Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 5 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Türkiye'den Endülüs'e Kültür Gezisi / 7-11 Aralık 2011
MesajGönderilme zamanı: 25.12.11, 23:03 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07.12.10, 00:24
Mesajlar: 424
Endülüs: Cennet Gibi Bir ‘Vatan’ın Kaybedilişi
-Endülüs Deneyimi Anadolu’da Tekrarlanabilir mi?-

Dr. Hayati BİCE

atahayati@gmail.com

22 Aralık 2011

Ankara’nın seçkin kültür odaklarından Kurtuba Kitap-Kahve tarafından gönderilen bir davet mesajı ile, Endülüs dostu Dr. Mehmet Sılay’ın oluşturduğu gruba dahil olarak 7-11 Aralık 2011 günlerinde İspanya’nın Endülüs topraklarında kültürel maksatlı bir gezi yaptım. Birkaç yazı ile Endülüs gezisi izlenimlerimi paylaşmak istedim.

Lise tarih kitaplarımdan Endülüs hakkında aklımda kalan, ilk Müslüman devletlerinden birisinin “Endülüs Emevi Devleti” olduğu idi. Daha sonra edindiğim bilgilerle, yaklaşık 800 yüzyıl müslümanların egemenliğinde kalmış olan Endülüs topraklarının nasıl kaybedildiğini bu bilgileri edindiğim günden bu yana merak ediyordum. Bu merakım, Yazarlar Birliği Kurucu Başkanı D. Mehmed Doğan’ın Türkendülüsiye kitabı[1] ile Anadolu topraklarında da benzer bir geri çekilmenin söz konusu olabileceği konusunda emperyalist Haçlı zihniyetinin hesapları noktasında bir kaygıya dönüşmüştü.

İşte bu duygu ve düşünceler ile turistik bir gezi grubunda paylaşılması asla mümkün olmayan güzel anları paylaştığım yaklaşık 50 kişilik bir grup ile Endülüs yolculuğuna başladım. Yolculuğun başlangıçında havaalanında buluştuğumuz Dr. Mehmet Sılay’ın önceki Endülüs gezilerindeki izlenimlerini ve Endülüs tarihi hakkındaki derlemelerini içeren “Endülüs Çağırıyor” adlı kitabı da [2] yolculuğumuz süresince elimden düşmedi.

Endülüs gezisine başlamadan önce bilgilenmek için bu konuda çalışma yapan az sayıdaki değerli isimlerden Dr. Lütfi Şeyban tarafından Endülüs hakkında kaleme alınmış olan Reconquista (Endülüs’te Müslüman-Hıristiyan İlişkileri) isimli eserini [3] okumuştum. Geziye hazırlık noktasında 2007 yılı sayılarından birisini “Yitik Medeniyet Endülüs” kapağı ile Endülüs’e ayıran Kültür dergisi de [4] çok faydalı oldu. Bu iki kaynaktan yararlanarak Endülüs ve Endülüs tarihi hakkında kısa da olsa bir bilgilendirmenin gerekli olduğunu biliyorum. (Sözün burasında Endülüs gezisi yazılarımda kullandığım tarihî bilgilerin, temelde bu kaynaklara dayandığını belirtmeliyim.)

Türkistan Üzerine Sohbet Ederek Endülüs’e Varış

Özel bir havayolu şirketinin uçağı Türkiye’den Endülüs’e giden üç ayrı gezi ekibini biraraya getirerek yaklaşık 4,5 saatlik bir uçuşla İspanya’nın Sevilla (İslâmî dönemde İşbiliyye) havaalanına indiğimizde -tevâfuken yan yana düştüğümüz- Ali Dadan ile yolboyu sürdürdüğümüz sohbeti henüz noktalamıştık. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslam Tarihi’nin Orta Asya’nın İslamlaşma dönemi hakkında doktora çalışması yapan Dadan, özellikle Orta Asya’nın İslamlaşma sürecinde ismi şiddetli tartışmalara konu olmuş olan Kuteybe ibn Müslim hakkında önemli bilgiler verdi. Ben de Türkistan’da yaşadığım süreçte edindiğim bilgi ve izlenimlerimi kendisi ile paylaştım.

“Endülüs” Denildiğinde Akla Gelenler

Türkçe söylenişi Endülüs olarak yaygınlaşmışsa da, Arapça’da “Endelüs” olarak yazılır. Batı dillerinde ise Al-Andalus, Andalus, Andalusia ve Andalucia olarak kaydedilir. Bugünkü İspanya’nın güneyindeki otonom bölge de Andalucia olarak adlandırılmıştır.

Endülüs Yarımadası olarak da adlandırılması mümkün olan bu yarımada üzerinde, Endülüs veya Endülüs Devleti teriminin kapsamında olarak bugün İspanya, Portekiz ve Güney Fransa bulunmaktaydı. Bugünkü İspanya’da Endülüs Özerk bölgesi olarak tanımlanan bölge 87,268 km²'lik yüzölçümü ile İspanya' nın % 17,84'ünü teşkil eder. Bölgede yaşayan insan sayısı 8.285.692 olup nüfus bakımından İspanya'nın en büyük özerk bölgesidir. Bölgedeki başlıca şehirler Almería, Cadiz, Cordoba (Kurtuba), Granada (Gırnata), Huelva, Jaén, Málaga ve bölgenin başkenti olan Sevilla (İşbiliyye)’dir.

Endülüs, ilk İslam fetihleri sürecinde Kuzey Afrika’yı fethedildikten sonra yapılan bir çıkartma ile kısa zamanda nerdeyse tamamını ele geçirdikleri İberya Yarımadası’nın müslümanlar tarafından benimsenen coğrafya ve devlet adıdır. Endülüs, kendine has coğrafî, siyasî, sosyal ve kültürel özellikleriyle İslam ve Avrupa tarihi içerisinde apayrı bir yeri ve önemi olan bir bölgedir. Yeryüzündeki üç büyük semavî din mensubu toplulukların, aynı çatı altında bir arada yaşamalarından meydana gelen ortak bir kültür bölgesidir. Burası, Doğu-Batı mücâdelesinin Haçlı Seferlerine dönüşmesinin düşünce kaynağı ve Haçlı Seferlerinin ilk cephesi olmuş, Avrupa Hıristiyanlarının neredeyse topyekûn birleşerek gerçekleştirdikleri Haçlı saldırıları karşısında yüzyıllarca ayakta kalmayı başarmış bir Müslüman devletidir.

İlk Fetihler ve Endülüs Devleti’nin Kuruluşu

Müslümanlar, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Mekke'den Medine'ye hicretiyle başlayan devletleşme sürecini kısa sürede bir dünya devleti olma yolunda ilerleyerek sürdürmüşlerdi. Cihad farzını yerine getirirken başlayan fetih hareketleri sonucunda Irak, İran, Suriye, Filistin ve Mısır daha ilk iki halîfe Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer zamanında (632-644) İslâm ile tanışmıştı.

Fetih süreci ilk yüzyıl boyu hızlanarak sürdü ve sırasıyla Trablusgarb (647), Kıbrıs (649, 653), Hind sınırına kadar olan bölge (650-652) ve Rodos Adası (653) fethedildi. Sicilya çıkarması (668); Kuzey batı Afrika'nın Ukbe b. Nâfi tarafından fethi ve Kayrevan'ın kurulması (670), komutan Hassân b. Nu'mân tarafından Kuzey Afrika'nın yeniden fethi ve Tunus şehrinin kurulması (698), Kuzey batı Afrika'nın Emevi halîfesi Abdülmelik b. Mervân zamanında Musâ bin Nusayr tarafından tam bir vilâyet olarak İslam devletine bağlanması (705) sağlanmış ve Müslümanların Tarîf b. Mâlik ile ilk İspanya çıkarması (710) bu sürecin önemli dönüm noktalarıdır.

İspanya ya da İberya Yarımadası'nın fethi, ilk İslam fetihlerinin son halkasını teşkîl eder. Emevîler'in Kuzey Afrika Vâlisi Musâ b. Nusayr'ın, Halîfe Velîd b. Abdülmelik'ten aldığı izinle Tarîf b. Mâlik komutasında 500 kişilik bir birliği 710 yılının ilkbaharında keşif amacıyla İspanya'nın Güney kıyılarına yollamasıyla fetih hareketi başlamış oldu. Musâ bin Nusayr, Tarîf'e (Cezîretü Tarîf, Tarifa, Isla de la Palomas) yapılan bu küçük çıkarmadan olumlu sonuç alınınca fetih hazırlıklarını yaptı ve İspanya'yı fethe yolladığı, Berberî âzâtlısı Târık b. Ziyad komutasındaki 7000 asker gücüne sâhip ordu, 27 Nisan 711 günkü tarihî çıkartma ile dört yıl sürecek fetih sürecini başlattı.

Bu sırada İspanya'da hâkim olan Vizigot Krallığı taht kavgaları, toplumsal-dinî çatışmalar sebebiyle nerdeyse gücünü yitirmiş durumdaydı. Emevi ordusu kolaylıkla İspanya'ya geçti. Vizigotlar ile arası bozuk olan Kuzey Afrika kıyılarındaki Sebte Vâlisi Julianos'un özellikle çıkartmada kullanılacak gemilerin temini noktasındaki yardımlarının da etkili olduğu bilinmektedir.

20 yıl kadar kısa bir sürede İspanya'nın büyük kısmını, bugünkü Portekiz de dahil olmak üzere fetheden müslümanlar, ilerlemelerini sürdürerek Pirene Dağları'nı aştılar, bugünkü Fransız topraklarına girdiler. Frank ordusuyla Poitiers (Puvatya) denilen yerde yapılan savaşta (732) her iki taraf da büyük kayıplar verdi. Müslümanlar geri çekildiler. Büyük kayıplar veren Franklar da geri çekilen müslümanları izleyemedi. Poitiers (Puvatya) Savaşı, İslam ve Avrupa tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. İslam orduları bu savaşta kesin bir zafer kazanabilselerdi, İslam Avrupa'da batı yönünden de fetihlerini sürdürebilecekti.

711 Yılında Târık b. Ziyad ile başlayan ve Emeviler’in Kuzey Afrika Eyaleti Valisi Musâ b. Nusayr’ın eliyle tamamlanan İspanya’nın fethi ile, 711 Yılından 1492’ye kadar 781 yıl yaşayan Endülüs İslam Devleti, değişik siyasi devrelerden geçerek ömrünü tamamlamıştır: 1. Fetih ve Valiler Dönemi (27 Nisan 711-756), 2. Endülüs Emevileri Dönemi (756-1031), 3. Mülükü’t-Tavaif Dünemi (Beylikler, 1031-1090), 4. Endülüs’te Murabıtlar Dönemi (1090-1147), 5. Endülüs’te Muvahhidler Dönemi (1150-1238), 6. Garnata’da (veya Gırnata, Granada) Nasrîler Dönemi (1238-1492).

Siyasi hayatı 711 ile 1492 yılları arasını kapsayan Endülüs Devleti, farklı dillerdeki literatürde el-Endelüs el-İslâmiyye, İsbanya el-İslâmiyye, Espana Musulmana ve Islamic Spain olarak adlandırılır.

Târık Bin Ziyad’ın Sadık Rüyası ve Tarihî Nutku

Endülüs adı anıldığında ismi ilk akla gelen kimdir denilse, yanıtın ‘Târık bin Ziyad’ olacağı kesindir. Endülüs gezimizin ilk durağı, iyi bir başlangıç olarak Târık bin Ziyad komutasındaki İslam ordularının çıkartma yaptığı sahiller ve ismini 710 yılında İslam fethine kapı aralayan keşif çıkartmasını yapan Tarîf b. Mâlik’ten alan Tarifa kasabası oldu.

Vali Musâ bin Nusayr, Müslümanların müttefiki Septe kontunun emrine verdiği gemilerle yedi bin kişilik bir İslam ordusunu komutasına verip İber yarımadasına gönderdiği Berberi kökenli bir müslüman olan Târık bin Ziyad karakteri, azmi ve iradesiyle devlet içinde kendini kanıtlamış bir kahramandı. Emrindeki üçyüz Arap asker dışında, fetih ordusunun tamamı Kuzey Afrika kökenli yerli halk olan Berberilerden oluşuyordu.

İslam ordusu gemilerle Akdeniz’e açıldığı sırada yani İber yarımadasına doğru seyir halindeyken Târık bin Ziyad, geminin güvertesinde hafif bir uykuya daldı. Rüyasında Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’i gördü.

Hz. Rasûlullah (s.a.v.) yanında dört halifesi olduğu halde su üzerinde yürüyerek gemilerin yanı sıra karşı sahile birlikte geçiyorlardı. Hz. Rasûlullah (s.a.v.) ve Hulefâ-i Râşidin (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali) efendilerimiz (r.a.) de zırhlarını giymiş, kılıçlarını kuşanmış ve yaylarını germiş olarak savaşa hazır bir şekilde beraberinde bulunuyorlardı. Hz. Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz, Târık Bin Ziyad’ın yanına yaklaştı; işaret parmağını doğrultarak O’na ismiyle seslendi: “Ey Târık, yoluna devam et! Maiyetindeki askerlere daima iyi davran ve gayrımüslimlerle yaptığın anlaşmalara sadık ol!” [5]

Bu rüyasını “fetih müjdesi” olarak algılayan Târık b. Ziyad İspanya kıyılarına yaklaştıkça düşman üzerine atılmak için kendisini tutamaz haldeydi. Tarifa olarak anılan kasabanın rüzgar enerjisi ile çalışan Avrupa’nın en gelişmiş rüzgar santrallarının elektrik tribünleri ile donatılmış tepelerinden, yemyeşil yamaçlardan Cebel-i Târık kayalığını, Cebel-i Târık boğazını seyrederken hep Târık bin Ziyad’ı düşündüm. (Bkz. FOTOGALERİ)

Etkili konuşan, güçlü bir hatip olan Târık, gemiler mücahidleri kıyıya indirir indirmez, -bazı yaygın ama zayıf olduğu tarihçilerin ortak kanaati olan anlatıya göre mücahidlerin boşalttığı gemileri yaktırıp [6] geri dönüş ümidi bırakmadığı- ordusunu bugün Târık kayası olarak bilinen sarp kayalık önünde topladı ve rüyasından aldığı manevi desteğinde ateşlemesi ile tarihe geçen nutkunu söylemişti:

“Ey insanlar!
Ey Mücahidler!
Kaçılacak yer neresi?
Arkanızda deniz, önünüzde düşman!
Sizin için sabır ve doğruluktan başka çare yok! Bilesiniz ki, siz bu adada oburlar sofrasındaki yetimlerden daha zayıfsınız!

Düşmanınız sizi ordusu ve silahlarıyla karşıladı. Erzâkı da bol. Sizin ise kılıçdan başka ağırlığınız, düşmanın elinden alacağınızdan başka yiyeceğiniz yok. Hiçbir şey yapmadan şu durumumuz birkaç gün devam etse, kuvvetten kesiliriz. Bizden korkan düşman da, halimizi görüp bize karşı cesaretlenir. Bu kötü âkıbete düşmekten kendinizi koruyarak şu azgın düşmana karşı görevinizi gereğince yapın.

Müstahkem şehirler ve güçlü düşman karşınızdadır. Ölümden korkmazsanız bu fırsatı değerlendirerek zafere ulaşmak mümkündür. Şunu kesinlikle biliniz ki, ben sizi, kendimin selâmette olduğu bir meseleye karşı ikaz etmedim. Aynı şekilde, içinde satılan en ucuz mal insan canı olan bir planı, kendim bunun dışında kalarak da gerçekleştirmeye teşvik etmedim. Bilakis, işte en önce kendim başlıyorum.

Bilesiniz ki, daha zor olana azıcık sabrederseniz daha lezzetli olan refahtan daha uzun süre istifade edersiniz.. Biliniz ki, sizi çağırdığım şeye ilk uyan benim! Canınızı düşünerek benden yüz çevirmeyin. Siz de benden daha fazla bir zorluğa katlanmayacaksınız. Sizin payınıza da bana düşenden fazlası düşmeyecek. Hepimiz aynı kaderi paylaşıyoruz.

Bu ülkenin inci-mercan içindeki uzun elbiselerini yerlerde sürüyen ve altın tellerle dokunmuş hülleler giyen Yunan kızlarıyla dolu olduğunu duymuşsunuzdur. Emîru’l-Mü’minîn Velid b. Abdülmelik, kahraman askerleri içinden sizleri seçti ve bu ülkenin krallarına damat olmanızı istedi. Çünkü, sizin savaştan korkmadığınıza, kahramanları ve süvarilerle çekinmeden vuruşacağınıza, sizin bu yaptığınız cihattan gayenizin Îlâ-yı Kelimetullah olduğuna, bu uğurda sevap kazanacağınıza güveni sonsuzdur.

Böylelikle, İslam'ı bu ülkeye yerleştireceğinize inanıyor. Elde edeceğiniz ganimetin tamamını size bırakmaya söz vermiştir. Allah yardımcımız olsun! İki cihanda sizin bahadırlığınız hep hatırlanacaktır.

Biliniz ki, sizi davet ettiğim şeye ilk icabet eden ben olacağım ve kesinlikle bilin ki, iki ordu savaşa başlayınca bizzat kendim Roderik (Rodrigo) denilen azgına hücum edip inşâAllah onu öldüreceğim.

Siz de benimle birlikte saldırın!

Eğer onu öldürdükten sonra ben de ölürsem, sizi ondan kurtarmış olurum. Başınıza itâat edeceğiniz bir kahramanı getirmekten âciz değilsiniz. Eğer ona erişemeden ölürsem, benim bu arzumu terk etmeyin ve onun üzerine doğru yüklenin. Onu öldürerek bu ülkenin fethini tamamlayın. Çünkü düşman askerleri o öldükten sonra dağılırlar ve bir daha toparlanamazlar.”

İşte bu tarihî nutkun söylediği kıyıları ziyaretimiz sırasında etrafta olta ile balık tutma derdinde birkaç İspanyol dışında bizim gezi grubumuzdan başka kimsecikler yoktu. Hava açık olduğu için karşıdaki Fas sahillerinde uzanan Atlas sıradağlarını seyrederken Târık Bin Ziyad’ın rüyasını ve askerlerinin en önünde gemiden kıyıya atlarken yaşadığı heyecanını hissetmek/hissettirmek isterdim. Elimden gelen sadece Îlâ-yı Kelimetullah için hayatlarını hiçe sayan 27 Nisan 711 gününün kahramanlarına 1400 yıl sonra bir Fatiha yollamak olabildi.

***

Tarık bin Ziyad’ın fetih ordularının çıkartma yaptığı kıyılarda dolaşırken aklım hep D. Mehmed Doğan’ın Türkendülüsiye kitabındaki bir uyarıda idi. Cebel-i Tarık ziyaretinden sonra gittiğimiz Endülüs’ün Marbella adlı sahil şehrinde Suud Hanedanı’ndan Salman bin Abdulaziz el-Suud’a tahsis edilen binlerce dönümlük arazide yapılan sarayın bölgeye getirdiği ekonomik faaliyet [7] sonucu “Marbella’ya Yağan Suud Krallığı Bereketi” hatırına yapımına izin verilen minareli camide kıldığımız namaz dahi bu uyarıyı unutmamı sağlayamadı:

“Kendi yurtlarında bey idiler, şimdi küfür ülkesinde uşak!..
Ululuğun doruğundan eziliş uçurumuna yuvarlanan bu halka acıyan yok mu?”

(Sonraki Bölüm: Kurtuba Camii’nde Sergilenen Hıristiyan Saldırganlığı)
-------------------------------------------------

[1] Türkendülüsiye kitabının yazarı D. Mehmed Doğan’a Endülüs’ü görüp görmediğini sorduğumda aldığım yanıt beni şaşırttı: Türkendülüsiye kitabını yazarak Endülüs ile Türkiye arasındaki benzerlikleri göstererek –bence- çok önemli tesbitlerde ve tarihî uyarılarda bulunan D. Mehmed Doğan henüz Endülüs’ü görmemişti. Kendisine ortak dostumuz Mehmed Sılay’ın bir Endülüs gezisine mutlaka katılmasını tavsiye etmiştim, yaptığımız gezi sonrası bunun kendisi için farz-ı kifaye kadar önemli olduğunu tekrar hatırlatıyorum.
D. Mehmet Doğan, Türkendülüsiye 'Hilal Operasyonu', Kitabevi, İstanbul, 1998.
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default ... a=97948156

[2] Mehmet Sılay, Endülüs Çağırıyor, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2011.
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default ... a=97948388

[3] Lütfi Şeyban, Reconquista (Endülüs’te Müslüman-Hıristiyan İlişkileri), İz Yayıncılık, İstanbul, 2003. http://www.kitapyurdu.com/yayinevi/default.asp?id=81

[4] “Yitik Medeniyet Endülüs”, Kültür Dergisi (Endülüs Özel Sayısı), Sonbahar-2007, İstanbul.

[5] Dr. Mehmet Sılay’ın ifadesine göre bu rüya, Ziya Paşa’ya izafe edilen, ancak Fransız yazar Viardot’un eseri olan “Endülüs Tarihi”nde yer almaktadır. Kitabın Türkçeye çevirisini Ethem Paşa başlatmış, kaldığı yerden Ziya Paşa tamamlamış ve Ziya Paşa'nın ölümünden sonra 1882 yılında basılabilmiştir.

[6] Tarık bin Ziyad’ın gemileri yaktırması rivayeti, yazılı kaynaklarda ilk kez müslümanların İspanya kıyılarına çıkartma yapmasından 300 yıl sonra kayda girdiğinden güvenilmez olarak kabul edilmektedir. “Gemileri yakmak” deyiminin yaygınlaştırdığı bu rivayeti, müslümanların cihad aşkını “ölüm korkusu”na bağlayan Batılı oryantalistlerin bir uydurması olarak kabul edenler de vardır. Bkz.: Balil `Abdul-Karim , “Did Tariq Ibn Ziyad burn his ships?”,
http://en.alukah.net/Thoughts_Knowledge/0/412/

[7] Gezi esnasında günümüz İspanyası hakkında çok önemli bilgiler veren rehberimizin söylediğine göre Suud kraliyet ailesi bölgeye geldiğinde, malikânelerinin bulunduğu turistik Marbella şehrinde günlük ek ekonomik işlem 150.000 Euro’yu bulmaktadır ki bunun beşbin normal turistin harcamasına denk olduğu hesaplanmıştır. Suud ailesinin bölgeye geldiği tarihte şehrin hastanesinin bir katının kral ailesinin ihtiyaçları için kapatılması da, benim için ilginç bir bilgi oldu.

ENDÜLÜS FOTOGRAFLARININ TAMAMI BURADA: http://www.flickr.com/photos/yesevi/set ... 428164233/


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Türkiye'den Endülüs'e Kültür Gezisi / 7-11 Aralık 2011
MesajGönderilme zamanı: 25.12.11, 23:12 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07.12.10, 00:24
Mesajlar: 424
Haçlı Saldırganlığı : Kurtuba’dan Paris’e…
-Haçlı Zihniyeti Nedir Anlamak İsteyen, Kurtuba Camii’ni Görmeli-

Dr. Hayati BİCE

atahayati@gmail.com

24 Aralık 2011

İki gün önce (22.12.2011) Fransa Meclisi Genel Kurulu’nun Nicolas Sarkozy’nin isteği doğrultusunda, 1915 olaylarının 'soykırım' olmadığı yönündeki ifadelerin suç sayılmasını öngören yasa teklifini kabul etmesini yorumlayan bazı akademisyenler olayı “Haçlı Zihniyeti”nin bir yansıması olarak değerlendirdiler. Bu yasaya göre artık Fransa’da 'soykırım' demeyen bilim insanları bile cezalandırılacak.

Tam da Endülüs’te ziyaret ettiğim Kurtuba Camii’nin maruz kaldığı haçlı vahşetini yazacağım sırada gündeme gelen bu yorumların “Haçlı Zihniyeti”nin sonucu olup olmadığını anlamak için Endülüs’teki Hıristiyan saldırganlığını görmek gerek.

Kurtuba Camii Zirvesine Dikilmiş Haç

Endülüs gezimizin ilk günü Târık bin Ziyad’ın çıkartma yaptığı sahilden başlayıp Arab sosyetesinin gözdesi Marbella tatil kentinde doğrusu bizi rahatsız edecek bir manzara ile karşılaşmamıştık. Gezimizin ikinci günü bunun tam tersi olacağından habersiz olarak öğle ve ikindi namazlarını cem ederek kıldığımız Minareli Camii’den ayrılıp konakladığımız otelin bulunduğu Malaga’ya bağlı Benalmadina’ya dönüp dinlendik. Sabahleyin rotamız Kurtuba şehri idi.

Sabah erkenden hareket eden otobüsümüz grubumuzu Kurtuba camii yakınındaki köprünün yanında bıraktığında karşımızda görünen bina kompleksinin Kurtuba Ulu Camii olduğunu söyleyen rehberimiz bu bina kompleksinin bugün Kurtuba Mescid Katedrali (Mezqito Catedral) olarak adlandırıldığını söyledi. Yürüyerek köprüyü geçip bina kompleksinin bulunduğu korunmuş alana yönelirken fotoğraf çekmeğe de başlamıştık. İlk gözümüze çarpan bina kompleksinin en yüksek çatısı üzerine iliştirilmiş Haç dikkatimi çekti; acı ama kabul edilmesi gereken sert bir realite idi. 30 Haziran 1236 günü kesin olarak Hıristiyanların eline geçen şehirde o tarihten bu yana egemenlik kuran muzaffer gücün zorla kurduğu bir hâkimiyetin simgesi idi: Kurtuba Ulu Camii tepesindeki haç! (Bkz. FOTOGALERİ)

Kurtuba Haçlıların Eline Nasıl Düştü?
İslamî dönemde Endülüs’ün idare merkezi olan Kurtuba, üzerine Haç gölgesi ilk kez düştüğünde tarih, 1235 yılı sonunu gösteriyordu. Endülüs’e yoğun saldırılar başlatan ve birçok yeri ele geçiren İspanya’nın Kastilya kralı III. Fernando’nun asıl hedefi Kurtuba şehrini ele geçirerek güneye doğru inmek ve sonunda İberya Yarımadası’nda müslüman varlığına son vermek yani, Reconquista hareketini zafere götürmekti. Bu sırada Kurtuba bir idari kargaşa içerisinde idi ve Muvahhidler ile Beni Ahmer arasında el değiştirip duruyordu.

Aralık 1235 biterken Aralık ayında bir Kastilya süvârî birliği irtidât eden bir Kurtubalı sayesinde Kurtuba’nın şehrin dış mahallelerinden eş-Şarkıyye mahallesine girdi ve pek çok müslüman öldürüldü, kurtulabilenler, şehrin merkezine kaçtı. Diğer mahallelerde Haçlı saldırısı duyulunca, müslümanlar karşı saldırıya geçti ve hıristiyanlar, burçlardan birine sıkıştırıldı. Ancak müslümanların gücü yetersizdi ve bekledikleri desteği de bulamadılar.

Kuşatmanın üzerinden sekiz-on ay geçtikten sonra tehlikenin daha da büyüdüğünün farkına varan Kurtubalılar, şartların tamamen aleyhlerine döneceğini gördüler ve önceden anlaştıkları gibi tekrar Haçlılara teslim olmaya karar verdiler. Kurtubalılar’ın teslim olma şartlarını, Kastilya kralı III. Fernando’nun danışmanı din adamları ve bazı seçkinler şehrin zorla alınarak içeride bulunan bütün müslümanların öldürülmesini ve bütün varlıklarına el konulmasını beklediklerinden kabul etmek istemediler. Kral, kente zorla girildiği takdirde umutsuzluğa kapılacak olan halkın Kurtuba’yı tahrip edeceğini söyleyerek zorla işgal isteğini kabul etmedi. Taraflar arasında teslim antlaşması yapıldıktan sonra, Kurtubalılar taşınabilir neleri varsa yanlarına alarak açlıktan perişan olmuş bir halde Kurtuba’yı terk edip Endülüs’ün diğer şehirlerine dağıldılar. 30 Haziran 1236 günü Kastilya kralının ordusu şehre girdi İşte o gün Kurtuba Ulu Camii tepesine haç dikilerek kiliseye çevrildi. Ayrıca, bundan 239 yıl önce ele geçirilerek, Kurtuba’ya kadar Hıristiyan esirlerin sırtında getirtilmiş olan Şente Yâkub Kilisesi çanlarını, kral aynı şekilde bu kez müslüman esirlerin sırtında taşıtarak geriye gönderdi. Böylece, Endülüs’ün en büyük şehirlerinden birisi ve Endülüs’ün ilim-kültür merkezi olan bu değerli İslam şehri, fethedildiği 711 yılından 525 yıl sonra bir bilim ve medeniyet merkezi konumunu da yitirmiş oldu.

Kurtuba’nın düşmesi, artık diğer Endülüs şehirlerinin de sonunun geldiğinin açık işaretiydi. Endülüs’ün Muvahhidler idâresinden çıktığı 1238 yılı ile, şeklen bağlılığın sona erdiği 1242 tarihinden sonra Endülüs tarihinin en acıklı sayfaları başladı: 1236 tarihinde Enîşe’nin kaybı, 1238 tarihinde Aragonlularla yapılan savaşlarla Belensiye (bugünkü Valencia)’nin kaybı, Doğu Endülüs’te Mürsiyye’nin düşüşü, 1248’de İşbiliye (bugünkü Sevilla) çevresinin Kastilyalılar tarafından işgali ve İşbiliye’nin düşüşünden sonra müslümanların elinde önemli yerleşim yerlerinden sadece Gırnata (bugünkü Granada) şehri kalmıştı.

Gırnata merkezli Benî Ahmer Emîrliği Endülüs’ün mirâsını devralarak, 2 Ocak 1492’ye kadar Hilâlin indirilmediği, ezan-ı Muhammedî’nin ses bulduğu son dönemini yaşıyordu.

Kurtuba Camii’ndeki Feci Manzaralar…

Bakımlı taşlık yol ve avlulardan geçip Kurtuba Camii avlusuna girdiğimizde ilk gözümüze çarpan ilk katları Kuzey Afrika İslam mimarisi tarzındaki eski minarenin son katlarının çan kulesine dönüştürülmüş olduğu idi. Camiin minaresinin de yer aldığı avlu turunç ağaçları ile doluydu. Rehberimiz bu avlunun Müslümanlar zamanında hurma ağaçları ile dolu olduğunu, zamanla Hıristiyanların hurma ağaçlarını keserek yerine turunç ağacı diktiklerini anlattı. Rehberimiz cami içersine girildiğinde Müslüman bir grup olduğumuz için güvenlik görevlilerinin “özel ilgisi”ne maruz kalacağımızı, hiçbir şekilde namaz kılınmasına izin verilmediğini, namaz kılma teşebbüsünde bulunanların “provokatör” suçlaması ile polis merkezine götürülmeyi göze alması gerektiğini söyledi.
Ziyaretimizin huzur ve sükun içerisinde yapılabilmesi için gücü elinde tutanın koyduğu kurallara uyulması gereğini tekrar tekrar hatırlattı.

Bu uyarılardan sonra gruptaki herkesin morali bozuldu. Nasıl bozulmasın ki… Bir zamanlar minaresinden latif sesli müezzinlerin ezanlar okuduğu, içersinde 30 bin müminin omuz omuza kıldığı bir İslâm mabedinde iki rekatcık bir tahiyyatü’l-mescid namazı olsun kılınamayacaktı.[1]

Bu manevi sıkıntı ile daha önceden alınmış giriş biletlerini ibraz ederek içersine dahil olduğumuz Kurtuba Camii, loş ve soğuk bir manzara arzediyordu. Sayılarının 1080 olduğu söylenen ve çatıyı tutmak üzere oluşturulmuş revaklara destek olarak dikilmiş sütun ormanında ilerleyip zeminden düzneli olarak oyularak, alttan aydınlatılmış bir odacığın üst kısmında durduk. Rehberimizin verdiği bilgiye göre Kurtuba mescidin müslümanlara aidiyetini tartışılır hale getirmek için, yapılan kazı ile antik çağdan kalma bir zemin mozaiği ortaya çıkartılmış ve bu bölgenin putperest Mitra uygarlığının dinî merkezi olduğu ve dolayısıyle müslümanların hak iddia edemeyeceğinin kanıtı olarak sergileniyor.

Gruptan ayrılarak biraz ilerleyip ileride ışıklandırılmış haldeki mihrabı fark ettiğimde, hemen oraya yöneldim. Mihrab yerinde idi ama, beş metre yakınından itibaren adam boyu parmaklıklarla çevrilmişti. Mihrabın yanıbaşında olması gereken minberden ise eser yoktu. Gözalıcı altın süslemeleri ile, öylesine mahzun öylesine boynu bükük duran Kurtuba Camii’nin mihrabı karşısında öylece kalakaldım. Mihrabda yazılı mağribî tarzında kufi hattın Haşr suresinden son ayetleri içerdiğini okuyabildim: “Bismillahirrahmanirrahim, Huvellahullezi La ilahe İlla Huve, el-Melikul-Kuddüsus-Selâmul-Mü’minul-Müheyminül, Azizül-Cebbarul-Mütekebbir. Subhanellahu amme yüşrikûn…”[2] Ben mihrabı görüntülerken grup da yanıma gelmişti. (Bkz. FOTOGALERİ)

Hiç kimse ne yapacağını ne diyeceğini bilemez halde idi. Bayan gezi arkadaşlarımızın tesettüründen hareketle Müslüman olduğumuzu fark eden güvenlik görevlileri de etrafımızı sarmıştı; hani olur ya bir “fundementalist İslamcı fanatik” bir seccade atar yere de, namaz kılmağa kalkardı!.. [3]

“Haçlı, Vandalizmi ile Gurur Duyuyor!..”

Öylece dikilip durmanın anlamı yoktu, yavaşça ilerleyip camii içerisinde bilgi veren rehberin açıklama yaptığı ve tıka basa Hıristiyan sembolleri ile doldurulmuş bir bölüme geçtik. Rehberimiz az sonra göreceğimiz tablonun, “Kurtuba’yı III. Fernando’ya teslim eden Müslümanlar”ı temsil ettiğini söyledi. Rehberimiz bu gibi sembollerin resmini çekmenin yasak olduğunu ancak fark ettirmenin çekmek isteyenlerin flaş kullanmadan görüntülemeğe çalışmasını tavsiye etti. Tabloda Müslümanlar sarık ve cübbelerinden kimlikleri anlaşılamaz belki diye bir de sarıkları üzerine iliştirilen hilâller ile resmedilmişti. Diz çökmüş Müslümanların önünde kabarmış bir hindi gibi dikilen III. Fernando’nun, Hıristiyan gururunun sembolü olarak görülmesi istenmişti. (Bkz. FOTOGALERİ)

Grubumuzun Kurtuba Camii’ni ziyareti esnasında ziyarette bulunan muhtemelen ortaokul öğrencisi çocuklara başlarındaki öğretmenleri bu tablonun önünde gözleri ışıldayarak uzun uzun tarih bilinci kazandıracak cümleler kuruyor olmalıydılar. Sayısız Çarmıh-İsa-Meryem resim, heykel ve fresklerinden sonra asıl şoku camiin bir köşesinde açılan alanda kurulan katedralde yaşayacağımızı bilemezdim. Endülüs gezimizin öncüsü Dr. Mehmet Sılay gerçi daha önce Kurtuba Katedrali’nde Ulu Tanrı’nın da resmedildiğini söylemişti ama bunun nasıl olabileceği hakkında hiçbir fikir edinememiştim.

Nihayet karşılıklı iki salona halinde yerleştirilmiş katedral bölümüne geldiğimizde Dr. Mehmet Sılay’dan bahsettiği figürü sordum. Eliyle katedralin çatısına yakın bölgede yanında iki meleği tasvir eden alçı kabartmalarla altın yaldızlı bir ihtiyar adam kabartmasını gösterince şaştım kaldım. Yunan mitolojisindeki sayısı belirsiz “Tanrıların Suretleri”ne aşina idik ama hiç değilse başlangıçta tevhidî bir inancı olması gereken Hıristiyan mezheblerinden Katoliklere ait bir mekanda böylesi bir putperestlik ile karşılaştığıma inanamadım. İnanılmaz ama gerçekti: Dindarlıkları ile övünen ve hatta diğer bazı kiliseleri Hıristiyan olarak kabul etmeyecek kadar bağnaz olan Katolik hıristiyanların en önemli katedrallerinden birisinde, merkezi bir kilisesinde –haşa sümme haşa- “Tanrı Baba” bir kabartma heykel olarak tepemizden bakıp duruyordu. (Bkz. FOTOGALERİ)

Rehberimiz aynı katedralde elinde kılıç at üzerinde resmedilen heykelin ise İspanyol tarihinden çok Müslüman doğradığı için aziz ilan edilen birisine ait olduğunu ve Müslümanlar kastedilerek “Kafir Öldüren Şövalye” olarak adlandırıldığını söyleyip duvardan kabartılmış heykeli gösterdi. Aynı “Kafir Öldüren Şövalye”nin gezimizin son günü gezdiğimiz Sevilla’da Al-Kazar sarayındaki bir tabloda devasa Meryem-İsa tablosunda atının ayağı altına düşmüş kesik Müslüman kafaları ile resmedilmiş olarak çıkması bu şövalyenin Müslüman kıyıcılığı ile ulaştığı şöhretin lokal bir olay olarak anlaşılamayacağının kanıtı idi. (Bkz. FOTOGALERİ)

Cennetten Önce Katedralden Yer Satın Alan İşbilir Kapitalistler

Rehberimiz Kurtuba Ulu Camii içerisinde bazı revakların altının cam bir muhafaza içerisine alınarak özel kiliyse çevrilmiş olduğunu söyledi. Aslında bu uygulamanın bazı önde gelen kilise babalarının Kurtuba Ulu camii içerisine gömülmesi ile başladığını, bunu takiben birkaç uyanık para babası Katoliklerin kiliseye yaptıkları yüklü bağışlar karşısında Kurtuba Mescid-Katedrali’nden yer satın aldıklarını ve öldüklerinde buraya gömülmeleri sonrasında ailelerinin revakların etrafını kapatıp kapı olarak bırakılan yere de kilit asarak adeta parsellediklerini gösterdi. Kurtuba Ulu Camii’nin müslümanca ibadete yasaklanması üstüne bir de bazı kilise pederleri ve para babaları tarafından işgal edilmesinden nedense bugüne kadar okuduğum hemen hiçbir Kurtuba izleniminde yer verilmemiş olması muhtemelen kendilerine rehberlik eden kişilerin de bu konu hakkında bilgi sahibi olamayışındandı. (Bkz. FOTOGALERİ)

Sürümden Kazanan Uyanık Papazlara Bakın Hele !...
Katedralde tek neşelendiğimiz yer, papazın günah çıkartma kabini ve kabinin sağlı sollu iki günahkârı aynı andan dinleyebilecek şekilde yapılmış olduğunu görmemizdi. Bu manzarayı gören bir arkadaşımız “Anlaşılan bu katedralin papazları sürümden kazanmayı biliyorlarmış” diye kendince espri bile yaptı.

Engizisyon İşkence Aletleri Müzesi

Kurtuba gezimizin iç karartıcı atmosferi para ile ziyaret edilen ve Kilise’nin Engizisyon Mahkemesi’nin cezaya çarptırdığı suçlu ve günahkârlara uygulanan işkencelerin icra edildiği işkence aletlerinin bir arada sergilendiği müzede doruk noktasına ulaştı. (Bkz. FOTOGALERİ)

Kurtuba’da Küçük Bir Mescidde Cuma Namazı ve ‘Diyalog Masalı’nın Bitişi

Kurtuba Camii’ni melûl-mahzun, boynu bükük bir yetim gibi arkada bıraktıktan sonra gittiğimiz Müslüman mahallesinde arayıp bulduğumuz ve Cuma namazını kılmayı düşündüğümüz İbn Rüşd Mescidi’nin kapısını kilitli buluşumuz kötü sürprizlerin devam ettiğini gösterdi. Yarım saat kadar mescidin açılmasını bekledikten sonra mescidin anahtarını getiren İspanyol Müslüman Abdulbari, bu defa da Cuma namazının çalışanların mesai bitim saati olan 15.00 de kılınacağını söyleyince namazı kendi aramızda kılmaya karar verdik. İspanyol muhtedi Abdulbari’nin imamlığında İspanyolca bir hutbe ile Cuma namazı kılmak da varmış nasibde…

Namaz ile biraz rahatladıktan sonra alışveriş için uğradığımız tarihî avluda gördüğümüz bir kabartmada yer alan “Üç Hilâl” kabartmasının da yer aldığı Kurtuba simgesi “Üç Hilâl” eksenli latifelere muhatab olmama yol açtı. (Bkz. FOTOGALERİ)

Buradan sonra uğradığımız ve ünlü düşünür, muhtedi Müslüman Roger Garaudy’nin Filistin asıllı eşi Selma hanımefendi tarafından işletilen Kurtuba Kahvesi’nde nefis nane çaylarımız yudumlarken bir yandan da Kurtuba Camii’nin durumunun muhasebesine giriştik. Endülüs doğumlu olan ünlü sufi Muhyiddin Arabî’nin görebildiğimiz tek izi bu otantik mekânın duvarına asılı levhada İspanyolca kaydedilmiş bir sözünü içeren levha oldu.

Rehberimize özellikle sormama rağmen İbn Arabi’nin ne doğduğu yer ne de gençlik yıllarında öğrenim gördüğü medreselerden bir eser kalmamış gibidir. Yine gezdiğimiz yerlerde tasavvufî eğilimlerin oldukça güçlü olduğu Endülüs döneminden kalma bir tek dergah veya tekkeye rastlayamadık; tamamı ortadan kaldırılmış veya başka maksadlar için kullanılıyor olmalı, diye düşündüm.

Sözü ülkemizde “dinlerarası diyalog” havarilerinin maksadından artık kuşku duyduğunu getiren Konya Barosu eski başkanlarından avukat Abdullah Akçay’ın “diyalog fitnesi” hakkındaki yerinde tesbitlerine karşı F. Gülen’e sempati duyduğunu tahmin ettiğim birkaç gezi arkadaşımız başlarını öne eğmekten başkaca bir cevap verebilecek durumda değillerdi.

Günün en anlamlı esprisini ise grubumuzun en genç üyesi olan bir lise öğrencisi yaptı: “Dinlerarası Diyalog diyenleri getirip bir gece Kurtuba Camii’nin günah çıkartma hücresine zincirlemeli… Bakalım sabaha çıktıklarında ‘yeşeren diyalog iklimi’ hakkında ne diyebilecekler?”
Ne dersiniz? Denemeğe değer mi?

***

Medinetü’z-Zehra Kalıntıları ve Gezimizin En Feyzli Namazı

Kurtuba gezimiz şehrin biraz dışında bir dağ yamacında inşa edilmiş Kurtuba Emirleri’nin ikâmet ve yönetim merkezi olan Medinetüz-Zehra’da başlatılan arkeolojik çalışmaların yürütüldüğü yerleri ziyaret ile sona erdi. İsmail Ağa Han Vakfı’nın [4] maddi desteği ile sürdürülen çalışmalar bitirildiğinde İspanyol turizminin Elhamra Sarayı derecesinde olmasa bile dünyanın her yerinden turist celb edecek yeni bir ilgi odağına kavuşacağına kesin gözü ile bakabilirsiniz.

Medinetü’z-Zehra ziyaretimiz biterken akşam namazı vakti de girmişti. Gün boyu biriken stresimizi üzerimizden çekip alan bir akşam namazını oluşturduğumuz beş kişilik cemaat ile kılarken daha önce Tanrı dağları eteklerinde kıldığım şükür namazına benzer duygular içerisinde idim. Namaz sonrası sabah Kurtuba Camii’nin çan kulesine çevrilen minaresini görünce “Şimdi şu minareye tırmanıp ezan okumak vardı” diye hayıflanan ve akşam namazı öncesi müezzinlik yapıp kamet getiren -Bursa’dan geziye katılan- Mehmet İnce’nin kulağına eğilerek “Kurtuba Minaresi’nde ezan okuyamadın ama, Medinetü’z-Zehra ovasında getirdiğin kameti ve kıldığımız bu namazı unutmazsın artık…” demekten de kendimi alamadım.

(Sonraki Bölüm: Granada ve Elhamra Sarayı)
-------------------------------------------------

[1] Aynı namaz kılma yasağının daha önce neden dillendirilmediğini merak ettiğim için bizimle aynı tarihlerde Endülüs ziyaretinde olan ve Endülüs Tarihi hakkında Türkiye’de yapılmış birkaç çalışmadan birisinin müellifi olan Prof. Dr. Mehmet Özdemir’e bu duurmun ne zamandır uygulamada olduğunu sordum. Prof. Dr. Mehmet Özdemir bu soruma kendi yaşadığı bir olayı anlatarak cevap verdi: Bir köşeye çekilip bulduğu iskemle üzerinde ima ile olsun iki rekat tahiyyatu’l mescid namazı kılmak istediğinde başına sağlı-sollu iki güvenlik görevlisinin dikilip tam yarım saat başını beklediklerini, tekbir için el kaldırma, rüku, secde bir yana sadece okuduğu ayetler nedeniyle dudaklarının hafif hafif kıpırdanmasından bile kuşkulanmışlar ve sandalyede oturduğu sürece başından ayrılmamışlardı. Kurtuab ziyaretinde aynı duyguları hissettiği anlaşılan Prof. Dr. Orhan Çeker’in bu konudaki rahatsızlığını dile getiren makalesi için bkz.: http://www.orhanceker.com/ah-endulus/

[2] Rahman ve Rahim Olan Allah Adıyla, O Allah ki O’ndan başka ilah yoktur. O Melik’tir, Kuddüs’tür, Selam’dır, Mü’min’dir, Müheymin’dir, Aziz’dir, Mütekebbir’dir. O Sübhan olan Allah, kendisine ortak koşanların, koştuğu ortaklardan münezzehtir.
(Elmalılı Meali:59/23: O, öyle bir Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.) Kur’an-ı Kerim, 59. Haşr Sûresi, Ayet:23.
http://kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp

[3] Kurtuba Camii içerisinde yanıma yaklaşarak içine düştüğümüz karanlık atmosferin daralttığı ruhunu ferahlatmak için sürekli olarak “Kul Ya Eyyühel Kafirûn” [De ki, ey Kâfirler] suresini okuduğunu söyleyen dostuma, ben de putlar ile doldurulan bu mekânda ruhumu İhlas suresinin başta “Kul Hüvallahü Ehad” [De ki, Allah Tekdir.] olmak üzere ehadiyyet murakabesine vasıta olan ayetlerini okumakla rahatlattığımı, Kafirûn suresine ilave olarak İhlas suresini de okumasını tavsiye ettim.

[4] Şiiliğin İsmailiyye kolunun kurucusu olan İsmail Ağa han adına varisleri tarafından kurulan vakıf, dünyada İslami mimari mirasının korunması yolunda çalışmaları ile tanınmaktadır. İsmailî’lerin Akaidî çarpıklıkları bir yana İslam mimari mirasının korunması konusunda dünya çapında yaptıkları çalışmalar takdir edilmelidir.

ENDÜLÜS FOTOGRAFLARININ TAMAMI BURADA: http://www.flickr.com/photos/yesevi/set ... 428164233/


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Türkiye'den Endülüs'e Kültür Gezisi / 7-11 Aralık 2011
MesajGönderilme zamanı: 30.12.11, 11:29 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07.12.10, 00:24
Mesajlar: 424
“Mutlak Galip Olan Ancak Allah’tır…”
- Kurtuba Yarasına Elhamra İlacı: “La Galibe İllallah…” -

Dr. Hayati BİCE

atahayati@gmail.com

27 Aralık 2011

Kurtuba Camii’nin Haçlı zihniyeti tarafından vahşice işgalinin bozduğu moral ile gezdiğimiz eski Kurtuba sokaklarında Selahaddin Eyyubî’nin özel hekimi İbn Meymun, ilk katarakt ameliyatını yapan, dünyada ilk gözlükün mucidi göz hekimi Muhammed el-Gafikî ve ünlü düşünür İbn Rüşd heykellerine rastlıyoruz. Kurtuba’dan otelimize dönerken yaptığımız 2 saatlik otobüs yolculuğumuz esnasında bir zamanlar bütün İslam âleminin olduğu gibi Avrupa’nın da en gelişmiş ilim merkezi olan Kurtuba’nın günümüzdeki halini düşünmeden edemiyorum. Kurtuba’nın hali akla gelince günümüzde de İslam dünyasının ilim yarışında içerisinde bulunduğu zillet bir çivi gibi beynime saplanıyor. Bu sancı ile daldığım uyku bile beynimdeki sızıyı gideremiyor. Ancak ertesi gün ziyaret programımızda yer alan Granada’daki Elhamra Sarayı duvarlarında bir teselli bulabileceğim.

Granada’nın Cennet Bahçeleri

Garnata veya İgranata şeklinde de söylenişi bulunan Gırnata adının sözlük anlamı olan “nar” kelimesinin İspanyolca karşılığı “granada” bugünkü İspanya’nın büyük şehirlerinden birisinin ismidir. Şehir çevresinde çok sayıda nar ağacı olmasının bu isimlendirmeye neden olduğu düşünülmektedir. Tabiî güzellikleri eşsiz bir şehir olan Granada, Cebelü’s-Selc, Sierra Nevada dağlarının kuzeybatı yamaçlarından aşağıya doğru uzanan derin bir vadi (Vadiü’l-Kebir) içerisinde yer alır. Dağlarından yazları bile kar suları şehrin nehirlerini besler ve tarım alanlarından bol verim elde edilir. Bu sebeple olsa gerek İslam egemenliği döneminde olduğu gibi bugün de nüfusu yarım milyon civarında olan şehirde yaşayan müslüman Gırnatalılar imar ettikleri bahçelerine “cennet” derlerdi.

Endülüs’te düşen son İslam kalesi olduğundan müslümanlarca Endülüs şehirlerinin en kahramanı sayılan Granada, şehri ele geçiren Ferdinand ve Isabella’dan başlayarak bütün İspanya krallarının gözde şehri olmuş ve imarına özen gösterilmiştir.

Granada’yı Bitiren Taht Kavgası ve Kadın Faktörü

Gırnata’da hüküm süren Nasrîler’in tahtına 1466 yılında Ali İbnü’l-Ahmer geçti. Ancak Zağal lakaplı kardeşi kendisine biat etmeyip Malaga şehrinde egemenliğini ilan edip taht kavgasına girdi ve kardeşini tahttan indirdi. Tahtı kaybeden Ali İbnü’l-Ahmer’in birisi amcasının kızı Âişe ve diğeri İsabella (ihtida edince Süreyya) adında Hıristiyan bir İspanyol olmak üzere iki hanımı vardı. Âişe’ye üstün tutulan İsabella’ya tutkun olan Sultan, karşı olan sevgisini göstermek için Süreyya’nın oğullarından birisini veliaht tayin etmişti. İspanyol kumasını kıskanan Âişe, yanına çocuklarını da alarak saraydan kaçtı. Halk Âişe’yi destekledi ve oğullarından Ebu Abdullah’a biat etti. Kaçınılmaz olarak baba-oğul arasında iç savaş başladı ve uzun süren taht kavgası sonunda oğul Ebu Abdullah taraftarları galip geldi. Böylelikle tahta geçen Ebu Abdullah, bir süre sonra topraklarına saldıran İspanyollara karşı savaşa çıktı ancak yenilerek esir düştü.
Bu durumda başşehir Gırnata halkı, Malaga’ya sığındıktan sonra gözlerini kaybeden baba Ali İbnü’l-Ahmer’i göreve davet etti. Bu haliyle sultanlık makamını kabule yanaşmayan eski sultan kendi yerine Zağal lakaplı kardeşini önerdi. Tahta geçen cesur ve yiğit bir insan olan Zağal, İspanyollara karşı savaşa girişti. Zor durumda kalan İspanyollar, ellerinde esir bulunan eski sultan Ebu Abdullah’ı serbest bırakıp yanına ordu da vererek sultan amcasının karşısına sürdüler. Amca-yeğen arasında taht savaşları sürdü gitti. Sonuçta Ebu Abdullah amcasına galip gelerek yönetimi ele aldı. Ancak bu sırada her iki tarafı teşkil eden Müslümanlar ciddi insan ve güç kaybına uğradılar. Endülüs’te iç savaş böylece sürerken fırsatı iyi değerlendiren Hıristiyan İspanyollar saldırılarını sürdürerek toprak kazanıyorlardı. Hıristiyan İspanya’yı teşkil eden iki büyük krallığın başında olan Aragon Kralı V. Ferdinand ile Kastilya Kraliçesi İsabella 1469 yılında evlendiler ve güçbirliği oluşturup 1490 yılında Gırnata’yı kuşattılar. Endülüslülerin son direnişleri fayda etmedi ve 25 Kasım 1492 tarihinde imzalanan Teslim Antlaşmasından sonra 2 Ocak 1492 tarihinde Sultan Ebu Abdullah, şehri İspanyollar’a teslim etmek zorunda kaldı. Endülüs’teki son İslam kalesi böylece düşmüş oldu.

Binlerce El Yazmasının Yakıldığı Meydanda Kutsanan Kristof Kolomb

Endülüs düştükten sonra Müslümanlar üzerindeki baskılar dayanılmaz boyutlara ulaştı. Müslümanlardan bir çoğu gerisin geriye Kuzey Afrika’ya kaçmak zorunda kaldılar. Bir kısmı ise Osmanlı’dan talep ettikleri yardım taleplerine yanıt alamamalarına rağmen Anadolu’ya sığındılar. Müslüman olduklarını gizleyerek Endülüs’te yaşamağa devam etmeğe çalışan ve Morisko olarak adlandırılan Müslümanlar Engizisyon mahkemelerinde korkunç eziyetlere maruz bırakıldı.
İslâm’a baskılar sadece insanlarla sınırlı kalmadı. Müslümanların kütüphanelerindeki binlerce el yazması kitap meydanlara yığılarak yakıldı. Bugün Granada’da bu kitap yakılan meydanlardan birisinde 1492’de İslâm’ın son hilalinin indirilmesinde evlilik yolu ile yaptıkları ittifakın büyük etkisi olan İspanya Kraliçesi İsabella ile Kral Fernando’yu sembolize eden bir anıt yükseliyor. Kristof Kolomb’un aziz ilan edildiğini gösteren bir başka anıta ise, daha sonra ziyaret edeceğimiz Sevilla’nın büyük katedrali önünde rastlayacağız. (Bkz. FOTOGALERİ)

Tek Tesellimiz: “Lâ Gâlibe İllallâh”

Gırnata’da devletin idare merkezi Elhamra Sarayı’nın duvarlarını süsleyen hatlarda en çok kullanılan ibarenin, “Lâ Gâlibe İllallâh” olduğunu çoktandır biliyordum. Bu ifadenin anlamı, “Sonuçta Gâlip ve üstün olan ancak Allah’tır” olarak verilebilir. Granada gezimize başlarken ilk durağımız olan Elhamra Sarayı gezisi için hazırlanan grubumuz, randevu saatinin gelişini beklerken bu ifadenin yer aldığı duvarları dikkatle resimlemeleri konusunda grubtan fotoğraf meraklısı arkadaşlarımızı uyardım.

Bu gezi izlenimlerimi yazarken değerli eserlerinden yararlandığım Lütfi Şeyban’a göre Endülüs Müslümanları, hat süslemesinde bu yazıyı seçmeyi rastgele yapmamış olsalar gerektir. Sekiz asır farklı yoğunluklarla bu Reconquista hareketinin etkilerini derin şekilde hisseden Endülüslüler, artık bu topraklarda var olmayı sürdürmenin kendileri için ne kadar çetin ve belki de imkânsız birşey olduğunu anlamış olmalıydılar. İşte bu yüzden tarihlerinin son asrında inşâ ettirdikleri o muhteşem yapının her yanına da işte bu gerçeği yansıtan “Lâ Gâlibe İllallâh” ifadesini, her zaman Allah’a tevekkül etmenin tesellisi içinde nakşettirmiş olmalıydılar.
Bunun gerçek anlamı ise, “Bu topraklar bir süre bizim hakimiyetimizde kalıp sonrasında düşmanlarımızın eline geçebilir; fakat, sonuçta bu ülkenin de, bu dünyanın ve hatta kâinâtın da hâkimi ancak Allah’tır ve herşey yine sadece O’na dönecek, O’na kalacaktır, başkasına değil”. Bu, Allah’a olan bütün bir inancı ve teslimiyeti gösteren etkileyici bir davranışı yansıtmaktadır.

İslam Estetiğinin Şekillenmiş Hali ve Müslümanların Temizlik Farkı

Gezi rehberimiz Elhamra Sarayı’nın yapım süreci hakkında bilgi İlahiyat fakültesi son sınıf öğrencisi gezi arkadaşım ile “Lâ Gâlibe İllallâh” ifadesini yakaladığımız her kareyi tesbite çalışıyoruz. Tezhib sanatçısı eşimin ifadesi ile “dantel gibi işlenmiş” duvarların ve bu duvarlar arası geçişleri taçlandıran revakların estetik uyumu baş döndürücü. Mekanlar arası iç avluları süsleyen havuzların birer tabii ayna olarak planlandığını öğrenip bu aynalara yansıyan görüntüler kadar sudan yansıyan ışıltıların tavanlara vurması ile dalgalanan nakışları da görüp hayran olmamak mümkün değil. İspanyolların Elhamra Sarayı’nın turistik önemini ilk kez kendilerine gösteren ABD’li İrvin Amstrong’un ünlü Elhamra kitabını [1] yazarken ikamet ettiği odayı bir plaket ile korumaları da takdire değer bir incelik olarak gözümüzden kaçmadı.

Elhamra Sarayı’nı gezerken iç mekânı kapalı olduğu için göremediğimiz hamamın sadece kubbelerini seyredip geçiyoruz. Rehberimiz bu hamamda merkezi ısıtma şebekesinden gelen suyun kabin şeklinde bölünmüş hamam odalarına dağıtıldığını bu sistemin bugün için bile olağanüstü bir planlama olarak kabul edildiğini söylüyor. Endülüs düştükten sonra “gizli Müslümanlar”ın ihbar sürecinde “düzenli olarak su ile yıkanma”nın bir ihbar sebebi oluşu temizlik konusunda Müslümanların nitelik farkını yeterince anlatıyor olmalı. Peyzaj mimarisinin “Bahçe Tanzimi” konusunda nadide örneklerinden Cennetü’l-Arif bahçesine geçerken gördüğümüz “genel tuvalet” de yine müslümanların temizlik hassasiyetinin somut bir göstergesi oldu.

Av Köşkü olarak adlandırılan bina kompleksine giderken geçtiğimiz avluda verilen molada yine cemaat oluşturarak kıldığımız namaz pek çok Avrupalı turistin dikkatini çekiyor; bazılarının grubun tabii bir mescid olarak gördüğü bahçede kıldığı bu namazı bazılarının görüntülediğini de fark ediyoruz. Bunu da Elhamra’da yapılan samimi bir tebliğ olarak anlamak gerek.

Elhamra Sarayı girişinde kurulmuş özgün ve kaliteli hediyelik eşya-kitap reyonundan grubumuzun neredeyse tamamı bir şeyler almak zorunda hissediyor kendisini. Endülüs Müslüman Müziği örneği bazı eserlerin yer aldığı bir CD’nin 20 Euro fiat ile satıldığı bu reyon İspanyolların turizmi nasıl bir kazanç kapısına dönüştürdüklerinin tipik bir örneği olarak incelenmeğe değer. Ülkemizdeki tarihi mekânlar’ını (meselâ Topkapı Sarayı) üç kuruşa pazarlayan Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilerinin –başta bakan Ertuğrul Günay olmak üzere- kulakları çınlasın.

Abdulkadir es-Sufi Mescidi

Elhamra Sarayı gezisinden sonra biraz da grubumuzun tecrübeli Endülüs gezgini Dr. Mehmet Sılay’ın ısrarı ile Kur’an Mesajı adlı tefsir-meali ülkemizde de popüler olan Muhammed Esed isimli muhtedi müslümanın [1] kabrini ziyaret edip fatihalarımızı yolluyoruz. Müslüman kabristanından otobüsümüzü bıraktığımız alana inerken vefat eden bir İspanyol’un cenaze töreni için yakındaki Hıristiyan mezarlığına gelen İspanyolları görüyoruz. Kadınların baştan ayağa siyahlar içerisinde oluşu dikkatimi çekiyor. Cenazenin yakını olan bir bayanın önündeki taziye kuyruğu ölümün dilinin tüm insanlar için ortaklığını ihtar ediyor. Rehberimiz mezarlıkta yer ücretinin 50 bin Euro civarına yükselmesinden sonra koyu Katolik olan İspanyollar arasında da ölüyü yakma ve külünü bir kavanoz ile saklama eğiliminin yaygınlaştığını anlatıyor.

Kabristan ziyareti sonrası El-Baizin mahallesi olarak bilinen tarihî yerleşim merkezine gidiyoruz. Burada bir önceki gün daralan ruhumuzu ferahlandıran bir mekân ile karşılaşıyoruz: Abdulkadir es-Sufi Mescidi. Satılan bir katedralin satın alınarak camie dönüştürüldüğü bu mekân temiz abdesthanesi ve içerisinde yapılan zikir meclislerinin sindirdiği huzur ile benim için bir vaha gibi… Abdest tazeleyip ikindi namazı kıldığımız bu mescidi unutmam çok zor… (Bkz. FOTOGALERİ)

Abdulkadir es-Sufi Mescidi’nin girişindeki standdan biraz da yardım olması düşüncesi ile bir defter ile birkaç kitap ayıracı alırken grup üyelerinin çoğu, bedava dağıtılan İslamhoy adı ile “Granada Müslüman Toplumu” adına es-Sufi’nin cemaati tarafından çıkartılan gazeteden alıyorlar. [2]

1996 yılında İstanbul’da Yavuz Selim Camii’nde bir Ramazan akşamı birlikte iftar ettiğimiz Abdulkadir es-Sufi’nin Gariplerin Kitabı’nda kendi kaleminden anlatılan menkıbesi günümüz müslümanları için ibretler ile dolu. [3] Ancak grubumuzdaki okumuş-yazmış seçkin insanların bile çoğunun bu çağdaş menkıbeden habersiz oluşuna üzülüyorum.

O gün akşam otobüsle otelimize dönüş yolunda Dr. Mehmet Sılay’ın daveti ile Abdulkadir es-Sufi’nin İslam ile buluşma öyküsünü ve artık bir kalsik eser durumuna gelmiş olan “Gariplerin Kitabı”nı anlatıyorum. Grubun genç üyeleri için özellikle “bir tek insan”ın ne kadar önemli olabileceğini anlamaları için Abdulkadir es-Sufi örneğini çok iyi incelemeleri gereğini vurguluyorum. Bu vurgu, etkilemiş olacak ki, o gün akşam kafasına takılan bazı konuları soruyor; güzel bir sohbet ile günü noktalıyoruz. [4]

İşbiliyye’nin Yetim Bırakılmış Minaresi

Gezimizin son günü Türkiye’ye dönmek için uçağa bineceğimiz Sevilla ( İslami ismi ile İşbiliyye) kentinde son günümüzü değerlendiriyoruz. Şehrin merkezindeki katedralin yanıbaşında tek başına bırakılmış minare odaklı olarak dolaşıyoruz. Minarenin tek başına kalış nedeni yanında Ulu Camii’nin temelleirne kadar yıkılarak yerine büyük bir katedral yapılmış olması. Minare ise çan kulesi yapılmak üzere yıkılmadan bırakılmış. Minarenin üç katı İslami mimari özellikleri korunarak bırakılıp üzerine çıkılan üç kat çanlarla donatılmış. Sevilla ziyaretimiz Pazar gününe denk geldiği için normal günlerde kapalı olan katedral açık. Dr. Mehmet Sılay ile birlikte katedrale dalıp Hıristiyan ahalinin Pazar Ayini’ni izlemek istiyoruz. Katedral karanlık denebilecek kadar loş bir ürperti ile devasa bir mekân olarak önümüze çıkıyor. (Bkz. FOTOGALERİ)

Katedralin ortasında ancak özel törenler için açıldığını düşündüğüm bir tören alanı var. Değişik köşelerde ayin için düzenlenmiş birkaç mekân oluşturulmuş. Bir kenarda Mehmet Ali Ağca’nın kurşun sıkması ile ülkemizde iyi tanınan Polonyalı Papa II. Jean Paul’un bir heykeli dikilmiş. Bir kenarda aziz ilan edilmiş bir kilise babasının kabri var; kabrin bulunduğu yerdeki lahdin üzerinde o azizleri kim ise onun da boylu boyunca uzanmış bir heykeli yerleştirilmiş. Etraftaki karanlık atmosferden ruhumuz iyice daraldığı için daha fazla durmayı gereksiz bularak katedrali terk ederken Dr. Mehmet Sılay kapıdan giren temiz yüzlü bir çifti görünce “Ya Rabbi şunları İslâm ile şereflendir, hidayet ver” diye dua ediyor. Kadın sanki Sılay’ın duasını anlamışçasına bize bakıp gülümsüyor…

Dışarı çıkıp yetim İşbiliyye minaresini görüntülerken sanki bize inat çanlar çalınmaya başlıyor. Sayıları belki onu bulan devasa çanlar arka arkaya çangırdıyor; birinin sesi diğerine karışıyor… Dr. Mehmet Sılay’a “Bunlar bizim inadımıza mı bu çanları çalıyor?” diye espri yapınca Dr. Mehmet Sılay koluma girip: “Ben de onlara inat ezan okuyacağım” deyip ezan okumağa başlıyor… “Eşhedüen La ilahe İllallah…”

Sevilla’da Katedral yanında kurulan standlarda Noel Kutlamaları için hazırlanan hediyelik eşyalara bakıyoruz. Hıristiyan tarihinden sahnelerin çocukların dikkatini çekecek şekilde minyatur maketler halinde özenle hazırlandığını görüp, İspanyolların dinlerini yeni nesillere aktarma gayretine gıpta etmekten kendimizi alamıyoruz. Önceki gün Granada’da dpolaşırken iki büyük mağazanın birer büyük vitrinini yaklaşan Noel nedeniyle Hıristiyan tarihinden sembollerle donatmış olduğunu hatırlatıp meslekdaşım Sılay ve gezi arkadaşlarımızdan M. Eşref Selçuk’a: “Acaba bizim ülkemizde bir Mevlid Kandili’nde Atatürk Bulvarı’ndaki bir büyük mağazanın vitrininin bir ay süre ile İslam kültürünü yansıtacak şekilde donatıldığını görebilecek miyiz?” diye soruyorum. Yanıtını çok iyi bildiğimiz bu soruya –maalesef- olumlu yanıt alamayacağımızın farkında oluşun mahcubiyeti ile susuyoruz.

‘Güneş Batıdan Doğacak’ mı?

Bundan 25-30 yıl önce Batılı bazı ünlülerin müslüman oldukları haberi ülkemizde sevinçle karşılanır; Avrupa’nın toptan Müslümanlığa geçişi rüyaları görülürdü. Bu isimler arasında en çok bilinenler deniz araştırmacısı Kaptan Kusto, ayda ezan sesi işittiği iddiası kulaktan kulağa yayılan Apollo uzay aracı ile aya inen astronotlardan Neil Armstrong idi.[5] “Güneş batıdan doğacak” şeklindeki ahir zaman ile ilgili hadis ile bu şişirilmiş rivayetleri birleştiren saf Müslümanların hayâlleri günün acı gerçeklerinden pembe gelecek safsatalarına kaydırılırdı. Nurcu grupların Said Nursî’nin bir kerameti olarak kabul ederek Risale-i Nur’a dayandırdığı “Avrupa İslâm’a gebedir” söylemi ile bu söylentiler ayyuka çıkarılmıştı. Oysa bugün gelinen noktada George W. Bush’un Irak işgalini “Yeni Haçlı Seferi” olarak açıklaması gerçeği ortaya serince bu söylem zayıfladı, nerede ise unutuldu.

Şimdi moda olan “Dinlerarası Diyalog” safsatası da sanırım, on yıla kalmaz; yerle bir olacaktır. Olacaktır olmasına da bu konuda şampiyonluk yapan cemaat ile önderi F. Gülen bakalım o gün nasıl bir tevil üretecekler? “Papa Cenapları”na arz edecekleri yeni bir mektup ile Kurtuba Camiinde Müslümanlar için iki seccadelik bir köşede namaz kılmak izni koparamadıkları sürece, kendi adıma söyleyecekleri hiçbir sözün, dünyanın dört bir köşesinde açtıkları okullarla yaptıklarını iddia ettikleri “fütühât”ın benim için bir değeri yok…[6]

Yaşayıp göreceğiz… Ama o güne –hattâ kıyamete – kadar unutmayın:

“Lâ Gâlibe İllallâh”
-------------------------------------------------
İletişim: atahayati@gmail.com

[1] Muhammed Esed: 1900 yılında, o zaman Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun nüfuzu altında olan şimdiki Ukrayna’da yer alan Lvov şehrinde dünyaya geldi. Yahudi bir aileden olup, gelenekleri icabı özel dini eğitim aldı. Onüç yaşında iken İbranice ve Aramice’yi iyi bilen bir öğrenci olarak Tevrat, Talmud, Mişna ve Gamera’yı okuyordu. Viyana Üniversitesinde iki yıl sanat tarihi ve felsefe okudu. 1921 de başladığı gazetecilik kariyerinde Mısır, Ürdün, S. Arabistan, Suriye vb. İslam ülkelerinde kalma fırsatı buldu. Siyonist idealleri temelsiz ve ahlaka aykırı bulduğundan siyonizmi reddediyordu. 1926’da eşi Elsa ile birlikte Müslüman olmaya karar verdiler. Daha sonra Cidde, Medine, Pakistan gibi İslam beldelerinde ikamet etti. Devlet yetkilileriyle iyi ilişkileri olup, önemli mevkilerde bulundu. 1992’de Hakk’ın rahmetine kavuştu ve vasiyeti üzerine Granada’da toprağa verildi. Eserleri: Mekke ye Giden Yol (İnsan Yay., 1995) , Yolların Ayrılış Noktasında İslam (Nesil Yay., 1965), İslamda Yönetim Biçimi, Düşünce Yay., 1977) , Sahih Al- Buhari: The Early Years of Islam (Tercümesi: Mustafa Armağan: Sahih-i Buhari: İslam’ın İlk Yılları, İşaret Yay., 2001) gibi kitapların yazarıdır. En önemli eseri olan Kur’an Mesajı adlı meal-tefsiri hakkında bir değerlendirme için bkz. http://www.yeniumit.com.tr/konular/deta ... i-hakkinda

[2] İslamhoy gazetesi İspanyolca yayınlanıyor. İslam dünyası hakkında güncel yorum ve değerlendirmelerin yer aldığı gazete için bkz: http://www.islamhoy.com

[3] 1934 yılında İskoçya’da doğan Abdulkadir es-Sufi 1967 yılında Fas’ta tanıştığı Muhammed İbn Habib aracılığı ile Şazeliyye tarikatının Darkaviyye koluna intisab eder. Halen Güney Afrika’da kurduğu İslam Merkezi ve İspanya’da Granada’daki cami merkezli dergâhlarında şeyh olarak irşad faaliyetini sürdürmektedir. Gariplerin Kitabı hakkında yıllar önce -1989 yılında- Yeni Düşünce gazetesine hazırladığım bir inceleme için bkz. http://www.tasavvuf.info/garib.htm

[4] Abdulkadir es-Sufi son yıllarda batılı kapitalist sistem yıkılmadan dünya üzerinde zulmün bitirilemeyeceğini fark etmiş olmalı ki, çalışmalarını daha çok global sömürü ve Batılı emperyalizmin hayat damarını oluşturan bankacılık sistemi eleştirisine yöneltmiştir. Abdulkadir es-Sufi’nin bu konudaki çalışmaları için bkz. http://www.shaykhabdalqadir.com/content/articles.php

[5] Kaptan Cousteau öldüğünde son yolculuğuna bir kilisede, üstelik epeyce de ünlü bir kilisede, Notre Dame Katedrali'nde yapılan törenle uğurlandı. 2000 yılında Türkiye’ye gelen Neil Armstrong da bir soru üzerine “ayda işitilen ezan efsanesi”nin gerçek olmadığını açıklamak zorunda kaldı: “Yok öyle bir şey…” Kaptan Cousteau ve Neil Armstrong’un Müslüman oldukları hakkında 2004 yılında Akşam gazetesinde yayınlanan eleştirel bir yazı için bkz: Ersan Özer, Dindar Şehir Efsaneleri, http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=154217

[6] F. Gülen’in ”Rabbin aciz kulu” imzası ile Vatikan’da bizzat takdim ettiği ve “Papa Cenapları” başlığı ile başlayan Papa’ya sunduğu “tarihî” mektuba yapılan eleştiri ve itirazlara cemaat sempatizanı bir siteden verilmeğe çalışılan yanıtlar hakkında bkz: http://www.gencadam.com/akademi/kara-pr ... len-cevap/

ENDÜLÜS FOTOGRAFLARININ TAMAMI BURADA: http://www.flickr.com/photos/yesevi/set ... 428164233/


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Türkiye'den Endülüs'e Kültür Gezisi / 7-11 Aralık 2011
MesajGönderilme zamanı: 08.01.12, 14:25 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07.12.10, 00:24
Mesajlar: 424
2 Ocak 1492: “Her zafer bir miktar hasar gerektirir…”

-Erkek gibi savaşamadın, Otur kadınlar gibi ağla -

Bugün 2 Ocak 2012. Yeni bir yıla başlayan insanlar, rehavetle geçen soğuk bir yılbaşı gününün ardından rutin işlerine dönmüş durumda; öğrenciler okul yolunda, kamu görevlileri dairelerine dağılmış; esnaf işyerinin kepenklerini açıp rızkını beklemekte. 2 Ocak günü benim için Endülüs gezisini yaptığım tarihe kadar, işte böyle bir gündü; sıradan bir gün…

İzlenimlerimi haberiniz.org okurları ile paylaştığım Endülüs gezimiz vesilesi ile edindiğim bilgilerden sonra artık 2 Ocak gününün benim için başka bir anlamı var: 2 Ocak tam 520 yıl önce Endülüs’te son İslâm hilâlinin indirildiği gün; 2 Ocak 1492 günü Endülüs müslümanlarının elinde kalmış tek kale olan; son kale olan Granada düşünce şehri ele geçiren Hıristiyan birlikleri, ilk fırsatta Granada Ulu Camii’ne yönelirler ve kubbesi üzerindeki son hilâli indirip yerine yanlarında getirdikleri koskoca bir haçı dikerler. Kendileri açısından bu Endülüs’te müslümanlara karşı kazandıkları zaferin taçlandırılmasıdır. Peki ya bizim için?

Holywood Sinemasının İdeolojik Arkaplanı
Granada’dan son hilâlin indirildiği gün olarak 2 Ocak günü bir yazı yazmama gerektiğine karar verdiğinde hafızam bana bir konuyu hatırlattı: Ben bu son hilâlin indirildiği sahneleri bir filmde izlemiştim; ama hangi filmde? Biraz daha düşününce hatırladım: 1492 adını taşıyan ve İspanya Kraliçesi tarafından desteklenerek Amerika keşif yolculuğuna gönderilen Kristof Kolomb’un hayatını ve Amerika’ya ulaşmasını anlatan filmde[1] böyle bir sahne vardı. Hemen filmi DVD-Oynatıcı’ya koydum ve dikkatle izlemeğe başladım.

Evet yanılmamıştım; filmin 20 dakikasından sonraki yaklaşık 5 dakikalık bölümünde Endülüs’ün Hıristiyanlar tarafından “kurtarılış” sahneleri canlandırılmıştı. İşte bu sahnelerden birisi de bahsettiğim “son hilâl”in indirilmesi idi. Bu sahneleri defalarca izledim. Holywood sinemasının ideolojik yaklaşını düşündüm sonra: İşte bu şeklide bilinçaltları ince ince mesajlarla dolduruluyordu. Filmde iki ayrı İspanya Krallığının başında olan Kraliçe İsabella ile Kral Ferdinand’ın 1469 yılında evlenerek güçlerini birleştirmeleri sonrasındaki İslâm’ın ezilmesi süreci, çok manidâr sahnelerle veriliyor, “birlik” mesajı vurgulanıyordu.

Nihayet 1492’de İspanya’da İslâm egemenliği geri dönülemez şekilde sonar erdirilirken iki Hıristiyan İspanyol asili arasında geçen diyalog da dikkatimi çekti: Asillerden birisi diğerine soruyordu:

“-Endülüs’ü fethettik ama, burada koskoca bir medeniyeti mahvettiğimizin farkında mısın?”
Muhatabı ise şu cevabı veriyordu:
“-Evet, haklısın ama, her zafer bir miktar hasar ile gelir. Bu kaçınılmazdır.”

Bu diyalog, Endülüs medeniyetinin büyüklüğünü vurgulaması ile hakkı teslim eder gibi görünse de verilen yanıt ile, olay rasyonelleştirilip “Endülüs düşürülürken sergilenen vahşet”in vicdanlardaki yankısı söndürülüyordu.
Bu yazının yanında yer alan resim işte bu filmdeki “hilâlin indirilişi” sahnesinden kopyalandı. En iyisi, bu yazıyı okuyanların 1492 filmini bu yazıyı okuduktan sonra ibretle izlemeleri ama, hiç değilse bu resme iyi bakın.

Osmanlı’nın Son Dönemindeki Endülüs İlgisi
Osmanlı’nın sürekli gerilediği 19 yüzyılın son yılarlında Osmanlı aydınları arasında bir Endülüs ilgisinin başladığı görülür. Bu ilgide Osmanlı’nın sonun da Endülüs gibi olacağı endişesinden kaynaklandığı açıktır. Ziya Paşa’nın, Ethem Paşa tarafından başlanan tercümesini tamamladığı Fransız yazar Viardot’un eseri “Endülüs Tarihi” kitabı bu ilginin somut bir ürünüdür. Bu ilgi sadece Ziya Paşa ile sınırlı kalmamış, bir çok edebi metne yansımıştır. Bunlardan birisinde millî şairimiz Mehmed Âkif Ersoy Endülüs düşerken son Endülüs emiri ile annesi arasında geçen gergin konuşmayı bir şiirinde şöyle yansıtır:

“Endülüs tacı elinden alınan bahtı kara
Savuşurken o güzel mülkü verip ağyara

Tırmanır bir tepenin üstüne, etrafa bakar,
Bırakıp çıktığı cennet gibi zümrüt ovalar

Başlar ağlatmayı biçareyi, hüngür hüngür
Karşıdan valide sultan bunu pek haklı görür

Der ki, çarpışmadın erkek gibi düşmanlarla
Bari hiç yoksa kadınlar gibi olsun, ağla...” [2]

Vatan İçin Can Vermesini Bilmek ya da “Karılar Gibi Ağlamak”
Mehmed Âkif Ersoy’un şiirinde yansıttığı psikolojiyi iyi anlamak gerekir. Vatan ve kutsal değerler için yeri geldiğinde canını fedâ edemeyenlerin, merhametine sığınacakları düşmanların elinde düşecekleri zilleti yaşamaktansa ölümü göze alamayışlarını eleştiren Mehmed Âkif, herhalde Osmanlı’nın çöküş sürecinde ve Kurtuluş Savaşı henüz organize edilmek bir yana hayâlinin bile edilemediği günlerde yazdığı bu şiirle, bir aydın görevi olarak toplumu “önceden uyarma” konusunda üzerine düşeni yapma çabasındadır.

Endülüs gezisi ile ilgili ilk yazımda sözünü ettiğim D. Mehmed Doğan’ın Türkendülüsiye kitabını da aynı çerçevede değerlendirmek gerekir. Birgün vatanın bağımsızlığını erkekler gibi savunamadan elden çıkartanları da azarlayacak bir ana çıkacaktır: “Düşmanlarla erkek gibi çarpışmadın; şimdi kadınlar gibi ağla…”
Bir dua-dilek ile Endülüs yazılarımı sonlandırmak isterim. İnşaallah, Kurtuba’da, Granada’da yaşanan o feci sahneler, “son kale” olarak İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de ve bütün Anadolu topraklarında yaşanmaz. [3]

Bir Holywood filminde Ayasofya tepesindeki alemdeki hilâl indirilip haç dikilirken Topkapı Sarayı avlusundan yerle bir edilmiş Sultanahmed Camii’ne bakan birilerinin: “Her zafer bir miktar hasar gerektirir…” diyerek rol icabı bile olsa kasılmasını izlemek ister misiniz?

Bu soruya soyumdan gelen herhangi birisinin muhatab olacağını düşünmek bile, şu Endülüs gezisinden sonra beni iyiden iyiye geriyor…

Sizi bilemem!..

-------------------------------------------------
İletişim: atahayati@gmail.com
[1] 1992 yapımı olan ve “1492: Cennetin Keşfi” diye Türkçe’ye çevrilen bu filmin gerçek ismi: “Cennetin Fethi” olarak çevrilmeliydi. Yönetmenliğini Ridley Scott’un yaptığı filmde Gerard Depardieu, Sigourney Weaver, Arnold Vosloo, Frank Langella, Armand Assante rol almış. Senaryo yazarı ise Roselyne Bosch’dur. Film ülkemizde gösterime girmiş ve TV kanallarında da pek çok kez gösterilmiştir.

[2] Mehmed Âkif Ersoy, Süleymaniye Kürsüsünde, Safahat. Şiirin tamamı için bkz. http://www.mehmetakifarastirmalari.com/ ... &Itemid=69

[3] Bu arada Kurtuba’nın içerisine düşürüldüğü “putperestlik trajedisi”nin verdiği acı ve yürek sancısı ile yazdığım yazıda* (Haçlı Saldırganlığı : Kurtuba’dan Paris’e…) “dinlerarası diyalog” kahramanlarının bir gece “Kurtuba Camii’nin günah çıkartma hücresi”nde misafir edilmesi hakkındaki cümlede geçen “günah çıkartma hücresi” ifadesi nedeniyle “Cami’de günah çıkartma hücresi olur mu?” diye eleştirilerini ileten dostlarıma şunları söylemek isterim: Elbette haklısınız; bir camide böyle bir yer olamaz. Ama acı bir gerçek olarak söylemeliyim ki, bugün artık ortada bir Kurtuba Camii yok, olsa olsa bir “Kurtuba Katedrali”nden söz edilebilir ama… Dilim de, elim de varmıyor, asırlarca tevhid ehli müslümanların secdeye vardığı bir ulu mabede, “kilise demeye, “katedral” yazmaya… Beni anlamalısınız.


ENDÜLÜS FOTOGRAFLARININ TAMAMI BURADA: http://www.flickr.com/photos/yesevi/set ... 428164233/


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Türkiye'den Endülüs'e Kültür Gezisi / 7-11 Aralık 2011
MesajGönderilme zamanı: 08.01.12, 14:28 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07.12.10, 00:24
Mesajlar: 424
Abdulkadir es-Sufî: “Bir İnsan Çok Önemlidir…”

Dr. Hayati BİCE

27 Aralık 2011

Resim

Kendisine bir yol arayan herkes “Bir tek insan”ın ne kadar önemli olabileceğini anlamak için Abdulkadir es-Sufî örneğini çok iyi incelemeli ve bu işe “Gariplerin Kitabı” ile başlamalı…

***

7-11 Aralık 2011 günlerinde İspanya’nın Endülüs topraklarında, Ankara’nın seçkin kültür odaklarından Kurtuba Kitap-Kahve tarafından organize edilen bir grup ile, ‘Endülüs dostu’ Dr. Mehmet Sılay’ın fahri rehberliğinde kültürel maksatlı bir gezi yaptım. Gezi ile ilgili notlarımı başka bir yerde yayınladığım için bu yazıda Endülüs gezimizin Granada safhasında, benim için önemli olan -ve haber10.com okurları için de ilgi çekici olacağını sandığım- bir ziyaret hakkında bilgi vermek istiyorum.

Abdulkadir es-Sufî Menkıbesi’nin Granada Sayfaları

Granada gezimizde turistik Endülüs gezilerinin dünya ölçeğinde odak noktası olan Elhamra Sarayı ziyaretimizden sonra, eski müslüman mahallesine giderken, az sonra ulaşacağımız söylenen Abdulkadir es-Sufî Dergâhı ve Mescidi’ni görmenin heyecanı içerisindeydim. Bu benim için 1981’den bugüne kadar aradan geçen 30 yıldır ismini bildiğim, 1996 yılı Ramazan’ında İstanbul’da Yavuz Sultan Selim Camii’nde yüzyüze görüşmemizden bu yana 15 yıldır tanıdığım Abdulkadir es-Sufî’nin tasavvufi menkıbesinin önemli bir safhasının somut kanıtlarını görmek anlamı taşıyordu.

Elli kişilik grubumuzda benim bu heyecanımı paylaşan kimsenin olmayışı bir gerçekti; hatta grup üyelerinden pek çoğu, şu yaşadığımız çağda, -hayata 1934 yılında, İskoçya’da Ian Dallas adı ile başlayıp otuzüç yaşından bu yana 44 yıldır da- Abdulkadir es-Sufî adı ile yaşayan bir Allah’ın kulu olduğunun bile farkında değildi. Bu duygu ve düşünceler ile vâsıl olduğumuz eski Granada’nın dar ve bakımlı sokaklarından geçerek “Bâb-ı Şeyh Abdulkadir es-Sufî” plaketinin asılı olduğu kapıdan geçerek 1492’de son kubbesinden son hilâlin indirildiği Granada’da bir vaha gibi duran “Dergâh-Mescid”e ulaştığımızda vakit tam da ikindi namazı saati idi.

Karşılaştığımız “Abdulkadir es-Sufî Dergâh-Mescid”inin görevlisine Türkiye’den geldiğimizi ve dergâhı ziyaret ile ikindi namazımızı kılmak istediğimizi söylediğimizde bütün kapılar ardına kadar açıldı. Mescidin bulunduğu mekân –bize anlatıldığına göre- atıl duruma gelmiş bir katedral iken satın alınıp yeni baştan inşa edilerek bir külliye olarak 2003 yılında ayağa kaldırılmıştı. Tertemiz abdest alma mahallerinde abdest tazeledikten sonra grubumuzun oluşturduğu cemaat ile ikindi namazlarımızı kıldıktan sonra dergâhı gezdik. Külliye girişindeki standlardan hediyelik eşyalar aldık; dergâh görevlisi ile ayaküstü sohbet ettik.

Abdulkadir es-Sufî’nin halen Güney Afrika’da Cape-Town kentinde organize ettiği dergâhta olduğunu ve son olarak geçen Ramazan’da buraya geldiğini öğrendik. Dergah ziyaretçilerine ücretsiz olarak dağıtılan İslamhoy adlı tabloid boyutunda üç aylık periyodlarla basılan gazetelerden aldık. Satış standında sergilen kitaplardan ilginç kapağı ile hemen gözüme ilişen kitabın 30 yıldır okumaktan ve herkese tavsiye etmekten bıkmadığım Gariplerin Kitabı’nın İspanyolca baskısı olduğunu anlamam birkaç saniye sürdü ve hemen ambalajından çıkarıp kapağını fotoğrafladım.

“Gariplerin Kitabı”

Gariplerin Kitabı ile 1981 yılında şimdi faal olmayan Yeryüzü Yayınları’nın 1979 yılında İsmet Özel çevirisi olarak yayınlanan bir ürünü olarak tanışmıştım.[1] Daha sonra İklim ve Mavi gibi yayınevleri tarafından yayınlanan bu kitap, uzunca bir süredir Şule Yayınları arasında basılıyor. Bu değişik baskıların hemen tamamı kütüphanemde yer alıyor.[2]

Kitabı ilk okuduğumda o kadar etkilemişti ki hemen yazarının kim olduğunu araştırmış ve yazar ismi olarak Ian Dallas imzası ile basılan kitabın yazarının “Abdulkadir es-Sufî” oluşu hakkında Londra’da basılan Impact dergisindeki bir dosyadan epeyce bilgi edinmiştim. Bu ilgim 1996 yılında Ramazan ayında Doğudan/Batıdan konferanslar serisinin bir aktivitesi için geldiği İstanbul’da başbaşa görüşmemizden bugüne kadar devam etti. Son yıllarda internetin sağladığı imkânlar ile Abdulkadir es-Sufî’nin siyasi ve ekonomik görüşleri ile oluşturduğu tasavvufî cemaatin zikir meclislerine kadar pek çok faaliyetini izlemek artık çok kolay olmuştu. [3]

Şeyh Abdulkadir es-Sufî Kimdir?

1934 yılında bir İskoç olarak dünyaya gelen ve Ian Dallas adı verilen çocuk, gençlik döneminde sürekli bir arayış içerisindedir. Londra'da bir üniversite kütüphanesinde çalışırken "İslam Yazmaları" bölümündeki kitapları karıştırırken duvarda asılı bulduğu ve "Berekâtü Muhammed" yazısını içeren bir istif olarak yazılmış kufi yazılı levhada ne yazdığını merak eder. Daha önce senarist, oyuncu ve tiyatrocu olarak oradan oraya savrulmuş genç bir adam olarak bu levhadaki yazının anlamı ardına düşerek tasavvuf ile yüzyüze gelir ve Fas'a kadar gider. Bu arayış genç Ian Dallas’ı 1967 yılında Ramazan'ında Marakeş'teki Karaviyyun camiine kadar götürür ve orada müslüman olur. Ertesi yaz daha derinlikli bir İslâm’ı yaşamak arzusu ile Meknes'te küçük bir zaviyede yaşayan Şazelî-Darkavi şeyhi Muhammed İbn El-Habib'den biat alarak müridi olur. Tasavvuf, içerdiği tutarlı model ile Batılı bir sancılı yüreğin derin sorularını yanıtlar; insan olarak evrendeki varlığı ile ilgili tüm sorunlarını ve çözüm yolunu kavramasını sağlar. Muhammed İbn El-Habib, yeni hayatına anlam katması duasıyla kendisine yeni bir isim verir: Abdulkadir Es-Sufî.

Fas’ın Meknes şehrindeki âsitânede bir süre kalarak ilk mürşidinin yakın gözetiminde tasavvufî seyr ü sülûkunda ilerler. Tasavvufî geleneğin bir yöntemi olarak mürşidinin işareti ile edindiği tecrübeyi ülkesi İngiltere ve daha ötesinde tüm Batılı insanlara aktarmak misyonu ile yurduna döner. Heyecan ile başladığı irşad çalışması ile ilk olarak dört kişiyi daha müslüman/derviş yapar; kısa süre içerisinde çevresinde, küçük bir müslüman cemaat oluşur. 1970'te hep birlikte irşad faaliyeti için ABD'ye giderler ve ardından bütün Avrupa, Nijerya, Güney Afrika, Malezya, Endonezya ve pek çok Arap ülkesini dolaşırlar. Bu faaliyetin sonucunda 1971'de öğretilerine kulak vererek İslam’ı seçen ve tarikat biatı alan insanların sayısı onaltıya ulaşmıştır.

1971’de bir zamanların "kopuk İskoç delikanlısı" Es-Sufî, hacı olmaya karar verir ve dört müridi ile birlikte mürşidi Muhammed İbn El-Habib ile Mekke’de buluşmayı planladığı Hac yolculuğuna çıkar. Ancak ilk mürşidi Muhammed İbn El-Habib, Hac yolunda iken uğradığı Cezayir'de dünyaya veda eder. Bu veda ile rehbersiz olarak tek başına ilk Hacc’ını yapmak durumunda kalan tarikattai ünvanı ile Mukaddem Abdülkadir Es-Sufî, hacc görevini yerine getirip ülkesine döner. İlk müridleri ile birlikte kurdukları Darkavi Enstitüsü'nde oluşturdukları Diwan Press adlı yayınevinde tasavvufî kitaplar ile İslam adı ile bir dergi yayınına başlarlar. 1973'te sufîler arasında bir klasik haline gelen, Türkiye'de de çok satan ve kendi manevî yolculuğunu anlattığı "Gariplerin Kitabı"nı yayınlar. 1974'de irşad çalışması için ABD’nin Kaliforniya eyaletine giden Abdülkadir Es-Sufî, Batılıları İslam'a davet etmek için organize edilen seminerlerde yaptığı konuşmalarından derlenen notlarını kitaplaştırarak ertesi yıl "Muhammed'in Yolu" adıyla kimi ülkelerde Ian Dallas, kimi ülkelerde Abdülkadir Es-Sufî adıyla bastırır.

1976 yazı boyunca tam üç ay, Londra'daki ünlü Hyde Park'ta İngilizlere İslâm’ı anlatmak için çalışır. Aynı yıl sonbaharda müridleri ile beraber Londra’ya yaklaşık 200 kilometre mesafedeki Norfolk'ta, on yıl süre ile küçük tasavvufî cemaati ile birlikte yaşayacağı bir çiftliği satın alarak "Müslüman Köyü"nü kurar... 1980’lere doğru bu köyde, İslam'ı kabul etmiş 200 aileden oluşan, modern hayata kafa tutan ve nebevî hayat tarzını benimseyen bir cemaati vardır artık...

Bu dönem es-Sufî cemaatinin püritan bir tavır ile çağdaş medeniyeti sorguladığı, hatta bütün gereksinimlerini kapalı devre olarak kendi kendilerine temin etmeğe çalıştıkları reaksiyoner bir süreçtir. Norfolk’taki “Müslüman Köyü”ndeki çalışmaları yakından izlemeye alan ve ortaya çıkan gelişmelerden rahatsız olan İngiliz Hükûmeti ve yerel makamların önlerine çıkarttığı sayısız zorlukları aşmağa çalışırlar. Cemaati önünde ağır bir yükümlülük altına giren Abdulkadir es-Sufî; İslamî uygulama ve yaşama pratiğinde teorik olarak yetersizliğini hissetmeğe başlar; bu arada sayıları da artmış olan cemaatte, bazı psikososyal sıkıntılar da ortaya çıkmağa başlamıştır.

1976'da yeniden Kuzey Afrika'ya geçen Abdulkadir es-Sufî, tasavvufî eğitimini tamamlamak üzere bu defa Libya’da Bingazi kentinde yaşayan Şeyh Muhammed El-Fayturi'ye bağlanır. El-Fayturi, es-Sufî ile özel olarak ilgilenir, bu seçkin müridini halvet yaptırmak dahil tasavvufî bütün uygulamalardan geçirir ve başarı ile geçtiği bu süreçlerin akabinde mürşid-i kamil olarak ilan eder ve tasavvufî icazetini verir. Abdulkadir Es-Sufî artık bir şeyh konumuna gelmiş olmakla beraber eski Hıristiyan çevresinden gelen eleştirilere bazı müslüman grupların ve selefiler olarak kendini adlandıran radikallerin eleştirilerine de hedef olmaktadırlar. Bu eleştiriler Şeyh Abdulkadir es-Sufî’nin İslam’ı anlama ve yaşama stilini gözden geçirmesine yol açar; karşılaştıkları çıkmazı, -zaten ihtida ettiğinde Kuzey Afrika’da egemen olan fıkhını da kabul etmiş olduğu- İmam Malik’in hadis külliyatı, el-Muvatta’sını “amel kitabı” olarak kabul ederek bu eksende yaşamayı dener. 1980'li yıllara kadar insanları tasavvufî bir İslam’a çağırdığı görülen Abdulkadir Es-Sufî, İslam'ın batınî gerçekliği yanında zahirî uygulaması olan şeriatta da yoğunlaşır.

Abdulkadir Es-Sufî, resmî makamlarca önüne çıkartılan engelleri ve bunun yol açtığı sosyal gerginliği aşmakta zorlandığını görünce, İngiltere’deki cemaatini yavaş yavaş dağıtarak, ömür boyu kalacakları yeni bir yerleşim oluşturmak üzere 1987 sonlarında, İspanya'nın müslüman Endülüs topraklarındaki son kale olan Granada kentinde yerleşmiş olan tarikatına mensup dervişlerin yanına taşınır ve irşadına devam eder. Bugün Granada'daki neo-Müslümanlar'ın çoğunluğunun Abdulkadir Es-Sufî himmeti ile sufîlerden oluştuğu söylenmektedir.

İşte ziyaret ettiğimiz dergâh/mescid bu hikâyenin somutlaşmış hali olarak önümüzde idi. İnsan nasıl heyecanlanmaz!

Abdulkadir Es-Sufî’nin Dünya Egemenlerini Tehdit Eden Yaklaşımları

Şeriat uygulamaları sözkonusu olunca çeşitli İslâm ülkelerindeki farklı İslâmî yaşantılar arasındaki farkı farkeden Abdulkadir Es-Sufî, giderek politize olur ve İslâm ülkelerindeki uygulamaları kadim İslam geleneği ışığında sorguladığı bir sürece geçer.

1978'de basılan “Cihad” kitabında güvenlik, savunma ve ekonomik yaklaşımlar açısından İslâm ülkelerini ve bankacılık sistemi üzerinden dünyaya egemen olan dünya düzenini sorgulayıp yargılar.[4] Kelimenin kâmil anlamı ile tam bir fundemantalist eda izlenen Cihad kitabını takip eden "Temel İslamî Eğitim" kitabı, müslümanın yaşadığı toplum ile ilişkilerini ilahi mesajın istediği yönde dönüştürecek mücadeleyi verebilmesi için gerekli olan eğitimi temellendirmeye yöneliktir. İlhamını Hendek savaşında önde gelen sahabeler etrafında oluşan karagâh mescidlerden alan ve İslâm’ın yayılış sürecinde Kuzey Afrika’ya egemen olan Murabıtlar ve Senusîyye tarikatı ile özdeşleşen “ribat modeli”ni güncelleyerek yeniden oluşturmak ister. Müslüman aydınlar tarafından bile çok da iyi anlaşılamayan bu fikir cehdi ile Abdulkadir es-Sufî; İslam'ın bir bütün olarak yaşanabileceği ve her bir müminin tek tek iç dünyasını nefs-i mutmaine yolunda kemale doğru dönüştürürken dışarıdaki dünyayı da adaletin egemenliğine doğru yönlendirme çabası içerisindedir. Artık “murabıt” olarak adlandırdığı bu Sufî, benliğini dünya tutkularından arındırarak, hem güvenlik, gelecek gibi insanî kaygılardan hem de dünya egemenleri karşısında esaretten özgürleşecektir. "Afrikalı Bir Müslümana Mektup'' adlı kitabında geçirdikleri politizasyon sürecinin gerekli ancak aşılması gereken bir süreç olduğunu söyler. "Diyalektiğin Sonu” kitabı murabıt olarak inşa edilmekte olan yeni insan modeli için rehber olacaktır.

Ancak bu yolun başarıya ulaşması egemen dünya sistemi için arz ettiği potansiyel tehdit nedeni ile engellerle karşılaştığını da gören es-Sufî son yıllarda tefekkürünü, İslâm siyasetinin dünya ölçeğinde yürütücüsü olarak canlandırılmasını şart gördüğü hilafet konusuna yönelir. Bu noktada Osmanlı modelini de gündemine alan es-Sufî, birçok yazısında Türklerin İslam dünyasındaki ağırlığı ve tarihte oynadıkları önemli rolü işler. Yeryüzü adaletinin sağlanması için yeniden tanımlanması gereken ekonomik ilişkiler ve özellikle bankacılık sistemi ve artık sanal hale gelmiş olan ABD dolarının egemenliğini bitirecek bir enstrüman olarak “İslam Dinarı” tedavülü de üzerinde çalışılması gereken bir alandır. [5]

Bankacılık sisteminin ve özellikle faizin, dünyada yaşanan global krizin ve yaşanan adaletsizliklerin temeli olduğunu söyleyen Es-Sufî, Müslümanların, "modernite krizi" sorunları olmadığı, modernitenin kendisinin bir kriz olduğunu anlatır ve İnsan hakları yerine 'ilahi haklar' üzerinde durulması gerektiğini savunur.

Abdulkadir es-Sufî, sadece bir kısmı bile realize edilebilse, dünya sistemini kökünden sarsacak bu radikal çalışmaları sırasında çeşitli engellemeler ile karşılaşır ve önce İngiltere’den İspanya’ya taşıdığı çalışmalarını halen Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Cape-Town kentindeki medrese-dergâh külliyesinde de kurmuş olduğu merkezden yürütmek zorunda kalır. Son yıllarda yazdığı makalelerin başlıkları bile Abdulkadir es-Sufî’nin dünya egemenleri için nasıl büyük bir tehdit oluşturma potansiyel taşıdığının göstergesidir.[6]

‘Daha İyi Bir Dünya’ Daha İyi Müslümanlarla…

Granada’daki benim için çok önemli olan Abdulkadir es-Sufî Külliyesi’ni ziyaretten sonra, akşam Malaga’daki otele dönüş yolunda Dr. Mehmet Sılay’ın mikrofona daveti ile yol arkadaşlarımıza kısaca Abdulkadir es-Sufî’nin İslam ile buluşma öyküsünü ve artık bir klasik eser durumuna gelmiş olan “Gariplerin Kitabı”nı anlatıyorum. Grubun genç üyelerine hitaben, özellikle “bir tek insan”ın ne kadar önemli olabileceğini anlamaları için Abdulkadir es-Sufî örneğini çok iyi incelemeleri gereğini ve bu işe “Gariplerin Kitabı” ile başlamalarını vurguluyorum.

Bu vurgu, grubumuzun genç katılımcılarından eczacı adayı bir arkadaşı çok etkilemiş olacak ki, yemekten sonra beni yakalıyor; neredeyse iki saati bulan sohbetimizde kafasına takılan bazı konuları soruyor; güzel bir sohbet ile günü noktalıyoruz. O genç arkadaşıma söylediklerimin özeti olacak bir cümleyi buradan tekrarlamak isterim: “Her insan Allah için önemlidir; yeter ki, siz kendi değerinizi fark edin ve gereğini yapın…”

Hem ne diyor Hz. Şeyh Gâlib el-Mevlevî :

“Hoşça bak Zât’ına kim zübde-i âlemsin sen;

Merdüm-i dîde-i ekvân olan Âdem’sin sen…”

-------------------------------------------------------

İletişim: atahayati@gmail.com

[1] Yıllar önce yayınlanan ve Abdulkadir es-Sufi ile yeni tanıştığım dönemde “Gariplerin Kitabı” hakkında hazırladığım bir inceleme için bkz. http://www.tasavvuf.info/garib.htm

[2] Ian Dallas, (Abdulkadir es-Sufi), Gariplerin Kitabı (İsmet Özel tercümesi olarak Türkçe baskılar, I.-II. baskılar; Kasım-1979, Nisan-1980 Yeryüzü Yayınları; III. Baskı, Ekim-1987 İklim Yayınları; Mavi Yayıncılık; Şule Yayınları, Son baskısı için bkz: http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=39721

Sözün burasında bu değerli kitabın son baskılarındaki ‘garip’ kapak kompozisyonları konusunda -başta A. Ali Ural olmak üzere- Şule Yayınları yetkililerini uyarmak isterim. Hiçbir ismi ile müsemma kapak yapılamıyorsa ilk baskısının kapağı ya da İspanya’da gördüğüm İspanyolca baskısındaki kapak kompozisyonu ile yayınlansa ne güzel olur. İspanyolca baskısının kapak kompozisyonu için bkz: http://www.madrasaeditorial.com/ian-dal ... ranos.html

[3] Abdulkadir es-Sufi’nin Cape-Town dergâhında bizzat idare ettiği bir zikir meclisi için bkz: http://www.youtube.com/watch?v=wwSom1ksOvw

[4] “Cihad” adı ile 1980 Mayıs’ında Türkçe’ye aktarılıp Yeryüzü Yayınları arasında basılan bu kitap içerdiği “tehlikeli fikirler” gerekçe gösterilerek hemen yasaklanır. Piyasada bulunmayan bu baskıyı yayıncısı Ahmet Kot’un armağanı olarak edinip okuyabilmiştim.

[5] “İslam Dinarı” önerisini sözde bırakmayıp ilk örneklerini de hazırlatıp sikke ve dirhem olarak bastıran Abdulkadir es-Sufi’nin bu önemli girişimi, arakasına siyasî bir destek lamadığı için bir fantezi halinde kalmıştır. Abdulkadir es-Sufi’nin bastırdığı altın/gümüş sikke ve dirhem örneklerini külliyenin girişindeki teşhir vitrininde görüp fotoğrafladım.

[6] Abdulkadir es-Sufi batılı kapitalist sistem yıkılmadan dünya üzerinde zulmün bitirilemeyeceği teşhisini netleştirdikten sonra çalışmalarını daha çok global sömürü ve Batılı emperyalizmin hayat damarını oluşturan bankacılık sistemi eleştirisine yöneltmiştir. Abdulkadir es-Sufi’nin bu konudaki çalışmaları için bkz. http://www.shaykhabdalqadir.com/content/articles.php

http://www.haber10.com/makale/26527/


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 5 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye