Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 11 mesaj ]  Sayfaya git 1, 2  Sonraki
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Rabbani Velâyet: Allah'a Dostluk ve Yakınlık
MesajGönderilme zamanı: 12.01.10, 09:14 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
22. Bölüm: Allah’a Yakınlık, Peygamberlik ve Velîlik Hâlleri

Allah seni irşâd etsin!

Bilesin ki, velîlik ve nebîliğin her ikisi de Hak Teâlâ’ya yakınlık (kurb) mertebelerindedir. Ancak burada kulun Allah’a yükselmesi veya Allah Teâlâ’nın aşağıya inmesi söz konusu değildir. Allah’ın yakınlığının mâhiyeti bilinemez. Evet, mâhiyeti bilinemez olan (Allah Teâlâ) ile ilgili bir nisbet (yakınlık durumu) da şüphesiz bilinemez olacaktır.

Kul, bilinemezliğe mazhar olmadıkça bu yakınlığı anlayamaz. İnsanların, hattâ keşf ve müşâhede ehlinin çoğunun kendi keşfleriyle “yakınlık” kelimesinden anladıkları ve lezzet duydukları şey, latîf (şeffaf) şeylerin yakınlığı türündendir ve Mücessime (Allah’ı cisme benzeten bâtıl fırka) mezhebine adım atmaktır. Allah Teâlâ bundan münezzeh ve çok yücedir.

Allah Teâlâ’nın yakınlığı iki türdür:
(1) Zâtının yakınlığı ve (2) sıfatlarının yakınlığı.
İlâhî isim ve sıfatların gölgeleriyle ilgili yakınlık ise gerçekte bu iki yakınlık makâmının dışındadır. Ona “yakınlık” demek mecâzendir ve câiz olduğu içindir.
O hâlde deriz ki, Allah Teâlâ’nın asâleten yakınlığı, dereceleri farklı olmakla berâber, peygamberlere mahsustur. Peygamberlere tâbî olmanın kemâlâtından dolayı, peygamberlerin ashâbının da –dereceleri farklı olmakla birlikte- bu yakınlıktan nasipleri vardır.
Allah Teâlâ’nın rızâsı hepsinin üzerine olsun.

Asâleten veya tâbî olarak zâtî yakınlık nimetiyle müşerref olan insanlar sâbıklardır (mânen ve hayırda önde olanlardır). Nitekim: “(Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler. İşte bunlar, naîm cennetlerinde (Allah’a) en yakın olanlardır. (Onların) çoğu önceki ümmetlerden, birazı da sonrakilerdendir” (el-Vâkı‘a, 56/10-14) âyet-i kerîmesi onlar hakkındadır.

Evet, önceki insanlar arasında binlerce peygamber vardı, onların da bir çok ashâbı vardı. Dolayısıyla sayıları, sonraki insanlara göre çok oldu. Oysa sonraki insanlar içinde son peygamber olarak bir tane peygamber ve onun bir grup ashâbı gelmiştir. Âyetteki “az” ifâdesinden kestedilen, Mehdî (a.s) ve kâmil ashâbı olabilir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s) bu şansın ümmetin sonunda da olabileceğini şöyle ifâde etmiştir: “Öncekiler mi daha hayırlıdır, yoksa sonrakiler mi, bilinmez”.

Allah’ın sıfatlarına yakın olmak, kâbiliyetleri farklı olmakla birlikte evliyânın büyüklerinin nasibidir. Bu yakınlık, peygamberlerin velîliğine tâbî olmanın kemâlâtındandır. Peygamberlere tâbî olmaları sâyesinde onlara nasip olmuş ve ulaşmıştır. Gerçi çoğu kişi bu yakınlığı Allah’ın zâtına yakınlık olarak anlarlar, renksizlik ve sıfatsızlık hâli diye ifâde ederler. Oysa durum öyle değildir.

Sıfatlar mertebesindeki izâfî renksizlik ve sıfatsızlığı, zât mertebesindeki mutlak renksizlik ve sıfatsızlık olarak düşünmüşler ve bu vehme düşmüşlerdir. Sıfat tecellîsini zât tecellîsi zannediyorlar. Allah’ın sıfatlarına yakınlıkla irtibatlı olan bu velîlik makâmı, Allah’ın zâtına yakınlıkla irtibatlı olan nübüvvet derecesi kemâlâtının gölgesidir.

İlâhî isim ve sıfatların gölgelerine yakın olmakla alâkalı olan yakınlık, bir veya birkaç vâsıta ile (sıfatlara yakın olma anlamındaki) bu velîliğin gölgesidir. Bu (gölgelere) yakınlık için velîlik kelimesi kullanılıyor ise de, bu mecâz ve müsâmahadan başka bir şey değildir (ilâhî isimlerin gölgelerine ulaşanlar tam anlamıyla velî değildirler). Nitekim anlatıldı.

İmkân dâiresinin dışında olan gölgeye yakın olmayı (ismin) aslına yakın olmak kabul ederek ona “velîlik” mertebesi demişlerdir. Bu yakınlığa ulaşanlar da, sûfîlerin örfünde evliyâ sınıfına dâhil sayılırlar. Fenâ ve bekâya ulaşmış kabul edilirler. Çünkü bu insanlar imkân dâiresinden (mahlûkât mertebesinden) yükselmişler ve ilâhî âlemin gölgelerine ulaşmışlardır. O hâlde mutlakâ imkândan (bu âlemden) fânî olmuşlar, ilâhî âlemin (vücûb) gölgeleriyle bekâ bulmuşlardır.

Bilmek gerekir ki, imkân dâiresinden (bu âlemden) yükselmek ve vücûb dâiresine (ilâhî âleme) girmek ifâdelerinden maksad, şuhûd (müşâhede, görme) îtibâriyledir. Yoksa o kişi gerçekte imkân dâiresinden çıkmış ve vücûb dâiresine girmiş değildir. Çünkü böyle bir düşünce mülhidlik ve zındıklıktır, ayrıca hakîkatlerin değişmesini gerektirir ki bu aklen imkânsızdır.

Bilesin ki, Allah’ın zâtına yakınlıkla ilişkili olan peygamberlik mertebesi, velîlik mertebelerine göre, birkaç damlaya oranla bir okyanus gibidir. Evet, Allah Teâlâ’nın zâtı ile sıfatları arasında bu nisbet (damla ile okyanus oranı) varsa, sıfatların gölgelerine ne kalır? Aynı şekilde, peygamberlik mertebesinde müşâhede (Allah’ı görmek) ne âlemde, ne de âlemin hâricinde olur. Ne âleme bitişik, ne de âlemden ayrı olur. Velîlik mertebesindeki müşâhede ise böyle değildir. Bu mertebede tam yükseliş vaktinde Allah Teâlâ âlemin dışında görülür, iniş vaktinde ise âlemin, hattâ sâlikin nefsinin içinde görülür.

Aynı şekilde, peygamberlik kemâlâtına sâhip olan (kemâlât-ı nübüvvet mertebesinde bulunan) kişi, âlemi yaratıcısıyla ilişki içinde görmez, aralarında sâdece yaratıcılık ve yaratılmışlık, efendilik ve kulluk ilişkisi görür.

(Velâyet-i suğrâ ve velâyet-i kübrâ mertebeleri gibi) aslî ve zıllî (gerçek ve gölgesel) “velîlik sâhipleri” ise böyle değildir. Onlar âlemi Allah’ın zâtının ve vâcibî sıfatlarının aynaları olarak bilirler; Allah Teâlâ’nın isim ve sıfat kemâlâtının gölgeleri olarak düşünürler. Gölgeye yakınlık ile daha çok ilişkisi olan insanlarda bu görüş daha gâlip olur. Gölgeye yakınlıkla ilişkisi az olanlarda bu görüş daha az olur, ama zaman zaman da olsa bu görüşün aslından uzak olmazlar. Ancak o kişi ilim ehlinden değilse ve câhillik ile yoğrulmuş ise, bu durum konumuzun dışındadır. Çünkü bu kişi kendi hâllerinin tafsîlâtını bilemez.

Ayrıca, “peygamberlik kemâlâtı”na sâhip olan kişi, âlem ile dâimâ bir ilişki içindedir. Âlemden ne yükselir, ne de âleme iniş yapar. Allah Teâlâ’yı âlemin dışında olarak müşâhede etmez ki oraya yükselsin de orada müşâhedeye devam etsin. Allah Teâlâ’yı âlemin içinde olarak da müşâhede etmez ki aşağı insin ve âlemde müşâhedeyi gerçekleştirsin.
“Velîlik mertebesi”ndeki insanlar ise böyle değildirler. Ehl-i hak âlimlerin buyurduğu gibi, Hak Teâlâ âlemin ne içindedir, ne de dışındadır. Âleme ne bitişiktir, ne de ondan ayrıdır. Bu görüş, peygamberlik kandilinden ve peygamberlere tâbî olma nurlarından alınmıştır. Oysa velîlik mertebesinde bulunanların müşâhede zevki, bu yüksek bilgiden uzaktır.

Ayrıca “peygamberlik kemâlâtı”na sâhip olan kişinin bakışı âleme dönünce tamâmen yani zâhir ve bâtın ile âleme yönelecektir. Ancak o kişinin bâtını Hakk’ı düşünür, zâhiri âleme yönelik olur. Belki yukarıya yöneliş zamânında onun bakışı ilâhî âleme tahsis edilmiştir, âleme yöneliş (iniş) zamanında ise bakışı tamâmen âleme doğrudur. Bu büyükler iki tarafa da bakmazlar.

“Velîlik makâmı” erbâbı ise böyle değildir. Onların bâtını kendi hâli üzeredir, zâhiri de âleme yönelmiştir. Bu hâle tekmîl (halkı kemâle ulaştırma, irşâd) makâmı derler. Bu mertebedeki müşâhedelerine de Hak Teâlâ’yı ve halkı birlikte görmek derler. Bu mertebeyi velîlik mertebelerinin en üstünü olarak kabul ederler. Bu mertebede teşbîh ve tenzîhi bir araya getirirler. Bu kapsayıcı yönelişi, sırf tenzîhe yönelişten daha üstün olarak düşünürler. “Her grup kendilerinde bulunan (düşünce) ile sevinmektedirler” (el-Mü’minûn, 23/53).

Bu bin yıl içinde bu yüksek bilgi konusunda dudak açan (konuşan) kimse olmuş mu, bilinmez. (Âleme) dönüş zamanında tüm bakış âleme olur denmiş oluyor. (Bize âit) bu sözü muhtemelen mânen eksikliğe hamledecekler, öyle yorumlayacaklar. Bunu eksiklik bilirler, ama ma‘zûrdurlar. “Tatmayan bilmez” cümlesi, onların özrünü açıklamaktadır.

Bilesin ki, sâlikler (âleme) dönüş vaktinde bakışı (nazarı) tamâmen geriye (Hakk’a) çevirirlerse, bu yukarıda işin bakiyyesinin kaldığını ve bu sâliklerin hakîkî maksûda ulaşamadıklarının alâmetidir. Eğer bakışlarını tamâmen (âleme) döndürürlerse anlaşılır ki işi (yükselişi) sonuna ulaştırmışlar ve halkı eğitmek için dönüş yapmışlardır.

“Hidâyetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah’a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakîkaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler” (el-A‘râf, 7/43).

Bu yüksek bilgi ve onun benzerleri vehbî (Allah vergisi) ilimlerdendir. Mantık yürütmeyle hükme varılan kesbî ve delile dayalı ilimlerden değildir.

“Bu Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sâhibidir” (el-Hadîd, 57/21).

***

MÜKÂŞEFÂT-I GAYBİYYE (MANEVÎ YOLCULUK)

İmâm-ı Rabbânî

Tercüme: Doç. Dr. Necdet Tosun

SUFÎ Kitap Yayınları


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Velâyet: Allah'a Dostluk ve Yakınlık
MesajGönderilme zamanı: 12.01.10, 09:17 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
24. Bölüm: Velîliğin Üstün Hâlleri

Bu bölümdeki yazı, anlaşıldığı kadarıyla tamamlanmamıştır.

Bismillâhirrahmânirrahîm.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a, Salât ve selâm da peygamberlerin efendisine, onun âilesine ve tüm temiz arkadaşlarına.
(Abdülkâdir Gîlânî hazretlerine âit) Fütûhu’l-gayb isimli eserdeki özel ifâdeler ve işâretler mütâlaa edildi. O ifâdelerin özeti, irâdenin ve hevânın (nefsânî arzuların) fenâsıdır. Bu fenâ (yokluk) hâli, tasavvuf yolunda ilk adımdır ve tecellîlerin ilki olan tecellî-yi ef‘âlin (fiil tecellîlerinin) neticesidir.

Yazmışlardı ki, “Bu güzel kitabın hulâsası ve anafikri, halk, nefs, hevâ, irâde ve ihtiyârdan (tercihten) fânî olmaktır”.

Bu fakîre göre, o zât (Abdülkâdir Gîlânî) kendisine ikrâm edilen mânevî hâlleri anlatmışlardır. Bu ifâdelerden anlaşılmaktadır ki, o hazretin velîlik mertebesi özellikle de velâyet-i kübrâ mertebesi çok yüksektir.

Ey muhterem oğul!

Hevâ ve irâdenin fânî olması, maksad ve gâye olan şeylerden değildir. Belki o fenânın gâyesi, tecelliyât ve sonsuz zuhûrât ile isti‘dâd ve kâbiliyetin ortaya çıkmasıdır. O tecellî ve zuhûrâttan faraza bir nebze ortaya getirilse, yakın olanlar hemen uzaklaşmak isterler, uzak olanlara ne demeli? O zuhûrâtın içinde Allah’a yakınlık mertebeleri ve inbisât menzilleri el verir. Onlardan azıcık bir şey söylenecek olsa âlimler mülhidlik ve zındıklığa hükmederler, câhillerden nice şikâyetler görülür. Orada hevâ ve irâdenin fenâsından bahsetmek binlerce utançtır.

Yeni mürîdleri terbiye etmek için kâmil zâtlar mecbûren bu tür fenâdan bahsederler ve gâyenin elde edilmesinin başlangıcını gösterirler.

O hâlde anlaşıldı ki, velîlerin üstünlüğünün kendisine bağlı olduğu kemâlât-ı velâyet (velîliğin üstün hâlleri) ayrı bir iştir. İrâde ve hevânın fenâsı müşterek kaderdir ki o fenâ elde edilmeden kemâlât-ı velâyete ulaşılamaz.


Şiir:
Fenâya ulaşmayan hiç kimse,
Yüce Tanrı’nın huzûruna yol bulup giremez.

“Kemâlât-ı velâyet”ten bir nebze anlatılacaktır. Başlangıç vakitleri olan zikir esnâsında sâlik âfâkta ve enfüste (dış âlemde ve kendi içinde) yaratılmış zerrelerden her bir zerreyi zikreder hâlde bulur. Zikir makâmının üstünde bulunan teveccüh (Hakk’a yöneliş) esnâsında her zerreyi Allah Teâlâ’ya yönelmiş olarak görür. Âlemle ilgili olan ve aynada zuhûr eden şuhûd (müşâhede, Hakk’ı görme) esnâsında ise zerrelerden her zerreyi Allah’ın cemâlinin (güzelliğinin) aynası bilir, hattâ bütün zerrelerin ilâhî isim ve sıfatların tümünü kapsadığını düşünür.

***

MÜKÂŞEFÂT-I GAYBİYYE (MANEVÎ YOLCULUK)

İmâm-ı Rabbânî

Tercüme: Doç. Dr. Necdet Tosun

SUFÎ Kitap Yayınları


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Velâyet: Allah'a Dostluk ve Yakınlık
MesajGönderilme zamanı: 18.01.10, 10:10 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
23. Bölüm: Sâlik-Meczûb ile Meczûb-Sâlik Arasındaki Fark:

Sâlik-meczûb olan tasavvuf yolcusu, meczûb-sâlik olana göre “mârifet” (Allah’ı tanıma) yönünden daha ileridedir.

Muhabbet konusu ise bunun tersinedir (meczûb-sâlikin muhabbeti daha fazladır). Çünkü meczûb-sâlik olan kişiyi Cenâb-ı Hak işin başından sonuna kadar özel muhabbeti ve lütfu ile kuds tarafına (ilâhî âleme) çekerek terbiye eder.

“Mârifet” (Allah’ı tanımak) kelimesi ile Allah’ın fiilî tecellîlerini, kâinâtla ilgili şeyleri ve Allah’ın izâfî sıfatlarını tanımayı kastediyoruz. Allah’ın zâtını tanıma konusuna gelince, o bilgisizlik ve idrâk edememekten ibârettir. Selbî-tenzîhî sıfatları (vücûd, kıdem, bekâ, vahdâniyet, muhâlefetün lil-havâdis, kıyâm bi-nefsihî) tanımak hayret ve şaşkınlığı içerir. Zâtî sıfatları (hayat, ilim, sem‘, basar, irâde, kudret, kelâm, tekvîn) ve zâtî-îtibârî şuûnları tanımak konusunda ise, meczûb-sâlik bunları tanımaya daha lâyıktır ve detaylarını daha iyi bilir.

Ancak zühd, tevekkül, sabır, rızâ gibi on makâmı tanımaya sâlik-meczûb daha lâyıktır ve onların detaylarını daha iyi bilir. Çünkü o, bu makâmları tafsîlâtıyla aşmış, sırasıyla üzerlerinden geçmiştir. Her makâmın inceliklerini tafsîliyle bilir. Oysa meczûb-sâlik bunları bilmez. Çünkü onun için bu makâmlar dürülmüş ve her makâmın (detayı değil) özü ve özeti ona hâsıl olmuştur ki bunlar sâlik-meczûbta bulunmaz. Zâhir ve sûret îtibâriyle sâlik-meczûb makâmlarda daha tamdır; öz ve özet îtibâriyle ise meczûb-sâlik o makâmlarda daha kâmildir.

Bu sebeple, sûretlere bakan avâm halk, zühd, tevekkül, sabır, rızâ ve benzeri makâmlarda birincisinin (sâlik-meczûbun) ikincisinden daha kâmil olduğunu zannetmişlerdir.

Bilmiyorlar ki, ikincilerde (meczûb-sâliklerde) dünyaya rağbetin bulunması, zühdün kemâline aykırı değildir. Aynı şekilde, dünyevî sebeplere sarılmak tevekkülün kemâline aykırı değildir. Olayları çirkin görmek, rızâya aykırı değildir. Çünkü onun rağbeti, sebeplere sarılması ve çirkin görmesi hep Allah iledir. Bu vasıflar o kişide Allah için olduğundan dolayı o kişi dünyaya ancak Allah için rağbet eder, başkası için değil. Eğer rağbeti nefsi için olursa, onun nefsi de Allah içindir. O hâlde bu rağbet de gerçekte Rabbi için olur.

***

MA‘ÂRİF-İ LEDÜNNİYYE (ARİFLERİN HALLERİ)

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Velâyet: Allah'a Dostluk ve Yakınlık
MesajGönderilme zamanı: 19.01.10, 09:27 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
32. Bölüm: Çabalayarak Yönelişin Tabiî Yönelişten Üstünlüğü:

Yaratılış îtibâriyle huzûra ve Allah’a yönelmeye (teveccühe) karakteri yatkın olan kişiler için bu yönelişte çalışıp çabalamanın bir tesiri yoktur (tabiî olarak ve kolayca Allah’a yönelirler).

Bunun sırrı şudur: Ruh bedenle irtibat kurmadan önce kendisinde bir miktar huzûr ve teveccüh (yöneliş) vardı. Onu unsurî (maddî) bedene bağladıkları zaman beden ile ruh arasında bir aşk oluştu ve ruh tamâmen bedene yöneldi. Sonunda ruh kendisini ve eski hâllerini bütünüyle unuttu.

Ruhlar arasında bir başka grup ise yönelişin kuvveti ya da başka bir sebeple önceki Allah’a yönelişini tamâmen unutmadı. Bedenle irtibat kurmasına rağmen o yönelişin izleri kaldı. Dolayısıyla bu ruhlar, bedenle irtibâtından sonra Allah’a yöneliş için çalışıp çabalamaya ihtiyaç duymazlar.

Fakat bilmek gerekir ki, ilk yönelişini tamâmen unutan grup, bedenle irtibattan sonra (kesbî teveccühle) mânen yükselip urûc ederlerse (zorlanmadan, tabiî olarak teveccüh eden) birinci grubu geçerler.

Gerçi birinci grup da mânen yükselir ama diğerleri bunları geçer. Çünkü eski yönelişi tamâmen unutup (yeni) sevgili olan bedene yönelmek, ruhtaki isti‘dâd ve kâbiliyetin letâfetini gösterir. O ruh neye yönelirse o olur ve ondan başkasını tümüyle unutur. Önceki hâllerini unutmayan ruh ise bunun tersidir. Onun sevgiliye yönelişte kusuru olduğu anlaşılır.

Allah Teâlâ daha iyi bilir.

***

MA‘ÂRİF-İ LEDÜNNİYYE (ARİFLERİN HALLERİ)

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Rabbani Velâyet: Allah'a Dostluk ve Yakınlık
MesajGönderilme zamanı: 19.01.10, 09:28 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
33. Bölüm: Sâbıklar ve Mahbûblar Arasındaki Fark:

Sâbıklar (mânen ileride olanlar) için huzûr yani Allah’ın huzûrunda olma bilinci önceden geldiği ve eskiden kaldığı için o huzûr hâli onlara tümüyle sirâyet edebilir. Onların basarı (baş gözü) basîret (kalp gözü) gibi olur. Dışları, içlerinin karakterine boyanır.

Mahbûblardaki (sevilenlerdeki) sirâyet ise farklıdır. Çünkü mahbûblar tümüyle kendilerinden geçmişler ve Allah ile bâkî olmuşlardır. Vücutlarının her zerresi O’nunla bâkîdir. Sâbıklar ise böyle değildir. Onların vücut bakıyyeleri hâlâ durmaktadır. Allah ile değil kendileri ile bâkîdirler.

***

MA‘ÂRİF-İ LEDÜNNİYYE (ARİFLERİN HALLERİ)

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 11 mesaj ]  Sayfaya git 1, 2  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye