Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Prof. Dr. Ethem CEBECİOĞLU İle Tasavvuf İrfanı Üzerine
MesajGönderilme zamanı: 10.09.14, 15:01 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 23:16
Mesajlar: 123
Prof. Dr. Ethem CEBECİOĞLU İle Tasavvuf İrfanı Üzerine Röportaj

Konuşan: Sadık YALSIZUÇANLAR


Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü’nün yazarı, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Ana Bilim Dalı Başkanı; Prof Dr. Ethem CEBECİOGLU hocamız ile tasavvuf irfanı üzerine yaptığımız röportajı sizlerle paylaşacağız.

Bir Allah dostu, 'Tasavvuf, Allah'ın seni sende öldürüp, Kendinde ebediyyen diri kılmasıdır' der, Bu hakikati açar mısınız?
Söz konusu tasavvuf tanımı, Tâcu'l-Ârifin Cüneyd-i Bağdadi'ye aittir. Bilindiği gibi insanın biri topraktan gelen maddi yönü diğeri de kendisindeki nefhay-ı Rabbani olan ruh yönüdür. İnsanda bir de bu maddi yönün istek ve arzularından müteşekkil olan nefis bulunmaktadır. Gazali'nin teşbihiyle nefis; ıslah edilmesi gereken ruh süvarisinin bindiği at gibidir. Islah edilip insana faydalı olması için insana verilen bu yönümüz, şayet ıslah edilmezse sahibinin sözünü dinlemeyen huysuz bir at gibi onu uçuruma götürüp helak edebilir.
İnsanın cimrilik, öfke, şehvet, mal hırsı, sahip olma vs. gibi özellikleri ıslah edilmelidir. İşte Bağdadînin yaptığı bu tanıma göre tasavvuf, insanı, insan doğasına ait olan bu gibi sıfatlardan kurtararak onlar yerine cömertlik, öfkeyi kontrol edebilme, mal hırsından kurtulma, marifet ilmi vs. gibi olumlu sıfatlarla bezenmesi sürecidir. Tanımdaki tabiriyle bu sıfatların öldürülerek yerlerine asılları ilahi cihetimize ait olan olumlu huyların ikame edilmesidir.
Bağdadi'nin tasavvufa ilişkin bu tanımının; "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanınız/tahallaku bi ahlâkillah" hadisi ile sûfî literatürde kurb u nevâfil olarak bilinen şu hadis-i kudsiden mülhem olduğunu da söylemek mümkündür: "Kulum bana farz vecibeleriyle yaklaştığı kadar hiçbir şeyle yaklaşamaz. Bunlara ilaveten yaptığı nafilelerle de bana yaklaşmaya devam eder. Ta ki sonunda, Bana o kadar yakınlaşır ki Ben onun gören gözü, işiten kulağı ve tutan eli olurum."
İşte tasavvuf, insana ait olan fani ve sınırlı sıfatlardan kurtularak ilahi sıfatlarla bezenmesidir. Bu tanımın da bu doğrultuda anlaşılması uygun olacaktır.

Tasavvuf kelimesinin etimolojik geçmişinde neler var? Anlam dünyasına neler giriyor, hangi kökten, kökenden geliyor? Belli başlı tezleri özetler misiniz?
Tasavvuf kelimesinin nereden geldiği ve bu zümrenin niçin sûfîyye ismiyle anıldığı konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bu konuda kaynaklarda yer alan bilgilere göre kelimenin etimolojik kökenine ilişkin şu kelimeler zikredilmiştir. Bu tür kimseler, kaba yün anlamına gelen suf giyindiklerinden, suf kelimesinden; yaşantıları efendimizin etrafındaki suffe ashabına benzediğinden dolayı Ashâb-ı suffe'den, kendi gönüllerini saflaştırmakla uğraştıklarından dolayı saff kelimesinden türediği söylenmiştir. Yine sûfîlerin gönül hikmeti ile uğraşmalarından dolayı Yunanca hikmet anlamına gelen sofos- sophia kelimesinden, Allah katında ilk safta yer almalarından dolayı da saff-ı evvel kelimesinden türediğine ilişkin görüşler ileri sürülmüştür. Bu kelimeler arasında suf kelimesi, iştikak ve kronolojik uyuşma yanında sûfîlerin renksiz, kaba yünden yapılan yün elbiseyi giymeleri nedeniyle de diğerlerine tercih edilmiştir. Sûfîler bu giyim tarzlarını da Enes b. Malikten rivayet edilen şu hadise dayandırmışlardır. Enes b. Malik şöyle der: "Peygamber Efendimiz (a.s), bir köle bile olsa insanların davetine icabet eder, eşeğe biner ve yün elbise giyerdi." Sûfîler de yün elbise giymeyi, Peygamberlerin elbisesi ve tevazu alameti olduğundan uygun görmüşlerdir Beyaz renkli yün elbise giymeyi de sûfîler hicri 3. asırdan itibaren teamül haline getirmişlerdir. Çeşitli görüşlere rağmen, bu konuda kesin olan husus şudur ki: hangi kökten türemiş olursa olsun "sûfî" kelimesi bu zümreye mal olmuş bir lakaptır Sûfîlik yolunu benimseyene "sûfî" onun takip ettiği yola da "tasavvuf denmiştir.
Ayrıca sûfîler dünya ile kalbi bağlarını kestikleri ve yurtlarını terk ederek diyar diyar dolaştıkları için "seyyahun/geziciler" ve "guraba/garipleı^; az bir yemekle yetindikleri için "cu'iyye/aç duranlar”, mal ve mülke rağbet etmedikleri için "fukara/fakirler", "derviş"; mağaralarda yalnız bir hayat yaşadıkların için "şikeftiyye" gibi isimler de verilmektedir.

Sûfî ile kelamcının ilahi hakikati anlama imkânları bakımından durumları nasıldır, kıyaslar mısınız?
Sûfî ile kelamcı arasında arasındaki farkı her iki ilme de vukûfiyeti ile bilinen Hüccetü'l-İslâm imam Gazali'nin -ki İslâm'ın sağlam delili ve savunucusu anlamındaki anılan bu vasıfları Gazali'nin İslâm dünyasındaki müsellem vasıflarıdır-bu konuda yaptığı örnekli mukayese ile bu suale cevap verelim. Bilindiği gibi Gazali, kelam tarihinde kelamın ana mevzuuna "mevcûd"u sokarak kelamın mevzu- unun değişiminde rol oynayan önemli mütekellimlerden (kelamcılardan) kabul edilmektedir. Bu yüzden hem kelamcı hem de mutasavvıf kimliğini barındırması bakımından onun bu konudaki görüşleri son derece önem arz etmektedir. Gazali, sûfî ile kelamcıyı kıyaslarken şöyle der: Sûfî Hac için Kâbe’yi görme arzusuyla belli bir hedefe doğru yola çıkan hac yolcusuna benzer. Mütekellim ise bu yolda hacıların güven ve emniyetini korumakla görevli güvenlik görevlilerine benzer. Gazali bu teşbihinde kelamın ana gayesine işaret etmektedir. Şöyle ki kelam, batıl fırkalar ve inkârcıların ileri sürdüğü aksi delillere karşı genel olarak söylemek gerekirse ulûhiyet, nübüvvet ve ahirete ilişkin konularda onların bu delillerini çürütmek üzere ortaya çıkan bir İslâmi disiplindir Tasavvufta ise bir şeyi başkalarına kabul ettirmeden önce onu kendi neftinde yaşamak öncelikli gayedir. Ancak bunun kesin bir ayrım olmadığını da belirtmek gerekir. Şöyle ki tasavvuf tarihinde dini hususları önce kendi nefislerinde tahakkuk ettiren sûfîler dinin tebliğinde de çok önemli roller icra etmişlerdir. Diğer bir ifadeyle cihad-ı ekberi başarıyla bitirenin cihad-ı asğarda başarılı olacağını savunmuştur sûfîler.

Bu önceleme sûfîlerin hali, kale; eylemi bilgiye öncelemeleri ilkesini doğurmuştur. Bu öncelemeden kaynaklandığı söylenebilecek bir diğer hususiyet de ilahi hakikatin doğasına ve mahiyetine ilişkin sûfî ile kelamcı arasındaki ayrımdır. Genel olarak söylemek gerekirse sûfî ile kelamcının bahsettiği ilahi hakikat'in aynı olmadığını söyleyebiliriz.
Kelamcı dinin herkese hitap eden formel yönü ile uğraştığından genelde bu herkese hitap eden kısmı üzerinde konuşur. Sûfî ise dinde bir sarmalın olduğunu ele alınan her bir dini kavramda sûfînin manevi durumuna göre böylesine bir derinlik ve yüzey farkı bulunduğunu belirtirler. Bir örnekle bu söylediğimizi açıklamak gerekirse; mesele tevhidin kelama için ifade ettiği anlam bellidir. Sûfîler ise bunu kabul etmeleri yanında tevhidin kusûdî, şuhûdî, vücûdî gibi mertebelerinden bahsederler. Yine kelamcı ilahi hakikati anlama konusunda aklı ve dini nasları yeterli görürken sûfî, eylem ve Allah ile muamelesinden doğan keşf ve irfan dedikleri diğer bir bilgi türünün hakikati anlamada işlevsel olduğunu kabul eder. Aklın dünyayı dizayn bakımından Mevlânâ'nın tabiriyle iyi bir dost ve kılavuz olmasına rağmen Allah ile muamelede ve aşk bahsinde çamura saplanan merkep misali olduğu kanaatinin sûfîlerce paylaşılan ortak kanaat olduğunu söyleyebiliriz.

Dinin batini yorumları hangi kökene dayanıyor? Efendimiz ve Hz. Ali'nin ariflerin sultanı oluşu bize ne ifade ediyor?
Zahirinden bağımsız tek başına dinin batınî yorumunun mutasavvıflar tarafından muteber kabul edilmediğini tasavvuf tarihindeki bir çok sûfînin ve tasavvuf ekolünün beyanları doğrultusunda söyleyebiliriz. Batın bir şeyin zahirde, görünürde olmayan iç ve özdeki manasını ifade etmektedir. Zahirden yoksun bir batını sûfîler tek kanatlı kuşa benzetmiş, zahir ve batının cem edilmesini zü'l-cenaheyn olarak yorumlamışlardır. Bilindiği gibi İslâm tarihinde Batınîlik uzun bir süre İslâm dünyasında çeşitli suikast eylemlerinde de bulunan siyasi bir fırkanın adıdır. Gazali'den (ö.1111) iki asır önce ortaya çıkan Batınîlere en ciddi ilmi darbe kendisi de bir Batınî dâisi tarafından öldürülen Selçuklu veziri Nizamü’l-mülk'ün teşvikleriyle Gazali tarafından vurulmuştur. Mutasavvıflar tarafından zahirden yoksun bir batın; Mevlânâ'nın teşbihiyle kabuğu olmayan bir çekirdek misali muteber değildir. Efendimizin (s.a.v) de buna delil oluşturabilecek ölüm korkusundan kelime-i şehadet getiren sahabînin mazeretine “Kalbini mi yarıp baktın?” diye kınaması ve “Bizler zevahire göre hüküm veririz. Sırları bilen ise Allah'tır.” hadisleri de bu meyanda zikredilebilir.

Hz. Ali (r.a) için marifet ilminin kapısı deniyor? Bu ne demektir?
Bilindiği gibi Efendimiz (s.a.v) hatemül-enbiya olması yanında kendinden sonraya ilahi nurun ve irfanın en kemal düzeydeki taşıyıcısı ve mazharıdır. Mevlânâ'nın teşbihiyle herkes nurunu, irfanını o nur menbaından almaktadır, işte o nur kaynağından bu nuru ilk alanlardandır Hz. Ali. Hz. Ali, daha çocukken İslâm'ı kabul etmiş ve küfrün kirine hiç bulaşmamıştır. Hicret esnasında ölümü göze alarak Efendimiz'in yatağına yatmıştır. Yine İslâm tarihindeki dört büyük hanımdan biri olan ve Efendimiz’in "Fatıma benden bir parçadır" diye tavsif ettiği validemizin eşidir.
Ayrıca Efendimizin soyu Hz. Ali'nin oğulları ile devam etmiştir. Bu yüzden tüm tarikat silsileleri Hz. Ali'ye dolayısıyla Efendimiz'e ulaşmaktadır. Efendimizin neslinden bir kimsenin silsilede bulunmasıyla da o silsile "altın silsile" unvanını almaktadır. Efendimizin diğer sahabîlere nazaran Hz. Ali'ye farklı bir ilim/sır talim ettiği de tasavvuf ekollerince kabul edilmektedir. Söz konusu görüş de Efendimizin "Ben ilmin şehriyim Ali, onun kapısıdır" hadisine dayanmaktadır. Çünkü o şehirden öncelikle istifade ederek velayet-i kübra'nın sahibi olan Hz. Ali'dir. Bu nedenle de marifetin kapısıdır.

Hz. Mevlânâ'nın tasavvuf tarihinde yeri nedir?
Tasavvuf tarihinde her bir velinin ayrı bir mazhariyetinin olduğu söylenilebilir Mevlânâ hazretlerini de diğer evliyadan ayıran, kendi ifadesiyle "Ben öyle bir aşka gark olmuşum ki evvel gelenlerin aşkları da benim bu aşkıma batmış yok olmuştur, sonra gelenlerin aşkları da" (Mesnevî, c. I, b. 1757) onun Cenabı Hakk'ın aşk tecellisine mazhar olan bir aşk velisi olmasıdır. Bu aşkını Fars edebiyatının en velûd müelliflerinden biri olarak mümkün mertebe dile getirmesi aynı zamanda onun bu aşkın hizmetçisi durumundaki sanat ve estetik hususiyetini öne çıkarmıştır. Eserleri ve görüşleriyle İslâm tasavvufunun önemli mümessillerinden biri olan Mevlâna hazretleri aynı zamanda kendi ismine nispet edilen tarikatın da kurucusu ve kendinden sonraya bıraktığı Mevlevî kültürü ile de özellikle Anadolu coğrafyasının İslâm algısının başlıca şekillendiricilerinden biridir.

Hocam, çok teşekkür ederiz.
Ben de teşekkür ederim...

(Somuncu Baba Dergisi, s.33-35, Şubat / 2006)


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye