Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 8 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Abdullah DAĞISTANİ'den Anılar: Şeyh Hişam Kabbanî anlatıyor.
MesajGönderilme zamanı: 13.07.10, 15:32 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 13.03.09, 06:08
Mesajlar: 291
Şeyh Hişam Kabbanî anlatıyor:

Alıntı:
Gençliğimde, 1970’lerde, biz Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. nin yanına giderdik ve yanımızda daima bir not defteri veya kayıt cihazı bulundururduk. O zamanlarda böyle kayıt cihazlarımız yoktu. Bizler böyle büyük olan kayıt cihazlarından taşıyorduk. Öyle büyük kayıt cihazları bilir misiniz? Onların büyük kasetleri vardı. O cihazı Büyük Şeyhimiz Abdullah Dağıstanî Hz. nin evinde saklıyorduk çünkü o günde üç veya dört sohbet verirdi. Ve Mevlânâ Şeyh Nazım da öyleydi. Haftada bir veya günde bir sohbet vermezdi. Mevlânâ Şeyh Nazım ise Büyük Şeyhimiz Abdullah Dağıstanî Hz. nin notlarından sabah namazından sonra bir sohbet ve ikindiden sonra bir sohbet, verirdi.

Büyük Şeyhimiz Abdullah Dağıstanî Hz. neredeyse her iki saatte bir sohbet verirdi. Ziyaretçilerin gelip gittiği sürece, o sohbet verirdi. Bundan dolayı durmadan yazardık.

Bugün hiç kimsenin sohbette not tuttuğunu görmüyorum. Benim için söylemiyorum fakat Mevlânâ Şeyhimiz için söylüyorum. Bundan dolayı protokolün önemini sizlere anlatıyorum. Bu kayıt cihazı değerlidir fakat insanların bağlılığını göstermez. Onlar ilgi göstermezler.

Eğer üniversitede master veya doktora derecesi almak için eğitim görüyorsan, -bu soracağım basit bir soru-, Profesörlerin ile birlikte ders yapıyorsan, eğitim görevlisinin anlattıklarını kaydetmek için ne yaparsın? Yanına bir kayıt cihazı mı alırsın? Hayır, not almak için bir not defteri götürürsün. Çünkü söylediklerini not ederken, öğretmenine, anlattıklarını önemsediğini gösteriyorsun. Ne zaman öğretmenin senin not aldığını bilirse, sana bakar ve sen notları yazdıkça o da gözüyle seni takip eder.

Büyük Şeyhimiz Abdullah Dağıstanî Hz. nin zamanında, O ve Mevlânâ Şeyh Nazım önemli bir şey söyledikleri vakit bizim yazdıklarımıza bakarlardı. Yazdıklarımıza ve ne vakit yazdığımıza bakarlardı. Ancak o zaman sırları döktürürler, çok sırlar verirlerdi.

29.05.2008

Lefke-KKTC


Alıntı:
Ve Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz., Allah O’nun ruhunu şâd eylesin, daima buyurmuştur ki “Bir gün “sümme amenu”, bir gün “sümme keferu”, bir gün “sümme amenu”, bir gün “sümme keferu” olmayın.
بسم الله الزحمه الزحيم
يايها الذيه ءامىىا ان الذيه ءامىىا ثم كفزوا ثم ءامىىا
ثم كفزوا ثم اسدادوا كفزا لم يكه الله
ليغفز لهم ولا ليهديهم سبيلا

Euzubillahi mineşşeytanirracîm Bismillahir-Rahmânir-Rahîm.
Ya eyyühellezıne amenu İnnellezıne amenu sümme keferu sümme amenu sümme keferu sümmezdadu küfral lem yekünillahü li yağfira lehüm vela liyehdiyehüm sebila.

Allah, bir gün imân eden “sümme amenu”, ertesi gün de yaptığı herşeyi inkâr edip, “sümme keferu”ya , imansız birine dönüşen kişiyi sevmez. Bir gün inananlardan olup, diğer gün ise inanmayanlardan olmayın. Sonunda, o kişi kendini imansız birine dönüşmek üzere aşağı düşerken görür, “Sümmezdadu küfra”. Onlar çoğalıp çoğalıp birbirlerinin tepelerinde birikirler. İşte Allah Subhanehu ve Teâlâ böyle ahlâktan hoşlanmamaktadır ve onları Cehennemin ateşine fırlatır.

31.05.2008

Lefke-KKTC



Alıntı:
Defalarca duymuşumdur ki Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. ve Mevlânâ Şeyh Nazım, uzun bir zaman önce, Necat namazının içerisindeyken, kendi odalarında kılarken, Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. nin evinde veya Mevlânâ Şeyh Nazım’ın evinde…

Biz, (ben ve Adnan ağabeyim), giderdik, gece yarısından sonra erkenden Şam’a doğru araba sürerdik, Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. ile ve Mevlânâ Şeyh Nazım ile birlikte sabah namazını kılar sonra da Beyrut’a geri dönerdik. Ve defalarca şahid olmuşuzdur ki, O secdeye vardığı vakit, yirmi dakika kadar secdede kalırdı. Şimdilerde bizim Necat namazını kıldığımız gibi değil... Bizler secdeye vardık mı iki dakikalığına secde ederiz, ancak o kadardır… Onlar yaklaşık yirmi dakika veya onbeş dakika hatta bazen yarım saat boyunca secde halinde kalırlar.

Ve Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz., Allah ruhunu şâd eylesin, bir defasında buyurmuşlardı ki “Bir Veli Peygamber (s.a.v.)’in huzurunda her müridinin sorumluluğunu almadan evvel irşad verilmez. Onların adına sorumlu olmalıdır, ister iyi şey yapmış olsunlar, ister kötü şey yapmış olsunlar…”

Peygamberin huzurunda onun sorumluluğu vardır. Eğer ki mürid yanlış birşey yaptıysa, Şeyh o günahı, o hatayı temizlemek mecburiyeti içerisindedir ve Peygamber (s.a.v.)’ e gidip, Peygamberin Huzurunda, tüm talebelerini manevi olarak Peygamber (s.a.v.)’in huzuruna getirmek mecburiyetindedir. Peygamberin Huzurunda sorumluluk içerisinde olduklarından ötürü, O’nun hoşnudluğunu alıp kendilerini mutlu etmekle yükümlüdürler.

Buyurmuşlardır ki: “Allah Subhanehu ve Teâlâ ve Hazret-i Muhammed (s.a.v.) bana her 24 saat’e bir yirmi dakikalık secde veya yarım saatlik secde içerisinde tüm talebelerimi temizleyerek Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in huzuruna temiz olarak sunabilmem yetkisi vermiştirler”.

İşte anlayacağınız; rehberlik kolay bir vazife değildir. Bizlerin yaptığı şey; bizler talep ediyoruz fakat onların yüklendikleri sorumluluklar çok zor davâdır.

31.05.2008

Lefke-KKTC


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Abdullah DAĞISTANİ'den Anılar: Şeyh Hişam Kabbanî anlatıyor.
MesajGönderilme zamanı: 14.07.10, 08:15 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 13.03.09, 06:08
Mesajlar: 291
Alıntı:
Mevlânâ Şeyh Nazım bunun için; “Bizim vazifemiz, Bugünün Evliyası veya geçmiş Evliyaların vazifesi, müridlerinin yükselip Marifetullah’a erişebilmeleri için emredilmiş olunan libasla giydirilmeleridir” diye buyurmuştur. Bizler veyahut hiç kimse Rasulullah Efendimiz (s.a.v.)’in ardından, kuş gibi uçamayız. Hiç kimse o dereceye yükselemez. Fakat Evliyalar Peygamberin o derecesinin varisleridir, onlar müridlerini beraberlerinde götürürler.

Nereye gitseler, müridlerini beraberlerinde çekerler. Ve, burası çok önemlidir, “Beni yaptığınız hatalarınızla Peygamberin karşısında utandırmayın”, diye buyurmuştur. O bize bunu uzun zaman önce söylemişti, Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. ve Mevlânâ Şeyh Nazım bana ve ağabeyime, “Biz müridlerimizi her gece Peygamber (s.a.v.)’in huzuruna çıkarmaktayız” diye söylemişlerdi. “Seni Peygamberin huzuruna çıkaracağım vakit, peşinde taşıdığın bu günahlarla, beni Peygamberin karşısında sakın utandırma”. “Yapamam!” “Bu bana çok ağır gelir.” “Müridimi O’nun huzuruna çıkarıp ta “Ya Rasulallah bu benim müridimdir ve bunlar da geçen 24 saat içinde işlediği günahlardır” diye söyleyemem”.

İşte asıl önemli olan bizim o kulluk elbisesini giymemizdir. Ve “O elbiseyi giyebilmek için 3 tane kötü ahlâk’ı yok etmek gerekmektedir” diye buyurmuştur. Üç tane kötü ahlâk, bizde yok edilmedikçe, bu çukurun içine düşmeye hala devam ederiz. Şeytani olanlar, bu Şeytan ahlâkları hiç kimseye o elbiseyi giyebilme fırsatını vermez. “Ve bu birbirinden farklı olan huyların üçünün de, herkes bunların içine düşer” diye buyuruyor. Bunlardan istisna olan yoktur. Ben dile getirmeyecektim, ama o şu anda dile getirdiği için ben de söylemek zorundayım, “Bu, özellikle baş’tan baş’a veya diğerlerine, aktarılması ağır bir toplar’dır” diye buyurmuştur. Herkese hitap etmemeye çalışmıyor. Çünkü o bilir ki herkes muhabbeti ile, samimiyeti ile, dindarlıkları ile gelir.

“Ben bu mesaj’ı, özellikle “Limen yada sadâr el mecalis”, ulaştırıyorum” diye buyurmuştur. Burası tam olarak anlaşıldı mı? Bunun anlamı; Onlar ki, Meclislerde Lider makamında oturmakta olanlar. Ve onlar zirveye ulaştıklarını, herkesin gelip onlara boyun eğmeleri, ellerini öpüp, onlara saygı göstermelerini ve her istediklerini vermelerini düşünürler. “O mesaj onlaradır”, diye buyurmuştur. O mesaj onlaradır”, demek; banadır, sanadır, onadır, herkese yapılmış bir hitaptır. Ki sen kalkıp ta, kendini oturmuş konuşan ve insanlar da seni dinlemektedir, diye düşünmeyesin.

Dinleyenler, konuşanlardan daha iyidir. Çünkü dinleyiciler, dinlemek için gelmişlerdir. Onlar gösteri yapmak için gelmemişlerdir. Ama konuşan, kendisinin herşeyi bildiğini zanneder. Bunun için yıllar evvel kendi kendime “Ooo, Ben neden oturup ta doğrudan kalbe gelenden konuşayım, mecbur bırakılmadığım sürede”. Mevlânâ Şeyhin ve Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. nin verdikleri notları açıp ve “Burada yazılanlar şunlardır”, demek, nefsi öldürmek için daha tesirlidir. İşte o üç tane huy…, müridler için geçerli değildir, müridler sorumlu değillerdir, cemaat sorumlu değildir. Koyunlar sorumlu değildir, sorumlu olan Çoban’dır. İşte o Çoban, orada vekil gibi oturmuştur veya zikri yöneten üç tane tuzağın içine düştüğünü bilmeli. Ve onları kendinden eleyip atması gerekiyor.

Birincisi “Öfke” dir. İkincisi “Kibir”dir. Üçüncüsü de “Gurur”dur.

Öfke en kötü vasıftır çünkü o kibir ve gururun karışımıdır. Üçü içindedir. Ayni şeye benzer, hani bir güzel içecek veya güzel bir çorba yapmak için birtakım şeyleri birbirlerine katıp karıştırırsın ya… ama bu üç vasıf birbirleriyle karıştırılmıştır. Örneği İblis’tir. İblis kibirlilik etti. “Ben Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya nice yıllar nice 1000 yıllar süresince secde ettim. Âdem’e nasıl secde ederim?” Kibir secdeye etmesine izin vermedi. Kibir kendisine herkesten üstün olduğunu hissettirdi. O Allah Subhanehu ve Teâlâ bir emir verdiği vakitte, O’nu dinleyip O’na itaat edileçeğini bilemedi.
Allah Kur’an-ı Kerim’de buyurmuştur: “Etıy’ullahe ve etıy’ur rasule, men ata resule, ….. Allah”: “Allah’a ve Peygamber’e itaat edin”.
“Etıy’ullahe ve etıy’ur rasule, men ata resule ve ülil emri minküm”:
“Allah’a ve Peygamber’e itaat edin ve kendilerine yetki verilmiş olanlara”
Bizim Şeyhlerimiz, silsilemizdekiler gibilere.
Ve “Peygambere itaat eden Allaha itaat etmiş olur”, diye buyurmuştur.
Öyleyse itaat etmek çok önemlidir. Sakın “Benim buna itaat edecek gücüm yoktur veyahut ona itaat edemem, şuna itaat edemem” diye konuşmayın. İşte o zaman Şeytan’ın battığı çukura bizler de düşeriz. Çünkü bizler inen emirlerdeki hikmeti, ilimi bilmiyoruz. Eğer Şeyh’in “Bunu yap!”dediyse.. Daha o işi yapmadan evvel çok tereddüt etmeye başlarız. En doğru hareket, o emir verdiği an hemen, “Başüstüne Efendim” demektir. Askeriyede ne yaparlar? Komutandan veya Binbaşı’dan askere bir emir verdiyse, asker ne der? “Başüstüne Efendim” der. Askerin belki de hiç hoşlanmadığı birşey bile olsa.
İtirazını sonra bildirirsin. Şimdi iyi dinleyin, çünkü Evliyalar Şeytan’ın içeriye girmesini istemezler. Onlar hemen “Şöyle yap” diye emir verirler, sende anında onu yerine getirmelisin.

Şeytan artık içeriye giremez, ama sen o süreyi uzatırsan, Şeytan gelir. Ve bu bizim için tehlikeli bir andır. Hepimiz için tehlikelidir. İşte bizler şu anda bu problemin içinde bulunuyoruz. İşte verilen örnek; Allah İblis’e Âdem’e secde etmesi için emir verdiğinde, o bunu reddetti, çünkü o kibirlenip gurur yaptı. Öfkelendi. O öfkeden dolayı “Ey Allah” dedi. Allah, Yaradan olduğunu bilir. O günahkârlar gibidir. Günahkâr olanlar da Allah Yaradan olduğunu bilirler ama yine de günah işlerler. Çünkü onlar arsızdır. Şeytan öfkeliydi, arsızlaştı, “Ey Allah, ben seninle çekişeceğim. Bana Kıyamet gününe kadar ömür ver. Ben onların hepsini saptıracağım ”. Ve Allah ona cevap verdi: “Kimi saptırmak istersen saptır, onların hepsi senin kafilene koyduracaklardır”. İşte kibir, gurur ve öfke bizleri en güzel terbiye olan, kulluktan uzaklaştırır. Ve buyurmuştur ki… Ben herkesin benim sohbetimle dönmesini istiyorum. Neden oturup sohbetler ve nasihatler vermekteyim? Sebebi nedir? Benim o nasihatlere ihtiyacım yoktur. İhtiyacım yoktur. Senin içindir onlar.

İnsanların gelip de elimi öpmeleriyle benim derecemin yükseleceğini mi zannediyorsun? Ve kendimin verdiği sohbetimde bulunayım. Benim kendim için ihtiyacım yoktur. Hiç birine ihtiyacım yoktur. Bunlar sizler için. Bunun kanıtı bir defasında bizim gözümüzün önünde cereyan etti, biz şahit olduk. Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz., Allah ruhuna şâd etsin, buyurdular: “Bir defasında benim Şeyhim, Şeyh Şerafeddin, dünyasını değiştirmeden üç ay evvelinde… Şeyh Şerafeddin vefat etmişti, çünkü o dalıp gitmekteydi. Denizin içine dalmadı, manevi deryaların içine, En’am suresindeki marifet ilminin deryanın içinde daldı. Gidip o surenin içerisine dalıyordu.

“Ve tilke huccetüna ateynaha ibrahıme ala kavmih nefeu deracatim men neşa’ inne rabbeke hakımün alım. Ve vehebna lehu ishaka ve ya’kub küllen hedeyna ve nuhan hedeyna min kablü ve min zürriyyetihı davude ve süleymane ve eyyube ve yusüfe ve musa ve harun. Ve kezalike neczil muhsinın. Ve zekeriyya ve yahya ve ıysa ve ilyas küllüm mines salihıyn. Ve ismaıyle vel yesea ve yunüse ve luta ve küllen faddalna alel alemın. Ve min abaihim ve zürriyyatihim ve ıhvanihim vectebeyna hüm ve hedeynahüm ila sıratım müstekıym”.

Buyurdu ki; “O surenin içindeki sırra eriştiğimde, Kuran-ı Kerim’de “Zürriyetleri veya torunları gelmektedir” diye zikredilince, özellikle isimleri bildirilen yirmibeş peygamberin tamamı, Kuran-ı Kerim’de bildirilmiş olanlardan sonra gelen zürriyetleri veya torunları, bunun manası şudur; “onlar isimsiz teşrif edemezler, hepsinin özel isimleri vardır”. Onların kendilerine has isimleri mevcut olması gerekiyor.

Ve her insanoğlunun yedi tane ismi vardır. Allah kullarına yedi tane ayrı isim takmıştır. İsimlerin bir tanesi dünya, altı tanesi de ahiret için verilmiştir ki bu Peygamber (s.a.v.)’in bir Hadisidir. “İşte o ayet, bu Peygamberlerinin tümünün ve Mahşer gününe kadar gelecek torunları hakkındaki ayetin sırrına erdim ve oradan bu isimleri çıkardım.”

Ve değişik derecesi olan Evliyaların isimlerini ve değişik gruplardaki Evliyaullahların isimleri sınıflandırdı, bahsetti ve bunları yazmak onun üç ayını aldı.

Bunları alıp defterine yazdı ve Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz.’e, Allah ruhunu şâd etsin, Mevlânâ Şeyh Abdullah el Fâizi Dağıstanî’ye “Kalbime ağır geldiği için, bu yüzden öleceğim ve üç gün içinde dünyadan göç edeceğim. Vasiyetnamemi yazdım. Bu, içinde bütün evliyaları bulunduran defterdir ve benim benden sonra senin insanlara bildirmeni istediğim vasiyetim şudur: benim Halifem Sultanu’l-Evliya Şeyh Abdullah el Fâizi Dağıstanî’dir”.


Buyurdular ki: “Ey benim atam, mürşidim, itaat ediyorum”. Şerafeddin Dağıstanî Abdullah Dağıstanî’nin ana tarafından dayısıydı.

Şerafeddin Dağıstanî, dünyasını değiştirdiğinde, değiştirir değiştirmez, O’nu kabrine koymadan evvel Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. O’nu yıkadı ve O’nun el yazısıyla yazılmış olan vasiyetnamesini yırtıp suyun içine attı. “Kimsenin benim O’nun Halifesi olduğumu bilmesini istemiyorum” dedi. Onlar beni normal bir “hoca” olarak bilsinler. Bu yüzden O’na kendi dergahında “Hacı” diye hitap ederler. O bölgede ona “Hacı Abdullah” diyorlar. Kendisini sakladığı için, insanlarda bilmiyorlar ve ona o şekilde hitap ediyorlar. Buyurdu ki; “Neden kendimi açığa çıkaracakmışım, sebebi nedir? O kibir, buraya gelmek istedik, o gurur gerekmez. “İstemiyorum.”

Ve o Dünyasını terk etti, Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. ve Dünyasını değiştirmeden evvel not defterini verdi, bizler de kopyaladık. Bu isimlerin tümünü biz kopyaladık. Ve bu isimlerin bazıları Şeyh Adnan’ın kitabında yayınlanmıştır. O isimlerin bazıları halen benim yanımdadır. Onlar, bu değişik gruplardaki isimler, yayınlanmamıştır. Bundan ötesini de daha fazla açıklamak istemiyoruz. Kendisini ortaya çıkarmak istemedi, çünkü hissetti ki eğer söylersem bu aynı “Ooo ben Halifeyim, ben Vekilim, ben Patronum ve ben…” gibi benzeri. Sohbetlerinin başladığı nokta burasıdır. “Bu, oturup da zikir meclisini veya halka içinde olan veya meclis içinde oturup liderlik yapanlara ki, bu zamanımızda bunlardan çok vardır, karşı bir top mermisi veya büyük bir silahtır”

Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. dünyadan göç etmeden, dünyasını değiştirmeden bir hafta evvel, o da vasiyetnamesini yazdı.
Kesiyorum, “Rasulullah Efendimiz (s.a.v.)’in emriyle Şeyh Nazım’ı benim varisim olarak tayin ediyorum”.
Bunu yazdı, kağıda parmak izini koydu ve bundan iki tane kopya yaptı.

İki kopyası vardı. “Birini benimle beraber mezara gönderin, tabutumun içine koyun ki , mahşer gününe getirildiğim vakit “Ya Rabbi, elimde olan tek şey ve şahidim olan budur” diyeceğim. ” Kopyanın diğerini yanında sakla ve onu Şeyh Nazım’a ver.”

Nazım o sırada, Kıbrıs’ta kalıyordu, Ramazan’a doğruydu. Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. dünyasını değiştirdi ve Mevlânâ Şeyh Nazım cenazesine geldi. Cenaze kaldırınca, hepimiz Beyrut’a geri döndük, dinlenmek için. Ve Mevlânâ Şeyh Nazım bize “Vasiyetnameyi görebilmem için bana getirin” dedi. Biz o vasiyetnameyi sağlam bir sandığın içine koymuştuk. Ve bu sağlam sandık, ki onu sen yerinden bile oynatamazsın, tıpkı babamın 70 sene evvelki sandığı gibiydi. Onu açamazsın. Sadece böyle büyük anahtarlarla açabilirdik. Açtık, ona vasiyetnameyi verdik. Okuyup öptü ve başının üstüne koydu. “İtaat ediyorum, bunu sandığın içine geri koyun”, dedi. “Hiç kimseye göstermeyin”.

İki gün sonra Şeyh Nazım geri Kıbrıs’a döndü. Ve biz yalnız kaldık. Hiç bir… Mevlânâ Şeyh Nazım orada kalmadı. Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. de dünyadan göç etmişti ve biz kendimizi çok kötü hissetmiştik. Gerçekten çok kötü idi. Ve Libya’daki müslüman âlimlerin başı olan amcam geldi ve “Bana vasiyetnameyi gösterin”, dedi. Sandığı açtık ve açar-açmaz vasiyetnamenin kaybolduğunu gördük. Orada artık vasiyetname kalmamıştı. Vasiyetname nereye gitti? Bugüne kadar bilmiyoruz. Gitmiş. Hiç kimse o sandığı açmadı. Bunu, tevazunun mürid için şart olduğunu göstermek için söylüyorum.

Muhabbet şarttır. Kibir ve öfke bizleri evliyaların huzurundan uzaklaştırır. Muhabbet ve huzur, sükunet ve itaat bizleri Şeyh Efendi’ye gitgide yaklaştırır. Elhamdülillah ki, insanlar Dünyanın her yerinden geliyorlar, müridlerin kalplerinde muhabbetin çok olduğunu gösterir bu; gelip Mevlânâ Şeyhi ziyaret etmekteler. Ama geri döndüğümüzde, buradaki geçirdiğimiz güzel birlikteliğimizi unutup, her nereye gitsek orada kavgaya başlatıyoruz.

Aynı Medine’ye Peygamber (s.a.v.)’ı ziyaret etmek için gittiğin gibi, veya Haccını eda etmek için Kabe’ye gittiğin gibi veya Umre’ye gittiğin gibi. Kabe’den, Haram’dan, çıktığın andan itibaren mağazaya gidip orada öfkeleniyorsun. Buna, şuna, ona, öyle değil mi? İşte kabul edilemeyecek şey odur.

Bunun gibi meclislerde toplantılar, bir araya gelmeler muhabbetle başlar ve diyarlarına geri döndüğünüzde de muhabbetle sonuçlanmalıdır. Sadece burada olduğun vakitte değil. Şeyh Efendi’yi sevmek kolaydır. Ama evine döndüğünde birbirlerinizi de sevmeye devam edeceksin. Ve birbirinize saygı göstereceksiniz, ki bu çok önemli bir husustur. Ve o sohbeti İnşaallah yarın Cuma günü veya ertesi gün, Cumartesi günü sürdüreceğiz.

Ve açıklamış olduğum güzel cümlelerle, bitirinceye kadar devam ettireceğiz. Ben Mevlânâ’nın emriyle konuşuyorum. Yaklaşık on sene evvelinden kendi kendime, “Burada konuşmayacağım” diye söylemiştim, ama bu sene o ısrar etti. Geçen sene bundan kaçabilmiştim. Bu sene üzerime basa basa ısrar etti. Bunun içindir ki ben sürekli: “Bu öncelikle bana verilen bir nasihattir ve beğenip alırsanız sizin için de” diye söylüyorum. Allah bizleri bağışlasın.

Ve min Allahu tevfik ve bi hürmetil el-Fatiha.

5 Haziran 2008

Lefke-KKTC


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Abdullah DAĞISTANİ'den Anılar: Şeyh Hişam Kabbanî anlatıyor.
MesajGönderilme zamanı: 14.07.10, 10:10 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 13.03.09, 06:08
Mesajlar: 291
Alıntı:
Mankind are Stones and Saints are Jewels
Shaykh Muhammad Hisham Kabbani
06-2-2008
Lefke,Cyprus

A`oodhu billaahi min ash-shaytaani ’r-rajeem
Bismillahi 'r-Rahmani 'r-Raheem

Nawaytu’l-arba`een, nawaytu’l-`itikaaf, nawaytu’l-khalwah, nawaytu’l-riyaadah, nawaytu’s-sulook, nawaytu’l-`uzlah lillahi ta`ala fi hadha’l-masjid

Alhamdulillah, first as-salaam `alaykum wa rahmatullahi ta`ala wa barakaatuh.
Alhamdulillah that Allah swt honored us to be under the guidance of our Sultan al-Awliya Sayyidee Shaykh Muhammad Nazim al-Haqqani, may Allah give him long life and may Allah give us long life to see Mahdi (as).

And as I said many times before today is that all of us we are to Mawlana Shaykh like different flowers. Every flower has its own nice smell. Like different jewels. Every jewel likes its own color. And the shaykh is happy to see all these colors or all these flowers.
That is to him. That is the description to him that we are jewels or flowers. But we must say to ourselves we are not so even though in his eyes or his heart we are so. Because Allah said in Holy Qur'an: “wa laa tuzakoo anfusakum - Don’t try to give excuse or honor to yourself.”

The Prophet (s) said, “Don’t leave me to myself for the blink of an eye, or less than the blink of an eye.” Laa takilnee ila nafsee tarfat `aynun wa laa aqal min dhaalika. You know the blink of an eye is? (It is) less than one fraction of a second.
Although he is Prophet and the Seal of Messengers he is saying, "Don’t leave me to myself like that."

So what about for us then? It means we are always falling down in the traps of the ego. That is why Allah is honoring us and we have to say we are so lucky that we are honored to come to this door, although all of us have this problem of selfishness or egoism but we are lucky that we have been guided. Although there are a lot of people who have not been guided. There are many people who are not entering such a door. They are not lucky. We have to be happy and to know we are lucky.

And we have to know the sign of due respect for Allah (swt) towards us and for our prophet towards us and for our shaykh towards us is to be humble. Humbleness is the most important aspect of tariqah. Grandshaykh may Allah bless his soul, was always saying that the most humble that Allah (swt) created is Sayyidina Muhammad (s). Although he is the highest he is the perfect, he is the chosen one, and he is the mercy to humanity,. But he was not seeing All that and he was seeing “O Allah I have to be humble.”

He is honored with what Allah gave to him but he is saying, “O Allah I have to be humble.”
And who is the most arrogant? and Grandshaykh, Mawlana Shaykh Abdullah al-Faizi ad-Daghestani was saying, “The most arrogant was Iblees. The most arrogant among Allah’s creation. Out of arrogance he didn’t make sajda to Adam.”

So the sign of humbleness is to know that we are in the presence of a Sultan but in the same time we have to be aware of being in a big ocean here and any mistake we will be drowned. Any mistake it is written against us and that is why when we come here we have to show the sign of respect to everyone. Even that one whom Mawlana might say to him "you lead the prayer" or "you do the suhbat" or "you speak" or "you lead dhikr." He has to know he is not of that caliber but he is fulfilling an order of Mawlana Shaykh . I am saying because it is needed to be said, that Allah is our witness; Prophet (s) is our witness; our Shaykh is our witness that we are, I am not that person that has to see himself, “O I am giving a lecture” or “Mawlana is making me to represent him and speak on his behalf.”
Mawlana can make a stone to speak but it is the value of a stone and he can make a diamond to speak and it is the value of diamond. We have to know we are stones; as Muhammad al-Busayri said,
Muhammadu basharun
Muhammad (s) is a human being
Wa laysa ka ’l-bashari
but not like other human beings.
Huwa yaqootatan
He is a diamond
wa ’n-naassu ka ’l-hajari
while humans are like stones.

Although Allah gave him that characteristic. He is human being but not like us. Can the one who went in Mi`raaj be like us, who went in his physical body? Not with his soul or his spirit. Can any one of us go in Mi`raaj? Can you, M.? Not by soul even. Not anyone. The Prophet (s) went in Mi`raaj in his physical body and he was not affected by the laws of physics that he was moving in space. When the Prophet (s) was moving in space, when he was going to the Divine Presence? Where he went? He went inside this universe or outside this universe? Anyone? He went within this universe or outside this universe. How big is this universe?

I was speaking with Mawlana Shaykh today. He was saying something in the early morning. I said that scientists describe this galaxy we live in, not outside, that it has 80 billion stars, not 80 million, 80 billion. And every star is bigger than our solar system. That means (bigger than) the earth, the sun, the moon, Venus, whatever, Mars, all of them, Pluto, all of them, the solar system, one star is bigger than then all and it is one of 80,000 millon. Did you go into Google, for the pictures, that they have satellite today that they can map every part of the earth, they snap the picture of any home, any mosque, any movie theatre, any church you can locate on Google. Is it not so Shaykh Selim?
And the also have mapping of all the constellations, the abraaj, there are 12 constellations.. And one day I was sitting and my son was opening one of these constellations, he was viewing one of these constellations, and zooming , zooming in, zooming and you cannot count the stars there. Even the smallest one, al-Meezan, the Balance, is made of 3 or 4 stars. But if you go into it you find millions of stars.
And you go in it and it is thousands of stars, and these are only in our galaxy.
I was telling Mawlana Shaykh that they found today that there are 6 million galaxies. No sorry, not 6 million, 6000 galaxies. Every galaxy is 80 billion stars. He looked at me and said, “Your information is old.” He said, “I read an article today that there are 15 billion galaxies – still that is within the universe - 15 billion galaxies and every galaxy has 80 billion stars.” And that is within the universe and this universe is moving in a vacuum at 300,000 km. second. And all these galaxies [are moving together].
So how huge is that? The space shuttle that they launch out and there is an international space station outside the atmosphere. It is 100 miles away, only. And they make this whole issue space shuttle and it is only 100 miles away.

And the Prophet (s) in one night made an ascension for 15 billion galaxies and moving and going beyond that, not within that. How many miles away? They don’t count by miles they count by years. They say this star is one billion years away. You might look at a star and it is one billion years away and you can see it and are still seeing it and it might not be there anymore.

So think Sayyidina Muhammad (s) is navigating that huge distance. When you say you navigate a computer what does it mean? It means you are navigating like a boat in the sea or like a car or plane. And imagine the Prophet (s) was navigating the whole universe and everywhere he passed and navigated he was knowing about it. Allah gave him to know about that. And he was going past 15 x 80 billion billion galaxies. And he was saying, "Ya Rabbee, I am nothing but a servant to you." Look, no ego.
Sayyidina Muhammad (s) al-Busayri said,:
Muhammadu basharun
Muhammad (s) is a human being
Wa laysa ka ’l-bashari
but not like other human beings.
Huwa yaqootatan
He is a diamond
wa ’n-naassu ka ’l-hajari
while humans are like stones.

He is the only one. He is the rare jewel, no one is like him.
Everyone else is like a stone, a pebble. So what are we, we are pebbles, no value.
A pebble, that we been described by a pebble, but the shaykh can make a pebble to speak. If the ego makes the pebble to speak then the ego will make the pebble to speak from the dunya level. But if the shaykh makes the pebble to speak it speaks from akhira level. But all that depends on being humble.

So that makes us to know we are in need of the shaykh’s words - the exact words that he speaks, to use them. Because today there are a lot of, lot of, because Mawlana Shaykh spread the tariqah everywhere. We have all kinds of representatives. All of them are jewels to Mawlana all of them are flowers to him. Whatever you want to say about them. But we are in need of his words. We cannot be arrogant and say, "O the shaykh is inspiring to my heart" and begin to speak. No. Open your notes and show you are in need of every word that Mawlana opens.

In Grandshaykh's time we used to have two sessions, with Mawlana Shaykh Nazim, one before Fajr up to ishraaq, and one after `Asr. He used to open Grandshaykh’s notes and being to explain. He didn’t show, “O it is coming to my heart” and begin to explain. So he showed humbleness and showing that the shaykh is one. He can speak from his heart but we must speak from the notes.

So we are going to follow that consequence now, we establish the basis now, and I am going to see in this subhbah what he says and this is long time ago. This was in 70's.
He said, as-samai`u wa’l-mustami`u yajib an yakoon adhqa fahmahu min al-mutakallim? He said, “the one who is listening must have a better understanding than the one who is speaking.”

Because this means that the speaker , the one who is speaking, there are two types of these speakers: one who speaks from books and these are common scholars that studied in universities. And the one who speaks from spirituality, that means his heart is connected thru his chain of shaykh to heart of prophet and he is taking directly from the heart of the Prophet (s). The listener he said have to have fine-tuned ears, to listen to what is coming. It doesn’t mean the listeners are better than shaykh, but it means for the shaykh to be able to give them what they are in need that they have to open al their different digital radios in order to receive what shaykh is saying. As much as they show importance to what shaykh is saying as much comes fro the heart of the Prophet (s) will send to the shaykh. If we show little importance then what comes to us from shaykh will be little and if we show very fine tuned ears then the shaykh will be pouring out what it necessary to be mentioned, and what we are in need of? Because Subhaanallah everyone sit in Mawlana’s lecture, or guidance or advice, whatever we want to call it. And they think “O that advice or lecture is to me and he is speaking to my heart, he knows what I need.” And that is because he is connected to the main source to Prophet (s). According to what we are asking through our heart they are receiving and they are sending answers.

So that is why the listeners must tune their ears well to listen to the shaykh well in order for him to pull more deeper from the ocean of knowledge he is pulling.
He was saying to me this morning, he mentioned to me today, that isn’t imagined, but think, that every letter of the Holy Qur'an carries with it at least 12,000 different oceans of knowledges, it has at least12,000 different meanings, each meaning is like an ocean. So think about it. When you say alif, not the alphabet that has been used which is 28 letter but the alphabet which has been used in whole Holy Qur'an, which is about 500,000 letters, if you say alif, the lowest level of sainthood, is that saint can pull out of that single letter 12,000 meanings and every meaning is an ocean.

That is how thy understand Allah’s ancient words which cannot be understood easily.
That is why as much as you can open and tune your heart the Prophet (s) is going to send
He was explaining one verse of Surat al-`Ankaboot this morning, and he went into that ocean that makes you stunned , insha-Allah we will explain one day what he was saying, in what he is pulling out from there. He was explaining the importance of the electrons and the mass in the atom, in that verse of Surat al-`Ankaboot. So the Prophet (s), whatever comes, he was hearing and obeying.

So our duty as he said, that is why we have to listen well. Grandshaykh said, anything comes it is listening and obeying.
The Prophet (s) was under two orders, Grandshaykh described that Prophet was under that two descriptions: listening and obeying. Listen to the message that Gibreel (as) brings and obey.
So our duty is what? It is listening to our guides and obeying.
So ibn `Ajeeba (q) said, and he is one of most famous awliya, that came in the 18th century, and he said, “there are two kinds of `ilm, knowledge of awraq, knowledge of books and knowledge of taste, `ilm al-adhwaaq.

Like there is a glass of water, you can describe it as nice crystal water, cool, but that never gives you the taste of the water. that is nice. That when you say bismillahi ’r-rahmani ’r-raheem, it quenches your thirst. But if I describe it to you it doesn’t quench your thirst but if I give you to taste it quenches your thirst. The awliyaullah give to quench the thirst of people who are seeking. Scholars give knowledge of papers. They give the taste of papers. there is knowledge of letters but it does not give the sweetness of the taste.

We will continue next day insha-Allah while we are still on the first line of these of Grandshaykh.

http://www.haqqanifellowship.com/suhbat ... cfm?d=1928


TERCUME:


Tevazu Tarikatın En Önemli Temellerinden Biridir.

2 Haziran 2008

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhir-Rahmânir-Rahîm.
Dua…
Es-selamu aleykum
Elhamdülillah Allah Subhanehu ve Teâlâ bizleri Sultanü’l-Evliya Seyyidi Şeyh Muhammed Nazım el-Hakkani’nin himayesi altına koymakla şereflendirdi. Allah ona uzun ömürler nasip etsin.
M: Amin.
Ve Allah bizim ömrümüzü uzun eylesin ki Mehdi (a.s.)’ı görelim.
M: Amin.
Bugünden önce defalarca anlattığım gibi bizler Mevlânâ Şeyh Nazım için aynı çeşitli çiçekler gibiyiz. Her çiçeğin kendine has özel kokusu vardır. Aynı değişik mücevherler gibi. Her mücevherin değişik renkleri vardır. Ve Şeyh bütün renkleri veya bütün çiçekleri görmekten sevinir. Bizleri böyle tarif etmesi sadece ona mahsustur. Sadece o bizleri mücevherlere veya çiçeklere tarif edebilir. Bizlere gelince, bizler kendi hakkımızdan “Biz öyle değiliz” dememiz gerekiyor. Oysa onun gözünde veya onun kalbinde biz öyleyizdir.

Fakat kendimize gelse, Allah Mübarek Kuran’ında “Kendinize gurur verecek sebepler üretmeye çabalamayın” buyurmuştur. Çünkü Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) “Ey Allah’ım! Gözümü açıp kapatıncaya kadar beni nefsime bırakma. Beni gözümü açıp kapatıncaya kadar beni nefsime bırakma ve de açıp kapatmanın süresinden de az zamanla nefsimle bırakma”. Göz kırpma bir saniyeden de az bir süre olduğunu bilirsiniz. Eğer Rasulullah Efendimiz“Yarabbi beni nefsimle bırakma” diyorsa, ki o Hatemen-Nebiyyîn (=Nebilerin Mührü) dir, o zaman bizim halimiz nicedir? Bu demektir ki, bizler dâima nefsimizin tuzaklarına düşmekteyiz. Bu yüzden Allah bizleri şereflendiriyor. Ve çok mesut olduğumuzu söylemeliyiz çünkü bu kapıya gelebilmekle şereflendirildik. Oysa biz, hepimizin, benliğimizle veya nefsimizle sorunlarımız vardır, ama buna rağmen Allah yine de bizleri bu kapıya getirip yönlendiriliyoruz.

Rehbersiz olan çok insanlar var. Böyle bir kapıdan giremeyen çok insanlar var. Onlar şansızdırlar. Biz bu mutluluğu ve şansı elimizde tutmalıyız ve o mutluluğumuzu ve saygımızın alametlerinin ne olduğunu bilmeliyiz. Ve bizim Allah’a, Peygamber Efendimize ve Şeyhimize hissettiğimiz tam sevgi ve saygıyı mütevâzilikle göstermeliyiz.

Tevazu, tarikatın en önemli temellerinden biridir. Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz., Allah ruhunu şâd eylesin, dâima şunu söylemiştir ki: “Allah en mütevazi olan Seyyidina Muhammed (s.a.v.)’ı yarattı.” En yüksek, en mükemmel, seçilmiş olan ve insanlığa rahmet olarak geldiği halde, o bunları görmezdi ve “Ey Allahım, benim mütevazi olmam gerekiyor”. O (s.a.v.) Allah’ın, kendisine verdikleriyle şereflendirildiği halde kendisi hakkında “Yarabbi ben mütevazi olmak istiyorum” demiştir.

Ve en gururlu kimdir? Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz., Mevlânâ Şeyh Abdullah Dağıstanî, Allah ruhunu şâd eylesin, diyordu ki “En berbat gururlu olan İblis’tir”. Allah’ın tüm yaratıklarının içinden en gururlu İblis’tir. Gururundan Adem’e secde etmedi. Mütevâziliğimizin alâmeti olarak, Sultanın huzurunda bulunduğumuzu ve aynı zamanda burada çok büyük bir deryanın içerisinde bulunduğumuzun şuurunda olmalıyız ve en ufak bir hatada boğulacağımızı unutmamalıyız. Herhangi bir hata işlediğimizde, bizim aleyhimize yazılacaktır. Ve bu nedenle, buraya gelirken, saygının simgesini herkese karşı göstermemiz gerekiyor. Mevlânâ belki birisine “Sen namazı kıldır veya sen sohbet ve veya sen konuşabilirsin” diyebilir. O kişiye bile saygı göstermelisin. O kişi de, mevkisinin Mevlânâ ile aynı olmadığını, sadece Mevlânâ Şeyh’inin emrini yerine getirdiğini bilmesi gerekir. Bunu söylüyorum çünkü söylenmesi gerekiyor. Allah şahidimiz, Rasulullah şahidimiz, Şeyhimiz şahidimiz olsun ki, “Ah ben sohbet veriyorum ve Mevlânâ onun vekili olarak beni seçti veya onun yerine konuşuyorum” diye konuşan bir kişi değilim ve kendime öyle bakmıyorum. Mevlânâ bir taş’a taş’ın değerini anlattırabilir. Ve mücevherlere mücevherlerin değerini anlattırabilir. İmam Buhari’nin söylediği gibi, taşlar olduğumuzu bilmeliyiz.

Kaside-i Bürde müellifi İmam Busayri “Muhammed (s.a.v.) insanoğlundandır fakat diğer insanlara benzemez, oysa ki Allah onu onların sûretinde yaratmıştır” diye buyurmuştur. İnsandır fakat bizim gibi değildir. Miraç’a giden birisi, aynı bizim gibi olabilir mi? O bedensel Miraç etti. Ruhuyla veya manevi değil.
İçimizden kim bedenen Miraç’a gidebilir? Sen gidebilir misin Mustafa? Ruhen bile gidemezsin! Hiç kimse gidemez!

Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) bedeniyle gitmiştir. Ve fiziki prensipler ve kanunlar onu uzayda hareket ederken etkilemiyordu. Peygamberimiz uzayda hareket ederken, İlahi huzuruna çıkarken, nereye gitti? Kâinatın içinde mi kaldı yoksa kâinatın dışına mı çıktı? Evet. Kimse cevap verecek mi? Kâinatın içinde mi kaldı yoksa kâinatın dışına mı çıktı? Kâinatın dışına çıktı. Kâinatın büyüklüğü nedir? Bugün Mevlânâ Şeyhle konuşuyordum. O sabahtan birşey söylemişti ve ben bunun üzerine söyledim ki “Bugünkü bilim adamları bizim samanyolumuzu, ki biz bunun içerisindeyiz, sadece Güneş sisteminden bahsetmiyorum ama tüm samanyolundan bahsediyorum, 80.000 bilyon yıldızları var”. 80.000 bilyon yıldızlar. 80.000 milyon değil. 80.000 bilyon! Ve her yıldız bizim güneş sistemimizden büyüktür. Yani Güneş’ten, Dünya’dan, Ay’dan, Venüs’ten, Mars’tan, Pluton’dan vesaîre, hepsi Güneş sistemin içinde. Bir Samanyolu’nda olan yıldız, ki 80.000 bilyon yıldızlardan biridir, onların hepsinden büyüktür.

Hiç Google’a girdin mi? Google’daki resimlere gittin mi? Bugün bir uydu var, oradan Dünya’nın her semtini, hatta evinini haritada görürsün. Her evi, her lokantayı, her sinemayı, her camii, her kiliseyi bulabilirsin, Google yerini gösteriyor. Google’da etrafımızda olan kâinatın da, Güneş sistemimizin ve burçların, ki 12 tane burçlar var, haritası var. Bir gün oturuyordum ve oğlum burçlardan birisinin haritasını açtı. Ve zumladı, zumladı, zumladı ve açtı ve sayısız yıldızlar göründü. Eğer bir burca bakarsan onun 3 veya 4 yıldızdan oluştuğunu görürsün. Öyle değil mi? Mesela en küçüğü “Terazi”, üç yıldızdan görünür. Fakat içine girersen bilyonlarca yıldızlar görürsün. Ve içinde saatlerce ve saatlerce seyrüsefer yapsan hiç bitmez. Ve tüm bu burçlar bizim Güneş sistemimizin içerisindedir. Kâinatın içinde, bir parça olan, bizim Samanyolumuz ve Güneş sistemimizin 80 bilyon yıldızları var.

Mevlânâ Şeyh’e anlatıyordum ki “Bugün 6.000 Samanyollarını bulmuşlar”. Altı bin tane Samanyolu ve her Samanyolu’nun içerisinde 80 bilyon tane yıldız mevcuttur”. Bana baktı ve dedi ki “Senin bilgin eski” ve devam ederek “Bir yazı okudum ve orda 15 bilyon Samanyollarının bu kâinata mevcut olduğunu yazıyordu”. 15 bilyon Samanyolları! Her Samanyolu’nun içinde 80 bilyon yıldızları mevcuttur. Kâinatın içerisinde. Ve bu kâinat bir vakum gibi 300.000 kilometre hızla dönüyor. Ve tüm Samanyolları da öyle. Kısacası bunlar ne kadar büyüktür? Bir uzay mekiği fırlatılar. Gökte bir Uluslararası istasyon var, sadece 100 miles mesafede. Onlar da “Uzay mekiği 100 miles uzaklıkta olan “Uluslararası İstasyon”a ulaştı” diye büyük bir yayınlama yapıyorlar.

Allah Peygamber Efendimizi (s.a.v.) bir gecede onu 15 bilyon Samanyollardan ve her Samanyolu’nda bulunan 80 bilyon yıldızlardan geçirdi ve ondan ötesine gitti! Kâinatın içinde kalmadı! Uzaklığı kaç mil olur? Kâinatın hesabını millerle yapamıyorlar. Senelerle, ışık senesiyle, hesap ediyorlar. Diyorlar ki “O yıldız 1 bilyon sene uzaklıkta”. Bir yıldıza baktığında, o belki 1 bilyon sene uzaklıktadır ama gördüğün halde o yıldız orda belki yoktur. Fakat yine de görüyorsun çünkü ışığı halen geliyor. Allah Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’ı o seyrüsefere çıkardığını bir düşünün….

Ne zaman bilgisayarında seyrüsefer yaptığından bahsedersin? Seyrüsefer ne demek? Bunun manası aynı bir denizde olan bir tekne veya bir araba veya bir uçak gibi yolculuk yapıyorsun ve gezerken nerde olduğunu belirlemek için etrafına bakıyorsun. Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) bu kâinatı seyrüsefer ediyor ve gittiği her yerde bilgiye sahip olduğunu bir düşünün. Allah ona o ilimleri veriyordu. Allah Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’e 15 bilyon Saman-yollarının ilimlerini verdiğini bir düşünün! Ve o ondan da ötesine gitti! Ondan sonra Cennetin katlarına gitti ve ondan ötesine gitti tâ ki Kabe-kavseyni ev edna’ ya ulaşana kadar. Ve ne dedi? “Ya Rabbi ben sadece senin kulunum.” Bak nefis yok! Bencillik yok!

Kaside-i Bürde’yi yazan Muhammed Al Busayri, büyük şairlerden biridir. Onu bilirsiniz çünkü hergün okuyorsunuz. O diyor ki “Muhammedun beşerun ve leysekel-beşerun”. Muhammed (s.a.v.) insanoğlundan fakat bizim gibi değildir. “Belhum yakutuhum velnasukel haceri”. Şimdi bu çok önemli. O bir mücevherdir. O bir elmastır. O ender bir elmastır. Ender değil, ondan başka mücevher yoktur. Ve ondan ayrı herkes aynı taş gibidir. Bir çakıltaşı. Demek biz neymişiz? Bizler çakıltaşlarıyız. Değersiz. Bir çakıltaşı olan bizler bir çakıltaşı tarafından öyle tarif edildik. Ama Şeyh Efendi bir çakıltaşını konuşturabilir.

Eğer nefs çakıltaşını konuşturuyorsa, o nefs o çakıltaşına Dünyevî seviyesinden konuşturur. Eğer Şeyh Efendi bir çakıltaşını konuşturuyorsa, Şeyh o çakıltaşını Ahiret seviyesinden konuşturur. Fakat bunlara dayanan şey, bizim mütevâzi olmamızı gerektirmektedir. Ve bu sebeple bizlerin Şeyh Efendimizin sözlerine muhtaç olduğumuz şuuruna varmamız gerekmektedir.

Onun konuştuğu her kelimelerine muhtâcız ve onları kullanmalıyız. Çünkü bugünler çok… Çünkü Maşaallah Subhanallah, Mevlânâ Şeyh Tarikatı her yere yaymıştır. Çokça vekiller var.

Ama nasıl vekiller? Her türlü vekiller var ve onların hepsi Mevlânâ Şeyh Efendi için çiçeklerdir veya hangi tâbiri kullanırsan kullan. Fakat bizim Şeyh Efendinin sözlerine ihtiyacımız vardır. Kendimizi beğenerek “Ah Şeyh benim kalbime ilham veriyor ve ben onu sizlere aktarıyorum” diyemeyiz. Hayır. Onun notlarını aç. Onun söylediği sözlerine teker-teker muhtaç olduğumuzu göster. Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. nin zamanında, önceden de söylemiştim, Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. nin zamanında Mevlânâ Şeyh Nazım’ın günde iki kere sohbet verdiğini hatırlıyorum. Birisi Sabah namazından sonra işrak namazına kadar ve biri ikindi namazından akşam namazına kadar. O Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. nin söylediklerini... Çünkü Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. nin verdiği her konuşma veya sohbetinde o söylediklerini yazardı ve o notları açıp açıklama verirdi. Hiç “Ah benim kalbim bağlıdır…”demezdi. Tevazu var.

O tevazu gösteriyor. Sadece bir tek Şeyhin mevcut olduğunu gösteriyordu. O kalbinin derinlerinden konuşabilir! Fakat bizler onun notlarından konuşmak zorundayız. Bu nedenle Mevlânâ Şeyhin anlattığı notlardan konuşmak çok önemlidir. Ve bizler bu neticeyi takip ederek, şimdi buraya bir temeli kurduk. Şimdi bakıyorum bu sohbette ne söylüyor. Ve bu uzun zaman önce, 70li yıllarda söylenen sözlerdir. Mevlânâ Şeyh dedi ki “Dinleyen kişinin idrâki anlatandan daha iyi olmalı”. Çünkü bunun manası sohbet veren, konuşan kişinin….

İki tür sohbet veren vardır. Biri kitaplardan sohbet verir ki onlar âlimlerdir. Bu sıradan âlimler üniversitelerde okumuşturlar.
Ve ikincisi manevi sohbet verir. Bunun manası, onun kalbi Şeyhlerin silsileyle Rasulullah Efendimiz (s.a.v.)’e bağlıdır. Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in kalbinden alır ve sohbet verir. Mevlânâ Şeyh dedi ki “dinleyenlerin kulakları tam ayarlanmış olacak ki geleni duysun. Sohbeti verenden daha fazla”. Neden?
Bunu, dinleyenlerin sohbeti veren kişiden, ki o Şeyh, daha iyidir manasına gelmiyor. Manası şu: Şeyhin onların ihtiyaçlarını verebilmesi için, onların değişik radyo frekanslarının açık olması gerekiyor ki onlar da Şeyhin söylediklerini alabilsinler. Çünkü onlar dinlemeye ne kadar özen gösterirseler, Peygamberimizin kalbinden Şeyhin kalbine o kadar da ilham geliyor ve dinleyenlerin kalbine aktarılıyor. Eğer biz az önemsersek, Şeyh’ten bizlere gelen de az olur. Eğer bizler kulaklarımızı tam ayarlarsak o zaman Şeyh kalplerimizi doldurur ve gerekenleri konuşur ve bizim ihtiyacımız olanları konuşur. Çünkü Subhanallah, Mevlânâ Şeyh’in sohbetinde bulunan herkes -isterseniz buna sohbet veya nasihat veya rehberlik deyin; rehberlik daha iyi.- “Ah o rehberlik edici öğüt veya nasihat benim içindir. O benim kalbime hitab ediyor. O benim neye ihtiyacım olduğunu hissediyor” diye düşünüyor. Hepimiz aynı düşünüyoruz çünkü onun kalbi, ana kaynağa, Rasulullah Efendimiz (s.a.v.)’e bağlıdır. İşte biz kalbimizle ne istiyorsak, onlar alıyor ve bizlere cevabı gönderiyorlar. Bunun için onun söylediği “Dinleyenlerin kulakları tam ayarlı olacak”, çok önemlidir. Şeyhimize tam kulak verirsek, Şeyh de kalblerimize daha çok ilim, o ilim deryalarından kalplerimize aktarabilir. Bana bu sabah diyordu ki “Düşün Kur’an-ı Kerim’in her harfi, en azından bin deryanın ilmini içerir, bin değişik manası vardır. En az bin değişik mana ve her mana aynı bir derya gibidir”. Bunu düşünün. Eğer “Elif” desen, 28 harfi olan alfabeden bahsetmiyoruz, tüm Kur’an-ı Kerim’de olan 500.000 harfden fazlasından bahsediyoruz.

Evliyâullah diyor ki “Evliyalığın en alt makamı, makam yükselmeden bile, o evliya her harfe oniki bin mana aktarabilir”. Ve her mana bir deryadır. Devam edip bunu söylüyor “Peki o zaman biz nasıl Kur’an-ı Kerim’i anlayabiliriz?”. Kur’an-ı Kerim, Allah’ın eski dili ki çok kolay anlaşabilir gibi değil. Bunun için bizler açık ve ayarlı olmalıyız ki, Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) Şeyhin kalbine aktarsın ve Şeyhte bizim kalbimize ulaştırsın. Bu sabah Ankebut suresinin bir kelimesini bana anlatıyordu ve Mevlânâ Şeyh Nazım, O derya’nın içine girdi. O seni anlattığı ilimleri ile hayretlere düşürür.

İnşaallah bir gün Ankebut suresi hakkında bana anlattıklarını tam olarak açıklarım. Ankebut suresindeki o kelimeyi açıklarken, her atomun içinde bulundurduğu hacimden bahsederek elektronların önemini anlatmaktaydı. O buyuruyor ki “ Bizim vazifemiz iyi dinlemektir”. Bundan dolayı Rasulullah Efendimiz (s.a.v.)... Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz., Allah onun ruhunu şâd eylesin, dâima “Gelen ilhamın eseri olan herşeyi dinleyin ve itaat edin” söylerdi. Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz., Rasulullah Efendimiz (s.a.v.)’in, iki emir altında bulunduğunu tarif ederdi. Tariflerinden biri “O dâima dinlemek ve itaat etmekle mükellefti” derdi. Cebrail (as)’ın vahiyle getirdiğini dinlemek ve o duyduğu mesajı ileterek itaat ediyordu. Öyleyse, bizim vazifemiz neymiş? Dinlemek ve itaat etmek.

Kimi dinleyeceğiz? Bir büyük Evliyalardan olan, ondokuzuncu asırda gelen, İbn Acibe’yi dinleyin. O “Al ilmu ulman” demişti. İlim iki türlüdür. Kağıt üzerinde olan ilimler yani ilm-i evrak ki, bu zamanda çoğu üniversitedeki öğretmenler veya her hangi yerde kitaplardan eğitim vermektedir. Ve ikincisi, “İlm-i ezvak” dedi; damak tadı olan ilimler anlamında. Size tat vermek için… Mesela suyu istediğiniz gibi tarif edebilirsiniz. Sizlere “Güzel berrak su, arınmış su” diyebilirim fakat size tadının nasıl olduğunu asla veremem. Sadece tarif ediyorum. İşte bu “İlm-i evrak”, kağıt üzerinde olan ilimdir. Tadarak ilime; ilm-i ezvâka gelince; suyu içersin. “Ah ne güzel...” ( bardaktaki suyu içiyor ve müridler gülüyor)
“Bismillâhir-Rahmânir-Rahîm” deyip içersen, sizin deyiminizle susuzluğunu giderir. Fakat eğer ben sizlere bunu tarif etsem, sizin susuzluğunuzu gidermez. Yine susuz kalırsın. İlla lezzetini tatmak istediğin zaman bardağı doldurur ve içersin. Evliyâullah’ın ilmi aynı susuz olan insana su verip susuzluğunu gidermesine benzer ki, onda ilmin lezzeti vardır. Herkes susamış. Âlimler sana kitaplarla kağıdın tadını veriyorlar. Ama kağıtta lezzet yoktur. Kelimelerde ilim mevcuttur ama sana o ilmi tattırmaz. İşte Evliyâullah’ın normal bir âlim arasındaki fark budur. Bu noktada bitiriyoruz ve İnşaallah kaldığımız yerden eğer müsaade varsa devam ederiz.
Mevlânâ Şeyh Nazım’ın sohbetinin halen İlk cümlesinde kaldık. Bir dahaki sefere devam ederiz İnşaallah.

Bihurmetil Fatiha.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Abdullah DAĞISTANİ'den Anılar: Şeyh Hişam Kabbanî anlatıyor.
MesajGönderilme zamanı: 14.07.10, 10:17 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 13.03.09, 06:08
Mesajlar: 291
Alıntı:
Mevlânâ Şeyh Nazım buyurmuştur ki; “Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz.nin bana verdiği yetkiyle, Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. nin bana verdiği kuvveti ve yetkiyi kullanarak, bir sorunu, özellikle ümmetin arasındaki bir problemi, mânevi gücümüzle ve fizikî varlığımızla çözümlemeğe çalışacağım”. Fizikî varlığımızla konuşuruz ve insanlar da dinlerler. Bir araya gelip toplandığımız vakit, manevi tarafı, bu benim ve Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. ile Peygamber (s.a.v.) arasındadır. Bunu ben aşikâr olarak göstermeyeceğim ama doğrudan bana bağlı olanı ve dinleyen insanlarla veya talebelere bağlı olanı sizlere açıklayacağım.

Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. buyurmuştur ki, Allah Sultanu’l-Evliya Seyyidi Abdullah El Fâizi ed-Dağıstanî Hazretlerinin ruhunu şâd etsin, bunu anlatan Mevlânâ Şeyh Nazım, “O Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. ile beraber olduğum nice yıllar süresince, o daima meşguldü ve herkese Nebi (s.a.v.)’in ümmetlik libasını giydirmek için çabalardı. Özellikle talebelerinin kulluk libasından giyinmelerini istiyordu, talebelerinin hakikatle giydirilip ve Rasulullah Efendimiz (s.a.v.)’den miras kalan kulluk libasını giydirmek isterdi, çünkü Rasulullah Efendimiz (s.a.v.), Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın kendisine “Ey Benim Kulum” diye hitabından, Peygamberi Zişan, çok mutlu oldu”.

Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz.; “Allah(C.C)’nın Mahşer Gününde müridlerime “Ey Benim Kulum” diye hitap edip özlerindeki sırra erişmelerini istiyorum”, diye buyururdu. “Bu Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’e verdiği en üstün derece, şereflerinin en üstünüdür." Ve Hazret-i Muhammed (s.a.v.)den Sahabeye, Sahabeden de Evliyalara verilmiştir. Ve Evliyalar ellerindeki bütün güçlerini bu mesajları verebilmek için, müridlerine bu ahlâkı giydirmek için emek verirler. Sadece bunun için çalışırlar. Çünkü o ahlâk, kulluk ahlâki “Ubûdiyyet” veya “Kulluk”, insanlara Peygamber (s.a.v.)’den miras olan, Mi'raç sırrını verir.

05.06.2008
Lefke - KKTC


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Abdullah DAĞISTANİ'den Anılar: Şeyh Hişam Kabbanî anlatıyor.
MesajGönderilme zamanı: 15.07.10, 11:28 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 13.03.09, 06:08
Mesajlar: 291
Alıntı:
Mevlânâ Şeyh Nazım bunun için; “Bizim vazifemiz, Bugünün Evliyası veya geçmiş Evliyaların vazifesi, müridlerinin yükselip Marifetullah’a erişebilmeleri için emredilmiş olunan libasla giydirilmeleridir” diye buyurmuştur. Bizler veyahut hiç kimse Rasulullah Efendimiz (s.a.v.)’in ardından, kuş gibi uçamayız. Hiç kimse o dereceye yükselemez. Fakat Evliyalar Peygamberin o derecesinin varisleridir, onlar müridlerini beraberlerinde götürürler.

Nereye gitseler, müridlerini beraberlerinde çekerler. Ve, burası çok önemlidir, “Beni yaptığınız hatalarınızla Peygamberin karşısında utandırmayın”, diye buyurmuştur. O bize bunu uzun zaman önce söylemişti, Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. ve Mevlânâ Şeyh Nazım bana ve ağabeyime, “Biz müridlerimizi her gece Peygamber (s.a.v.)’in huzuruna çıkarmaktayız” diye söylemişlerdi. “Seni Peygamberin huzuruna çıkaracağım vakit, peşinde taşıdığın bu günahlarla, beni Peygamberin karşısında sakın utandırma”. “Yapamam!” “Bu bana çok ağır gelir.” “Müridimi O’nun huzuruna çıkarıp ta “Ya Rasulallah bu benim müridimdir ve bunlar da geçen 24 saat içinde işlediği günahlardır” diye söyleyemem”.

İşte asıl önemli olan bizim o kulluk elbisesini giymemizdir. Ve “O elbiseyi giyebilmek için 3 tane kötü ahlâk’ı yok etmek gerekmektedir” diye buyurmuştur. Üç tane kötü ahlâk, bizde yok edilmedikçe, bu çukurun içine düşmeye hala devam ederiz. Şeytani olanlar, bu Şeytan ahlâkları hiç kimseye o elbiseyi giyebilme fırsatını vermez. “Ve bu birbirinden farklı olan huyların üçünün de, herkes bunların içine düşer” diye buyuruyor. Bunlardan istisna olan yoktur. Ben dile getirmeyecektim, ama o şu anda dile getirdiği için ben de söylemek zorundayım, “Bu, özellikle baş’tan baş’a veya diğerlerine, aktarılması ağır bir toplar’dır” diye buyurmuştur. Herkese hitap etmemeye çalışmıyor. Çünkü o bilir ki herkes muhabbeti ile, samimiyeti ile, dindarlıkları ile gelir.

“Ben bu mesaj’ı, özellikle “Limen yada sadârel mecalis”, ulaştırıyorum” diye buyurmuştur. Burası tam olarak anlaşıldı mı? Bunun anlamı; Onlar ki, Meclislerde Lider makamında oturmakta olanlar. Ve onlar zirveye ulaştıklarını, herkesin gelip onlara boyun eğmeleri, ellerini öpüp, onlara saygı göstermelerini ve her istediklerini vermelerini düşünürler. “O mesaj onlaradır”, diye buyurmuştur. O mesaj onlaradır”, demek; banadır, sanadır, onadır, herkese yapılmış bir hitaptır. Ki sen kalkıp ta, kendini oturmuş konuşan ve insanlar da seni dinlemektedir, diye düşünmeyesin.

Dinleyenler, konuşanlardan daha iyidir. Çünkü dinleyiciler, dinlemek için gelmişlerdir. Onlar gösteri yapmak için gelmemişlerdir. Ama konuşan, kendisinin herşeyi bildiğini zanneder. Bunun için yıllar evvel kendi kendime “Ooo, Ben neden oturup ta doğrudan kalbe gelenden konuşayım, mecbur bırakılmadığım sürede”. Mevlânâ Şeyhin ve Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. nin verdikleri notları açıp ve “Burada yazılanlar şunlardır”, demek, nefsi öldürmek için daha tesirlidir.

İşte o üç tane huy…, müridler için geçerli değildir, müridler sorumlu değillerdir, cemaat sorumlu değildir. Koyunlar sorumlu değildir, sorumlu olan Çoban’dır. İşte o Çoban, orada vekil gibi oturmuştur veya zikri yöneten üç tane tuzağın içine düştüğünü bilmeli. Ve onları kendinden eleyip atması gerekiyor.

Birincisi “Öfke” dir. İkincisi “Kibir”dir. Üçüncüsü de “Gurur”dur.

5 Haziran 2008

Lefke - KKTC


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Abdullah DAĞISTANİ'den Anılar: Şeyh Hişam Kabbanî anlatıyor.
MesajGönderilme zamanı: 15.07.10, 11:37 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 13.03.09, 06:08
Mesajlar: 291
Alıntı:
Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz., Allah ruhunu şâd etsin, buyurdular:
“Bir defasında benim Şeyhim, Şeyh Şerafeddin, dünyasını değiştirmeden üç ay evvelinde… Şeyh Şerafeddin vefat etmişti, çünkü o dalıp gitmekteydi. Denizin içine dalmadı, manevi deryaların içine, En’am suresindeki marifet ilminin deryanın içinde daldı. Gidip o surenin içerisine dalıyordu.

“Ve tilke huccetüna ateynaha ibrahime ala kavmih nefeu deracatim men neşa’ inne rabbeke hakimün alim. Ve vehebna lehu ishaka ve ya’kub küllen hedeyna ve nuhan hedeyna min kablü ve min zürriyyetihi davude ve süleymane ve eyyube ve yusüfe ve musa ve harun. Ve kezalike neczil muhsinin. Ve zekeriyya ve yahya ve i'ysa ve ilyas küllüm mines salihiyn. Ve ismaiyle vel yesea ve yunüse ve luta ve küllen faddalna alel alemin. Ve min abaihim ve zürriyyatihim ve ihvanihim vectebeynahüm ve hedeynahüm ila sıratım-müstekıym”.

Buyurdu ki; “O surenin içindeki sırra eriştiğimde, Kuran-ı Kerim’de “Zürriyetleri veya torunları gelmektedir” diye zikredilince, özellikle isimleri bildirilen yirmibeş peygamberin tamamı, Kuran-ı Kerim’de bildirilmiş olanlardan sonra gelen zürriyetleri veya torunları, bunun manası şudur; “onlar isimsiz teşrif edemezler, hepsinin özel isimleri vardır”. Onların kendilerine has isimleri mevcut olması gerekiyor.

Ve her insanoğlunun yedi tane ismi vardır. Allah kullarına yedi tane ayrı isim takmıştır. İsimlerin bir tanesi dünya, altı tanesi de ahiret için verilmiştir ki bu Peygamber (s.a.v.)’in bir Hadisidir. “İşte o ayet, bu Peygamberlerinin tümünün ve Mahşer gününe kadar gelecek torunları hakkındaki ayetin sırrına erdim ve oradan bu isimleri çıkardım.”

Ve değişik derecesi olan Evliyaların isimlerini ve değişik gruplardaki Evliyaullahların isimleri sınıflandırdı, bahsetti ve bunları yazmak onun üç ayını aldı.

Bunları alıp defterine yazdı ve Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz.’e, Allah ruhunu şâd etsin, Mevlânâ Şeyh Abdullah el-Fâizi Dağıstanî’ye “Kalbime ağır geldiği için, bu yüzden öleceğim ve üç gün içinde dünyadan göç edeceğim. Vasiyetnamemi yazdım. Bu, içinde bütün evliyaları bulunduran defterdir ve benim benden sonra senin insanlara bildirmeni istediğim vasiyetim şudur: benim Halifem Sultanu’l-Evliya Şeyh Abdullah el Fâizi Dağıstanî’dir”. Buyurdular ki: “Ey benim atam, mürşidim, itaat ediyorum”.
Şerafeddin Dağıstanî Abdullah Dağıstanî’nin ana tarafından dayısıydı.

Şerafeddin Dağıstanî, dünyasını değiştirdiğinde, değiştirir değiştirmez, O’nu kabrine koymadan evvel Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. O’nu yıkadı ve O’nun el yazısıyla yazılmış olan vasiyetnamesini yırtıp suyun içine attı. “Kimsenin benim O’nun Halifesi olduğumu bilmesini istemiyorum” dedi. Onlar beni normal bir “hoca” olarak bilsinler. Bu yüzden O’na kendi dergahında “Hacı” diye hitap ederler. O bölgede ona “Hacı Abdullah” diyorlar. Kendisini sakladığı için, insanlarda bilmiyorlar ve ona o şekilde hitap ediyorlar. Buyurdu ki; “Neden kendimi açığa çıkaracakmışım, sebebi nedir? O kibir, buraya gelmek istedik, o gurur gerekmez. “İstemiyorum.”

Ve o Dünyasını terk etti.
Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. ve Dünyasını değiştirmeden evvel not defterini verdi, bizler de kopyaladık. Bu isimlerin tümünü biz kopyaladık. Ve bu isimlerin bazıları Şeyh Adnan’ın kitabında yayınlanmıştır. O isimlerin bazıları halen benim yanımdadır. Onlar, bu değişik gruplardaki isimler, yayınlanmamıştır. Bundan ötesini de daha fazla açıklamak istemiyoruz. Kendisini ortaya çıkarmak istemedi, çünkü hissetti ki eğer söylersem bu aynı “Ooo ben Halifeyim, ben Vekilim, ben Patronum ve ben…” gibi benzeri. Sohbetlerinin başladığı nokta burasıdır.

“Bu, oturup da zikir meclisini veya halka içinde olan veya meclis içinde oturup liderlik yapanlara ki, bu zamanımızda bunlardan çok vardır, karşı bir top mermisi veya büyük bir silahtır”

Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. dünyadan göç etmeden, dünyasını değiştirmeden bir hafta evvel, o da vasiyetnamesini yazdı.

Kısa kesiyorum: “Rasulullah Efendimiz (s.a.v.)’in emriyle Şeyh Nazım’ı benim varisim olarak tayin ediyorum”. Bunu yazdı, kağıda parmak izini koydu ve bundan iki tane kopya yaptı. İki kopyası vardı. “Birini benimle beraber mezara gönderin, tabutumun içine koyun ki , mahşer gününe getirildiğim vakit “Ya Rabbi, elimde olan tek şey ve şahidim olan budur” diyeceğim. ” Kopyanın diğerini yanında sakla ve onu Şeyh Nazım’a ver.”

Mevlana Şeyh Nazım o sırada, Kıbrıs’ta kalıyordu, Ramazan’a doğruydu.
Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. dünyasını değiştirdi ve Mevlânâ Şeyh Nazım cenazesine geldi. Cenaze kaldırınca, hepimiz Beyrut’a geri döndük, dinlenmek için. Ve Mevlânâ Şeyh Nazım bize “Vasiyetnameyi görebilmem için bana getirin” dedi. Biz o vasiyetnameyi sağlam bir sandığın içine koymuştuk. Ve bu sağlam sandık, ki onu sen yerinden bile oynatamazsın, tıpkı babamın 70 sene evvelki sandığı gibiydi. Onu açamazsın. Sadece böyle büyük anahtarlarla açabilirdik. Açtık, ona vasiyetnameyi verdik.
Okuyup öptü ve başının üstüne koydu. “İtaat ediyorum, bunu sandığın içine geri koyun”, dedi. “Hiç kimseye göstermeyin”.

İki gün sonra Şeyh Nazım geri Kıbrıs’a döndü. Ve biz yalnız kaldık. Hiç bir… Mevlânâ Şeyh Nazım orada kalmadı. Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz. de dünyadan göç etmişti ve biz kendimizi çok kötü hissetmiştik. Gerçekten çok kötü idi. Ve Libya’daki müslüman âlimlerin başı olan amcam geldi ve “Bana vasiyetnameyi gösterin”, dedi. Sandığı açtık ve açar-açmaz vasiyetnamenin kaybolduğunu gördük. Orada artık vasiyetname kalmamıştı. Vasiyetname nereye gitti? Bugüne kadar bilmiyoruz. Gitmiş. Hiç kimse o sandığı açmadı. Bunu, tevazunun mürid için şart olduğunu göstermek için söylüyorum.

05.06.2008

Lefke - KKTC


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Abdullah DAĞISTANİ'den Anılar: Şeyh Hişam Kabbanî anlatıyor.
MesajGönderilme zamanı: 21.10.10, 16:48 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 21:01
Mesajlar: 487
Alıntı:
Şeyh Hişam kabbanî anlattı:

Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz., Allah ruhunu şâd etsin, buyurdular:
“Bir defasında benim Şeyhim, Şeyh Şerafeddin, dünyasını değiştirmeden üç ay evvelinde… Şeyh Şerafeddin vefat etmişti, çünkü o dalıp gitmekteydi. Denizin içine dalmadı, manevi deryaların içine, En’am suresindeki marifet ilminin deryanın içinde daldı. Gidip o surenin içerisine dalıyordu.

“Ve tilke huccetüna ateynaha ibrahime ala kavmih nefeu deracatim men neşa’ inne rabbeke hakimün alim. Ve vehebna lehu ishaka ve ya’kub küllen hedeyna ve nuhan hedeyna min kablü ve min zürriyyetihi davude ve süleymane ve eyyube ve yusüfe ve musa ve harun. Ve kezalike neczil muhsinin. Ve zekeriyya ve yahya ve i'ysa ve ilyas küllüm mines salihiyn. Ve ismaiyle vel yesea ve yunüse ve luta ve küllen faddalna alel alemin. Ve min abaihim ve zürriyyatihim ve ihvanihim vectebeynahüm ve hedeynahüm ila sıratım-müstekıym”.

Buyurdu ki; “O surenin içindeki sırra eriştiğimde, Kuran-ı Kerim’de “Zürriyetleri veya torunları gelmektedir” diye zikredilince, özellikle isimleri bildirilen yirmibeş peygamberin tamamı, Kuran-ı Kerim’de bildirilmiş olanlardan sonra gelen zürriyetleri veya torunları, bunun manası şudur; “onlar isimsiz teşrif edemezler, hepsinin özel isimleri vardır”. Onların kendilerine has isimleri mevcut olması gerekiyor.

Ve her insanoğlunun yedi tane ismi vardır. Allah kullarına yedi tane ayrı isim takmıştır. İsimlerin bir tanesi dünya, altı tanesi de ahiret için verilmiştir ki bu Peygamber (s.a.v.)’in bir Hadisidir.
“İşte o ayet, bu Peygamberlerinin tümünün ve Mahşer gününe kadar gelecek torunları hakkındaki ayetin sırrına erdim ve oradan bu isimleri çıkardım.”

Ve değişik derecesi olan Evliyaların isimlerini ve değişik gruplardaki Evliyaullahların isimleri sınıflandırdı, bahsetti ve bunları yazmak onun üç ayını aldı.

Bunları alıp defterine yazdı ve Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz.’e, Allah ruhunu şâd etsin, Mevlânâ Şeyh Abdullah el-Fâizi Dağıstanî’ye “Kalbime ağır geldiği için, bu yüzden öleceğim ve üç gün içinde dünyadan göç edeceğim. Vasiyetnamemi yazdım. Bu, içinde bütün evliyaları bulunduran defterdir ve benim benden sonra senin insanlara bildirmeni istediğim vasiyetim şudur: benim Halifem Sultanu’l-Evliya Şeyh Abdullah el Fâizi Dağıstanî’dir”.

Buyurdular ki: “Ey benim atam, mürşidim, itaat ediyorum”.


7007 Nakşbendi yetkili mürşidinin sırrı şu paragraftadır.

"Nereden çıktı bu 7007 ?" diye soranlar var...

Kafası basmayanların dillerini tutmaları önerilir; acizane...


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Abdullah DAĞISTANİ'den Anılar: Şeyh Hişam Kabbanî anlatıyor.
MesajGönderilme zamanı: 09.08.13, 19:43 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 09.08.13, 19:34
Mesajlar: 1
Selamun aleykum HAQQani kardesim,

Maşallah, Şeyh Hişam Efendi'nin Türkçeye çevrilmiş sohbetlerinin bir kısmını bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Allah sizden razı olsun. Sizden bir ricam olucakti: bu 2008 yazılı sohbetlerin tamamini benimle paylaşabilir misiniz lütfen? Veya nereden bulabileceğime dair bana yardımcı olabilirseniz gerçekten çok memnun olurum.

Hayirli Bayramlar.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 8 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye