Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Cengiz Aytmatov: "Her edebi eserin bir ruhani dünyası var."
MesajGönderilme zamanı: 17.01.11, 15:56 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 28.09.10, 13:01
Mesajlar: 166
CENGİZ AYTMATOV İLE KONUŞMA

MUSTAFA ÇETİN

ARALIK 1990,LÜKSEMBURG

Alıntı:
HAKKINDA:

Almanya’da görevli olduğum yıllarda (1990-1992) “SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM’IN ROMAN,SENARYO,FİLM OLARAK MUKAYESESİ” adlı yüksek lisans tezimin ardından doktoramı sürdürüyordum.Doktora tezimde de Cengiz Aytmatov üzerine çalışmak istediğimden mutlaka Cengiz Aytmatov ile görüşmem gerekiyordu.

O yıllarda soğuk savaş yılları son günlerini yaşıyor,Sovyetler Birliği’nin yerini Rusya Federasyonu alıyor,pek çok yeni devlet ortaya çıkıyordu.İki Almanya birleşiyor,herkes yapması gerekeni biliyor,ama ülkeler dahil hiç kimse nasıl yapılacağı konusunda tam oluşmuş bir fikre sahip değildi.

Aytmatov’a ulaşmak hayli zordu.Sovyetler Birliği’nin Lüksemburg Büyükelçisi’yken birden bire Rusya Federasyonu’nun Büyükelçisi durumuna gelmişti.Sovyetler Birliği Doğu Berlin Kültür Ateşeliği vasıtasıyla Aytmatov’a ulaşıldı.Ardından kendisiyle niçin görüşmek istediğime dair bir telefon görüşmesi yaptım.Aytmatov, çok az zaman ayırabileceğini , ama gelmemi istediğini belirterek kendisine uygun gün ve saati söyledi.

Bu görüşmeden birkaç gün sonra Doğu Berlin’de Dişi Kurdun Rüyaları’nın tiyatro uyarlamasını seyrettim.Pek çok Aytmatov uyarlaması filmleri seyretmiştim ama bu benim için ilk tiyatro uyarlamasıydı.Aynı dönemde aşağı yukarı altı ayımı Doğu Berlin Devlet Kütüphanesi’nde Sowjet Literature ve Sowjetfilm dergilerini inceleyerek geçirdim.Çünkü her ikisi de Cengiz Aytmatov ile ilgili iki eşi bulunmaz kaynaktı.

Ve görüşme günü.Telefonda bana 45 dakika zamanım olduğu söylenmişti.Bu zamanı en iyi şekilde değerlendirebilmek için günlerce plan yapmıştım. 45 dakikalık görüşme tam dört saat kırk beş dakika sürdü.Birlikte elçilik salonunun ortasından geçen küçük bir dere görünümlü süs havuzunun kenarında kimi kayda geçmiş,kimi yazarın ricasıyla kaydedilmemiş aşağıdaki konuşmayı gerçekleştirdik.Aşağıdaki kısım doktora tezimde de yer alan kayıtlı kısımdır.

Daha sonraki yıllarda İstanbul Film Festivali için geldiğinde Aytmatov ile Eyüp Sultan Camii’ni gezdik,Süleymaniye’de Darüzziyafe’de Osmanlı yemeklerini tattık ve TGRT adına bir TV röportajı gerçekleştirdik.

Soğuk savaş izleri taşıyan bu görüşme tezim dışında hiçbir yerde yayınlanmadı.
Vefatının birinci yılında yayınlanmasının yerinde olacağını düşündüm.On dokuz yıl öncesinden bugüne ışık tutmak gibi belki.

DR.MUSTAFA ÇETİN, 26.04.2009



MUSTAFA ÇETİN: Kahramanlarınızla okuyucunun özdeşleşmesini, bütünleşmesini istiyor musunuz?

CENGİZ AYTMATOV: Her edebi eserin bir ruhani dünyası var. Her okuyucu bunu kendi gönlünde, içinde değerlendirir, ona bir yer verir. Kahramanı hayata geçirmeyi düşünür. Fakat onun yaptıklarını yapmayı düşünmez. Buna belki şöyle bir misal verebilirim: 1988 yılında Gorbaçov ile beraber Pekin’e gitmiştik. Bir ara telefon çaldı. Bir adam vardı telefonda ve Kırgızca konuşuyordu. Bizim Pekin’e gelmemizden dolayı büyük sevinç duyduğunu söyledi. Kim olduğunu sordum. “Ben sizin Beyaz Gemi’deki çocuğunuzum” dedi. Üniversitede öğrenciymiş. Beyaz Gemi’deki gibi bir çocukluk geçirdiğini söyledi.

Sonra bir gün onlarla buluştuk. Aşağı yukarı kırk civarında kızlı erkekli gençlerden oluşan bir gruptu. Tokalaştık, kimileri elimi öptü. Sonra o delikanlının kim olduğunu kendim bulmak istedim. Dikkatle yüzlerine baktım. Birinin gözleri bizimkilere benziyordu. Boyu da farklıydı. Ona “Sensin, benim Beyaz Gemi’deki çocuğum” dedim. Sonra büyüttük sohbeti. Bu eserlerden etkilenmenin enteresan bir örneğiydi.

Kahramanlar hayattan seçildiğine göre insanların onlarda kendilerinden bir şeyler bulmaları normaldir. Kahramanın görevi, okuyucuyu düşündürmek, kendisini anlatırken onu anlatmaktır.

Bir eserin kahramanında okuyucunun etkilenmesi mümkün. Roman kahramanının bir trajedisi, bir dünyası var. Okuyucunun da tabii. Bunların benzeşmesi kişiyi, eserin kahramanına yaklaştırıyor.

M.Ç.: Çocuk kahramanlarınızdan eserlerinizde beklediğiniz nedir? Siz bazen çocuk kahraman olarak da karşımıza çıkıyorsunuz ?

C.A.: Mesela Cemile’deki çocuğu hatırlarsın!

M.Ç.: Resim yapan çocuk, Cemile’nin kayını.

C.A.: Evet, evet o ….

M.Ç.: O çocuk aslında sizsiniz sanıyorum.

C.A.: Evet, evet. Biraz benim. Sultanmurat da biraz benim. Cemile yayınlandıktan sonra bir sürü mektup aldım. Cemile üzerine toplantılar yapıldı. Bunlardan birinde “Cemile ile Danyar gittikten sonra ne oldu?” diye soruyorlardı. Ne olduğunu bilmiyorum. Bu olay doğrudur ama. Şimdi çocukları, torunları vardır, çok şey olmuştur. Bunu okuyucu kendi muhayyelesinde canlandıracak, kendisi onlara bir yer bulacak. Bir eserin görevleri arasında okuyucuya düşünme payı bırakılması da vardır. Herkes buna kendi fantezisiyle karar verecek.

Çocuklar iyi gözlemcidirler. Birçok olayı yetişkinlerden daha iyi görürler. Onlar geleceğin temsilcileridir.

M.Ç.: Romanlarınızda kadınlardan, kadın kahramanlardan ne bekliyorsunuz? Eserlerinizde kadın kahramanlar çok önemli roller üstleniyor. Cemile’nin, Seyde’nin, Aliman’ın görevleri neydi ?

C.A.: 1991’de Köln’e kitap kulüplerinin davetlisi olarak gittim. Kitap imzaladım, sohbet ettik. Gelenlerin yüzde seksenini, belki daha fazlasını kadınlar oluşturuyordu. Bu eserlerimdeki kadın kahramanların onları ne kadar etkilediğini gösteriyordu. Kadın “analık “ özelliği yanında toplumun direğini oluşturur. Kadının güçlü olması gerekir. Sorumluluğu büyüktür. Kadına layık olduğu yeri vermek bir yazarın da görevleri arsındadır.

Her insanın farklı bir dünyası var. Ama bu ayrı dünyalara sahip insanlar, eser kahramanlarında kendi düşüncelerini, sıkıntılarını bulabiliyorlar. Kadın kahramanlarım, kendi dertlerini ortaya dökerken kadınların sesi olurlar.

Bizim ninelerimiz bize hikayeler, masallar anlatırlardı. Bunlar bizi “Uyutmak” için değil “Eğitmek” içindi. Bu doğru, bu yanlış, böyle yaparsan bu, şöyle yaparsan şu olur derlerdi. Kıssadan hisse çıkarmamızı isterlerdi, bizi eğitirlerdi. Yaptıklarımızın yanlış mı, doğru mu olduğunu söylerlerdi.

Biz bunlara Kırgızca’da yumak diyoruz. Bunların pedagojik özellikleri var.

Kadın toplumun en önemli öğesidir. Problemlerin kaynağı gibi görülmemeleri gerekir. Her toplumda kadın, şekli değişse de aynı yükü, sorumluluğu taşır.

M.Ç.: Siz romanlarınızda aşkı, kadını ve erkeği bütün ilişki ve yönleriyle anlatıyorsunuz ama sizde seks, seksüalite hemen hiç yok. Birçok yazar seksi kullanıyor.

C.A.: Bu bizim geleneğimizde olmayan bir konu. Bu şekilde yok bizde. Rus edebiyatı ve sinemasında da yeni yeni ortaya çıkmaya başladı. Aşık edebiyatında, geleneksel edebiyatta da yok. Erkekler kendi aralarında bu konuları konuşuyorlar. Aşıklar da erkeklere hitap ederken biraz bu konuya giriyorlar. Kadınlar da kendi aralarında konuşuyor olmalılar.

Fakat toplu yerlerde, kadının erkeğin beraber olduğu yerlerde söz edilmiyor. Ayıp sayılıyor. Bu herkesin kendi bileceği bir konu. Rus edebiyatında da kültüründe de yok. Onlara da Avrupa’dan geldi.

Avrupa’da çıktı bu iş ortaya. Amerika’ya, bütün dünyaya yayıldı. Bu özel bir saha. Bunu eserlerde yazmak, kullanmak ya da doğrudan böyle eserler yazmak gerekli mi değil mi bilmiyorum. Bende bu yok. Ama gerekirse yazılabilir. Seks hayatın inkar edilemeyecek bir gerçeği, anı. Ama yazılsa, anlatılsa bile seks için olmamalı. Konuyu aktarabilmek, verebilmek için olmalı. Çoğu yazar seks için yazıyor. Gayeleri onu anlatmak. Bu topluma zarar verir. Benim eğitimim, aldığım terbiye buna uygun değil. Müslüman dininde yok.

Siz de nasıl? Sizinkiler yazıyor mu?

M.Ç.: Evet, gittikçe artan bir hızla eserlerde kullanılıyor. Ama daha çok tercüme eserlerde rastlıyoruz buna. Modern edebiyat dediğimiz dönemde bunun yeri var. Sizin belirttiğiniz sebeplerden dolayı birçok yazar da bu konuya girmiyor. Küçük erotik bölümlere yer veriyorlar tabii. Mesela Cemile’nin vücudunu tasvir ederken, erotik öğelere siz de yer veriyorsunuz. Gün Uzar Yüzyıl Olur’da da var. Bu bence kabul edilebilir.

C.A.: Seksin toplum içinde yeri Türkiye’de ne şekilde?

M.Ç.: Gelenekte olmadığından sanıyorum, toplum içinde açıkça konuşulabilen bir konu değil. Kadın ve erkekler kendi aralarında bu konuyu konuşuyorlar. Ama batıdaki gibi değil.

C.A.: Televizyonda, sinemada durum nasıl?

M.Ç.: Televizyonda var, evet. Yabancı kaynaklı film, dizi film sayısı çok fazla. Haliyle yavas yavaş topluma da yansıyor. Tv. seyircisi Amerikan filmleriyle yatıyor, Amerikan filmleriyle kalkıyor. Etkilenme olmaması mümkün değil.

C.A.: Bizde genç yazarlarda da var bu. Bir tartışma ortamı doğdu. Aslında meselenin estetiğine eğilmek gerekir. Estetik olarak yaklaşmak gerekir. Ben okurum tabii. Fakat genç neslin, çoluğun çocuğun aklı başından gider. Bu onlar için iyi örnek olmaz. Çocukların, gençlerin taze hazırlıksız dimağlarının düşünülmesi gerekir. Bizim gençlik buna hazır değil. Tecrübeleri yok. Böyle şeyler onları şaşkına çevirir.

M.Ç.: Siz yerli, milli bakışla, lokal meselelerle evrensele bir köprü kurmayı başardınız. Bugün evrensel “kola içmek, hamburger yemek, Marlboro içmek” oldu. Kavram bozulup değişti. Bence bu evrensellik değil, dejenerasyon. Siz bu değişen, bozulan evrensellik anlayışı için ne düşünüyorsunuz?

C.A.: Peki sen ne anlıyorsun evrensellikten?

M.Ç.: İnsanın çevresinden doğan bir probleminin veya duygusunun diğer insanlarca da kabul edilip, benimsenebilmesi, insana hitap edebilmesi. Bugünkü anlayış ise belli birilerinin veya belli bir toplumun değerlerinin herkesçe benimsenmesi. Bence standardizasyona gidiliyor.

C.A.: Artık insanın kendi fikirleri var. İnsanoğlunun fikirleri, kriterleri var. Dünya düşünüyor artık. Hayatın anlamı ne? İnsanoğlu dünyaya niye geldi? Hayatın akışı nasıl? Bunlar evrenselin konusuna girer. Felsefi bir mesele. Zor ve büyük bir mesele. Senin de belirttiğin gibi evrensellikle beraber standardizasyon da geliyor. Koladan, TV’den, sinemadan, birçok şeyden geliyor bu. Bu günlük hayatın seyri. Coca Cola yoksa Pepsi Cola var.

Hem olumlu hem olumsuz olabilir. İnsan standardizasyona gidebilir. Ya da manevi dünyanın kriterlerine yaklaşabilir. İnsanın çocuklarına verdiği bilgiler, ideler evrensele girer.

Evrensel problemlerle kişisel problemlerin bir harmonisi çıkıyor ortaya. Bu insanoğluna hayatın anlamını açıklar. Ticaret de işin bir yüzü. Kolalar vs. bu yüzde yer alıyor.

Fakat bunlar bizim ruhani dünyamızı bozan şeyler. Bunlar da bu şartların gereği. İnsanın kişiliğine etkileri büyük.

M.Ç.: Batıda “aile” kavramı klasik anlamını kaybetmiş durumda. Evlilik kavramı da uzun bir süre yıprandıktan sonra bugün anlamını kaybetti. Bu hadiseye nasıl bakıyorsunuz?

C.A.: Benim tecrübelerim bunun doğru ve iyi bir şey olmadığını gösteriyor. Herkes kendi özel hayatını yaşıyor. Kendisi hayatını tayin ediyor. Birlik olup olmayacaklarına herkes kendi karar veriyor. Bu egoizm. Egoizmin sonucu bu. Bunun sebepleri kapitalist hayatın arkasında gizlidir. İnsanları zorla da tutamazsın. Ailenle kal diyemezsin. Bu da olmaz.

Batılıların evrensel ahlakında bu fikirlerin ailenin, insanın geleceği için rolü büyük. Çocuklar da büyüklere özenir. Sonuç egoizme bağlıdır özet olarak. Bu trajedidir. Sinema, TV., edebiyat, felsefe, politika hep buna bağlıdır. Katoliklerde durum biraz daha farklı. Sonuç olarak aile mefhumunun korunması gerekir.

M.Ç.: Sovyetler Birliği’nin yeni durumunda sonra Kırgızların, Türkmen, Azeri, Kazak, Özbek ve diğerlerinin edebiyatları yeni bir yola girdi. Önceleri ateşli, hamasi, olgunlaşmamış edebi ürünler ortaya çıkacak. Daha sonraları belki “Modern klasik” diyebileceğimiz eserler görebileceğiz. Sizin için belki böyle değil ama çoğunluk için bunun böyle olacağını düşünüyorum. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

C.A.: Bu bir paradoks. Prestroykanın başlarında sansür kalktı, kontrol kalktı, Komünist Parti kalktı. Herkes istediğini yazmaya başladı.

Edebiyat bir güldür. Çiçektir. Yeni bir dalga, yeni bir yol ortaya çıktı. Fakat hayatta, günlük hayatta bu gerçekleşmedi.

Uzun bir zaman gerekiyordu. Politik sosyal olarak da bu gerekliydi. Pazar ekonomisi çıktı ortaya. Bu çok yeniydi bizim için. Pazar ekonomisi. Amerikanizmi, seksüalizmi, pornografiyi beraberinde getirdi. Halka yayıldı. Herkes etkilendi. Edebiyatta içinden çıkılmaz bir hal aldı. Spekülasyon çıktı ortaya. Beş on yılda biraz stabilize olursa, yeni başarılı eserler çıkabilir.

Ben hayatım boyunca gördüklerimi yazdım. Düşündüm, gördüm, duydum, sezdim. Ama Tanabay gibi kahramanların devri geçti artık. O tarihler geçti. Artık Tanabay yazılmaz. Ama Tanabay gibi insanlar toplumda yeraldılar ve hala da yaşıyorlar. Bu yakınlarda Literaturmaya Gaseta’da Gülsarı ve Tanabay üzerine Çinli bir yazarın eleştirisi yayınlandı. Orada eleştirmen Tanabay ve Gülsarı’nın şimdi kendileri için örnek olduğunu söylüyor.

M.Ç.: Üniversite yıllarında hocalarımız bize”Bir gün pişman olacağınız şeyler yazmayın” derdi. Çok düşünüp az yazmamızı söylerlerdi. Sizin de böyle bir duyguya kapıldığınız anlar oluyor mu? Bu soruyu politik anlamda sormuyorum. Bu beni hiç mi hiç ilgilendirmeyen bir konu. Ben eserlerinizden söz ediyorum. Var mı böyle bir pişmanlığınız?

C.A.: Buna her insanın kendi iç dünyası karar verebilir. Öz eleştiri, kendini yargılamaktır bu. Yapılması da gerekir. İnsan böyle zamanlarda karmakarışık duygulara sahip olur. Zaman değişir çünkü.

Kendimle böyle bir hesaplaşmaya girdiğimde, benim pişman olduğum bir eserim yok. Biliyorum ki doğru olanı yaptım. O zaman geçtim. O eserler yazıldı. Herşey değişti. Ama pişmanlık yok.


M.Ç.: Batıda, buna Rus kültürü dahil, roman ve edebiyatın diğer türleri çok önemli bir yerde. Doğu da bu böyle değil. Cengiz Aytmatov da aslında bir istisna. Ne diyorsunuz bu konuda ?

C.A.: Roman Avrupa’dan dünyaya yayıldı. Bizim tradisyonumuzda mesnevi, şiir, destan vs. gelişti. Roman onlara uygun bir formdu. İnsanın tarihiyle ilgili bu. Nüveleri onların tarihinde. Ama bu, onlar yazar, biz yazamayız demek değildir.

M.Ç.: Siz eserlerinizden film yapılmasını desteklediniz. Bir konuşmanızda “Sinema bir gemiyse, edebiyat bunun motorudur” demiştiniz. Fakat bugün işler biraz değişti galiba. Bugün sinemanın edebiyatı yoğun bir şekilde etkilediği görüşü var. Bu Hemingway için söyleniyor. Hatta bazen sizin de adınız geçiyor. Edebiyat-sinema ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz ?

C.A.: Edebiyat sinemaya yön veriyor. Bazen de sinema edebiyata tesir ediyor. Ben iyi sinemaya saygı duyuyorum. İyi sinemacılarla birlikte oldum.

M.Ç.: Kırgız Sinemacılar Birliği Başkanlığı görevinde bulundunuz.

C.A.: Sinema için bir güç gerekiyor. Bu güç edebiyat. Sinema ustalık gerektiren bir konu. Sujesiz sinema olmaz.

M.Ç.: Sizin doğrudan senaryo olarak yazdığınız bir eseriniz var. Türkiye’de de, dünyada da pek bilinmiyor. Aşkın Sesi. Polat Şemsiyev’in bir filmi.

C.A.: Küçük bir çalışmaydı. Dağların arasında geçen olarlar. Bir aşk hikayesi vs.

M.Ç.: Polat Şemsiyev ve Tolomuş Okeyev nasıl yönetmenler ? Özellikle onların çalışmaları üzerinde tezimizde durmak istiyoruz.Çünkü biz sizin dünyanızı yakalamaya çalışıyoruz. Adı geçen iki yönetmen de Kırgız ve sizin dünyanızı sinema olarak en sağlıklı yakalayabilecek kişiler. Dünyalarınız yakın, birlikte olduğunuz, dost olduğunuz insanlar.

C.A.: Onlar benim çağdaşlarım. Benden biraz küçükler. Onlarla beraber düşündük, çalıştık. Ben edebi eserler verdim, onlar bunlardan yola çıkarak filmler yaptılar. Elbette biz birbirimizin dünyasına yakındık. O bir süreçti. Tarihin bir uzantısıydı.

Biz edebiyat, sinema ve tiyatroda Kırgızlar için bir şeyler yapmaya çalıştık. Bu konularda yetişmiş insanlarımız vardı. Bugün ise kriz var. Çünkü zaman değişti. Eski memleket yok, eski sistem yok, eski davranışlar yok. Pazar ekonomisi başladı. Birçok şey durdu. Edebiyat, sinema ve tiyatroda da durum böyle. Eskiden paranın önemi bu kadar büyük değildi. Bugün her iş için kapital gerekli. İşadamı olmak gerekiyor.

Biz beraberdik. Beraber düşündük, beraber yaptık. Ortak estetik endişelerimiz vardı.
Birbirimize yardımcı olduk, Her ikisi de başarılı yönetmenlerdir.

M.Ç.: Şimdiki sorum tiyatroyla ilgili. Fujiyama adını neden seçtiniz? Başka tiyatro eseriniz var mı?
C.A.: Hayır, başka piyes yazmadım. Biliyorsun Fujiyama’yı Kazak Dramturg Kaltay Muhammedcanov ile beraber yazdım. Niçin kendim yazmadım ? Çünkü bu benim direkt konum değil. O profesyonel dramaturg.

Niçin Fujiyama? Biliyorsun Fujiyama Japon’da herkesçe bilinen bir dağın adıdır. İnsan ömründe biir defa bu dağa çıkıp kendince Allah’a yalvarır. “Ben bunu yaptım, şöyle yaşadım, bu hataları yaptım” diye itiraflarda bulunur. Böyle bir özelliği vardır. Değerli dostum Muhammedcanov ile beraber kaleme aldığımız Fujiyama’da yüksek bir tepede geçmişin muhasebesinin yapıldığını görürüz. Eski dostların birbiriyle hesaplaşmasıdır. Kim oldukları sorusuna cevap ararlar.

M.Ç.: Polat Şemsiyev filmini yaptı. Filmi nasıl değerlendirdiniz?

C.A.: İyidir, iyidir …

M.Ç.: Biraz fazla politik geldi bana. Filmle ilgili yazılar da bu yönde. Dağın eteğine büyük bir Stalin büstü yerleştirilmiş vs.

C.A.: Evet, biraz fazla politize etmiş. Benim eserde yok bu kadar biliyorsun. Birgün, niye böyle yaptığını sordum Polat’a. Perestroykanın havasıyla böyle yaptığını söyledi.

M.Ç.: O heyecanla böyle politize edildi demek? Yine sizin Deniz Kıyısında K