Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Kasr-ı Arifan'ın Dirilişine Şehadet (1993)
MesajGönderilme zamanı: 30.05.11, 08:57 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07.12.10, 00:24
Mesajlar: 424
Şah-ı Nakşbend'in 675. Doğum Yıldönümü Törenleri



BİR KUTLU ŞAFAĞIN İLK IŞIKLARI

[ Kasr-ı Arifan'ın Dirilişine Şehadetimiz ]

( 13-20 Eylül 1993 ; Taşkent-Semerkand-Buhara )

Dr. Hayati BİCE


Alıntı:
SUNU

Şah-ı Nakşbend Muhammed Bahaüddin Buhari'nin 675. doğum yıldönümünü kutlama törenlerine katılma vesilesiyle 13-20 Eylül 1993 tarihleri arasında Özbekistan'ı ziyaret etme fırsatı bulduk. Bu ziyaretlerimizde Taşkent,Semerkand ve nihayet Nakşbendiyye külliyesinin de bulunduğu Buhara'da güzel izlenimlerimiz oldu.

Bu defaki ziyaretimizde tam bir yıl önceki gezimizde tesbit ettiğimiz bazı hususları daha iyi değerlendirmek ve aradan geçen sürede meydana gelen olumlu ve olumsuz değişimleri gözlemlemek fırsatı da bulduk.Bu izlenimlerimizi bir günlük akışı içinde sizlere sunmak istedim.

Dr. Hayati BİCE


13-14 Eylül 1993 gecesi saat 23.50 de kalkması gereken Özbekistan Hava Yolları'nın İstanbul-Taşkent tarifeli uçağı ile Şah-ı Nakşbend'in doğumunun 675.yıldönümü münasebeti ile düzenlenen törenlere gitmek üzere İstanbul Atatürk Havalimanı'nda bu gezide birlikte olacağımız insanlarla bir araya geliyoruz. Her yolculukda olduğu gibi bagaj-gümrük-kontrol işlemlerini yaptırma telaşımız bitip bekleme salonuna girdiğimizde Taşkent'ten gelen uçağın gecikmesi nedeniyle ortaya çıkan iki saatlik rötar başlıyor. Bekleme salonunda önce yan yana oturulan insanlar arasında giderek daha büyüyen gruplar halinde sıcak bir hasbıhal başlıyor.

Bizimle beraber uçağı bekleyen yolcular arasında ziyarete geldikleri Türkiye'den Özbekistan'a geri dönen Özbekler yanında, 1920'li yıllarda Rus Kızılordusu'nun Türkistan'ı işgaline direndikten sonra Afganistan üzerinden Suudi Arabistan'a hicret eden Türkistanlıların belki çocukları belki de torunları olan birkaç yolcu da var. İstanbul üzerinden Taşkent'e uçuşu bekleyen bu Türkistanlılardan yaşlı olanlarının değişik duygular içinde oldukları hemen fark ediliyor.

Havaalanında özellikle bagajları teslimde dikkati çeken bir grup ise Özbekistan'ın Buhara Taşkent,Semerkand ve Nukus gibi vilayetlerinde açılmış olan Özel Türk Liseleri'nin öğretmen ve öğrencileri idi. Bu grup yanlarında kendilerine ait eşyalar yanında Türkistan'da çok faydalı olacağı muhakkak olan bilgisayar, laser yazıcı ve diğer bazı teknik aletleri de götürüyorlardı. Bu gruptaki öğretmenlerden birisi ile rötardan kaynaklanan bekleme esnasında söyleşiyoruz. (...) Bu genç öğretmen bundan bir yıl önce gitttiği Özbekistan'a bağlı Karakalpakistan özerk bölgesinin merkezi olan Aral gölü yakınlarındaki Nukus şehrinde açılan özel lisenin öğretmeni olarak bir yıl ailesinden ayrı yaşadıktan sonra bu defa iki çocuk ve eşini de beraberinde götürdüğünü söylerken en ufak bir şikayette bulunmuyordu. Ne zaman Türkiye'ye döneceği konusunda ise tam bir tevekkül içerisinde "kimbilir belki de orada kalırız..." derken inanıyorum ki son derece samimi idi. (Türkistan'ın hemen her önemli merkezinde açılmış bulunan bu özel okulların önemini ve yaptıkları hizmet hakkındaki değerlendirmem daha sonra Buhara Özel Türk Lisesi'nden bahsederken dile getirme fırsatı bulacağım.)

Bu gezide birlikte olduğumuz grup genellikle aralarında tanışıklık olan 3-7 kişilik küçük gruplardan müteşekkil;bu gruba münferit olarak katılmış bir kaç kişi de mevcut. Bekleme salonunda daha önce hemen hiçbirisini tanımadığım bu insanlara biraz sevinç biraz da merak ile bakıyorum.Yaşı yetmişi çoktan geçmiş sakalları tamamen ağarmış şu yaşlı Zat'ı, işini-gücünü bırakıp yollara düşen ticaret erbabını Buhara yollarına düşüren şey Şah-ı Nakşbend 'in kutlu adına duydukları bağlılıktan başka ne olabilir ki?..

Bu gezi biterken yaşadığımız hoş anlar ve zuhuratlar yanında bazı ufak-tefek kırgınlıklar için herkes birbiriyle helalleşirken bir haftalık bir birlikteliğin oluşturamayacağı gözler yaşartıcı muhabbette muhakkak ki Şah-ı Nakşbend'in aziz ruhaniyetine duyulan ortak saygının büyük payı vardı..

Özbekistan Hava Yolları'na ait uçakta yerlerimizi aldıktan sonra Türkistan'a ikinci varışımızda ne gibi değişikliklerle karşılaşacağımız hususunda kafamdan geçen düşüncelerle Hazar denizine ulaşıyoruz. Türkistan ufuklarında yükselen güneşin ağarttığı gökyüzünde adeta bir bulut denizinde süzülüyoruz. Bulutlar arasından yer yer görünen Hazar'ın lacivert sularını seyrederken neredeyse üç aydır Hazar denizinden uzakta Nahcivan'da mahsur kalan Ebulfez Elçibey aklıma geliyor.Daha bir kaç ay önce Türk dünyası hakkında güzel projeler ve düşünceler üreten herkeste son zamanlarda ortaya çıkan karamsarlıktan hayır ve şerrin ancak Allah'tan olduğuna inancımızla sıyrılıyorum. Yine de Hazar'ın sularında bir kabarma var mı diye lacivert enginlere dalmaktan kendimi alamıyorum.Hazar kabardıkça Türklüğün bahtının da açılacağı şeklindeki rivayet -bir batıl inanış bile olsa- ne kadar da hoşuma gitmişti... Ancak yaşadığımız gerçekler Türklüğün bahtının açılması için Hazar'ın kabarmasını beklemektense kendisini bu yola adamış kadroların yetiştirilmesi gerekliliğini ne kadar da acımasız bir şekilde bizlere öğretti.

Hazar'ı geçtikten sonra engin Türkistan bozkırı ortaya çıkıyor.Uçsuz bucaksız bozkırda belli belirsiz bir su kaynağı ile yeşeren bir vadi ve bu vadi etrafında kümelenmiş küçük-küçük yerleşim yerleri altımızdan geçiyor. Uçaktan izlendiğinde Türkistan'ın bakir bir ülke olarak, medeniyetten ne kadar uzak kaldığını düşünmekten insan kendini alamıyor. Nihayet kalkışımızdan 4,5 saat sonra kuş uçuşu 3600 kilometrelik hava yolculuğumuzun hedefi olan Taşkent ufukta beliriyor.

Uçağımız geniş bir ova üzerinde yayılmış Taşkent üzerinde bir kavis çizdikten sonra havaalanına iniyoruz. Artık Türkistan'dayız. Havaalanında pasaport kontrol ve gümrük işlemleri için beklerken etrafı tetkike devam ediyorum.Yolcuların pasaport kontrolü ve gümrük işlemlerinin yapıldığı loş ışıklı salonda fiziki olarak hemen hiçbir iyileştirme yapılmamış. Ancak hoşuma giden bir husus geçen yıl kontrol memurlarının hemen hepsi Rus iken bu yıl onların yerini Özbek memurların almış olması. Bu durum havaalanındaki yer hizmetlerini yürüten personel yönünden de geçerli. Ancak uçaklardaki uçuş ekiplerinde Rus hakimiyeti devam ediyor. İnşaallah kısa zamanda soydaşlarımız arasında yetişecek pilotların kontrolündeki uçaklarla uçabilmemiz mümkün olur.

Havaalanında özellikle dikkat ettiğimiz bir husus da uçaklar üzerindeki bayrak ve amblemler oldu. Bir önceki gelişimizde bağımsızlık ilanı üzerinden bir yıl geçmesine rağmen bütün uçaklar üzerinde orak-çekiç amblemleri ve Rus havayollarının sembolü "Aeroflot" yazılarını görmek bizi üzmüştü. Bu defa Özbekistan bayrağını ve bayrak renkleriyle yazılmış "Özbekistan Hava Yolları" ibarelerini görmekten son derece memnun olduk. Bunlar küçük ayrıntılar olarak değerlendirilebilir; ancak milli egemenliğin bu sembolik ifadelerinin de ne kadar önemli olduğunu insan böylesi vesilelerle daha iyi anlayabiliyor.

Havaalanından geldiğimiz otelde bir süre dinlendikten sonra hemen Semerkand'a doğru yola çıkıyoruz.îki otobüsü dolduran ekibimizde giderek herkes birbiriyle kaynaşıyor.Sovyet döneminden kalma "inturist" sistemi kuralları ile çalışan turumuz boyunca otobüs şöförlerinin aşırı bir titizlikle hız tahditlerine uyması zaman zaman şikayetlere yol açıyor. Bu hız tahdidi nedeniyle Türkiye'deki otobüslerin en fazla 3 saatte alacağı 250 km.lik Taşkent-Semerkand yolunu ancak 6 saatte alabiliyoruz. Bu sürenin bir saatlik kısmı yol boyu kılınan iki vakit namaz için geçiyor. Türkiye yollarındaki otobüs şöförlerinin aşırı hız yapmasından şikayetçi olan bizlerin bu defa yavaş gidişten yakınması aramızda esprilere yol açıyor. Namaz molalarının birinde yol kenarındaki satıcılardan geçen yıl tadı damağımızda kalan Türkistan kavunlarından birkaç tane alıyoruz.Herbiri 8-10 kilogram gelen bu kavunların tanesinin 5000 TL.gibi ucuz bir fiatla satıldığını gören ticaret erbabı bu kavunları TIRlarla Türkiye'ye ithal edip pazarlamanın mümkün olup olamayacağı hususunda oldukça kafa yoruyor.Semerkant'a doğru yaklaşırken akşam oluyor.Otobüsle sürekli batı yönüne gittiğimizden Taşkent'ten Buhara'ya kadar uzanan Maveraünnehir deltasındaki Zerefşan ovası(=altın saçılan ova)sını boydan boya katediyoruz. Ufukta kızaran güneşi takiple uçsuz bucaksız adeta yemyeşil bir deniz gibi uzanan pamuk tarlalarıyla kaplı bu ovanın bereketli topraklannda her türlü bitki yetiştirilmesi mümkünken Rus emperyalizminin bu bölgeyi sadece pamuk tarımı için görevlendirmesinin ekonomik sebeplerini daha iyi anlıyoruz. Dünyanın ikinci büyük pamuk üreticisi olan Özbekistan'da bir tane bile modern tekstil fabrikasının olmayışı emperyalist yapıyı açıkça ortaya seriyor. Akşam hava kararırken namaz için uygun bir yer arıyoruz.Komünist dönemde bütün cami ve mescidlerin kapısına kilit vurulduğu için öyle her köyde, hatta her kasabada cami bulma ihtimali yok. Aynca taharet ve abdest mahalleri de çok zor bulunabiliyor. Birkaç yerde akşam namazı için durmağa niyetlendiysek de bu gibi elverişsizlikler yüzünden namazı eda etme imkanı bulamıyoruz. Nihayet Serbazar isimli birkaç bin kişilik bir kasabada yeni yapılan bir mescide ulaşıyoruz;görünmeyen güçlerin bizi o mescide adeta sevkettiğini hemen anlıyoruz. Mescidin abdest mahalli.tuvaletleri ve müştemilatı ile Anadolu'nun her hangi bir köyündeki benzerinden hemen hiç farkı yok.

Mescidin yanma vardığımızda Afganistan sınırında bulunan ve ünlü muhaddis İmam Tirmizi'nin yetiştiği Tirmiz şehrinden Buhara'yı ziyarete giden ve adeta yüzyıllar ötesinden bugüne kalmış bir derviş grubu ile karşılaşıyoruz.Grubumuzda bulunan Konya merkezli Kon TV mensubu
arkadaşlanmız hemen bu fırsattan yararlanarak güzel bir röportaj yapıyorlar.Ben de gruba dahil birkaç kişi ile sohbete başlıyorum. Hasbıhalden sonra "Hoca Ahmed Yesevi hikmetlerinden bize bir kaç beyit okuyabilecek bir kişi var mı?" diye sorunca bir tanesi:

"Bişek bilin bu dünya hepimizden geçer ha" diye başlayan hikmeti okumağa başlıyor:

HİKMET-144

Şüphesiz bilin, bu dünya bütün halktan geçer ha;
İnanma malına, bir gün elden gider ha...

Ata, ana, kardeşler nereye gitti, fikir eyle
Dört ayaklı tahta at bir gün sana yeter ha...

Dünya için gam yeme, Hakk'tan başkasını deme,
Kişi malını yeme, Sırat üzerinde tutar ha...

Çoluk-çocuk, kardeş hiç kimse olmuyor yolda ş,
Yiğit ol garip baş, ömrün yel gibi geçer ha...

Kul Hoca Ahmed ibadet eyle, ömrün bilmem kaç yıl,
Aslını bilsen su ve toprak, yine toprağa gider ha...

Gruptaki bir diğer kişi yeni aldığı bir kitabı gösteriyor. Bu kitap,Hoca Ahmed Yesevi'nin "Divan-ı Hikmet" kitabinin yeni yapılan Kiril harfli baskısı. Bu güzel tevafuk gezimizdeki manevi feyiz ve bereketin ilk emaresi olarak grubumuzdaki herkesin gönlünü ferahlandınyor. Kıldığımız akşam namazı sonrasında ikram edilen kuru ekmekten birer lokma alıyoruz; bu Tirmizli güzel insanların bu kuru ekmeği bize ikram etmelerindeki hikmetler hepimizin gönlünü fethediyor... Anlıyoruz ki akşam namazı için o köyde duruşumuz hiç de tesadüfi değil ve bir çekimin sonucu.Allah'a hamdediyoruz.

Gece ile beraber Semerkand'a vasıl olunca geçtiğimiz yıl konakladığımız İnturist oteline iniyoruz. Odalarımıza yerlesip geç bir akşam yemeği yedikten sonra bir yakınımla beraber hemen otelin yanibaşında olan Emir Timur'un kabrini dışarıdan da olsa ziyarete gidiyoruz. Gece saat 23 civarında Semerkand sokaklarındaki sessizlik bizleri ürkütüyor. Yollarda tek-tük ve muhtemelen sarhoş bir kaç kişiden başka hiç kimsecikler yok. Bu durum halkın geceleri sokaklardan taştığını gören bizler için çok garip geliyor.ancak bu sessizlik ve evine kapanmada güvenlik gerekçelerinin başta geldiğini daha sonra öğreniyoruz. Geçen yıl benzeri bir sessizliğe Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te tanık olduğumuz için bu durumu değerlendirebilmemiz mümkün oluyor. Semerkand'da yol yorgunluğumuzu alan bir uykudan sonra sabah şehri gezmeğe başlıyoruz.

İlk olarak Emir Timur'un torunu ünlü bilgin hükümdar Uluğ Bek'in rasathanesini ziyaret ediyoruz. Rasathanenin gözlem kısmı geçen yılki ziyaretimizde restore edilmiş durumdaydı. Bu defa orada mevcut olan ve daha önce yıkılarak bir harabe haline gelen medresenin temel kazılarının yapıldığını görüyoruz. İnşaallah bir dahaki ziyaretimizde burada aslına uygun olarak inşa edilmiş bir medrese ile karşılaşmak ümidiyle oradan Şah-ı Zinde kabristanına geçiyoruz. Peygamberimizin amcası Hz.Abbas'ın oğlu Kusem ibn Abbas'ın şehid olmak üzere iken içlerinde kaybolduğu bir yamaçta kurulu bu kabristanda Timur hanedanından pek çok kişinin kabirleri var. Bu kabirler arasında en gösterişlisi ise Uluğbek'in hocası olan Kadızade-i Rumi'ye ait... Kusem ibn Abbas'ın kabrini ziyaret ederken rehberimiz olan kişi bu türbeden perşembe günleri bir demircinin örste demir dövmesin! andıran sesler geldiğini ve bu sesi kendisinin de bizzat işittiğin! anlattı. Bir rivayet
olarak kaydedelim.

Öğle namazı için Semerkand'da bulunan kutlu mekanlardan Hoca Ubeydullah Ahrar'ın dergahı ve kabrinin de bulunduğu külliyeye gidiyoruz. Yerli cemaatle birlikte öğle namazını kıldıktan sonra külliyenin sorumlusu İmam Recep Ali ile grubumuzda bulunan hocaefendiler ve diğer kişiler avludaki asırlık çınarlar altındaki kerevetlerden birisinde güzel bir sohbete dalıyoruz.Aradan geçen biryıl içinde külliyenin hemen yanibaşındaki Nadir Divan Beği Medresesi'nde geçen yıl tesbit ettiğimiz restorasyon çalışması tamamlanmış. Bu medresede şu anda Hoca Ahrar Veli külliyesinin gayretli ve muhlis imamı sorumluluğunda bir İslami eğitimin sürdürülmekte olduğunu da öğreniyoruz.

Geçen yılki gezimizde bir Cuma namazını eda ettiğimiz Hoca Ahrar Veli mescidinde herhangi bir öğle namazında Cuma cemaatine yakın bir toplulukla namaz kılmamız bizi sevindiriyor. Bu durum halk arasında cemaate devam hususunda güzel bir gelişmenin varlığına delalet ediyor. Avlunun bir tarafındaki gösterişli bir kabir dikkati çekiyor. Bu kabrin. Hoca Ubeydullah Ahrar'ın kabri yakınında defnedilmeyi vasiyet eden eski Afganistan krallarından İshak Han'a ait olduğu bilgisini alıyoruz. Külliyenin sorumlusu imam rehberliğinde Hoca Ahrar'ın kabrini ziyaretten sonra dualarla ve gönlümüz ferahlamış bir şekilde oradan ayrılıyoruz.

Semerkand yakınındaki itikaddaki mezhep imamımız imam Maturidi ve şehir merkezindeki ünlü mutasavvıf Ebulleys Semerkandi'nin türbelerini ziyaret etmek arzumuz, yerlerinin rehberlerimiz tarafından tam olarak bilinemeyişi ve zamanımızın kısıtlılığı nedeniyle mümkün olmuyor. Bir başka ziyaretimizde nasip olur inşaallah diyerek Buhara yoluna koyuluyoruz.

Buhara-Semerkand yolunda Semerkand'a yaklaşık 40 kilometre mesafedeki Çelek(eski adı Hartenk) kasabası yakınlarında bulunan en ünlü hadis külliyatı Sahih-i Buhari'nin müellifi İmam İsmail Buhari türbesini ve bu türbe etrafındaki külliyeyi ziyaret ediyoruz.

Külliyenin giriş bölümünde yer alan Oxford Ünrversitesi'ne ait bir afiş dikkatim! çekiyor. İngilizlerin ünlü üniversitesi tarafından düzenlenen İmam Buhari külliyesi ile ilgili bir restorasyonun duyurusu olan bu afiş,bizim üniversitelerimizin etkinliği ile Batı üniversitelerinin durumu arasında hiç de hoş olmayan bir farkı ortaya seriyor.

Cemaatle ikindi namazlarımızı kıldıktan sonra asırlık çınarların gölgesi altında külliyede İslami eğitim alan öğrenciler ve cemaatten yaşlı kişilerle görüşüyoruz. Daha önce işittiğimiz bir rivayeti de bu arada teyid etme fırsatı buluyorum. Komünist diktatörlük yıllarında İmam Buhari türbesi de ziyarete kapatılarak devlet çiftliklerinden birisinin deposu olarak kullanılmış. 1956 yılında Özbekistan'ı ziyarete gelen Pakistanlı bir devlet adamı ısrarla İmam Buhari'nin türbesini ziyaret etmek istiyor. Özbek yetkililer türbenin perişan halini dışarıdan gelen bir konuğa göstermek istemedikleri için bu talebi geçiştirmeğe çalışıyorlar. Ancak Pakistanlı yetkilinin aşırı ısrarını kıramayıp avlusu pamuk balyaları, buğday çuvalları, kırık-dökük malzeme ile dolu olan İmam Buhari türbesini göstermek zorunda kalıyorlar.Bu içler açışı durumu gören Pakistanlı yetkili,komünist yönetimle türbenin tüm onarımını üstlenmek buna karşılık bu kutlu makamın ziyarete açılması konusunda anlaşıyor. Bu anlaşma sonucunda türbe onarılarak ziyarete açılıyor. Bu acıklı durumu bize anlatan yaşlı Özbek sanki o zulüm günlerini yeniden yaşarcasına gözleri yaşarıyor.

Pakistanlı yetkililerin öncelikle Türk devletinin ilgilenmesi gereken bu konulardaki hassasiyetinin bir başka örneğini
Afganistan'ın başkenti Kabil'deki Babür Şah türbesinin düzenlenmesi konusunda işitmiştim. Pakistanlı kardeşlerimizi bu yakın ilgileri için bütün Türklük adına hayırla anmadan geçemeyeceğim. Bugün Türkistan'daki tarihi eserlerin pekçoğu, restorasyon için gerekli maddi ihtiyaç nedeniyle himmet sahiblerinin yardımlarını bekliyor. Gönül öncelikle Türkiye Cumhuriyeti'nin bu konuyla ilgilenmesini istiyor,ama atılan şaşaalı nutuklardan başka bu konuda devletin hiçbir şey yapmadığını bilmek bizi kahrediyor. Bu konuda, eski kültür bakanlarından Namık Kemal Zeybek'in takibiyle programa alınan ancak yıllardır bir türlü tamamlanamayan Hoca Ahmed Yesevi türbesinin restorasyonu ve eski cumhurbaşkanlarından Turgut Özal'ın gezisi sırasında, Şah-ı Nakşbend türbesini ziyaret ettiklerinde yapılan yaklaşık 50.000 dolarlık yardım bu konudaki yegane istisna olarak aklımızda...

Semerkand'dan Buhara'ya kadarki 260 kilometrelik yolu yine 6 saatte alıyoruz.Yol boyunda bir kasabada durarak rastgele bir evin kapıs