1430. Hicri Yıl Başlarken: SUFİFORUM Hizmete Girdi... Bu forumda İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konularda yazışabilirsiniz... "ALLAH YÂR OLSUN !"

SufiForum'a Hoşgeldiniz

Forum ile ilgili her türlü soru, eleştiri ve taleplerinizi tasavvuf.sufiler@gmail.com adresine e-mail göndererek iletebilirsiniz.
Forumun tüm içeriğinden yararlanabilmeniz için üye olmanız gerekmektedir. 


Giriş



Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 15 mesaj ] 

04.10.09, 21:45

Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Ettiği teşekkür: 475
Aldığı teşekkür: 255

Resim

Abdurrahim Reyhan Hazretlerinin babası, Muhammed Beşir Efendi Hazretlerinin büyük oğlu olan âlim ve fazıl Hüseyin Efendi, annesi de Tubi Hanımdır. Abdurrahim Reyhan Hazretleri, 1930 yılında Erzincân’ın Karakaya (Keleriç) köyünde dünyâya teşrif buyurmuşlardır.

Abdurrahim Efendi Hazretlerinin nasıl bir himmet yağmuru içinde gelişen seyirle kemâllendirildiğini, yine kendileri beyan eder:

“Annem çok kuvvetli bir ‘Râbıta Sahîbi’ idi. Her gözünü yumuşta dedem ile, yani Muhammed Beşir Efendi Hazretleri ile görüşürmüş. Bize hamile iken çok hikmetli rüyalar görmüş. Mesela bir rüyasında, melekler tarafından yerden göğe kadar kurulan bir merdivenden çıkarılarak bütün semavât âlemi ve Cennetler kendisine gezdirilmiş ve ‘Bu iltifatlar size, karnınızda taşıdığınız (çocuk) dolayısıyla Melâike-yi Kirâmın ikrâmlarıdır’ denilmiştir.

Yine annemin anlattığına göre; ben, Dede Paşa Hazretleri'nden ders aldıktan bir müddet sonra, siyahlar giyinen uzun boylu ve vakur bir zâtın boz renkli atını duvardan içeri atlatıp, beni kucaklayarak terkisine aldıktan sonra, yine atını duvardan dışarı atlatıp götürdüğünü görmüş ve bu hâdiseden korkup endişeye düşmesi üzerine hatîften bir sadânın: ‘Korkma! O, Hızır Aleyhisselâmdır; oğlunu hediyesi ile berâber getirecek, ‘görülmemiş bir post’ ile birlikte iade edecektir’ demesi üzerine sakînleşmiştir. Babam annemden bu rüya ve hâlleri kimseye anlatmamasını istermiş.

Beş erkek ve iki kız olmak üzere yedi evlat sahîbi olan babam, en çok beni severdi. Beni okutmayı, zâhirî ilim sahîbi yapmayı çok isterdi. Ama ömrü buna vefâ etmedi. Ondört yaşımda iken babam vefât etti.

Kendimi bilmeye başladığım yıllarda, içimde öyle bir his vardı ki sanki daha önce büyümüş, her şeyi görüp öğrenmiş, sonra tekrar küçülmüştüm. İçimde bir Mürşidin kudsîyetini idrak eden, O'nun sevgisini, aşkını, hasretini duyan bir cihet, böyle bir his vardı. Dedemin zamanına yetişememiş olmama çok üzülür, ağlardım. Sanki Dedemin büyüklüğünü, makâmının kudsîyetini, kemâlatını tamamen müşahede etmişim gibi O’na âşıktım, yangındım. Ona ulaşamamaktan üzgün ve bitkindim.

Babamın vefâtında bir akşam evimize kısa bir taziye ziyâretinde bulunan ve daha sonra bir daha görmediğim Dede Paşa Hazretleri’nin çok büyük bir Zât olduğu, tevazuu, kemâlatı, sohbetleri, beyitleri, aşkı, muhabbeti, bütün ihvanlar ve büyüklerimiz arasında söylenir, tekrarlanır olmuştu. Kendisine içimizde bir sevgi belirmekle berâber, ‘Mürşid’ olduğu ve inabe verdiği hususlarında kesin bir bilgim yok idi.

1957 senesinin sonbahâr aylarında bir rüya gördüm: İstanbul’da Haydarpaşa İskelesi’nden bir vapura koyun doldurmuşuz. Koyunların sevk ve idaresi Dede Paşa Hazretleri'ne aitmiş. Bu koyunlar bir anda boyları, renkleri, giyimleri ve güzellikleri bir çırpıda tepeden tırnağa bembeyaz elbiseler giymiş, sayısı belirsiz, nûr gibi, hûrî gibi birer kız hâline geliyorlar. Bunları Dede Paşa Hazretleri ile birlikte Karaköy tarafına getirdik. Dede Paşa Hazretleri orada emretti ki:

Şimdi Bunları al... Galata Köprüsü’nden Eminönü tarafına geçireceğiz. Ben önden yürüyüp onları çağıracağım. Onlar peşimden gelecekler. Sen geride kalanları toparla getir.”

Yürüyoruz, Galata Köprüsü dolu doluya. Bazen bembeyaz renkte bir koyun sürüsü, bazen beyaz elbiseler içinde hûrî gibi, melek gibi kızlar şeklinde görünüyorlar. Böylece Eminönü tarafına geçtik. Ben de uyandım. Uyanır uyanmaz, Dede Paşa Hazretlerine bir gönlüm aktı, bir muhabbet duydum ki hemen gidip kendisine kavuşmak arzusu, dayanılmaz bir his hâline geldi. Yani öteden beri Dedem'e duyduğum aşk, sevgi, muhabbet, iştiyak aynen bu tarafa çevrildi. Fakat bu dayanılmaz arzuyu, çeşitli sebepler ve mecburiyetler dolayısıyla üç ay gizlemek zorunda kaldık.

Aradan üç ay geçtikten sonra bir gün işittik ki Dede Paşa Hazretleri Erzincân’a gelmiş ve bizim bulunduğumuz yere teşrif etmek üzere imiş. Bu haberi duyunca elimdeki çay bardağını tutamaz oldum. Rahatsızlığımı beyan ederek meclisten ayrıldım. Ne olduğunu kelimelerle anlatamayacağım bir hâl ile evimize koştum. Evin içine girmedim. ‘Merek’ dediğimiz, hayvânların otunu, samanını, yemini koyduğumuz yere kendimi attım. Orada çırpındım, yuvarlandım, ağladım, haykırdım, sızlandım. Üstüm başım, elim, yüzüm ot, saman ve toza bulanmıştı; ama biraz sakînleşmiş, durulmuştum. Kalktım, üstümü başımı çırpıp fırçaladım. Elimi yüzümü yıkadım. Bir abdest tazeledim. Yavaş yavaş, biraz önce ayrıldığım ve şimdiki Dede Paşa Hazretleri’nin bulunduğu Muharrem Efendinin evine gittim. Heyecanım hâlen geçmemiş olmakla berâber, şuurum biraz yerine gelmişti.

Haşa, bir bilgim olduğundan değil, sanki birisi bana tarif etmiş gibi Dede Paşa Hazretleri’nin bulunduğu odaya girmeden ‘üç İhlâs, bir Fâtihâ’ okudum. Önce ‘Peygamber Efendimizin’, sonra sırası ile ‘Şâh-i Nakşibendî Hazretleri’nin’, ‘Pîrlerimizin’ Rûhuna hediye ettim ve yavaş yavaş Dede Paşa Hazretleri’nin bulunduğu odanın kapısını araladım. Bir ayağımı içeri attım, diğer ayağım dışarıda, boyu beş metreden fazla olan odanın kıble tarafındaki peykenin üzerinde oturan Dede Paşa Hazretleri’ni görür görmez, oracığa, kapı aralığına düşüp bayılmışım. Daha gerisini hatırlamıyorum. O zaman Dede Paşa Hazretleri beni bizzat kucaklayıp kaldırmış, odaya almış, bir süre sonra gözümü açtığımda ilk defa bedenen Dede Paşa Hazretlerinin huzurunda idim. Mübârek, iki bardak çay getirtmiş. Birisi kendisi için, biri benim için. Şekerini bizzat karıştırarak, bir annenin evlâdına, çocuğuna içirdiği gibi çayımı mübârek elleri ile bana içirdi. Bu arada, Dede Paşa Hazretlerinin elbiseleri, oda, bardak, kâşık, her şey gâyet açık bir lisânla zikre başladılar. Bunu apaçık görüyor ve duyuyordum.

Yatsıya kadar bir kendime gelip, bir geçiyordum. Nihayet, yatsı namazı kılındı. Hatme okundu. Dersimizi aldık ve evimize döndük. ‘Boy abdestimi’ alıp, ‘tevbe namazına’ durduk. Sağ tarafımdaki duvara yaslanmak istemiştim. Birden duvar ortadan kalktı. Orada Dede Paşa Hazretleri'nin olduğunu hissettim. Sonra ‘Nûrdan Vücûdu'nu gördüm. Bizim de ‘vücûdumuz’ ‘Nûra Nûr’ oldu. Ortada vücud, ceset, madde diye bir şey kalmadı. Her yer, her şey, ‘Nûr’ oldu. Nûr içinde kaybolduk. Bu durumda nasıl oldu bilmiyorum. Namazda ne okudum, eksik mi, fazla mı okudum bilmiyorum. ‘Tevbe namazını’ Dede Paşa Hazretleri ile birlikte kıldık. Sonra yatağa doğru yöneldim. Başımı batıya, yüzümü kıbleye gelmek üzere yatağa girdim. Ama hemen uzanmadım. Heyecan ve şaşkınlığın verdiği zorlukla her gün yatmadan önce okuma ihtiyatında bulunduğum ‘üç İhlâs, bir Fâtihâyı’ okudum. Bir de baktım ki Dede Paşa Hazretleri yine duvardan zuhûr etti. Fakat görünüşü zâhirde bildiğimiz bir görünüş değil. Bütün vücûdu değil, yalnız omuzdan yukarısı görünüyor. Ama o mübârek azametli sakalının her bir telinden hâsıl olan ziyâ, ayın, güneşin, ışığını kapatacak kadar parlak; bir türlü yatamıyorum. Yatsam uyuyamıyorum. Gözümü kapatsam da açsam da aynı “Nûrdan Cemâl"i görüyorum. O geceden sonra bir yıl süre ile nerede olursam olayım, gözümü kapatır kapatmaz, Dede Paşa Hazretleri'ni o manevî vücûdu ile güzelliği, haşmeti ve heybeti ile hep karşımda gördüm.

Diğer bir müşahedemiz söyle cereyan etti:

Dedemin veya Dede Paşa Hazretlerinin olan büyük bir üzüm bağı oluyor. Bu bağda büyük bir çadır kurulmuş. Dede Paşa Hazretlerine ait bargâh, çadır; çadırın içerisinde “Makâm’ı” varmış. Orada yatar kalkarmış. Ziyârete gittim ki çadırın önünde bir arslan var. O aslan ağzını açtığı zaman değil bir insân, bir köyü, bir kasabayı bile yutacak cesamette. Mübârek Dede Paşa Hazretleri bana buyurur ki:

"Bağdan üzüm al, ye!"

Efendim, nasıl üzüm alayım? Bu aslan hemen insânı yutar!” diyorum.

Bu sefer buyuruyor ki: "Bizden gâfil olursan, o aslan seni yutar. Bizden gâfil olmazsan bir şey yapamaz."

Hâl olarak müşahede ettiğimiz bu âlemdeki arslan, nefs-i emmâremiz; üzüm de Dede Paşa Hazretlerinin nispetine işârettir.

Geceleri hiç uyuyamıyorum. Ama sabahleyin bütün gece uyumuş gibi “dinç” kalkıyorum. Mübareğe öğle gönlüm aktı ki ne mal, ne iş, ne hayât; hiç bir şeyin önemi yok. Tek arzum O’nu görmek ve O’nunla olmak.

Bir seneden sonra başka şeyler başladı. Gözümüzün önüne, siyah zemin üzerine Peygamber Efendimiz'in İsm-i Şerifleri yazılı "büyük büyük levhalar” getirmeye başladılar. Bu levhalardan da kuvvetli bir “nûr” neşrolmakta ve bizi ihâta etmekte idi. Bu nûr ihâtasında vücûdumuz ortadan kayboluyor, nûra gark oluyorduk. Bir zaman da böyle devam etti.

Daha sonra bir süre de bize kabristanları gezdirdiler. Pîr-i Abdurrahman Tâğî Hazretleri'nin, Gavs-ı Azam Hazretlerinin, Abdülkâdir Geylani ile Şah-ı Nakşibendî Hazretleri'nin bir arada gösterilen kabr-i şeriflerini ziyâret ettirdiler.

Bunlar olup biterken ne uyku hâlindeyim, ne de uyanık durumdayım. Tarif edilemeyen ikisinin ortası bir hâldeyim. Sonra akşamdan sabaha kadar uyusam, bile uyumamış gibi abdestime sahip oluyorum. Bu arada Dede Paşa Hazretleri, bizim tahsilimiz için, binbaşı rütbesinde, sıhhatli, arslan gibi bir hoca tahsis buyurdu. Bana Arabi ve Farisi dersleri ile Ledünnî ilmini okutturdu.

Efendim, böyle bir yanda kabristan ziyâretleri, bir yandan Peygamber Efendimiz'in isimlerini nûr şeklinde aksettiren levhalar... Arabi, Farisi ve Ledünnî dersleri ile meşgûl olup giderken, öyle bir hâl oldu ki Allah’ı görecekmişim gibi bir his, bir bekleyiş içine girdim.

Peygamber Efendimiz'in İsm-i Şerifleri yazılı levhaları uzun süre seyredip, onların nûru ile ihâta olmamız sonunda, Peygamber Efendimiz'e de bir yakınlığımız oldu. Sevgimiz arttı, ondan da istimdad talep edebilir olduk.

Neticede öyle bir an geldi ki; Her an Allah’I görecekmişim gibi bir his içimi doldurdu. Bir kuşIuk vakti evimde yalnızdım. Yüzüm Erzincân’a dönük olarak oturuyorum. Her an biri gelecekmiş, ilk seste, ilk harekette Allah’ı görecekmişim gibi kesin bir kanâat içinde o anı bekliyorum. Bir anda altı cihet Lâfza-i Celâl ile doldu. Bunlardan hâsıl olan nûrun içinde kaldım. Vücûdum Lâfza-i Celâllerde yok oldu. Bu nûr deryâsında ne kadar kaldım bilemiyorum.

Bu arada Dede Paşa Hazretleri ile sayısız defalar bir araya geldik. Hatta bir defasında, uyku ile uyanıklık arasında iken Dede Paşa Hazretleri geldi. Ön dişini tepemden başıma geçirdi. Vücûdum yok oldu. Dede Paşa Hazretleri de yok oldu. Artık biz Dede Paşa Hazretleri olmuştuk. Dede Paşa Hazretleri ile buna mümasil pek çok berâberliklerimiz oldu.

Bir gece yatsı namazından sonra, yatağa girdim. Henüz uyumamıştım. Birden hayretle müşahade ettim ki etrâfımdaki her şey, bütün eşyâ, mekan Allah’ı zikrediyor. Bütün dünyâ bir levha hâlinde önüme getirildi. Dağlar, sular, denizler, ağaçlar, bütün canlı ve cansız mevcudat açık bir lisânla Allah’I zikrediyor. Bu arada bizim vücûdumuz o kadar büyüyor ki bir vehme, bir korkuya düşüyorum ve derhal Dede Paşa Hazretleri'nin Velâyetine sığınıyorum ve hemen yetişiyor.

Daha çok acayip şeyler gördük. Mesela, bir defasında masa üstüne örtülen bir masa örtüsünün, saçaklarını teşkil eden her bir ipliğin ucunda birer ağız olduğunu, bu ağızların içinde net olarak görülen, dillerin, devamlı olarak Allah’ı zikrettiklerini açıkça gördük. Ama bu gibi hâllere lüzumundan fazla kıymet vermedik. Bunlardan aslâ gurur duymadık. Allah’a şükür zâhirde çok hoş görülen bu hâllerin hiç birini, hiç bir yerde mevzu etmedik.

İşte böyle, yıllar boyu Dede Paşa Hazretleri bu acize defalarca gözümüz ve şuurumûz açık olarak o mübârek Cemâl sıfâtını da göstermiştir, Celâl sıfâtını da... Celâl Sıfâtında insânın bin tane yüreği olsa dayanamaz. Cemâl sıfâtı ise artık ne bileyim, ne doymak mümkün; ne tariflere sığar.

Şimdi bunlar geçti. Çok gerilerde kaldı. Ama, şimdi biz ne durumdayız efendim... Her türlü hatadan, gururdan, benlikten Allah’a sığınırım. Ne ilmimiz, ne amelimiz, ne de hizmetimiz itibariyle bir kıymetimiz yok. Ama ne yapalım, bir emirdir verilmiş. İhsânlarına şükür: “AMELİM HAVF u RECÂ, MAKÂMIM DA; Şems-i Hudâ ZERRESİYİM”; yani işim korkmak, yalvarmak, bütün ihvan için korkmak, onların havfını çekmek, onlar için kaygılanmak, onlar için yalvarmak... "

Abdurrahim Reyhan Efendi Hazretleri'nin kendi beyanlarıyla aslında mâhrem olan bu sohbetin kaydedildiği kasetten aynen aktarılanlar, yıldırım hızıyla kat etmiş bulundukları feyz ve nûr deryâsından, ancak bir katre; belki bir katre bile değildir. Zira Sâlih Baba;

Sâlih'em Şeyhim güneştir ben anın zerresi
Zerre hiç eyler mi şems-i tâbân ile bahs


beytiyle Evliyâullahtan bahsetmenin, O'nun kemâlini anlatmanın mümkün olamayacağını ifade etmiştir. Ancak bizler bir mecburiyet karşısında kaldığımız için aciz idrakimizle O'nun yüce velâyetine sığınârak bir kaç cümle arz ediyoruz.

Kendi ifadesiyle izah buyurdukları o sonsuz nimet hâllerini bizzat yaşayarak geçirdikleri halde, bunların geçmişte kaldığını, işinin korkmak ve yalvarmak olduğunu, hatta ne ilmi ne de ameli olduğunu belirterek sonsuz bir tevazu örneğini sâfiyetle ifade buyurmuşlardır.

İnsânlar için; hele ihvanlar için ifade edilmeyecek derecede şefkat ve merhamet sahîbi olup, ismi ile müsemmâdır. “Harîsun aleyküm” âyet-i kerimesindeki tecellî sırrı her hâliyle kendinde aşikar görülmektedir. Hatta zâhiri rahatsızlıklar konu edildiğinde, kendisine “İhvan için sağlık, ihvan için ömür istiyorum” buyururlar.

Dergâhta bir iki kişi bile buIunsa onları bırakıp hane-i saâdetine teşrif etmez, rahatına zaman ayırmaz. Ancak ihvanların istek ve ısrarı üzerine hane-i saâdetine teşrif ederler. Müntesiplerinin yanına gelip zorluklara girmelerine râzı olmaz, Türkiye’de ve dünyâda şehir-şehir, bölge-bölge gezerek ihvanlarıyla berâber olur; sohbetleriyle onları irşâd eder; fedâkarlığın misilsiz örneğini sergilerler. Hatta bu davranışlarını o kadar tâbii lutfederler ki bunu kendileri için bir emirmiş gibi telakki ederler. Teşrif buyurdukları beldelerde aşkın, muhabbetin, feyzin hududu olmaz; ancak ihvanlardan zâhir ayrılış, kendilerini üzer ve hatta her seferinde ağlatır.

Bütün insânlığa kucak açan, “Ne olursan ol gene gel” düsturunu gerçek anlamda uygulayan, “Bizim tarîkatimiz günâhkarlar tarîkatidir”, “Bize günâhı olan, günâhını bilen gelsin”, “Günâhı olmayan bize gelmesin” diye çok geniş bir çizgi ile irşâd görevini ifa ederken insânlara kudret elini uzatır, ümitsizliğe imkan bırakmayacak sığınak yeri olduğunu, her çeşit insân müracaatı ile ortaya koyarlar.

Sohbeti ve sükutlarıyla, ihvanları feyzyâb buyurmaları ziyâretlerine gidebilen herkesin malumudur. “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadîs-i şerifinin izahına yönelik “İnsân, sır, halkıyet, mâhlukat vs.” daha bir çok konulardaki sohbetlerinin farklılığı:

Ey birâder sözlerime dut gulağ
Sanma ani söyleyen dil ya dudağ

beytindeki manayla mütenasip olduğu, maksadsız olan bir çok şahıs tarafından çeşitli defalar ifade edilmiştir ki bunlar intisâblı olan kimseler de değillerdir.

Tarîkatlar ve kolları ile ilgi buyurdukları şu sohbet, her müntesibi kendi kapısı yönünde itikat ve ihlâs yönünde hızlandırıcı, yönlendirici, yol gösterici, birleştirici, tefrikayı ortadan kaldırıcı olması bakımından şayanı dikkattir.

Her müridin kendi meşâyihini Kutb-ul Aktâb görmesi, o müridin hakkıdır. Ama başka meşâyihi küçük görmesi hakkı değildir. Velev ki kendi mürşidi Kutb-ul Aktâb olmasa da müridin ihlası sebebiyle zamanın kutbu o müridin meşâyihi sûretine girer ve o müridin rûhuna hizmet eder. “ Herkes kapısını tanısın, ihlâsla bağlansın" manasını işâret eden bu düstur ancak kâmil ve mükemmillerin kârıdır.

Bize deryâyı vahdetten haberler söyleyen gelsin
Hakîkat güllerin görüp bizi mest eyleyen gelsin


beyti “Sohbet” türü ve tarzının tercümanıdır. Salih Baba Hz., tadmış ki söylemiş:

Nutk-u Pâkindir Efendim bana burhandan lezîz
Zîr-i hâkindir Efendim bana dermândan lezîz


Abdurrahim Reyhan Efendi Hazretleri’ nin Fatıma isimli zevcesinden doğma, Vehbi Efendi ve Avni Efendi adlı iki oğlu ile Rabia Hanım adında bir kızı vardır.

Altın silsilenin varisi olan Abdurrahim Reyhan K.S. Hazretleri bu veraset nisbetini dünyânın dört bucağında bütün haşmetiyle devam ettirmiştir.


Başa Dön Başa Dön
  Profil Özel mesaj gönder 
 

#

04.10.09, 23:17

Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Ettiği teşekkür: 475
Aldığı teşekkür: 255

Abdurrahim Reyhan Efendi (k.s), 1930 yılında Erzincan'ın Üzümlü İlçesi'nin Karakaya (Keleriç) beldesinde dünyaya geldi.

Dedesi Erzincanlı Şeyh Muhammed Beşir (Buyruk) Efendi hazretlerine olan büyük sevgisiyle yoğruldu, o sevgiyle çocukluğunu gençliğini geçirdi.

İlkokulu doğduğu beldede okudu. Ortaokulu terk edip, kalb ilimlerine gönül verdi. On beş yaşında yetim kalması, tasavvufa olan ilgisi ve meylini artırdı.

Tarikat-ı Nakşibendiyye’nin Halidi kolundan “Dede Paşa” namı ile bilinen Bayburtlu Musa Baştürk Efendiye (1) intisab etti. Dede Paşa Hazretlerinden uzun süre (yirmi beş yıl) ilim ve feyz aldı. 1970 yılında Dede Paşa Hz.leri, kendisinden sonra halifesinin Abdurrahim Efendi olduğunu ilan etti. Bayburtlu Musa Dede Paşa'nın (1884-1973) ebedi aleme irtihalinden sonra, insanlara hizmeti ve onları "irşâd"ı bir görev bildi. Durmaksızın, köy köy, şehir şehir, ülke ülke gezerek, gece gündüz insanları Hakka ve aşkullaha davet eyledi.

"Gönüller Sultanı" olarak da bilinen Abdurrahim Reyhan Efendi, tıpkı Anadolu'yu fethe memûr edilmiş Alperenler gibi geniş bir sohbet halkası oluşturdu. Hayatının tamamını sohbet ederek, insanları Hakka irşad ederek İslâm’a hizmet etmekle geçirdi. Yanı sıra çiftçilikle iştigal etti. İstanbul'un yanı sıra Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde, Kocaeli, Sakarya, Aydın, Kahramanmaraş, Trabzon, Erzurum, Bayburt, Konya, Niğde, Aksaray, Mersin, Adana gibi illerde ve yurt dışında özellikle Avrupa’da kendisine gönül verenlere sohbetlerini son nefesini verene kadar sürdürdü.

Hiç kimse arasında ayırım yapmazdı. Zengine fakire, makamlıya makamsıza, gence yaşlıya herkese saygı gösterir, hepsini gönüller, kimseyi incitmez, herkesi bir tutardı. Cömertti. Herkese kucak açardı. Aç geleni doyurur, susuz geleni kandırır, harçlıksız gelenin cebine harçlık koyardı. Geceleri herkes uyurken odaları dolaşır, misafirlerinin açılmış üstlerini örterdi. Ağlayan ile ağlar, hastalananlardan şefkat ve ilgisini eksik etmezdi. Kapısına kim gelirse gelsin, eğer ismini sormuş ise, o ismini yıllarca unutmaz, gelenin ismiyle “beyim” “hoş geldiniz, sefalar muhabbetler getirdiniz” diye hitap ederdi. Ki on binlerce misafiri Dergahlarını doldurup boşaltır idi. Her sorduğunun ismini muhakkak hatırlardı.

Kimseden yardım ve para talep etmez, aksine kendi varlığından bütün aleme ikramlar ederdi. “Beyim, biz de Allah’ın dilencisiyiz. Bize ne verirler ise, kanaatiniz olsun, sizinle bölüşeceğiz” derdi. Hatta kimi zaman “Siz bahtiyar olun, benim bahtiyarlığımın önemi yok” diye ifade ederdi. "Eşeddü'l Bela" fermanı iktizasınca çok hastalıklar, çok mihnetler çekmiştir. Fakat hiç bir gün bu rahatsızlıklarından şikayet etmemiş, "Allah'a şükür, bin şükür, nihayetsiz şükürler olsun" "Ya Rabbi, hamdından şükründen aciziz" "Ya Rabbi, büyük padişahsın, affet Ya Rabbi" kelamlarını dilinden düşürmemiştir.

Abdurrahim Reyhan Efendi sohbetlerinde büyük, akıllı, velî ve meşhûr zâtların güzel, veciz ve çok kıymetli sözlerinden örnekler verirdi. Bu "Kelâm-ı kibâr" sahiplerinden bazıları: Erzincanlı Tüfekçizâde Salih Baba'ydı, Dede Paşa'ydı, Bayburtlu Celâli Baba'ydı, Hz. Mevlâna'ydı, Yunus'du, Eşrefoğlu Rumi’ydi, İmam Rabbani’ydi.. Sohbetlerinde Allah sevgisini, aşkı, temizliği, ayıklığı, ahireti, ümit ve huzuru aşılardı. Tıpkı Hz. Mevlâna gibi bütün insanlığa "Gel!..." diyordu. “Gelin İslam sarayının dışının ve içinin güzelliklerini tadın… Siz de nasiplenin” diyordu. “Muhabbetullah’tan gayrimüslim yabancıların haberi olsa, topla tüfekle dergahlara saldırırlar, o nimeti bize verin diye harb ederlerdi” buyururdu. Yüzüne bakanlar hiç kuşkusuz Allah’ı hatırlardı. Sohbeti sükutu yükselticiydi, ibret ve nasihat bahşederdi. Huzurunda bulunanlar dünyadan bigane kalırlardı.

"Ben sizin sandığınız gibi değilim", "Sizin bu iltifatınızdan hürmetinizden hicap duyuyorum" "Nefsim her türlü hakarete layıktır" "Ehli değilim, Dede Paşam ehlidir" "Biz Dede Paşamın kapısının eşiğini bekliyoruz" Bu gibi sözleri de mübareğin ne denli bir tevazu sahibi olduğunu göstermektedir.

O, İslâm’ın her kuralını yanlış göstermeye çalışan, her konuyu rejim meselesi yapan ortaçağ zihniyetli yaygaracı medyadan uzak durdu. İçlerinde düşmanlıklar besleyenlere, okuduklarını anlamayanlara, kibir sahiplerine, iddia ehline, şucu-bucu diye meşhûr olan fırkalara ve particilik kulüpcülük yapanlara asla onay vermedi. Doğrudan siyasetten uzak durdu. Siyaset ehline, "İnsanlara İslam’a hizmet ediniz" diye nasihatler edip onlara hakkı tavsiye ederdi. Haricinde dergahlarda siyaset konuşulmasını, ticaretten bahsedilmesini yasaklardı.

Hiç bir özelliği olmadığı halde şeyhlik taslayıp, kendisiyle birlikte etrafına toplananları hüsrana uğratan dünya taliplerine veya makam-mevki düşkünlerine hiç itibar etmedi.

Abdurrahim Reyhan Efendi, 24 Ocak 1998 yılında HAKK’A yürüdü; "Altın Silsile" halkalarından birisi daha gönüllerde yer etmişti. On binlerce kişi cenaze merasimde hazır bulundu. Vefâtının üzerinden yıllar geçti. Onun eksikliği gün geçtikçe daha çok hissediliyor. Sevenleri Abdurrahim Reyhan Efendiyi gönüllerine, zihinlerine nakşettiler. Şimdi hasretle, gözyaşlarıyla, dualarla Abdurrahim Reyhan Efendiyi yâd ediyorlar. Ne mutlu duasına, sevgisine, feyzine, yakınlığına mazhar olanlara!

Bir Kamil İnsanı anlatmaktan, tarif etmekten diller acizdir. Ne kadar anlatsak onu anlattığımıza kalbimiz mutmain olmuyor. İnşallah işaret etmeye fırsatımız yetmiştir. "Dost Dostunun kadrince olur." Şiir'in Diliyle Salih Baba Dîvanı, onu hatırlatıyor:

Bir Leyla’nın Mecnunuyam Canan ilinin canıdır
Bir Dilberin meftunuyam bu can anın kurbanıdır

“Seb’ul-Mesânî’dir” yüzü, Nutk-u Mesîhâ’dır sözü
Nûr-u Muhammed’dir özü, Ol “Nefha-i Rahmânî’dir”

“Arş-ı Muazzam” başıdır, hem “Gâbe Gavseyn” kaşıdır
Ol “Akl-ı Evvel” cûşudur “Kün” emrinin fermânıdır

Âşıkların sevdâsıdır, Âriflerin me’vâsıdır
Sâlihlerin Leylâ’sıdır, Kâmillerin seyrânıdır


(1) Dede Paşa (1884-1973) Hakkında bilgi edinmek isteyenlerin, Türkiye Diyanet Vakfı, İslâm Ansiklopedisi’nin dokuzuncu cilt, seksen üçüncü sahifesini okumaları rica olunur...

(Bir kısmı alıntıdır, eklemeler çıkarmalar yapılarak yeniden düzenlenmiştir)


En son Ruhan tarafından 05.10.09, 15:05 tarihinde düzenlendi, toplamda 2 kere düzenlendi.

Başa Dön Başa Dön
  Profil Özel mesaj gönder 
 

#

04.10.09, 23:54

Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Ettiği teşekkür: 475
Aldığı teşekkür: 255

Abdurrahim Reyhan. Hz.'nin Ardından

Abdurrahim Reyhan (K.S)

Feyz Dergisi'nden Ramazan Ayının 25. gecesi, Hakka yürüyen Büyük Tasavvuf alimi Abdurrahim Reyhan (k.s.) Efendi Hazretleri hakkında bir yazı yazmamız istendiğinde ayrılık ateşinin bizi bitab düşürdüğü bir ruh hali içerisinde olduğumuzdan özür beyan edip süre istedik kabul buyurdular.

Kendilerine bu anlayışlarından ve gösterdikleri yakın alakadan dolayı cemaatimiz adına teşekkür ediyorum. Geçen sayınızdaki, baştan sona saygı ve muhabbet dolu yazınızı, derginizin adıyla müsemma bir ruh hali içinde okuduğumuzu belirtir, tekrar şükranlarımızı arz ederim.

O'nu anlatmak O'nu anlamaktır. Anladığımız gibi bir iddiayı aklımıza dahi getirmeden kendi daracık penceremden, O'nun geniş ufkundan, görebildiğim ufak bir kesit sunmaya çalışacağım.

Hatam olursa; hizmetinde geçen senelerin her saatinde, sınırsız merhamet deryasına düşürdüğüm hata damlalarından biri olarak kabul edeceğini umuyor, her zamanki gibi merhametine sığınıyorum.

O, sevgisizlikten adeta buzul çağını yaşayan dünyamıza ve üzerinde yaşayan insanlara kendi eliyle kurduğu ocaklarında kıvılcımını, Allah (c.c.) aşkından aldığı ateşler yakmış ve günümüzde sayısı 500'ü aşan bu ocakların etrafında halkalanan bir milyondan fazla insan o ocağın sıcaklığını iliklerine kadar hissederek ısınıyor, ısınıyor ve hiç bir kıskançlık emaresi göstermeden; yeni gelenlere halkada yer açıyor ve büyüdükçe o kutlu halka, büyüyor o kutlu aşk ateşi.

Hz. Eyüp (a.s.)' e emsal dert, ıstırap ve çilelerle yoğrulu hayatı boyunca bir gün dahi durmadan, açtığı ocakların ateşini büyültmek için büyük bir çaba sarf etti. Türkiye'nin her ilini ve ilçesini dolaştı, yetmedi. Ortadoğu'ya oradan Avrupa'nın hemen hemen her ülkesine gitti; yeni ocaklar ve yeni halkalar oluşturmak için sağlık sorunlarını hiçe sayarak gece gündüz çalıştı.

1976 yılından bu yana 22 yıldır O'nun "Sohbetimiz herkese açıktır sarhoşlar, günahkarlar dahi gelsin sohbetimize" sözlerinin arkasına sığınarak bulunduk sohbetlerinde. Müridliğine layık olmamakla birlikte "muhibliğimizi" inkar etmeden bulunduk sohbetlerinde ve halkalarında. O'nun ve müridlerinin engin hoşgörüsüne sığınarak yer bulduk kendimize.

Bir gün O'nun müridlerinden biri olabilmek ümidiyle gücümüzün ancak kafi geldiği bedeni hizmetler yapmaya çalıştık. Onu da beceremedik biliyorum, ama O'nun en küçük hizmeti dahi çok büyük gören engin bir hoşgörüsü vardı ve noksan ameli tamamlamak gibi büyük bir tasarrufun sahibiydi.

Bazen siyah, bazen kahverengi, bazen ela olarak gördüğüm gözleri, gördüğü güzelliklerin güzelleştirdiği, bakınca insanın sinesine bir hançer gibi saplanan ve başka hiç bir varlığı görmek istememe gibi bir duygu aşılayan gözleri; O gözlerin baktığı her cismin arındığı, temizlendiği hissini veren gözler; hiç bir kelimenin, cümlenin anlatmaya yetmeyeceği gözleri.

"Her neye bakarsan Hak gözüyle bak." Gözlerinin en güzel tarifi bu beyanları olsa gerek.

Sınırsız merhametini ve hep saklamaya çalıştığı, zuhur edince de “Pirimizin kerameti” deyip geçiştirdiği ve büyük kısmına şahit olduğumuz şu açık hal ile anlatmaya çalışacağım.

İsminin saklı tutulmasını isteyen bu kardeşimiz şöyle anlatıyor:

"Bir gün sohbetinde rabıtadan bahsediyor. Ben de o günlerde Necip Fazıl Kısakürek'in bir eserinde resimlendirdiği bir rabıta şekliyle meşgulüm. Efendim Hazretleri beyaz bir atın üzerinde başında beyaz bir sarık, sırtında siyah bir cübbe, ihvanlarını arkasına takmış, bir kervan gibi yol alıyor çölde. Ve nefsim topal ve uyuz köpek şeklinde o kervana yetişmeye çalışıyorum, düşe kalka.

Sohbetin bir yerinde yine bu rabıta şekli geldi aklıma ve iradesiz olarak gözlerim kapandı. Yukarıda bahsettiğim hal eskisinden çok daha canlı bir şekilde sanki bir filim seyrediyormuşum gibi, bir farkla nefsim de o filimin içinde. Kervan hızla yol alıyor, bense çaresiz çırpınışlarla yetişmeye çalışıyorum. Ve birden, daha önce hiç düşünmediğim bir kapı çıkıyor. İstanbul Üniversitesinin kapısına benzeyen fakat ondan çok daha büyük bir kapı. Cennetin kapısının olduğunu düşünüyorum. Önde Mübarek, arkasında bağlıları giriyorlar kapıdan içeri.

Ben geldiğimde önüne, çoktan kapanmıştı o kapı. Korku ve dehşetle sıyrıldım düşüncelerimden, gözlerimi açtığımda Efendim Hazretleri ve orada bulunanlar hayretle beni seyrediyorlardı. Sonra birden Mübarek ayağa kalktı, abdest tazelemek için dışarı çıktı. Arkasından ben ve birkaç ihvan çıktık, abdest suyunu döktüm, havlusunu kendisine uzattığımda gözlerini gözlerime dikti. Ve kendisine has tebessümüyle "Düşünceniz güzel ama noksan. Gerçek mürşidler bütün müridlerini sokmadıkça kendileri girmez o kapıdan". Sonrasını hatırlamıyorum. Uyandığımda sohbethanenin hemen bitişiğindeki odada yatıyordum.
"

Bilmiyorum; kerametle merhameti o kadar kısa bir cümlenin içinde yoğurup bir çırpıda ifade edebilen mürşidi nasıl anlatayım size.

Aradan yıllar geçti; 1998 yılının Ramazan ayının 25. günü bir hastanenin odasında oldu son beraberliğimiz. Halsizdi, bitkindi; zorla ve son kez açtı gözlerini baktı yüzüme, bana “bilemedin kıymetimi, kadrimi” der gibi geldi. Sonra bir “ah” çekti derinden, sanki benim yerime yumdu gözlerini. O gece Hakk'a yürüdü. Bu ifadeyi daha önce birçok gazete ve dergi yazdığı için kullandım. Yoksa O Hakk'dan hiç ayrı olmadı ki.

Ve Erzincan'da Ramazan'ın 27. günü yine beyaz bir atın üzerindeydi. On binlerce seveni arkasından yürüyordu ve bu sefer en arkada ben vardım. Benim dört ayağım da topaldı, sürünerek gittim arkasından.

Ne mutlu o gün ayrılık ateşinin hüznüyle gözünde biriken kanlı yaşları içine akıtıp, o geceki vuslat düğününe koşan erlere.

Şimdi ben neredeyim diye düşünüyorum. Kendime O'nun ocakları etrafında oluşan halkalarda bir yer bulmak umudu kaybolmak üzere. Son bir çare olarak O'nun manevi varisi eliyle, yaşlılığıma bakılmadan ocakta yanmayı bekleyen bir odun misali yanmayı bekliyorum.

"Manevi mirasını kim devraldı" diye soranlara da haddimi aşarak diyorum ki kapısına gittim ve baktım, “o kapıdan ayrılma sakın” buyurduğu için gittim ve baktım. 30 yaş gençleşmişti sanki ve dolaşıyordu bahçesinde dergahının. “Sen misin?” dedim “yok” dedi. “Varisi misin?” dedim “yok” dedi “Olmayı bekliyor musun?” dedim “yok” dedi, “layıksın” dedim “yok” dedi. “Ver elini öpelim” dedim “yok” dedi. Mübareğin ağzından hakkında duyduklarımı söyledim, yüzü kızardı, gözleri doldu “ben duymadım” dedi. Fakat o yoklar kendini ele verdi.

Sadece yüzü değil özü de, sözü de O'na benziyordu. O da hiç “var” demedi ki, O da hiç “ben” demedi ki, O da “hiç istemedi” ki.

İçeriye girmek için yürüdü, giderken arkasından:

Beklerim kapusunda boynum eğip giryan u zar
Umarım rahm eder bu ahıma figanıma


mısraları döküldü dilimden. Duydu mu bilmiyorum. Duysa da “duydum” demeyecekti. Beklemek benim işim sultanımı bekliyorum. Ve geleceksin biliyorum.

Feyz Dergisi, Nisan 1998, sayı: 82


Başa Dön Başa Dön
  Profil Özel mesaj gönder 
 

#

05.10.09, 02:49

Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Ettiği teşekkür: 475
Aldığı teşekkür: 255

Bağlılarından Mustafa Miyasoğlu'nun Kaleminden: HAZRETİ ŞEYH ABDURRAHİM REYHAN ERZİNCANÎ (Kaddesallahu Sırrahulaziz)

Talebesi Çok, Reklamı Yoktu

25 yıllık müridlik hizmetinden sonra insanları irşada başlayan ve talebelerinin sayısı 1 milyonu aşan Abdurrahim Reyhan Efendi, 25 yıl sürecek olan irşad vazifesine de köyünde sohbet odası yaptırarak başlar. Kendileriyle 12 Eylül 1980’den önce tanıştığını belirten Mustafa Miyasoğlu anlatıyor:

“Efendimin talebesi çok, reklamı yoktu. Yani mütevazı bir insandı.”

Abdurrahim Reyhan Efendi nerede, ne zaman doğdu?

Efendimiz; 1930 yılında, Erzincan’ın Keleriç beldesinde dünyaya geldi. Keleriç (bugünkü adıyla Karakaya), pek çok tasavvuf büyüğünün yaşadığı beldelerden biri. Abdurrahim Efendi’nin soyadı "Reyhan" olmasına rağmen, çocukluk yıllarından beri o adı ve soyadı ile değil, daha çok “Efendi” unvanıyla tanınır ve hep bu şekilde anılır.

Babası, dedesi, yaşadığı yer ve ne yaptığı hakkında bilgi verir misiniz?

Babası Hüseyin Efendi, dedesi Erzincanlı Nakşibendi Şeyhi Muhammed Beşir Efendi ile Tercan ve Otlukbeli’ndeki dergahta kalır ve hizmet eder. Keleriç’e yerleşerek bağcılık ve tarımla uğraşır. Babasından 14-15 yaşında yetim kalır.

Tahsil hayatından bahseder misiniz?

Abdurrahim Efendi, çok farklı bir çocuktur. Diğer çocuklar oyun oynarken o kitap okur ve düşünür. Orta okuldan sonra tahsili bırakır ve ailesinin geçimini üstlenir. Askerde orta okulu yarıda bırakmasına rağmen çavuş yaparlar O’nu. Depoların çoğunu güvendikleri için O’na teslim ederler. Askerde bile kitap okumakla meşguldur. Abdurrahim Efendi’nin dedesi Şeyh Muhammed Beşir Efendi’dir. Şeyh Muhammed Beşir Efendinin de halifesi, Bayburtlu "Dede Paşa" diye bilinen Musa Baştürk Hazretleri. Abdurrahim Efendi, Bayburtlu Dede Paşa ile babasının vefat ettiği günlerde karşılaşır, ama ancak 1957 yılında Dede Paşa Hazretlerine intisap eder.

Neden o gün değil de 1957’de?

Çünkü rüyasında Dede Paşa’yı görür, sonra da Keleriç’e gelen Dede Paşa’yı görünce bayılır ve ayılınca O’na intisap eder. Bu ikinci karşılaşmanın onun için “fenâfişşeyh” seviyesinde bağlılığa yol açtığını o mecliste bulunanlar ifade ederler.

İnsanları irşada ne zaman başladı?

25 yıllık müridlikten sonra Dede Paşa Hz. ona “teveccüh” görevi verir ve aynı zamanda kendisinin halifesi olduğunu söyler. 1973 yılında Dede Paşa Hz.'’nin ebediyete irtihali üzerine irşad görevine başlar.

İrşad halkası yüz binleri buldu

İnsanları nasıl irşad ediyordu?

Önce Keleriç’te, bir süre sonra da Erzincan’da sohbete müsait binalar yaptırdı. Bu binalarda toplanan ihvanlara sohbet ediyor, tasavvufî hakikâtleri anlatıyordu. 1980’den sonra, şeyh efendisi gibi o da Ankara ve İstanbul başta olmak üzere pek çok yeri dolaştı.

İstanbul’a ne zaman yerleşti?

Vefatından 12 yıl önce İstanbul’a evini nakletti. Yurt içi ve yurt dışı seyahatleriyle, ayet ve hadislerden yola çıkan sohbetleriyle her seviyeden insana hak ve hakikat ölçülerini anlatıyordu. Bu arada, dedesinin ihvanı olan Salih Baba isimli şairin şiirleriyle gelişen sohbetlerinde, aşk ve muhabbeti öne alırdı. Dede Paşa Hz.’nin halifesi olduğu için onun müridleri eski ihvanları yanında, pek çok yeni müridle birlikte irşat halkası yüz binleri buldu.

Bu kadar müridi var mıydı?

Tabi tabi. Son devirlerin müridi en kalabalık irşad kutbu olduğu halde, Abdurrahim Efendi sade bir hayat sürüyordu. 25 yıllık irşat görevinden sonra 1998 yılında İstanbul’da vefat edince, hem İstanbul ve hem de bir gün sonra Erzincan’da kılınan cenaze namazlarında muhteşem bir kalabalık toplandı. Terzi Baba Mezarlığı’nda gömüldüğü yere, bir süre sonra Terzi Baba’nın türbesi gibi bir türbe yapıldı. Onun bizzat yaptırdığı toplantı yerleriyle vakıf binaları hâlâ hizmet veriyor. Hizmeti olan her Müslümanın hayırla anılmasını isterdi, bunu şiar edinmişti.

Abdurrahim Efendi ile ne zaman ve nerede tanıştınız?

Efendi Hazretleri ile 1980 yılında, 12 Eylül’den kısa bir süre önce görüştüm. Bundan kısa bir süre önce kardeşim beni başka bir Nakşibendi şeyhine götürmek istemişti. Halbuki ben Efendi hakkında bazı şeyler duymuş, ona muhabbet beslemeye başlamıştım. Kardeşimin söylediği şeyhe gideceğimiz gün birden bire öylesine rahatsızlandım ki kardeşime “Benim nasibim senin şeyhinde değil galiba, o yüzden benim efendim yolumu kesti!” dedim. Kısa bir süre sonra da Abdurrahim Efendi ile tanıştım. Bana öyle sade ve tabii göründü ki o güne kadar tanıdığım pek çok mürşitten fazla sevdim, hemen teslim oldum. O yıldan sonra pek çok görüşmemiz oldu, sayısını hatırlamadığım kadar sohbetinde bulundum.

Sohbetlerinde nelerden bahsediyordu?

Bunların büyük bir bölümü herkesin anlayabileceği sohbetlerdi. Bazıları da sanki gönlümden sorduğum soruların cevabı gibiydi. Bazen anlattığı fevkalâde şeylere şaşırdığımda, beni temin etmek istercesine tebessümle yüzüme baktığını fark ederdim.

Kerametlerine de şahit oldunuz mu?

Olmam mı? Üç arkadaşla bir gün akşam üzeri sohbet ettiği eve giderken, içimden şöyle demiştim: “Bugün hiç kimsenin duymadığı bir sohbet şöleni olsa!” Erken gittiğimiz için, salonda bizden başka kimse yoktu. Efendi, epeyce bir zaman farklı bir sohbet yaptı, o güne kadar gerçekten duymadığım şeyler söyledi. Bir süre sonra Efendi, salonu dolduran kalabalığa, “Hoş geldiniz efendiler!” diyerek genel bir sohbete başlayınca, nerede olduğumuzu anladım. Umumi sohbetten sonra dağıldık, eve giderken yanımdaki arkadaşlara sohbetin başındaki sözleri belirterek, onlardan hatırlayabildiklerini sordum. Tiyatrocu dostum Hasan Nail Canat ile başka bir arkadaş şaşkınlıkla tek kelime hatırlayamadıklarını söylediler, hatta bir kısmını hiç anlamamışlardı. O zaman benim için konuştuğunu anlamıştım: Varlık, yaratılış hikmeti gibi felsefi konular üzerinde konuştuğunu biliyordum, ama hangi hususları, hangi cümlelerle ifade ettiğini bir türlü hatırlayamıyordum. Sanki bizim gibi Necip Fazıl’ın sohbetlerini dinlemiş insanlara, toplantı salonuna girerken gönülden istediğim gibi bir sohbet şöleni sunmuş, orta okuldan sonra okumamış insanların bilmeyeceği şeylerle beni mutlu etmişti, ama bunları da zihnimden silmişti. Bana göre bu tam bir kerametti...

Başka kerametlerini de gördünüz mü?

Pek çok insan gibi benim de zihnime takılan bir husus vardı; Eyüp Sultan Camii’ne Cuma namazı için giderken bizzat sormuştum: “Hak tarikatların hepsi bir şekilde Peygamberimize bağlı olduğu halde, neden farklı sözlerle zikir yapıyorlar?” Cevap olarak şunu ifade ettiler: “Peygamberimiz 23 yıl boyunca bilinen, müekked sünnetleri dışında muhtelif şekillerde zikir ve ibadetler yaptı. Her tarikat kendine verilen derse göre zikir yaparak bu sünnetlerin yaşamasına hizmet eder ve böylece nefsini terbiye ederek ruhunu inkişaf ettirir. Bunların hepsi emirle olur. Kimse kendine göre ibadet seçimi yapamaz.” Bir de, “Bazı tarikatlarda zamanla farklılıklar görülüyor. Bunlar da mı emirle veya izinle yapılıyor?” diye sordum. Yine tebessüm ederek yüzüme baktı ve şöyle dedi: “Emin olun ki böyledir hocam.” Benim en çok duyduğum sözlerinden biri de şudur: “Bize bazı adamlar geliyor, ilmihal bilgileri dışında ve hatta onların zıddına şeyler soruyor, fetva istiyorlar; biz böyle bir şeye nasıl âlet olabilir, dini nasıl değiştirebiliriz?”

Gönüllere akan hakikat pınarı

Gönüller Sultanı Abdurrahim Reyhan Hazretleri, 24 Ocak 1998’de aramızdan zahiri olarak ayrılıp her zaman beraber olduğuna inandığımız Hakk’a yürüyerek ahirete irtihal etmişti. 1930 yılında Erzincan’ın Üzümlü ilçesinin Karakaya (Keleriç) Beldesi’nde dünyaya teşrif eden Abdurrahim Reyhan Efendi, zamanın büyük mürşitlerinden Şeyh Beşir Efendi Hazretleri’nin torunudur. Beşir Efendi Hazretleri aynı zamanda Abdurrahim Reyhan Hazretleri’nin şeyhi olan Musa Dede Bayburdi Hazretleri’nin şeyhi idi.

Sade ve gözden uzak bir hayat sürdü

25 yıllık irşad hizmetleri sırasında, ilim ve memleket hizmetinde bulunan gençleri destekler, gönüllerini alıp teşvik ederdi. Bu yolda Reyhan Vakfı’nı kurdu ve ihtiyaç sahiplerine yardımı çevresine emrederdi. Günlük politika ile uğraşanların hasbi hizmetlerini teşvik eder, böyle hizmetlerin her türlü menfaat hesapları dışında yapılmasını insanlığın şanından sayardı. Hayatının son yıllarında pek çok hastalıktan mustarip olmasına rağmen, gerek yurtdışında ve gerekse yurt içindeki seyahatleriyle sevenlerini irşada devam eder, hak ve hakikat yolunun inceliklerini anlamalarına yardımcı olurdu. Bu hizmetleri sırasında hep sade ve gözlerden uzak bir hayat sürer, sevenleri dışında kimsenin dikkatini çekmezdi. Efendi’nin sevenlerine yaptığı sohbetlerinden derlenen kitaplar da böyle gösterişsiz olmuştur.

Ömrünü irşada vakfetti

O, Türkiye’den dört bir yana yayılmış dünya Müslümanlarına tasavvufî hakikatleri İslâmî öz içinde anlatırken, sünnete uygun yaşamanın da hakikî örneklerinden birini ortaya koyuyordu. İlim, servet, ibâdet ve halka hizmet gibi zahirî tezâhürlerin hakîkatle örtüşmesi için gönülden bağlılığı esas alır ve bağlılarına öyle gösterirdi.

Efendi Hazretleri’nin ihvanlarına en önemli tavsiyesi neydi?

Hizmetini çok takdir ettiği Necip Fazıl tarafından sadeleştirilen “Reşahat” adlı kitabı tavsiye eder, Salih Baba’nın divanıyla birlikte okunmasını isterdi. İlim erbabıyla tahsil yapan gençlere çok iltifat eder, muhabbet gösterirdi. Sevenlerine de hep “Dâvet edildiğin yere erinme, dâvet edilmediğin yere görünme” derdi...

Vefatının 8. yıldönümünde Efendi’nin cenaze namazından söz eder misiniz?

Abdurrahim Reyhan Efendi’nin cenaze namazından söz etmek o acıyı tekrar yaşamak edemek. Sorduğunuz için anlatıyorum. 1998 yılının Ocak ayıydı. Bir Ramazan gecesinde İstanbul’da dünyasını değiştirdi..

Vefat ettiğinde kaç yaşındaydı?

Efendi Hazretleri, hayatı boyunca gerçekten mütevâzı, ama vazifesinin büyüklüğünü çevresine hissettiren bir hayat tarzı içinde, 68 yıl süren bir ömür yaşadı. Bunun son 25 yılında ALLAH’ın lûtfu olmadan yapılamayacak irşâd görevi ifâ etti ve sürekli şeyhi Dede Paşa Hazretlerinin yolunda, onun ışığını Erzincan’dan dünyaya yaydı. Bu görevin son 12 yılı İstanbul’a taşıdığı evi ve gönül tekkesi çevresinde gelişti.

Sünnete nasıl bakardı?

Çok önem verirdi. O, Türkiye’den dört bir yana yayılmış dünya Müslümanlarına tasavvufî hakîkatleri İslâmî öz içinde anlatırken, sünnete uygun yaşamanın da hakîkî örneklerinden birini ortaya koyuyordu. İlim, servet, ibâdet ve halka hizmet gibi zahirî tezâhürlerin hakîkatle örtüşmesi için gönülden bağlılığı esas alır ve bağlılarına öyle gösterirdi. Dede Paşa’dan duyulan ve sık sık sohbetlerinde de ifadesini bulan şekliyle, “Hulûsunuzun bârını yersiniz” derdi. Yani ihlâsınızın meyvasını yersiniz... Gerçekten de öyle değil mi? İhlâsla yaşamak ve ibadet etmek o kadar önemli ki insanoğlu bunu anladığı, hakkıyla idrâk ettiği zaman hayatını ne kadar sade, ne kadar samimi ve ne kadar hayırlı geçirebilirse o kadar mutlu olacağını yakından kavrar sanıyorum. Abdurrahim Efendi bunu hayatıyla, hizmet ve faaliyetiyle onu tanıyabilen herkese çok tabii bir şey olarak gösterirdi. Tabii görebilene...

Siz Efendi hazretlerinin bağlısı olarak cenaze merasiminde bulundunuz mu? Bulunduysanız, ne gördünüz?

İstanbul’da ve Erzincan’da kılınan iki cenaze namazında da bulundum. Bu cenazeleri anlatacak iki sıfat var; bu iki sıfat birbirine zıt görünse de birbirini tamamlamaktadır: Muhteşem sadelik.. “İnsanlar nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle haşredilir” şeklinde bir hadis-i şerif biliyorum. O yüzden de cenazesini anlatabilmek için hayatını ve irtihalini anlatmak gerekir diye düşünüyorum. Bunun tersi de doğru: Abdurrahim Efendi Hazretlerinin hayatını ve şahsiyetini iyi anlayabilmek için, onun cenazesini ve nasıl defnedildiğini görmeli veya görenlerden dinleyerek incelemeli. Tam bir Hak dostu gibi... “Efendi” adıyla bilinen ve medyadan, şöhret âfetinden alabildiğine uzak yaşayan, ama tesiri ve müridleriyle son devir tarikatları içinde fevkâlâde hızla yayılan, buna rağmen dikkatlerden uzak kalan bir hakîkat erinin huzurunda olduğumuzu iyi bilirdik. Ama bu bilginin gereği olan hizmet ve gayreti gösterebildik mi? Buna kim hakkıyla evet diyebilir?..

Şirinevler Ulu Camii’nde toplanan cemaat, gazete ve televizyondan haber alınamadığı için mütevazi olacak sanılıyordu. Çünkü Cuma'yı Cumartesi’ye bağlayan gece yarısı, yani muhtemel bir Kadir Gecesi vefat etmiş, o günün öğle namazında cenazesi kılınacaktı. Pazar günü de Erzincan’da ikinci defa kılınacak cenaze namazından sonra, Kadir Gecesi’nin gündüzünde Terzi Baba Mezarlığı’nda toprağa verilecekti. Öyle de oldu. Ama beş altı bin civarındaki İstanbul cemaatına karşılık, gazete ve televizyon haberlerinden duyan müridlerinden oluşan 10-12 bin kişilik cemaat, Erzincan’ı hayretler içinde bıraktı. Cenaze sade olduğu kadar muhteşemdi. Bu kadar kalabalıkta tek kişinin burnu kanamadı ve hizmet tamamlandı. Efendi şimdi Hakk’ın huzurunda olduğu kadar sevenlerinin de gönlünde...

O’nun sohbetlerini, mesela Tasavvuf’la ilgili sözlerini hatırlıyor musunuz?

Hiç unutmadık ki. Mesela bir gün söze şöyle başlamıştı “Burada Kısacana tasavvufun ana temelleri hakkında bir bilgi sunacağız. İnsan istedikten sonra yapamayacağı birşey yok. ALLAH (c.c.) bu istegi ve bu gücü bizlere vermiş. Yeter ki biz neyi istiyoruz bunu bilelim.... ALLAH’ım maksadım sensin. Senin Rızanı isterim” Sonra da şu dörtlükle sürdürmüştü sohbetini “Sen sana gel ey gönül kılma hased kibr u riya / Bu sıfatlarla tahalluk eden oldu eşkıya. / Sıdk ile biat kılıp oldun mu ümmet Ahmed´e / Kuru laf ile gecirip ömrü kaldın sufliya”

Efendi hazretleri tasavvufu nasıl tarif ediyordu?

Şöyle diyordu: “Kali (sözü) hale tebdil etmek şekliyle ifade edilen tasavvuf İslam dininin ihtiva ettiği, bilgi sisteminin kuvveden fiile yani kalden hale, nazariyeden ameliyeye dönüşüdür. Meseleye bu zaviyeden bakılmalı. Tasavvufun esaslarını iyi tesbit etmek yerinde bir davranış olur. Bu esaslar İslam tasavvufunda Kitap ve sünnet istikametinde gerçekleşir. Tasavvuf sosyal bir hadisedir. Bu yüzden onu fikri ve şekli bir tarzda düşünmek lazımdır. Peygamber (s.a.) efendimiz zamanında İslami ilimlerin esasları bizzat mevcut olmakla beraber, ihtiyaç hissedilmediği için tedvin edilmemiştir. Yani fıkıh, kelam, hadis, tefsir ilmi ismiyle müdevven ilimler yoktu; fakat Fıkıh, kelam, hadis ve tefsir bizzat mevcuttu. Bu ilimler asr-ı saadet’ten sonra ihtiyaca göre zamanla tedvin edilmiştir. İnsanlar meşreblerine, fıtri yapılarına ve karakterlerine göre üç tarzda bu yolculuğu gerçekleştirebilirler.Tasavvuf ıstılahında bu yollara 'Tarik-i ahyar', 'Tarik-i ebrar', 'Tarik-i şettar' ismi verilmiştir."

ALLAH dostlarını tarif eden hadisler de okur muydu?

Evet Kudsi Hadislerle ALLAH dostlarının şöyle tarif edildiğini bildirirdi: “Allah Teala buyuruyor ki: Her kim benim veli kullarımdan birisine düşmanlık ederse, muhakkak ben ona harp açar (dostumun intikamını alırım)” Yine bir kudsi hadiste Cenabı ALLAH’ın şöyle buyurduğunu bildirirdi: “Kim benim velilerimden birisini hafife alırsa, bana düşman olarak karşıma çıkmış olur.” Peygamber Efendimiz bir Hadis-i Şeriflerinde buyuruyor ki: “Ümmetimden bir topluluk kıyamete kadar ALLAH`ın emrini ayakta tutmaya devam ederler, Onları terk edenler ve kendilerine karşı çıkanlar onlara bir zarar veremez. Bu durum, ALLAH’ın kıyamet emri gelinceye kadar devam eder. Onlar insanlara devamlı üstün gelirler”

“Alimler peygamberlerin varisidir” hadisi şerifini sık sık okur, “Bunlar, halkı Hakk’a ulaştırmanın memuru olan velilerdir. Bu tür velilere mürşid, bu işin öğretisine yol, tarikat, usul, ilim dilinde ise tasavvuf denilir” derdi.

Kaza ve kaderi nasıl izah ederdi?

Olacak şeylerin hepsini ezelde bilip, sonradan olacağı şekliyle ALLAH’ın takdir ve tesbit etmesine kader denildiğini, böylece kararlaştırılmış olanların zamanı gelince aynen yazıldığı gibi oluşmasına da kaza denildiğini hatırlatırdı. Hayır ve şerrin, fayda ve zarar verecek olan her yaratık ve her olayın ALLAH’ın dilemesi ve ona "Kün" "ol" demesiyle yaratıldığını, bu sebeble bizim “Hayır ve şer ALLAH’tandır” diye inanmamız gerektiğini, ALLAH’ın hayra rızası olduğunu, şerre ise rızası olmadığını söylerdi. “Bu yüzden arzu ve irademiz içinde olan iş ve amellerimizde hayrı istemeli ve hayrı yapmalıyız. Şerri, yasağı, haram ve zararlıyı istememeli ve onları yapmamalıyız” derdi. Bizim bu istek ve irademize cüz’i irade denildiğini, bu cüz’i irademizin, bu akli seçme ve serbestliğimizin bize mesuliyet yüklediğini belirtir, sevap ve günahların bu serbest seçim ve hür irademiz yüzünden artacağını ifade ederdi.

Vefat’ının ardından yazdığınız yazıyı hatırlıyor musunuz?

Evet, "Abdurrahim Efendim Hakk’a yürüdü” başlıklı bir yazı yazmıştım.

Gazetemizin 25 Ocak 1998 tarihli nüshasında yayınlanan o yazınızı burada iktibas edebilir miyiz?

Tabi edebilirsiniz.

Abdurrahim Efendim Hakk’a yürüdü".

‘Efendimsin cihanda itibarım varsa sendendir. / Miyanı, aşikanda itibarım varsa sendendir’

Şeyh Galib efendisi için söylemiş bu mısraları, ben de ‘Anafor’ adlı şiirimde aynen kullanmıştım. Evet “Efendim” dediğiniz, sırri sohbetlerini dinlediğiniz, gönülden tasarruflarına şahit olduğunuz bir tasavvuf büyüğü, bir ALLAH dostu tanımış ve bağlanmışsanız, onu kaybetmek sizi ne kadar derinden sarsar, tahmin edersiniz. Ben bugün efendimin dünyasını değiştirdiğine, Hakk’a yürüdüğüne şahit oldum ve derinden sarsıldım. Yüz binlerin cenazesine de sohbetleri gibi iştirak edeceğini bildiğim için, milletimizin başı sağ olsun diyorum.

O’nu ben bugün anlatamam, bir ömür boyu anlatmaya çalışsam, gücüm yetmez. Böyle ALLAH dostlarını yine O anlatıyor: “ALLAH yolunda ölenlere ölü demeyiniz. Onlar ALLAH katında diridirler.” Evet, bizi yetim bırakarak ALLAH’ın huzuruna, Peygamberinin yanına ve pirlerinin arasına dahil olan Abdurrahim Efendi’nin dünyamızda yaktığı ışık, O’nun Hakka yürümesiyle daha da aydınlanacak ve tanımayanlarını da aydınlatacaktır inancındayım. Çünkü tasavvufta bir kelam var.

“Evliyaullah vefat edince kınından çıkmış kılıç gibi olur."

“Her kapı kapansın, Ebubekir kapısı müstesna...”

Peygamber Efendimizi. Sonra Hz. Ebubekir’i ve Hz. Ali’yi çok severdi. Peygamber Efendimizin “Her kapı kapansın, Ebubekir kapısı müstesna. ALLAH tarafından kalbime dökülen bütün ilimleri Ebubekir’in sadrına (kalbine) aktardım” ile “Ben ilim şehriyim, Ali onun kapısı, Ebubekir aslıdır” hadis-i şerifleri sık sık okurdu.

“İman bahsinin sonu kader ve ahiret gününe imandır” der, İnsanların öldüğü andan başlayarak kabir, kıyamet, yeniden dirilme, sual, hesap, sırat alemlerinden geçerek cehennem veya cennete dahil olacakları Kur’an’da bildirilmiş ve hadislerde açıklandığını, bütün bu hadiselerin zamanı gelince olacağına inanmamız gerektiğini, kafir ve münafıkların sonsuz olarak, günahı fazla veya affa uğramayan mü’minlerin de günahları miktarınca cehennemde azap göreceklerine, Peygamberimizin şefaatının olacağına, mü’minlerin sonsuz olarak cennette kalacaklarına, cennet ve cehennemin halen var olduklarına, Cemalullah’ın görüleceğine de mutlaka inanmamız lazım geldiğini söylerdi. Bunlara zıt olan söylentilere önem vermez, aykırı söz ve iddialara asla inanmazdı.

“ALLAH’ın dostları ancak muttaki olanlardır”

O, ALLAH dostlarını ALLAH’ın ve Resulünün tarif ettiği şekilde anlatırdı. Yani ALLAH’ın ve Resulünün diliyle. Bu tür sözlerine de şöyle bir duayla başlardı: “ALLAH herkese ALLAH dostu bir Mürşide bağlanmayı nasip eder, yeter ki halis bir niyetle dileyelim. Aşağıda Ayetlerle ve hadislerle de bildirilmiş olup uykudan uyanıp kendimize zaman geçmeden bir vesile, vasıta ve ALLAH dostuna bağlanmayı yüce ALLAH’tan niyaz edelim. Hepinizden ALLAH razı olsun.

Enfal Suresi’nin 34. ayetinde Cenab-ı ALLAH buyuruyor ki: “ALLAH’ın dostları ancak muttaki olanlardır. Fakat (kâfir ye gâfil) insanların çoğu bunu bilmezler”

Yine Yunus Suresi’nin 62-64. ayetlerinde Cenab-ı ALLAH buyuruyor ki: “Haberiniz olsun ki, ALLAH’ın velileri (dostları) için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir. Dünya hayatında da Ahiret hayatında da onlar için nice müjde (ve kerametler) vardır. ALLAH´ın söz ve hükümlerinde asla bir değişme yoktur. İşte bu (hale ve vade ulaşmak) en büyük kurtuluştur”

Fatır Suresi’nin 32. ayetinde Cenab-ı ALLAH şöyle buyuruyor: “Kullarımızdan bazısı da AlIah’ın izniyle hayırlarda en önde olanlardır. İşte büyük fazilet budur.”

Yine Cenab-ı ALLAH Beyine Suresi’nin 7-8. ayetlerinde buyuruyor ki: “İman edip salih amel işleyenler var ya, Şüphesiz halkın en hayırlısı onlardır. Rableri katında onların mükafatı, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. Orada ebedi olarak kalacaklardır ALLAH onlardan razı olmuş, onlar da ALLAH’tan razı olmuşlardır. Bu (sıfat ve mükafat) Rablerinden korkan (O’na iyilik ile saygı gösteren) içindir.”

Yumuşak huylu ve merhametliydi

ALLAH dostlarından Mehmed Zahid Kodku hazretleri ve Sultan Baba (r.a.) yazı serisinden sonra gazetemize gelen Erzincan eski Milletvekili Naci Terzi ağabey, önce tebrik ettiğini söyledi, sonra da Abdurrahim Reyhan Efendi hazretlerinin ismini zikrederek "Bizim Efendimiz’den de bahseder misin?" dedi. Biz de: "Kaynak olduktan sonra neden olmasın" dedik. "Sana kaynak kitap getireceğim" dedi ve 3 gün sonra Abdurrahim Reyhan Efendi’den bahseden Erzincanlı Ünal Tuygun’un kitabını getirdi. İşte Abdurrahim Reyhan Efendi’nin hayatını da kitaplaştıran Erzincanlı Ünal Tuygun anlatıyor:

"Kitabı hazırlarken Abdurrahim Reyhan Efendi’nin kardeşi Efrail Efendi’ye sordum: ‘Abdürrahim Efendi boş zamanlarında ne yapardı?’ Efrail Efendi, şu cevabı verdi: ‘Boş zamanı olmazdı. Sürekli çalışırdı. Çalışmanın dışında köyümüzde Şeyh Abdurrahman Efendi vardı. Onun sohbetine giderdi. Zaten kendisi yaşıtlarıyla oturmazdı. Hep kendinden yaşça büyüklerle konuşurdu. Bir de unutmadan söyleyeyim; ağabeyim iyi bir inşaat ustasıydı. İyi bir marangozdu. Tüm köylüler gelir, işlerini ağabeyime yaptırırlardı. Ailemize çok düşkündü. Annemin bütün işlerine yardım ederdi. Anneme yük olmasın diye kendi elbisesindeki sökükleri bile kendi dikerdi. Asla yemek seçmezdi. Tandır ekmeğinin sert kısmını kendi yer, yumuşak yerlerini bize verirdi. Çok merhametli bir insandı. Karıncayı bile incitmezdi."

İki önemli kerameti

Abdurrahim Reyhan Efendi’nin talebelerinden Mehmet Demirok anlatıyor: "Kendilerini 23-24-25 Haziran 1980 tarihinde tanıma lütfuna ermiştim. 1981 yıllarıydı. Bir gün kendilerine:

"Hakka senin özün doğru / Gezersin Niğde’yi, Bor’u / Bir de gelsen bize doğru / Gel gör ne viraneler var

Dolaştın Erzurum, Van’ı, / Ah sevdiğim calar canı / Sormadın halimi hanı / Gel gör ne biçareler var"

diye uzayıp giden bir şiir yazıyordum ama henüz kimseye göstermemiş ve şiiri de bitirememiştim. Bir gün habersizce Sevgili Damatları, Gönül ehli, ALLAH dostu, Tasavvuf Alimi Muhterem Muzaffer Nevruz Beyefendi ile hanemize teşrif buyurduklarında ilk selamlaşmadan sonra, "Gezersin Niğde'yi Bor’u, Bir de gelsen bize doğru, dedin biz de çıktık size geldik" buyurduklarında donup kalmıştım. Bitmemiş ve kimsenin bilmediği şiirimi okuyorlardı.

Yine 1982 yıllarıydı. Hazreti Piri (Abdurrahim Efendimi) saygın bir meslek ve kariyere sahip bir arkadaşla ziyarete gitmiştik. Sabah namazından sonra kısa bir sohbet yapmışlar ve herkes dağıldıktan sonra bu arkadaşımız Hazreti Pire, "Efendim mesleğim icabı olsa gerek kendimi çok büyük görüyor, o da ben de gurur ve kibir meydana getiriyor, kimseleri beğenmiyorum, bu hali üzerimden nasıl atacağımı bilemiyorum" diyor.

Hazreti Pir, şöyle buyuruyor: "Bak beyim, büyük şehirler de hayvanat bahçesi varmış, oralarda Tavus kuşu bulunuyormuş. Bu kuşların tüyleri rengarenk olurmuş. Bu kuşlar kendilerini çok beğenirlermiş. Tüylerini kabartırlar, hatta kuyruğunu da görmek için eğilerek önlerine tutarlarmış. Daha iyi görmek için, biraz daha eğilince de ayaklarını görürlermiş. Bu hayvanların ayakları çok çirkin olurmuş. Utanır ve kabarıp şişinmekten vaz geçermiş. Şimdi sizin de, bizlerin bilmediği, fakat sizin ve ALLAH’ın bildiği hata kusur ve günahlarınız vardır. Siz onları hatırlarsanız o hal sizden gider" buyurdular."

‘Ölmeden önce ölünüz’

Kulluk, noksanlıktır, acziyettir. Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamaz. ALLAH için birbirinizi sevin, ALLAH için konuşun. Aşk insanı mahviyete düşürür-varlığından geçirir. Varlığından kurtulan ölmeden evvel ölüme erer.

Bazı hocalar, Abdurrahim Reyhan Efendi’nin etrafında insanların toplanmasından rahatsız olurlar, onu çekemezler. O’nun ilmi bilgisini denemek maksadıyla ziyaretine gider, kasıtlı sorular sorarlar. O günlük sohbetini yaparken orada bulunanlardan biri:

"Efendim siz mürşitsiniz. Tamam da biz hiç kerametinizi görmedik" der.

Abdurrahim Reyhan Efendi, bu soru karşısında şu müthiş cevabı verir:

"Ben kerametim var demedim ki siz benden keramet beklersiniz! Bu kafayla daha çok beklersiniz! Ben sadece bir itfaiye eri gibi yanmakta olan insanları yangından kurtarmaya çalışıyorum. ALLAH’ın emirlerini öğretmeye çalışıyorum. Bu kapıya gelenler de o niyetle geliyor. Asırlar önce sizin sorduğunuz sorunun aynısını Şah-ı Nakşibendi hazretlerine sormuşlar. O dönemin insanları da sizin gibi mürşidlerinden keramet beklerdi. Bir gün Şah-ı Nakşibendi hazretlerinin talebeleri diyorlar ki; 'Efendim sizden niçin bu kadar az keramet zuhur ediyor?' Hazret soranlara bu cevabı veriyor, 'Omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen ayakta durabilmekten daha büyük keramet mi arıyorsunuz?' "

Abdurrahim Reyhan Efendinin bu cevabı karşısında soru soran ezilir, büzülür öyle bir mahcup olur ki tarifi imkansız. Soru soranın onca insan içinde mahcup olduğunu anlayan Abdurrahim Efendi buyurur ki; "Bizler, yani hepimiz tek bir gaye için yaşıyoruz. Hepimizin amacı, ALLAH’a kulluk. Sizi buraya getiren de, sizinle sohbet etmemize imkan sağlayan da sadece O. Eğer Kainatın Yaratıcısı istemezse, kim ta uzaklardan bu garip köydeki ümmi Abdurrahim’in yanına gelir?"

“Hikaye değil, Kitabın ortasından anlatsa”

Abdurrahim Reyhan Efendi’ye 1981 yılında talebe olan Bayburtlu Murat Akkoyunlu anlatıyor:

"O kapıya bağlandıktan sonra içimi bir huzur kapladı ki sorma gitsin. Efendim beni birçok defa imtihan etmiştir. Mesela Yusuf Kan Dehlevi’nin yazdığı Hayat´üs-Sahabe isimli dört ciltlik bir eseri var ve ben sürekli bu eseri okuyorum. Bu kitabı okumaktan da büyük bir keyif alıyorum, ama bir gün kendi kendime dedim ki: ‘Bu kitabı okuyorum ama bu kitap hakkında bir de Efendimin fikirlerini alayım’ Aradan bir kaç ay geçmişti. Efendimi görmek için Erzincan´a gittim. Efendim sohbet ediyordu. Sohbeti dinledikten sonra namaza kalktık. Hiç yapmadığım bir şeyi yaptım ve Efendimin karşıdaki dolabından cübbesini almaya yürüdüm. Cübbesini Efendime götürecektim. Dolabı açtım. Bir de ne göreyim, dört ciltlik Hayat’üs-Sahabe adlı kitap cübbenin yanında duruyor. Tek kelimeyle müthiş bir olay!..."

Çok enteresan şeylerin başından geçtiğini belirten Akkoyunlu, bir başkasını şöyle anlatıyor:

"Yine bir gün Efendim sohbet ediyordu, sohbetin konusu da Musa Aleyhisselam ile Hızır Aleyhisselam arasındaki bir mesele. İçime bir vesvese düştü. Aklımdan: ‘Efendim de hikaye anlatıyor. Şöyle kitabın ortasından anlatsa biz de dinlesek’ diye bir düşünce geçti. Sohbet bitti. Ben yukarıda oturma salonu gibi bir yer vardı. Oraya çıktım oturdum. Birden kütüphane gözüme ilişti. Şöyle elimi attım, bir kitap aldım. Kur’an-ı Kerim meali çıktı. Rast gele bir sayfa açtım. Açtığım sayfada Hızır Aleyhisselam ile Musa Aleyhisselam arasındaki mesele anlatılıyor. Kendi kendime dedim ki: ‘Oğlum Murat, yine baltayı taşa vurdun. Efendi Kur’an’dan sohbet ediyor, biz, içimizden hikaye anlatıyor diye geçiriyoruz’ İşi ihtimal meselelerine vurdum. Olmaz böyle bir şey. Tesadüfen bir kitap alacaksınız, bu kitap Kur’an-ı Kerim meali olacak, yine bir sayfa çevireceksin, Efendimin anlattığı, benim de hikaye dediğim bölüm çıkacak!"

Zühd ile tasavvuf arasındaki fark

Tasavvufta hedef’in "Bir müslümanın gönüllü olarak ve seve seve ALLAH'a ibadet etmesini sağlamak" şeklinde açıklayan Abdurrahim Reyhan Efendi, "Zühd ile tasavvuf arasındaki en önemli fark’ı" da şöyle beyan ediyor:

"Zühdde korku, tasavvufta sevgi unsuru ağır basar. Zühd hareketinde korku sevgiyi, tasavvuf hareketinde ise sevgi korkuyu kapsar. Zühd; âhirette kurtuluşu amaçlayan nisbeten özel bir mânevî hal, tasavvuf ise bu hayata dayanan ama daha çok ALLAH'ın rızâsını ve sevgisini kazanmayı amaçlayan daha kapsamlı mânevî hayattır. Peygamber Efendimiz: "ALLAH ve Resulü'nü diğer şeylerden daha fazla sevmeyen kimse imanın hazzına eremez" deyince Hz. Ömer, "Ey ALLAH Resulü, Kendim hariç seni herkesten ve her şeyden çok seviyorum" der. Peygamber Efendimiz de "Olmadı yâ Ömer!" diye buyurur. Hz. Ömer, "O halde seni kendimden de çok seviyorum" deyince Resûlullah "Şimdi oldu yâ Ömer!" buyurur. (Buhârî, "Îmân", 9; Müslim, "Îmân", 15).

Abdurrahim Reyhan Efendi, İslâm'da Cenab-ı ALLAH ile kulları arasındaki sevginin karşılıklı olduğunu, kulların ALLAH’ı sevdiğini, ALLAH’ın da kullarını sevdiğini anlatır buna delil olarak da el-Maide Suresi’nin 54. ayetinin mealini okurdu: "Ey iman edenler! İçinizden her kim dininden dönerse, ALLAH onların yerine öyle bir kavim getirir ki ALLAH onları sever, onlar da ALLAH'ı severler" İslâm inancına göre ALLAH Teâlâ vedûd ve velîdir. Yani mümin kullarını çok sever ve onları dost edinir.

***

Abdurrahim Efendim Hakk’a yürüdü...

‘Efendimsin cihanda itibarım varsa sendendir.
Miyanı, aşikanda itibarım varsa sendendir’


....

Mustafa Miyasoğlu ; Vakit Gazetesi, 25 Ocak 1998

-------------------------------

KAYNAK: Gülistan Dergisi, Ocak 2008.


Başa Dön Başa Dön
  Profil Özel mesaj gönder 
 

#

05.10.09, 02:55

Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Ettiği teşekkür: 475
Aldığı teşekkür: 255

Dursun Güneş anlatıyor:

...

Üç gün Ankara’da kaldım. Sonra Sultan Muhammed Fatih Han: “Erzincan’a gideceksin. Terzi Baba’yı ziyaret edeceksin” dedi. Gittim Terzi Baba’yı ziyaret ettim. “Oradan gideceksin, Ağlar Baba’nın dergâhında, Ahmet Baba’nın yanında üç gün kalacaksın. Sonra da Hacı Maksut Babanın yanına gideceksin. Ama evvela Reyhan Sultanın yanına git” dedi.

Erzincan’da Abdurrahim Reyhan Sultanı sordum dediler ki; “Burada yoktur. Hükümet ile arası açık. Erzincan’a gelmiyor.” Bana; “Muhakkak git onu gör. O buradadır” dediler. “Siz bana onun evini gösterin” dedim ve sonra işaret üzerine gittim evini buldum. Reyhan Sultan da benden biraz evvel eve gelmişti. O gece onunla hoş bir devran oldu.

Sabahleyin olunca; “Ben Of’a Kuran Kursu açmaya gideceğim. Oradan Erzurum’a oradan da Bayburt’a gideceğim, beraber gidelim” dedi. Ona: “Ben bu gece bir mana gördüm. Piri Sami: ‘Bizi görmeden mi gideceksin. Gel bizi ziyaret et oradan Bayburt’a gidersin’ dedi. Bize seyahatlik verildi” dedim. Dedi ki: “Dursun Efendi seyahatlik kalkmıştı. Sende bir daha açtılar. Dolaşıp geleceksin” dedi. Kapıya kadar uğurladı beni.

Terzi Baba bana "Yol harçlığını sana Reyhan Sultan verecek", demişti. Ama Reyhan sultan bana para vermemişti. Bahçe kapısını açtığımda aklıma geldi. Bahçe kapısını açarken arkamdan bir ses işittim. “Âşık, unutuyordum az kalsın” dedi. Geri döndüm Reyhan Sultan. “Al şu yol harçlığını” dedi. İkimiz de gülümsedik. Elini öptüm oradan ayrıldım. Piri Sami’yi ziyaret ederek Bayburt’a gittim.

Kaynak: Tevhid Gemisi Dergisi


Başa Dön Başa Dön
  Profil Özel mesaj gönder 
 

#

05.10.09, 10:05

Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Ettiği teşekkür: 475
Aldığı teşekkür: 255

Erzincanlı Abdurrahim Reyhan Hazretleri (K.S.) Hakkında veya O'na ithafen Kalem Erbabı Ağabeylerin Yazdıklarıdır:

Öncelikle dünyasını uzun seneler önce değiştirmiş merhum şair ve yazar Cahit ZARİFOĞLU'ndan iki alıntı…

Merhum Cahit Zarifoğlu, isminin başına 'Abdurrahim' ekleyerek "İsmimin baş harfleri A.C.Z (Abdurrahim Cahit Zarifoğlu)" tutuyor diyen tevazu adamı, güzel insan...

SULTAN

Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlamamı dilerim

Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme

Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim

Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme

Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımım dolu olsa
İşe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum

Cahit Zarifoğlu

***


başım eğik dilim kapalı gözler kan çanağı anlamında

asrımızın zarif düşünceli gençlerinden biri
kederli elini
temiz alnına koyarken fikretmek için
çocukların susması
kuşların ve kedilerin uzaklaşması
haritaların üzerine bezlerin atılması
lambaların kısılması
kadınların bir vakit konuşmadan
yaşaması gerekebilir
ve açılabilir görüntümüz sahnemiz perdemiz:
her gün bir miktar kros boksit asit
ve arenamız
dokuz yüz milyon Müslüman rüyalarını hatırlamadan uyanabilir

baş efendimiz
görüntümüz
sahnemiz
perdemiz

eğer dualanmasaydı sesimiz
eğer Yaradan’dan o güzel ağız
açık ve seçik
dilemeseydi demeseydi
'Allah
sesinizi
mağrıptan maşrıka kadar duyursun'
düşünmezdim üzerinde
binmezdim deli deli koşan küheylan

bildim sensin sen sen
diri diri diri şahım
diri şahım diri diri
dirilt alemi alemi alemi alemi

çünkü dokuz yüz milyon Müslüman rüyalarını hatırlamadan uyanmıştır
bunların üzerine ezan
ucu sancılar vuran
bir kırbaç olmalıydı
her duyan
bağrını açmalıydı akan kanı da sevdayı da yorumlamaya almalıydı
hayır dokuz yüz
milyon Müslüman
tarihin hülyalarından vazgeçmiş olabilir ama ben

elim dizlerime vur kalk
Müslümanlar uyanın eller dizlere vur kalk
yumruklar dizlere vur vur
ama ben ama ben ama ben ama ben

korku gerek tenlere etim kalbur
deşer bakışın kıyar da kıyar

korku gerek reca gerek
yanlış anlaşılmış olabilir
sesini duyuyorum kendimin/kelimeler kendinden emin değil

yanlış anlaşılmış da olabilir
aklım başımda mı? değil

ve sesimi duyuyorum
kaburgalarımın gelip artık kavuşamadıkları iniltiden
-kulun korktuk şerrinden
ağzımız yerlerde kaldı gerçek dilimizden akmadı
kuldan korkarken gel zaman git zaman
bir hayat ki haşa korkmadan Yaradan’dan
ama elbet ruhumun vazgeçilmez akışı baş çarptığım kayalıklar

ırmaklarımın altından akan ırmak
sandal safaları marmara toprakları
ama söyle olmuşsa yüzüme karşı söyle neyi inkar ettim

dilediğim en güzel hayat
çöplerin içinde rüya aradım
düştümse eğer sana bakarken düştüm

sen dinç zaman
işte kuluçkan
bereketle taşan yağ küpleri gibi
parmaklardan akan çeşmeler gibi

iste sinem kalabalık ve kendine zinde
kullardan pervasız nesillerden biri

aha şeyh efendim, aha yüreğim
göz kapanır akıl susar susar akıl
istersen haydi haydi haydi
yeryüzünün bütün gümbürtülerini çağır

çehrenden o azgın maskeyi dök
o evleri kedere boğ
nasıl olsa her kucaklandığın dalgada
bir gemi kadavrası gibi iki yüz yıl parçalandın

mahşerinde uyanacaksın
ağzının

korkuyorum o nedenle
başım eğik
dilim kapalı


Cahit Zarifoğlu

(Alıntı: Mevcimen)

***

Menziller

Sözün ve yolun baş çeşmesi ruhumun
Canım içre sevinç verir sözlerin

Baktığın dağların düşüncesi bile ağlatır beni
Hür olurum buyruklarını bir bir donansam sultanım.

Aşkın bin gözlü devasa bir baş imiş
Yur her birini uykularından sohbetin

Dinlen ey Zarif bilatedbir çok söz açtın
Bu kırık akılla ne cürettir yaptığın.


Cahit Zarifoğlu


En son Ruhan tarafından 05.10.09, 11:12 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa Dön Başa Dön
  Profil Özel mesaj gönder 
 

#

05.10.09, 10:51

Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Ettiği teşekkür: 475
Aldığı teşekkür: 255

Abdurrahim Efendi’nin bağlılarından merhum Erdem Beyazıt… İşte onun da şiirlerinden:

SANA, BANA, VATANIMA, ÜLKEMİN İNSANLARINA DAİR

''Telgrafın tellerini kurşunlamalı''
Öyle değildi bu türkü bilirim
Bir de içime
-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
Haberler bilirim mektuplar bilirim.

Gamdan dağlar kurmalıyım
Kayaları kelimeler olan
Kırk ikindi saymalıyım
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
Baştan ayağa ıslanmalıyım
Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.

İçimde kaynayan bir mahşer var
Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar
Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde
Ya da çamaşır sererken bahçelerinde
Birden alıverirler kara haberini
Okul dönüşü bir trafik kazasında
Can veren oğullarının.

Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim
Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş
Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine
Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin
Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan
Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde
Örneğin Hint Okyanusu gibi derin
İsyanın kapkara sularına dalan.

Nice akşamlar bilirim ki
Karanlığını
Bir millet hastanesinde
Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda
Başını kalorifer borularına gömmüş
Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden
Haber sormaya korkan
Genç kızların yüreğinden almıştır.

Bir de baharlar bilirim
Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği
Anadolu bozkırlarında
İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru
Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen
Cesur otobüs pencerelerinden
Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen
Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında
Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının
Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken
Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.

Yazlar bilirim memleketime özgü
Yiğit köy delikanlılarının
İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları
Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan
Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan
Diğeri kan ter içinde yayla yollarında
Mavzerinin demirini alnına dayamış
Yüreği susuzluktan bunalan
İçinden mahpushane çeşmeleri akan
Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp
Apansız silahına davranan
Nice delikanlıların figüranlık yaptığı
Yazlar bilirim memleketime özgü

Güzler bilirim ülkeme dair
Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir
Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha
Kalbim gibi
Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri
Titreyen kenar mahalle çocukları
Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için
Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.

Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

İsyan şiirleri bilirim sonra
Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden
Harfler harp düzeni almıştır mısralarında
Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır
Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda
Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.

Müslüman yürekler bilirim daha
Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet
Eller bilirim haşin hoyrat mert
Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır
Her kırışığı sorulacak bir hesabı
Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.

Bütün bunların üstüne
Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim
Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim
Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli
Adın kurtuluştur ama söylememeliyim
Can kuşum, umudum, canım sevgilim.

Bulmak

Bir an kayboldun gibi! yaşadım kıyameti
Yoruldun ama buldun ey kalbim emaneti

Yeniden su yürüdü dalıma yaprağıma
Bir bakışın can verdi kurumuş toprağıma

Çiçeğe durdu kalbim içtim parmaklarından
Göz çeşmem suya erdi sevda kaynaklarından

Bir aydınlık denizin sonsuz derinliğinde
Yüzüyorum gözünün yeşil serinliğinde

Bir ışık bir kelebek biraz çiçek biraz kuş
Yeni bir ülke yüzün ellerimde kaybolmuş

Soluğum bir kuş gibi uçuyor ellerine
Kapılıp gidiyorum saçının sellerine

Gözlerinden göğüme sayısız yıldız akar
Bir gülüşün içimde binlerce lamba yakar

Bir kurtuluştur o an çağrılsa senin adın
Sesin ne kadar sıcak sesin ne kadar yakın

Tabiat bir bembeyaz gelinlik giymiş gibi
Yüzüme kar yağıyor sanki elinmiş gibi

Sensiz geçen zamanı belli yaşamamışım
Sensizlik bir kuyuymuş onu aşamamışım

Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden
İşte yeni bir dünya peygamber sözlerinden

Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm

Erdem Beyazıt


Başa Dön Başa Dön
  Profil Özel mesaj gönder 
 

#

05.10.09, 11:04

Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Ettiği teşekkür: 475
Aldığı teşekkür: 255

Rasim Özdenören - Yeni Safak

Ölüm günü yok olmaz -Yeni bir yıla girdik diyenlere ithaf-

... Gene de, böyle bir günde ölüm çağrışımının bir özelliği bulunmalıdır. Ölümü bir Ramazan bayramında vaki olan Şeyh Abdurrahim Reyhan hazretleri (25 Ocak 1998) sohbetlerinin birinde şöyle söylüyordu: "Aldanmayalım", diyordu, 'üç günlük dünya' derler, bu, bir hadisi şerif mealidir. Peygamber Efendimiz öyle buyurmuş: 'Bu dünya üç günlük'"

Aynı sohbetin devamında şunlar var:

"Bu üç günün bir gününü evvel gidenler götürüyor. Bir günü yaşayanlar için. Bir günü de gelecekler için. Şimdi bizim bir günümüz var. Bir gününü bizden evvel gidenler götürmüş. Bir günü de bizden sonra gelecekler götürecek. Yani bu nedir? Ölüm günü. Bu dünya âleminde bu günler, bu aylar gelip gidecek. Bu bize çok görünen günler bir de bakıyoruz ki, yok olmuş. Beş yıl da olsa yok oluyor; on yıl da olsa yok oluyor. Ne kadar ömrümüz varsa hepsini geçirdikten sonra yok oluyor. Öyleyse, senin bir günün var, o yok olmaz. O ölüm günü yok olmayacak. Ne ile karşılaşsan o seninle beraber. O yok olmaz. Bugün hasta idin, yok oldu; yarın hasta idin, yok oldu. Nelerle karşılaştın: kâr ettin, zarar ettin; huzurlu oldun, huzursuz oldun, insanlardan eziyet gördün; bunların hepsi yok oluyor. Yok, yok, yok, hepsi yok oluyor. Ya ölüm günü? İşte senin bir günün var: ölüm günün. Ne çıktıysa karşına onunla berabersin. Düşün işte: o bir gün için!"

Beden için ölümü, içine düştüğü çelişkiyle açıklayabiliriz. Ama ruh için? O da acaba kendisiyle düştüğü çelişkiye mi mağlûp oluyor? Yoksa ölüm bir uzlaşmanın getirdiği bir sonsuzluk kapısını mı aralıyor? Bu soruların cevabı yalnızca ölümün kendisindedir: bekleyelim ve görelim. Şeyh efendinin de öyle söylediğini anlatıyorlar:

"Bekleyelim ve görelim", dermiş o da: "ölüm günü var mıymış, yok muymuş?"

***

Yine Rasim Özdenören - Yeni Safak

Belh'i unutmak

Geçtiğimiz Ocak ayında 8. ölüm yıldönümünü idrak ettiğimiz merhum Abdurrahim Reyhan Hazretleri, İbrahim Ethem Hazretlerine ait kıssayı şöyle aktarıyordu:

"Meşhur İbrahim Ethem hazretleri Belh padişahı, 7 sene tacını tahtını bırakıp gitmiş. Süfli bir hayata girmiş. Süfli hayat derken haşa zahirde, görünüşte. Karnı doyacak kadar yemek yemiyor. Sırtı yeni elbise görmüyor. Bir pardösü varmış sırtında setri avret için, doksan tane yaması varmış. Şeyh efendisinin dergâhına yedi sene odun çekmiş. Her sabah kalkıyor, halatını boynuna atıyor, dağa çıkıyor, odunları alıp getiriyor dergâha. Yedi sene boyunca her gün bunu yapıyor. Bir gün, beş gün, on gün değil; bir ay, üç ay, beş ay değil; yedi sene bu hizmeti görmüş. Yedi sene sonra yine aletini eline alıp oduna giderken Şeyh efendisine demiş ki:

'Efendim, bana bir himmet edin!'

Şeyh efendisi tenkit etmiş:

'Yürü. Sen himmeti kazandın mı ki, himmet istiyorsun? Haydi yürü. Bostancı bostanının su zamanını bilir'

demiş. Azarlamış, göndermiş. Başka bir dervişe görev vermiş, demiş ki:

'Ayaklarına mahmuz tak, şu Belh Padişahı İbrahim Ethem gidiyor, onun arkasından kavuş, onun çıplak ayaklarına o mahmuzla vur, gel. O döner, sana bakar, yüzüne tükür. Yüzüne tükürdüğün zaman elbet bir şey söyler. Ne söylerse gel bana haber ver.'

O gidiyor, İbrahim Ethem'e kavuşuyor. Mahmuzlarla ayağına çarpıyor. Vurdukça kan akıyor. İki oluyor, üçüncüde dönüp bakıyor; derviş yüzüne tükürüyor. İbrahim Ethem şöyle söylüyor:

'Git babam. Senin dediğini ben Belh'te bıraktım.'

Derviş bu cevabı alıyor, dönüp geliyor. Şeyh efendi soruyor:

'Yaptın mı görevini?'

'Yaptım efendim. Emriniz üzerine tabanlarına, çıplak ayaklarına vurdum. Vurdum deldim. İki defa vurduğumda bakmadı. Üçüncü defa vurduğumda döndü, baktı. Yüzüne tükürdüm. Şu ifadede bulundu: 'Git, babam. Senin dediğini ben Belh'te bıraktım.' '

Şeyh efendisi:

'Hâlâ Belh'i unutmamış'

diyor, yani Belh'te padişahlığını hatırlıyor. O zaman hiddet vardı. Gadap vardı. O zamanki halimle ben sana bir şeyler yapardım; şimdi ben hiddetimi, gadabımı Belh'te bıraktım, demek istemiş. Ama o Belh kelimesi ağzından çıkmış.' İbrahim Ethem gelince kovuyor:

'Git. Sen Belh'i unutmamışsın. Himmet mi istiyorsun?' diyor."

Abdurrahim Reyhan hazretleri bu kıssayı şöyle bitiriyor:

"Can gitmeyince canan ele geçer mi? Candan mânâ ruhumuz. İnsanın canı çok kıymetlidir. Her şeyini canı için yok edebilir. Ama canını ne için yok edeceğini bilemez. İşte canını da yok etmesi lazım ki, cananı bulsun. Cenabı Hak öyle buyuruyor: 'Kulum ver beni de al beni.' Yani beni almak istiyorsan beni ver, diyor. Benden mânâ Cenabı Allah bize ruh üflemiştir, odur. Benim sana üflediğim ruhu bana ver ki, Ben'i bulasın!"


Başa Dön Başa Dön
  Profil Özel mesaj gönder 
 

#

05.10.09, 12:43

Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Ettiği teşekkür: 475
Aldığı teşekkür: 255

Şehzadeler Yurdu Amasya'dan Evliya Şehri Can Erzincan'a

Hazırlayan: Mehmet Demirok, Milli Gazete (*)

Herkesin Avrupa’ya yüzünü döndüğü, apartman dairelerinde kiliselerin açıldığı, çeşitli provokatörlerle insanların birbirine düşürülmek istendiği bir dönemde Amasya'mızdan, bu yokluk ve hengame arasında harçlıklarından tasarruf ettikleri paralarla otobüs tutarak Erzincan ziyareti gerçekleştiriliyor. Hem de kış yorgunluğundan bunalmış, devamlı mutfak sıkıntılarından bıkmış hanım kardeşlerimizle birlikte. Belki manevi uyarıcı olur, belki manen dolarız diye. Ve öyle de oluyor. Amasya’mızda da manevi iklim var. Ama yine de "tebdil-i mekanda ferahlık vardır" düsturuna uyarak; seyahat et ki sıhhat bulasın babından bizler de öyle yaptık.



Şehzadeler, Pir İlyaslar, Kurtboğanlar, Serçobanlar, İğnecibabalar, Ferhatlar, Şirinler yurdundan manevi selamları alarak Anadolu’muzun başka bir Evliya yurdu olan Terzi Baba (Hz.leri), Piri Sami, Muhammed Beşir Efendi, Musa Dede Bayburdi, Abdurrahim Reyhan Hz.lerinin medfun bulunduğu Can Erzincan’a doğru yola çıktık.

Sabah ezanı okunurken Erzincan’a vardık. Türbe-i Saadet’e gittik. Piri Sami Hz.lerinin bulunduğu mekanda inerek abdestleri tazeledik. Oradan da Terzi Baba Kabristanlığı’ndaki mescitte sabah namazını eda ettik.

Beşir Efendi Hz.lerini, Abdurrahim Reyhan Hz.lerini, Musa Dede Bayburdi Hz.lerinin kabr-i şeriflerini ziyaret ettik. Terzi Baba Hz.lerinin çok muazzam yapılmış türbesi ile karşılaştık. Daha içeri girmeden o muazzam kapının üzerinde: “Vallahi dünya malı için Allah demem” kelamını görünce o sabahın serinliğinde sanki bizleri önce titretip sonra dondurdu. Çünkü ibadetlerimizin çoğu dünya malı istemekle geçiyordu. Böyle bir zamanda bu kelamın karşımıza çıkması, emin olun bizler gibi bütün hayatını dünya malı için, makam için, mevki için, şan ve şöhret için kendini heba edip bütün dua ve niyazlar yalnız ve yalnız bu yönde olan bizler için kulaklarımızda çok büyük yankılar yapıyordu.



Musa Dede Bayburdi Hazretleri

Kabr-i Şerifleri, Şeyh Efendisi Beşir Efendi Hazretlerinin ayakucunda… Bu kabr-i şerif de yine mütevazı bir şekilde yapılmıştır. Asıl adı Musa, soyadı Baştürk’tür. Kendileri Rüştiye’yi bitirmiştir.

Her yıl 9-10 ay Şeyhi ile tebliğ hizmetinde bulunduktan, sonra 2-3 ay da hasat için evine döner. Hasat bedellerinden yeteri kadarını ailesine bırakıp asıl büyük kısmını da ihvanlarla diğer ihtiyaç sahiplerine dağıtırmış. Şeyh efendisi Beşir Efendi Hazretleri Erzincan’da evinde iken Paşa Hazretleri (Musa Dede Bayburdi Hz.) atı ile Bayburt’tan yaz kış demeden o yüksek dağları aşarak Erzincan’a geliyor. Yine bir kış günü müthiş soğuk ve kar var. Hazreti Piri rahatsız etmeyeyim diye dış kapının eşiğine başını koyan Paşa Hazretlerini kar kapatıyor ve sabah kendilerini o şekilde buluyorlar. Bu şekilde daha birçok değişik muhabbet ve teslimiyet örnekleriyle dopdolu bir ömrü var. Anlatmak ve yazmakla bitmeyecek olan upuzun bir hayatı var.

Cenabı Allah’ın da siyaseti vardır. Habibi'nin de siyaseti vardır. Evliya’nın da siyaseti vardır, siyaset ise şarttır” buyurmuşlardır. Bu ifade idrak sahiplerinedir. Tevil erbabı ile kuru sofular zaten muhatabımız değildir. (Fehmi Kuyumcu, Rabıta-ı Nakşi Hayali Sf. 28)

Hizmet amelen de hizmettir, bedenen de hizmettir, malen de hizmettir, herhangisi olsa hizmettir. Hizmet Allah içindir. Allah ise emek zayi etmez” buyururdu. “Sultan-ı Evliya ve Bi mahrem-i Sırrı Esrar-ı Enbiya” diye büyük silsile-i şerifte şanı zikredilir.

Kabir taşına Abdurrahim Reyhan Hazretleri tarafından düşülen kıt‘a şöyledir:

Dede paşadır mahlası
Cemi-i Evliya hası
İrşad etmiştir çok naşı
O idi zamanın Gavsı


Dualarını şu sözlerle yapardı:

- “Ya Rab! Elimizi şeyhimizin eteğinden kesme.” (Onun muhabbetinden ayırma)

- “Ya Rabbi! Rıza-i ilahine uygun olan ile bizleri lütuflandır.

- “Ya Rabbi! Nimetini hazmı ile birlikte kerem buyur.

Sık sık tekrarladığı bir mısrada ise: “Var mıdır dünyada bir can kamil insandan leziz” Ömrünün son günlerinde: “Ya Rabbi! Ben sana ne amelde bulundum ki bana bunca nimeti verdin” diye buyuruyorlar.

(devam edecek)

(*) Uzun bir yazı dizisi olduğundan tarafımdan kısaltılmıştır.


Başa Dön Başa Dön
  Profil Özel mesaj gönder 
 

#

05.10.09, 12:50

Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı
Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Ettiği teşekkür: 475
Aldığı teşekkür: 255

Erzincanlı Tüfekçizade Salih Baba Hz.

Piri Sami Hz.lerinin (Muhammed Sami Hz.leri) müridi olan Salih Baba’nın ümmi olduğu halde, Hz. Pirin “Söyle Salih” demesi üzerine Salih 40 gün şiir okuyor, yanındakiler de yazıyor. 40 gün sonra “Yeter Salih” diyor, Salih ne söylediğini de bilmiyor. Pir-i Sami Hazretleri, Muhammed Beşir Efendinin mürşididir. Muhammed Beşir Efendi, Dede Paşa Hazretlerinin mürşidi… Dede Paşa Hazretleri de Abdurrahim Reyhan Efendinin mürşidi… Salih Baba’nın bazı şiirlerinden örnekler:

Saadet Burcunun Sultanı sensin Ya Resulullah
Kamu dertlerin dermanı sensin Ya Resulullah
(S.a.v)

* * *

Cihanda şimdi kal ehli çoğaldı
Söz ile kandırırlar nice civanı
Sürüyü büsbütün kendileri yer
Ederler maskara her dem çobanı


* * *

Söz ile kalbe dolmaz ledünni
Bütün azaların dil olmayınca
Nefs-i emmarenin bilinmez fendi
Gönül şehri bahr-i Nil olmayınca


* * *

Bedensiz bir güzel gördüm efendim
İlikten damardan kandan içeru
Canan illerinden sordum efendim
Bir gizli can var candan içeru


Aslında iki tane Salih vardır. Birisi müezzin olan Salih, diğeri de çekingen, ümmi, içine kapalı bir Çilingir ustası olan Salih. Aynı mahalle şakini olarak birbirine hal hatır sorar arkadaşlık ederlerdi. Müezzin Salih, Çilingir ustası Salih’e der ki: “Bir gün sen bizim şeyhin sohbetine gel, bir gün de ben senin Şeyhin sohbetine geleyim. Hangisinin sohbetlerinden lezzet alır, içimizde ısınma olursa ikimiz de o Şeyhin tarikatına girelim.”

Müezzin Salih’in teklifi üzerine Şeriatsız hallere saptığından battal olmuş bir tarikata dahil olan ve bu yüzden manen gıdalanamayan Çilingirzade Salih Usta, bir gün Pir-i Sami Hazretlerini dinlemişler, ertesi gün yine Pir-i Sami Hazretlerinin sohbetlerinde bulunmuşlar. Asıl maya ve cevheri Şeriata bağlılık olan halis tarikatın yüksek nimet ve tasarrufunu taşıyan bu ulu Şeyhe gönüllü olarak intisap eden Çilingirzade Salih Usta bir daha kendi Şeyhine dönmemiştir. Bu şekilde Çilingirzade Salih Usta sessiz, mahcup ve bilgisiz bir kimse olarak sohbethanenin arka taraflarında köşe bucak gizlenir kimse ile temas etmeye çekinir bir vaziyette kendi halinde oturur. Bir gölge misali gelir ve giderdi.

Bir gün Aktar Hacı İbrahim Ağa, "başka dergahlarda Yunus Emre’nin, Nedim’in, Baki’nin, Niyazi Mısri’nin ve Kuddusi Baba gibi büyüklerin hikmetli şiirlerinden beyit ve kıtaların okunmakta olduğunu, bizim kolun büyüklerinden de şairler olsaydı da onların şiirlerini okuyup kendi usül ve adabımızın sefası ile feyizyab olsaydık" derler. Piri Sami Hazretleri: “Oğul, bu bir himmet ve zuhurat işidir. Şiiri bizim Salih bile söyler” buyurarak eli ile de arka taraflarda gizlenerek yer arayan Salih Usta’yı işaret edince, Salih’in derunu bilip duymadığı acaip bir varidat ile dolarak hemen o anda irticalen şiir söylemeye başlamış ve yine o anda “fena”ya kavuşmuştur.

Bu varidatın, vehbi hal ve ilim ile söylediği şiirleri Piri Sami Hz.lerinin: “Yeter Salih” demesine kadar devam edip tamamlanmış ve bu emirden sonra da başladığı gibi kesilmiştir. Salih Baba divanı “Fenafişşeyh” halinin akislerinden ibaret olduğundan Osmanlı divan edebiyatında emsali yoktur. Diğer divanlar zamanın usülünce sırf şairlik kabiliyeti ile yazılmış olduğundan çok güzel şiirlerde olsa “Hal” aksettirici değildir.

Salih Baba Divanı sadece rabıtadan ibarettir, dense yeridir. Bu sebepten olacak ki Paşa Hz.leri “Salih Baba Divanı, Tarikat adabı ve Müridlik halleri ile Mürşidlerin muamelesini, samimi en güzel ve kemali tarzda ifade ve nazmeden eserdir” buyurmuştur. (Rabıta-i Nakşi Hayali).

Muhammed Beşir Efendi Hazretleri

Abdurrahim Efendinin zahir batın dedeleridir. Mübarek kabri-şerifleri Terzi Baba Kabristan’ı girişinde, soldaki yolun az ilerisinde üzerini kucaklayıp örtmek isteyen dalların arasında mütevazı bir kabir. Kabrin çevresi ihvan yakınlarının kabirleri ile dolmuştur, “Önden gelenler mi üstündür sonradan gelenler mi bilinmez” Hadis-i Şerifinin delaletine tamamıyla uygun olarak yükselmiş oldukları misilsiz yakınlıkla irşat ve tebliğ vazifesini yapmak üzere hizmet vermiştir. Beşir Efendi Hazretleri Medresede okumuş ayrıca Arapça öğrenmiştir. Pir-i Sami Hazretlerine intisabından sonra elinde mevcut Seyyidlik şeceresine ait belgeyi, varlık hasıl etmemesi için bir duvarın deliğine koyarak üzerini sıvamış ve bir daha da aramadığından orada kaybolmuştur. Beşir Efendi Hazretlerinin kabir taşında “Hulefa-i Nakşibendi'den Beşir Efendi” ibaresi yazılmıştır.

Kırk gün yemeden içmeden hasta yatan ve sonra gözlerini açan, daha evvel, “Ben Hızır (As)’dan dersliyim” diye Beşir Efendi Hazretlerini reddeden Bayburtlu Celali Baba, yaptığı yanlışı anlayarak adaba uygun bir mektupla Beşir Efendi Hazretlerini köyüne, hanesine davet eder. Celali Baba’nın yakınları da bu ölüm iyiliğidir diye, suyunu koyarlar, kefenini alırlar, mezarını kazarlar. O esnada Beşir Efendi Hazretleri de, hiç yanından ayırmadığı daha sonra halifesi olan Musa Dede Bayburdi Hazretleri’ni yanına alarak Bayburd’a gitmektedir. Bayburt yakınlarında yolda mektubu getiren zatla karşılaşırlar ve mektup takdim edilir. Mektup üzerine Celali Baba’nın köyüne yönelirler. Celali Baba pencereden yollarını gözler ve köye geldiklerini görünce Beşir Efendi ve yanındaki kalabalığa irticalen:

Durun üftadeler istikbaline
Velayet tahtının Sultanı geldi
Dest uzatın Lal-i lebin balına
“Ledünni” ilminin irfanı geldi

Yanında bir bölük melek simalar
Gene esti bize bad-ı sabalar
Dert ehli derdine alsın devalar
Hayat iksirinin lokmanı geldi.


diye devam eden mısraları dilinden döker. …

(devam edecek)


Başa Dön Başa Dön
  Profil Özel mesaj gönder 
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 15 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz


Geçiş yap:  
cron