Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 10 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Abdullah DAĞISTANİ'den Anılar: Şeyh Nazım KIBRISÎ anlatıyor.
MesajGönderilme zamanı: 13.07.09, 11:43 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Şeyh Nazım KIBRISÎ-Abdullah DAĞISTANİ /Dr. Muzaffer Karayazı

Hz. Şeyh Nazım Kıbrısî 14 Şubat 1982 tarihinde Gazi Mağosa'da Dr. Muzaffer KARAYAZI tarafından kaydedilen aşağıdaki sohbetinde mürşidi Abdullah DAĞISTANİ ile ilgili anılarını dile getiriyor:

Nakleden: Dr. Muzaffer KARAYAZI

***


Euzübillahi mineşşeytanirraciym Bismillahirrahmanirrahim.
Lâhavle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyul aziym.


Şeyh Efendi hazretlerinin hayatından sohbetlerimizde geçen kısımlar oluyor. Biz onu nerede ve ne zamanda, ne oldu, ne kaldı diyerekten bir tarih ile zabt etmedik te.

Umumi olaraktan Şeyh efendi hazretlerinin Dağıstan memleketinde İmam Şamil Hazretlerinin artık mücahadesinin sonuna doğru olan günlerde doğduğunu biliyoruz. Ve Rusların Dağıstan memleketlerini işgalleri devresine tesadüf ettiğini anlıyoruz. Hakiki doğum tarihi olarak
Dağıstan memleketinden yanlarında bir kayıt bulunmadı. Yalnız Şam-ı Şerifte iken onların Şam'daki kayıtlarında doğum tarihi olarak 1867 gösterilmiştir. Ve Şeyh Abdullah DAĞISTANİ efendi Hazretlerinin Dağıstan memleketinde doğduğu yerin ismi de aklımızda yok.

Babası Muhammed Ali İsminde saadetli bir kimse idi. Valideleri Fatma Hatun isminde saadetli bir ana idi. Onun bir büyük kardeşi vardı. Kız kardeşi olduğunu hatırlamıyorum.

Sonra Dağıstan işgal edildiği zaman Rus'un Dağıstan ahalisine senede adam başına bir kuruş sevkarar vergi tahsis ettiğini, bunun üzerine ulemâ ittifaken karar verip, "bu memleket Dar'ul harp olup burada durup düşmana senede bir kuruş vermek caiz değildir, çünkü Moskof kafiri, o aldığı bir kuruşa bir fişenk alıp Ehl'ül İslâma sıkacaktır. Burda durmak caiz değildir. Hicret vacip oldu" diyerekten, hicret ettiler. ve kah karadan zahmetle hudutlardan geçip Karadeniz'e çıktılar. Karadenizden vapur ile İstanbul yakınlarına veyahut İstanbul'a çıktılar. Ondan sonra Bursa civarına geldiler.

Bursa civarında o zamanki padişahın, Sultan Abdulhamid Han Cennetmekan Hazretlerinin, kendilerine Yalova yakınlarında, Bursa vilayetinde bir yer tahsis edip, o gelen ahali hep dağıstan muhacirlerinden bir memleket kurdular. Orda köy, kasaba oldular. Köy gittikçe genişliyerek 700 haneye kadar kadar çıkmış idi. Elmaalan isminde idi ilk o köyün ismi. Sonra Reşadiye kasabasına döndürüldü, Sultan Reşat zamanında. Sultan Reşat cennetmekanın Şeyh Şerafeddin Hazretlerine itikat ve hürmeti var idi. Hata Sultan Reşat, Şeyh Şerafeddin Hazretlerini Medine-i münevvere'ye hususi, kendisi tarafından orada kalpleri telif için göndermiş idi, huzuru peygamberiye.

Şeyhimiz Sultan'ül Evliya Abdullah Dağıstani Hazretleri, O şeyh Efendi Hazretlerinin 7 yaşından itibaren hizmetinde bulunup "Şeyh Şerafeddin Hazretlerinin", sonra Balkan muharebeleri,seferberlik, umumi harp ve sonraki olan harplerde kendisi bizzat islami cihada iştirak etmiştir. Çanakkale cephesinde başından sonuna kadar orada hilafet makamını muhafaza için, muharebe için bulunmuştur. Oradan Şam'a ve filistin cephesine, Kanal harekatına sevk edilmiştir. Oradan Bağdat'a ve bütün cephelerde verilen hizmet ile Devlet-i Aliyyeyi, İslam Halifesini ve Hilafet makamının müdafası için zahiri hizmette bulundu.
Cihad'ül Ekber olan hizmetinde, Ekmel-ul Kemal üzerine hizmet etti ki; Onun hakkında şeyhinin "Şeyh Şerafeddin Hazretlerinin" ifadesi: "Bugün bize bir kimse üzerinde Cibril-i Eminin sureti bulunan bir cevher vasiyyet etse. Ki üzerinde Cibril-i Eminin sureti olan cevher, bunu işitiyorlar da; mevcuttur, gören yok. Yedi kralın hazinesi onu bozamaz. Onun kıymetini ödeyemez. Böyle bir cevheri, bir kimse bize vasiyyet etse. Bunu bugün dünyada Cihad'ül Ekberde en ileriye ayak basmış olan zata vereceksin dese, ben Abdullah Efendiye veririm diye kendi halifesi olan bizim Şeyhimiz Sultan'ül Evliyayı söyledi. Cihad'ül Ekber'de de o derece yed-i tula sahibidir.

Şeyh efendi hazretlerine yedi yaşından itibaren mülazemet edip, can ile, mal ile, ihlas-ı kemal ile onun hizmetini görmüş, her cihet ile onun hizmetinden kendisini razı ettirmiştir. Ve son deminde'de huzurunda bulunup, Şeyh Şerafeddin Hazretleri 1936 yılında (Allah-u Alem) ahirete teşerrüf ettiğinde onun tekfin ve cenaze hizmetini de görmüş idi.

Tamam ettikten sonra, Şeyh Şerafeddin Hazretlerinin ona olan vasiyyeti: "Abdullah Efendi; benden sonra sana Şam'a kapı açılır. Kimseye danışma. Buradan çık. Şam'a hareket et. Senin makarrın, senin makamın Şamdır" diye vasiyyet etmiş idi. Onun üzerine Şeyh Şerafeddin Hazretlerinin kerameti zahir olup, aradan bir sene geçmeden bir kapı açıldı. Onun hikayesi ayrıdır. Biz hülasa bir söz söyleyelim burada.

Şam-ı Şerife 1936-1937 senelerinde gelip, üç günde oranın nüfusuna geçti. Oranın asli nüfusuna kaydoldu. yerlisi gibi olup, o tarihten itibaren Şam-ı Şerifte Meydan semti cihetinde yedi sene, ondan sonra yukarı Salihiyye semtinde, Cebel-ü Kasiyun eteklerinde mütevazi bir ev tedarik edip, orada kaldı. Ve o yerin arkasındaki metruk, boş bir arazi üzerinde kendi elinin hizmeti ile bizzat çalışaraktan, oraya bir mescid bina etti. Kimsenin yardımına müracaat etmeden, kendisi mütevazi bir mescit kurdu işaret-i Peygamberî üzerine. Hatta bana o mescidin hududunu Peygamber-î Zişan'ın, Sıddık-ı Ekber ile gelip, geceleyin çivi çaktıkları mesafeyi bana gösterdi. O tayin olunan yerde, mescidi bina etti."Bu mescid Cami'ül Mehdi, Makam-ı İsadır" diyerekten'de tebşir olundu. Ve bize de öyle tebşir etti.

O bütün Nakşibendi Tarikatının hülasa kendi elinde olaraktan, orda irşat hizmetini kendisine, verilen izinle devam ettirip,bütün mağripten gelen, maşrikten gelen kimselere, hakikat arayan kimselere, hakikat yollarından sohbet edip. Ümmi Şeyh olarak, Ümmi Peygamber A.S.V.ın hakiki menbaından. Şeyhimiz Sultan'ül Evliya, 1973 senesi 4 Ramazan günü ahirete teşrif etti. Dünyadan ahirete yürüdü. Defninde hazır olup, bize o kendisinin geride olan ihvanlarına hizmet için izin verdiği halde, onu o makama biz tevdi ettik.

Şeyh Şerafeddin Hazretlerinin kerametide zahir olup "senin makamın ve makarrın Şam'dadır" dediği söz tahakkuk ettikten sonra, o makamda, cami-i şerifde, O'nun türbesi ilel-yevm ziyaretgahdır. Nurlu makamdır. Gelen hacet sahiplerinin hacetleri, onun hürmetine yapılan dua geri çevrilmeyen saadetli makamdır. Allah (CC) bizi onun zahir ve batın hizmetleri ile müşerref kılsın. Hizmete ehil kılsın.

Şimdi bu kadar bir hülasa söz söylenmiştir. Bu herkesin aklında kalacak bir miktardadır. Daha uzun, boyuna sohbet esnasında verildiği cihet ile, o sohbetlerdeki tafsilat ile gelen menakibi var. O menakiplerden artık, o bilinir.

Zaten hepsini bir araya böyle şeylerin toplayıp durmak, bir yemeğin etlerini bir tabağa toplayıpta, öbür taraflarını etsiz bırakmağa benzer. Her tarafında bulunursa daha tatlı oluyor. Onun için böyle şeyleri, bu kadar söylemek için izin var. Her ne kadar şimdi sizin istediğiniz manada veyahut bu şimdikilerin zahir cihetinden, süslü-püslü usul ile bir kitaplar telif etmek için çok uğraşırlar da, işte bu tarihte, işte şu tarihte diyerekten. Bu gibi resmi işlere bizim sultanımız, Sultan-ül Evliya Abdullah DAĞISTANİ, hiç ihtimam göstermiş değildir.

Onun maksadı sohbet ile irşat etmektir. Kendi hal ve şanından, kendi başından geçenlerden bizim yanımızda, şimdi bir kütüphane dolduracak derecede onun sohbetleri vardır. Bize de boyuna söyletmekte olduğu sohbetleri yine onun kalbinden, bizim kalbimize naklolan meselelerdir. Keramet cihetinden bunu biz toplu olaraktan en başından, bütün teferruatı ile söylemeyede olur. Veyahut manevi hizmet gören hüddamden birisine emir olsa, o bu vazifeyi yapar. Veyahut yine bu hizmete müvekkel olan evliyalar vardır. Levh'ul mahfuzdan da onu istihsak edebilir, onun hayat hikayesini. Hiç karıştırmaksızın, tamam. Lakin onlara tevessül etmeye şimdi izin yok. İnşallah'ur Rahman yakın bir zamanda onun hakkında mufassal olan olan beyan, Sahibüz-Zaman'ın zamanında meydana çıkacaktır. Oraya kadar bununla iktifa edelim.

Biz böyledir, şöyledir diyerekten bir şöhret peşinde olmadığımız için, bu gibi meselelerde çok arkasına düştüğümüz olmuyor. Bu zamanın çok kimseleri kendisini meşhur etmek için şöyleydi, böyleydi, şunu yaptı, bunu yaptı diyerekten bir sürü işler yazıp dururlar. Ne kendine yarar, ne başkasına yarar.

Sohbetten maksat; uyuyanları uyandırmak, hastaları şifaya kavuşyurmak, ölü olan nüfusu diriltmektir. Eşkiyayı saadet makamına çekmektir. Küfrü silip, İmanı parlatmaktır. Bâtılı mahvedip, hakkı izhar etmektir. Kötülüğü silip, hayrı meydana getirmektir. Bu olduktan sonra matlup ve maksut hasıl olmuştur.

Allah (cc) Şeyhimiz hazretlerinin derecatını âli eylesin. Onun hakkında Şeyh Şerafeddin hazretleri, Şeyhimizin büyük şeyhi, bizimde büyük şeyhimiz, bir Dağıstan memleketinden gelen, oranın bir büyük şeyhine; Sohbet esnasında, o şeyh, Şeyh Şerafeddin Hazretlerinden beraberinde daim bulunan bizim şeyhimiz Sultan-ül Evliya hakkında sormuş." Bu zat kimdir" demiş. "Yanınızdaki, biz sizi tanıyoruz da, sizin yanınızdaki bu zat kimdir? " Şeyh Şerafeddin Hazretleri ona demiş ki: "Şimdiki haliyle mi kim olduğunu söyleyeyim, yoksa netice itibarı ile olacağı, giyeceği rütbeyi mi söyleyeyim" demiş. O Şeyh taaccüpte kalıp bir parça bu cevaptan, demiş ki: " İkisini de dinlemekte faide var. İkisini de dinlemeyi severim" demiş. "Öyleyse" demiş. "Şimdiki bulunduğu makam -Şeyh efendi hazretlerinin 50 sene evvelki makamından söylüyor- Şimdiki makamı bende dahil" diyor Şeyh Şerafeddin Hazretleri. "Şimdiye kadar gelmiş geçmiş ne kadar evliyalar varsa, hiç birisinin ayak basamadığı makama ayak basan kimsedir. Şimdi nihayet rütbesiyle de söyleyeyim; Vaktin sahibi olan Mehdi aleyhisselam geldiği zaman sırr'ül Kur'an ona açilacaktır. Fahr'ül Kâinat aleyhi efdâlüsselât efendimizin kalb-i saadetinden, SahibüzZaman'ın kalbine o sırr'ül Kur'anın açılmasında arada vesile olan zat budur. O hazinenin anahtarı budur. Bu olmadan o hazine açılamaz.

Bir de ahiretteki rütbesinden söyleyeyim: Cenâb-ı Hak kullarının arasında arasında hükmünü verdiği zaman, Estaizübiilah, "femen ya'melu miskale zerretün hayran yerağ femen ya'mel miskale zerratin şerran yerağ" diyerekten hesabı bitirecek. Cenâb-ı Allah (cc) miskal zerre hayrı da, miskal zerre şerri de hesaba çektikten sonra, kulları; bu fırka cennetin, bu fırka cehennemin ayrılıp Mahkeme-i Kübrayı tekmil ettiğinde, o bizzat kendisinin mahkeme-i kübrada durduğu kürsiye Habibi çağıracak. Makam-ı Mahmud'dur o. "Şimdi ben hükmümü, Kur'anda bildirdiğim hükmümü temam ettim. Benim üzerimde hüküm sahibi yok. Şimdi seni hakim kılıyorum tekrar. Kalem-i âla'yı da eline veriyorum. Bu kalem-i âla, onun için
Cenab-ı Hak verecek yed-i kudret ile efendimizin eline. Allahtan (CC) kalemi eline alacağı için, dünyada eline kalem tutmadı Peygamber A.S.V. o makamdaki şerafete tazim için. O Kalem-i âlayı verir de ona der ki: "İstediğini cennete gönder, istediğini cehenneme, hüküm şimdi senindir ey Habibî" dediğinde, o kalemin yazan ucud a budur demiş.

İşte böyle rütbe sahibi başka bir şeyh varsa ben de gidip onun ayağının altını öpeceğim, yoksa bütün şeyhleri bu şeyhe tabi olmaya da çağırırım. Saadet isteyen kimse, Nakşibendi tarikatının hatimesi olarak, Nakşibendi tarikatinin bütün sırlarını ve marifet ve hikmetlerini isteyen kimse bu yoldan alacaktır. Bütün evliyalara da bundan açılacaktır. Elhamdülillah, elhamdülillah, elhamdülillah ve şükrülillah.

***

İRTİHALİ AHVÂLİ:

Bu dünyadan ahirete teşrif ettiğinde olan bir meseleyi de söyle diyerekten bana emir verdi, şimdi hazret burada. Söyleyelim.

Dünyadan gittiği vakitte doktoru çağırdılar. Bizim damadın (Şeyh Hişam Kabbanî) ağabeyini çağırdılar. Şeyh efendi hazretlerini muayeneye diyerekten de, gelsin baksın. Doktoru bir yarın saat sonra arayıp bulup gelmiş. Doktor hemen kalbini dinlemiş, nabzını tutmuş. Ne nabız var, ne kalbin atması, ne nefes var. Onunla beraber bir sun'i nefes aldırayım diyerekten çabalamaya başlamış. Şeyh Efendi hazretleri gözünü açmış. "Bırak" demiş ona. Doktor bir fırladı. "Bana başkası söylese" diyor. "Ben ona katiyyen inanmam. Bizzat bana Türkçe söyledi, "BIRAK" dedi" diyor. "Bırak, uğraşma."

Şeyh Efendi hazretlerinin haberi geldiğinde, ben senin dükkanda idim.(Gazi Magosadan Mehmet Eyüp Bey'e söylüyor.) O gün ben yetiştim. Lefkoşe'den öğleden sonra Beyrut'a, Beyrut'tan Şam'a yetiştik. Tam akşam namazında yetiştim. Ben tahmin ettim ki, kabristana götürüp defnettiler. Meğer Şeyh Efendi hazretleri razı olmadı. Biz orada bulunmadan defnedilmeye izin vermedi. Ben tam akşam namazı salına salına geldim. Baktım camii şerifin içerisinde. Millet etrafta dolu. Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin camiinde kıldırmışlar cenaze namazını. Muhyiddin-i Arabi Hazretleri türbesinde bir ucu cenazenin, bir ucu
kendi mescidine çıkmış. Şam'da öyle cenaze görülmedi. Tabutu parmak üstünde gelirmiş. hem de uçarak. O camide, mihrab önünde hem de, ben yetiştim. "Ah Nâzım efendi" dedi bana. "Bu kadar vakittir burada durduruyorsun, gene bir parça hareket etmiyorsun." "Ya Seyyidi sizin
emirlen bu kadar hareket edebildim." "Bir daha namaz kıl" dedi bana. Orada namaz kıldırdılar, ama bize ait olan namaza tekrar bana emir verdi. Bir namaz kıldık orada, tekrar cenaze namazını. Ben indirdim kabri saadetine.

Ondan sonra o vazifeyi bitirip durduğumda orda bulunan ulemâ ve meşayihten bazıları dedi ki: "Yâ Şeyh Nâzım telkin et" dedi bana onlar. Ben dedimki: "Teeddüp ederim, şeyhimiz hazretlerine biz telkin edecek adam mıyız, bu ne demek?." Bir dua okuduk orada. Ben duayı bitirdim. Orada dururken. Bana Şeyh Abdullah DAĞISTANİ efendi hazretleri makamından sesleniyor: "Nazım Efendi" dedi. "Hepsi burdan dışarı çıksın, mescidden. Sen dur burda" dedi. "Hepsi dışarı gitsinler."

"Hepiniz çabuk dışarı, kapıyıda kapatın" dedim. "Beni burada yalnız bırakın şimdi." dedim. Kimse kalmadı hepsi mescidin dışarısına çıktı. Şeyh efendi hazretlerinin de torunu kapıyı kilitleyip tuttu. Bana o zaman dedi ki: "Yâ veledi sana benim öğretmiş olduğum telkin var. Hususi telkin var. O telkini burda oku" dedi. O emir üzerine orda telkin verdirdi bana. "Bunu bütün ihvanların hakkında, onların sorularında bu telkin kafi geldi", dedi. "Onların yükünü almak için, sana bunu ben emrettim " dedi. "Bu telkin ile onların telkinleri temam oldu" dedi.

Şimdi o anda oraya 7007 olan sadatun-Nakşibendiyyunların ruhanileri hazır oldu. Hepsi de Hazret Abdullah DAĞISTANİ ile beraber oradan alındı. Dünya ehlinin işi bitti orada. Bu 7007 kişi, Nakşibendilerin büyük meşayihleridir. Ebu Bekr es-Sıddıktan itibaren, bu zamana kadar gelen ve kıyamete kadar gelecek olanlar... Onlar aldılar Hazreti. Beni de beraber. Ben de onların arkasından gidiyorum. Öyle kıble tarafına yürü, yürü, yürü, yedi hatvede Medine-i Münevvere'nin Kubbet'ül Hadrası zahir oldu.

"Elfüsselatü elfüsselamü aleyke yâ Sultan-ül Enbiya.
Elfüsselatü elfüsselamü yâ Sultan-ül Evliya.
Elfüsselatü elfüsselamü yâ seyyidinel evveliyne velahiriyn.
Yâ seyyidi, yâ Rasulallah..."

Selatü selam vere vere bütün evliya oraya yetişti.

Peygamberi zişan, Ebu Bekr es-Sıddık bir tarafta. Hazret-i Ömer bir tarafta. Çehar-ı Yar-i güzin'ler hazır. O ehlül-Bâki, böyle karşı oldukları halde hazreti aldılar. Bize
dediler: "Destur size, dağılmaya..." diyerekten, hepsi dağıldığında; ben orda, bizim mescidde bulundum yine.
O zaman Peygamber teslim aldıktan sonra, orada kapıyı çaldım. "Git iftar et Nâzım efendi" dedi, Hazret. Ramazan ya o vakit. Çıkıp iftar ettim.

Bu sonuna ait onun kerametindendir. Bu da sizin itikadınıza kuvvet olsun için. Ne gibi bir zata tâbi olduğunuzu bilmek için, bunu bize söylettiler. Allah-u Zülcelal.
Daha ne gibi hakikatler vardır. İtikadınıza göre, size, kalbinize açılacaktır. Daha Sahibüz-Zaman geldiğinde; onun vazifesi bitmedi. Sahibüz-Zaman ile beraber göreceğiz, onun, biz asıl hakikatini...

Ve minellâhu tevfik.
Bi-hürmetil-fatiha.

---0---

Sultan'ül Evliyamız Çanakkale günlerinden anlatırken: "İngilizin, Fransızın, İtalyanın donanmaları gelip; orayı bombardıman ettiğinde ve asker çıkardıklarında, İslâm askeri oraya hücum edip, tâ denizin içinde düşmanı süngüleyip, orda da tüketiyordu. Yalnız donanma uzaktan ateş edip, denizin içinde, o halinde, elinde silah tuttuğu halde şarapnel ile şehid olan kimseler olurdu. Onların elinden silahını almaya uğraşırdım. Kat'iyyen o silahı elinden almaya imkan yok. Öyle defnediyordum. Huzur-u Rabb'ül alemiyne öyle çıkmak istiyor. Bırakmıyor silahı. Kaç kimseleri ben böyle defnettim. Ellerinden silahı almak mümkün olmadı. Vatanın kıymetini bilen adam, böyle tutar. İmanın kıymetini bilen adam da böyle tutmalı" derdi.....

Kendi makamınında bulunduğu Cebel-ü Kasiyun dağı hakkında: "Cenab-ı Rabbül alemiyn yüzyirmidörtbin Peygamber gönderdi. Bin peygamberin kabirleri başka kuturlardadır, dünyanın başka memleketlerine dağılmıştır. Yüzyirmiüçbin peygamberin kabirleri hep Cebel-u Kasiyun'dadır" buyurmuşlardır...

Şeyh Nâzım Kıbrısî


14 Şubat 1982
Türk-İslâm Cemiyeti
Gazi Magosa-KKTC



---0---



AÇIKLAMALAR

Bu sohbet Şeyh Muhammed Nâzım Kıbrısi Hazretlerinin 14 Şubat 1982 günü Gazi Magosa Türk İslâm Cemiyetinde; benim "Üstadım, Sultan'ül Evliya Abdullah Dağıstani Hazretlerinin Kimlik bilgilerini ve kısa hayat hikayesini anlatır mısınız ? " sualime cevaben yapılmıştır. Sohbet odasında Şeyh Efendi ve benden başka üç ihvanımız daha vardı. Sohbet benim tarafımdan teyp kasedine kaydedilmiştir. Sohbet bir bütün olarak yapıldıktan sonra bir çay molası verilmiş, son iki paragraf bu moladan sonra ek bilgi olarak anlatılmıştır. Bugüne kadar tam metin olarak hiçbir yerde yayınlanmamıştır. Sadece iki paragrafı bazı makalelerde kullanılmıştır.

Sohbet benim tarafımdan kasetten yazıya geçirilmiştir. Yazılım esnasında Efendi Hazretlerinin konuşma üslubu olduğu gibi korunmuştur. Şeyh Efendinin üslubunu tanıyanlar, bunu hemen anlayacaklardır. Bu yüzden yazının bir konuşma üslubunda okunması anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.

Sohbet uzun yıllar önce yapılmıştır. Geçen zaman içinde bazı bilgiler değişmiştir. Şöyle ki: Şeyh Efendi o gün için Abdullah Dağıstani hazretlerinin Doğum tarihini 1867 olarak vermiştir. Oysa daha sonraki zamanlarda bu tarih, Şeyh Hişam Kabbani tarafından Hicri 1309, Miladi 1891 olarak verilmiştir. Doğum yeri ise Dağıstanın Temurhanşura vilayeti, Ganip kazası, Kikuni köyüdür.

Bazı bilgiler ise uzun yıllar geçmesine rağmen başka yerlerde açıklanmamış, ilk kez bu yazı ile açıklanmaktadır. Bu nedenle yazının esasını teşkil eden sohbet tasavvuf ve tarikatler tarihi açısından çok özel bir öneme haizdir.

Bütün iyi niyet ve dikkatime rağmen yazılım esnasında eksik ya da hatalar olmuşsa hazretin ruhaniyetinden af diler, okuyucunun hoşgörüsünü dilerim.

Şefaatleri hazır, himmetleri daim ola...

Dr. Muzaffer Karayazı
26.06.2009

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: ABDULLAH DAĞISTANİ / Dr. Muzaffer Karayazı
MesajGönderilme zamanı: 28.06.10, 10:14 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Değerli bilgiler içeren bu sohbeti yazıya geçirip ileterek bilgilenmemize vesile olan
Dr. Muzaffer KARAYAZI'ya
teşekkür ederiz.


***
Aynı vefat ve cenaze olayını konunun şahidlerinden Hişam Kabbani; 22 Temmuz 2009 tarihinde Kıbrıs-Lefke'de yaptığı ve http://www.sufilive.com adresinden izleyebileceğiniz sohbetinde ayrıntılı olarak dile getirmiştir.

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Şeyh Nazım KIBRISÎ-Abdullah DAĞISTANİ /Dr. Muzaffer Karayazı
MesajGönderilme zamanı: 12.07.10, 12:23 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 13.03.09, 06:08
Mesajlar: 291
Alıntı:
Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Şam'da çok fakir bir bölgede yaşamaktaydı. Peygamberlerin yolunu takip edip çok sade bir hayat yaşıyordu. Buna rağmen çok mütevazı idi. Onu “Hacı Abdullah” olarak tanıyorlardı, daha fazla değil. Ama bütün kalpler elindeydi.

Şeyhi Hişam ve Şeyh Adnan, Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî için, her hafta sınırı geçip geceyarılarında Şam'a geliyorlardı. Onlar çok saygılı olduklarından rahmeti onların üzerineydi. Cenab-ı Allah'ın iradesi, Türklerin ve Arapların değişmesi, İslam'ın bayrağını eline almasını sağlayacaktır. Lübnan'daki akılsız savaş devam etmekteydi, o arada Amerika'ya göçmen alınıyordu. Evliyalar güçlerini kullanmadılar, normal yolla devam etmelerini sağladılar. İki kişi kabul edilmişti bunların arasında Şeyh Hişam da vardı. Bu Cenab-ı Allah'ın iradesidir. Bu Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî’nin de iradesi değildi Allah'ın iradesiydi.

Ben de onu engellemekten korktum çünkü savaştan dolayı hiçbir şey kalmamıştı. Bana; "- Ne yapalım?" diye sordu. Ben : "- Cenab-ı Allah bilmektedir ve her şeyi O düzenler." dedim ve bileti de borç alarak gitti. Bilet alma parası da yoktu.

Yanına biraz eşya ve bütün ailesini de aldı. Eşim ve onun hanımı onun için en hayırlısını yaptı ve onu desteklediler. O ayrıldı gitti.


***

Alıntı:
Sizler nasipli insanlarsınız ki mağribden maşrıka buraya geliyorsunuz ve talibsiniz. Madem talibsin, nefsine uyma, şeytana talib olma.

Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi Hz. şöyle buyurmuştu:
"Her gün şikayet istemem, şikayet mevzunu bırakın, birbirinizle gül ile bülbülün muhabbeti gibi muhabbetle geçineceksiniz... Değilse Kaf dağının arkasına atarım, bu yeri bir daha göremezsiniz. Başka zatın emrine attığım vaktinde onların terbiyesinde benim gibi müsamaha yoktur."Bu yaramazı sen yarar hale getir" deyip gönderdiğimiz vakitte o insanın orada çekeceği vardır."


Alıntı:
Şeyh Şerafeddin Hz., Sultanımız Abdullah Dağıstanî Hz.'lerine;
"Abdullah Efendi bu kadar senedir sana dikkat ediyorum bir defa kendine yaramaz dedirtmedin."
Bu kadar edebi güzel, hizmete hazır bir kimseydi. Yaramaz dedirtti mi kendini aşağı düşürür. Buraya gelen giden kimselerin kendilerini idare etmeleri lazımdır. Bir gün Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi Hz. 'lerinin sohbetinde bana;
"24 saat zarfında, ihvanlardan bir kimse yirmidört türlü zıt üzerine geldiği halde halen fiilen bir gazap, bir öfke izhar ederse o kimse tarikatın dışında kalır."


Alıntı:
Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi buyurdu ki: “İnsan, mübarek kimselerle, salih kimselerle arkadaşlık yapsın. Belki çok günahkar bir kimse olabilir ama Allah’tan ümidini kesmesin ve Allah’tan rahmet istesin.”
Belki bize doğru insan olmak zor gelebilir ama doğru insanlarla arkadaşlık yapabiliriz. Bu daha kolaydır ve sonsuz hayatında mutluluğa ulaşabilirsin. Allah-u Teala’nın azameti ne kadar büyük! Geçen yüzyılda, o zamanda o insanların güzel adetleri vardı. Mesela her vilayet belli bir evliyaya atfedilirdi. Bu evliyaya hürmettendi ve evliyaya itikat vardı. O insanlar evliyaya bağlandıklarına dair şeref duyarlardı. Bu sevgi ve bu şeref , o insanlara ruhani bir destek verirdi. Onlarda evliyadan kendilerine güç alırlardı.

Alıntı:
İnsanoğlunun varoluşu hakkında Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi;
"Sizin varlığınız aynadaki varlığınızdır. Büyük bir aynada göründüğün gibisin. Bu aynada görünen hiçbir zaman ben varım diye iddia edemez." buyurmuştu.

Alıntı:
Yaşadığımız olaylar insanları yorar. Görmekten de işitmekten de yorulurlar. Kim zorluklar içinde görür ve işitirse onların yükü ve ağırlığı üzerine gelir. Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi (Allah rahmet eylesin) bana şöyle söylemişti:
"Çok evliyalar gözlerini açamazlar, ayağa kalkamazlar, hatta ibadet bile edemezler. Onların baktıkları gece ve geceyarısıdır. Yorulurlar ve uykuya düşerler. Şeytan onları lanetlenmiş işleri için aldatamaz."



Şeyh Nazım KIBRISÎ anlatıyor...

(Tevhid Sarayı'ndan Notlar)


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Abdullah DAĞISTANİ'den Anılar: Şeyh Nazım KIBRISÎ anlatıyor.
MesajGönderilme zamanı: 12.07.10, 16:15 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 13.03.09, 06:08
Mesajlar: 291
Hz. Şeyh M. Nazım KIBRISÎ el-Hakkânî (Hakdost Sohbetleri'nden Notlar) anlatıyor:

Alıntı:
Abdullah Dağıstanî Hz.’leri (Allah sırrını takdis etsin) şöyle buyururdu;
Bahrûl-Muhit (Büyük Okyanus) ’in dibi cevâhirle döşenmiştir. Binânın alt taşları gibi bu
okyanusun dibi de bir cevherden döşenmiştir ki; o cevherden bir tâne dünyaya getirseler yedi Mısır hazînesi onu bozamaz.
- “Bu cevherin özelliği nedir?”
Üzerinde Cebrâil a.s.’ın kudret eliyle nakşolunmuş resmi vardır; el çizemez, fotoğraf yapamaz. Üzerine baktığında hem yazıyı hem cevheri görürsün. Bu üzerinde Cibril nakışlı azâmetli sûreti olan pırlanta veya elmasa, yedi Mısır hazînesi ödersen karşılık bulamaz, çünkü adı işitilir kendisi görülmemiş veya gören pek nâdir kimselerdir.

Bu hikâyeyi bize Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi Hz’leri himmetimizi
yüce tutmak için anlatırdı...


Alıntı:

Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi Hz’leri elinde tesbihi tutardı ve tesbihin püsküllü imâmesini göstererek;

“Nakşbendî tarîkatında bu kadar evradlar vardır, bu püskülün telleri kadar. Hepsini tutsan bu kadar kuvvet meşâyıhları onunla beraber gider, bu iplerden bir tanesini bile sağlam tutarsa gene çeker götürür”

Günde yüz tâne de olsa tesbih çekmeyi bırakmayacaksın, o zaman onların himmeti seninle beraber yükselir.

Şimdi dünyada başlangıçtaki kimseye, bir hizmet verildiği vakitte şeyh isterse ona;
- "Geceleyin yatmadan evvel on defâ “Allahû Allahû Allahû Hak”, “Allahû Allahû Allahû Hak”, “Allahû Allahû Allahû Hak”… diyeceksin, senin dersin budur" derse, kancayı ona taktı, demektir. Onun kancasından kurtulacak adam yoktur.

Geceleyin on defâ bu zikri yapsa ona da Nakşbendi'nin aşı kuvveti verilir, onlara da o kuvvet yetişir, bırakmaz toplar.



Mürşid-i Kâmilden alınan tasavvufî tesbihat dersine devamın faydasını ne kadar güzel bir anlatım...


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Abdullah DAĞISTANİ'den Anılar: Şeyh Nazım KIBRISÎ anlatıyor.
MesajGönderilme zamanı: 13.07.10, 11:08 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 13.03.09, 06:08
Mesajlar: 291
Alıntı:
Abdullah Dağıstanî Hz.’leri, (Allah sırrını takdis etsin) 99 Esmâüllahûlhüsnânın mânâlarını söylerdi de, “El-Muktedîru” ismi celîlini söylediği vakitte durmuştu...
- Muktedir oluşu anlatmak için nasıl bir örnek versek? Allah’ın iktidârı nerelere erişir?
İnsanlara anlatabilmek için çok basit bir temsil (misâl), O’nu düşünüp te en ufak bir temsil bile yapabilmekten ehlullah, evliyâlar âciz kalmıştır.


Alıntı:
Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz.’leri (k.s.) “Yirmidört saatte yirmidörtbin tecelli var” derdi. Hiç bir şeyi bir saniye sonra aynı noktada bulamazsın. Cenâb-ı Allah’ın kudret ve azameti; herşey o saniyeniniçerisinde değişmiştir. Sen bir saniye evvelki insan değilsin. Bir saniye sonraki insan da şimdiki sen değilsin.


Alıntı:
Şeyhimiz Abdullah Dağıstanî -ki sultânul evliyâdır (Allah sırrını takdîs etsin)- buyururdu ki: “Bu zamanın insanları çok kolay geçecek bir hayatı, bu dünyayı çok zahmet ile ezilerek geçiriyorlar”
Hâlbuki Cenâb-ı Hak hayatın çok kolay geçmesini istiyor ve “Ben sizin hakkınızda kolaylık murad ederim…” buyuruyor.

Alıntı:
Şeyhimiz sultânul-evliyâ Abdullah Dağıstanî Hz.’lerinin
O olmasa Nakşbendiyye Tarîkatı olmazdı” buyurduğu Şâh-ı Nakşibendi Muhammed Bahauddin Buharîyyül Üveysî Hz.’leri bu tarîkat-ı âliyye (Nakşbendi Tarîkatı)nin pîridir; başıdır.
Allah sırlarını takdis etsin, bereketleriyle bereketlendirsin, onların feyziyle bizleri feyizlendirsin, onların nurlarıyla bizleri de nurlandırsın, onların îman çerağından bize de ikram eylesin.


Alıntı:
Şimdi bu Hadisi tekrarlıyoruz.
“Eddinu nasiha”. Bunun manası: "Din nasihattır." demektir.
Nasıl ki benim Şeyhim Abdullah Dağıstanî her oturduğu ve insanlara sohbet verdiği zaman “Ed-dinu nasiha” dediği gibi. Ve bu deryadır ki Şâh-ı Nakşbend Hz.ne “Tarikat sohbettir” sözünü söyletmiştir.
Yüce Allah’ın rahmeti Şâh-ı Nakşbend’in üzerinde olsun.
Ey insanlar, bizlere Evliyaların isimlerini söylemek ve hayatlarını anlatmak emredilmiştir, çünkü evliyaullahın isimleri anıldığı zaman Cenab-ı Allah’ın rahmeti üzerimize gelir. Bundan dolayı çoğu zaman sohbet ettiğimizde veya Büyük Şeyhimiz Abdullah Dağıstanî Hz.nden hatıralar dinlediğinizde evliyalar hakkında konuştuğumu fark edersiniz. Rahmet bizlere yaklaşsın. Yaklaşsın.Rahmet sonsuz deryadır. Sonsuz.
Ve organlarımıza güç, kalplerimize kuvvet ve içimize Allah'ın rızasına kavuşmak arzusu gelir.Bundan dolayı, ne zaman ki insanların kalplerine rahmet inerse, o gizli güç, onları uyandırır.
Nasıl ki bahar gelir ve bunun havası ağaçlara yeniden hayat verir.

Şeyh Nazım KIBRISÎ
Sohbet, 1 Mayıs 2008


Alıntı:
SEM'A SIRRI ve TAVAF

Mevlâna Celâleddîn-i Rûmi Hz.’leri semâ yaparken kuvvet alır yükselmeye başlardı. İçeride kuvvet olduğundan yedi defâ döndü mü yukarıya doğru havalanmaya başlardı. Mevlevî dervişlerinin dönmesi iki çeşittir:
1. Taklit dönmesi,
2. Tahkik dönmesi.

Bir taklit ederek dönen derviş var, bir de hakîkaten dönen derviş vardır ki; dönerken onun kendi kuvveti artık orada değildir. Tıpkı tayyârenin uçmasi için tekerlekleri değil, motorları çalıştırması gibi. Tekerleği tayyâre meydanında bir taraftan bir tarafa hareket etmek için kullanırlar. Gökyüzüne havalandıktan sonra uçağın tekerlekle işi kalmaz. Onun için tayyârenin tekerleğinin bir ayrıcalığı yoktur.

İnsanlarda da yükselecek kimsenin ibâdet kuvveti ne kadarsa ona göre yürür. Kimisi yedi defâ döndükten sonra uçar, kimisi yetmiş defâ yerinden oynatsan yukarıya kalkacağı yoktur, çünkü motorları yoktur.

Mevlâna Hz.’leri âşikâre gösteriyordu ki; “insan havada dönebilir, durabilir ve havada yürüyebilir”.

İnsanın havada durabileceğini, insanların % 99’una desen belki; “yâhu Şeyh Efendi bir hoş oldu” diyebilir, lâkin insan yerden gökyüzüne yükselebilir, hareket edebilir, kendi feleğinde dönebilir. Biz kendimizi tanımıyoruz, kendimizdeki kuvveti tanıyamıyoruz, çünkü bize tanıtmıyorlar: “Yeryüzünde duracaksınız, gökyüzüne yol yoktur!” diyorlar. Gökyüzüne yol ibâdetten geçer.

Dediğimiz gibi, Mevlâna Hz.’leri yedi defâ döndü mü kelebek gibi yukarıya kalkarmış.

Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hz.’leri (Allah ondan râzı olsun) bir keresinde “gözünü yum, aç” dediğinde, Kâbe’nin etrafında öylesine temiz, sessiz ve sedâsız, yanındakini hiç incitmeyen bembeyaz kelebekler gibi bir bir tayfa gösterdi.


***

Şeyh Nazım KIBRISÎ anlatıyor...
(Hakdost Sohbetleri'nden Notlar)


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Abdullah DAĞISTANİ'den Anılar: Şeyh Nazım KIBRISÎ anlatıyor.
MesajGönderilme zamanı: 13.07.10, 14:19 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 13.03.09, 06:08
Mesajlar: 291
Alıntı:
Âdem (a.s.) insanoğlunun babası, ilk yaratılan insan. Ona “yasak meyveden yeme” diye emir gelmişti. Fakat o emire karşı çıktı, çünkü Besmele-i Şerifi söylemedi. Eğer o Besmele-i Şerifi getirseydi, yasak meyveden asla yemezdi. Fakat Besmele demeden hemen yedi. Bu yüzden insanlar, “Bismillâhirrahmânirrahîm” demeden, yemeyin, içmeyin ve hiç bir şey yapmayın.
Abdullah Dağıstanî şimdi belki 100 yaşında olurdu ve bana demişti ki “Ben Âdem (a.s.) hakkında böyle bir şeyi hiç kimseden duymadım”. Ve ben de şimdi diyorum ki, ben de bunu hiçbir yerde duymadım. Allah (c.c.) yemek yerken, içerken, “Bismillâhirrahmânirrahîm” demeyi emrediyor. En’am suresinde Besmele-i Şerif anlatılır. Çoğu yerde yazar: Elatakulu illa bi Bismillâhirrahmânirrahîm. Evet, Allah (c.c.) emrediyor;” Besmele-i Şerifi getirmeden yemeyin, içmeyin.” Eğer Besmele-i Şerif demezsen, boş olur. O manevi güce ulaşamazsın. Kendini hataya düşmekten, büyük bir hatanın içine düşmekten alıkoyamazsın. Âdem (a.s.) bir hata etti. Hiçbir yerde duymadım veya okumadım ki Âdem (a.s.)’ın o ağaca doğru yürürken veya o yasak ağaçtan yerken Besmele-i Şerif getirdiğini. Herkese sorabilirsin. Ey insanlar bundan dolayı, insanoğlunun ilahî kaynaklara ulaşabilmesi için, o gizli manevi güç Besmele-i Şeriftedir. Besmele-i Şerifi söyleyin ve sizler de ebediyete ve sonsuz hayata ulaşın. Bu yüzden Büyük şeyhim Abdullah Dağıstanî bana diyor ve ben de tekrarlıyorum: Hiç kimse manevi âleme, öteki hayatın zevklerine, sonsuzluğa ve ebedi âleme Besmele-i Şerifi zikretmeden ulaşamaz.

Şeyh M. Nazım Kıbrısî
Sohbet 29 Mart 2008


Alıntı:
Bizim bir atasözümüz vardır: “Nisan yağmuru düşünce, her canlı o Nisan yağmurunun bir zerre kadar damlasına kavuşmak ister”.
Büyük Şeyhim Abdullah Dağıstanî Hz.ne “Bu nedendir?” diye sordum.
O dedi ki “Çünkü o Nisan ayında yağan yağmur, Cennetten de birşeyler alır”.

Şeyh M. Nazım Kıbrısî
Sohbet, 14 Mayıs 2008


Alıntı:
Elli sene önce -çoğunuz belki doğmamıştı bile fakat ben o sıralar- Büyük Şeyhim Abdullah Dağıstanî ile Medine-i Münevvere’de, Peygamberimizin Mübarek Şehrine doğru gitmiştim. O Mübarek toprakları, ki Allah (CC) o toprakları kutsal kılmış, Büyük Şeyhim Abdullah Dağıstanî ile halvete girmek için yol almıştık. Şam’dan o Peygamberimizin mübarek şehrine arabayı alıp yola çıktık.
Mübarek şehre doğru giderken çöllerden geçtik ve topraktan başka hiçbirşey yoktu.
Oraları geçtikten sonra Mübarek Şehre ulaşmıştık ve bize emredilen halvete girdik.
Bir halvet insanı dışardan alır ve kendisine yönlendirir.
Şimdiki insanların gözleri dışarda, etrafına bakınmakta. Kendilerini unutuyorlar ve sadece etraflarında olan bitenlere ilgi gösteriyorlar.
Ya önce kendinle başla! Kendine bak! Ondan sonra etrafına bak!
Halvet insanoğlunu dışarıdan alır ve içindeki gerçek varlığına götürür.
Bunun için herkes Velî olamaz. Eğer mürşid yoksa hiçkimse birşey bilemez.
Sana rehberlik edecek olan rehberini bulmalısın. Çünkü kendi özüne giden yolu rehbersiz bulamazsın.
Bunun için halvet, bizleri kendi özümüze dönmemiz için, önemli bir araçtır.
Eğer bir Rehber bulamadıysan, yetmiş sene veya seksen sene veya 90 sene veya bundan aşağı-yukarı yaşadıysan kendi özün hakkında hiçbirşey öğrenemeden gidersin.
Bunun için Allah (CC) Peygamberler göndermiştir.
Onlar senin kim olduğunu sana bildirirler ve seni dışardan içeriye, seni senin özüne götürürler.
Yoksa hayvanlar gibi cahil insanlar olurdunuz.(...)
Bunun için Allah (CC) ilk Peygamber, Hazreti Adem (as)’ı çocuklarına rehber olarak gönderdi.
Ondan sonra onun torunları, torunları, torunlarından devam edip
Peygamberlerin Mühürü olan Hazreti Muhammed (sav)’e geldi.
Hazreti Muhammed (sav)’de en sonunda insanları kendi özüne yönlendirip onlara kim olduklarını öğretti.
İnsanoğlunun son ve en büyük rehberi Hazreti Muhammed (sav)’dır.
Eğer Dünya’daki hayat ebediyyete kadar sürseydi, yine O yeterlidir.
O gelecek milyar veya trilyon insanlara rehber olarak yeterlidir.
Bunun için ona Rehberlikle beraber Mübarek Kuran-ı Kerim verilmiştir.
Mübarek Kuran-ı Kerim asırlardır tâ ebediyyete kadar her millet için yeterlidir.
Yeni bir Rehber ve Kutsal Kitab’ın gelmesi gerekmez. Hayır!
Mübarek Kuran-ı Kerim seni kendine çevirmek için yeterlidir. Bu çok önemli bir noktadır.
Evet, işte bu gâyeye ulaşmak için yola çıkmıştık.
Büyük Şeyhim Abdullah Dağıstanî bana benim özüme giden yolları açmak istiyordu.
Üç ay süre ile halvetteydim ve ondan sonra Şam’a geri döndüm.
Büyük Şeyhim Abdullah Dağıstanî orada kalmıştı fakat O’nun emriyle ben Şam’a geri döndüm.

Ve geri dönerken o çölün topraklarına baktım ve sayısız renkli çiçekler gördüm.
Subhanallah. Bu nasıl olmuştu?
Çünkü biz halvetteyken bir defasında yağmur yağmıştı. Ve o yağmur Gökteki İlahi
emirle hayat veriyordu ve o topraklar her türlü çiçeklerle o kadar çok güzelleşmişti ki. Subhanallah güneşte değişik renkler veriyordu.
Avrupa’da çiçekli topraklar bulabilirsin fakat pek değişik çeşitlerine rastlayamazsın.
Belki 5 tür, 10 tür olur fakat o ülkelerdeki güneş Allah’ın mübarek emriyle o kadar çok değişik renkler veriyor ki bitkilere. Çok güzel.
Ve düşündüğüm bir başka husus da, oradaki toprakların dokunmuş kilimlere benzemesidir, o kadar şahanedir…

Şeyh Nazım Kıbrısî
Sohbet 15 Temmuz 2008


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Abdullah DAĞISTANİ'den Anılar: Şeyh Nazım KIBRISÎ anlatıyor.
MesajGönderilme zamanı: 13.07.10, 14:43 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 13.03.09, 06:08
Mesajlar: 291
Şeyh Nazım KIBRISÎ anlatıyor.
Sohbet: 17 Temmuz 2008

Alıntı:
Peygamberlerin Mührü bir yetimdi.
Fakat o bir koku saçardı. İlahi bir koku. Bir sokağın içinden geçseydi o sokak
tamamıyla onun hoş kokusuyla kaplanırdı. Ve insanlar “Peygamberlerin Mühürü demin burdan geçti” derlerdi.
Ey insanlar, o güzel kokuya erişmek için çalışın.
Yaklaşık 40 sene evvel Şam’a gitmiştim.
Şam, İslam âleminin en mübarek şehirlerinden biridir.
Orada bir Evliya vardı, Veli olan. Ve oranın belediyesi trafik yol alabilsin diye bir
yol yapmak için kazılara başlanmıştı.
Bu uzun hikayedir fakat teferruatına girmiyeceğim.
O evliyanın mübarek cesedini alıp başka bir yere taşıdılar.
Ben de Büyükşeyhimiz Abdullah Dağıstanî ile ilk defa dergahında buluşacaktım.
Şeyhimiz Abdullah Dağıstanî Hz. senelerce orada halvete girmişti.
Bu yüzden orayı çok severdim.
Ve bir defasında, o mübarek bedeni kaldırıp başka makama götürdükten sonra O'nun eski makamı bulan yere gidip bakıyordum. Gördüm ki orayı açıp etraftaki binaların tümünü yıkıyorlardı.
Çalışan amelelerden genç biri yanıma geldi ve avucunun içinde azıcık toprak getirmişti.
Yanıma yaklaştı ve bana: “Ey Şeyh Hazretleri, şu toprağın kokusuna bakın, bir
koklayın” dedi.
Ve o toprak o kadar güzel kokuyordu ki, üzerinde çok hoş bir koku
vardı. O Evliya o toprakta 600 senedir yatıyordu. Altı yüz sene evvel onu oraya gömmüşlerdi.
Fakat bedeninin temizliğinden yattığı toprak şahâne kokuyordu: Gül kokusu.
Ya Peygamber-i Zişan?
Ey insanlar!.. Arınmak için ve hoş kokulu olabilmek için koşturun.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Abdullah DAĞISTANİ'den Anılar: Şeyh Nazım KIBRISÎ anlatıyor.
MesajGönderilme zamanı: 15.07.10, 10:29 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 13.03.09, 06:08
Mesajlar: 291
Şeyh Nazım KIBRISÎ anlatıyor.

Alıntı:
Şâm-ı Şerifte Şeyh Yahya Sabbah Hazretleri vardı. Meczup halinde bütün Şam ehlinin intilâbı olan bir kimse idi. Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin (Allah sırrını takdis eylesin) kitaplarını anlayan ve anlatabilen fütuhat sahibi bir kimse idi. Cuma namazından sonra çıkış kapısına yakın otururdu. Heybetli oturup sonra sohbet ederdi. Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin kitaplarındaki hakîkatlerden söylerdi.

Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi Hazretlerinin geldiğini görünce ağır olduğundan yerinden kalkamaz, iki kişi bu taraftan, iki kişi öbür taraftan koltuğuna girip de kaldırırlardı. Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi Hazretlerini ayakta selamlardı. Sohbeti durdu mu ayağa kalkar hemen kucaklar, Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi Hazretleri selam verir, ondan sonra Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi Hazretleri çıkıncaya kadar bakar, çıkıp gidince otururdu.

Bir gün bana,«Ey oğlum! Şeyhin kimdir?»
«Sultanü’l-Evliya Şeyh Abdullah Dağıstânî Hazretleri’dir» dedim.
«Hakkan ve Sıdka» dedi. «Oğlum! Onun kapısına mülâzım ol. Bu Şam’da Aleyhisselâtü vesselâm Efendimizi yakazan uyanıkken gören zat odur» dedi, bana.


Rüyada gören çok olur da, uyanıkken görmesi, o kadar kolay mesele değil.

İşte o eve gittiği vakitte yatsıdan sonra eve gider, oraya buraya bakar. Ne var evde, diye. Bir şeyler varsa onları verecek yer bulursa verir, hiç kimse bulamazsa. O giderken arkada bir tayfa köpekler de gelirmiş döner içerde ne varsa, ekmektir, ettir, hepsini çıkarır onların önüne atar. Sabah ezânı olunca kapıyı açar, onlar kapının önünde bekler.
«Bekliyor musunuz?»
Bunların hepsi kalkar, kuyruk sallamaya başlar, câmii şerife beraber gelirken, arkasından gelip kapının önünde beklerler.
«Bakınız!» diyor, (Hâşa min'el-huzur) «kelpler nasıl dışarda bekliyor? Bir lokma attım, bana bağlanıp geliyorlar. Bir kemik için, arkamdan gelip ayrılmıyorlar. Size ne kadar söylüyorum, bu kadar cevherler veriyorum, nefsin arkasından koşarsınız, benim arkamdan gelemezsiniz » diye azarlarmış onları.

Bunlar o kimselerdir. Geleni yerine göndermeye erbâb olan kimse.

Büyük Şeyh Efendi Hazretleri, Şeyh Şerafeddin Dağıstanî Hazretleri’nin halîfesi Şeyh Abdullah Dağıstânî Hazretleri için ihvanlara, ulemalara şöyle söylermiş:
«Bir kimse, üzerinde Cibril’in sureti bulunan bir cevher getirip vasiyet etse, üzerinde Cebrâil Aleyhisselâmın nakşı bulunan cevher, zamanın cevheri ki, o elmas gayet nâdirdir. İsmi işitilmiş ken¬disi görülmüş değildir. Bir kimsede bulunsa, yedi kralın hazînesi onu bozamaz. Onun pahasını ödeye¬mez, o kadar pahalı. Dese ki,
«Bu cevheri bu asırda, Cihadün Ekber’de en ileri adımı atan zâta verilsin» diyerek vasiyet etse hiç şüphesiz Abdullah Efendiye verirdim. Cihadün-Ekber’de, onun ayak bastığı yere bir evliya ayak basamaz» demiş Şeyh Şerafeddin Dağıstanî Hazretleri.

Millet şeyhliği kolay zannediyor. Şeyh dendiği vakitte inanıyor.
«Yine bu cevheri takdîm için bir kimse vasiyet etse, onun parasını yine Abdullah Efendiye verirdim. Bu asırda neyin nereye verileceğini ondan daha iyi bilen bir kimsede yoktur» diyor.

İşte o «Li mâ hulika leh» mü’minin sıfatıdır. O sana ne için gelmiştir, o yolda sarf edersen korkma. O zaman o kimsenin hâli deryanın üzerinde akıp giden gemi gibi olur. İçeriye biriktirmeye başlarsa gemi su almaya başlar, tehlike var. Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi Hazretleri onu da böyle ifade ederdi.

(1982, Beylerbeyi, İstanbul)


KAYNAK: M. Nazım KIBRISÎ; Tasavvufî Sohbetler, NUSH Yayınları.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Abdullah DAĞISTANİ'den Anılar: Şeyh Nazım KIBRISÎ anlatıyor.
MesajGönderilme zamanı: 15.07.10, 10:35 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 13.03.09, 06:08
Mesajlar: 291
Şam-ı Şerif'in Değeri Hakkındadır.

Alıntı:
Şam; Allah Azze ve Celle’nin ehl-i imânı himaye için tâyin etmiş olduğu makamdır. Şam’da muhlis kullar bulunur. Bütün dünyada ne bereket varsa dokuzunu Şam’a, birisi bütün dünyaya verilmiştir. O hu¬duttan içeriye giren adama şekavet olamaz. Şam’ı ziyaret etmeden Hicaz’a geçip gidiyorlar. Hac fari¬zası yerini bulur, tamam olur lâkin efdaliyyeti Şam’ı ziyaret ki, o derecede hac seferine kemal verir. Bazı kimseler dalgınlıkla Bağdat’a gider de, Şam’dan geçmez.

Bağdat’taki evliyalar, onlar gece vakti gökte parlayan yıldızlar gibidir. O yıldızlar geceleyin ne kadar aydınlık verebiliyorsa Bağdat’ın evliyaları Bağdat’a o kadar bir nur verebiliyorlar. Bağdat’ın içerisinde bulunduğu zulmet, o kadar şiddetli. Ko¬caman evliyalar yıldız gibi parlayıp duruyor lâkin Şam’da güneş parlar. Şam’daki nur, güneş misalidir, Bağdat’taki nurlar yıldızlar gibidir. Şam’da bulunan evliyalar; bırak başka evliyaları, “Şam’a Sahâbe-i kiramdan Peygamber-i Zîşan’ı gören on bin göz girmiştir” diyor. Şam’ı Şerife, peygamberi seyreden Sahâbeden on bin göz girdi.

Ve şimâlinde o Kasiyyun Dağı vardır. Cennet mekân Şeyhim Abdullah Dağıstanî Hazretlerinden işittim, Cenab-ı Rabbü’l âlemin 124 bin peygamber gönderdi, bin peygamberin kabirleri başka kutuplardadır, dünyanın başka memleketlerine dağılmıştır. Geri küsuru 123 bin peygamberin kabirleri hep Cebel-i Kasiyyun’dadır derdi. O dağ enbiya ve evliya madenidir. Onun için gece baktığınız vakitte, geceleri o dağ ışık olmadığı halde oradan nur yağar. Her karışında evliya yatan, her karışında nebî olan hatta bizim durağımız olan yerde de bir peygamber kabri var demişti cennet mekân Şeyhim Abdullah Dağıstanî Hazretleri.

Eskiden Şamlılar, Muhyiddin-i Arabî Hazretlerini makamının bulunduğu dağın eteğine -ki oraya Salihiye derler-, buraya ziyarete gelen kimseler oradan yukarıya ayakkabılarıyla yürümezlermiş. Oraya çıkan hakkında Allah-ü zülcelâl’in ahd-ü peymânı; O kimselere muhasebe olmaksızın kıyamet gününde bu dağ ile beraber cennete koyacak diyor.

Şam bu, evliyalar Şam’ın fazîletini dünyanın sonuna kadar söylese bitmez. O, bitmeyen fezâiller ve şerafet sahibi makamdır. Oraya giren Allah’ın rahmetiyle girer. Oradan başka memlekete rağbet etmiş olarak çıkan, Allah’ın gazabı ile çıkar. Şam’ın fazileti hakkında zâhir ilimde Kırk hadîs-i şerif görmüştüm. Manevî olan fezâillerde Şam’ın faziletlerine dair Şeyh Abdullah Dağıstanî Efendi Hazretlerinin bana hususi yazdırmış olduğu hiç işitilmeyen faziletleri anlatan otuz sohbeti vardır.

(1976, İstanbul)


KAYNAK: M. Nazım KIBRISÎ; Tasavvufî Sohbetler, NUSH Yayınları.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Abdullah DAĞISTANİ'den Anılar: Şeyh Nazım KIBRISÎ anlatıyor.
MesajGönderilme zamanı: 18.10.10, 12:17 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 21:01
Mesajlar: 487
Şeyh M. Nazım KIBRISÎ anlatıyor.

Alıntı:
Abdullah Dağıstanî Efendi (Allah sırrını takdîs etsin) Hz.’leri derdi ki:
“Dünyanın hakîkatını bilmeyen adam dünyanın şerrinden kurtulamaz…”



KAYNAK: Şeyh M. Nazım KIBRISÎ; HAKKANÎ SOHBETLER; Derviş Yayınları, 2006.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 10 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye