Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 3 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Hâtıralarda Yahya Kemal
MesajGönderilme zamanı: 31.12.12, 14:34 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.03.09, 09:49
Mesajlar: 305
HATIRALAR VE NÜKTELER ARASINDA YAHYA KEMAL

Yrd. Doç. Dr. Âlim GÜR*

(*) S. Ü., Fen-Edebiyat Fakültesi, Öğretim Üyesi.

Öyle insanlar vardır ki, hayatlarını dolu dolu ve kayda değer şekilde yaşamışlardır. Böyle insanlardan, hem sağlıklarında, hem de ölümlerinden sonra, bolca söz edilmiştir. Yine öyle sanatçılar çıkmış ki, birçok yönleri gibi hatıra ve nükteleri de önemli ve üzerinde durulmaya değer nitelikte görülmüştür. Kanaatimizce Yahya Kemal'de böyle bir insan ve sanatkârdır. Bundan dolayı, bu yazımda, Yahya Kemal'in değişik yönlerini yansıtacak, pek fazla yayılmamış ve duyulmamış hatıraları ile nüktelerini derleyebildiğim kadarıyla sunmaya çalışacağım.

Onunla ilgili hatıraları öncelikle iki genel başlık altında toplamak mümkün: 1. Kendi el yazısıyla yazdıkları ve anlattıkları. 2. Henüz sağken şairle diyalog kuranların onun hakkında yazdıkları ve anlattıkları.

Birinci gruba giren hatıraları, yakınlarının özellikle de Nihad Sami Banarlı'nın himmet ve gayretleriyle ancak Y. Kemal'in ölümünden sonra yayınlanabilmiştir. Şairin el yazısıyla bıraktığı hatıraları, Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hâtıralarım başlığı ile kitaplaştırılmıştır1.

Bu arada özellikle belirtmeliyiz ki, yazarın nesirdeki gücünü de gösteren söz konusu eserin her bakımdan gerçek değerinin takdir edilebilmesi için bizzat okunması şarttır. Bir özetleme yapmak gerekirse, bu kitapta mümkün mertebe doğruları yansıtmaya çalışan hatırat sahibinin doğumu, ecdadı, ailesi, çocukluğu, tahsili, yetişmesinde rol oynayanlar, arkadaşları, aşkları, çeşitli zamanlarda, değişik vesilelerle gittiği ve barındığı yerler, özellikle ilk gençliğini geçirdiği Paris yılları, resmî görevleri, şiire başlaması, bu türde kendini geliştirmesi, yerli ve yabancı birçok sanatçı, yazar, şair, düşünür, siyasetçi ve yönetici ile kurduğu arkadaşlıklar, sosyal, siyasî, tarihî, aktüel ve kültürel bazı kuram, kuruluş, olay ve şahsiyet hakkında çekici bir üslupla anlattıklarını buluruz.

Kısmen de olsa bir fikir verebilmek amacıyla, onun hatıralarından iki aktarma yapmayı uygun görüyoruz. Bunların ilki şairin hatırat türüyle ilgili görüşlerini içermektedir:
""Hâtırat" yazmak kimin hatırından geçmemiştir? Bu nev'-i edebiyata kim kendini yakından ehil görmemiştir? İsmi üstünde olduğu gibi, bütün edebî nevilerin en ziyade ferdî olanı bu olduğu için, hiç şüphesiz ki en fazla sahtekârlığa ve yalancılığa müsait olanı yine budur. Kaadî ola da'vâcı vü muhzır dahi şâhid meseli bu nevîde hüküm-fermadır. Lâkin tabîatın ne kadar garip bir kanunu vardır. Hâtırat kadar az inandıran nevî de yok gibidir. Jean Jacques gibi, hatıratını kendi aleyhinde yazan bir muharrire kaari'ler derhal inamr da, kendini temiz, güzîde gösterene inanmaz, hele böbürlenene, "şöyle demiştim, böyle yapmıştım.." diyene buran büker."2

İkinci aktarma Yahya Kemal'in Nihad Sami Bey'e anlattığı hatıraları arasından seçilmiştir. Aşağıdaki parçadan anlaşıldığı kadarıyla onun terbiyesinde ilkin en etkili rolü annesi oynamıştır:
"Lâkin benim hem dinî hem millî terbiyem üzerinde daha şiddetle müessir olan, annemdir. Annem çok müslüman bir kadındı. Muhammediyye okur, bana Kur'an öğretirdi.
Muhammediyye'den bizzat Yazıcızâde Mehmed Efendi'nin, hazîn bir makamla söylediğim zannettiğim bir ilâhîyi çok severdim:
Eğer Rûm'un revânındâ görürsem ben dilârâyı
Revânînâ revan îdem Semerkand'î Buhârâ'yı
mısralarında coğrafyaya âit şehirlerden, ülkelerden ziyâde, başka bir âleme, belki de âhirete âit bir yerler görür gibi olurdum. Annemin sesi ile birlikte bu ilâhî bende hem hazin hem rûhânî duygular uyandırırdı.
Annem, Yazıcızâde'yi sabah namazlarını kıldıktan sonra okurdu. Beyaz başörtüsü ile, elindeki kitaba imanla eğilişim hâlâ görür gibiyim. Çok yerlerini anlamadığım halde, annemin yüksek sesle ve makamla okuyuşundan dinlediğim Muhammediye'nin o mısraları bana bizim öz maceramız, evimizin, mahallemizin, Üsküb'ün ve müphem surette bütün milletimizin dünyâ ve âhiret macerası gibi gelirdi. Daha o yaşta Yazıcızâde Mehmet Efendi'nin Türklükle İslamlığı yuğuran, millî, islâmî harsını benliğimde hissetmeğe başlamıştım.
Annem, Yunus Emre'nin ilâhîlerini de söylerdi:
Şol cennetin ırmakları
Akar Allah deyû deyû
ilâhîsini bana da öğretmişti. Bu ilâhîyi makamla bilir ve söylerdim,
Annem bana: Oğlum dünyâda iki insanı sev... Peygamber Efendimizi birde Sultan Murad Efendimizi sev!... derdi.
(...)
Bir gün evimizde kadın misafirler bulunduğu bir sırada annem bu kadınların yanında beni öperken: "inşallah şehîd olur." demiş ve ağlamıştı.
Yanındaki kadınlar: "Aman, ne söylüyorsun?!" demişlerdi.
Fakat annemin gözyaşları samîmiydi. Hiç şüphesiz, gözünün önüne gelen manzaraya dayanamamakla beraber bir şehîd annesi olmanın faziletini de idrâk etmekte idi."3
Yahya Kemal'in ikinci gruba giren hatıraları, yani henüz sağken şairle diyalog kuranların onun hakkında yazdıkları ve anlattıkları ise, birkaç altbaşlık bünyesinde toplanabilir. Bu altbaşlıkları bazı örneklerle şöyle sıralayabiliriz:
1. Şairden hayranlıkla söz edenler: Görebildiğimiz kadarıyla bunlar Yahya Kemal'le ilgili hatırası olanlar içerisinde çoğunluğu teşkil etmektedir4.Bunlardan biri olan Prof. Dr. H. Vehbi Eralp'in ilginç bir hatırasını birlikte dinleyelim:
"Bir gün Taksim meydanında yanyana yürüyorduk. Yahya Kemal birden bire durdu; damdan düşercesine bana: "Aziz Vehbi, ben evlensem çocuğum olur mu?" diye sordu. Belki de gülünüp geçilecek olan bu sual, içime işledi. Bir başka gün de: "Sen evlenmekle ne iyi ettin; insan genç yaşında evlenmeli ve hemen bir çocuk yapmalı" dedi. Anlamıştım; Yahya Kemal, yuva ve çocuk hasreti çekiyordu. O sıralarda babam ölmüştü. Artık Yahya Kemal'i daha çok ve daha başka türlü sevmeye başladım. Bir dediğini iki etmiyordum; iki elim kanda olsa, beni çağırınca hemen yanına koşuyordum."5
Bir başka hayranı ise, onun sohbetine doyulmayan biri olduğunu şöyle anlatıyor:
"Türk edebiyatında misli bulunmayan eserlerinde vecd ve huşuyla hayran olduğumuz Yahya Kemal; aynı zamanda sohbetine doyulmayan eskilerin "Meclis ârâ" dedikleri, harikulade güzel konuşan bir zattır.
Hatta Fazıl Ahmet ondan şöyle bahsetmişti:
-Bir kaç yüz sene evvel; güzel söz ve sohbet ehlini ağırlığınca altınla taltif eden, nükte kıymeti bilir hükümdarlar zamanında olsaydık; devrin hakanına en makbul nedim ancak Yahya Kemal olabilirdi!...
Fazıl Ahmet'in isabetine emin bulunduğum bu teşhisinin bir tecellisine; yıllardan sonra bir Ankara İstanbul yolculuğunda şahid olmuştum: On beş sene evveldi, sanırım... Trende Yahya Kemal ile konuşmaya dalmıştık. Sonra Hasan Ali Yücel'in de iltihakiyle bir kat daha güzelleşen sohbet esnasında, tren ansızın durdu. Bulunduğumuz yerin bir istasyon olmadığını görüp, kondoktöre ne zaman hareket edeceğimizi sorunca; bozulan lokomotif yerine Ankara'dan ancak dört saat soma yenisinin gelebileceğini öğrenip, tekrar Yahya Kemal'i dinlemeye başladık.
Gözlerimiz onun sözü cevher gibi kulaklarımıza sunan ağzına çevrilmiş, nadide bir şaraptan zevkli müsahabesiyle mestolmuşken, tren hareket etti. Kondoktöre:
-Hani, dört saat bekleyecektik?
Deyince, memur şaşırdı:
-Lütfen saatinize bakınız!
O zaman anladık ki, hattâ fazlasiyle beklemiş; Yahya Kemal'in enfes sohbetiyle, zamanın nasıl geçtiğini farketmemiştik."6
Öte yandan hakkında pekçok manzum medhiye ve mersiye bulunan, Yahya Kemal'in şiirlerine yazılan birçok nazire bile, şaire duyulan hayranlığın nazma dökülmüş şekilleri olarak kabul edilebilir7. İşte başarılı nazirelerden biri:
"TALEBE TÜRKÜSÜ
-Mohaç Türküsüne Nazire-
Bizdik o imtihanın bütün heyecanıyle coşan.
Bizdik o sabah ilk olarak imtihana koşan!
Uçtuk mektep koridorlarında muvaffikiyet hevesiyle Öğrenmiştik Afrika'yı çölüyle, devesiyle
Kalbimizin saniyede üç buçuk attığ gündü
Tam o sırada karşıdan, mümeyyiz göründü
Çatık yüzlü bir kişi ki almıyor bizi kale
Girdik imtihan odasına, geldik feci bir hale
Birbirimize veda ettik, içimizden korku silinsin
En son gayretimizdir bu, herkesçe bilinsin
Acele acele yazarken cevapları, adetâ yarıştık
Derin düşüneyim derken peri, cine karıştık
Nihayet çıktık hepimiz koşarak işkence odasından
Nedir çektiğimiz, şu imtihan modasından
Bir bahçedeyiz şimdi arkadaşlarla beraber
Bizler gibi titremiş, o yoldaşlarla beraber
Lâkin kalacak mektebe bizden
Her zaman çınlayan bir hâtıra seslerimizden.
Güner Berktan"8
2. Daha çok onun aleyhinde bulunanlar: Sayıları pek fazla olmayan bu tür aleyhte bulunuşları, çeşitli sebeplere bağlamak mümkündür. Bunlar arasında şairliğini ve şöhretini kıskanmaktan, Yahya Kemal'le fikir, meslek, meşreb ve mizaç itibariyle ters düşmeye kadar bir dizi sebep sayılabilir.
Nitekim onu en iyi tanıyan ve tanıtanlardan A. Şinasi Hisar'ın şu ifadeleri bu tesbitimizi doğrular niteliktedir:
"O zamanki devrin, yani bu meşrutiyet devrinin eski tanınmış şairleri onun "şöhret-i sehile" sandıkları şöhretini galiba biraz kıskanarak, biraz da şaşmış olacaklardı. Kolay sandıkları bu şöhretten galiba biraz alınmış olacaklardı ki günün birinde zarafet meraklısı Cenap Şahabeddin "Evvelce şiirler vardı; şairler lâedri olabilirlerdi şimdi ise şairler meşhur. Lakin şiirleri lâedri!" diyordu. Sonra, Darülfünunda edebiyat müderrisi olan Rıza Tevfik de bir gün: "Evet, Yahya Kemal güzel yazıyor ama insan dört mısra ile şair olur mu?" dediğini ve talebesinden biri: "Aman efendim, Eğer maksud eserse mısra-ı berceste kâfidir'" deyince de, "Eh öyle ise diğer üçünü de cabadan yazmış!" diye cevap verdiğini duymuştuk.
Her zaman canlı sözler söyleyen Süleyman Nazif de: "Yahya Kemal'in 12 tanesi bitirilmiş ve 12 tanesi de bitirilmemiş olarak 24 mısraını gördüm, okudum ve beğendim. Başakları ise bunları görmeden alkışlıyorlar" diyordu."9
Diğer taraftan Doğan Nadi'nin, "Rahmetli Yahya Kemal çok mübalağacıydı. Umumiyetle her şairde bu meyil vardır ama Yahya Kemal'de pek ileri, pek aşırı bir derecedeydi. Sevdiklerini (mesela arkadaşımız Doç. Dr. Cahit Tanyol) göklerin üstüne çıkarır, sevmediklerini de (mesela dostumuz Peyami Safa) yedi kat yerin dibine batırırdı."10 Hükmüyle başlayan ve daha çok şairi yeren -kısman haklı sayılabilecek- yazısındaki olumsuz yaklaşımım Yahya Kemal'le fikren ters düşüşüne bağlamak sanırım yanlış olmaz.
Necip Fazıl'dan alacağımız aşağıdaki hatıra ve değerlendirmede, yukarıda saydığımız sebeplerden bazıları yanı sıra, mistik ve genç şairin,
kendini Yahya Kemal'den daha üstün bir yolun başlangıcında görmesinin de payı olsa gerek:
"(N. Fazıl kendinden bahsediyor.) Onun bütün ümidi, kendisim aşan bir şeydedir; kalbine üflenen manevî solukta...
Bu soluğun ilk eserlerinden biri "Ağaç" dergisinde çıkan "Bendedir" şiiri oldu.
Ne azap, ne sitem bu yalnızlıktan,
Kime ne, aşılmaz duvar bendedir.
Süslenmiş gemiler geçse açıktan,
Sanırım gittiği diyar bendedir.
Yaram var, havanlar dövemez merhem;
Yüküm var, bulamaz pazarlar dirhem.
Ne çıkar, bir yola düşmemiş gölgem;
Yolar ki, Allah'a çıkar, bendedir.
Şiirin yayınlandığı gündü. Mistik şair bir iş için Suadiye taratma gitti. Vakit öğle... Suadiye gazinosunun terasında denize karşı yemek yemeyi arzuladı. Bir de baktı ki, Yahya Kemal orada... Gayet beşaretli, keyifli... Mistik şaire kollarım açtı:
-Vay, efendim, ne güzel tesadüf... Bir masaya geçip karşılıklı yemek yiyelim...
Oturdular.
-O ne şiir öyle, bugün "Ağaç" mecmuasında gördüm?...
-Beğendiniz mi?
-Sorma! Oku bakayım o şiiri, bir de senin ağzından dinleyeyim!
Şiir okumayı hem de (teatral) jestler ve ahenklerle, hiç sevmeyen Mistik Şair, düşünür ve yutkunur gibi yaparken, Yahya Kemal onu bir baştan bir başa ezbere okumaz mı? O yayvan, dalgalamalı ve titremeli sesiyle... Genç şair dondu.
Yahya Kemal ve neslinin bir adeti vardı. Kendilerinden sonrakilerle alakalı görünmek istemezler. Bunu küçüklük sayarlar... Hatta isimlerini belirtmek gerekince onu, kasten ters söylerler:
-Hani bir şair var ya; Kutsi Ahmed midir, nedir?
Hele onlardan bir mısraı hafızalarına nakşetmiş görünmeyi asla kabul edemezler.
Yahya Kemal'e ne olmuştu ki, küçüklükten başka bir şey olmayan mahut büyüklük takdiğini bir an için unutmuş ve meftunluğunu ağzından kaçırmaya razı olabilmişti. Ah, Mistik Şair, ah; büyüğü ve küçüğüyle şu Babıâli ikliminde, her bakımdan ne de yalnızdı!"11
Yahya Kemal'e karşı olanlar arasında son olarak, Yusuf Ziya Ortaç'ı anabiliriz. Onun Yahya Kemal'e dair daha çok olumsuz şeyler yazmasında, yukarıda sıralanan sebeplerden başka, şairin Yusuf Ziya'yı hafife alması ve Portreler yazarına attığı "manevî tokat" da göz ardı edilmemelidir. "Manevi tokat" meselesini, H. Fahri Ozansoy'un ifadelerinden nakledelim:
"Bir gün gene içimizden birine kızmıştı. Kendisi söyledi:
-Ona bir tokat savurdum ki..
Dehşetle:
-Aman üstad! Dedik. Ya o ne yaptı?
-Ne yapacak? Suratı kıpkızıl, yürüdü gitti.
-Yaa?
-Evet. Ben köprünün boğaz tarafından geçiyordum, o Haliç tarafından. Karşıdan beni görünce şaşaladı. Hemen kolumu kaldırdım ve tokatımı yapıştırdım.
-Yani uzaktan?
-Evet, Manevî bir tokat. Bu ona yetişir.
Böyle çocukça hiddetleri ve hareketleri de vardı."12
Sebeplerini de göz önünde bulundurarak, şimdi de daha çok Yahya Kemal'in kaprislerini sıralayan Y. Ziya'nın ifadelerini izleyelim:
"Bir gün, Abdullah Efendi lokantasında öğle üstü Yahya Kemal, masama gelmek lûtfunda bulundu. Sevinerek ayağa kalktım, yerimi verdim ve ben karşısına oturdum.
-Ne lâtif adamsın, Yusuf Ziya diye iltifat etti.
Pek keyifli bir yemek yiyorduk.
-Yahya Kemal'ciğim, dedim, dikkat ediyorum senin mısralarında kelime yok.
Yüzüme merakla baktı.
-Kelimeler, dedim mısraın potasında eriyor, bir bütün oluyor... Artık o bütünü kırmadan, zedelemeden bir nokta bile çıkaramazsın.
Pek sevindi pek... Burada tekrarlayamayacağım kadar güzel sözlerle sevindi.
Ama, sofradan dargın kalktık. Neden mi? Sadece karşısındakine insan saygısı göstermeyişinden.
Yemek sonunda, masaya küçük bir bakır tas getirtmiş ve ağzından çıkardığı takma dişleri karşımda yıkamaya başlamıştı. Suların üstünde yemek kırıntıları yüzüyordu. Midem burkularak koptu sandım.
Belki biraz hırçın:
-Yahya Kemal, bunu bana yapmaya hakkın yok, dedim.
Mağrur ve öfkeli haykırdı:
-Bir daha benimle oturmazsın...
Ben de aynı sesle bağırdım:
-Benimle oturan sensin!..
Kalktı, gitti, darıldık.
Yalnız bana mı?.. Halit Fahri'ye bir gün sormuş:
-Ne iş yapıyorsun?
-Edebiyat hocasıyım...
-Maaşın?
-Seksen lira...
Hakaretle gülmüş:
-Oooh, bedavadan milletin seksen lirasını alıyorsun!
Yahya Kemal bunu söylediği zaman milletin binlerce lirasını alan bir elçi idi!
İbrahim Alaettin Gövsa gibi, karınca incitmez bir adam, onun çirkin bir tecavüzüne uğramış, ama şu müthiş mısralarla da damgalamıştı:
Şairim der de tufeyli yaşatır gövdesini
Dayanıp köhne Nedim artığı üç beş satıra!
Senelerden beridir aynı sakız, aynı geviş,
Seneler var ki doğursun diye baktık katıra!"13
3. Kimi zaman öven, kimi zaman yerenler ve onu mümkün mertebe objektif olarak yansıtmaya çalışanlar: Y. Kemal'i bazen övüp, bazen yerenlerden biri Yakup Kadri Karaosmanoğlu'dur. Ünlü yazar, Gençlik ve Edebiyat Hatıralarında kendisine, "-Öp elini, büyük edebiyat üstadımızın!" sözleriyle tanıtılan Y. Kemal'e, bu nitelemeyi önceleri bir türlü yakıştıramadığını, fakat çok geçmeden bir akşam davetlilere onun ezbere şiir okuyuşunu dinledikten sonra "edebiyat üstadı" payesini hiç de fazla görmediğini, şairle kimi noktalarda birleşip, kimi yönlerden ayrı görüşleri benimsemelerine rağmen Türk edebiyatında yenilik yapmak üzere ortaklaşa birtakım arayış maceralarına giriştiklerini, hatta "prensip itibariyle daima mutabık" kaldıklarım, aralarındaki dostluğun da bu fikir uyuşması ile başladığını, zaman zaman aynı evde barındıklarını, birlikte Bektaşî tekkesine ve Büyükada'ya gittiklerini anlatır. Ancak yine Y. Kadri'nin bu arada yazdıklarına göre, Y. Kemal alınganlık huyundan dolayı hemen bütün yakın arkadaşlarına ucu zehirli yergi oklarını fırlatabilmiştir. Hatta bir defasında bazı dedikodular yüzünden, birlikte geçirdikleri acı tatlı günlerine, onca fikir ve kader birlikteliklerine rağmen yergi oklarını Y. Kadri'ye de yöneltmeye başlamış, bununla da hıncını alamayarak bir düelloya davet mektubu bile göndermiştir14.
Aşağıya Y. Kadri'den alacağımız biraz uzunca parça, kanaatimizce onun Y. Kemal'le ilgili hem olumlu, hem de olumsuz hatıra ve görüşlerini yansıtmaktadır:
"Şahane tenbellik... Evet, Yahya Kemal şahane bir tenbeldi. Bundan ötürü kafasının içindeki hazineden bize pek az şey bırakıp gittiği kanaatindeyim. O hazinenin ne kadar zengin olduğunu ancak birkaç yakın arkadaşıyla bazı müridleri bilirler ve bunlar, onun ölümünden sonra yayınlanan eserlerini bir kere daha gözden geçirirken asıl şahsiyetinin yalnız bu belgelerle ölçülemeyeceğim düşünmüş olsalar gerektir. Nitekim, aziz şairin ölümü münasebetiyle yazdığım bir yazıda böyle bir düşünce üzerinde durmuş ve Yahya Kemal'in yokluğunu en çok özel sohbetlerinden mahrum kalmakla
hissedeceğimizi belirtmiştim. Zira bence asıl Yahya Kemal, her biri edebiyat ve tarih görüşümüze yeni yeni uruklar açan bu sohbetlerin adamı idi .
Kaç kere, "bütün bu söylediklerini niçin bir masa basma oturup yazmıyorsun? Bir gün, hepsi zihinlerde dağılıp gidecek ve korkarım senden, senin en zengin tarafından ortaya bir şey kalmayacak", demiş ve onun bu sözümden rahatı bozulup keyfi kaçarak bana cıgarasının dumanlarını savurmakla yetindiğini görmüşümdür.
Bir masa başına oturup yazmak, çalışmak mı? Elçiliklerde bulunduğu zamanlar ne yapardı bilmiyorum. Fakat, bizim aramızda yaşayan Yahya Kemal için böyle bir şeye ihtimal verilemezdi. Gerçi, onu, bir kere, pek kısa bir süre boyunca, yazı işlerinin başında bulunduğum bir gazetenin haftalık edebî ilâvesini hazırlamak vazifesiyle bu ihtimal verilmeyen duruma katlanmak zorunda bıraktığımızı hatırlarım. Masanın üstündeki beyaz müsvedde kağıtları karşısında cıgara cıgara üstüne, kahve kahve üstüne içerek saatlerce nasıl kıvrandığı da gözlerim önündedir. O sıralarda, bir akşam, daha doğrusu bir gece, geç vakit onu âdeta acınacak bir halde bulmuştum. Baş mürettip gelmiş, ondan yarım sütunluk daha yazı istiyordu ve Yahya Kemal kan ter içinde bunu yetiştirmeye çabalıyordu. Şu da var ki, yarım sütunluk eksik de kendi imzası altında çıkacak baş yazıda idi. Buna başka bir yerden herhangi bir ekleme yapılamazdı. Bunun üzerine onun üslubunu taklit etmek suretiyle bitiremediği işi benim tamamlamam lazım gelmişti."15
Görebildiğimiz kadarıyla Yahya Kemal üzerine konuşan ve yazanlar içerisinde en objektif kalabilenlerden biri Abdülhak Şinasi Hisar olmuştur. A. Ş. Hisar, bazılarını önceden yayınladığı, şairle ilgili kendinde bulunan malzemeleri, sonradan Yahya Kemal'e Veda adı altında kitaplaştırmıştır16. A. Şinasi burada, Yahya Kemal'le ilk tanıştığı gençlik yıllarının Paris hatıralarından, onun Türk Ocağında açıkladığı kimi düşüncelerine, bazı latifeleri ile mısralarından kendine gönderdiği birkaç mektuba kadar çeşitli bilgi ve belgeye yer vermekle kalmamış; hayatı, sanatı, kişiliği ve eserleri çerçevesinde şair hakkındaki değerlendirmelerini de mümkün mertebe objektif bir yaklaşımla dile getirmiştir. Bir taraftan Paris'te tanıştığı yirmi yaşlarındaki Yahya Kemal hakkında, "bir memur olan babası kendisine bir maaş yolluyordu. Fakat belki müsrif olduğundan muntazaman para sıkıntısı çektiğini görüyordum."17 diyen A. Şinasi Hisar, diğer taraftan şairle ilgili şu isabetli tesbitleri yapabilmiştir:
"Kendisi her zaman nükte ile konuşur, mizahî sözleri arasına mısralar yerleştirir, bu nüktelerini mizahî manzumelerim de şiirleri gibi itina ile tashih, tâdil ve ikmâl ederdi. Fakat bilhassa şiirleri öyle tashihlerle o kadar büyük bir ustalıkla yapılırdı ki tashih edilmiş bu mısralar en güzelleri arasında bulunurdu. Onun o sözleri, nükteleri, latifeleri, hicivleri, mısraları, manzumeleri, değişmeleri o zamanlarımızın günler ve gecelerine karışan zevklerimizdi."18
Gelelim Yahya Kemal'in nüktelerine. Öncelikle A. Ş. Hisar'ın haldi olarak işaret ettiği bir gerçeğin altını çizmeliyiz. O da şu: Dost-düşman, öven-yeren hemen herkes kabul etmektedir ki, Yahya Kemal, nüktedan, hoş sohbet ve hazır cevap bir sanatçıdır. Onun bu yönüne dair -belki bir kitap oluşturabilecek kadar çok olan- doküman, değişik kaynaklarda karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan unutamadıklarını A. Ş. Hisar, anılan eserinde, "Yahya Kemal'in Bazı Sözleri" ve "Bazı Manzum Latifeleri" başlıkları altında topluca nakletmiştir. Örnek olmak üzere oradan buraya önce mensur nüktelerinden birkaçını alalım:
"Bir genç için hem şiir yazıyor, hem resim yapıyor; lâkin acaba hangisini tercih etseydi? diye sormuşlar. Yahya Kemal:
-Resmi tercih etsin!
deyince: Ama siz daha resimlerini görmemişsiniz? Demişler. Yahya Kemal de:
-Evet, resimlerini görmedim ama şiirlerini gördüm! demiş.
* *
Hüseyin Siret bir manzumesini Yahya Kemal'e okumuş ve:
"Rehgüzarımda bir garip horoz eyliyordu benimle istihza" diye bitirmiş şiirini. "Nasıl buldunuz?" diye sorunca Yalıya Kemal: -Horozun hakkı var! diye cevap vermiş.
* *
(...)
Celâl Sahir kitaplarının yanında bir resim çıkartmış. Yahya Kemal:
-Celâl Sahir resmini çıkartmak için yanma aldığı kitapların yansım okusa hayli âlim biri olacak! diyordu.
*
* *
Mithat Cemal Yahya Kemal için:
-Adı var amma eseri yok! demiş. Yahya Kemal Mithat Cemal'e
-İşte senin en güzel eserin bu sözdür. Bu sözü sakla, üst tarafını at! diyordu.
*
* *
Mithat Cemal'in bir romanı otuz gündür intişar ederken artık tahammülümüz kalmadı diyenler olmuş. Yahya Kemal:
-Ben onun şiirine otuz senedir tahammül ediyorum. Siz nesrine otuz gün tahammül edemiyorsunuz demiş!

Yahya Kemal:
-İzmir'e, Bergama'ya, Efes'e gidiyorum. İsmail Habib varıp yazmadan evvel oraları bir göreyim! diyordu.
*
* *
(...)
Yahya Kemal:
-Doktorlara sorarsanız karaciğer mükemmel, kalp mükemmel, böbrek mükemmel, tansiyon mükemmel! Yalnız ben berbat bir haldeyim! diyordu.
*
* *
(...)
Dilimizi tersine cümlelerle bozmak isteyenlere Yahya Kemal:
-Ben de teceddüt taraftarıyım. Ama reform tam olmalı! "dim gel, ve e!" demeli demiş"19
Şimdi de kimilerine A. Şinasi'nin yaptığı kısa ve gerekli açıklamalarla birlikte Y. Kemal'in manzum latifelerinden bazılarım okuyalım:
"Uğraşmanın neticesi, Abdülhamid ile,
Berr-i atîki boyladı, bahr-ı cedid ile.
(Abdullah Cevdet menfası olan Trablus-u Şam'a Bahr-i Cedid vapuru ile gönderilmişti.)
*
* *
(...)
Baki Efendi, Rıfkı Melûl, bir de bendeniz Bizler ikinci devre melâmilerdeniz!
*
*
Yahya Kemal Ankara'da:
Bazan vekil olur ki oynar çelik çomakla;
Alt üst eder cihanı bir zeybek oynamakla!
* *
Yahya Kemal Madrit'te:
Madrit'te kahvehaneyi gördüm ki havradır,
Bir yerdeyiz ki söz dediğin şey palavradır!"20
Tesbit edebildiğimiz kadarıyla, Yahya Kemal'e dair en fazla nükte fıkra ve şakayı (toplam 102 adet), Bütün Cepheleriyle Yahya Kemal Hayatı-Hatıraları-Şiirleri adlı eserinde, Hilmi Yücebaş derleyebilmiştir21. Mümkün mertebe şairin değişik özelliklerini yansıtanları seçerek ve tekrardan kaçınmaya çalışarak Hilmi Yücebaş'ın derlediklerinden beğendiğimiz bazı nükte, fıkra ve şakayı aşağıya aynen alıyoruz:
ÜSTAT
"Celâl Sılay, Yahya Kemal'in meclisinde bulunuyordu:
-Efendim, dedi, müsaade ederseniz size üstat diyeyim.
Yahya Kemal güldü:
-Hay hay... Biz de aramızda birbirimize üstat demezsek zaten kim diyecek ki!., (s. 104)

SEBEP!
(...)
Üstat Yahya Kemal'i Yakacığa davet etmişlerdi. Kendisini istasyonda karşıladılar. Bir fayton bekliyordu.
-Binelim!
dediler. Koca şair başını salladı:
-Olamaz! Otomobille gidelim.
-Niçin üstat? Araba daha keyiflidir. Yavaş yavaş, tıkır tıkır gideriz.
-Ben atlı arabaya binemem!
-Neden efendim?.
-Binemem.
-Korkuyor musunuz?
-Hayır
-Peki, niçin?
-Hayvanları koruma cemiyetine yazıldım da ondan! (s. 105)
*
ŞAİRİN YEDİSİ
(...)
Şair Ahmet Hamdi Tanpınar, üstat Yahya Kemal'e şikayet ediyordu:
-Sormayın üstadım bu "7" sayısından çektiğimi... Ömrümün her anında onun tesirini hissediyorum... Bir kere senenin yedinci ayının yedinci günü saat yedide doğmuşum...
Üstat, dalgın dalgın cevap verdi:

-Ya.. Hayret?
-Mektepten mezun olduğum tarih 13'tür. 7+6 ise 13 eder... Hatta daha dün...
-Dün aym 28'i değil miydi?
-İyi ya işte: 7x4=28!
-Şaştım, ne oldu dün?
-106 kuruşluk belediye cezasma çarptırıldım. Bir de baktım ki, 7x15 bu sayı ediyor...
Yahya Kemal, tekrar dalgın dalgın cevap verdi:
-Öyleyse sevin Hamdiciğim kurtulmuşsun, çünkü yedi kere on beş, yüz altı değil yüz beş eder!., (s. 106)
*
REJİM
Üstat Yahya Kemal bir doktorla görüşüyordu. Büyük şairin sıhhati ile yakından ilgilenen doktor sordu:
-Üstat, sıhhatçe bir şikayetiniz yok ya?
-Çok şükür hayır!.. Yalnız biraz şişmanladım zannederim.
Doktor düşündü, sonra:
-Eğer zayıflamak istiyorsanız meyve rejimi yapmalısınız! dedi.
Yahya Kemal sordu:
-Meyveyi yemeklerden evvel mi yoksa sonra mı yiyeceğim! (s. 108)
*
ÜSTADIN İNTİKAMI
(...)
Yahya Kemal'e yetiştirdiler:
-Dün gençlerden biri sizin şiirlerinizi okudu.
-Okusun!
-Fakat okurken şiirlerinizi mahfetti!
Üstat öfkelenmedi:
-Çok iyi etmiş!
-Sahi mi söylüyorsunuz?
-Evet, çok iyi etmiş... Zaten o şiirler beni mahfetmişti, gençler de onları mahfetmek suretiyle benim intikamımı almış oluyorlar! (s. 112)
*
BİN KÜRSÜ BİLE YETMEZ
Yahya Kemal Gar lokantasının bahçesinde oturmuş anlatıyordu. Etrafında bermutat geniş bir dinleyici kütlesi vardı. Mevzu enteresandı. Çünkü bizzat dedikoduda kendisinden bahsediliyordu. Dedi ki:
-"Dedikodu" deyip geçmeyiniz. Dedikodu mühim bir edebiyat nevidir. Hatta her milletin hususiyetine göre milli şahsiyetleri olan edebiyattır. Dedikodu onu yapan adamın şahsiyetine irfanına göre inceleşir, yahut kabalaşır. İyi dedikoducu, iyi bir sahne artisti gibi hayran ve geniş bir dinleyici kalabalığı cezbeder.
Nurullah Ataç birden bire yerinden fırlayarak bağırdı:
-Aman öyle ise bu mühim edebiyat nevi için bir kürsü ihdas edelim.
Yahya Kemal sükunetle cevap verdi:
-Yok, işte bu olamaz.
-Neden?
-Çünkü bizde bu işin üstadı çoktur. Bir kürsü değil, bin kürsü bile yetmez de ondan. (s. 112)
*
YAHYA KEMAL VE YAKUP KADRİ
Fazıl Ahmed son günlerde şair Yahya Kemal medhinde uzun makaleler yazdı. Nüktesi bol, mizahı ince bir edibin üstat bir şâiri yükseltmesi herhalde güzel şeydir. Fakat Ahmed bu arada İsviçre'de geçmiş güzel bir vak'adan bahsediyor. Bir otelde cereyan eden bu muhavere edebiyat tarihimize geçecek kadar zariftir.
"Rivayete göre otelin kalabalık salonunda sigarasını tüttüren şâir Yahya Kemal'e Amerikalı muharrir uzakta oturan kıymetli mütefekkirimiz Yakup Kadri'yi gösterip sormuş:
-Kimdir tanıyor musunuz?
Şâir Yahya Kemal doğrulmuş:
-Evet, Türkiye'nin en büyük edibi!
Aynı gazeteci biraz sonra tanıştığı Türkiye'nin en büyük edibi Yakup Kadri'ye bir köşede pasta yemekle meşgul Yahya Kemal'i göstermiş:
-Kimdir tanıyor musunuz?
Yakup Kadri hürmetle başım eğmiş:
-Tanımaz olur muyum? Türkiye'nin en büyük şairi! (s. 113)
(...)

YARIM AY: 1.11.1942 YA İKİNCİ BASAMAKTA?...
Üstada sordular:
Hâmid hakkında fikirleriniz?
Cevap verdi:
-Yüksek şâir.
-Çok mu yüksek?
-Çok yüksek: Elinde bir merdiven var, birinci basamağı yıldızlara varıyor... (s. 114)
ROCK'N ROLL
Dostlar meclisinde demleniyorlardı. Üstat Yahya Kemal: "Ey hace, Ali Nihat Tarlan, Bir kaç kadeh çek de toparlan..." diyerek kadehini kaldırdı. Prof. Ali Nihat: -Aman efendim, diye cevap verdi:
"... bir kaç kadeh çek de yuvarlan." deseniz daha isabetli olacak galiba, (s. 114)
*
YAKUP KADRİ İÇİN
(...)
Yahya Kemal'in, eşekle tura çıkan Yakup Kadri için söylediği beyit meşhurdur:
Vaktaki emr-i Hak Cebel-i Nûr'dan gelir,
Yakub eşeksüvar olarak Tur'dan gelir!... (s. 115)
(...)
*
DAVET
Yahya Kemal dostlarından birine rastladı:
-Bu akşam yemeği benimle yer misin?
Arkadaşı büyük bir sevinç içinde:
-Hay hay!... dedi. Çok memnun olurum. Hiçbir mazeretim yok!
Şâir gülümseyerek cevap verdi:
-İyi öyleyse! Bu akşam size geliyorum, (s. 119)
*
AFFEDERSİNİZ
Abdülhak Şinasi, Ankara’dadır. Son derece kibar, son derece nazik bir zattır. Yeni şâirlerin Ankara'da çok rağbet gördüğü bir devirdeydi. Nurullah Ataç, Ankara'nın biricik pastahanesinde bu genç havarilerini etrafına toplamış, yüksek perdeden sanat vaazları veriyordu:
Abdülhak Şinasi de yanlarındaki masada, bir arkadaşı ile oturuyordu. Söz edebiyata intikal etti. "Boğaziçi Mehtapları'nın kudretli yazarı, bir yandan çekine çekine öbür masaya bakarak arkadaşına sordu:
-Afedersiniz, Yahya Kemal'in son gazelini okudunuz mu?
Arkadaşı daha büyük bir korkuyla cevap verdi:
-Vallahi kusura bakmayın. Daha Abdülhak Hâmid'den ileri geçemedim!.. (s. 199)
*
TARİHÇİ
(...)
Bir gün meşhur âlim ve tarihçilerimizden biri, üstadı ziyarete gitmişti. Söz dönüp dolaşıp İstanbul'un fethine gelmişti. Lâkırtı arasında Yahya Kemal şehrin o devir tarihine ait bir kelime söyledi. Muhatabı anlamadı. Şair:
-0 asırdaki semtlerden biridir! Diye izah mecburiyetinde kaldı. Az sonra bir kelime daha söyledi, muhatabı yine anlamadı. Üstad yine;
-O asırdaki kale kapılarından birinin adıdır! diye izah lüzumunu duydu.
Derken üçüncü bir tâbir üzerinde yine izahat vermek icap ettiği sırada muhatabı:
-Aman üstat, bendeniz zatıâlinizi şâir olarak bilirdim; tarihe ne engin vukufunuz varmış diye sözde hayranlığını belirtince, Yahya Kemal zarif bir tebessümle:
-Teveccüh buyuruyorsunuz efendim; diye mukabele etti; ne tuhaf bendeniz de zatıâlinizi tarihçi diye duymuştum. Halbuki pekala şiirden ve şairden anlıyorsunuz! (s. 122-123)
*
AH BU ZEKİ RIZA
(...)
Yahya Kemal; Park Otel'in Bahçesi otomobillerle dolu olduğu için küçük taksinin kapısından güç halle çıkabilip, iç kapıya kadar olan kısa mesafeyi aşmaya mecbur kaldı:
-Aman ne uzun yol... Öldüm, bittim...
Salona girince ahbapları ona bir iskemle yetiştirdiler. Buna sığamayacağını anlıyan üstad, öteki geniş kanepeye yürüdü. Kendisini takip
eden ahbaplar ile sohbete giriştiği esnada, cebinden bir tütün tabakası çıkarıp, sigara sarmaya başladı. Arkadaşları sordular:
Üstad; sen hazır sigara içerdin. Şimdi de tütün sarmıya mı heves ettin?
Yahya Kemal, içini çekti:
-Ah! Bu Zeki Rıza!... dedi; Dün Moda Deniz kulübüne gitmiştim. Bana; "Muhakkak idman yapıp zayıflamalısınız..." dedi. Ben de böylece hiç olmazsa parmaklarımla tavsiyesini yerine getiriyorum işte!... (s. 125 )
*
BİR DALGINLIK DAHA
(...)
Yahya Kemal Bey, Lozan Palasta gördüğü küçük bir Fransız çocuğunu okşar:
-Ben bu miniminiyi tanıyorum, der, galiba bizim şâir Faruk Nafız'in oğlu!
Ruşen Eşref gülümseyerek cevap verir:
-Canım Faruk Nafiz evli değildir!
Bunun üzerine Yahya Kemal Bey dalgın dalgın:
-Ya.. der, ne kadar çok benziyor. Belki torunudur! (s. 126-127)
*
YÜZÜNDE DE SAMİMİ!
Üstadın eski dostlarından F. Ş.5 salondakilerle hararetli bir münakaşaya dalmıştı; üstad, onların münakaşasını bir müddet dinledikten sonra, yakınında buluna Faruk Nafız'e döndü:
335

-F. Ş.'yi kırk senedir tanırım; belki yüz münakaşasında bulundum; bu münakaşaların yüzünde de samimi idi...
Arkasından ilave etti:
-Fakat birinde bile haklı değildi! (s. 128)
*
AVRUPA VE BİZ
(...)
Cumhuriyetin 10. yıldönümünde bir meydan nutku çekiliyordu. Coşan
hatip: .
-On yılda Avrupa’yı on asır geride bıraktık!... diye bağırınca, Yahya Kemal esefle dizine vurdu:
-Yahu, şu Avrupa ile bir türlü beraber olamadık... ya geri kalıyoruz, ya geçiyoruz!'... (s. 129)
*
LİSTE!
Yahya Kemal, öğle üstü Abdullah Efendi Lokantasında büyük bir iştiha ile yemek listesini gözden geçiriyordu:
-Tatar böreği... İç pilâv ... Zeytinyağlı enginar... Kuzu çevirme... Yoğurtlu kebap... Badem tatlısı... Kaymaklı baklava...
Şâir, ağzım şapırdatarak, her günkü sofra arkadaşlarına listeyi gösterdi:
-İşte, Türkçede okumaya doyamadığım en leziz eser!... (s. 133)"
Sözlerimi Sivas Lisesi'nde Fransızca derslerimize hariçten giren Hulusi Bey'in Yahya Kemal hakkında yazdığı bir dörtlükle bitirmek istiyorum:
Yahya Kemal Beyatlı,
Konuşur tatlı tatlı,
Yılda bir şiir yazar,
O da yüksek fiyatlı...

1 Gerek bu kitabın değişik baskıları ve künyeleri, gerekse Yahya Kemal'le ilgili en geniş bibliyografya için bkz. "Yahya Kemal Beyatlı Hakkında Bir Bibliyografya Çalışması", (Hazırlayanlar: Sadık Tural, Nesrin Tağizâde, Metin Kayahan Özgül, Mehmet Önal), Ölümünün Yirmibeşinci Yılında Yahya Kemal Beyatlı,Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları:53, SeriIII, Sayı:A.14, Ankara, 1983, s. 257-295.
2 Yahya Kemal; Çocukluğum, Gençliğim ve Siyasî, Edebî Hâtıralarım, Baha Matbaası, İst., 1973, s. 117-118.
3 Nihad Sami Banarlı, Yahya Kemal'in Hâtıraları, Baha Matbaası, İst., 1960, s. 24-26.
4 Nihad Sami Banarlı'nın hatıra sayılabilecek bütün yazdıklarından başka, hayranlıkla söz edenlerden bazıları için bkz. H. Vehbi Eralp; Yahya Kemal İçin, (Yahya Kemal'i Sevenler Cemiyeti) Neşriyatı No: 1, Doğan Kardeş Yayınları A. Ş. Basımevi, İst, 1959, 95 s. Yalıya Kemal Enstitüsü Mecmuası l-II, Baha Matbaası, İst., 1959, 1968, (Bu mecmualarda bulunan hatıralardan, bir ikisi hariç, hemen hepsi, Y. Kemal'e duyulan hayranlığı ifade etmektedir.)
5 H. Vehbi Eralp; Yalıya Kemal İçin, İst., 1959, s.7.
6 Necdet Rüştü Efe, "Türk Nüktedanları: Yahya Kemal", Zafer, 28.11.1954
7 Manzum medhiye, mersiye, nazire, hatta şaka ve yergileri topluca bulmak için şu kaynağa başvurulabilir:
Hilmi Yücebaş, Bütün Cepheleriyle Yahya Kemal (Hayatı-Hatıraları-Şiirleri), 4. b., Hamle Matbaası,
İst., 1962, s. 134-188. Bu kitaptan birer örnek olmak üzere, M. Faik Ozansoy'un "Yahya Kemal'e
"Mersiye"si (s. 134) ile Fazıl Ahmet'in medhiye sayılabilecek "Yahya Kemal Vasfında" (s. 170) adlı
manzumesi gösterilebilir.
8 Bkz., a.g.e., s. 174.
9 Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Haşim - Yahya Kemal'e Veda, Ötüken Neşriyat, 3. b., İst, 1979, s. 178-
179.
10 Doğan Nadi, "İfratçı Yahya Kemal". Cumhuriyet. 04.11.1958.
11 Necip Fazıl Kısakürek, Babıâli, 2, b., Büyük Doğu Yayınları:2, İst., 1976, s. 225-226. Aynı eserin başka yerlerinde, N. Fazıl'ın Y. Kemal'e karşı daha çok olumsuz (bkz. s., 92,94,180) az da olsa olumlu (bkz. s. 101) bir tavır takındığı görülmektedir.
12 Halid Fahri Ozansoy, "Yahya Kemal ve Hatıraları" Havadis, 03.11.1958.
13 Y, Ziya Ortaç, Portreler, 2. baskı, s. 140-141.
14 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1969, s., 141 vd. Yakup Kadri'nin bu tesbiti doğrultusunda, Y. Kemal'in sohbetinde bulunanlardan bazıları, onun söylediklerini sonradan yayınlamışlardır. Nitekim bunlardan sadece biri olan Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver, 1943-1958 yılları arasında hocası Y. Kemal'in sohbetinde bulunmuş, bu süre zarfında tuttuğu notları derleyerek sonradan kitaplaştırmıştır. Bkz. Yahya Kemal'in Dünyası, Tercüman Tarih ve Kültür Yayınları:2, 1980, 153+7s.
15 Y. K. Karaosmanoğlu, a.g.e., s. 155-157.
16 Abdülhak Şinasi Hisar, Yalıya Kemal'e Veda, Hilmi Kil, İst., 1959.
17 A. Ş. Hisar, Ahmet Haşim - Yalıya Kemal'e Veda, 3. b., Ötüken Neş., İst, 1979, s. 169. 18a.g.e, s. 167.
19 a.g.e,s. 182-184.
20 a.g.e., s. 186-188.
21 Hilmi Yücebaş, Bütün Cepheleriyle Yahya Kemal hayatı-Hatıraları-Şiirleri, Yeni İlavelerle
Dördüncü Basılış, Hamle Matb., İst., 1962, s.101-133. (Bu eserden aktardıklarımızın sayfa numaraları, her
nüktenin sonunda ve parantez içinde gösterilmiştir.) Hilmi Yücebaş'ın derleyemediği başka nükteler de
bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını içeren kaynaklardan sadece biri için bkz. Agâh Oktay Güner, "Yahya
Kemal'in Nükteleri", Tercüman. 4 Ağustos 1985.

Türkiyat Araştırmaları Dergisi Sayı:4, KONYA 1997, s. 311-337


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hâtıralarda Yahya Kemal
MesajGönderilme zamanı: 31.12.12, 14:52 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.03.09, 09:49
Mesajlar: 305
Yahya Kemal

Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hâtıralarım
s.33-35.

Kubbealtı Yay.

MÜSLÜMANLIK
Gerek baba, gerek de ana tarafından sofuluk göreneğine vâris olmadım. İki taraf da kavi müslümandı,
lâkin müslümanlığın Ramazanından, bayramlarından,
kandillerinden başka şartlarıyle pek meşgul değildiler.
Babam ve onun babasıyle anası, amcam, halam na-maz kılmazlardı. Annemin anasını namaz kılarken görmedim diyebilirim; onun kızları yâni teyzelerimi de sofuluğa mütemayil görmedim. Hepsinin arasında annem
müstesna idi. Beş vakitte muntazam değilse bile, zaman zaman namaz kılardı; akşam üstleri ölülere Yasin
okurdu; Peygamber'den ve âhiretten bahsederdi.
Annemin, çocukluğundan beri yanından ayırmadığı, köhne cildli, küçük bir mushafı vardı. Bu mushafın
son sahifesinin başında, babamın elyazısıyle, benim ve
kardeşlerimin velâdetlerimizin târihi yazılı dururdu.
Garip bir tecelli ile bu mushaf, ailemizin temel taşlarından biri telâkki edilirdi, evin içindeki diğer mushaflarımız ona benzemezdi. İlk sofuluk zevkini annemden almıştım. Ramazan akşamlan ölülerimizin ruhuna Yasin okumayı ondan öğrenmiştim.

Eğer Rûm'un revânındâ görürsem ben dilârâyı
diye hâlâ mânâsını pek iyi kavrayamadığım ve makamla okunduğunu o zaman öğrendiğim bu ilâhi'yi o Muhammediyye'de görmüştüm. Mahalle mektebinde diğer bir ilâhi öğrenmiştim. Bir ilmihâl kitabının başında
matbû'du:
Elhamdülillah biz müslümânız
Din-i mübîne ser-beste-gânız
mısrâlarıyle başlardı. Bir üçüncü ilâhî:
Şol cennetin ırmakları akar Allah deyû deyû
ilâhisini de Muhammediyye'den mi nereden, pek iyi bilmiyorum, bir yerden işitmiştim. Yedi sekiz yaşıma kadar müslümanlığa dâir edebi malûmatım bundan ibaretti.
Lâkin müslüman toprağının en hararetli bir çerçevesinde ikaamet ediyordum. Evlerimiz İshâkıye Câmii'ne hemen bitişik gibiydi. Fâtih devrinin metin müslümanlığı bu camiin mimarîsine geçmiş gibiydi. Evlerimizin önünde geniş mezarlıklar vardı. Kapımızın önünde yüksek bir mezar taşı dikili dururdu; meçhul bir evliyaya atfolunduğu için oradan kaldırılmazdı. Zâten
hayli metîndi de. Karşımızda Gavrî Baba ve Yeşil Baba
yatarlardı. Gavrî Baba'nın taşı üzerinde: “Melikü'1-Mısr
Sultan Gavrî ruhuna El-Fâtiha” yazılıydı; Yavuz Sultan Selim'in elinde ölmeyip firar eden Sultan Gavrî olduğu zannedilirdi.
Yeşil Baba'nın türbesi, yanımızdaki Karaorman'ın
köşesindeydi. Mimarisi muntazam bir türbe idi. Kitabesinin ilk mısraını hatırlıyorum.
Eshâbdan Zeyd ibni Erkam olduğu mervi bu zât
Bu mısrâdan sonra kitabe devam ederdi. Kandil geceleri bu velîlerin yerleri mumlarla donanırdı. Hâsılı
çocukluğumun muhiti uhrevî bir âlem'di. Alaca Camii
denilen İshâkıye Camii'nin minaresinden Partal Hâfız'ın ezanlarını dinlerdim. Üsküp'de bir ölü olduğu zaman,
minarelerden, halkın su salâsı, daha okumuşların temcid dediği bir nevî Salâtü selâm verilirdi. Korkunç ve
çirkin birşeydi. Su salası, gündüz, vakitli vakitsiz verilirdi; üstümde o an neş'e dururdu, sıkıntı başlardı.
Hâsılı, muhit âhiret havasıyle doluydu. Maamâfih,
babamla gittiğim bayram namazlarından başka, ibâdet
bilmezdim.
İlk sofuluğum, onüç yaşımda, annemin ölümüyle
başladı. İsâ Bey Câmiî'nde annemin ruhuna hemen her
akşam Yasin okumaya başladım.
Müslümanlık âlemine o kapıdan girdim, diyebilirim.

s.33-35.

http://books.google.com.tr/books?id=tHJ ... &q&f=false


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hâtıralarda Yahya Kemal
MesajGönderilme zamanı: 31.12.12, 17:40 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.03.09, 09:49
Mesajlar: 305
Hatıralarında Yahya Kemal

Mehmet Gümüşkılıç


O devrin ve Üsküp’ün bir âdeti olarak; ilkokula başlayacağı zaman, okul hocaları ve öğrencileri, Kemal’i okula getirmek için ilâhîlerle evine doğru gittiler.

Hatırat; geçmişte meydana gelen hadiseleri günümüze kadar taşıyabilen, tarihin hafızası da diyebileceğimiz edebî bir türdür. Hatıralar, sürükleyici bir üslûpla kaleme alındığında insanları oldukça fazla etkiler.

Yahya Kemal’in hatıralarına baktığımızda, hadiseleri ayrıntılı ve sürükleyici bir şekilde okuyucuya aktardığı görülmektedir. Ona göre hatıra veya hatıra edebiyatı, kıymetli sözler ihtiva etmeli; önemli konulara parmak basmalı, faydalı ve doğru olmalıdır. Hatıra yazmak; kendini övmek, can sıkıcı ayrıntılara girmek, okuyucu karşısında bütün hayat kirlerinden temizlenmek gayesi taşımamalıdır. Hatıra yazarı; fikir, sanat ve tarih dünyasını aydınlatacak acı ve tatlı hadiseleri bütün gerçekleri ile anlatmak gayesinde olmalıdır. Yahya Kemal, hatıra yazmanın herkesin düşüncesinde olduğunu belirterek: “Hatıra yazmak kimin aklına gelmemiştir, edebî türlerden olan hatırat yazmaya kim kendini ehliyetli görmemiştir?” der. İsminden de anlaşılabileceği gibi, edebî türlerin içinde en şahsî olan ve gerçeklerden uzak hususların dile getirilmesine en müsait bulunan hatırattır. Bundan dolayı hatıra yazarken mümkün olduğu kadar doğruları dile getirmek gerekir.

Yahya Kemal, hatıralarını büyük bir titizlikle yazmış ve sonraki nesillerin nazarına sunmuştur. O, hatıralarında genç neslin kendi milletinin tarihine, kültürüne, dinine, örf ve âdetlerine nasıl bakması gerektiğine dair bize bilgiler vermiştir.

Rumeli’de bulunan ülkeler, 14. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti altına girmeye başlamıştır. Özelikle I. Murat, II. Murat ve Yıldırım Beyazıt devirlerinde Rumeli toprakları Osmanlılara, katılmıştır. Böylece takriben XX. asrın başlarına kadar bu topraklar, Osmanlı Devleti’nde kaldı. Yani yaklaşık beş- beş buçuk yüzyıl, Osmanlı coğrafyasına dahil olan Rumeli’de çok sayıda Müslüman bulunmaktaydı. Türkler, Arnavutlar, Boşnaklar, Hırvatlar ve Sırplar 5 asır boyunca bu bölgede kardeşlik içinde yaşadılar. İşte Yahya Kemal, Osmanlı Devleti’nin, Anadolu’dan daha önce fethettiği topraklarda doğup ilk gençlik yıllarına kadar burada hayatını sürdürmüş büyük bir edîbimizdi. Kendisi hatıralarını yazdığı kitabında doğduğu, yetiştiği, büyüdüğü yer ve aile efradı hakkında bilgiler verir. Ayrıca kendi edebî tekâmülünün oluşmasındaki sebepleri ve siyâsî hatıraları anlatır.

Yahya Kemal, baba ve anne sülâlesi bakımından soylu bir aileye mensuptu. Büyük babası Yunus Ref’et Bey, babası ise İbrahim Naci Bey’dir. Şairin bilinen en eski ceddi, III. Mustafa zamanının sancak beylerinden Şehsüvar Paşa’dır. Zaten Cumhuriyet Devrinde aldığı Beyatlı soyadı şeh-süvâr kelimesinin Türkçe kökenli şeklidir. Annesi Nakiye Hanım, şair Leskofçalı Galip’in kardeşi İsmailpaşazâde Dilâver Bey’in kızıdır. Baba tarafı Niş’ten, anne tarafı ise Vranya’dan Üsküp’e gelmişlerdir. Anne ve baba tarafından cedleri ise Şehsüvar Paşa’da birleşmektedir. Bu Şehsüvar Paşa, evlâd-ı fatihânın (ilk Rumeli fatihlerinin) çocuklarındandır.

Yahya Kemal, Müslümanlığın ve Türklüğün kesif bir şekilde hissedildiği bir yerde doğmuştur: Üsküp. 1884 yılında dünyaya
gelen Kemal’in çocukluk yılları burada geçmiştir. Büyük vâlidesi Âdile Hanımın konağında çocukluk yıllarını ikmal eden Yahya Kemal’in üzerinde en çok tesir bırakan kişi annesi Nakiye Hanımdır. O, kendi kardeşlerinden ve annesinden oldukça farklı bir mizaca sahipti. Çok hisli ve asabiydi. Vakûr ve haysiyetliydi. Dini bütün bir hanımdı. Namazlarını aksatmamaya çalışırdı. Y. Kemal, babasından ise pek iyi bahsetmemektedir. Babası, annesini oldukça fazla üzerdi. O devirde bazı erkeklerde görülen akşamcılığa babasında da tesadüf edilirdi. Yahya Kemal’in babası, daha sonra Selanik’e gitmeye karar verdi. Bu karar annesini derinden etkiledi ve kadın bu yüzden verem oldu. Selanik, Üsküp’e göre oldukça modern ve serbest fikirli insanların yaşadığı bir yerdi. Burada, Üsküp’teki manevî hayatı bulmak oldukça zordu.

Annesinin dadısı olan ve ‘nene’ dediği Fatma Hanım da Yahya Kemal üzerinde etkili olmuştur. Konağın kâhyalarından Ali Zaim adlı birisiyle evli olan Fatma Hanımın hiç çocuğu olmamıştı. Bütün sevgisini Yahya Kemal’e, onun kardeşi Reşat’a ve kızkardeşi Rukiye’ye vermişti. Fatma Hanım; yüreği sevgi, şefkat, merhamet ve iyilikle dolu bir kadındı. Sinirlenmek, darılmak nedir bilmezdi. Kimseye kötü bir söz söylemezdi. Melek gibi birisiydi.

Yahya Kemal, 1889’da beş yaşındayken Yeni Mektep adlı okula başlarken yapılan törenleri hatırâtında canlı bir şekilde anlatıyor. O devrin ve Üsküp’ün bir âdeti olarak ilkokula başlayacağı zaman, okul hocaları ve öğrencileri, Kemal’i okula getirmek için ilâhîlerle evine doğru gittiler. Eve mahalle eşrafı ve çocuklar da gelmişlerdi. Y. Kemal’i evin bir köşesinde oturan Gani Efendi’nin önünde diz çöktürdüler. Gani Efendi, Kemal için alınan yaldızlı eski usül elifbâ’yı açıp ilk harfleri ona tekrar ettirdi. Sonra ona şekere bulanmış bir parça mürekkep yalattı. Dualar edildikten sonra Kemal’in babası hocaya: “Eti senin kemiği benim.” dedi ve sonra çocuğu hocaya teslim etti. Hoca, evden öğrencilerle beraber çıkıp yine ilahîlerle okula doğru yöneldi. Mahalleden gelen çocuklarla beraber Yeni Mektep’te okuyan çocuklara da külâhlarla şeker ve bir günlük harçlık verildi. Y. Kemal’in evinde misafirlere şerbet ve kahveler dağıtıldı. Yani bir çocuğun okula başlaması törenle oluyordu. Sultan Murat Camisi’nin arkasında olan Yeni Mektep’te ayrıca Y. Kemal okula gidince onun için bütün öğrencilere simit de dağıtılmıştı.

Y. Kemal, ilköğrenimine başladığı Yeni Mektep’in arkasında bulunan Beyan Baba Türbesi’ne Balkanlar Osmanlının elinden çıktıktan sonra gittiğinde düşüncelere dalıp hayıflandı. Hatırâtında Beyan Baba Türbesi’nin mükemmel bir tarzda yapıldığından söz eder. Türbenin içinde iki tane lahit vardır. Bunlardan birisi Sultan Bayezid-ı Velî’nin kızı Beyhan Sultanın, diğeri ise onun kocasınındır. Üsküplüler Beyhan Sultan ismini unutarak buranın adını Beyan Baba Türbesi koymuşlar ve türbede o isimde bir evliyanın bulunduğuna inanıp ziyaret etmişler. Yahya Kemal Üsküp’ten ayrıldıktan otuz dokuz sene sonra (yaklaşık 50-51 yaşlarında) burayı ziyaret ettiğinde çok değişik duygular içerisinde kalmıştır. Türbeyi ziyaret ederken karşısına türbedar olarak Hintli bir fakir çıkmış, Hintliye, türbe kimin, diye sorduğunda yarım yamalak bir Türkçe ile aldığı “Arnavut Babanın.” cevabı üzerine “Bu şahıs belki nerede olduğunu dahi bilmiyor. Zavallı Beyhan Sultan, Sırbistan’ın hâkimiyeti altında bir Üsküp… Bunlar da mı olacaktı. Hey koca Osmanlı…” şeklinde düşüncelere dalmıştı.

Yahya Kemal’in doğup küçük yaşlarını idrak ettiği şehir olan Üsküp’ün muhayyilesindeki yeri bambaşkadır. Şair için Üsküp’te Yıldırım Beyazıt’ın önemi büyüktür. Nitekim Kaybolan Şehir başlıklı şiirinin ilk iki mısrasında bunu belirtiyor: Üsküp ki Yıldırım Bayezid Han diyârıdır. / Evlâd-ı Fâtihân onun yadigârıdır. Üsküp bir kere; camileri, hanları, hamamları ve diğer tarihî yerleriyle bizden bir şehirdir. Bu şehrin her taşında, toprağında Müslüman-Türk şehri olduğu yazılıdır. Yahya Kemal; Üsküp’ü fetheden Murâd Hüdavendigâr’ı ve akıncıları çok sever. Buraya özellikle Anadolu’dan birçok Türk’ün getirildiğini ve böylece buranın artık bir İslâm şehri olduğunu bilir ve evlâd-ı fâtihân ‘fatihlerin çocukları’ mefhumunun kendisi üzerinde meydana getirdiği tesirin ölünceye kadar silinemeyeceğini söyler. Y. Kemal; ona ve Anadolu’nun dışında, Rumeli’de yaşayanlara “göçmen” denilmesinden hiç hoşlanmaz. Bu kelimeyi İstanbul, Ankara ve Anadolu’nun diğer şehirlerinde yaşayan vatandaşlarımızın diline dolayanların Slâvların ve Avrupalıların olduğunu dile getirir. Yani 550 senelik bir dönemde, Müslümanlar’ın vatanı olan Rumeli’de bir insanın nasıl göçmen olabileceği bir türlü aklına sığmaz. Bu gibi şeylerin, Sırpların Rumeli’yi kendi vatanları olarak görmelerine bir dayanak teşkil ettiğini söyler. Sırplar ve diğer Avrupa ülkeleri Müslüman Türklerin Rumeli’ye göçmen olarak geldiklerini, buraların onların kendi vatanları olmadığını öne sürerler. Anadolu halkının bu çeşit tabirleri kullanması da onların ekmeklerine yağ sürer. Rumeli, Müslüman Türk’ün anavatanıdır. Anadolu’da birçok Gayrimüslim nüfus yaşarken, Rumeli’deki Gayrimüslim nüfus belki Anadolu’dan daha azdı.

Yahya Kemal, Müslüman bir Türk ailesinde yetişmiştir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, doğduğu yer İslâm’ın tam olarak idrak edildiği bir yerdi. Babası yaşamasa bile annesi Müslümanlığı yaşamaya çalışırdı. Özellikle ezan seslerinin Yahya Kemal üzerindeki tesiri çoktu. Kendisi, Müslüman Türk çocuklarının dinî ve millî terbiyesinde ezan seslerinin çok büyük rolü olduğu düşüncesindeydi. Üsküp camilerinde o muazzez ezan sesleri başladığında, Y. Kemal’in evinde ruhânî bir sessizlik olurdu. O zaman, âdetâ Üsküp sokaklarında manevî bir rüzgâr dolaşır, bütün şehir bir mabet sükûnuyla dolardı. Kendisi Paris’te kaldığı zamanlar bile Üsküp’teki ezan seslerinin bir hatıra gibi kalbine aksettiğini söyler. (Üsküp’e giden birisi olarak biz; bugün de açıktan, minarelerden okunan ezan seslerinin gönlümüzde meydana getirdiği tesire şahidiz. Bunu biz de iliklerimize kadar hissettik.) Annesi Kur’an ve Muhammediyye okurdu. Yazıcızâde Mehmed Efendi’nin bu eserini yüksek sesle ve makamla seslendirirdi. Nakiye Hanım, ayrıca Yunus Emre’nin ilahîlerini de terennüm ederdi. Annesi Y. Kemal’e: “Oğlum, dünyada iki insanı sev: Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’i (s.a.s.) ve Sultan Murad Efendimizi.” derdi. Muradlar’ın yeri Rumeliler’in nezdinde çok önemlidir. I. ve II. Murad Rumeliler’in gözünde tek Murad gibi kabul edilmektedir. Onlara büyük tazim gösterilir. Y. Kemal’in annesinin sözleri, ileriki yıllarda şiirlerinde görülen maneviyatın ilk tohumlarını atmıştır.

Üsküp’teki hayatında uşakları Hüseyin’in de etkisi vardır. Leskofça muhacirlerinden olan Hüseyin; Budin, Belgrad ve Leskofça türküleri söyler, Battal Gazi destanı okurdu. Bu türküler ve destan, Yahya Kemal’in ileride yazacağı şiirlerde ve musikîşinaslığında önemli bir rol oynamıştır.

1892 yılında yedi yaşındayken Y. Kemal, Ahmet Eyüp Paşanın açtırdığı ilk modern mekteplerden olan Mekteb-i Edeb’e yazdırılmıştır. Burada 4 sene okumuştur. 1895’te Mekteb-i Edeb’ten çıktıktan sonra Y. Kemal’in Üsküp İdadisi –Ortaokulu-’ne yazıldığını görüyoruz. O sene babası, Üsküp’ten Selanik’e taşınma kararı alınca şairimizin aile felâketleri başladı. Yahya Kemal’i Selanik İdadisi’ne naklettiler. Annesi Nakiye Hanım Üsküp’ü çok sevdiğinden ve Selanik’ten pek hoşlanmadığından, daha önce dûçar olduğu verem hastalığı arttı ve Üsküp’e döndü, 1897 yılında ise vefat etti. Annesinin ölümü Yahya Kemal’in üzerinde derin bir tesir bıraktı. Tahsili de kesintilere uğradı; bir Selanik, bir Üsküp İdadisi’ne gitti, geldi. Annesinin ölümü Yahya Kemal’in ailesinin parçalanmasına sebebiyet verdi. Yahya Kemal’in 1902 yılında İstanbul’a gönderildiğini görüyoruz. O, İstanbul’a gelir gelmez. Galatasaray Mekteb-i Sultanîsi’ne yazılmak istedi. Fakat buraya kaydolamadı. Bir müddet annesinin akrabalarından İbrahim Bey’in Sarıyer’deki köşkünde kaldı. İbrahim Bey, keyfine düşkün bir adamdı. Dostlarını toplar ve boğaziçi eğlencelerine dalardı. İbrahim Bey’in arkadaşlarından Serezli Şekip Bey adlı alafranga, Avrupa hayranı ve Fransızcayı çok iyi konuşan birisinin telkinleriyle Yahya Kemal’de bir Fransız merakı oluştu. Bunun neticesinde 1903 senesinin Ağustos ayında Memphis vapuruyla Paris’e gitti.

Yahya Kemal’in Paris’teki hayatı iniş çıkışlarla doludur. Paris’e ilk gittiğinde orada Jöntürklerle karşılaştı, yaklaşık 5 yıl onların yanında kaldı ve onlarla görüştü. ‘Genç Türkler’ anlamına gelen Jöntürkler arasında Ahmed Rıza Bey, Sâmî Paşazâde Sezaî Bey, Hoca Kadri Efendi, Prens Sabahaddin Bey ve Abdullah Cevdet’i sayabiliriz. Bunlar yeniliği, Batıcılığı savunuyorlardı. II. Abdulhamid’den nefret ediyorlardı. Y. Kemal, Jöntürklerin aslında bir hiç olduğunu, onların devamı olan İttihat ve Terakkî’nin ise Osmanlı Devleti’ni parçaladığını ve Jöntürk zihniyetinde olan insanların memlekete hiç bir şey getirmediğini söylüyor. Başlangıçta Jöntürklerin etkisiyle Abdulhamid’e düşman olan Y. Kemal, hatasını anlamış ve Abdulhamid’in aslında milletini çok seven birisi olduğunu kabul etmiştir.

Y. Kemal, Meaux Koleji’nde bir sene okuyup Fransızcasını ilerlettikten sonra Ulûm-ı Siyâsiyye Mektebi’ne kaydolmuştur. Burada Fransa’nın en büyük tarihçilerinden olan Albert Sorel, Albert Vandale, Emile Bourgoix ve büyük hukukçulardan Louis Renault’tan dersler almıştır. Albert Sorel ve onun talebelerinden Camille Julian’dan tarih ortasında Fransızlığı arama usüllerini öğrendi. Kendisi de tarih ortasında Türklüğü aramayı düşünmeye başladı. Camille Julian’ın şu cümlesi Yahya Kemal’i çok etkiledi: “Fransız milletini bin yılda Fransa’nın toprağı, meydana getirdi.” Fransa’ya kendi kültürünü pek tanımadan gelen Yahya Kemal’i, aldığı bu dersler derinden etkiledi ve 1071 Malazgirt zaferinden sonraki Selçuklu ve Osmanlı tarihini tetkike başladı. Selçuklu ve Osmanlı ile ilgili birçok kitap okudu. Böylece onda büyük bir tarih şuuru oluşmaya başladı. Selçuklu ve Osmanlı asırlarında Anadolu, Rumeli ve İstanbul’a mimarî olarak verdiğimiz usûl, Türkçenin yeniden tecellîsi, devlet ve medeniyetimizin tesisi, Osmanlı Devleti’ni ortaya çıkaran birçok ırkın, bir sentez hâlinde büyük bir medeniyet oluşturması Yahya Kemal’de büyük bir Osmanlı hayranlığı meydana getirmiştir. Yahya Kemal ırkçı değildir. O, Osmanlı Devleti’nde ve Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan ve değişik ırklara mensup milletleri bir Türk üstkimliğiyle nazara verir. Türklük, denince Yahya Kemal’in aklına özellikle Müslüman olan ırkların oluşturduğu bir birliktelik gelir. Yahya Kemal’in sıklıkla kullandığı Türk kavramını bu açıdan değerlendirmek daha sağlıklı sonuçlar verecektir. O, tarihin akışını değiştiren Türk soyuna sahip olmasından da hiç bir zaman gocunmaz. İslâmiyet’e tarih boyunca büyük hizmetleri olan Türk milletinin Çanakkale zaferinden ve millî mücadeleden başarılı bir şekilde çıkmasından, İslâm’ın son kalesi olan Anadolu topraklarının kurtulması anlamını çıkarır. ‘Eski Şiirin Rüzgârıyla’ adlı şiir kitabında geçen 26 Ağustos 1922 başlıklı şiirinde bunu ne güzel anlatıyor: Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbî / Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbî / Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın / Gâlib et çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.

Yahya Kemal, daima Batılı gibi düşünen kendi kültüründen kopuk, dinî düşünce ve hayattan uzak Jöntürklerle ilgisini kestikten sonra artık kendini tamamen Türk tarihine, diline, kültürüne ve dinine vermiştir. Kemal, tarihte atalarımızın en çok fatihliği üzerinde durur. Şöyle der: “Bizim felsefemiz yoktur. Çünkü ordular felsefe yapmaz, fütûhât yapar. Biz de böyle yapmışız. Biz vatanlar kuran bir milletiz.” Y. Kemal Fransa’daki tarih hocalarının etkisiyle, Türklüğü tarih ortasında ve coğrafyada aramaya koyulur. Camilerimizi, medreselerimizi, kabristanlarımızı birer birer gezer. Tarihî şahsiyetleri de araştırır. Yeni bir sentez yaparak, Türk büyüklerini genç nesle tanıtmaya çalışır.

Yahya Kemâl’in şiir dilinin oluşmasında çeşitli etkenler vardır. Kemal, Paris’e gitmeden önce Recâîzade Ekrem’in, Ziya Paşa’nın, Abdulhak Hamid’in, Mehmed Celâl’in, Tevfik Fikret’in ve Muallim Naci’nin eserlerini okumuştur. Bunların içinde ona en fazla tesiri olan Muallim Naci’dir. O, Fransa’da birçok şairden etkilenmiştir. Kendisi, Gustave Flaubert, Paul Verlaine, Theophile Gautier, Edgar Alan Poe, C. Baudelaire, Paul Verlaine gibi şairlerin şiirlerini okumuştur. Fakat ona en çok, Jose Maria Heredia adlı şair tesir etmiştir. Bu şair, klasik bir sanatkârdı. Şiirlerini ilham ve ihtirastan uzak ve bir kuyumcu inceliğiyle yazmıştır. Yüz kadar sone (iki dörtlü veya iki üçlüden oluşan on dört mısraları bir şiir şekli) ve bir iki uzunca manzume kaleme alan Heredia, Kemal’de derin izler bırakmıştır. Heredia eski Yunan ve Latin şiirini ona sevdirmişti. Yahya Kemal de kendi kültürünün şiir dilini böylece aramaya başladı. O da bizim eski şiirimizdeki güzellikleri incelemeye koyuldu. Eski dille yazan fakat Batı’ya özenen Servet-i Fünûncular’ın dilini sevmedi. Onları taklitçi olarak değerlendirirdi. Eski şiirimizdeki mısra-ı bercestenin öneminin farkına vardı. ‘Geçti Gâlib Dede candan yâhû’ mısrası eski olmakla beraber Türkçeydi. Burada mükemmel bir ifade tarzı vardı. Yahya Kemal, şiirde kelimelerin anlamlı bir şekilde belirli ölçü ve kâfiyelere göre sıralanmasının yeterli olamayacağını, şiirde bir ritmin olması gerektiğini savundu ve bunu yakalamaya çalıştı. Şiirlerinin hemen hemen tamamını aruz vezniyle yazdı. Mehmet Akif Ersoy ile beraber, aruz veznini Türkçeye en iyi uygulayan iki şairden birisi oldu.

İstanbul, Y. Kemal’in üzerinde derin etkiler bırakmıştır. O, İstanbul’un sadece padişahlar ve İstanbullular tarafından bina edildiğine inanmaz. Anadolu’nun dört bir tarafından; yani Konya’dan, Bursa’dan, Edirne’den, Sivas’tan, Tokat’tan ve Üsküp’ten, Hicaz’ dan, Macaristan’dan, Bağdat’tan, Tunus’tan, Trablusgarp ve Cezayir’den İstanbul’a gelen Müslümanların ve onların buradaki ailelerinin el sanatları, musikileri, ev mimarîleri, cami, hamam, kubbe anlayışları ile İstanbul’u şekillendirdiğini ve böylece yeni bir sentezle İstanbul medeniyetinin oluştuğunu söyler. Türkçe konusunda da İstanbul Türkçesinin esas alındığı Türkçeyi savunur ve İstanbul efendileri ile hanımefendilerinin konuştuğu İstanbul Türkçesinde mükemmel bir musikînin olduğunu fark eder. O, ayrıca Türkçeye ‘beyaz lisân’ der.

Yahya Kemal, 1912 yılında İstanbul’a geldikten sonra artık bir İstanbul şairi olarak tanındı. İstanbul’un her köşesini karış karış gezdi ve şiirlerinde İstanbul’a çok önemli bir yer verdi. İstanbul’da kendini entelektüel çevrelere de kabul ettiren Yahya Kemal, hayatı boyunca pek çok yer gezmiştir. Urfa, Yozgat, Tekirdağ ve İstanbul milletvekili olarak birçok kere milletvekli seçilmiş; Varşova, Madrid, Lizbon’da orta elçi sıfatıyla çalışmış, 1947 yılında yeni kurulan Pakistan Devleti’nin ilk büyükelçisi olmuştur. Avrupa’daki birçok ülkeye ve Anadolu’daki pek çok şehre gitmiştir. 1 Kasım 1958 yılında İstanbul Cerrahpaşa Hastanesi’nde hayata gözlerini yummuştur.

İnce ayrıntılarla ve doğru olarak anlattığı hatıraları sayesinde biz, Yahya Kemal’in hayat hikâyesini, tarihe bakışını, Türk dili hakkındaki görüşlerini, dinî inançlarını ve şiir hakkında görüşlerini öğreniyoruz.

Şiirleriyle genç nesle tarih şuuru kazandıran ve şiirlerinde musikî notasını andıran ifadeleriyle mazimizi nazara veren Yahya Kemal’in hatıraları, şairimizin yabancı bir ülkede -Fransa’da- kendi özüne nasıl döndüğünü, bunun için hangi merhalelerden geçtiğini göstermesi bakımından önem arz etmektedir.



__________________

KAYNAKLAR

Banarlı , Nihat Sami, “Yahya Kemal’in Şifâhî Hatıratı”, İstanbul,1960.
Kemal, Yahya, “Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım”, 3. Baskı, İstanbul 1986.
Kemal, Yahya, “Eski Şiirin Rüzgârıyla”, İstanbul, 1962.
Okay, Orhan, “Beyatlı, Yahya Kemal (Ansiklopedi Maddesi)”, Türk Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, cilt:6, s.35-39, İstanbul 1992.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 3 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye