

Zikredilen bu hususlar temkin adına çok önemli olduğu gibi, İmam Sühreverdi, Muhyiddin İbn Arabî, Molla Câmî (rahmetullahi aleyhim) gibi çok önemli zatların zahiren dinin temel disiplinlerine aykırı gözüken bazı ifadelerini mâkul birer mahmil bularak yorumlamak da temkinin diğer önemli bir veçhesini teşkil eder. Çünkü böyle bir yaklaşım, insanı onlar hakkında suizanna düşmekten kurtarır. O büyük kametler his, hâl ve zevke mağlup olmanın neticesinde bunları söylemişlerdir. Biz ise ne hissin ne halin ne de zevkin mağlubu insanlarız. Biz bırakın his ve zevkin mağlubu olmayı, nefsimize bile galebe çalmış değiliz. Bu açıdan da, onlar hakkında temkinli olmalı ve suizanna düşmemeye dikkat etmeliyiz.

O halde insan, hangi mertebeye ulaşırsa ulaşsın, hangi zirvede bulunursa bulunsun, her zaman ayağını yere sağlam basmalı ve hep kulluğunun şuurunda olmalıdır. Cenâb-ı Hak, en önemli ibadetimiz olan namazın hatimesinde yani ibadetimizin miracı ve Allah’a ulaşma noktası olan tahiyyatta Fahr-ı Kâinat Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) bize şu ifadeleriyle tanıtıyor:

وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

“Şehadet ederim ki, Hz. Muhammed, Allah’ın kulu ve Resûlüdür.” Bazı ulemaya göre bu meselenin miraçta gerçekleştiğini düşünecek olursak, böyle bir yerde Cenâb-ı Hak kulluğu nazara vermiştir. Yani Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh), zirveler zirvesine çıktığı anda kendisine yine kulluğu hatırlatılıyor. Mebdeinde de:
سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَىٰ بِعَبْدِهِ لَيْلًا مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا ۚ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ

“Şanı yüce, mukaddes, müberra ve münezzehtir o Allah ki, bir gece kulunu Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksâ’ya götürdü.” (İsra sûresi, 17/1) buyrulurken de, Peygamber Efendimiz’in abd olmasına vurgu yapılıyor.

Dolayısıyla temkin; her zaman abdiyetin, kulaktaki küpenin, boyundaki tasmanın, ayaktaki pranganın farkında ve şuurunda olma demektir. Hz. Mevlâna, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) için şöyle diyor: “Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzad olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.” Bu meseleyi Allah’la münasebetimiz açısından Zât-ı Uluhiyet’e tevcih ederek, bin defa “Kul oldum, kul oldum, kul oldum” diyebiliriz. İşte bu bir temkin ifadesi, temkin soluklanmasıdır ve velilere göre bir hâldir. İrşat ve tebliğ hayatımızdaki temkine gelince; din-i mübîn-i İslâm’ı dırahşan çehresiyle insanlığa göstermeye çalışmak, kusursuz bir temsil sergileyerek dilin söylediklerini temsille derinleştirip enginleştirmek ve söyleyeceklerimizi hiç kimsenin itiraz etmeyeceği, kabul etmekten çekinmeyeceği bir üslûp ve formatla sunmak demektir. Tabiî aynı zamanda insanın elde edilen netice ve semereyi asla kendinden bilmemesi ve ortaya koyduğu hizmet ve gayretler dolayısıyla nazlanma gibi tavırlar içine girmemesi de temkin adına çok önemlidir.

Temkin Kaymasına Düşmemek İçin

Evet, insan bir kısım mazhariyetler karşısında naza geçebilir. Meselâ, dünyanın dört bir yanında Cenâb-ı Hakk’ın eltaf-ı sübhaniyesinin bir sonucu olarak çok güzel hizmetler ortaya konmuş olabilir. Fakat hakiki sebep siz olmadığınız hâlde, bu güzel işler bir şekilde size irca edilebilir. Böyle bir takdir ve teveccühte bulunanlar bu içtihat hatalarında şayet ifrata girmiyorlarsa inşaallah günaha girmiş sayılmazlar. Fakat kendisine teveccüh edilen zat, bu teveccühleri haklı görüyor ve –Allah korusun– “tam yerine oturdu” gibi bir mülâhazaya kapılıyorsa kazanma kuşağında kaybediyor demektir. Evet, insan takdir, teveccüh ve iltifatlar karşısında niyaz zemininden kayıp naza girebilir. Dolayısıyla temkin kaymasına düşebilir. Meselâ, eğer hizmet eden bir insanın zihninden: “Bakın bizimle neler oluyor. Osmanlı devleti koskocaman bir cihan devleti olduğu hâlde bizim vardığımız yerlerin öşrüne bile varamamış!” türünden düşünceler geçiyorsa, bu mülahazalar apaçık bir şekilde ruhun ve latîfe-i rabbaniyenin kirlendiğinin bir göstergesidir ve temkine tamamen aykırı düşüncelerdir. İnsanın aklına bu tür zararlı mülâhazalar geldiğinde hemen “Allahım ‘Değildir bu bana layık bu bende/Bana bu lütf ile ihsan nedendir?’ (M. Lütfî) Ben de anlamış değilim bütün bu lütuf ve mazhariyetleri. Fakat bazen büyükler küçüklere külah giydirebiliyor.” demesini bilmelidir.

Evet, mazhar olunan bütün güzelliklerin o Zât-ı Ecell u Âla’nın büyüklüğüne verilmesi gerekirken, ganimetten kendisine hisse ayıran adam gibi davranarak “bu ona ait, bu da bana ait, bu ona ait, bu da bana ait…” gibi bir düşünceye kapılmak; “biz de öldük öldük dirildik, biz de koştuk koştuk didindik, biz de şunu yaptık, biz de bunu yaptık..” demek hizmet edenler hesabına temkine aykırı şeylerdir. Tabiî ki biz Allah yolunda cansiperane mücadele edecek, fenâ fi’l-hizmet, fenâ fi’l-mefkûre ve Hz. Pir’in ifadesiyle fenâ fi’l-ihvan olacağız. Hz. Pir’in ders halkasındaki talebelerinin söylediğine göre o, Van’daki mağaradan aşağı düşerken bile “Davam!” diye bağırmıştı. Sonra da sanki gizli bir el, mağaranın ağzı daha içeride olmasına rağmen, onu alttaki mağaraya itivermişti. Zannediyorum o, Azrail aleyhisselâm gelip canını alacağı zaman bile “Davam!” diye inleyip sızlamıştır.

Cenâb-ı Hak yaptığımız hizmetlerle övünme gibi bir densizlikten bizi muhafaza buyursun. Çünkü bu, hizmet hayatımız ve hareket adına temkinsizliğimiz olur. Bu mevzuda, temkin, her şeyi Allah’tan bilmektir. Evet,

“Her şey Senden, Sen ganîsin,
Rabbim Sana döndüm yüzüm!
Hem evvelsin hem âhirsin,
Rabbim Sana döndüm yüzüm!”

deyip insan şöyle düşünmelidir: “Ben tıpkı suyun üzerindeki, güneşe bakan kabarcıklar gibi ancak Sana yüzümü dönersem tenevvür eder, aydınlanırım. Ancak o zaman güneşin akislerini göz bebeğimde saklarım. Aksine ben karanlığa gömülünce ne güneş kalır, ne de güneşin aksi.” İşte bu mülâhaza hizmete ait bir temkinin ifadesidir.


Fethullah GÜLEN
herkul.org
15.11.2010


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Tasavvufta FENÂ... Makamları
MesajGönderilme zamanı: 22.11.10, 22:54 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 13.09.10, 19:32
Mesajlar: 90
Fenâ ve Bekâ

Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ


Fenâ yokluk ve hiçlik ve geçici olmak; bakâ ise kalıcı ve daimi olmak anlamına Kur'an kaynaklı bir tasavvuf kavramıdır. Rahman Suresi'nde: Yeryüzünde bulunan herşey fenâ bulacak; yalnız celal ve ikram sahibi Rabbının zatı baki kalacaktır."1 buyurulmaktadır. Ayette "fenâ bulma" olayının ism-i fail vezninde bir kelimeyle belirtilmiş olması bu işin istimrarını; yani geniş bir zaman dilimi içinde devamlılığını belirtmektedir. Haddi zatında Hakk'ın dışındaki varlıklar kendi vücudları ile kaim olmadıkları ve "kaim bi-nefsih" (varlığı kendinden) bir zatın varlığına muhtaç bulundukları için sanki yok hükmündedirler. Bu yüzden O'nun dışındaki herşeye fenâ libası giydirilmiş; bakânın sadece O'na aid olduğu sarahatle belirtilmiştir.

Tasavvufta fenâ Kuran'daki bu temel manasına izafetle bir kaç değişik anlam kazanmıştır. Nitekim ilk devirlerde fenâ kötü sıfatların zail olması; bakâ da iyi sıfatların kalması olarak anlaşılmıştır. Kötü fiilleri terkeden kimsenin şehevi ve nefsani arzuları fenâ bulmuş ihlas ve hüsn-i niyet baki kalmış olur. Dünyadan kalbi rabıtayı koparan kimsenin kalbi dünya tutkusundan fenâ bulmuş demektir. Dünya tutkusu ve kötü huylar fenâ bulunca fütüvvet ve doğruluk baki kalır.

Daha sonraları ise fenâ kulun fâiliyyet şuurunu kaybetmesi abd'in yerine fail olarak ALLAH'ın geçmesi seklinde yorumlanmıştır. Kulun fiilini görmemesi diye de ifade edebileceğimiz bu halde kulun yerine ALLAH kaim olur; ALLAH görür duyar ve tutar. Bu suretle "Ben kulumu sevince onun gören gözü tutan eli yürüyen ayağı olurum."2 Hadis-i kutsîsi gerçekleşmiş olur. Aslında herkes ve herşey ALLAH ile kaimdir. Çünkü yegane fail-i mutlak O'dur. Ancak insanlar masiva perdesiyle perdeli olduklarından bu gerçeği göremezler. Ama insan hadis-i kudside söz edilen biçimde ibadet taat ve zikirle bu hakikatin farkına varır. Kul ALLAH ile o kadar meşgul olur ki nihayet benlik şuurunu kaybeder. O şuurunun yerine yine ALLAH geçer. Bu hale zikirle erişilirse buna: "el-Fenâ fi'l- Mezkur" ; muhabbetle erişilirse "el-Fenâ fi'l-Mahbub" denilir. Fenânın en yüksek derecesi "Fenâ ani'l-fenâ"dir. Bu da fenâ haline erme şuurundan da fani olmaktır (fenâ ender-fenâ). Fenâ halindeki kul bazı beşeri sıfatlardan kurtulursa da beşeriyyet sıfatından tamamen çıkamaz. Böyle bir iddia yanlış olur küfrü gerektirir.

Fenâ ALLAH'a yaklaşmanın (takarrub) en ileri derecelerinden biridir. Fenânın ileri derecesi cem'dir. Fenâya eren kulun yerine her zaman ALLAH geçtiği için fani olmak büsbütün yok olmak hiçe karışmak demek değildir.

Fenâ ve bakâ kavramlarını en yaygın biçimde kullananın Ebu Said Harrâz olduğu kabul edilir. Nitekim Harrâz fenâyı "kalbden dünya ve ahiret lezzetlerinin gitmesi sadece Cenab-ı Hakk'ın rızasının yerleşmesi" bakâyı da "ALLAH'dan başka herşeyin kalbden silinmesi" olarak tanımlamıştır.

Bâyezîd ve Cüneyd gibi sufilerin de fenâ ve bakâ kavramını kullandıkları bilinmektedir. Nitekim Bayezid: "Halkın ahvali vardır arifin ahvali yoktur. Çünkü onun eserleri mahvedilmiş hüviyeti başkasının hüviyeti içinde fani olmuştur. İzleri başkasının izleri için kaybolmuştur." der.

Cüneyd-i Bağdadi'nin Kitabu'l-fenâ adlı bir risalesi bulunmaktadır. Bu risale Süleyman Ateş tarafından neşredilmistir.3 Cüneyd bu risalede fenâ halini su lâfızlarla izah etmektedir: "İnsanların ruhi vücudları Hakk'tandır. Kendilerinde zuhur eden söz ve fiiller de Hakk'ındır. ALLAH'ın kendilerini tamamen imha edip istila etmesi halinde kendi talep ve zikirleri kalmaz; kendileri tamamen varlık duygusundan yok olmuşlardır. Hakk'dan başka birşey kalmamıştır."

Bütün kainat vücud bulmak için ALLAH'dan istifaza ettiğinden fenâ fillah bir cüz'ün küll içine kavuşması olarak tavsif olundu. Damla nasıl denize karışır ve gözle görülmez hale gelirse sufi de öylece Hakk'ın varlığında veya küll içinde kaybolmak ister. Bundan dolayı Feridüddin Attar fenâ yerine "istiğrak" terimini kullanır.

Kalbi fenâ bulmuş kimse ilahi fiillerin tecellilerine mazhar olur. Vahdet denizine garkolan sâlik o denizden başka birşey göremez kendisini bu denizin damlası olarak görür.

Tasavvufta fenâ kavramı değişik açılardan belli tasniflere tabi tutulmuştur:

1. Fenâ-yı zât: Kişinin kendini yok kabul etmesi kendinde varlık görmemesi hakiki varlığın ALLAH olduğunu düşünmesidir.

2.Fenâ-yı sıfat: İnsanın beşeri sıfatlardan sıyrılmasıdır.

3. Fenâ-yı fiil: Kulun fiil ve hareketlerinde adem-i şuurudur. Bu sebepten tasavvuf kitaplarında fenâ fakr kelimesiyle bir arada ve eş-anlamlı olarak kullanılmıştır.

Fenânın bir de tarikatlardaki seyr u sülûk eğitim sürecine göre sıralanan çeşitleri vardır. Fenâ fi'l-ihvan fenâ fi'ş-şeyh fenâ fi'r-Rasul ve fenâfillah.

a. Fenâ fi'l-ihvan: Tarikatta ihvan ve kardeşlik sevgisini gönle yerleştirip ihvanın arzu ve isteklerini kendi arzu ve isteklerinin önünde tutmak onlarla sevgiyle kaynaşmaktır.

b. Fenâ fi'ş-şeyh: Salikin şahsi irade ve arzularını şeyhinin arzu ve iradesinde yok etmesi kendi arzu ve iradesinin yerine şeyhinin arzu ve iradesini koymasıdır.

c. Fenâ fi'r-Rasul: Salikin şeyhinde fenâyı yaşadıktan sonra Hazret-i Peygamber'in şahsında sevgi ve aşkla erimesi onun şahsiyetinde fenâ bulmasıdır. Rasulullah'ın sıfat ve ahlakını benimseyip onlarla bezenmesidir.

d. Fenâ fillah: Salikin kendi sıfat ve vasıflarından sıyrılıp ALLAH'ın sıfatlarıyla bezenmesidir. ALLAH'ta fani olmanın ardından ALLAH'da baki olma hali ortaya çıkar. Bakâ bir bakıma insanın kendisinin etrafındaki halkı ve eşyayı görmemesi halidir. Nefsinde fani olan insan Hakk ile baki olur. ALLAH'ta fenâya eren de yine O'nunla baki olur. Nitekim Bursalı İsmail Hakkı: "Fenâ şekil ve merasimin zat-ı ahadiyyette tamamen muzmahil olmasıdır. Bu suretle kul kendi fiil ve hareketini görmez Hakk ile kaim olduğunun şuuruna erer." demektedir.

Bazı sufiler bakânın peygamberlere aid bir makam olduğunu fenâ ve bakânın dünya zevklerine bağlanmamak ve Hakk'a muhabbetin devamını sağlamaktan ibaret olduğunu söylemişlerdir.

Tasavvufi hayata giren mürid bir mürşidin gözetim ve denetimi altında istidadına göre ibadet taat riyazat ve mücahede usulleriyle nefsini terbiye ederek nihayet fenâ ve bakâ noktasına ermek ister. Nitekim tasavvufu "Hakk'ın seni senden öldürmesi ve kendisiyle diriltmesi" şeklinde tanımlayan Cüneyd fenânın en yukarı derecesini yaşayan salikin teslimiyyet ve sükunet halini elest bezmindeki sükunete benzetmektedir. İbn Arabi ise "ALLAH'ı görüyormuş gibi ALLAH'a kulluk" anlamındaki "ihsan" ile fenâyı aynı anlamda görmektedir.

Bazıları tasavvuftaki fenâ ile Hind mistisizmindeki "Nirvana" arasında bir ilişki kurarak fenâ fikrinin oradan alındığı görüşünü öne sürmektedir. "Nirvana" Hind mistiğinin benliğini kaybetmesi kendinden geçmesi ve yoklukta tükenmesi değil ruhun dünyada iken kazanacağı kemal sayesinde bir daha ve tekrar kalıbına dönmeyerek devr ve seyrden kurtulması demektir. Fenâ ise fail-i mutlak olarak ALLAH'ı gören anlayışın kalbi bir tezahürüdür.

Dipnotlar:
1) er-Rahman 55G26-27
2) Buhari Rikak 38
3) Cüneyd-i Bağdadi ve Mektupları İstanbul 1970 s. 134-140


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Tasavvufta FENÂ... Makamları
MesajGönderilme zamanı: 29.11.10, 17:48 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 21:01
Mesajlar: 487
Alıntı:
Minah-62 :
“Rabıta olmadan fenafiş-şeyh olmaz, fenafiş-şeyh olmadan fenafir-Resül olmaz, fenafir-Resül olmadan fenafi'llah olmaz, fenafillah olmadan vusul olmaz.” buyurdu.


Önemli.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Tasavvufta FENÂ... Makamları
MesajGönderilme zamanı: 01.12.10, 17:39 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 21:01
Mesajlar: 487
Alıntı:
Minah-60 :
”Zahiri şevkat ve sureten iltifat müridin sülukunu geciktirir. Fakat müridler de bu olmadan memnun olmazlar. Biz de ne yapacağımızı bilemiyoruz.”
Şeyhim, Seyyid Taha (k.s) benimle konuşmaz, bana bakmazdı. Hatta bazı zamanlar benim bulunduğum hatme ve teveccühe gelmezdi.


Mürşid-mürid ilişkisi yönünden çooookk önemli...


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 8 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye