Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 7 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Endülüs Müslümanları: “Morisko”lar / Akif Emre
MesajGönderilme zamanı: 13.12.11, 11:39 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 08.11.09, 20:20
Mesajlar: 58
Akif Emre: “1492 ve Romantizmle Sınırlı Endülüs Algımız Değişmeli”*

Tarihten olaylar - 00:15, 12 Aralık 2011 Pazartesi

http://www.dunyabulteni.net/?aType=habe ... &tip=haber

“1492 ve Romantizmle Sınırlı Endülüs Algımız Değişmeli”*

Arapça konuşmanın, sünnet olmanın ve Müslüman geleneğine göre düğünlerin yasaklanması gibi çok ağır uygulamalara maruz kalıyorlar ama bunlar rüşvet verilerek ertelettiriliyor. İşe bu süreçte zahiren Hıristiyan ama gizli olarak da Müslümanlığını sürdürmeye çalışan Endülüs Müslümanlarına “Morisko” deniyor

Dünya Bülteni / Tarih Dosyası

Moriskolar üzerine bir belgesel yaptınız. Öncelikle Moriskoları konuşalım. 1490’lı yıllarda bir taraftan Avrupa kapitalizminin yükselişi diğer taraftan İspanya ve diğer yerlerde merkezi yapıların güçlenmesi, yerelliklerin geri plana çekilmesi var. Bu süreç içerisinde mesela Endülüs Müslümanları için -belki modernliğin ilk dışlayıp ötekileştirdiği Müslüman topluluk- Morisko kavramı Yahudiler için de Moreno kavramı kullanılıyor. Yani Morisko nasıl bir kimliği ve nasıl bir ötekileştirmeyi işaret eder?

Morisko kavramı yaygın biçimde 1492 sonrasında kullanılmaya başlandı. Ama daha önce Endülüs’ün gerileme sürecinde Hıristiyan yönetimi altına girmiş şehirlerde yaşayan Müslümanlar vardı. Yani Hıristiyan yönetimi Sevilla, Kurtuba, Toledo’da ve diğer yerlerde “reconquista” sürecinde, yani Hıristiyan-İspanyol güçlerin Müslüman topraklarını geri alma sürecinde Hıristiyan yönetimi altına geçmiş Müslümanlar mevcuttu. 1492’den sonra bu Müslümanlarla kurulan ilişkinin mahiyetinde büyük bir kırılma var. O zamana kadar bir bakıma İslam hukukundaki “zımmi” statüsünü kopya ederek Hıristiyan Krallar Müslümanlara benzer bir hukuki statü veriyordu. Bununla birlikte, zaten o Müslümanları egemenlikleri altına alan krallar, daha önce Müslümanların ortaya koyduğu Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların bir arada yaşama pratiğinden de geldikleri için birden bire radikal biçimde Müslümanları bastırma, yok etme şeklinde bir siyaset izlemediler. Yöneticiler değişse de Müslümanlar kendi aralarında ilişkilerinde İslam hukukuna göre davranmaya devam ediyorlardı. Zaman zaman problemler de çıkıyordu. Mesela 1200’lerin sonlarına doğru Toledo’da büyük bir isyan var. Yani her şey çok da güllük gülistanlık değil. O süreç için “Müslüman İspanya” kavramı kullanıldı ki yanlış bir kavram. Oryantalist bakış açısıyla kavramsallaşmış. Çünkü İspanyol kimliği çok sonradan oluşmuştur; öncesi Endülüs’tü. Bu süreçte Hıristiyan yönetimi altında yaşayan bu Müslümanlara “müdeccen” deniyor, İspanyollar bundan mülhem “mudahar” olarak adlandırılıyor. Zaman zaman sorunlar yaşansa da hukuki statüleri gereği bazı haklara sahipler ve çok açık biçimde din değiştirmeye zorlanmıyorlar…

Gırnata’nın tesliminde bir anlaşma yapılıyor: Müslümanların can ve mal güvenliği sağlanacak, kendi aralarındaki İslam Hukuku uygulamalarına saygı gösterilecek, eğitim ve dil gibi cemaat hakları garanti altına alınacaktı. Fakat 1492’den sonra -ilk 5 yıl geçtikten sonra- yapılan anlaşmanın zıddına, özellikle engizisyonun kurulması ve Kilise’nin krallara yaptıkları baskı sonucunda Müslümanların vaftiz edilerek din değiştirmeye zorlandıkları süreç başladı… Tabii ki çok farklı etkenler var. Özellikle sosyo-ekonomik ve demografik şartlar etkili. Bu baskılar zaman zaman ertelense de sonuçta Müslümanlar ya Hıristiyan olma yahut da göç etme zorunluluğuyla karşı karşıya kalıyorlar. İmkânı olan zaten o zamana kadar terk etmiş bölgeyi. Terk edemeyenler ise zahiren bir vaftiz törenine katıldılar, “Hıristiyanlığı kabul ediyoruz.” dediler. Fakat uzun bir müddet kendi içlerinde ve hatta Müslüman kimliklerini bir dönem sosyal hayatta bile sürdürmeye devam ettiler. Zaman zaman yöneticilere rüşvet de verilerek engizisyonun aldığı bazı kararları ertelettirdiler. Bu rüşvet vererek üzerlerindeki baskıyı erteletme yöntemine zaman zaman başvuruluyor. Arapça konuşmanın, sünnet olmanın ve Müslüman geleneğine göre düğünlerin yasaklanması gibi çok ağır uygulamalara maruz kalıyorlar ama bunlar rüşvet verilerek ertelettiriliyor. İşe bu süreçte zahiren Hıristiyan ama gizli olarak da Müslümanlığını sürdürmeye çalışan Endülüs Müslümanlarına “Morisko” deniyor.

Peki burada Müslümanlar ne oldu? Moriskolar gerçekten bu davranışlarını sürdürdüler mi?

Zaman içerisinde gerçekten Hıristiyan olanlar oldu. Büyük kısmı da en azından direnebildiği kadar, imanî olarak İslam’ı kendi özel hayatında yaşamaya çalıştı. Çok ağır yaptırımlarla karşılaştılar. 1490’ların sonlarında ve 1500’lerin başında alınan bir karara göre kadınlara peçe yasağı getirildi. Arapça konuşmak, ibadet etmek yasaklanıyor, camiler kiliseye çevriliyor, zorla vaftiz törenleri yapılıyor. Sadece dinî değil sosyal hayatta da Müslüman geleneklerinin yaşanması (düğün vs.) yasaklanıyor. Tıp kitapları haricinde tüm Arapça kitaplar yakılıyor. Dolayısıyla bu zor şartlarda, ana dilin konuşulmadığı ikili bir durum meydana geliyor. Bu süreçte zaman zaman geriye yönelimler oluyor ve isyanlar çıkıyor. Bu durum 1610’lara kadar devam ediyor.

Bölgeden ilk göç edenler ne zaman ve nerelere göç ediyorlar. Hangi göç yollarını kullanıyorlar?
Göç yeni bir olgu değil. Gerileme başladıkça güneye doğru bir çekilme yaşanıyor. Orada sıkışma meydana gelince ve Gırnata da düşünce en kolay yer olarak karşı kıyıya, yani Kuzey Afrika’ya (Mağrib) göçmüştüler... Cezayir, Fas, Tunus ve daha sonra Libya’ya kadar ve hatta Mısır’a kadar uzanan bir hat var. Ama Cezayir ve Tunus yoğun göç almıştır.
1492’den 1600’e kadar göçler yine devam ediyor mu?
İmkân bulan göç etmeye devam ediyor. Ama belli bir süre sonra göç imkânları da kalmıyor. İspanya Kralının yönetimi altındaki Müslümanlar sahil bölgelerinde yaşamaları, serbest seyahat etmeleri yasaklanarak iç bölgelere sürülüyorlar.

Yani aslında dolaylı olarak göç etmeleri de istenmiyor?
Evet. Engelleniyorlar ve köleleştiriliyorlar. İspanyolların algısına göre “Bunlar zaten Arap’tı ve geldikleri yere döndüler.” Ama bu adamların gidecekleri bir yer yok. Çünkü Endülüslüler. Orada doğmuş orada büyümüşler. Başka gidecekleri yerleri yok. Oranın yerlisidirler artık. Ayrıca Endülüs Müslümanlarının belki çoğunluğu yerli halktan oluşuyor. Yani magripten gelip yerleşmiş Araplardan değil Müslüman olmuş yerli halktan söz ediyoruz. Bir kısmı sonradan Müslüman olmuşken, bir kısmının ataları Arap da olsa artık 800 yıl orada yerleşik oldukları bir geçmişten bahsediyoruz. Dolayısıyla o toprakların yerlisiydiler. Bugünkü İspanyol yönetimi bile oradaki Endülüslüler kadar eski değil (400 yıl). Endülüslüler 800 yıl kalmışlar orada. Kaldı ki, oranın Araplardan daha eski yerlisi olup Müslümanlaşanlar Araplardan daha fazlaydı. Dolayısıyla bunların gidecek bir yerleri yok. Zaten bu zorunlu göçlerden sonra çok az da olsa göç edenlerin bir kısmı alışamıyorlar ve geri dönüyorlar. Özellikle Gırnata’nın düşmesinden sonraki göçlerde Osmanlı denizcilerinin önemli rolü var. Endülüs Müslümanlarının tahliyesi hususunda çok büyük katkıları oluyor Osmanlı denizcilerinin. Tarih olarak 1492’den sonraki sürece tekabül ediyor. Özellikle 1500’lerden sonraki göçler çok daha sıkıntılı gerçekleşiyor. Denetimlerde mallarına el koyuluyor ve kaçarak gidiyorlar. Hatta o sürgünde o kadar dramatik olaylar var ki, mesela Hıristiyan denizcilerin göçmenleri para karşılığında karşı kıyıya götürmek için gemilerine aldığı ve kıyıdan uzaklaşınca onları denize attıkları oluyor. Bu süreçte Osmanlı denizcilerinin, Moriskoların tahliyesinde; özellikle Fas, Cezayir ve Tunus’a götürülmelerinde büyük payları oluyor.

Popüler algıda Osmanlı denizcilerinin Yahudileri alıp Osmanlı topraklarına, İstanbul’a getirdiği biliniyor ama Morisko’ların göçüyle ilgili çok şey bilinmiyor. Osmanlıların Endülüs’le özellikle de Moriskolarla ilişkileri olmuş mu hiç?
Şu hususu hep hatırlamak gerekiyor: Tunus ve Cezayir artık Osmanlı toprağı. Yani göç edenler başka bir yere götürülmüyor. Sonuçta onlar da Arapça konuştukları için Arapça konuşulan bir toprağa götürülmeleri anlaşılabilir. İkinci olarak gittikleri yer zaten Osmanlı toprağı. Üçüncüsü, hasbelkader bir şekilde oraya yerleştirilmiyorlar. Merkezi hükümetin yani Osmanlı yönetiminin, İstanbul’dan Cezayir, Tunus beylerbeyine talimatları var. Gönderilen emirlerde oraya yerleşeceklerin nasıl yerleştirilecekleri, 5 yıl boyunca onlardan vergi alınmaması gibi konularda talimat veriliyor. O dönemin koşullarını göz önüne alırsak böyle bir göçü organize etmek bir devlet için zor bir iştir. Yahudilerin göç meselesi iki farklı yönde algılanıyor. Birinci olarak Yahudiler daha önce sürüldü. Gırnata’nın tesliminde aslında Yahudilerin de haklarının korunmasına dair maddeler var. Fakat ilk onların hakları ihlal edildi ve ilk önce onlar kovuldular. Dolayısıyla onların bir kısmı Osmanlı yönetiminde olan Balkanlara ve İstanbul’a yerleştirildi. Fas’ta da hâlâ yoğun biçimde varlar. Yahudi nüfusunun yerleşiminde onarlı geliştiği yeteneklerine göre bir yerleşim politikası izlendiği çok açık… Ama Müslüman popülasyonu çok daha fazla olduğu için onların göçü çok daha lojistik mantıkla düzenlenmiş. 1609’dan 1612’ye kadar uygulanan en son büyük Morisko sürgününde 400 bin ile 1 milyon arası bir nüfus hareketliliğinden bahsediliyor. Ama buraya gelene kadar da çok değişik tahliye eylemleri var. Kısaca, o dönemin şartlarını da düşünmek lazım. Osmanlı İstanbul değil sadece. Kuzey Afrika’dan Orta Doğu’ya kadar uzanıyor Osmanlı toprakları. Ve merkezi hükümet burayı sürekli takip etmiş. Diğer taraftan sürgün edilenlerden İstanbul’a gelenler de var ve bunlar özellikle Galata’ya yerleştirilmiş.

Peki bunun özel bir sebebi var mı?
Büyük kitleler Magrip bölgesine yerleştiriliyor. Bir kısmı kara yoluyla Balkanlara kadar geliyor, bu da ayrı bir dram. Sonuçta genel olarak bakıldığında merkezin bir yerleşim politikası olduğu anlaşılıyor… Çukurova’ya, Bosna’ya yerleştirilmeleri tesadüf değil.

Daha önce peçe yasağından söz ettiniz. Anadillerinin yasaklanması var. Yani İspanya Müslümanları ve Reconquista aslında Müslümanların ilk defa modernlikle karşı karşıya geldikleri yer olarak yorumlanabilir mi?
Aslında Engizisyon unsurunu gözden kaçırmamak lazım. Engizisyon tipik Ortaçağ Avrupa’sının en fanatik uygulamasıdır. Modernliğin beslendiği tarihsel köken olarak bakıldığında modern uygulamalarla ilişkilendirilebilir. Bugün Fransa’daki peçe tartışması mesela, tam burayla örtüşüyor. Kadın bedeni üzerinden modernlik tartışılıyor. Fransızlar diyor ki, bizim medeniyetimiz yüze önem verir, yüzün olmadığı yerde medeniyet olmaz şeklinde ifade ediliyor… İspanyadaki Moriskolara uygulanan örtü yasağı modern dünyanın korkularının hiç de yeni olmadığını gösterir. Aslında Fernand Braudel’in bu konudaki kavramsallaştırması çok daha açıklayıcı olabilir. Ünlü tarihçi “uygarlık hıncı” diyor İspanyolların uygulamalarına… İki uygarlığın karşılaştığı yerde, İslam deneyimi çoğulcu bir deneyimi gerçekleştirmişken Hıristiyan batının galip gelmesiyle bu, “uygarlık hıncı”na dönüşüyor.

Modern sürece geçiş olarak nitelenebilecek İspanyol emperyalizminin güney Amerika’da sömürgeler kurmalarıyla, işgücü olarak Moriskoları da oraya götürüyorlar. Bugün Arjantin’de kırsal kesimde yaşayanların birçoğu Endülüs kökenlidir. Küba’dan Ekvador’a, Şili’ye kadar pek çok yerde mudahar sanat dediğimiz Müslüman ustaların, mimarların yaptığı yapıların izleri halen var. Bu şunu gösteriyor ki yoğun bir Müslüman iş gücü sömürge topraklarının inşasında kullanılmış. Bugün İspanya’nın Endülüs olarak kabul ettiği Gırnata ve çevresindeki dağ köylerinde 20. yy’ın başına kadar Moriskoluk izlerinin çok daha yoğun olduğu biliniyor. Yani gelenekler bağlamında dini hayat içeride gizli olarak yaşanıyor, bir şekilde Müslüman izlerine rastlanıyordu. Özellikle yabancı gezginlerin anılarında bu çok açıkça görülüyor. Ancak modernleşme süreciyle birlikte geleneksel kültür ile birlikte bu izlerin de silindiğini düşünüyorum. Bu kanaatimi destekleyecek, bölgede o dönemde çekilmiş fotoğraflar var. Bu fotoğraflarda gördüklerim ve kökeni Morisko olup tekrar İslam’a dönmüş İspanyollarla yaptığım konuşmalarda birkaç kuşak öncesine kadar, çok bastırılmış bir şekilde de olsa derinlerde Müslümanlık izlerinin var olduğunu söyleyebilirim… Yani artık itiraf ettikleri bir şey bu. Mesela bir Müslüman şöyle demişti: Annesi kendisinin Müslüman olmasına şiddetle karşıymış. Müslüman olduktan sonra gizlice namaz kılarken annesi bunu görüyor ve ağlıyor. “Niye ağlıyorsun?” diye sorunca “Bu yaptığın hareketleri ben küçükken büyükannemden görmüştüm” demiş. Şimdi bunların izlerinin kaybolması modernite ile alakalı. Modernite kırsalı kuşatarak geleneğe dair ne varsa yok ettiği için bunları da bu şekilde sildiğini düşünüyorum. Ama erken modernizm olarak bakacak olursak peçe yasağını modernizmin öncülü olarak ele alabilirsin. Ama peçe başka şekilde de değerlendirilebilir. Peçe daha çok Müslümanlığın bir sembolüdür. Yani bir şehre girdiğinde nasıl minare göstergeyse peçe de o dönem Müslümanlık göstergesiydi. Çünkü başörtüsü o zaman zaten evrensel bir kıyafetti. Hıristiyanlıkta da, Yahudilikte de var. Zaten kadim dinlerin hepsinde esas olan örtünmektir. Bütün kültürlerde var. Dolayısıyla o anlamda simgesel bir manası olduğu için peçe yasaklandı. Bunda tek tipçi bir zihniyet var ama bu zihniyetin doğmasında da Hıristiyan kültürünün etkisi var. Çünkü Müslümanlar her çağda Hıristiyan, Yahudi ve farklı olanlarla bir arada yaşama deneyimine sahipler. Ama Avrupa’nın böyle bir deneyimi hiçbir zaman olmadı.

İspanya açısından baktığımız zaman Yahudiler ve Müslümanların karşılaştığı uygulamalar ve yaşadıkları süreçler aynı mı?
Yahudilerin dışlanmaları ve sürülmeleri çok daha kolaydı. Çünkü daha küçük bir azınlıktılar ve güçleri yoktu. İkinci olarak Yahudilerin toplumda kapladıkları yer çok büyük değildi. Ayrıca etnik anlamda Müslümanların önemli kısmı belki de çoğunluğu İber yarımadasının yerlilerinden oluşuyordu. Müslümanları toplumdan bir anda çıkardığınız vakit bölgenin ekonomisi çökerdi. Başka bir çelişki de var. İspanyol krallığı gittikçe merkezi gücünü arttırmaya çalışırken feodal güçler gibi yerel güçler de bu merkezileşmeye direniyorlar. Direnişlerinin dayanak noktası ise Müslüman insan unsuru. Onların göç ettirilmesine engel olmaya çalışıyorlar çünkü kendi siyasi ve ekonomik güçlerini onlardan alıyorlar. Yerel direnişler kırıldığı oranda Müslümanların da gücü kırılıyor. Yahudilerin ise göç yolları -bir kısmı Portekiz’e ve oradan başka yerlere gidiyorlar- ve yaşadıkları süreçler biraz daha farklı. Tabi Hıristiyanlar için Müslümanlar da “kâfir” ve “öteki”yi temsil ediyor ama Yahudilerin durumu daha özel. Dini bir öfkeleri var Yahudilere karşı. “Tanrıyı öldüren” bir kavim, lanetlenmiş bir millet onların gözünde Yahudiler. Hıristiyanlar tarih boyunca çoğu zaman insan gözüyle bile bakmadılar Yahudilere. Yani Müslümanları kendilerine rakip bir güç olarak görseler de Yahudilere karşı bakışları öyle değil.

İspanya Katolik Kilisesi’nin baskısıyla 16. yüzyıl boyunca Moriskoların tarihi köklerinden koparılmaları ve Arapça öğrenmelerine engel olmak için çok miktarda kanun çıkartıldığı biliniyor. Arapça yasağı ile ilgili olarak dönemin edebiyat eserlerine yansımalar olmuş mu?
Don Kişot’un giriş kısmında Cervantes’in kitabı nasıl yazdığını anlatan bir anekdot vardır. Çarşıda gezerken bir eskicide kitap bulur, ne olduğuna bakar ama okuyamaz. Ama orada birisi “ben bunu sana tercüme edebilirim” der. O metin ya Arapçadır ya da Arap harfleriyle yazılmış bir İspanyolca metindir -ki öyle metinler de var-. Bunu tercüme edebilirim diyen de Arapça bilen bir Morisko’dur. Fakat bunu gizlice yapmaktadırlar çünkü Arapça konuşmak, yazmak yasaktır… Cervantes bunu açık biçimde söylemez ancak dönemin şartlarına baktığımızda, şifreleri çözdüğümüzde bir Morisko unsuruyla karşı karşıya geliriz… Morisko kavramı hayatın her anında karşılarına çıkan bir kavramdır. Mesela Sacre monde diye bir yer var Gırnata’da. Burada çok eskilere dayanan Arapça yazılmış metinler buldular. 1600’lerin ortalarında Moriskolar gittikten sonra İspanyollar bu metinleri okuyamıyorlar tabi. Onları Morisko kökenli Arapça bilen insanlara okutuyorlar. Ve bunlar Barnabas İncili’ne benzer bir İncil bulmuş oluyorlar. Orada Hz. Peygamber’in geleceği ile ilgili bilgiler var. Bu metinler uzun zaman saklandı ve yakın zamanda da Vatikan’a gönderildi orijinalleri. Kopyaları ise İspanyolların ellerinde bulunmaya devam ediyor. Fakat metnin Hz. Muhammed’i ve İslamiyet’i işaret eden mesajlar içermesine İspanyolların tepkisi, “Moriskolar bu kitabı tahrif etti” olmuştur. Yani İspanyol Katolikliğinin şekillenmesinde bile Morisko etkisi vardır dolaylı olarak.

Müslümanların İspanya’dan sürgününü konu eden, edebiyatta başka yansımalar var mı?
Bu konuda en ünlü kitap Chateaubriand’ın Son İbni Siracın Serüvenleri, toprağından sürülen köklü bir Endülüs ailesinin soyundan gelen bir gencin ata topraklarına gizlice girişini anlatır… İspanyol resmi tarih söylemi ve kimliği bu dönemi yok saymak, ve Müslümanlardan ele geçirilen toprakların “temiz kılınması” tezine dayanır. Bu nedenle Morisko meselesi bir tabudur. Buna karşın özellikle güney bölgelerinde hemen herkesin kaçamadığı, içinde bir parçasını bulacağı bir realitedir… Koyu Katolik ve fanatik bir toplum, İspanyol toplumu. Ama yine de edebiyatları ve İspanyol dili vakıf olduğum alanlar değil. Cervantes’i çok ünlü bir örnek diye verdim. Bugün bile Hıristiyan olup kökeninin Morisko olduğunu söyleyen sanat ve edebiyat alanında eserler veren insanlar var. İspanyollar o fanatikliklerini yeni yeni üzerlerinden atıyorlar. 1980’lerden önceki yıllarda çok daha katı bir ortam vardı. Konuşmaları ve imalarından Müslüman kökenli ya da Müslüman olduğu anlaşılan -ki daha sonra soruşturdum ve Müslüman olduklarını doğruladım- ama bunu saklayan akademisyenler ile karşılaştım.

Peki akademik dünyada bu tarihsel süreç ile bire bir alakalı olanlar var mı?
Morisko kavramı İspanyolların göz ardı edemeyeceği tarihi bir gerçek ve bunu konuşmak İspanyol kimliğinde büyük sarsıntılara yol açıyor. Milliyetçi tarih söylemi içinde şöyle bir izahat vardır: Araplar burayı işgal etmiş ve biz onları geldikleri yere geri gönderdik. Oradaki Moriskolar, Osmanlıların -Türklerin de diyorlar- beşinci kol faaliyeti gösteren uzantıları gibi algılamak isteniyor. Potansiyel tehlike oluşturdukları için sürüldükleri tezi sürekli işleniyor. Fakat Moriskoların neden isyan ettikleri, anlaşmalardaki hakları yok sayılıp her türlü insani haklarından mahrum bırakıldıkları konuşulmuyor. Eğer Gırnata anlaşmasına uyulsaydı ne İspanyollar böyle bir korku yaşayacaktı ne de tarihin utancını sırtlarında taşıyacaklardı… Fakat yeni dönemde alternatif bir tarih söylemi oluşturmaya çalışıyor akademisyenler ve entelektüel çevrelerde “Hayır siz Arapları değil buranın öz çocuklarını kovdunuz.” diyorlar. Aralarında varolan Araplar da yüzyıllar boyunca yerlileşmişti ama sürgün edilenlerin pek çoğu bu toprakların öz çocuğuydu. Eski tez sadece o zaman yaşanan insanlık dramının üstünü örtmek için kullanılan resmi bir söylemdir diye çok ciddi tartışmalar yaşanıyor. Fakat yine de İspanyol resmi tarih söylemini belirleyecek etkinlikte değil henüz ama entelektüel olarak tartışılan canlı bir konu… Ayrıca bugünlerde Moriskoların sürülüşünün 400. yılı münasebetiyle entelektüel çevrelerde bir kampanya var. Ve biliyorsunuz İspanya Kralı Yahudilerden özür diledi. Müslümanlardan özür dilemek için ise erken ve toplum daha hazır değil. Yahudiler için durum daha kolay. Hatta soyunun İspanya’dan sürüldüğünü ispatlayan bir Yahudi otomatikman İspanyol vatandaşlığı kazanabiliyor. Mesela Türkiye Yahudileri bildiğiniz gibi İspanya’dan göçtüler. Buradaki Hahambaşılık’tan “Endülüs göçmeni” oldukları onayını alanlar İspanyol vatandaşlığı alabiliyorlar. Benzer bir durum olmasa da Kraliyet ödülünün bu yıl Morisko’lara verilmesi için bir imza kampanyası başlatıldı. Hali hazırda devam ediyor bu kampanya ama bir sonuç alabilirler mi, bilemiyorum.

Kraliyet Ödülü tam olarak ne tür bir ödül?
En prestijli devlet ödülü diyebiliriz. Moriskolara verilmesi bir nevi tarihi hatadan bir özür dilemenin başlangıcı sayılabilir. Resmi tarih söylemi dışında başka yorumların da okunması gerektiği şeklinde bir mesaj olarak okunabilir.

Sosyal teoride Moriskolara değinen Braudel dikkat çekiyor...
Evet. Braudel şaşırtıcı biçimde Morisko konusuna eğilmiş ve genişçe ele alıyor. Moriskoların sürgün edilmesini biraz erken dönem İspanyol kimliğinin inşası olarak yorumluyor. Az önce de belirttiğim gibi etnik bir çatışmadan çok uygarlık çatışması olarak yorumluyor. “Uygarlık kini” kavramsallaştırması da önemli bir tespit bence. Galip Katolik güçler askeri ve maddi varlıklarına rağmen son derece kaba, şehirleşmemiş, ötekine öfke dolu bir toplumsal yapıda… Bu uygarlık kini güney Amerika’daki yerlilerin katledilmesini, pek çok uygarlığın yerle bir edilmesini de açıklayıcı bir kavramsallaştırma olabilir…

İsyanlar ve Osmanlı ilişkileri hakkında başka bilgiler var mı?
Mesela 1568 isyanı var. En büyük isyanlardan biri ve 3 yıl kadar sürüyor. İsyan bastırıldıktan sonradır ki İnebahtı deniz seferi düzenlenebiliyor. Mesela orada Osmanlı ile ilişkileri var. Kaynaklar Cezayir’den gelen 400 yeniçeri’nin bu isyanı örgütleyip desteklediğini söylerken tarihçi Braudel gizlice Elmeriye şehri yakınlarında karaya çıkan yeniçeri sayısının 4000 olduğunu söylüyor. Ve bunlar ateşli silahlarıyla geliyorlar. İsyanda çok etkin oluyorlar. İsyan bastırıldıktan sonra geri dönebilen yeniçeri sayısı 400 deniliyor. Bu isyan sırasında 40 gemilik bir donanmanın da takviye gönderildiği kayıtlarda var… Belgeselde değerlendirdiğimiz bir belge var mesela; Kanuni’ye Moriskoların gönderdikleri bir gizli mektupta durumları, yaşadıkları zorluklar anlatılarak Barbaros’un kendilerine yardım için gönderilmesi talep ediliyor. Bizar, Barbaros’un anılarında Endülüs’e gemiler gönderip, 80 bin kadar Müslüman’ın tahliye edildiğini belirtiyor.

Peki Türkçe literatürde bu konu ile ilgili eserler var mı?
Tarih yazımı açısından bakarsak birkaç akademisyen hariç yok diyebiliriz. Onlar da o dönemin İspanyolcasına hâkim olmadıkları için ikincil kaynaklardan faydalanıyorlar. İlahiyat’tan Mehmet Özdemir var çalışan bu konu hakkında. Keza Lütfi Şeyban var. Burada sorun, 16-17. yy. İspanyolcasına hâkim olunamadığı için arşiv çalışması fazla yapılamıyor. Kettani’nin Müslüman azınlıklar üzerine çalışması var. Fakat özellikle İngilizce literatürde çok kapsamlı yeni çalışmalar çıktı.

Osmanlının neden yardım etmedi sorusu hayli yaygın, bu çalışmada ne sonuca ulaştınız?
Bu hususu yeniden düşünüp üzerine konuşmak lazım. Osmanlı niye ilgisiz kaldı? Bu soru zihnimizde önemli yer tutuyor. Çünkü Yahudileri getirmişken Müslümanlar niye getirilmemiş diye sorgulanıyor. Burada eksik bilgi var. Tarihi karşılaştırma yaparak okumak lazım. Endülüs düşerken Osmanlı neredeydi? Şunu kabul etmek lazım, 1200’lerin ortalarından itibaren zaten bildiğimiz klasik Endülüs bitmişti. Yani çok dar alana sıkışmış, Gırnata ve çevresinde yaşayan küçük bir sultanlığa dönüşmüştü Endülüs. Mesele Kurtuba 1320’lerde elden çıkmıştı. O zamana kadar da iyice gerilemişlerdi ve bu gerilemenin tek sebebi düşmanın askeri gücü değil, Endülüs’teki siyasi istikrarsızlık da kaybedişin önemli nedenlerindendir. Bizim beylikler dönemi gibi parçalanmış Endülüs’te Müslüman beylikler başka bir Müslüman beyliğe karşı mesela Hıristiyan kontluktan yardım alabiliyor. Fakat karşı taraf hep güçlenerek geliyor. Birkaç defa Kuzey Afrika’dan takviyeler gelse de zamanla o takviyeler de kesilince iç kaotik durumun sonucu sürekli yenilgiler geliyor. 1492’de Gırnata teslim olduğunda Osmanlı henüz deniz gücü değildi. Yani İspanya’ya bir harekat yapacak güçte değildi. İkinci olarak o operasyonu yapabilecek kara gücü de değildi. Çünkü Kuzey Afrika daha Osmanlı’nın elinde değil. Mısır’da Memlüklüler var. Zaten Moriskolar çevredeki Müslüman devletlerden yardım isterken Osmanlılar gibi Memlüklüler ile de mektuplaşıyorlar. Kıbrıs ve Girit alınmamış ve o dönemde Osmanlı Akdeniz’de henüz hakimiyet sağlayamamıştı. Zaten güçlü donanmanın temeli bu dönemde atıldı. Barbaros kardeşlerin ortaya çıkmasıyla gelişen süreçte Barbarosların ilk mücadelesi Cezayir ve Tunus satıhlarında İspanyollar ile olmuştu. İspanyolların ellerinde tuttuğu yerler var Kuzey Afrika’da. Kaldı ki Endülüs’e yardım için İspanyollara karşı savaşmak zorundaydılar. Ama Kuzey Afrika tamamen Osmanlı hakimiyetine girdikten sonra, daha doğrusu bölge İspanyollardan temizlendikten sonra tahliye ve insani yardım konusuna yoğun ilgi gösterilmiş. Ayrıca sürekli baskınlar yaparak düşmanı yıpratmaya çalışmışlar. Bugün İspanya’nın güney sahillerinde gezerseniz fark edersiniz. 3-5 kilometrede bir gözetleme kuleleri vardır; bu kuleler Osmanlı denizcilerine karşı yapılmıştır. Yine zaman zaman içerideki isyanları da destekledikleri olmuştur. Fakat bunlar belirleyici ölçekte değil. Hatta bir dönem Fransa ile ortak operasyon yapıp içeri müdahale etme planları oluyor. Ancak Papalığın baskısıyla Fransa vazgeçiyor. Uluç Ali Reis kumandasında 40 kadırgalık bir filo gönderiyorlar Morisko isyanına destek olması için fakat büyük bir fırtınaya tutuluyor ve gemilerin pek çoğu batıyor. Bu tür operasyonlar var. Ama asıl fonksiyonel operasyonlar Müslümanların tahliyesinde gerçekleştirilebiliyor. Tahliye sonrasında da gelen Müslümanların yerleştirildikleri topraklara entegre olmaları sağlanıyor merkezi yönetimin planları dâhilinde. Hangi emrin, hangi fermanın hangi tarihte gittiği gibi bilgiler Osmanlı arşivlerinde var. Fakat bir de şöyle bir durum var. Zaman zaman gönderilen mektuplar var yardım istekleri içeren. Buradan şunu anlıyoruz ki, isyancı liderler toplum psikolojisini kullanarak, Osmanlı bir söz vermiş olmasa bile “Osmanlı donanması yola çıktı, yardıma geliyor.” söylemleri ile propaganda yaparak toplumu diri tutmaya çalışmışlar. 5-6 tane büyük çaplı isyan var bu süreçte. Bunlardan en önemlisi belirttiğim gibi 1568’de başlayan isyandır.

Medreseler devam ediyor mu?
Bütün eğitim kurumları kapatılıyor. Günlük hayatta bile Arapça konuşmak yasaklanıyor. Müslüman kimliği yasaklanıyor. Medreselerin açık kalması mümkün değil. Hamama gitmenin gizli Müslümanlık işareti sayıldığı, domuz eti yememenin engizisyonda yargılanma nedeni olduğu bir dönemden bahsediyoruz.
Özellikle Tunus ve Cezayir’de yoğun biçimde Moriskoların göç ederek kurdukları şehirler var. Ve Endülüs medrese ve ilim geleneği bir bakıma oralarda devam ettiriliyor. Bu çerçevede Endülüs’ten gelen bilim adamlarının, sanatçıların Osmanlıya katkıları ayrıca araştırılması gereken bir husustur. Mesela Moriskoların tümüyle sürülmesinden çok sonra 1630’lu yıllarda İspanyollar arasında Güney Amerika’ya sefer yapmış bir Müslüman bilim adamı Morisko var. Tunus’a sığındıktan sonra top döküm tekniği üzerine Arapça birkaç tane eser yazıyor. Tarih 1630. Kuzey Afrika’nın İspanyollardan temizlenmesinde bunların Osmanlı’ya ve Barbaros kardeşlere çok büyük katkıları oluyor.

Endülüs mirasını, kültürünü İspanyollar tamamen yok mu sayıyorlar?
Belgesel kapsamında İspan-ya’da çok farklı görüşten akademisyen ve entelektüellerle görüşmeler yaptım. Doğal olarak değişik açılardan bakanlar, resmi görüşü yansıtanlar, alternatif görüşü yansıtanlar var. Bunlar arasında özellikle Endülüs milliyetçiliği konusu hayli gündemde. Bu konu Türkiye’den bizlerin çok uzak kaldığı fakat Endülüs’ün mirası bağlamında dikkatle takip edilmesi gereken bir konu.
Modern Endülüs Milliyetçiliği bugün siyasi bir akım olarak İspanya’nın gündemindedir. Endülüs milliyetçiği 1920’lerden hemen önce Sosyalist bir hareket olarak çıkıyor. Bu hareketin fikir babası Blas Infante’dir. Infante Endülüs’ün ayrı bir bölge olarak, Katalanlar gibi özerk olmasını istiyor ve Bugün Endülüs bölgesinin bayrağını, anayasasını hazırlıyor. Bayraktaki yeşil doğrudan Müslüman Endülüs geçmişine işaret ediyor. ayrıca işin ilginç tarafı resmi dilinin Arapça olmasını da istiyor. Çünkü “Endülüs’ün ana dili Arapçadır.” diyor. Blas Infante, Sosyalist ve Katolik kökenli bir eylem adamı ve düşünür... Franco tarafından 1936 yılında kurşuna dizilerek infaz ediliyor. Fakat bu arada altı çizilmesi gereken husus Blas İnfante’nin, 1918 yılında Müslüman olarak Ahmet ismini almış olmasıdır. Bugün Endülüs milliyetçiliğinin babası olarak bilinen Blas Infante’nin Müslüman olduğu bilinen bir gerçek… Bugün Endülüs milliyetçilerinin içerisinde Katolikler, Müslümanlar var ve modern anlamda milliyetçilik yapanlar var. Koalisyon bir akım yani. Ama hareket daha çok bölgesel merkezli ve İspanyolların Endülüs dediği bölge kast ediliyor. Biz Endülüs dediğimizde tüm İspanya’yı kast ediyoruz. İspanyolların “Andalusia” olarak dedikleri yer ise Gırnata, Kurtuba ve Sevilla ve çevresini içine alan İspanya’nın güney bölgesidir. Bu hareketin siyasi partileri, parlamentoda bu görüşü savunan parlamenterleri, entelektüelleri var. Ama marjinal bir hareket tabi. Müslümanların hepsi bu hareketin içinde değil. Tüm Müslümanları kucaklayan bir akım değil zaten öyle bir iddiası yok şimdilik… Onlar kendilerini bir hak arama davası olarak yorumluyor. Ve Endülüs geçmişleriyle de gurur duyuyorlar. Dolayısıyla bu Endülüs Milliyetçiliği belki de travmanın ortaya çıkardığı bir vicdan azabı.

Bunlar Arapça biliyor mu?
Arapça bilinmiyor tabi. Ama şöyle bir şey var ki İspanyolca da sanılandan çok daha fazla Arapça kelime var. Yer isimlerinden tutun günlük konuşmaya kadar.

Belgeselin hazırlanmasında dönemin tanıklarına ulaşmak amacıyla epey kent dolaştınız. Latin Amerika’ya da gitme niyetiniz vardı. Bu gerçekleşti mi?
Küba niyetimiz vardı ama iki kez vize konusunda problem yaşadık ve gerçekleştiremedik. Küba’nın özelliği kıtaya ilk giden ve Morisko kökenini bilen ve kabul eden bir topluluğun orada hâlâ yaşıyor olması… İkinci bir plan olarak Meksika’yı gündeme almıştık. Orada da Morisko izleri bulunan bölgelerin güvenlik sorunları olduğunu öğrendik. Dolayısıyla model olarak Fas’ta Endülüslülerin yerleştiği bölgeleri ve İstanbul’da Galata’yı çektik. Yani 3 ülkede (İspanya-Fas-Türkiye) çekim yapmış olduk. En azından bir Latin Amerika çekimi yapmak istiyorduk ama gerçekleşmedi maalesef. Özellikle Küba’da diğerlerine nazaran yaşayan daha fazla iz var. Mudahar art dedikleri Endülüs mimarisinin izlerini görmek mümkün. Mesela kilise kulesi, Endülüs cami minaresinin aynısı. Bir zamanlar bunu inşa edenler Müslüman’dı diye tanıklık ediyor yapı. Veya saray, katedral yapılmış ama mimarileri Endülüs mimarisinden izler taşıyor. Şili, Ekvador, Kolombiya hatta Arjantin’e kadar uzanan çizgide Morisko izleri görülebilir.

Göçler toplu mu yapılıyor Endülüs’ten?
Aslında birkaç kere toplu göç kararı veriliyor ama buna cesaret gösteremiyorlar. En son 1568 isyanı çok kanlı biçimde bastırılıyor. İsyan’a yüz bin kadar savaşçının katıldığı belirtiliyor… sonra Gırnata’nın dağ bölgesine kaçıyorlar ve orada 10.000 kişi katlediliyor. Bu isyanı bastırabilmek için Avusturya ve Napoli’den asker getiriliyor. Uygulama 1609’da başlıyor 1611, 1612’ye kadar devam ediyor. Orada iki şart var: Eğer Müslüman bir toprağa gitmeyi kabul ederse 10 yaşından küçük çocuklarını bırakmak zorundalar. Yok, Katolik bir ülkeye giderlerse o zaman çocuğunu yanına alabiliyorlar. O yüzden 50.000 kadar Morisko Fransa’ya yöneliyor. Fransa üzerinden Napoli’ye, bir kısmı da Kuzey İtalya’dan devam ederek Osmanlı toprağı neresi diye sora sora Bosna’ya geliyorlar. Hatta bu yaz Madrid’de Moriskolar ile ilgili bir sergide Moriskolardan kalma el yazmaları sergilendi ve bunların bir kısmı Saraybosna’dan gelen yazmalardı. Bugün hâlâ Gırnata’da eski evler restore edilirken duvar aralarında, tavan aralarında saklanmış eski Arapça kitaplar -çoğu Kur’an-ı Kerim- bulunuyor. Sayfalarının arasına kaya tuzu konularak muhafaza edilmiş 50 kadar kitap sergilendi. Keza yakalanan gizli mektuplar da sergide vardı.
Tabii günün koşullarını da göz önüne aldığımızda baskınlar, açlık, sefalet içinde her türlü korunmadan uzak bir şekilde bu insanlar göç yollarında telef oluyorlar. Deniz yoluyla karşı kıyıya geçenler denizciler tarafından soyulup denize atılıyorlar. Bir başka durum ise karşı kıyıya geçebilenlerin kıyıdaki Kuzey Afrikalı Berberi-Bedevilerin baskınlarına uğramaları. Daha sonra gelenler ise dilleri ve kıyafetleri değişmiş halde geliyorlar. Müslüman diye gelmesine karşın İspanyol kıyafetleri giyiyorlar. Bu yüzden geldikleri yerlerde “bunlar nasıl Müslüman” diye dışlanıyorlar. Bu uyum sorunlarına karşı Osmanlı çok titizlik gösteriyor topraklarına yerleşen Endülüslülerin bunu yaşamamaları adına. Ama yine de problemler çıkmış. Düşünün ki, Müslüman kıyafetinin giyilmesinin yasaklandığı bir yerden geliyor. İkinci ve üçüncü nesilden sonrası artık İspanyol kıyafetlerini benimsiyorlar. Dilleri de Arapçayı unutmalarının etkisiyle anlaşılmıyor.

İspanyol Köylerindeki Endülüs etkileri belgeselde yer alıyor mu?
Sözlü tarihe pek yer veremedik. Daha ziyade tarihsel mekânlar var. Bugün Endülüs denilince Elhamra Sarayı, Kurtuba Cami ve birkaç estetik mimari eserle sınırlıdır algımız. Fakat biz daha çok “1492’den sonra ne oldu?” sorusuna cevap verecek bir çalışma yaptık. Özellikle isyanların çıktığı köyler ve onlardan kalan eserlere yoğunlaştık. Mesela bir isyanda bir Noel ayinini basıyorlar. O kilise duruyor hâlâ. Tabii bunu da korumuşlar İspanyollar. Tabii o kilisenin özellikle basılmasının bir nedeni var. Kilisenin rahipleri köken olarak Müslüman fakat sonradan din değiştirmiş kişiler ve Müslümanlara daha çok baskı yapıyorlar. İsyancıların da ilk hedefleri bu tipler olmuş. Bunun haricinde yine önemli olayların geçtiği kırsal mekânları çektik. Mesela, 1568 tarihli isyana bu evde karar verilmiştir, gibi. Olayların anlaşılmasına yardım edecek tüm coğrafi bölgeleri çektik ya da son Endülüs sultanının şehri teslim ettikten sonra yaşadığı köy ve evini bulduk. Sözlü tarih açısından ise birtakım mitolojik söylentileri konuştuk. Şarkılar, türküler bugünkü İspanyol diline geçmiş atasözleri var Endülüs’ten geriye kalmış. Mesela “Muhammed dağa gitmezse dağ Muhammed’e gelir” diye bir atasözü var. Ve ilginçtir ki bu atasözü bugün Boşnakça ve Makedonca’da da aynen söyleniyor. Tabi bu ve benzeri folklorik unsurlar için daha farklı bir çalışma yapmak lazım. O da bizim belgeselin sınırlarını aşıyordu.

Tarık Ali’nin bu konuyla ilgili romanını nasıl buluyorsunuz?
Tarık Ali, İngiltere’de 68 kuşağı gençlik liderlerinden biri olarak sol, muhalif aydınlardan biri… Birinci körfez saldırısı sırasında ait olduğu Müslüman kökünün etkisiyle İslamofobinin Batıdaki tarihsel temellerine dair bir roman yazdı. Bir bakıma yeni kapitalist Batının sömürgeci yüzünün tarihsel kökenine inme çabasıydı Nar Ağacının Gölgesi adını taşıyan bu roman. Bugünkü Avrupa kimliğinin nasıl inşa edildiğini anlamaya, açıklamaya çalışıyordu. Nar Ağacının Gölgesi tarihi gerçekler ve kurgusu bakımından adeta bir belge niteliğinde. Kendi dünya görüşüne, İslam tarihine, düşüncesine bakışına uygun karakterlerle Moriskoların asimilasyonunu ve büyük sürgünü anlatan roman tarihsel olarak doğru. Ama insan tiplemelerini bugünün toplumunu önceleyerek romana monte etmiş. Batılı bir insanın algısına hitap eden bir roman ortaya çıkarmış. Roman tiplemeleri arasında düzgün bir Müslüman yok Endülüs’te. Kimisi agnostik, kimisi eşcinsel, kimisi şüpheci, kimisi fanatik... Bugün roman tekniği açısından da bakarsak Batılıların kolay algılayabileceği ve aşina olduğu tipler. Ama 1492 sonrası Morisko olayını bir aile üzerinden tarihsel verilere uygun bir şekilde anlatmış.

Belgeselle gündeme gelen ilkler neler olacak? Moriskoların dünyanın bugünkü haliyle nasıl bir bağlantısı var?
Bugün Avrupa’da yaşayan Müslüman azınlığın da bir gün Moriskolaşma tehlikesi ile yüzyüze gelmeleri artık çok uzak bir ihtimal gibi durmuyor… “Bir zamanlar buralarda Müslümanlar varmış” denmesi tehlikesinin hiç de yabana atılmaması gerektiğinin altını çizmek zorundayız. Almanya’da milyonlarca Türk var ama kimse onların varlığının devam edeceği garantisini veremez. 40-50 yıl sonra “Yahu bir zamanlar buralara Türkler gelmişti, burada Müslümanlar vardı...” denebilir. Bunu söylemek belki çok mu abartı? Evet, abartı gibi görünüyor ama muhtemelen Endülüs düşmeden önce orada yaşayanlar da böyle bir şey beklemiyorlardı. 800 yıl orada yaşamış Müslümanlar ve sonra izleri silinmiş. Asimilasyonun Avrupa kültüründe var olduğunu ve gelecekte de olabileceğinin altını çizmek istiyorum. Yöntemler değişse de temelinde yatan zihniyet değişmiyor. Engizisyon olmasa da başka bir yöntem geliştiriliyor.
Belgeselin bence en önemli özelliği, Avrupa tarihinin Müslümanlarla kurduğu ilişkinin farklı bir boyutunu öne çıkartması. Bizim açımızdan 1492 ile sınırlı olan Endülüs algımızı değiştirecektir.

*Asım Öz'ün gerçekleştirdiği bu röportaj Umran dergisinin Mayıs 2011 sayısında yayınlanmıştır


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Endulus'te Yas: Dr. Mansur Escudero'nun vefatı
MesajGönderilme zamanı: 13.12.11, 11:42 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 08.11.09, 20:20
Mesajlar: 58
Alıntı:
"Allahaısmarladık kalbim"
Akif Emre
aemre@yenisafak.com.tr

15 Haziran 2010

http://www.yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t ... y=AkifEmre

Bundan bir ay kadar önce İspanya'da, Müslüman Endülüs'ün kalbi Kortoba'daki büyük caminin hemen arka sokaklarından birinde tarihi havraya adımımı attığımda şaşırmıştım. Dikkatlice bakmayan bir göz burasının rahatlıkla bir cami olduğu sanısına kapılabilirdi. Endülüs döneminden kalma bu havrada Endülüs İslam sanatı arasında o kadar çok benzerlikler var ki. Bütün olarak süslemeler, mimari yapı, ortak çizgiler hemen kendini gösteriyor. Zaten Endülüs'ü bu denli muhteşem kılan da bilim ve düşüncede olduğu gibi sanat ve estetikde de üst bir tarz geliştirmiş olması. Felsefede kurulan üst dil sanata da yansıdı. İbn Rüşd kadar İbn Meymun da Endülüs'ün bilim ve düşünce ortamında yetiştiler.

Son Endülüs sultanlığı 1492'de düşerken Endülüslü Yahudilerin ve Müslümanların kaderinin bir çok kez kesişeceğini kimse düşünemezdi belki. Magrib'e, Osmanlı topraklarına sığınan Yahudilerin sürgün macerasını az çok biliyoruz. İstanbul'a gelen Yahudilerin 500. yılı için yapılan görkemli kutlamalar, Hristiyan İspanyol bağnazlığını bir kez daha hatırlattı. Bu arada İstanbul Galata semtine yerleştirilen Endülüsten gelen Müslümanlar hakkında en küçük bir merak dahi duyulmaması tuhaftır. Ne var ki, Yahudilerin çektiği acılara, bunlara kucak açan Osmanlı mirasına sahip çıkanlar nedense 1492 sonrası Müslümanların acılarına, engizisyon altında işkence çekmelerine, zorla dinlerini değiştirme siyasetine, dillerini bile konuşma yasağı altında asimile dilmeye çalışılmasına dair bir merak bile yok. Hatta böyle bir soru işaret bile olmadı. "Osmanlı sadece Yahudilere mi sahip çıktı?" gibi sorularla nadiren karşılaştım.

Oysa bugünlerde İspanya'da aydınlar, akademisyenler yoğun bir kampanya içindeler. İspanya'nın resmi olarak Yahudilerden özür dilemesine karşın büyük sürgününün 400. yıldönümünde Moriskoların anılmasını talep ediyorlar. Gırnata'nın 1492 de düşmesinden bir asrı aşan bir zaman sonra her türlü baskıya karşı direnen, hatta zahiren Hristiyan görünmeye zorlanan, gizlice kimliklerini koruyan Müslümanların topluca sürülüşü 1609 yılında karara varıldı.. Ve birkaç yıl içinde yüz binlerce Morisko (gizli Müslüman) İspanya'dan, atalarının topraklarından sürüldü. Bunarlın büyük kısmı Osmanlı yönetimindeki Tunus, Cezayir, Libya'ya yerleştirildi. İstanbul'a gelenler olduğu gibi önemli bir nufus da Çukurova ve Filistin çevresine yerleştirildi.

Tarihin bir ironisi olarak, dolaylı da olsa Endülüs'ten kovulan Yahudilerle, Filistine yerleştirilen Müslümanların çocukları karşı karşıya bugün.

İşte tarihin unutulmuşluğuna terk edilen bir Morisko'nun 1910 yılında Endülüs'ten anayurdundan sürülmesinden yıllar sonra 1630 yılında yazdığı bir mektup, sözün bittiği ana işaret ediyor.

Alıntı:
"1609 da Kral II Felipe bizi ülkemiz Ispanya'dan sürmeye karar verdi...

Alikante limanında çok insan vardı... Çocuklar ve gençler ağlıyorlardı, kadınlar susuyorlardı ve hiç bir şey yapamayan kocalarına bakıyorlardı...

Gökyüzü griydi ve çok güçlü esen rüzgar, bir cenaze şarkısı söylüyordu...

Hepimizin arkasında çok büyük bir tarih var, 500 yıllık bir tarih, Elhamra yı, Kordoba yı, Seviyya yı Gırnata'yı yaratan bir tarih.. 'Ibnı Rüşt'ün' 'Ibnı Haldun'un medeniyeti...,

Müslümanların, Hristiyanların ve Musevilerin yaşadığı bir hoşgörü tarihi...

Şimdi hepsi kayboldu...

Önümüzde çok kızgın bir deniz ve gizemli bir gelecek...

"Çabuk gemilere!" diyordu fanatik din adamı ve nöbetçiler bize vuruyordu.

Çocuklar her seferinde daha yüksek sesle ağlıyorlardı ve insanlar bağırıyordu "Allahaısmarladık Endülüs... Allahaısmarladık Kastiyya.. Allahaısmarladık Valencia... Allahaısmarladık evim... köyüm... tarlam... nehrim... Allahaısmarladık Endülüs... Allahaısmarladık kalbim".

Çok tehlikeli ve uzun bir seyahatten sonra Tunus'un Rades limanına demir attık , orada Tunus sultanı bize çok yardım ettiler...

(..........)

Kendi kimliğimizi koruyoruz, kendi Endülüs kimliğimizi...

Birçoğumuz hala İspanyol dilini iyi konuşuyoruz ve özellikle Kastiyya dilini.

Karılarımız Endülüs yemeklerini yapmayı unutmuyorlar, Testour da bugüne kadar boğa güreşlerı yapıyorlar ve hala bayramlarda flamenko söylüyoruz.....

Tunus çok güzel ve iyi... ama bizim ülkemiz değil... çünkü bizim ülkemiz Endülüs'dür , orada doğduk, dedelerimizi oraya gömdük...

Eğer ağaçlara ve surlara sorarsanız onlar size Endülüslü olduğumu söyleyeceklerdir....

Ben Endülüslüyüm."


"Ben Filistinliyim" diyen sürgünlerin haykırışı, onları sürenler için bu mektup çok şey ifade ediyor olmalı. Ve Moriskoların sürülüşünün 400. yıl dönümünde en az Yahudilerin 500. yılı kadar duyarlılık göstermeyenler için de bir anlamı olmalı...

Bu mektubu çevirip Madrid'den bana gönderen İlknur B:Ponce de Leon'a teşekkür ederim. (De Epalza, Miguel, Sürgünden önce ve sonra Moriskolar, España, Mapfre, 1992, sayfa 163).



Alıntı:
Son Moriskoya veda

Akif Emre

aemre@yenisafak.com.tr

07 Ekim 2010

İslam medeniyetinin en görkemli başkentlerinden biri, Kurtuba yakınlarındaki köyü uzaktan gördüğümde içimde müthiş bir duygu patlaması yaşamıştım. Nehrin kenarında, ovaya hakim yüksekçe bir tepede kurulmuş bir ortaçag kalesi ufku dolduruyordu. Hayır, bir Endülüs kalesiydi. Surları, burçlarıyla Endülüs kelsi vardı karşımda. Kimi yerleri deforme edilerek İspanyol ortaçağından unsurlar eklense de bir Müslüman Endülüs eseri olduğu ilk bakışta fark ediliyordu. Köyün içinden geçip kalenin hemen altında Haşim'le buluştuğumda ikinci bir şaşkınlık anı yaşamıştım. Bahçesinden yeni gelmiş görünümdeki Haşim bir sanatçı ve entelektüel olarak sanki Endülüs'ten bugüne kalmış bir emanet gibiydi. Atölyesine gidip tablolarını, yayınlanmış sanat ve İslam sanatına dair teorik kitaplarını gördüğüm sanatçı kişiliğiyle dış görünümü o kadar tezat teşkil ediyordu ki.

Haşim'le bir kaş dakikalık mesafede, köyün dışında ağaçlar arasındaki, her gün o muhteşem Endülüs geçmişi hatırlatan kaleye bakan Mansur Escudero'nun evine vardığımızda modern İspanya, Endülüs gibi kavramlar farklı anlamlar kazanmıştı.

Doktor Mansur Escudero'nun geçtiğimiz Pazar günü sabah namazını kılarken vefat ettiğini duyduğumda başladığım yazıyı yarım bırakıp, vefa borcu olarak Endülüs'ün mirasçılarından bahsetmekten daha anlamlı bir şey olamazdı benim için. Yeşillikler arasındaki evi bir cemaat merkezi gibiydi. Evinin bir kısmı mescit olarak düzenlemiş, etrafındaki İspanyol Müslümanlarla hem ulusal düzeyde hem uluslar arası düzeyde çalışmalar yapıyor.

İspanyol Endülüs mirasını, İspanyol Müslümanların durumu ve tabii ki Moriskoları konuştuk. Daha sonraki gidişimde uzun roportaj yapma imkanı oldu. Sanatçı ve entelektüel birikimi olan Müslüman İspanyollardan oluşan grubu hayli faal, hem İslam dünyasıyla ilgileniyor hem İspanyol toplumuna yönelik mesajlar veriyor, gelişmelere müdahil oluyorlar....

Mansur Escudero'yu, Endülüs mirası ve Moriskolara dair görüşlerinin bir kısmını paylaşarak yad etmeliyim.

"Hıristiyanların reconquista dedikleri olay başladığı zaman Katolik ordularının Müslümanlara karşı kazandığı topraklarda, Müslümanları ya din değiştirmeye yahut İspanya yı terk etmeye zorladılar. İşte bu Müslümanlara Morisko dendi, ancak onlar zorla Katolikliği kabul etmelerine rağmen gizliden İslam'dan gelen göreneklerini korumaya çalıştılar.

İspanya tarihinde çok acı verici bir konudur. Yüzyıllarca İspanya'da baskı altında yaşadılar. Gerçek bir soykırım yaşandı.. Belki Avrupa tarihinin en feci soykırımı denebilir, çünkü bir halkın inançlarını , göreneklerini, dillerini, mallarını, terk etmek ve bir dönem boyunca Katolikmiş gibi davranmak veya yurtlarından sürülmek zorunda kaldılar. Bütün dünyaya dağıldılar hatta Amerika'ya gidenler de oldu. Avrupa'ya da gittiler, Sarayevo şehri Endülüslüler, Endülüs Moriskoları tarafindan kurulmuştur.

Bu nefretin gerekçesi salt kültürel değildir; dinsel, politik ve ekonomik bir sorundur. Şu husus çok önemli: İspanyada İslam'la ilgili olan imaj Müslümanların dışarıdan geldiği algısı işlenir, onlar yabancıydı, Araptı, Burada oldukları 8 yüzyıldan sonra geldikleri yere sürüldükleri fikri işlenir. İspanyol halkının toplumsal algısında, Müslümanın yabancı olduğu fikri korunmaktadır. Bu, o zamandan gelir. Onlar yabancı değil, Endülüslülerdi... Benim gibi. Ben Malaga da doğdum. Haşim ve Müslüman arkadaşlarımızın hepsi buralılar. Şimdi bize siz Arapsınız diyerek sürmelerine benzer. Biz Arap değil, Endülüslüyüz... Çok benzer bir durum olarak onlar İslami kabul etmiş İspanyollardı.

İspanya bir kültür potasıdır. İspanyol kültürü diye bir terim yoktur, değişik eyaletlerden meydana gelmiştir.

Tabi ki Endülüs kültürü, İslam kültürü engizisyonun ağır baskılarına rağmen ayakta kaldı. İspanyollar olarak bizim genlerimize yer etti
Kanımca, bunu genetik hafıza olarak adlandırabiliriz. Biz burada kalan ama Müslümanlığını gizleyen, görünmez izler taşıyanların torunlarıyız. Bizler Endülüs'ten kalan görünmez Müslüman izleriyiz..."


Endülüs'ün evlatları artık görünür izler bırakmaya başladı; Allah rahmet etsin.



Moriskolar Kanuni’den yardım istedi

Elveda Endülüs/Moriskolar ‘i ekipten Akif Emre anlattı.

İspanyolların 15’inci yüzyılda baskıyla Hıristiyanlaştırmak istediği Müslümanların belgeselini yapan Akif Emre: “Moriskoların Kanuni’den yardım istediği mektubu bulduk.”

ÖZKAN GÜVEN
ozkguven@gmail.com

Moriskolar; İspanyolların zorla Hıristiyanlaştırdığı Müslümanlar. 1492'de Gırnata'nın düşmesiyle birlikte o topraklarda bulunan Moriskoların asimilasyon politikalarına maruz kalışı, sürülüşleri ve trajik insan öyküleri ve İspanya'da hala rastlanan izleri bir belgesele konu oluyor. Elveda Endülüs/Moriskolar ‘i ekipten Akif Emre anlattı.

Endülüs izlerinin 800 yıl sonra bile rastlandığı İspanya’dan söz ediyoruz. Moriskolar bu ülkenin dört önemli bölgesinde yaşıyordu: Endülüs, Valensiya, Aragon ve Kastilya Kralıkları. 1492'de İspanya Krallığı, Endülüs'ü alırken Müslüman ve Yahudileri ve onların haklarını da kapsayan 50 maddelik bir antlaşma hazırladı. Ancak antlaşma bir yıl sonra Yahudiler aleyhine kararlarla iptal edildi. Yahudiler sürüldü. Sıra Moriskolardaydı. Beş yıl sonra engizisyon devreye girip bütün Müslümanların vaftiz edilmesini istedi. 1492-1610 yılları arasında Moriskoların çok acı çektiğini belirten Elveda Endülüs/Moriskolar adlı belgeseli hazırlayan ekipten gazeteci/yazar Akif Emre şöyle konuşuyor: "Endülüs'ü bir nostalji olmaktan çıkarıp vefa borcu olarak değerlendirdik. Unutulmuş acıları, mücadeleleri, insan öykülerini anlatmak istedik. Unutulmuş dramları, direnişleri gösterelim dedik."

Belgeseli hazırlarken yaptıkları araştırmalarda ilginç detaylara rastladıklarını anlatıyor Emre. "Vaftiz kararının yanında Arapça da yasaklanıyor. Hamama gitmek ise yargılama nedeni olarak görülüyor. Çünkü bunlar Müslümanlara ait mekanlar. Cuma günleri evlerinin kapılarının açık tutulması isteniyor, cuma namazı kılmasınlar diye. Moriskolar fırsat bulduklarında Osmanlı’dan yardım istiyor. Arşivlerde Kanuni Sultan Süleyman'a gönderilen bir mektup bulduk. Diplomatik bir mektup değil bu. Elle yazılmış, Kanuni'den Barbaros Hayrettin Paşa'yı onlara yardım etmesi için göndermesini talep ediyorlar.”

Onlar Arap değildi

1568'de üç yıl süren büyük bir isyanın başladığını anlatan Emre şöyle devam ediyor: “Bu isyan çok kanlı bastırılıyor ve Moriskolar 1609'da topluca sürülüyor. On yaşından küçük çocukları ailelerinden koparıyorlar."

İspanyol kimliğinin inşa sürecinde bu sürgünün çok önemli olduğunu düşünüyor Emre. Geçen yıl sürülüşlerinin 400. yılı olan Moriskoların hala İspanya'da tartışıldığını belirterek "Resmi tarih, ülkeyi işgal eden Moriskoları gönderdiklerini söylüyor. Muhalifler 'Siz Arapları değil; farklı dili, dini olduğu için buranın öz çocuklarını kovdunuz' diyor. Bizim belgeselimiz de sürülen 500 bin kişiye gösterilen vefa olacak."

http://www.stargazete.com/pazar/morisko ... 349826.htm

***

Moriskolar belgesel oldu!

Tarih 06/05/2011

İber'in son Müslüman evlatları Moriskolar.

İnsanlık tarihinin ilk etnik temizliklerden biri olan Endülüs katliamı 400 yıl sonra gün yüzüne çıkıyor. Gazeteci yazar Akif Emre, 2 yıl süren çalışmanın ardından İspanyol kökenli Müslümanlar olan Moriskoların belgeselini çekti.

Tarihçiler başlangıcı muhteşem, sonu hazin olan bir medeniyet olarak tanımlar Endülüs'ü. Bir zamanların İslam diyarı olan, Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların 8 asır birlikte yaşadığı bir medeniyet... Ancak 1492'de Granada'nın düşmesinin ardından bu bölgede büyük acılar yaşandı.

Müslümanların İber Yarımadası'ndaki varlığı, en son Moriskoların 1609 yılında İspanya'yı terk etmesiyle son buldu. Gazeteci yazar Akif Emre, 2 yıl üzerine çalışarak çektiği belgeselle, 400 yıl boyunca gizli etnik temizliğin son tanıkları İspanyol kökenli Moriskoları gün yüzüne çıkardı.

MORİSKOLAR ARAP DEĞİLDİ

Türkiye'de pek bilinmeyen Moriskoları bize biraz anlatır mısınız?
Morisko, Endülüs medeniyetinin hüküm sürdüğü yıllarda Müslüman olmuş İspanyol kökenli Müslümanlara verilen bir isimdir.
1492 yılında Endülüs Devleti'nin İspanya Krallığı'na yenilmesinin ardından 1609 yılına kadar sürecek bir etnik temizliğe girişildi.
Burada doğup büyüyen insanlar büyük bir zulme uğrayarak yerlerinden yurtlarından kovuldu.

Resmi İspanyol tarihi söylemi 'Araplar burayı işgal etmişti biz de geldikleri yere gönderdik' diye yazar. Bu ne kadar gerçekçi?
Hakikat resmi tarihin anlattığı gibi değildir. Müslüman Arap orduları Tarık bin Ziyad komutasında 711'de Cebeli Tarık Boğazı'nı geçerek İspanya'ya ayak bastığında orada Vizigotlar vardı. İspanyol diye bir millet yoktu. Tarık bin Ziyad'ın ordusu 5 bin kişilik bir orduydu ve çok az bir nüfusla İber Yarımadası'nın içle-rine kadar ilerledi. Bu süreçte oradaki halkların tamamının Müslüman Arap olması mümkün değildi. Oradaki feodal beylerin ve kilisenin baskısı altında köleleştirilmişlerdi. Müslümanlar bu köylüleri hürriyete kavuşturunca insanlar hızlı bir şekilde Müslüman olmaya başladı. İslamiyet İspanya'da çok hızlı bir şekilde yayıldı ve böylece Endülüs medeniyeti ortaya çıktı. Sonuçta bu insanlar işgalci değildi, o toprakların sahipleriydiler. İspanyol kökenli Müslümanlardı.

Peki siz Moriskoları ilk ne zaman keşfettiniz?
Avrupa'daki Müslüman azınlıkları konu alan bir proje üzerine çalışmalar yapıyorduk. İlk olarak da "Almanya'da Türk İzleri" diye bir belgesel çektik. Bu seriden yola çıkarak Avrupa'da Müslüman azınlıkların sorunlarını anlatmak isterken Moriskolar karşımıza çıktı. Bu alanda yabancı dillerde birçok araştırma var ancak Türkçe'de ilk biz ele alıyoruz. Bu aynı zamanda bir vefa borcu. Çünkü Moriskolar Osmanlı tarihini de askeri, siyasi ve diplomatik yönden etkilemişlerdi.

İspanya dışında da çekim yaptınız sanırım...
Evet tabii. Mesela Fas'ta çekim yaptık. Çünkü göç eden Moriskoların birçoğu Fas'a yerleşmişti. İstanbul da çekim mekanlarımız arasında. Çünkü Moriskoların İstanbul'da da uzantısı var. Galata semti ve Eyüp onların yerleştiği yerlerden...
Arap Camii Endülüs'ten gelen Müslümanların yaptığı bir camidir.

Büyük bir zulme uğrayan bu insanların İspanya'da hâlâ izleri mevcut mu?
19. yüzyıl seyyahların yazıtlarında Gırnata'nın kırsal kesiminde Müslümanların yaşadığı yazılıdır. Ancak modern ve ulus devletlerin çoğalmasıyla birlikte artan tektipleşmeyle birlikte bu izlerin de silindiği anlaşılıyor. Hâlâ Endülüs'ten kalma eski evler restore edilirken Arapça yazılı eski kitaplar çıkıyor. Deriden olan bu kitapların arasına bozulmasın diye tuz konmuş. Bu da yasakların olduğu dönemde insanların kitapları duvarların içine sakladığını gösteriyor. Çünkü o dönemde insanların hamama gitmesi bile yasaklanmış. Hamama gidenler Müslüman olarak damgalanıyor ve sürgüne ya da engizisyon mahkemelerine gönderiliyormuş.
Eğer Müslüman bir ülkeye gideceklerse, 10 yaşından küçük çocuklarını bırakmak zorundaymışlar. Ancak Katolik bir ülkeye sığınıldığında çocukları alma hakkı varmış. Belgeselin girişinde bir Feryatname var. O dönemde dış dünyayla yazışıp yardım istemişler.
Böyle sayısız acı hikaye var, bunlara belgeselde yer verdik.

Osmanlı destek için 400 yeniçeri gönderdi

Yapılan zulme Osmanlı'nın tepkisi nasıl oluyor?
1568'de Müslümanların çıkardığı Büyük Gırnata İsyanı'nı İspanya uzun süre bastıramıyor. O dönemde Osmanlı İmparatorluğu, Cezayir Beylerbeyi'ne verdiği talimat ile 400 yeniçeriyi isyana destek için İspanya'ya gönderiyor. Bazı İspanyol tarihçiler bu sayının 4 bin olduğunu yazar. İsyanın bu kadar uzun sürmesinde bu yeniçerilerin etkili olduğu belirtiliyor. Bu isyan bastırıldıktan sonra Moriskolar İspanya geneline dağıtılıyor. Birbirleriyle irtibatları kesiliyor, aynı şehirlerde yaşamaları yasaklanıyor. Bugün İspanya sahillerinde 5 kilometrede bir gözetleme kulesi vardır. Bu kuleler Osmanlı'dan gelecek yardım ve saldırıları gözetlemek için yapılmıştır.
Hatta Barbaros Hayrettin Paşa hatırlarında nasıl baskın yaptığını ve 80 bin Moriskoyu nasıl tahliye edip kurtardığını yazar.

Kapılardaki semboller varlıklarının bir işareti

Şu anda İspanya'da Moriskoların varlığı ne kadar?
İspanya'da Moriskolar hâlâ mevcut ancak sayısını tespit etmek mümkün değil. Çünkü Moriskolor bir dönem iç sürgüne tâbi tutularak İspanya'nın değişik yerlerine dağıtılmış. Ancak İspanya'nın kırsal kesiminde çok belirgin olarak Moriskolar yaşamlarını sürdürüyor. Ve İslami yaşantılarını nesilden nesile aktarmayı başarmışlar. Selçuklular'da da kullanılan iç içe geçmiş kareler bir motif olarak (yanda) bugün hâlâ İspanya'daki Müslümanların evlerin kapılarında yer alıyor. Bu aynı zamanda onların varlığını bir işareti.

(YENİ ŞAFAK)

http://medyagundem.net/gundem/10259-Mor ... -oldu.html

Alıntı:
Senin deden bir Morisko'ydu!

Akif Emre havsalamıza çekiç darbeleri indiren bir Endülüs yazısı yayımladı. Arkadaşımız M. Fatih Kutan 'Gırnata'dan çıkan son kuş'u düşünerek ç-alıntıladı..

17 Haziran 2010

Geçen yılın Mayıs ayında “Endülüs’ü yeniden düşünmek” başlıklı bir yazı yayımlamıştı Akif Emre.
Bu yazısıyla moriskolardan haberdâr olmuştum. Morisko, Gırnata düştükten sonra, hristiyan yönetiminde yaşamak durumunda kalan “gizli müslümanlar”a verilen isim.

“1492 bir düşüşün miladı olmaktan öte bir unutuşun tarihidir aynı zamanda. 1492 yılını hatırlamamız biraz da buradan sürülen Yahudiler sayesindedir. Yahudilerin Osmanlı topraklarına gelşlerininn 500. yılı nedeniyle Endülüs hatırlanır gibi olsa da bir medeniyeti omuzlayan Müslümanların akıbetine dair hiç bir soru işareti yoktur kafamızda.”

1492 ile 1609 yılları arasında olanlara dair şu satırlar bir giriş niteliğindeydi: “Gırnata düştükten sonra zorla hristiyanlaştırılmak istenen ve her türlü İslami ibadetin yasaklandığı dönemde engizisyonda yargılanmak için gösterilen gerekçeler arasında yıkanmanın ve boğazlanmamış hayvan eti yememenin yeterli olduğunu hatırlatmak bile yaşanan acıların boyutuna dair fikir verebilir; 1609'da topluca sürülenlerin 1 milyon kadar insan olduğu düşünülürse yaşanan dramın çapı hakkında fikir edinilebilir.”

Evim… Köyüm… Tarlam… Nehrim…
Geçen yıl Gırnata’da düzenlenen moriskoların sürülmelerinin ve hristiyan yönetim altında yaşadıklarının konuşulduğu bir toplantıya katıldığı vakitlerde yazmıştı bunları Emre.
Sonrasında bir daha bu yazıdan yola çıkarak veya ayrıca bu konudan bahseden bir yazıya ve konu edinen bir yazara rastlamadım.
Konuyu tekrar açan yine Akif Emre oldu. 15 Haziran 2010 tarihinde Dünya Bülteni’nde ve Yeni Şafak’ta yayımlanan “Allahaısmarladık kalbim” başlıklı yazısında ise bu konuya bir moriskonun mektubunu yayımlayarak tekrar vurgu yaptı.

Akif Emre’nin, bir moriskonun “Allahaısmarladık Endülüs... Allahaısmarladık Kastiyya.. Allahaısmarladık Valencia... Allahaısmarladık evim... köyüm... tarlam... nehrim... Allahaısmarladık Endülüs... Allahaısmarladık kalbim” cümlelerini içerisinde kalp diye barındıran yazısını medeniyet üzerine dertlenen kulların okuması elzem. Bir sürgünün, bir vatansızın, tarihe ve bilgisizliğimize gömülmüş bir morisko’nun asırlar öncesinden biz torunlarına seslenişiydi. Kulak verdim.

M. Fatih Kutan Nizar Kabbânî’nin “Gırnata’dan çıkan son kuş” şiirinin refakatinde işaret etti
(Yazarın notu: Fotoğrafları, İspanyol aydınların “Asturias Prensi” barış ödülünün 2010’da moriskoları temsilen onların torunlarına verilmesi için yürüttükleri kampanyanın http://www.moriscosconcordia.com/ sitesinden aldım.)


En son seyran tarafından 13.12.11, 17:37 tarihinde düzenlendi, toplamda 2 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Endülüs Müslümanları: “Morisko”lar / Akif Emre
MesajGönderilme zamanı: 13.12.11, 14:06 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 08.11.09, 20:20
Mesajlar: 58
Alıntı:
Endülüs sadece nostalji midir?!

Akif Emre'ye Endülüs'ü ve Endülüs kitaplarını sorduk.
Güncelleme: 19:09, 28 Eylül 2009 Pazartesi
Dunyabulteni.net haber sitesinin Genel Yayın Yönetmeni Akif Emre son aylarda yoğun bir şekilde Endülüs belgeseli hazırlıkları içinde. Belgesel için İspanya'ya gitti geldi. Belgesele şimdiden bir kaç ülke talip duyduğumuz kadarıyla.
Akif Emre'ye bu yoğun çalışma esnasında dikkatini çeken Endülüs kitaplarını sorduk.

Endülüs ve Moriscolar hakkında hangi eserler dikkatinizi çekti?
Lütfi Şeyban'ın kitapları bu alanda önemli kitaplar. İki kitabı var İz yayıncılıktan çıkmış. Reconquista ve Mudajares & Seferades.
Özellikle 1492 sonrası müslümanların içinden geçtiği sancılı dönemin anlaşılması için İnkılâb yayınlarından Henry Charles Lea'nın İspanya Müslümanları çok iyi bir kitap. Endülüs medeniyetinden bahsederiz ama bugünkü İspanya'ya önemli ölçüde etki eden Moriskolardan bihaberiz.

Etkileşim yayınlarından Menocal'in Dünyanın İncisi, Ali Kettani'nin Moriskolar üzerine yazdığı makaleler ve çalışmaları çok önemli. Moriskolar (İspanya'da Müslümanlığını saklamak zorunda kalan Müslümanlara verilen isim) konusunda, 1492 sonrası için en önemli isimdir Kettani.

Ziya Paşa'nın Endülüs Tarihi genel Endülüs tarihi için zikredilebilir.
Son Endülüs Sultanının hatıralarından romanlaştırılmış bir eser olduğunu tesbit ettim. Kitabın Almancası bir kaç güne kadar elime geçecek. Die Handschrift von Granada. Gala Antonio romanlaştırmış hatıratı. Manuscrito Carmesi kitabın İspanyolcası.

Tarık Ali'nin Nar Ağacının Gölgesi romanı İspanyol vandalizmini anlatıyor. Kurgu iyi ama tipler hep bozuk tipler.

İspanyolca ve İngilizce bir çok eser var.

Wahshinton İrwing'in Elhamra'sı vardı, baskısı artık yok sanırım Türkçede?
İrwing ilginç bir isim. Endülüs çalışmaları konusunda batıda hayli popüler. Bu popüleritesini biraz da konumundan elde ediyor. Kendisi Amerikan diplomatı olarak görev yaptığı sırada o zamanlar bakımsız ve turistik değeri keşfedilmeyen Elhamra'ya yerleşiyor; kitaplarını burada yazıyor.

Endülüs ile ilgili bilmediğimiz çok şey var. Özellikle Osmanlı-Endülüs ilişkisi konusunda çok şeyden habersiziz.
1560'lara kadar iki üç büyük isyan çıkarmış Müslümanlar. Şehir kurtarıyorlar, ele geçiriyorlar. Osmanlı yardım için 400 yeniçeri yolluyor. İlginç olaylar var. 1609'da da toplu olarak sürgün ediliyorlar.

Bu yıl büyük sürgünün 400. yıldönümü, hatırlatmakta yarar var. 1609'dan haberimiz yok ama Endülüs nostaljisi yapmayı pek seviyoruz.

Asım Gültekin sordu.


Moriskolar İspanya'ya ne verdi?

Moriskolar'dan haberdar birini buldum: 'Aynalar'ın yazarı, anlatı ustası yoldaş Galeano.
Güncelleme: 13:30, 21 Temmuz 2010 Çarşamba
İlk defa Akif Emre’nin yazılarında rastladığım Moriskolar hakkında, sitemizde kısa bir değini yazmıştım “Senin deden bir moriskoydu!” başlığıyla. Akif Emre ile Endülüs kitapları üzerine yapılan bir söyleşide ise derdi tam olarak söylüyordu Emre: “Endülüs medeniyetinden bahsederiz ama bugünkü İspanya'ya önemli ölçüde etki eden Moriskolardan bihaberiz.”

Haberdar olan birini buldum
Özgün Duruş’a hazırladığım “Ulak” köşesi için konu/alıntı araştırırken Eduardo Galeano’nun Aynalar kitabına uzandı elim, sayfalarını karıştırdım biraz. Çizdiğim satırları okudum, altını çizdiğim vakitlerde aldığım şevki yeniden hissettikçe tekrar tekrar okudum o satırları. “Reddedilen miras” başlıklı anekdota işaret koymuşum. Bir de baktım ki Galeano Morisko’lardan bahsediyor! “Bir gece Madrid’te bindiğim taksinin şoförüne sordum: ‘Kuzey Afrikalı müslümanlar İspanya’ya ne getirdiler?’ ‘Sorun’ diye yanıtladı bir an bile duraksamadan.” diye başlıyor Galeano. Bu cevabın ardından okkalı bir kahkaha niyetine satırlarını okuyoruz yazarın:
Posta, yeldeğirmenleri, tarçın, trigonometri
“Müslümanlık mirası diğer birçok şeyin yanısıra şunları da kapsar: Katolik krallar yönetiminde ortadan kalkan dinsel hoşgörü; yeldeğirmenleri, bahçeler ve bugün hâlâ birçok şehrin su ihtiyacını karşılayıp tarlaların sulanmasında kullanılan arklar; posta dağıtım hizmeti; sirke, hardal, safran, tarçın, kimyon, şekerkamışı şekeri, hamur tatlısı, köfteler, meyve kuruları; satranç; sıfır rakamı ve bugün kullandığımız rakamlar; cebir ve trigonometri; Arapça tercümeleri sayesinde İspanya’ya ve Avrupa’ya açılan Anaksagoras, Batlamyus, Platon, Aristoteles, Öklid, Arşimed, Hipokrat, Galen ve diğerlerinin klasik eserleri; İspanyolca’ya yerleşmiş olan dört bin Arapça sözcük; ve aşağıdaki anonim dörtlükteki gibi şarkılara konu olan Granada gibi olağanüstü güzellikte birçok şehir:
Ona bir sadaka ver, kadın,
zira benzemez hiçbir şeye
kör olup da
Granada’yı görememenin acısı.”
Nostaljiden hakikate
Ama hakikaten de Akif Emre’nin dediği gibidir durum, “1609'dan haberimiz yok ama Endülüs nostaljisi yapmayı pek seviyoruz.” İz sürüyorum ağır aksak, yavaş, kendimce; Emre’nin söyleşide zikrettiği kitapları da okuduktan sonra görüşelim tekrar. Bilen birini daha buldum işte, şimdilik kâfi, sen çok yaşa yoldaş Galeano.

*Uzun bir dipnot: Uruguaylı yazar Galeano’nun Aynalar’ını İspanyolca aslından Süleyman Doğru çevirdi, Sel Yayıncılık Aralık 2009’da yayımlandı, kitap 3. baskısında. Aynalar’a, Celâl Fedai’nin Kitap Zamanı’nda yayımlanan “Aynalar tarih de söyler” yazısı dışında detaylıca değinen birine rastlamadım, “şaşırmayarak” bu bilgiyi de vermeliyim.

http://kitapzamani.zaman.com.tr/kitapza ... ewsId=2074

Hatta Celâl Fedai, Hece’de yayımlanan bir yazısında da bu kitaptan bir alıntı yaptı. O derece yani.

M. Fatih Kutan Morisko’ların izini sürüyor, şimdilik kitaplarda...

http://www.kitaphaber.net/etiket/124663/

Alıntı:
Aynalar tarih de söyler

CELAL FEDAİ
Birkaç yıldır tarih bilimine değil belki ama tarih anlatımına dair, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir merak var.
Anlatıma duyulan merak zamanla bilime evrilir mi, bilinmez. Ama böyle bir şey olmasa da tarih denilen ve içinden nelerin çıkacağı hep merak edilen o muamma yüklü sandık, her seviyeden insan için ilgi alanı olmaya devam edeceğe benziyor. Bugüne nasıl geldiğimize ilişkin bizde uyanan kuşkunun da bir işareti olsa gerek bu ilgi. Birileri bize bir şeyler anlatmış. Anlatılanlar aklımıza yatmıyor şimdi. Kendi anlatımızı oluşturmamız gerekiyor. İşte tam bu istek bizde uyandığında ardımızdayken küçükmüş gibi gelen ama önümüze aldığımızda devasa boyutlarıyla gözümüzü korkutan hayali bir evren bizi bekliyor. Çetin bir anlama, anlamlandırma işi… Bir toplumda ne kadar çok insanın bu işe yeltendiğine bakarak o toplumun farkındalığı hakkında hüküm vermek mümkün. İnsan teklerinin de bu husustaki ciddiyetine bakarak da o bireylere ilişkin çok şey söyleyebiliriz. Bu tarz bir ilgi, kişinin ya da toplumun aynası oluyor adeta. Kişinin ya da toplumun tüm halleri, görünüyor bu aynada. Kadim bir metafor ayna. Ama işlevi biteceğe benzemiyor.

Kadim ama güncel tarih

Tarihe ilgimiz ile aynaya düşkünlüğümüzü yan yana getirdiğimiz bu noktada, Uruguaylı yazar Eduardo Galeano'nun Aynalar'ının nasıl bir ilgi göreceğini merak ediyorum. Kolay ve zevkle okunan, maharetle yazılmış, kitabın sunuluş ifadesiyle söylersek ‘neredeyse evrensel bir tarih' kitabı var elimizde. Galeano, kendi anlamlandırdığı dünyanın başlangıcından günümüze tarihini; olayları, durumları, kişileri, nedenleri, sonuçları, mekânı, iç dünyaları ve bir yerden sonra toplumsallıkla hep paralel ilerleyen siyaseti de göz önüne alarak oluşturmuş kitabını. Bir iki sayfayı geçmeyen küçücük anlatıların içine kendi dünya tarihini sığdırmış. Deyim yerindeyse, bir çeşit iç tarih. Kitabın mahiyetine nüfuz eder etmez bende de böyle bir istek uyandığını söylersem, umarım yazarın ne kadar önemli bir işe, etkili bir yöntemle koyulduğunu anlatmış olurum. Kendimi, şairin dediği gibi ‘tarihten imtihana kalkmış' gibi hissettim. İmtihanı verebileceğim düşüncesi, içimde bir sevinç eşliğinde oluşmuştu. Ne var ki kitabın daha girişindeki şu küçük izahla haddimi bilmek üzere durakladım: “Bu kitapta bibliyografik kaynaklar yok. Onları çıkarmaktan başka çare bulamadım: Tam zamanında fark ettim ki, onları koymaya kalksam kitapta yer alan neredeyse altı yüz anlatının kapladığından daha fazla yer kaplayacaklar.”

Aynalar'ın sonlarına doğru bir yerde, “Yalancı Savaşlar” başlıklı bir anlatısınaysa şöyle başlıyor Galeano: “Irak Savaşı, Batı'nın petrolünü Doğu'nun kumlarının altına koyan Coğrafya'nın yaptığı hatayı düzeltme ihtiyacından doğdu. Ancak hiçbir savaş şunu dürüstçe itiraf etmez: -Çalmak için öldürdüm.” Bir sayfayı bulmayan bu metin, yalancı savaşların aynasında hızlıca dolaştırıyor ve ayrıntılarda kaybolmadan, özü kavratıp aynadan çıkarıyor bizi. Bu önemli. Çünkü tarihe yönelik ilgilerin çoğu, tarihi bir bataklığa çeviriyor. Olayların, kişilerin ağında kayboluyor insanlar. Aynanın bir noktası onları yutuyor. Kimi bir savaşın tasvirinde, kimi bir kişiliğin sergüzeştinde tüm tarihi kavramaya çalışıyor. Aynalar, bu bakımdan da farklı. Olayların, kişilerin aynasına hem baktırıyor hem de hipnotize olmaya müsaade etmeden illüzyonu bozuyor. Galeano'nun evrensel bakışının kitaba saygıdeğer bir nitelik kattığını da anmanın yeri burası. Aynalar'da Thales de var İbn-i Sina da. Yazar için önemli olan, tarihin seyri içinde bir yerde bir şekilde iktidar olanların göz önüne getirtmediklerini görülebilir kılmak. Görülebilir olmayan, bilinçte de yerini alamıyor.

Aforizma gibi

İspanyolca yazan bir Uruguaylı olarak Galeano, İspanya'nın sahip olduğu mirası bir İspanyol'dan daha derin görebiliyor. Bir gece Madrid'de bindiği taksinin şoförüne, Kuzey Afrikalı Müslümanların ülkeye ne getirdiğini soran yazarın, “Sorun” karşılığını aldığında yazdıkları, ayna metaforu kadar kadim olmasa gerek ama ne yazık ki öyle görülebiliyor: “Moros diye adlandırılan bu kişiler İslam inancını benimsemiş İspanyollardı; İspanya'da sekiz asır otuz iki kuşak boyunca yaşamışlardı ve orada hiçbir yerde olmadığı kadar parlak bir uygarlık kurmuşlardı. Birçok İspanyol o zamanki uygarlık ışığının yaydığı parlaklığın hâlâ devam ettiğini bilmez. Müslümanlık mirası diğer birçok şeyin yanı sıra şunları da kapsar: Katolik krallar yönetiminde ortadan kalkan dinsel hoşgörü; yel değirmenleri, bahçeler ve bugün hâlâ birçok şehrin su ihtiyacını karşılayıp tarlaların sulanmasında kullanılan arklar; posta dağıtım hizmeti; sirke, hardal, safran, tarçın (…)”

Anekdotlar da aforizmalara benzer. Bilhassa bilgiçlik yüklü konuşmalarda etkili bir işlev görür. Tarihi anekdot aktarımı haline getirenler için de bol bilgi var Aynalar'da. Ama asıl kendi evrensel bakışını oluşturmak isteyenler için değerli.

Bölüm: Edebiyat
Sayı: 48

http://kitapzamani.zaman.com.tr/kitapza ... ewsId=2074




Alıntı:
Aynalar – Eduardo Galeano
04 Mayıs 2010

Tarih, ölür müsün, öldürür müsün!

Yazan: Ertan Yılmaz
Yazı Kaynağı: Sabitfikir.com

İnsanın doğum ve ölüm arasında geçen sürecine eğer üretim ilişkileri dâhilinde ‘yaşamak’ deniliyorsa, bazı insanların yaşadıklarıyla geride bıraktığı şeylerle tarihte bir yer ediniyor olması da oldukça anlaşılır. Elbette bunun tarihsel diyalektik oluşturacağı da bir kesin. Çünkü üretim ilişkilerinin belirlediği kültür, insanın doğada varlığını sürdürebilmesi için birtakım zorunlulukları da beraberinde getiriyor. İnsanın sadece canlı kalması, beslenme, giyinme ve barınma olarak üç temel yapıda toplanabilecek ekonomik (maddi) zorunluluklarla başa çıkmasını gerektirir.

İnsanlık tarihinde bugünü etkileyen ya da bugün de gelinen noktada benzerlik teşkil eden olayları “Aynalar” adını verdiği kitabıyla fragmatik bir yapıda anlatmayı deneyen Eduardo Galeano, tarihsel diyalektikten yararlanıp insanın politik ilişkilerini ortaya koymaya çalışmış. “Aynalar”la yazar, diğer kitaplarındaki (Tepetaklak, Yürüyen Kelimeler, Latin Amerikanın Kesik Damarları) şiirsel dilin daha bir üstüne çıkmış, okur belleğinin de çok fazla konularla ilgili araştırmasını gerektirmeyen anekdotları içinde toplamış bulunuyor. Eksiksiz bir çalışma değil elbet bu, ama denemeye değer bir bütünlüğü de yakalamış kendi içinde. İroni ustası Eduardo Galeano, bu yapıtında mitolojiden edebiyata, müzikten resme, plastik sanatlardan mimariye, dinden hukuka, felsefeden politikaya değin birçok kurumdan derlediği olayları, ucu halen açık günümüz ilişkilerine bağlamış. İştah kabartıcı bir yoğunlukta tarihsel bir okuma ziyafeti yaptırırken okuruna, asıl amacı olan düşündürmeyi de çeşitli söz sanatlarını kullanarak gerçekleştirmiş. Bu bütünlüğün belki de tek handikabı her zaman genişletilmeye açık bir yapıda sunulmuş olmasında. Yani, okuruna ‘bitti’ demekten çok ‘bunlar da olsaymış, konularla çok da bağlantılı oysa’ dedirtebilir. Tabii, bu durum okurunun ne kadar birikimli olmasıyla da orantılıdır.

İnsan ilişkileri, zamanın üretim ilişkileriyle doğru orantıda gelişiyor. Tüketimin yoğun yaşandığı toplumlarda ilişkilerin de hızı aynı yoğunlukta seyrediyor demek belki de olasıdır. Kullan-at ürünlerin her alanda yaygınlaştığı günümüz dünyasında, tüketimin hızıyla nesnelerin çeşitliği de ekonomik değerine göre artmış bulunmakta. Bu, insanın da aynı hızda birbirini tüketmesi tehlikesini bekletiyor. Çok fazla değil, eğer hemen yirmi yıl geriye dönüp anımsadığınız insan ilişkilerine bakarsanız, göreceksiniz ki daha çok insani değerler taşıyordu. Buna neden olan şey depozitolu cam şişelerin yerini depozitosuz pet şişelerin alması olarak gerekçe gösteremesek de ilişkilerin yoğunluğu açısından kıyaslandığında iki nesnenin yoğunluğu nasılsa, bugünkü ilişkilerin de toplamı bir benzer oluşturmuyor diyemeyiz. Eduardo Galeano’nun da bütün bunlardan yola çıkıp derlediği düşünceler, hayatın diyalektik toplamında insanın bugün nerede bulunduğunun sorusunu açıklıyor. Bunu belli markalaşmış ürünlerden yola çıkmayı da hiç çekinmeden ortaya koyan Galeano, sansür kurumunun sansürcüsüne açıkça posta koyuyor denilebilir. Reklamın, Ivan Pavlov’un koşullu refleksinden ortaya çıktığını (*) düşünen Galeano, insanlığın bugün belli pazarlama stratejileriyle koşullandırıldığını, bütün dünyasının markalar imajında kurulduğunun altını çiziyor.

Çocuk gözüyle, çikolatalı içinden oyuncak maket çıkan sürpriz yumurtanın çekiciliği nasılsa, bugün dünya ilişkileri de o aldatmacanın içinde sunuluyor. Komünikasyonun neredeyse varılabilecek en son noktaya varıldığı 21. yüzyıl dünyasında; insanlar, dillerinin kelimelerini tahrip edip kelimeleri de eksik yaşar hale geldi. Komünikasyonun uyuşturucu etkisi günden güne çoğalmakta, neredeyse her şeyi komünikasyonun olanakları dâhilinde yaşamaktayız. Oysaki mitoloji, bunu “Eko” mitolojisiyle anlatmaya çalışmış, kendi sesimizle karşı taraftaki kişinin sesi giderek aynılaşmış olduğundan dem vurulmuş. Endüstrileşme sürecinde sınır tanımayan günümüz dünyası, büyük bir dilsizlikle yepyeni kültür intiharları hazırlıyor.

Hollywood dünyasının fantastik gerçekleri, hiç de uzak olmayan şeylermiş gibi çıkıyor karşımıza. Oysa bugün Jules Verne okurken, dünyanın dışına bile çıkan, kuşların dışında uçacağını işaret ettiği birtakım aletlerin içinde olan dünyadayız. Bugün uçağın yaygın kullanımı sayesinde, insanın ulaşımda büyük bir zaman zorunluluğundan kurtarılması özlemleri de maddi olarak karşılanabilir olduğundan kaldırmış gözüküyor. Evet, tarihin yozlaşması bu olumlu gelişmelerle mi oluyor dersiniz! Aslında değil, bugün insanın zaman kavramının içini boşaltmak isteyen iktidarların elinde olması bunlara sebep.

Eduardo Galeano’nun “Aynalar”ında, içinde buluşlara dair çok şey geçmesine rağmen buluşlarıyla neredeyse ‘kâhin edebiyatçı’ olarak anılabilecek Jules Verne yoksa da, İspanya’dan ve Latin Amerika ülkelerinden onca söz edilmesine rağmen “Kanayan İspanya”da “İnsanların Dünyası”nı yazmış “Küçük Prens” Antoine de Saint-Exupéry olmasa da, döneminde yaşamış birçok kişiden söz edilip de galiba 20. yüzyılda bütün dünyaya emperyalist güçlerle nasıl savaşılması gerektiğini öğreten eşsiz komutan Mustafa Kemal Atatürk’ten hiç söz edilmemiş olsa da… eksikliği böyle arandığında çok örnek bulunabilecek bir kitap diye düşünsem bile, tamamında güzel bir tarih kolajı kotarmış olduğu bir gerçek.

Ölümsüz kıyımsız bir sabah, insanlar yaşamak için tarihe bir gün sorarlarsa tarih onlara çok cevap verebilir. Her geçen gün jönü jöndamı değişse de bu dünya sahnesinin, izleyenler gene soracaktır:

‘Tarih, ölür müsün, öldürür müsün!’

Aynalar – Eduardo Galeano – Sel Yayıncılık

http://arsiv.kitaphaber.net/aynalar-edu ... #more-4589


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Endülüs Müslümanları: “Morisko”lar / Akif Emre
MesajGönderilme zamanı: 13.12.11, 15:39 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 08.11.09, 20:20
Mesajlar: 58
Endülüs'ten 'göstergeler'

Akif Emre


21/05/2009

Geçen hafta Endülüs'ten yazdığım yazıyı yolda olduğum için Salı günü devam ettiremedim. Gündem dışı da olsa asli gündemimizle ilgili konuya devam etmek niyetindeyim. Endülüs kelimesini 'medeniyeti' kelimesinin takip etmesi, en azından bu kavramsal çerçeveyi çağrıştıracak kadar özdeşleşmesi bu konuya başka türlü bakmayı gerektiriyor.

Şahsen, 'medeniyet bakış açısı'na sahip olmakla son zamanlarda yaygınlaşmasına paralel olarak içi boşaltılmış bir kavrama dönüşen 'medeniyet' arasındaki farkın çoğu zaman karıştırıldığına dikkat çekmek ihtiyacı duyuyorum. Mesela Endülüs, bir tür anakronizme düşen, nostaljik duyguları depreştiren bir yakınma ile medeniyet bilincinde olarak bakış açısı geliştirmek arasındaki farkın çok açık biçimde ortaya çıktığı konulardan biridir.

800 yüzyıllık bir medeniyetin en barbar ve vahşi yöntemlerle bastırılması, izinin silinmek istenmesi o medeniyete ait göstergelerin bir şekilde hayatta karşınıza çıkmasının engelleneceği anlamına gelmiyor. Bastırılma politikasının geniş çapta ilkellik boyutuna ulaşmasının bir örneği İspanyol hakimiyeti altındaki Müslümanlara yapılan zorla Hıristiyanlaştırma uygulamalarında ortaya çıkar. Zorla Hıristiyanlaştırılmak istenen bu Müslümanların (artık Morisko diyecektir İspanyollar) suyla yıkanmaları engizisyon mahkemelerinde cezalandırılmaları için yeterli sebepti. Engizisyon kayıtları bu tür işkenceli cezalar ve yakılma olaylarının tutanaklarıyla dolu.
Ancak zamanla asimile edilen Müslümanlar ya sürüldüler ya da yok edildiler. Geri kalanlarsa gizli gizli Müslüman kalmaya çalıştılar.

Bu arada iki büyük isyan yaşandığını, Osmanlı ile gizli haberleşmelerinin olduğunu, sürülenlerden büyük kısmının Mağrip ülkelerine, bir kısmının da Fransa üzerinden kara yoluyla bugünkü Bosna topraklarına yani Osmanlıya sığındıklarını biliyoruz.

İspanyada kalan Moriskolar ise hayatta kalabilmek, engizisyon işkencelerinden ya da köleleştirilmekten kurtulmak için Hıristiyan görüntüsü altında varlıklarını korudular.

Bugün özellikle İspanya'nın Endülüs bölgesi olarak adlandırılan Güney kısmında günlük hayatın ayrıntılarına kadar nüfuz eden Müslüman dönemin izleri Braudel'in sözünü hatırlatıyor: "Uygarlık süreklilik demektir... Valéry ne derse desin, uygarlıklar ölümlü değildirler. Çeşitli sarsıntılara, felaketlere göğüs gererler. Gerekince külleri içinden yeniden doğarlar. Yıkılsalar, harap olsalar da ayrıkotu gibi yeniden biterler."

Elhamra'yı birkaç cümleyle geçiştirmek mümkün değil. İncelik ve güzelliğin bu kadar incelebildiği bir örnek olarak farklı şekilde İsfahan'daki güzellik algısıyla kıyaslanabilir belki. Osmanlı medeniyeti ise sadeliğin, yalınlığın güzelliği idi. Bir eserin yalınlaştıkça güzelleşebildiği başkaca bir örnek de yok.

Gırnata "bir zamanlar minareydim" diye haykıran kiliseye çevrilmiş camilerin çan kulelerinden evlerine kadar her şey o dönemden birer işaret sanki. Endülüs tarzı kemerli bahçe kapılarından, evlerin dış duvarını mutlaka süsleyen çini tabaklara, avlulu geleneksel Endülüs ev tipinin hala yaşıyor olmasına kadar her şey sanki yaşayan bir medeniyeti işaret ediyor. En azından estetik ve sanatsal düzeyde. Her evin bahçesinde Endülüs sanatına hakim olan suyun eşlik ettiği ses ve ışık harmonisinin farklı bir yorumu mevcut.

Endülüs İslam medeniyetini diri kılan değerler ortadan kaldırılmış olsa da göstergeleri hayatiyetini koruyor. Bir lokantanın dışına asılmış meşrubat reklamının çinili bir levhaya işlenmiş olmasıyla gezdiğim onca ülkede ilk kez karşılaşmam ancak bu etkiyle açıklanabilir.
Göstergelere yansıyan bu derin etkinin asimile edilmiş kimliklere yansımaması mümkün değil. Özellikle 20. yüzyılın ilk çeyreğinde daha çok sosyalist bir akım olarak başlayan Endülüs milliyetçiliği bugün daha yaygın olarak varlığını sürdürüyor. Endülüs milliyetçilerinin önemli kısmının daha sonra İslami geçmişleriyle bağ kurduklarını, Müslümanlıklarını keşfettiklerini belirtelim.

İslam medeniyetinde Endülüs'ün katkısını keşfetmek kadar yaşayan Endülüs'le de ilgilenmek yaşayan diriler için bir sorumluluk. Gırnata'nın karlı dağlarından akan suyun şırıltısıyla ışık ve ses bütünleşmeden bir medeniyet yeniden dirilmez.

Dileğimiz; Endülüs'ün düşünsel kaynağını estetik ve eylemle buluşturma gayretinde olmamızdır.

Kaynak: Yeni Şafak

Alıntı:
Akif Emre
aemre@yenisafak.com.tr13 Mayıs 2010 Perşembe
İki denizin birleş/me/diği yer
Türkiye'deki siyasi gündemden uzakta, iki denizin birleştiği yerde, Cebel-i Tarık boğazını geçerken karşı tarafta tamamen farklı bir kıtayla hatta kültürle karşılaşacağınızı bekliyorsunuz ister istemez. Biraz da oryantalist okumanın etkisiyle, karşı kıyıya adım atar atmaz öteki olanla, Afrika'yla, Doğu'yla hatta egzotik imajlarla süslü bir dünyayla karşılaşma beklentisi sarıyor. Bu oryantalist beklentinin aslında önyargıları nasıl beslediğini aynı zamanda önyargılardan beslendiğini Tanca'ya adım atar atmaz fark ediyorsunuz.

Bir kere, bu tarihi şehrin adının Tanger okunmasıyla başlıyor oryantalist yönlendirme. Tarihi Tanca ismi bir anda batılı prizmadan geçerek kırılmaya uğruyor her türlü değerde olduğu gibi. Kırılmaya uğrayan sadece isim değil elbette. Şehrin yapısı, değişik kültürlerin harmanisinden çok farklı kolonyal etkilerin deforme ettiği bir kimliği dışa vuruyor adeta. İspanyol, Fransız hatta İngiliz etkisinin şehre ruhunu veren Müslüman varlığını adeta bastırmaya çalıştığı mimariden anlaşılıyor. Yine de bu kolonyal etki daha çok doğuya, Afrika'ya, İslama ait olanı "egzotikleştirdiği" fikri baskın çıkıyor bende.

Coğrafi olarak yanılgı, Afrika'ya ayak bastığınızı ima edecek beklentilerinizin boşa çıkmasıyla başlıyor. Ne çöl, ne deve... Atlas okyanusunun kıyısındaki Tanca ile hemen yanı başında Akdeniz kıyısındaki Tetvan kolonyal olanla kendine ait olan iki kültür farkını daha belirgin çizgilerle çiziyor. Farklı kültürlerin zenginliği, harmonisi ile kültürel kolonyalizm farkı yan yana duran iki şehirde ortaya çıkıyor.

Tetvan daha bir kendi kalabilmeyi başarmış şehir. Batılı bakış açısıyla "öteki olmaya" daha yakın. Aslında bir sürekliliği yaşatan bir şehir Tetvan.

İspanyolların turistik anlamda vitrinlediği, standardize edip vitrinlediği, ruhunu boşalttığı Endülüs burada sanki devam ediyor. Zaten Endülüslü Müslümanların kurduğu şehirlerden biri burası. Hâlâ şehirdeki köklü aileler soykütüklerinin Endülüs'ten geldiğini biliyor. Bir tür asalet göstergesi sayılıyor. Nitekim Endülüs tarzı evlerin fiziksel ihtişamı da bunu destekler mahiyette.

Tetvan'ı farklı kılan özellik Endülüs kültürünü yaşayan hayatın dinamizmine katarak sürekliliğini koruması... Endülüs uzmanı Muhammed Benaboud'un tespitleri bu konuda pek üzerinde durulmayan bir hususa dikkatimi çekti: Endülüs siyasi ve askeri olarak karşı tarafta sukut etmesine rağmen kültürel olarak Endülüs'ün dışında yaşamaya devam etti. Endülüs kültürü Endülüs dışında hayatiyetini sürdürdü.

Bu bakımdan Tetvan adeta laboratuvar özelliği taşıyor.

Farklı etnik ve dinî yapıları birleştirmesinin yanısıra farklı İslamî kültürel unsurlar da burada adeta mezcedilmiş. Söz gelimi tarihsel olarak Fas, Osmanlı etkisinden uzak kaldı. Ama Tetvan, özellikle 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren Osmanlı kültürünü de yaşatmaya başladı. Tıpkı Endülüslü Müslümanların kültürlerini burada yaşatmaları gibi Fransızların Cezayiri işgal etmeleriyle buraya gelenler de Osmanlı kültürünün kimi unsurlarını taşımışlar.

Endülüs kültürünün Endülüs dışına taşınması ve burada yeniden üretilerek süreklilik kazanması, üzerinde durulmaya değer bir konu. Tetvan, bir bakıma Endülüs imajının nostaljiden çıkıp yaşayan bir varlığa dönüştüğü mekanın adı oldu. Geçmişe takılmadan yaşayan bir dinamizm. Zaafları, imkanlarıyla hala o kültürün önemli izlerini hayata taşıyor. Mesela, Endülüs müziği canlılığını koruyor. Sokağa taşan bu müzik tarzı Arap müziğinden de hayli farklı formlara sahip. Mesela gırnatavi ile endülüsi farkı bu müziğin canlılığını göstermeye yetiyor.

Gırnatavi tarzını ilk dinlediğim anda daha otantik geldi. Sanki Klasik Türk müziğinden bir eser dinler gibi çok aşinalık oluştu bende. Endülüsi denilen tarz daha popüler. Sözgelimi gırnatavi, klasik enstürümanlarla icra edilirken, diğerinde keman gibi farklı enstürümanlar kullanılabiliyor.

Fas, hemen her tarafında, özellikle mimaride Endülüs etkisi gözlemlense de, bundan ibaret değil. Çok daha farklı bir deneyimin, farklı unsurların adeta biraraya geldiği kültürel harmoni. Müslüman, Afrikalı, Akdenizli, Arap, Berberi birikiminin hulâsası. Bunu üzerine, özellikle kıyı şeridindeki kolonyal etkiyi ilave ederseniz, bugünkü Fas ortaya çıkıyor. Cebel-i Tarık iki denizi birleştiren boğazın adı olsa da, iki denizin birleşmediğini biliyoruz. Aynı zamanda iki kıtayı, iki medeniyeti ayıran metafora dönüşüyor.

http://www.yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i ... y=AkifEmre


En son seyran tarafından 13.12.11, 17:39 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Endülüs Müslümanları: “Morisko”lar / Akif Emre
MesajGönderilme zamanı: 13.12.11, 15:55 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 08.11.09, 20:20
Mesajlar: 58
Alıntı:
Morisko

Endülüs’ün ortadan kalkmasından sonra İspanya'da yasayan Müslümanlara verilen isimdir.
Endülüslü yeni Hıristiyanlar olarak da adlandırılan topluluktur. Kökeni, İspanyolca Kuzey Afrika’da yaşayan insanlara verilen isim olan ''Moro'' kelimesi olduğu iddia edilen kelimedir.

İspanya'nın dört önemli bölgesinde (Endülüs, Valensiya, Aragon ve Kastilya) yoğun olarak yaşıyorlardı. Genellikle tarımla uğraşan Moriskolar, özellikle Endülüs bölgesinde kültürel anlamda (giyim, yemek, müzik ve eğlence) daha ödeydiler ve okuma-yazma oranı, bölgede yaşayan hıristiyanlara göre daha yüksekti. 1568 ve 1570 yılları arasında alpujarras isyanlarından sonra bu özelliklerini büyük oranda yitirdiler.

1492'de İspanyolların gırnata'yı ele geçirmesi ile birlikte, o topraklarda bulunan müslüman halkı zor kullanarak hıristiyanlaştırılanlara "los moricos" adı verildi. Hıristiyanlaştırma süreci, Kastilya'da 1502 de, Aragon'da ise 1526 yıllarında başladı. 1501'den itibaren hıristiyanlığı kabul etmeyenler, İspanya topraklarından sürüldü. 1502 yılı İspanya'sında burada yaşamak isteyen müslümanların hristiyanlığı seçmeleri, her pazar ayine katılmaları aksi halde para cezası ödemek zorunda kalacakları ve kılık kıyafetlerinin neler olacağı belirlenmiş, bu şartlara uymayanlar sürülmüş veya katledilmişlerdir. Bunun üzerine ayaklanan moriskoların bir kısmı da ayaklanmaları sırasında hristiyanları müslümanlığı seçmeye zorlamış ve tıpkı kendilerine yapıldığı gibi kabul etmeyenleri katletmişler ama bu ayaklanma sonuç vermemiştir.

1609 yılında III. Felipe döneminde, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuzey Afrika fetihlerine ve Fransa’nın İspanya'da isyan çıkarmalarına yardım ettikleri, hıristiyan nüfusuna karışmadıkları ve kalifiye çalışanların büyük bir çoğunluğunu oluşturdukları için, İspanya'dan sürülmeye başlandılar. Göç ettirilenlerin büyük kısmı kuzey Afrika’ya ve bir bölümü ise Türkiye’ye gittiler. Türkiye’de Kars, Adana (Kozan) ve Mersin (Tarsus) bölgelerine yerleştiler.


zannediyorum Moroc yani Faslı kelimesi ile bir alakası mevcuttur. bu kişiler ispanya'da yaşamış oldukları zulmden kaçmaya çalışmışlar, kaçamayanlar da din değiştirmek zorunda kalmış; kacarak kuzey Afrika kıyılarına taşınmışlardır. Karşı kıyıya taşınmalarında Müslüman korsanların rolü büyüktür. ayni dertten muzdarip yahudiler ise Marrano adi ile anılmışlardır.

Rönesans dönemi uzmanı İspanyol tarihçi Rodrigo de Zayas bir röportajında, “Morisko”lar hakkında verilen fermanlardan şu örnekleri verir:

"Charles Quint’in annesi çılgın Jeanne’nin naibeliği sırasında Moriskoların her ne şekilde olursa olsun Hıristiyanlardan farklı görünmelerini yasaklayan bir ferman yayınlanır.
Kastilyanca konuşacaklar, Kastilyanlar gibi giyinecekler, pazarları çalışmayacaklar vs... fakat aynı zamanda onlar şapkalarına kumaştan mavi bir hilal takmak mecburiyetindedirler -tabii bu ister istemez insana nazi dönemindeki sarı yıldızı hatırlatıyor-. yani, onlar hem halkla "bütünleşme" zorunda bırakılıyor, hem de böyle bir işareti taşımaya mahkum ediliyorlar.
gerçi bu sadece görünüşte mantıksız. aslında engizisyon un bundan büyük çıkarı var. çünkü bir moriskonun cuma günü çalışmadığı veya domuz eti yemediği görülür görülmez derhal ağır bir cezaya çarptırılmakta ve malları müsadere edilmektedir."

İspanya’da moriskon soyundan gelenler hakkında bir sempozyum düzenlenmiştir.



Avrupalıların katliamından kaçan Yahudilere, Endülüs Müslümanları sahip çıkmıştı

1492’de Granada’nın düşmesinden sonra İsabel ve Ferdinand Yahdileri İspanya’dan kovmuştur. Portekizli tarihçi Francisco Saizo, 200 bin Yahudinin Müslümanların yardımıyla İspanya’yı terk ettiği Tunus, Cezayir, Marakeş gibi Kuzey Afrika ülkeleri ile Osmanlı topraklarına gittiğini söyler.

Tarık Yalçın / Dünya Bülteni / Tarih Dosyası

Avrupalı tarihçiler tarafından İspanya’nın Avrupa Yahudilerinin ana vatanı olduğu söylenir. Fakat ilk Avrupalı Yahudiler, İspanya’ya değil Fransa’ya yerleşmişlerdir. Müslümanların Endülüs’e yerleşmesinden sonra İspanya’ya gelen Yahudiler Ortaçağ Avrupa’sının dini bağnazlığından Müslümanların hoşgörüsüyle kurtulmuşlardır.

Yahudiler, İngiltere’nin güneyi ve Fransa’nın kuzeyine yerleşmişlerdi. Çünkü haçlı seferlerin başlamasına kadar bu bölgelerde yaşayan Frank, Kelt, Angıl, Sakson ve Felemenklerin çoğunluğu paganist inanışlara sahipti. İlk büyük Yahudi katliamı da 1200’lerin başında Fransa’da gerçekleşti. Fransızların katliamından kaçan yüz binlerce Yahudi Endülüs’e sığınarak Müslümanlardan yardım istemişlerdi. Fransa’yı hakimiyet altına alan II. Friedrich Endülüs’ten etkilenerek Yahudilerin Orta Avrupa’nın içlerine yerleştirilmesine izin vermişti. Fakat 1220’de çıkan bir Yahudi isyanı sonucu Yahudi topluluklar Fransa’ya göçe zorunlu tutulmuştu. 50 bin Yahudi’yi öldüren Friedrich onların yaşayabilecekleri tek yerin Müslümanların hakim olduğu bölgeler olabileceğini öne sürmüştü.

Kastilya kralı Alfonsa, Yahudi kıyımından kaçanları önce Kastilya’da muhafaza etmiş fakat bir bahane bularak 20 bin Yahudi’yi Apulia’da katletmişti. İngiltere, Polanya ve Fransa’da yaşayan Yahudiler Gırnata krallığının onlara kucak açması yüzünden Endülüs’e yerleşmişti. Hillay Zmaro 1300-1800 yılları arasındaki Avrupa’yı anlattığı eserinde 14. yüzzyılın başlarında İspanya’ya Avrupa’nın değişik bölgelerinden gelen Yahudi sayısını 300 bin olarak verir. Gırnata İslam devletinin Yahudilere hoşgörü ile davrandığını söyleyen Zmora, Avrupa’daki bu anlayışın yüzyıllar sonra Yahudilerle birlikte yaşamı kabul ettiğini itiraf eder.

14 yüzyılın sonlarında güç kaybetmeye başlayan Müslüman devletlerin yerini Hıristiyan krallıklar almaya başlar. Hıristiyan krallıklar Endülüs’teki Müslümanların tepkilerinden çekindikleri için Müslümanlara daha ılımlı yaklaşırken Yahudileri din değiştirmeye zorlarlar. Din değiştiren Yahudilere “dönme” anlamına gelen Converso -bazı kaynaklarda Moreno- denilir ve Yeni Hıristiyanlar olarak kabul edilir. Conversoların eğitimli kimseler olmaları hekimlik, saray katipliği, rahiplik, danışmanlık gibi görevlere getirilmelerine yol açar. Fakat eski Hıristiyanlar bu durumdan rahatsız olur 15 yüzyılın başlarında Yeni Hıristiyanlara karşı bir katliam başlatır. Hayatta kalan Yeni Hıristiyanlar Kuzey Afrika ve Müslümanların hakimiyetindeki Gırnata, Toledo gibi şehirlere kaçarlar.

Kastilya kraliçesi İsabel tahta çıkınca ilk iş olarak eki ve yeni Hıristiyanları birbirinden ayırmak için Papa Sixtus’tan engizisyon kurma izni alır. İlk defa Papanın denetimi dışında Kastilya, daha sonra Aragon’da kurulan Engizisyon’da din değiştirmiş olanlar yargılanır. Bu engizisyonlar Yahudilikten Hıristiyanlığa değil Hıristiyanlıktan Yahudiliğe dönmüş kabul eder ve onara kendilerini savunma hakkı verilmez.
Domuz eti yememe, temiz kıyafet giyme,hafta en az bir kez yıkanma ve cumartesi yemek pişirmememe idam cezası için suç kabul edilir ve Hıristiyanlıktan Yahudiliğe dönüldüğünün işareti olarak görülür.

1492’de Granada’nın düşmesinden sonra İsabel ve Ferdinand Yahdileri İspanya’dan kovmuştur. Portekizli tarihçi Francisco Saizo, 200 bin Yahudinin Müslümanların yardımıyla İspanya’yı terk ettiği Tunus, Cezayir, Marakeş gibi Kuzey Afrika ülkeleri ile Osmanlı topraklarına gittiğini söyler.

Portekiz’e kaçan yaklaşık 2000 Yahudi, vaftiz edilerek Portekiz hakimiyetindeki Afrika sömürgelerine gönderilmişti.

Yeni Hıristiyanlar Müslümanlara ihanet ediyor

Portekizli tarihçi Viterbo, 1499’da Granada meydan gelen isyanı yeni Hıristiyanlar olarak bilinen Yeni Hıristiyanların haber verdiğini söyler. Bu isyanı bastıran kral ve kraliçe binlerce Müslüman’ı katletmiş, 50 bin Müslüman zorla vaftiz edilmiştir. Morisko adını alan Müslümanlar gizli bir şekilde dinlerini yaşamaya çalışmışlardı. Din değiştirmeyen Yahudiler Müslümanlardan daha önce Gırnata’dan çıkarılmışlar, Osmanlı Devleti ve diğer Müslüman ülkelerin yardımıyla Kuzey Afrika, balkanlar ve İstanbul’a yerleştirilmişlerdi.

Moriskolara ihanet, yeni Hıristiyanlardan geliyordu, kendilerini kurtarmak adına Ramazan’da oruç tutan abdest alıp namaz kılan ölülerini mezarlara defnederek gömen Müslümanları saraya bildiriliyor arkasından idamlar geliyordu. Viterbo, II. Fhilipe dönemine kadar yeni Hıristiyanlardan daha fazla Moriskoların hapsedildiği, sürgün edildiğini ve öldürüldüğünü söyler. Yalnız Moriskoların çocuklarının ellerinden alınarak Hıristiyan aileler verilmesi Viterbo’nun bu iddiasını doğrulamaktadır.

http://www.dunyabulteni.net/?aType=habe ... eID=187440


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Endülüs Müslümanları: “Morisko”lar / Akif Emre
MesajGönderilme zamanı: 13.12.11, 17:55 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 08.11.09, 20:20
Mesajlar: 58
Endülüs milliyetçiliği evrensel model mi?

Akif Emre
aemre@yenisafak.com.tr

29 Nisan 2010

Bir ay aradan sonra tekrar Endülüs'teyim. Sevilla'nın Kurtuba'nın sokakları, tarih taşan yapıları arasında geçmişe yolculuktan çok sanki geleceğin ayak izlerini bulduğumu hissediyorum.

Tam bunları düşünürken, elime uzatılan İspanyolca kitabın başlığı sanki içinde bulunduğum durumla örtüşür gibiydi: Moriskoların İzi. Üniversite öğretim üyesi olan Antonio Manuel heyecanlı bir muhalif. İspanyol resmi tarih söylemini sorgulayan entelektüellerin başında geliyor. Endülüs milliyetçiliğine sempatiyle bakan bir aktivist, aynı zamanda. Bask ayrılıkçı terörüyle İspanya'nın nasıl baş ettiğine bakarak model çıkarmaya çalışan zavallı bürokratik aydınlar ne Türkiye'nin dinamiklerinden ne de bu yaklaşımın zaafından haberdar... Milliyetçiliği icat ederek evrensel dışlayıcı bir ideolojiye dönüştüren Batıyı izleyenler çözümü yine orada arıyor. Üstelik de ne kendini ne de Batıyı anlamış olarak... Akim kalmaya mahkum bir heves...

Endülüs milliyetçiliği Türk aydınları tarafından hemen hiç bilinmez. Ne ayrılıkçı milliyetçi teröre karşı İspanyol modelinden ilham almaya kalkışan ve kendi gerçeğine körleşen bürokratik aydınlar ne de Endülüs nostaljisini bugüne taşıma cesaretini gösteremeyen Endülüs sevdalıları...

Milliyetçiliğin her türlüsünün parçalayıcı, dışlayıcı karakterine rağmen Endülüs milliyetçileri kendi milliyetçiliklerinin bütünleştirici evrensel bir model olduğunu savunuyor. Bu durum, hele İspanya gibi birden fazla ayrılıkçı milliyetçi akımın olduğu bir ülkede son derece ilginç geldi bana.

Endülüs milliyetçiliği ile Moriskoların sürgünü arasında tarihsel olduğu kadar sosyal psikoloji açısından da doğrudan bağlantı kuruyor, bu akımın savunucuları. Zorla Hıristiyanlaştırılmaya çalışılan, engizisyonlarda işkence gören Müslümanların 1609 yılında topluca sürülmeleri İspanyol toplumunda bir travma etkisi yapmış. Bu travma İspanyol resmi tarih söyleminde olayın yok sayılması şeklinde tezahür ediyor.

İspanyol resmi tarihine göre sekiz yüz yıl burada bir medeniyeti yaşatan Araplar geldikleri gibi geri gittiler. Buna göre Moriskolar da Arapların son kalıntılarıydı, üstelik Osmanlılarla gizli işbirliği yaptıkları da söyleniyordu. Yüz binlerce insanın sürülmesinde vicdani bir sorun olamazdı.

Endülüs milliyetçileri ve pek çok muhalif aydın açısından durum tam tersi. Bir kere Endülüs Müslümanları sadece Araplardan ibret değildi, hatta Arap asıllı Müslümanlar azınlıktı. Dolayısıyla en son 1609'da topluca sürülenler sadece Araplar değildi. "Arapları geldikleri yere gönderdik" denilerek (kaldı ki 800 yıllık bir yurt edinmişlikten bahsediyoruz) işin içinden çıkılamaz. Arapların dışında sürülen Müslüman Endülüslülerin büyük çoğunluğu Müslüman olmuş İberyalılardı da.

Savunucularının önemli kısmı Hıristiyanlardan oluşan Endülüs milliyetçiliği akımı, buradan hareketle Moriskolara sahip çıkmak, tarihle yüzleşmek için adım atılması gerektiğini savunuyor. Bunun aynı zamanda Müslüman olduğu için ötekileştirilen, sürgüne gönderilen kendi insanlarıyla barışmak anlamına geldiğini savunuyorlar.

Antonio Manuel bu noktada ilginç bir tez ortaya atıyor ve Endülüs milliyetçiliğinin bütünleştirici evrensel bir milliyetçilik olduğunu savunarak parçalayıcı, atomize edici milliyetçilik tanımına farklı bir açılım getiriyor.

Aslında Endülüs milliyetçiliğinin kökleri Blas Infante'ya kadar götürülebilir. 20. yüzyılın ilk yarısında muhalif sosyalist karakterli bir hareket olarak ortaya çıkan Blas Infante'nin milliyetçiliği Endülüs bölgesine anayasal otonomi verilemesi yönündeydi. Daha sonra Müslüman olarak Ahmet ismini alan Infonte 1936 yılında Franko rejimi tarafından kurşuna dizilecektir.

Kendi insanının inancını yok sayarak tektipleştiren, onları sürgüne gönderen, katleden bir anlayışa karşı bütünleştirici bir milliyetçilik söylemi Bask deneyiminden daha fazla incelenmeğe değer. Mikro milliyetçiliğin doğasındaki ötekileştirmeye, mozaikleştirmeye karşın bütünleştirici evrensel bir milliyetçilik tarzı... Bakalım, Batı kendi milliyetçilik gerçeğiyle hesaplaşma cesaretini gösterecek mi?

***

Endülüs; gelenek icadı

Akif Emre
aemre@yenisafak.com.tr

04 Mayıs 2010 Salı

Bir süredir İspanya'da Endülüs'te, Müslümanların bu topraklarda bıraktığı izleri takip ediyorum. İlk bakışta bugüne gelebilenler birkaç saray ve kiliseye çevrilmiş cami kalıntılarından ibaret. Daha yakından bakıldığında muhteşem bir medeniyetin izlerinin tarihi kalıntılardan çok hayatın içine, İspanyol kimliğine işlediğini şaşkınlıkla fark edilecektir.

Müslümanların bu topraklarda yedi yüzyılı aşkın sürede ortaya koydukları eserlerden çok azının kalması hepsinden önemlisi tüm Müslümanların sürülmesi, zorla Hristiyanlaştırılmaları, katliama maruz kalmaları bile bu geçmişin tümüyle silinmesi için yetmiyor. Bunu anlatmak için bizzat Hristiyanlık dahil bugünkü İspanyolların özellikle Endülüs bölgesinde hayatına işleyen, mimariden kültüre farklı formlarda yansıyan ayrıntılara şöyle bir bakmak bile yeterli.

Burada bir ayrıntıyı kaçırmamak gerekiyor. Bugünkü İspanyolların Endülüs'ü ile tarihi Endülüs ayrımı çoğu kez karışıklığa neden oluyor. Endülüs denilince ilk akla gelen bugünkü İspanya'nın Müslüman hakimiyeti altında olduğu bölgedir. Bunun yanı sıra sıradan bir İspanyol için Endülüs, İspanya'nın güney bölgesini oluşturan tarihi Endülüs'ün bir kısmını içine alan bölgenin adıdır.

Endülüs'e dair siyasi tartışmalar bu bölgeyle sınırlı tutulur. Endülüs'teki İslam hakimiyetinin son dönemini içine alan bu bölgede Müslümanların bıraktığı iz diğer yerlerle kıyaslanamayacak kadar belirgin. Özellikle mimari ve dildeki bu yansıma ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir.

Bu yansıma bir bakıma Müslüman etkisinin kolay kolay silinemediğini, bir şekilde tekrar kendini göstermesi olarak yorumlanabilir. Andalucia denilen bölgedeki Katoliklik vurgusunun tezahür şekillerinde bile bu etki kendini hissettirir.

İspanya'da özellikle de Endülüs bölgesindeki Müslüman etkisi daha çok " geleneğin yeniden icadı"nın bir formu olarak okunabilir. Jerez'de mimari biçimi hiç bozulmadan bugüne gelmiş belki de tüm İspanya'daki tek örnek olan cami kalıntısını gezerken bir İspanyo- lun tespiti ilginçti; "Müslümanlar burada yedi yüz yıl kaldı, oysa İspanyol hakimiyeti henüz beşyüz yıl oldu. Kültürel anlamda fizik varlık tüm acımasızlığıyla yok edilirken farklı biçimlerde de olsa geleneğin devam etmesinin en iyi örneği. Gelenek ruhundan kopsa da farklı bir kültüre kendi biçimini verebiliyor. Diğer tarafta modern anlamda Hobsbawm'ın tanımladığı biçimde "geleneğin yeniden icadı" da tam bu noktada düşündürücü biçimde devreye giriyor. Kendiliğinden süreklilik arzeden, baskıya direnen gelenek farklı bir din ve kültürün biçimine bürünürken buna paralel biçimde zaman zaman yeniden üretiliyor.

Geleneğin yeniden keşfi anlamında ortaya çıkan Endülüs etkisinin modern formlarından biri de, önceki yazımda kısaca değindiğim 'Endülüs milliyetçiliği'dir. Bu akımın derli toplu bir manifestosu olmasa da önemli kısmı Katolik Endülüslülerden ya da kendilerini Endülüslülerin nesli olarak gören, Morsikolarla kan bağı olduğunu düşünen (doğrusu böyle düşünmemeleri için hiçbir neden de yok) insanların ortaya attığı ve çerçevesi tam çizilmemiş akım.

Bunların en belirgin özelliği İspanyol hakimiyetini ve engizisyon gibi tarihin en vahşi uygulamalarını eleştirirken kendilerine yeni bir Endülüs tanımı yapmaları. 1609 yılında, zorla Hristiyanlaştırılan fakat gizlice Müslümanlığı yaşamaya çalışan Moriskoların topluca sürülmelerinin doğurduğu travmayla yüzleşmeye çağırıyorlar. Endülüs hakimiyetindeki Müslümanlar sadece Araplardan ibaret değildi, Araplarla beraber yerli halkın önemli kısmı Müslümanlaştı. "Arapları geldikleri yer gönderdik" tezi tarihin en büyük yalanı diyor Endülüs milliyetçileri. Onlar Müslüman oldukları için ötekileştirildiler ve Arap diye sürüldü. Oysa sürülenlerin büyük kısmı yerli Müslümanlardı.

Endülüs milliyetçilerinin, İspanyol resmi tarih okumasına dair en tutarlı tezlerinden biri olan bu tespitleri düşündürücü. Diğer taraftan, Endülüs medeniyeti, etkisi, bugünkü kimlikleriyle vardıkları "sentezler geleneğin yeniden icadı"na iyi bir örnek oluştur. Bu icat: Müslümanlaşamadan Endülüs'e sahip çıkarken aynı zamanda Endülüs mirasına Müslümanlaşamadan modern, seküler ve uluscu bir form vermeye çalışıyor. Fırsat oldukça izleri takip edeceğim.


***

Bir medeniyetin istismarı

Akif Emre
aemre@yenisafak.com.tr

06 Mayıs 2010 Perşembe

Sömürgecilik modern Avrupa ve de modern batı uygarlığının doğuşu arasında var olan neredeyse sebep sonuç ilişkisi kurmadan edemiyorsunuz İspanya'da gezerken. Hele bir de yolunuz Endülüs bölgesine düşerse bu etki daha da katmerleniyor. Batıdışı bir toplumdan, özellikle Müslüman bir bakış açısı/önyargısının tezahürü olrak algılanmaya çok da müsait olan bu durum bizzat İspanyolların tarihe bakışlarında, kendi kimliklerini kurgulama biçimlerine vurgulu biçimde yansıyor.

Bu vurguyu özellikle hatırlatan olay ise, bugünlerde BM bünyesinde "Papalık keşif doktrini"nin Amerikan yerlilerine verdiği zararın tartışılmaya açılmış olması. Sömürgeciliğin keşif kolu olmaktan daha fazlasını, partneri olarak sömürgeleştirme tarihinde rol oynayan kilisenin bir başka mağdurlarını hatırlamadan edemedim Endülüs^te.

Endülüs geçmişi ile sömürgeci güç olarak ispanya'nın kurduğu ilişki yeni keşfedilen dünyayı ele geçirme, hükmetme, sömürme pratiğinden bağımsız değil. İspanyol kimliğinin inşa edildiği imparatorluk çağı Endülüs üzerine kurlu. Rakip medeniyeti yenmiş bir güç olarak kendini inşa etmeye çalışırken aslında o medeniyetin derin izlerinden de kurtulamayacaktır. Reddettiği medeniyetin ruhu içine sinmiştir çünkü.

Endülüs'le Sömürgecilik deneyiminden farklı bir ilişki kurarken aynı zamanda 'sömürgeciliğe alet etme' çelişkisini barındırır. Her gün önünden geçtiğim Gırnata'nın meydanındaki Kolomb'a, Amerika seyahatinin beratını veren İzabella heykeli aslında Endülüs'ü yenmiş bir İzabella olarak sömürgecilik girişiminin kapısını açmasına işaret ediyor.

Endülüs'ün sömürgeciliğe alet edilmesi üzerinde pek durulmayan bir konu. Bir yanda İslam ve Müslümanlara ait her şeyi silip tek bir kimlik oluşturma çabasındaki İspanyol kralları Papalık ve Hristiyanlıkla ittifak içinde yeni toprakları sömürgeleştirirken, Endülüs mirasını da bir şekilde Amerika'ya taşımak zorunda kaldı.

Engizisyon marifetiyle din değiştirmeye zorlanan Müslümanlardan hatırı sayılır bir kısmı sömürgeci İspanyol güçlerince Latin Amerika'ya götürüldü. Özellikle ailelerinden koparılarak yeni kıtaya götürülen Müslüman erkekler sömürge yönetiminin inşasında kullanıldı. İspanya'da gelişen, Endülüs etkisindeki bir sanat olarak bilinen "mudajar art" geleneğinin izleri hala Latin Amerika'nın pek çok yerinde karşınıza çıkar.

İspanya'da, özellikle mimaride kendini gösteren bu akım, bizzat Endülüslü Müslüman sanatçıların eseri. Müslüman ve daha sonra zorla Hristiyanlaştırılan Moriskolar eliyle yapılan bu eserlerde yoğun biçimde Endülüs etkisi devam edecektir. Hatta Arapça yazılı hat sanatı bir süsleme aracı olarak saraylara, kiliselere kadar girecektir.

Sömürgeciliğe alet edilmesi ise Latin Amerika'da inşa edilen emperyal yapılardan kiliselere kadar farklı yapılarda tezahür ederken, bu Müslüman ve gizli Müslüman mimarların eserleri sömürgeciliğin orada kurumsallaştırılmasında kullanıldı.

Bu eserler Peru'da özellikle Lima'da ve Tunja, Bugota, Popoyan gibi Güney Amerika şehirlerinde, Meksika'da, Küba'da ve hatta Arjantin'e kadar farkılı ülkelerde buğün bile karşınıza çıkacaktır. Müslüman nüfus sadece sömürünün estetize edilmesinde değil, kas gücü olarak da bu bölgenin inşasında kullanıldı. Latin Amerika'da pek çok ünlü isim arasında Morisko kökenlilere rastlamak şaşırtıcı değil.

BM'nin bir alt komisyonunda Papalığın sömürgecilik doktrinini tartışmaya açılmış olması ister istemez meselenin bu boyutunu da hatırlatıyor. Yeni keşfedilen topraklarda yaşayan insanları ve onların kurduğu uygarlığı hiçbir insani değer addetmeden, sömürgeleştirme hakkı tanıyan papalık doktrininin ABD sisteminin oluşmasındaki etkisi de masaya yatırılıyor. Sömürgecilik geçmişiyle sadece Avrupa'nın değil Amerika'nın da yüzleşmesi gerekiyor. Zira bizzat Amerika Birleşik Devletleri bu gelenek üzerinde kurulu.

Endülüs'ün hem insan gücü hem de sömürgeciliğin estetize edilmesi yönünde istismar edilmesi sorunu en az yerlilerin sömürülmesi kadar önemli ve gündeme alınmaya değer. Yerlileri yarı insan olarak gören ve her türlü katliamı meşru sayan bir kültürün Endülüs medeniyetini de aynı yöntemle yok etmesini nasıl karşılamalı? Papalığın fetvasıyla en acımasız yöntemleri "vahşi yerliler"e uygulayanların benzer muameleyi Endülüslülere uygulaması, yaklaşımın ilkel ve vahşi yerlilerle sınırlı olmadığının işareti. Sorun bir medeniyetin öteki ile kurduğu ilişkinin özüne, daha doğrusu evreni, insanı, varoluşu tanımlamasıyla yakından alakalı.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Endülüs Müslümanları: “Morisko”lar / Akif Emre
MesajGönderilme zamanı: 20.12.11, 12:04 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07.12.10, 00:24
Mesajlar: 424
Endülüs’ün Düşüşünden Sonra Endülüslülerin
Sultan Bayezid’e Gönderdikleri Mektup ya da Feryadnâme (1505)

Aktaran: Lütfi ŞEYBAN

(1) Efendimiz Halifemize dâim kerîm selam olsun!
(2) Kafirleri alaşağı eden şerefli yüce efendimize selam olsun!
(3) Heryerde Allah’ın yardımıyla zaferler ve mülkler kazanana selam olsun!
(4) Şehirlerin en kıymetlisi İstanbul'a yerleşen efendimize selam olsun!
(5) Allah'ın ordu ve Türkler'le süslediği ülkenize selam olsun!
(6) Allah sizi bütün milletlere hakim ve şerefli kıldı, size selam olsun!
(7) Kadıya ve onun gibi değerli âlimlere selam olsun!
(8) Din ve takvâ ehline ve meşverette söz sahibi olanlara selam olsun!
***
(9) Batıda, Endülüs'te - dâru'l-gurbet'te kalan kölelerden size selam olsun!
(10) Karanlık ve büyük Rum denizinin ortasında kalanlardan selam olsun!
(11) Büyük bir musibete uğrayan kölelerden size selam olsun!
(12) Şerefli bir hayattan sonra sakalları yolunan dedelerden size selam olsun!
(13) Sokaklarda örtüleri çekilip yüzleri açılan kadınlardan size selam olsun!
(14) Zorbalıkla sürüklenip götürülen, tecavüz edilen tazelerden size selam olsun!
(15) Domuzeti ve murdar et yemeye zorlanan ninelerden size selam olsun!
**
(16) Cümlemiz eşiğinizi öper, her zaman size hayır dualar ederiz.
(17) Allah size musibetlere karşı âfiyet versin, ömrünüz uzun devletiniz dâim olsun!
(18) Kıymetli ülkenizde Allah hakimiyet ve saltanatınızı dâim kılsın!
***
(19) Başımıza gelen büyük felaket ve hâl-i perişânımızı efendimize arz ederiz!
(20) Zulme ve nice çirkinliklere maruz bırakıldık, hıristiyanlaştırıldık, dinimiz değiştirildi!
(21) Nerde o Muhammed'in dini uğrunda haçlılara karşı cihad ettiğimiz günler!
(22) Onca yıl ölüm, esaret, açlık ve kıtlıkta cihad ettik..
(23) Fakat hıristiyanlar hergün taşan bir sel gibi üstümüze geldiler.
(24) Güçlü ordularıyla bir çekirge sürüsü gibi hırsla üstümüze abandılar.
(25) Uzun yıllar boyu onlara karşı koyduk, bölük bölük askerlerini de yendik.
(26) Fakat onların süvarileri gitgide artıyor, bizimkiler ise azalıyordu.
(27) Ne zaman ki biz zayıf duruma düştük, onlar da şehirlerimizi bir bir zaptettiler..
(28) Şehirlerimizin kalın surlarını yıkan ağır toplarıyla geldiler.
(29) Günlerce ve aylarca bizi kuşatma altına aldılar.
(30) Kardeşlerimizden yardım gelmeyince atlarımız ve adamlarımız yorgun düştü.
(31) Erzak ve cephane de tükendi, daha büyük felaketlerden korktuk, çaresiz teslim olduk!
(32) Çocuklarımız, kızlarımız esir edilir, işkenceyle öldürülürler diye korktuk!
***
(33) Şu şartla ki, düşen önceki Endülüs şehirlerinde Müdeccen kalan atalarımız gibi,
(34) Ezanımız ve namazımıza sahip oluruz ve şeriatın hiçbir emrini terk etmeyiz.
(35) İstediğimiz kadar malı da alarak denizden Mağrib'e göç edebilmeliyiz.
(36) Tam ellibeş şart ve daha nice vaatler..
(37) Onların kralları ve önderleri bize dediler ki, “her türlü şartınızı fazlasıyla kabul ediyoruz!
(38) Hiçbir baskı olmadan eskisi gibi mallarınıza ve beldelerinize sahip olacaksınız!
***
(39) Ancak, onların eline düştükten sonra, antlaşmanın bütün şartları unutuldu ve zulüm dönemi başladı!
(40) Verdikleri sözden döndüler ve bizi zorla hıristiyanlaştırdılar!
(41) Kuran-ı Kerimleri yaktılar, çöpe ve pisliğe karıştırdılar!
(42) Dinimizle ilgili bütün kitapları alaycılıkla ve hakaretle ateşe attılar!
(43) Müslümanlara okuyup avunacak bir kitap, bir Mushaf bile bırakmadılar!
(44) Oruç tutup namaz kılan bir müslümanı yakaladıklarında hemen ateşe atıyorlar!
(45) Kendilerinin küfür mekânı tapınakları kiliseye gitmeyenleri feci şekilde cezalandırıyorlar!
(46) Suratlarını tokatlıyor, mallarına el koyup en berbat zindanlara atıyorlar!
(47) Ramazan ayında hergün zorla yedirip içirerek orucumuzu bozuyorlar!
(48) Peygamber Efendimize küfretmeye zorluyorlar! Düğünde ve matemde O'nun adını bile anamıyoruz!
(49) İlahi söyleyerek Muhammed adını ananları yakalayıp işkence ediyorlar!
(50) İdareciler, bu insanları dövüyor, ağır vergiler alıyor, zindanlara atıyorlar!
***
(51) Müslüman âdetlerine göre ölülerimizi defnedemiyoruz!
(52) Ölülerimizin naaşlarını bir hayvan leşi gibi çöplüğe atıyorlar!
(53) Daha nice namussuz ve alçakça davranışlara maruz kalıyoruz!
(54) Bize sorulmadan baskıyla isimlerimiz değiştirildi!
(55) Ne kötü ki Muhammed’in dini yeryüzünün en kötüsü Hıristiyan köpeklerin diniyle değiştirildi!
(56) Ne kötü ki isimlerimiz aptal hıristiyan adlarıyla değiştirildi!
(57) Ne kötü ki oğullarımız ve kızlarımızı her sabah zorla kiliseye götürülüyorlar!
(58) Ne kötü ki masum çocuklarımıza kiliselerde küfür, yalan, günah öğretiyorlar!
(59) Ne kötü ki tertemiz camilerimiz kafirlerin elinde çöplük haline geldi!
(60) Ne kötü ki minarelerimize çanlar asıldı, artık ezan yerine çanlar çalınıyor!
(61) Ne kötü ki o güzel şehirlerimiz kâfirler yüzünden derin karanlıklara gömüldü!
(62) Müslüman saldırısına karşı onları birer haçlı kalesi haline getirdiler!
(63) Hıristiyanlar bizi köleleştiriyorlar! Kelime-i şehadet bile getiremiyoruz!
***
(64) Ne hale düştüğümüzü görseniz gözlerinizden sel akarcasına ağlardınız!
(65) Aah ah, ne aşağılık durumlara düştük! Başımıza ne felâketler geldi!
(66) Rabbimiz Allah ve yaratılmışların en hayırlısı Mustafa adına siz efendimizden yardım dileniyoruz.
(67) Peygamberimizin Ehl-i Beyti ve Sahâbîleri adına,
(68) O'nun amcası Abbas adına ve şerefli beyaz sakalı hürmetine
(69) Ve bütün ulemâ adına, salih ve şerefli kişiler adına!
(70) Eğer bize yardımcı olursanız umulur ki Allah bize merhamet eder.
(71) Eğer bir emriniz olursa süratle yerine getirilecektir!
(72) Hıristiyanlığın merkezi sizin hakimiyetinizdedir ve dünyaya o merkezden yayılmıştır.
(73) Allah adına efendimiz bize bir kelam edin, bir yol gösterin!
(74) Şerefli faziletli yüce efendimiz, siz Allah'ın mazlum ve mağdur kullarına yardım edersiniz.
***
(75) Roma’da oturan Papa’ya sorun, bize verilen sözlerden ve tanınan haklardan nasıl caydılar!
(76) Bize yapılan bu zulme sebep ne? Ne kötülük etmiş ne günah işlemişiz?
(77) İslam hükümdarları hiçbir zaman Hıristiyanlara verdikleri sözlerden ve tanıdıkları haklardan dönmediler.
(78) Hiçkimseyi dininden ve yurdundan çıkarıp zulmetmediler, kimsenin namusuna dokunmadılar.
(79) Söz verip de ahde vefasızlık etmek her millete suçtur, yasaktır!
(80) Bir de bu çirkin suçu krallar işliyorsa hiçbir zaman affedilmez!
(81) Mektubunuz onlara ulaştı ama bir kelimesine bile itibar etmediler!
(82) Aksine, bize yapılan baskı ve işkenceyi daha da artırdılar!
(83) Onlara Mısır'dan da elçiler ulaştı ama ne fayda!
(84) Elçilere hıristiyanlığı zorlama olmadan kabul ettiğimizi söylediler!
(85) Onlara itaat ettiğimize dair sahte vesikalar gösterdiler! Ama vallahi biz bunu kabul etmiyoruz!
(86) Bu söz ve davranışlarıyla hakkımızda büyük yalan söylediler!
(87) Öldürülme ve yakılma korkusuyla onların söylediklerini yapmak zorunda kaldık!
(88) Oysa biz her şeye rağmen Peygamber Efendimizin dini ve Allah'ın tevhidi üzere yaşıyoruz!
(89) Vallahi asla dinimizin değişmesine razı olmayız, Hıristiyanlığı asla kabul etmeyiz!
(90) Hatta hiç baskı yapmadan Hıristiyanlığı kabul ettiğimizi söyleseler bile!.
(91) Huejar halkına sorun nasıl vahşice katledilip köleleştirildiler!
(92) Belfika halkına da sorun, işkenceden sonra nasıl kılıçla parçalandılar!
(93) Munyafa'dakilere ve Büşşerât'takilere bakın, nasıl kılıçtan geçirildiler!
(94) Ve Endereş halkı nasıl camilerinde yakılarak kömüre çevrildiler!
(95) Ah efendimiz, işte durumumuz ve şikayetimiz! Hıristiyanların elinde gördüğümüz işte budur!
***
(96) Biz istiyoruz ki, anlaşmayı bozmadan önce söz verdikleri gibi dinimize ve namazımıza dokunmasınlar!
(97) Bu da olmazsa, artık bu topraklardan Mağrib'teki sevdiklerimizin yanına göçmemize izin versinler.
(98) Hicret etmemiz, burada kimliksiz kâfir olarak kalmamızdan daha iyidir!
***
(99) İşte şerefli makamınızdan ümidimiz budur, dertlerimize siz çare olabilirsiniz!
(100) Diliyoruz, derdimize deva olun ki çilemiz sona ersin!
(101) Allah’a şükür ki, siz bizim için en hayırlı padişahsınız. Sizin güç ve şerefiniz herkesten üstündür.
(102) Allah’a dua ederiz ki âfiyet içinde saltanatınızla şerefinizle hayatınız dâim olsun!
(103) Ülkenizde dirlik-düzenlik dâim, askeriniz ve malınız bol olsun. Allah sizi düşmanlara karşı muzaffer eylesin!
(104) Son sözde Allah’ın selamı ve rahmeti her zaman üzerinize olsun.

(Makkarî, Ezhâr, I, 108-115. Şiirin Türkçeleştirilmesi tarafımızdan yapılmıştır.)

***

Padişah II. Bayezit, Endülüslülerin bu iki yardım talebine de olumlu somut ve ciddi bir karşılık verememiştir. İlk çağrının ardından İspanya kraliyetine hitaben bir mektup yazmış, Endülüslülere yönelik baskı politikasından vazgeçilmesini rica etmiş ancak, bu ricası pek etkili olmamıştır. İkinci elçinin gelişi sonrasında Osmanlı yönetimi, bu kez diplomatik girişim yerine küçük çaplı bir askerî operasyon kararı almıştır. 1494’te Osmanlıların hizmetine girmiş bulunan büyük denizci Kemal Reis, 1505 yılında bir donanmayla Akdeniz’e sevk edilmiştir. Kemal Reis, Mâleka ve el-Cezâiru’ş-Şarkıyye yani Balear Adaları kıyılarını vurmuş ve bu arada çok sayıda Müdecceni Kuzey Afrika ve İstanbul’a taşımıştır.

1492 Yılında Endülüs’ün düşüşüyle birlikte başlayan göçlerden bir kısmı da İstanbul’a yönelmiştir. Büyük ihtimalle denizcilerin gayretleriyle gerçekleşen bu göçmen nakliyatı sonucu İstanbul’a gelenler, burada Galata semtine yerleştirilmişlerdir. Kemal Reis ile onun arkadaşları olan Burak Reis, Kara Hasan Reis, Herek Reis ve Pirî Reis gibi ünlü denizciler hem Venediklilere hem de İspanyollara karşı Osmanlılar adına Akdeniz’de cihat etmişlerdir. Padişah, bu kadarıyla yetinmek zorunda kalmıştır. Çünkü, o zaman donanma henüz Batı Akdeniz ve İspanya üzerine açılacak kadar gelişmiş değildi. Macaristan olayları ve Papa II. Jules’in öncülüğündeki haçlılarla savaş yanında, Memlukler ile de mücadele sürüyordu. Cem meselesi ise hem içte hem de dışta padişahın başını ağrıtan hususlardandı.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 7 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye