Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 5 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: İbrahim İpek Uşşakî'nin (rh.a.) Manevi Silsilesi
MesajGönderilme zamanı: 27.10.10, 21:25 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 23:16
Mesajlar: 123
İbrahim İpek Uşşakî'nin (rh.a.) Manevi Silsilesi

Malum olduğu üzere, Allah c.c.’hün evliya ve enbiyasına tahsis etmiş olduğu nur ve feyiz, onların mematlarında da devam etmekte, kendisiyle irtibatlanmak isteyen kişiler oldukça, bu zatların tasarrufları devam etmektedir. Hasseten, evliyaullah Hz. mematında, kınından çıkmış kılıç mesabesindedir ve ruhaniyette daha mutasarrıf olacağı, bu eseri okuyan ve ruhaniyetinden feyizlenmek isteyen ihvanına ve siz okurlarımıza himmeti aliyelerinin ulaşacağı muhakkaktır. Kaldı ki Gavsı Geylani, Ahmederrufai, Husammeddin Uşşaki gibi tarikat pirlerinin ve (büyük) kummeliyn evliyaların, ruhaniyyette mutasarrıf olduğu bilinen bir vakıadır. Bu eseri yazmaya başladığımız günlerde kendisiyle maneviyatta görüştüğümüz İbrahim İpek efendi içinde Ricalullah, Ricalulgayb tabiri kullanıldı. Ruhaniyyette Cenabı Hak tarafından vazifelendirilen ve mutasarrıf olan bu zatlardan, ehli sünnet akaidi doğrultusunda şefi tutularak yapılacak istianelerin, indi ilahide kabule şayan olacağı ve samimi niyetlerin Cenabı Hak tarafından halk olunacağı muhakkaktır. Hemen bu noktada bu zatı tanımayan ve kemalatına vakıf olmayan okuyucuların merakını gidermek ve haklı eleştirilerinin izale edilmesi noktasında* hakikatleri izhar ve “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz”, dendiği gibi gerek kendi yazdığı ve okuyacağınız divanlardan, gerekse hizmetlerinden, gerekse ihvanlarıyla olan irtibat ve maneviyatlarından, sohbetlerinden yola çıkarak siz saygı değer okuyucularımızla bu hakikatleri paylaşmak istiyoruz. İnanıyoruz ki bu eseri okuyup bu hakikatleri paylaştığımız zaman, asrın feridi olan İnsanı Kamil İbrahim Rüşdü İpek - Şemsi Tuba Tabanı Veli efendimin ruhaniyetinden daha ziyade müstefit olmaklığınız ve şefeati Peygamberi ile İbrahim İpek efendinin şefeati ve himmeti aliyesine ermekliğiniz ve dolayısı ile dünya ve ahiret saadetini kazanmanız İnşaallah mümkün olur. Bir zatın tanıtılması noktasında o zatın tariki, manevi silsilesi ve birinci derecede kendisine icazet yazan zatların kısaca tanınmasında fayda mülahaza etmekteyiz. Ayrıca anlatılacak kemalat ve kerametlerin her ne kadar üçüncü şahıslardan da rivayetlere yer vermemiz söz konusu olsa da, bizim baktığımız pencereden saygı değer okurların bakacağı bu kısmiliğinde bir nakısa olabileceği noktasında bir takım tereddütlerimizi ifade etmek durumundayız. Gönül ister ki bu pencereler çoğalsın daha geniş açılardan bu zatın tanınması ve tanıtabilmesine muvaffak olunabilsin. Bu günkü şartlarda bu işi daha ileri bir zamana tehir ederek ulaşabildiğimiz mevcut kaynak ve rivayetlerle iktifa etmek durumundayız. Ayrıca bu zatın bizlere üçüncü şahıslardan ulaşan nice kerametleri, ihvanıyla arasında otuziki senelik irşat hizmeti esnasında sır kalan sayısız hal ve esrarın olacağı muhakkaktır. Bunların tamamına ulaşıp sizlere aktarsak bile okurlarımız tarafından abartma duygusunun oluşmasından çekinerek ve bu zatların kerametleriyle yadedilmesinin bir nakısa olarak algılanacağı sebebi ile tariki hakka hizmetleri, bu uğurda yaptığı fedakarlıklar ilmi kemalatı ve tasavvufi görüşleri ehli sünnet itikatına olan bağlılığı, vatanına milletine olan sevgi ve saygı bağlarını ön plana çıkararak, ağırlıklı bu konular üzerinde durmayı uygun gördük. İbrahim İpek efendinin tanıtılmasına manevi nesep ve silsilesinden başlamayı uygun gördük ve yine bu zatın ifadeleriyle bu çerçeveyi çizmek istiyoruz.

Hüsameddin pire koşdum
Deniz derya gibi taşdım.
Hemen bayılıp ben düştüm
Rabbim Allah deyu deyu.

Geylaniden feyiz aldım
Bahri ummanlara daldım.
Ben hızırı mürşit bildim
Rabbim Allah deyu deyu.

Yukarıda dendiği gibi tariki hakka intisabı 1945 senesinde Hüsnü Gülzari Hz.lerine biat ile başlamış ve Tariki Uşşakiye bu zatın delaletiyle girip seyri sülük yoluna kadem basmış, Hasan Hüsameddin Uşşaki Hz.lerinin tarikiyle buluşmuş. Hüsnü Gülzari İbrahim İpek efendiyi dualadığı zaman Hüsnü Gülzari Hz.leri 75 yaşlarında, İbrahim İpek efendi ise 14 yaşlarındaymış. Hüsnü Gülzari Hz.leri Yerliköye uğrayıp İbrahim İpek efendiyi dualadıktan sonra yola koyulmuş. Emirhalil köyüne geldiğinde yanındakilere şimdi gidip icazetini yazmak içimden geliyor, demiş. Altmışlı yaşlar, ölümü hatırlatan yaşlar olduğundan Hüsnü Gülzari Hz.leri kamil ihvanlar tarafından, yerine kimi bırakacağı noktasında suallerle muhatap olurmuş. O da İpek Efendiyi kasıtla, iki sene sonra ana rahmine düşecek, bir defasında ana rahminde, başka bir kere ihvanla sohbetteyken şimdi doğdu gibi keşfen tebşiratlarda bulunmuş. Doğduktan sonraki dönemlerde Yerliköy’e dönerek buradan bir koçyiğidim çıkacak, yerimi ona teslim edeceğim, diyerek ihvanlara tebşir edermiş. Bu rivayetleri sonradan duyan İbrahim İpek efendi, annesinin ismini “efendi” koyduğu bir ihvanımıza takılarak: “Sen ve ben anadan doğma efendiyiz” dermiş. Hazır doğum bahsindeyken halen hayatta olan ebesi ve doğuma şahit olan annesi ve diğer Yerliköylü hanımların rivayetiyle doğum anında, loş odanın içinde florasan ışığı gibi bir ışığın lemean ettiği, bunu gören ravi ebenin korkudan dudağı yarıldığı bildirilmiştir. Doğmadan rahimde tebşiri geldi Doğduğu oda nurlarla doldu, Hafızı Kur’andı ummana daldı İlmi ledün bahrinde dalgıçtır İpek. Silsilemizi tanıyan, bilen ihvanca malumdur ki, Tariki Uşşaki’yi Anadoluya Seyit Hasan Neceati efendi getirmiştir. Kendisi askerliğini Osmanlı zamanında Seyyit olduğu için asker derviş olarak Talibi İrşadi Hz.’lerinin kamil halifesi Kanber Efendinin Edirne’deki dergahında yapmış ve sülukunu orda tamamlamıştır. Ala rivayet Hasan Neceati dede, askerliğinin hitamı yaklaştığında Kanber Efendiyi bir telaşe almış, hilafet vermek istediği evladı resul Hasan Neceati dedeyi erbaine sokmuş, birinci erbainde maksat hasıl olmamış, ikinci erbainin ortasında Kanber efendi celallenmiş ve Seyyit Neceati dedeye bir tokat aşketmiş, bu tokatla birlikte basireti açılınca hem sevinmiş hem de tedirgin olarak, evladım bu işin tokatla olacağını bilseydim seni bu kadar bekletmez bu işi daha evvel yapardım, diye latifeyle gönlünü almış. Edirne’den Kanber Efendiden nisbeti alan Seyit Neceati Dede, Hüsnü Gülzari ve Zühtü Efendiye icazet yazmış, Zühtü efendi kısa süre sonra Şeyhi ve Hüsnü Gülzari Hz’leri tarafından Hakkın vasi rahmetine tevdi edilmiş, irşat postuna Hüsnü Gülzari Hz’leri oturmuş ve 90 küsur yaşına kadar bu hizmeti devam ettirmiş; Mehmedi Fehmi, İdris efendi, Hayrullah efendi ve İbrahim İpek efendiye icazet yazmıştır. İbrahim İpek efendi cem esmalarına kadar, hilafetli kamil halife Fehmi Dedenin rehberliğinde yürümüş daha sonra 24 yaşında Hüsnü Gülzari Hz’lerinden icazeti almış, Fehmi dedeye de imzalatarak meşihet postuna oturmuştur. Hüsnü Gülzari Hz’leri Seyit Neceati dededen icazeti aldıktan sonra irşada başlamış. Bulunduğu beldeyi ve memleketimizi nuru ziyasıyla aydınlatmıştır. Zamanındaki bir nakşi meşayihine, durumdan haberdar olan bir zat demiş ki: “Siz yatıp durun bakalım Müdüden (Çorum-Sungurlu’dan) Hüsnü Gülzari diye bir şeyh çıkmış, önüne kattığını dualıyor, yakında dersliyecek ihvan bulamayacaksınız dediğinde: “Basiretli olan o zat: “sen ne diyorsun? O bahsettiğin kişi zaman kutbu oldu. Dört senedir hepimiz ondan feyizleniyoruz. Biz onun atının önüne at mı sürebiliriz!” diye söylemiştir.

İbrahim İpek efendi İstanbul’a gelmeden bir gün önce, rüyamda büyük bir uçak görmekteyim, bulutlara sığmıyor, tarif edilemeyecek büyüklükte. Efendi dergaha geldi, sedire oturdu. Biz bu maneviyatı arz etmeden “Fatih efendi biz de büyük bir uçak görmüştük. Kanadının biri Bediüzaman Said Nursi Hz.’leri oluyor, bir diğeri Süleyman Hilmi Tunahan Hz.’leri oluyor. Şeyhim Hüsnü Gülzari Hz.’leri ise Kutup motor oluyor, uçağı o itiyor diyerek hem rüyayı tabir etti, hem de Hüsnü Gülzari Hz.’lerinin ve kendisinin kemalatını ve kutbiyetini izhar etti. Güruhu naciye gelip geçiyor Nura gark olmuş ceyiş gidiyor. Cihanın kutbu cevlan ediyor Şeyhim Hüsnü kutbu cihan değil mi. Devamını divan bölümünde okuyabileceğiniz bu beyitlerde Hüsnü Gülzari Hz.’lerinin kutbiyetini, İbrahim İpek efendi izhar etmektedir. Hüsnü Gülzari Hz.’lerinin kemalat ve kerametlerini ayrı bir bahse bırakarak halen yaşayan Süleyman Dedenin ağzından, Hüsnü Gülzari Hz.’lerinin lisanından: “İbrahim İpek zamanın kutbu olur fakat biz göremeyiz” ifadesini bizzat bu fakir kulağıyla duymuştur. Yine hulefasından abisi Esat efendinin, Fehmi dedenin ziyaretinde İpek efendi ile bulunduğu bir sırada: “Efendim kardeşimi kutbul aktab olarak görmekteyim” buyurduğunda, Fehmi Dede sinirlenerek, bastonuyla Esat efendiyi dürtüp “Elimizde bir o var. Onu da yüzüne överek zay mı edeceksin.” Diye azarladığı, ihvanca malumdur. Yine Esat Efendi ihvana maneviyatımda 124000 evliyanın sırrı ve dosyaları tüm enbiya ve evliya huzurunda Efendimiz SAV. tarafından Kardeşim İbrahim İpek’e teslim edildi, diye onun kemalatını övmüştür. Yine hulefasından Hasan Mansur efendi yazdığı divanda; Hafız kutub buhtan etmez Okur kuran gıybet etmez, Kimseye kötüdür demez İstiğfara gel kardaşım. diyerek onun kutbiyetini izhar etmiştir.

Bu fakir kardeşiniz de İbrahim İpek efendiye derviş olmadan, Elazığ’da şeyh Halit efendi isminde, Osman Bedreddin Erzurumi’nin hulefasından bir zat ile görüştük. Bu zat hulaseten şöyle buyurdu: “Biz duyduk ki Mahmut efendiye mürşidi kamillik verilmiş, Fetullah hoca efendiye ilmi leddün verilmiş, fakat yeryüzünde mürşidi kamil birden fazla olabilir, insanı kamil ise bir tanedir onun da kim olduğunu bilmiyoruz, dedi. Bu görüşmenin akabinde 15 gün sonra bu fakir, alemi menamda, ortada şeyh Halit efendiyi, sağında Mahmut efendiyi solunda Fetullah hoca efendiyi görmekteyim, işaret ettiği gibi kendisi de mürşidi kamilmiş. Bu arada Halit efendi iki üç adım öne atarak eliyle bir yöne işaret etti, işte İnsanı Kamil de budur, deyip bir zatı gösterdi; baktım İbrahim İpek efendiyi göstermekte.

Çok geç olmadan tanıdım anı
İnsanı kamil değil mi İpek
Peşinden giden kurtarır imanı
Miratı Muhammedin nurudur İpek.

İbrahim İpek efendi’ye intisab etmeden önce boşlukta olduğum bir dönemde alem-i menamda bir oda içinde Çeçen bir mücahit elbisesi içinde kendisini görüyorum. Yanında zakirlerimizden Süleyman kardeşimiz de var. İbrahim İpek efendi yanıma geldi ve bana sarıldı. “Evladım biz seni aldık, kabul ettik.” Buyurdu. Daha sonra kendisini anlatmaya başladı. Ben halvette idim.” İhlas-ı şerif çekerken 13. günde Efendimiz SAV geldi ve beni ridasının içine aldı, Ondan sonra bütün şeyhler bize muhtaç oldu” dedi. Ben bu maneviyatı kendisine açtığımda “Evladım sahih görmüşsün. Efendimiz SAV bizi ridasının üstüne oturtturdu, 12 tarikatın adamı sana rabıta edebilir, dedi. İlerisini açmıyorum deyip bizi dervişliğe kabul etti.

Ya Allah - Ya Hak - Ya Nur - Ya Mübin esmalarını fakire talim etti.

Bize de dörtlü esma verileceği işaret olunmuştu ve böylece kendisine biat ettim. Kendisi ile beraber hac, umre ve Pakistan yolculuklarımız oldu. Bu yolculuklar esnasında sayısız keramet ve kemalatlarına şahit olduk. Kendisinden gördüğümüz ve ihvanından duyduğumuz keramet ve kemalatlarını anlatsak elbette bu kitabın konusunu aşar ve okuyucular nezdinde abartma şüphesi oluşabilip, hüsnü zanlarının kırılacağı endişesiyle, daha çok kendi ağzından nakledilen, birinci ağızdan ve yakınlarından duyduğumuz ender olaylara yer vererek maksadı aşmadan ve sizleri usandırmadan sözü bağlamak istiyorum. Yiğit belli mezesinden Rahmet yağar çizesinden. Çıkar doğru gözesinden Akar Ebu Zülal eğri. Bir insanın içinde ne varsa elbette dışında o zahir olur. Sirke olan bir kaptan elbette bal sızmaz. Bal kavanozundan, dışına bal sızar. Zatın birisi ile sohbet ederken bize şöyle bir ölçü getirdi: “Bir meşayihe biat etmek isteyen, direkt onunla konuşup karar vermesin. O zatın etrafındaki insanlarla, kendisinden feyizlenen müntesiplerine bakarak karar versin. Eğer bu insanlarda şeriatı garrayı Muhammedi’den zerre bir inhiraf sapma varsa, o kişiden uzak dursun. Aksi durum varsa, o insanlar yaşantıları, halleri ile şeriatin hududunu koruyor ve tarikatın usul ve erkanına riayet ediyorlar ise o şeyhin kemaline karar verip, istihareyi de işe katıp o şeyhe biat etsinler buyurdu.” Elhamdülilah Anadolunun bağrında sayısız müntesibi bulunan şeriatın zahirinin muhafızı, tarikatın usul ve füruuna dikkatli güzel bir cemeat oluşturmakla aslında en büyük keramet ve kemalatını ifşa ve kutbiyetini izhar eden bir şahsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Yine diğer bir kerameti ise:

Seher vakti menamımda
Kemalim var kelamımda
Çarı yarlar hep yanında
Fahri alem geldi geçti

diyerek okuyacağınız divanda ve 32 senelik irşad meclislerinde yapmış olduğu sohbetlerle, gönülleri feth ve ruhları irşad ile meşgul olmuş, keramet ve kemalatlarını bu noktada da izhar etmişlerdir. İnşaallah ihvan sohbetlerinden alınmış ses kasetlerine ulaştıkça bunları çoğaltıp, ihvanına ve siz saygı değer okuyucularımıza ulaştırmayı bir borç biliyoruz. Meclisine hakim, kalbden geçenlere vakıf, ihvanına hadim bir zat idi. Münkirlere ve müfsitlere celal ile gösterdiği kerametler, dillerin bağlanması, ilimlerinin ketmolunması gibi şeyler kerameti adiyeden sayılmakta idi. Ziyarete gelenlerin önceden bilinmesi, yemek vs. hazırlıklarının evvelden yapılması ve müşküllerin halledilmesi yine bu cümleden sayılabilir. Çocuk yaşta hıfzettiği Kur’an-ı Kerim ve onun manasına aşinalığı, Kur’an ahlakı ve ahlak-ı nebevi tahalluku, bütün keramet ve kemalatta, hal, tavır ve durumlarında yokluğa düşmesi, varlıktan sıyrılması, her hal ve tavrıyla Rab c.c. izhar etmeyi, O’nun zikredilmesini ve birlenmesini sağlayarak hadimi Rabbilalemin olması, ihvanlarınca çok yakından bilinen hakikatlerdendir. Rab c.c. gidecek yolda şakirdlerin yolunu açması, gönüllere mutasarrıf olması, görülen rüyaları önceden bilmesi, sülükun inceliklerine vukufiyeti, değişik tariklerin seyr-i sulukuna aşinalığı ve 12 tarikın pirinden icazet, inayet ve himmet alması, bütün bu tariklerden mustahlef şeyh olması onun kemalinin görülen cüz-i parçalarındandır. Ailesine, yakın çevresine olan müşfikliği, ihvana ve tarik-i hakka olan hizmetleri, ahde vefası kayda değer özelliklerindendir. Erkek evladının sonradan doğması ve ihvanın maddi fakir olması, ailesinin maişet ve geçim dertleri, meşakkati dünya, irşad hizmetlerinin kısmi aksamasına yol açsa da bütün bu olumsuz şart ve durumlarda bu hizmeti can siper’ane götürebilmesi onun ayrı bir kemal yönüdür. Bütün bu telaşede 40 küsür hac ve umre yapmaya fırsat bulması, onun ne kadar gayretli, meczup ve mergup bir zat olduğunun işaretlerinden olsa gerektir. Kısmi kesitler sunacağımız sohbetleri ve yazılı divanları müteala edildiğinde bu kemalatın izharını daha iyi idrak söz konusu olabilecektir.

Muhabbet kanadın açtım .
Muhammed şehrine düştüm.
Üç milyondan seni seçtim.
Kıymetini bilirsen gel.

Mücahit Medine’ye vardı.
Ravzasında seçim oldu.
Yirmisekiz kişi gördü.
Eğer yine görürsen gel.

diyerek Allah Rasulu SAV tarafından Ravzayı-Mutahhara’da yapılan seçimden bahisle, zamanında yaşayan üç milyon kamilin içinden seçildiğini beyan buyurmaktadır. Kalbi penceremden yarimi gördüm. Lisanı hal ile bana gel dedi. Zikr-i vecd ile mutmain oldum. Asele, Baseli katamam gayri diyerek bab-ı müşahadede oturduğunu izhar etmekte, Bildirdi kendini bizi yaradan Görmeden cemalini çıkmam aradan Çok şükür seçtirdi akı karadan Didemden, Didara bak dedi bana diyerek bu makamını teyid etmektedir. Günahlardan hazar eyle Kalp evine nazar eyle. Haktan alıp halka söyle Böyle olur divan dedi. diyerek yazmış olduğu divanın ilhamen kalbe südur eden kelamlar olduğunu bildirmiştir.

Şifa bulucu sözler söyledi
Diller durdu, özler söyledi
Hak ilham etti Mücahit söyledi
İlhamsız sözü söylemem gayri

diyerek hem sohbetlerinde hem de divanlarında ilhamen Haktan aldığı kelamları bizlere naklettiğini beyan buyurmaktadır. Sohbet meclislerinde daha çok vuslat divanları, hakikat divanları okunduğunda “Biz söylenecek hakikatları divanlarda taliplere bildirmiş bulunmaktayız” diye buyururdu. Divanlarını okuyan ve fehimli olan ihvanların bunlardan feyizlenerek, seyri süluka yardımcı, yol gösterici kelamlardan istifade ettikleri ve edecekleri muhakkaktır.

Mücahit kamil isen divanın hani
Bir divan yazmak bin şehit kanı
Görmeden cemali çıkmaz aşığın canı
Bu sözleri bize Mevlana dedi.

diyerek aşikana yol gösterici ve insanları Hakka yaklaştırıcı, hakikat divanlarının bin şehit kanından indallahta daha kıymetli olduğunu beyan etmektedir. Mücahit severse bizi Demiş yazsın bir divan diyerek bu divanın yazım emrinin Allah c.c. tarafından kendisine bir emir olarak verildiğini anlamaktayız. Malum olduğu üzere bu tür divanlar seyr-i sülük yolunda ikra makamına çıkan Efendimiz SAV’e Kur’an-ı Hakim verildiği gibi, evliyaullaha da halen ve istidaden ikra makamında bu türden divanlar verilmiş. Bu da onların ikrası olmuştur. Mevlana Hz.’lerinin mesnevisi, Yunus Emre’nin ve Mısr-ı Niyazi’nin divanları onların ikrası olmuştur. İbrahim İpek efendi son kutuplardan olan İrşadi Baba’nın divanını kasıtla: “İrşadi Baba ve diğer zevat bütün söylenecekleri söylemişler zannediyorduk. Ama bize de bu kadarcık söz hakkı bırakılmış” diyerek bu duruma işaret etmiştir. Bir keresinde “Fatih efendi şimdikiler divan yerine ihvanlarına şarkı, türkü dinletiyorlar. Hakikatten bihaberler” dediğine şahit olmuştum.

Malum olduğu üzere bu zatlar insanların hidayetine vesile oldukları için Mehdi’yi sugradırlar. Kendisine anlattığım bir maneviyat üzerine şöyle ki: “Maneviyatta yüksek bir divar üzerine oturmuşum, at üstünde sakallı bir zat zuhur etti ve Mehdi AS vasfetmeye ondaki özelikleri bildirmeye başladı ve daha sonra fakiri işaret etti ve bu hal üzere ben kendimden geçerek uyanmışım” bu keyfiyyeti beyan ettiğimde: “Fatih efendi sakın Mehdiyim diye ortaya çıkmayasın, bana da bu tür seslenmeler oluyor, sen Mehdisin diyorlar, fakat bu insanların hidayetine vesile olmaklığımızdandır” diye beyan etmişti.

Yukarıda ruhu Muhammedi ruh, nuru Muhammedi nur olmuş zat diye bir bahis açmıştık. İbrahim İpek efendi, Kutbul İrşad Muhammet Mustafa Kamil efendiye yazmış olduğu bir mektupta: “Ravzayımutahharada murakabede otururken ruhunun ruhu muhammediye munkalip olduğunu ve sema kapılarının açıldığını bahisle, şöyle devam etmektedir: Şahsiyetine güvendiğim bazı zatlar bir takım sualer soruyor, cevapladıktan sonra Kutup diye seslenmeler oluyor, bu erenlerin tavlaması mıdır, yoksa hakikat mıdır, zatı alinizin görüşlerini beklerim” diye buna benzer birkaç bahsi bu mektuba taşımıştır. Burada İpek efendinin temkini ihvana örnek olacak tarzdadır. Şöyleki vazifeyi aldıktan sonra Anadoluyu gezdiğimizde zikir halakası olan muhitlere uğradığımızda hemen hemen her cemaatte birden fazla şeyh adayına rastlayışımız İpek Efendinin yukarıda bahsettiği türden tavlamalardan olsa gerektir. Bu tür tavlamalara muhatap olan ihvanların bu görülen maneviyatları anlattıktan sonra bu görüntülere takılmamaları, bu işin yorumunu efendilere bırakıp, dava sahibi olmaktan kaçınmaları, nefsin ve şeytanın maskarası olmamaları tavsiyemdir.

Canın Muhammed olmasa
Gözün nuru görmese.
Mağrur olma ey sofi
Dinim Muhammet deyu.

Can bedenden çekildi
Gökten kapı açıldı
Bir ses duydum orada
Burda Muhammet deyu.

Bu beyitleri teyit eden bir olay şöyle cereyan etmiş. Uşşaki meşayihinden Naci Eren efendi ihvanıyla İbrahim İpek efendinin Altınoluğun karşısında oturduğu yere gelerek: “Efendim dün gece maneviyatımda Efendimiz SAV Altınoluğun karşısında yıkanmaktadır, diyorlar. O yöne baktığımda zatı alinizin yıkanmakta olduğunu görüyorum” diye beyan buyurmuş, bu keyfiyeti şahit olan ihvanlar bize nakletmişlerdir. Hasan Kıratlı ismindeki Kadiri şeyhi, yaptığımız bir sohbette: “Türkiye’de ben şeyhim diyen çok kimse mevcut, fakat ben şeyh diye İbrahim İpek’e derim” dediğine bizzat şahit oldum. Çok alim, fadıl bir zat olan Abdullah Arığ efendi (Allah’ı Niçin Anıyoruz, Hac ve Sırları adlı eserleri yazan; el-İbriz kitabının mütercimi) şeyhleri vefat ettikten sonra İbrahim İpek efendiye mülaki olmuş ve ona biat etmiştir. Bu keyfiyeti bize İbrahim İpek efendinin yakın ihvanı nakletmiştir.

Benim ilk şeyhim olan Nakşi meşayihinden Amasyalı Şerif Atalay efendiyi vefatından sonra maneviyatımda gördüm. Daha önceleri kendisine vefatından sonra naz yapardım: “Efendim bizim gülümüzü açtırdın ortaya saldın şimdi de kapı kapı dolaştırıyorsun” derdim, o da bize tecelli edip şöyle dedi: “Evladım bizim sana icazet yazmaya yetkimiz yoktu, senin icazetini zaman kutpu yazacak, sen gönlünü ferah tut dedi. Aynen dediği gibi İbrahim İpek efendiye yaptığımız 7 senelik hizmet sonunda fakirin icazetini yazıp göreve tayin etmiştir. 2000 yılı haccını yapıp İbrahim İpek efendiyi ziyarete Çorum’a gittiğimde Zilhicce-19 saat 8’de yeğeni Cevdet’i çağırarak ondaki icazetleri istedi ve icazeti imzaladı. Bu mecliste iki nenem, oğlu Nurullah, yeğeni Cevdet ve ihvandan bazıları hazır bulunmakta idi.

İbrahim İpek efendi: “Evladım biz bu tarikatta zikir meclisleri oluşturmaya, kapamaya, icazet yazmaya, halife ve zakir tayin etmeye, velhasıl her türlü vazifeyi sana teslim ettik” diye buyurdu. Daha sonra hilafet şartlarını sıraladı:
“1-Evladım cemali ba kemali müşahade edemeyene icazet yazılmaz.
2- Cimriye, ahlakı kabih, çirkin olana ve tarikatı, ihvanı suistimal edecek adama, ümmiye icazet yazılmaz” diyerek şartları belirledi ve “İsmimizin kötülendiği yerde durmayacaksınız” diye bize vasiyet etti. Bilahare odada bulunanlara vazifemizi tebrik etmelerini emir buyurarak onları dışarı çıkardı.

Esmaların sırları, icra ve müsemmaları ile ilgili uzun mütealalarda bulunduk. Daha sonra elini öperek dışarı çıktım. Bilahare okuduğum bir eserde İmam Ali Keremallahu vecheye de imamet Zilhiccenin-19’unda tevdi buyurulmuştur. Okuyucularımızın affına sığınarak bu meseleyi biraz daha sarahaten izah ihtiyacı duymaktayım. Hem okuyucuların kafalarındaki soru işaretlerini kaldırmak hem de ihvan içinde konuya vakıf olmayan kardeşlerimizin irşadı babında, bir iki meseleye temas etmek istiyorum. Malum olduğu üzere İpek Divanı efendimin vefatından 2 sene önce yazılmıştır. Bu süre içinde maneviyatımda Hüsnü Gülzari Hz’leri ve Fehmi Dede dergahımıza gelip: “Evladım dünya işlerin ziyade fakat seni posta oturtmamız lazım” diyerek ağzının balını ağzıma vererek vazifeye tayin etmişti.

İbrahim İpek efendi de o dönemde erkek ihvanın sorumluluğunu bize, hanım ihvanları ise Esat efendiye teslim etti. “Benim önüme geçmeyeceksiniz” diye maneviyatta bizi tembihlemişti. Bir gün de ayrı maneviyatta İbrahim İpek efendiyi bir traş koltuğuna oturtmuşlar ve sakalını tıraş etmekteydiler. Ben ise üzerine dökülen kılları ceketinden temizlemekteydim. O ara efendim kalktı ceketini çıkardı ve silkeledi, sonra fakirin sırtına giydirdi, ben cezbeyle dönmeye başladım.

Pirinin yolunda oldum bir kıtmir
Giydirdin hırkayı bende oldum pir
Şahidim Allah’tır ki nispetimsindir
Nurullah yoluna kurbandır İpek.

Yine icazeti yazmadan önce maneviyatta Efendimiz SAV’i ziyarete gidiyorum. Kapının önünde bir melek içeri giremezsin, şu an istirahat ediyor, dedi. Ben o meleğe yüzünü de göremez miyim, dedim. O ise görürsün dedi. Beni içeri aldı ve sandukasından bir kapak açtı. Baktım ki Efendimiz SAV sünneti üzere sağ tarafına uzanmış, sağ eli başının altında istirahat etmekte idi. O anda göz göze geldik. Üç defa “Fatih, Fatih, Fatih” dedi ve oturdu.”Bunun elbiselerini verin.” dedi ve kendisine nurdan kaftanlar verildi. Bana dönerek “Al, giy evladım” dedi ve elbiseleri bana verdi. Ben ise “Ya Resulallah! Sizin önünüzde soyunup giyinmek edebe aykırı olur. Müsaade ederseniz şöyle kenara geçeyim” dedim. Elbiseleri giydikten sonra bu vazifeye tayin edilmiş oldum.

Geldim kastı ziyaret, istirahat anında
Yüzünü görsem dedim hiç olmazsa bir defa
Verdin libaslarımı giydirin Nurullaha
Ey lütuf kanı Ahmet, enisim Muhammed Mustafa.

İcazeti aldıktan sonra evden çıktım. İçime şöyle doğdu. Ben şimdiye kadar hep şeyhlerimi ziyarete giderdim. Bu yolculuklar bitti mi? Bir daha ziyaret etmeyecek miyim? diye düşünürken İbrahim İpek efendim kısa bir süre sonra vefat etti. Şu satırları yazmaya başladığım Mekke-i Mükerreme’ye gelene kadar 1.5 sene içinde 150000 km yol yaparak ihvana hizmet etmeye çalıştım. Yolculuğa ve hizmete yeni başladığımı anlamış oldum. Efendimiz SAV. El ilmi ilmanun, ilmi bizzahir, ilmi biccinan, buyurmuştur. Bu birinci ilmi cami hocalarının hadis, fıkıh alimlerinin talim ettiği ilim, ikinci ilim ise ledünni ilimlerdir. Cami hocaları da cemaatlerine zikir telkini yaparlar, şu kadar salatu selam getir, şu kadar tevhit oku diye, fakat bir ahirini irşad edemezler.*

Has tevhit, vasıtasız olarak mukaddes bir dilden telkin ile alınandır. Allah c.c. Peygamber SAV’e ilk önce ve bizzat kendisi telkin etti. Nur suresinde sıfatları itibariyle Allahu Teala nurunu şöyle misal vermektedir; “Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. O lamba bir billur cam içindedir. O billur camda sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki doğuya ve batıya nisbet edilmeyen mübarek bir ağaçtan, o ağaçtan çıkan yağdan tutuşturulur. O öyle bir ağaçtır ki yağı nerdeyse kendisine ateş değmese de nur verir. Bu nur üstüne nurdur. Allah insanlara böyle misal veriyor, Allah her şeyi bilir.” Tasavvuf alimleri ayeti kerimede geçen “kandili” müminin kalbidir, “lamba” ise gönlün sırrıdır ki o da Sultaniruhtur demişler. “billur cam” ise gönüldür demişler. Allahu Tealanın nurunu da çok aydınlatıcı olduğu için inci’dir demişler “mübarek ağaçtan tutuşturulur” bu ağaç İnsanı Kamil ağacı ve bu ağaçtan alınan zikir telkinidir, demişler. Has tevhit vasıtasız olarak mukaddes bir dilden, İnsanı Kamil ağacından telkin yoluyla alınır. Hakkın bu tecellisi Adem AS.’dan Efendimiz SAV.’e gelene kadar enbiyalarda, bilahare “Ulemayı ümmeti ke enbiyayı beni israil” ümmetimin uleması beni İsrail peygamberleri gibidir diyen efendimiz SAV. lisanından tasdikle (Hakkın bu tecellisi aslı hakikati muhammedi olan bu ağaç) kamil be kamil kab değiştirerek, isim değiştirerek günümüze kadar gelmiş, kıyamete kadar da devam edecektir.

Rabıtanın hayattaki zattan, hayattakine olmasındaki keyfiyette burdan ileri gelmektedir. Rabıta edilen kişi hakikati muhammediye tahmil olan insanı kamil ise aliyülaladır. Bu kişi cihanı aydınlatan şems mesabesindedir. Habibullah mertebesini bulan bu kişi yüzü suyu hürmetine kainat devam etmekte bütün mahlukat onun yüzü suyu hürmetine, rızıklandırılmaktadır. Eğer rabıta edilen kimse, yönünü insanı kamile dönmüş bir mürşidi kamil ise İnsanı Kamilden aldığı aksi feyzi ihvanlarına dağıtır, her halükarda rabıta hayattaki veliden hayattaki ihvanadır. Geçmiş evliyaullahın ruhaniyetinden istifade ancak ruh makamına çıkmış ihvanı veya üveysi meşreb kişiler tarafından söz konusu olabilmektedir. İnsanı Kamil ağacı doğuya da batıya da nisbet edilmeyen, yani ne doğuda ne de batıda ne kuzeyde ne güneyde benzerine rastlanmayan evveli olmayan şey diye vasıflandı. Bilakis onun evveli yoktur ve onun sonu da yoktur. Öyleyse Allahu Tealanın sıfatlarının da onun tecellilerinin de sonu yoktur. Ayrıca onurlar ve tecelliler Allahu Tealanın zatına nisbet edilen bir keyfiyyettir. Kul insanı kamilden, telkin ağacından has tevhidi telkin yoluyla alarak Rabbi cc’he ibadet etmeli, Allah cc’hü zikretmeli. Böylece kalbi bu nisbetle dirilir ve ruh bu lambadan Allah cc’ün nurlarını görür.

Zerreyi asla az görme sakın
Cananın sana canından yakın,
Mürşitler aynadır sizler de bakın
Gösterdi cemali aynada bana.

Zaten alemlerin yaratılmasındaki asıl gaye bir kenz hazine olan Allah cc’hü bilmek, tanımak, O’nun nuru cemalini müşahede etmek olsa gerektir. İşte İbrahim Rüşdü İpek, Şemsi Tuba Tabani veli, yukarda bahsettiğimiz İnsanı Kamil ağacı manevi isminden de anlaşılacağı üzere Tuba ağacı gibi kökleri kabı kavseyn ev ednada, dalları ve yaprakları ile insanların içinde olan asrımızın İnsanı Kamillerinden birisiydi. Yanına gelenler bu telkin ağacından aldıkları zikir telkiniyle Allah cc’hü zikrederek kalblerini diriltmişler ve basiretle cemalullahı müşahedeye yol bulabilmişler ve yaradılış gayelerine erebilmişlerdir. Ancak İnsanı Kamilin, Mürşidi kamilin dergahına binlerce onbinlerce insan girer çıkar. Mürşidi kamil onlardan ya birine ya ikisine nazar eder.

Fakire icazet yazmadan önce alemi menamda murakabede iken bulunduğumuz yere girdi, elinde kepçe ve kazan vardı. Kepçe ile bir kaseyi doldurup bize içirdi, o anda bir hal geçirmeye başladım ve alnını alnıma, göğsünü göğsüme, dizini dizime dayayıp, esmaları talim etti. Bu sırada vücudundan sırrı hilafeti fakirin içine atladı ve bilahare senden gayrıya vermedim, deyip bize nasihatlarda bulundu.

Dizini dizime dayadı saki
Alnındaki nursa güneş misali
Esmaları talim etti oldum visali
Atladı sırrı da oldum ben taban.

Senden gayrıya vermedim dedi
Çokca nasihatle icazet verdi
Hikmet pınarlarını bağrımda derdi
Pınar benden çıktı sulandı ihvan.

İbrahim İpek efendi bir gün bir mecliste tuluattan divan söyleyen bir aşıka şöyle dedi: “Aşık siz duyduklarınızı hissettiklerinizi söylersiniz biz de alemi menamda gördüklerimizi divan diye yazar resmederiz” buyurdu. Hakikaten eserde okuyacağınız divanlar gerek İbrahim İpek efendimin olsun, gerek fakirin yazdığı divanlar olsun, aynen görülen hakikatlerin ifade edilmesi ve resmedilmesidir. Bu şekilde bu divanları okuyanların ve müteala edenlerin, bu divanları yazanların hakikatlerine aşina olacakları, onların hallerinden ve tecrübelerinden istifade ederek tevhidi hakikiye erecekleri umulur. Şunu da siz sayın okurlara itiraf etmek durumundayım. Eğer İbrahim İpek efendimin emri olmasa kendi yazdığımız divanlara kesinlikle bu eserde yer vermeyi düşünmemekteydik. Zaten o kamilin kelamlarıyla fakirin ikrasının denk gelmeyeceği ve aradaki farkın okurlarımız tarafından mazur görüleceği kanaatindeyim.

Tabii ki bir efendi, hele İbrahim İpek efendim gibi kamil bir zat, ahirete irtihal edince cemaatte ve ihvan arasında acabalar oluşabilir. Bu eserde bazı konulara temas etmemiz, bu divan içine kendi divanlarımızı katmaktaki emrin hikmeti bu acabaların giderilmesi ve ihvan ile rabıtanın pekiştirilmesi, aradaki bağların zarar görmeden kuvvetlendirilmesi olsa gerektir. Süt emen bir bebeğin yemeğe alışması nasıl zorsa, değişik yemek mutfak adetleri olan bölgelerdeki insanların, yeni geldikleri yörelere oranın yemeklerine uyum sağlamaları ne kadar zorsa, bu geçiş sürecinin de bir takım sıkıntılara gebe olabileceği muhakkaktır.

Bu endişelerin giderilmesi babında bazı kamil ihvanın söylediği bir iki sözü nakletmeden geçemeyeceğim: “Efendim merak etmeyin Tariki Uşşaki ihvanının basireti açıktır, diğer meşreblere benzemez, bizde heyelan olmaz.Bugün görmezse bile bilahare hakikat ihvana bildirilir” veya bir başka ihvanın: “Efendim sizin bu yola tayin edildiğinizden hakiki hu dervişinin bile haberi olur” Hakikaten Anadolunun her yerinde bütün ihvanda bu kemal ve itidali gözledik ve hiçbir iftirak ve bölünme olmadan bütün ihvanla kucaklaşmaya muvaffak olabildik.

Elhamdülillah sümme Elhamdülillah. Rabbi cc. İnşaallah bundan sonra da her türlü iftiraktan ve bölünmüşlükten ihvanımızı hıfz ve muhafaza eylesin Amin ya Muin. İbrahim İpek efendimi en son ziyaretimizi de hikaye edip bu mevzulara nihayet vermek ve bazı hususi sohbetlerinde dinlediğimiz tasavvuf, vuslat ve hakikat mevzularına kısa bahislerle değinip, ledünni bahislerin tafsillerini daha sonraki eserlere tevdi ederek, divanları görüşlerinize sunmak istiyorum. Vefatından bir gün önce ibrahim İpek efendiyi ziyarete gittik, kendisi köyde olduğunu oraya gelmemizi istediğini bildirdi. Biz de Yerliköy’e gittik. Kalabalık olduğumuz için efendiye yük olmamayı murat ettiğimizden, arkadaşların yaptığı buhara pilavını birlikte yedik. Sohbet ve zikirden sonra yeni yazılan silsile okundu kendisi tarafından çok beğenildi ve bundan sonra zikirlerden önce okunmasını emir buyurdular. “Fatih efendi çok iyi düşünmüşsünüz böylece ismimiz kıyamete kadar piranın ismi ile anılır olur, diye buyurdular. Hatta biz (Ol nur geldi şimdi Mücahit yanar) dedikte burayı İbrahim İpek yanar diye değiştirmemizi istedi” biz de bu şekliyle okumaktayız.

Bilahare: “Fatih efendi başım çok ağrıyor elini başıma koy da oku” dedi. Ben de elimi başına koydum onun sıkıntısının bende yarattığı üzüntüyle rabbime niyaz ederek: “Efendim inşaallah burada yapılan zikrullah yüzü suyu hürmetine bir şeyiniz kalmaz” dedik ve bilahare kendisinden destur istedik. Bu kendisi ile son görüşmemiz oldu. Daha önceki ziyaretlerimiz hep kısa süreli olduğu halde bu seferki ziyaretimiz, sanki bir veda niteliğinde ve oldukça uzun bir ziyaret oldu. Burada az da olsa ziyaret adabından ve fakirin efendimle olan irtibatıma değinmeden geçemeyeceğim. İbrahim İpek efendimi ayda bir kere görmeyi adet edinmiştim. Bu süreyi kısaltmak ve efendimi daha ziyade görmek ve bu Allah dostundan daha ziyade istifade edebilmek en büyük arzumdu. Lakin mesafenin uzunluğu, dünya telaşesi arzu ettiğim sıklıkta görmemi engellemekteydi. Ziyaret süresi uzadığında tarif edilmez bir mahcubiyet içine düşmekte, unutmuş gibi veya unutulmuş gibi olmanın sıkıntısını yaşamaktaydım. Bu arada efendime adetim olmadığı halde hem sesini duyup hasret gidermek, hem de ne zaman ziyaretine gidebileceğimi bildirmek müsait olup olmadığını öğrenmek için telefon açmakta ve hasret gidermekteydim. Telefonda bazı çekincelerden dolayı hiçbir mesele sormaz, sadece hal hatır sormak ve ziyaret tarihini belirlemek için görüşürdüm. Bunu da kendi emri olduğu için yapardım. Telefon açılıp görüşmeden uzaktan gelen misafirlerine kızar, ziyaret esnasında orda olamayacağı ihtimaline binaen telefon açılmasını isterdi. Ziyaretlerim kısa ve istifadeli olurdu. Huzuruna girdikte tarif edilmez duygular içine girerdim, ziyaret bitiminde destur aldıkta manevi bir rahatlık vazifeyi ifa etmenin verdiği huzur ile memlekete dönerdim. Meclisine girdiğimde parmak uçlarımda girer, dikkatli rikkatli edepli olmaya özen gösterirdim. Bilirdim ki Allah dostlarının yanında insanın haline, tavırlarına, kalbine sahip olması gerekmektedir, ufak bir edepsizlik kalben veya halen oluşacak bir nakısa, kişinin gözden düşmesine himmetten uzaklaşmasına sebep olur. Ziyaret bittiğinde üzerimden Uhud dağı kadar bir yük kalkar, bin beş yüz km.lik yolun bütün meşakkati ve sıkıntısı üzerimden alınır, aküsü şarj olmuş veya değişmiş bir araç gibi vücut mekanizmalarımın çalıştığını hissederdim.

Rabbi cc’he sayısız hamd ederdim ki ziyaret esnasında uygunsuz bir durum olmazdı, zira bilirdim ki şeyhler ihvanlarını hususen halifelerini çok ağır imtihanlardan geçirir, bunun nihayetinde sadakat ve samimiyetinden emin olduktan sonra gereken teveccühte bulunurlar. Hep şunu düşünürdüm: “Efendimin meclisine girdikte ya nefsime zor gelecek kaldıramayacağım bir şeyi emreder de ben de onu yerine getiremezsem halim ne olur, efendimle olan gönül bağım irtibatım zarar görür diye sıkıntı içine düşerdim.” Meclisinden çıktığımda hem böyle bir durumun olmamasına sevinerek hem de yukarda anlattığım kazanımlarla ayrılırdım. İşte bu son ziyaretten sonra İstanbul’a döndük, vardığımızda ertesi gün vefat haberi geldi ve hemen tekrar yola koyulduk.

İbrahim İpek efendi cenazesini bizim yıkamamızı ve cenaze namazını bizim kıldırmamızı vasiyet etmiş. Biz de bu emri yerine getirerek asrın feridi olan Kutbul Aktab, İnsanı Kamil Şemsi Tuba Tabani veli Eşşeyh Esseyit İbrahim İpek Elmücahit KSA. efendiyi sayısız ihvanıyla birlikte Yerliköy’deki istirahatgahına tevdi eyledik. Allah cc’ün fazlı keremi rahmeti onun üzerine, onu sevenlere ve kıyamete kadar tarikinde yürüyenlere ihsan eylesin amin ya Erhamerrahimin.

Bu son ziyaretimizde ihvanımızdan biri abisini dualatmak üzere getirmiş. Abisi gelirken sormuş bu zatın bir kerameti var mıdır diye, o da bir cevap vermemiş. İstanbul’a döndüğümüzde vefat haberini alınca abisine: “İşte kerametini gördün mü, halifesini ve ihvanını çağırdı (şeb-i aruz) düğününü yaptı, zikir ibadet ve muhabbetle Rabbisine rücu etti, bundan daha büyük bir keramet olur mu” buyurmuş. Yine ihvanımızdan Osman hafız: “Efendim İbrahim İpek efendim de Hüsnü Gülzari Hz’lerinin vefatından bir gün önce efendiyi ziyaret etmiş. Sizin de aynı şekilde ziyaret etmiş olmanız bize manevi bir işaret yerine geçti, buyurmuştur.

“Biz bir ayeti nesh ettiğimiz zaman oun mislini veya ondan daha hayırlısını göndeririz” ila ahiril ayet. Gülzari Saminide bu ayet; İnsanı Kamile teşbih olunmuş, her ne kadar giden velinin yeri doldurulamazsa da Cenabı Hak cc’hu onun yerine başka bir kamili irsal eder ve irşad vazifesinin devamını sağlar, denilmiştir. Bir çok meşayih vefatından sonra yerine halife gösterememiş ve o cemaatler çok sıkıntılar çekip ınkıtaya uğramıştır. Allah cc’he ihvanın ve fakirin ziyadesiyle hamd etmemiz lazımdır ki bu neşeyi, bu muhabbeti ınkıtaya uğratmadı, acizane bu fakiri yolun hizmetiyle görevlendirdi. Bu manada mürşitler resulü Resulullahtır. Hakiki mürşitler nuru Muhammediye tahmil oldukları için Efendimizin nurunu ümmeti ile buluşturmak görevini icra etmekte, onunla ümmeti muhammedi sulama ve suvarmakta manevi mutemetlik vazifesi yapmaktadır.

Evladım demektesin eyebanurişefi
Kıtmirinem kapında bundan geri ey nebi
Emretki vereyim yoluna edna seri
Ey emirkanı Ahmet amirim Muhammed Mustafa.

Nisbetim mürşidimsim hüccetim enisimsin
Ümmeti irşad eden bildimki yine sensin
Sen olmasan bu ümmi ne desin ne söylesin
Ey irşat kanı Ahmet Mürşidim Muhammet Mustafa.

Kaynak : İpek Yolu (http://www.ipek-yolu.com)
Yazar : Hacı Eyyüp Fatih Şağban

http://www.ipek-yolu.com/Ussaki-pa-show ... age-1.html


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: İbrahim İpek Uşşakî'nin (rh.a.) Manevi Silsilesi
MesajGönderilme zamanı: 02.10.12, 13:42 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 02.10.12, 13:08
Mesajlar: 2
Yukardaki yazıyı istifademize sunan Fatih efendiden Allah razı olsun ben malesef cahillerdenim. Hidayet Allahtan. Yazıda bahsi geçen İbrahim İpek efendi ve Hayrullah efendi ile çocukluğumda aynı topraklarda bulunduk şimdi düşününce o bile bir lütufmuş ancak idrak edebiliyorum. Hayrullah efendi düştü aklıma kendisi hakkında bir malumat elde edebilirmiyim diye internetten araştırırken bu yazı vesilesiyle ismini çokca duyduğum İbrahim İpek efendi hakkında da küçük de olsa bir malumatım olmuş oldu. müsade ederseniz hayrullah efendi ile ilgili bir anımı yazmak isterim : Akseki köyüne düğüne gitmiştik anneannemin bağlı olduğu Hayrullah efendi de o düğünde idi.Anneannem beni dualatmak istediğinden kendisinin bulunduğu odaya girdik odada çocuklar vardı kendisi bir sandalyede oturuyor idi anneannem müsade isteyerek 'şu kızı bi okusanız' dedi. 'nesi var hasta mı, cinli mi ' dedi. Anneannem de bahtı kara ' dedi işaret parmağıyla dizinin dibini işaret etti. Anneannem çıktı ben dizinin dibine oturdum başımı önüme eğdim. sessizce birşeyler okudu. Böyle bir ağlamak olamaz sel oldu boşandı göz yaşlarımdan eteğim ıslandı fakat neden ağladığımı bilmiyorum ve ne kadar zaman geçti farketmedim okumayı bitirdi ben kalktım orda bulunan çocuklara ne çok ağladığımı anlatıyordum ama onlar hiç ağlamadığımı eteğimin kuru olduğunu söylediklerinde çok şaşırmıştım . iyi olacak ya da olur inşallah diyerek beni gönderdi o günden sonra Allahın birçok lütfuna mazhar oldum içinde bulunduğum zulümden ve yokluktan feraha çıkıp kurtuldum fakat bunları kendisinin duasına bağlamak yıllarımı aldı (ne yazıktır ki idrak yolları kapalıydı) kendisi hakkın rahmetine kavuştu ben ise kendisini buradan anmak ve Allahtan kendisine rahmet dilemek ve benim gibi anlayışı kıt insanlara hidayet dilemekle yetinmek durumunda kalıyorum Allaha emanet olun


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: İbrahim İpek Uşşakî'nin (rh.a.) Manevi Silsilesi
MesajGönderilme zamanı: 02.10.12, 16:27 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
ebsad yazdı:
Yukardaki yazıyı istifademize sunan Fatih efendiden Allah razı olsun ben malesef cahillerdenim. Hidayet Allahtan. Yazıda bahsi geçen İbrahim İpek efendi ve Hayrullah efendi ile çocukluğumda aynı topraklarda bulunduk şimdi düşününce o bile bir lütufmuş ancak idrak edebiliyorum. Hayrullah efendi düştü aklıma kendisi hakkında bir malumat elde edebilirmiyim diye internetten araştırırken bu yazı vesilesiyle ismini çokca duyduğum İbrahim İpek efendi hakkında da küçük de olsa bir malumatım olmuş oldu. müsade ederseniz hayrullah efendi ile ilgili bir anımı yazmak isterim : Akseki köyüne düğüne gitmiştik anneannemin bağlı olduğu Hayrullah efendi de o düğünde idi.Anneannem beni dualatmak istediğinden kendisinin bulunduğu odaya girdik odada çocuklar vardı kendisi bir sandalyede oturuyor idi anneannem müsade isteyerek 'şu kızı bi okusanız' dedi. 'nesi var hasta mı, cinli mi ' dedi. Anneannem de bahtı kara ' dedi işaret parmağıyla dizinin dibini işaret etti. Anneannem çıktı ben dizinin dibine oturdum başımı önüme eğdim. sessizce birşeyler okudu. Böyle bir ağlamak olamaz sel oldu boşandı göz yaşlarımdan eteğim ıslandı fakat neden ağladığımı bilmiyorum ve ne kadar zaman geçti farketmedim okumayı bitirdi ben kalktım orda bulunan çocuklara ne çok ağladığımı anlatıyordum ama onlar hiç ağlamadığımı eteğimin kuru olduğunu söylediklerinde çok şaşırmıştım . iyi olacak ya da olur inşallah diyerek beni gönderdi o günden sonra Allahın birçok lütfuna mazhar oldum içinde bulunduğum zulümden ve yokluktan feraha çıkıp kurtuldum fakat bunları kendisinin duasına bağlamak yıllarımı aldı (ne yazıktır ki idrak yolları kapalıydı) kendisi hakkın rahmetine kavuştu ben ise kendisini buradan anmak ve Allahtan kendisine rahmet dilemek ve benim gibi anlayışı kıt insanlara hidayet dilemekle yetinmek durumunda kalıyorum Allaha emanet olun


Allah razı olsun. Hoş geldiniz, safa muhabbet getirdiniz.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: İbrahim İpek Uşşakî'nin (rh.a.) Manevi Silsilesi
MesajGönderilme zamanı: 03.10.12, 11:06 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 02.10.12, 13:08
Mesajlar: 2
hoş buldum aslında bir hoşluk aramaktayım siz benim soruma cevap verebilecek yetide misiniz bilemiyorumfakat yukardaki yazıyı okuduysanız sizin de dikkatinizi çekmiştir umuduyla bir sorum olacak İpek efendinin mürşidi, ipek efendiden kasıtla 'ana rahmine düşmesine 2 yıl var' ve ' bu gün doğdu' gibi sözleri olmuş bu demek midir ki biz daha doğmadan mübarek ya hut şerli olacağımız Allahın da izniyle derin insanlara malum oluyormuş yani benim şimdiye kadar ki halim bundan sonra düzelmez mi demek oluyor ezelden belliymiş mahrum kalacağım yapabileceğim bişey yok mu? nefsimin esiriyim namaz bile kılamıyorum tesirli duaları araştırıp kaydediyorum fakat onunla amel edemiyorum mesnevi eserini okuduğumda benim durumumda bir adamdan bahsedilerek ' eşeklik edip kitapları yanında taşıyacağına o bilgileri aklına yerleştir de yükten de kurtul zahmetten de' gibi bir ifadeye rastladım daha çok üzüldüm. Kendime bile dua edemiyorum bana kim duaeder bilmiyorum..işte böyle din kardeşim nedir fikriniz


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: İbrahim İpek Uşşakî'nin (rh.a.) Manevi Silsilesi
MesajGönderilme zamanı: 03.10.12, 16:58 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Bendeniz bir şey bilmiyorum, ümmiyim, mazur görünüz.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 5 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye