Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 6 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Re: HALLÂC-I MANSÛR
MesajGönderilme zamanı: 20.04.10, 15:50 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 30.04.09, 09:08
Mesajlar: 148
HALLÂC-I MANSÛR

Ar. Gör. Ethem CEBECİOĞLU


Hallâc'ın Yaşadığı Çevreye Genel Bir Bakış:

Abbasî Devleti'nin başkenti olarak Halife Mansûr tarafından VIII. asrın 60.ncı yıllarında inşa edilen Bağdad’ın planı, daire şeklinde düzenlenmişti. Bu hilafet merkezi, önceleri Medinetü's-Selâm adıyla anılmaktayken, kısa sürede kurulduğu yerde eskiden Bağdad adlı bir köy olması sebebiyle, halk arasında o isimle şöhret bulmuştu. Fakat bu Medinetü's-Selâm adı, resmen daha bir kaç asır süreyle kullanılmaya devam etmiştir. Etrafı duvarla çevrili dört kapılı bu şehir, mevzii itibariyle Dicle'nin Batı yakasında yer almaktaydı. Şehrin bu dört kapısı, ortada saray ve Mansûr Camii'nin yer aldığı büyük meydana açılıyordu.
Halifeler, kendilerini İran askeri aristokrasisine uygun düzende teşekkül eden Türk birlikleriyle kuşatmış bulunuyordu.
Devletin idari işleri için yedi divan kurulmuş olup, diğer devlet memuriyetleri, vezirlik, ordu komutanlıkları ve kâdi'l-kudât gibi adlî, askeri ve idari görevlere ayrılmıştı.
Şehir, başkent hüviyeti taşıması sebebiyle, ülkenin her tarafından, çeşitli ırk, ve mezhebten insanlarla dolmuştu, İşte bu mozaik oluşum, iç karışıklıklara, isyanlara, çapul olaylarına yataklık edebilecek sebepleri kolaylaştırıyordu. Mesela III. yüzyılın başlarında Bağdad'da, kuvvetli ve düzenli manzarasıyla Ayyâr zümresi, etkinliğini o derece artırmıştı ki, Emin ile Me'mun arasındaki iktidar mücadelelerinde çok önemli bir rol oynamıştı.
Yine Hanbelîlerin III. hicri asrın son çeyreğinde ihtikâr yapanlara karşı giriştiği ayaklanma, oldukça zor bastırılabilmişti1.
Gulam Halil’in Bağdad sufîlerine karşı giriştiği fitne hareketi de, şehirdeki kaotik yapının apayrı dramatik bir cephesini göz önüne serer.
Ayrıca, h. 278/m. 891'de Karmatî İsyan, ülkeyi baştanbaşa etkilemişti.
Bütün bunların yanı sıra Bağdad, ülkenin iç dinamiğini etkileyen ticaret yollarına uğraklık edecek bir odak noktasında bulunması sebebiyle, daha da hareketlilik kazanmıştır.
Bu asırda Abbasîler, ilim ve maarifin yükselmesi için gösterdikleri çabayla da dikkati çekmektedirler.
Özellikle Cahız (ö. 256/869) ve Kindi (ö. 260/873) bu devirde fikrî ve ilmî seviyenin nereye ulaştığını gösteren iki önemli simadır. Yine hu asır, diğer ilimler için de altın yıl sayılır. Çünkü bu asırda İslami ilimler şekillenmiş ve doktriner ilimler haline gelmişlerdir. Bu asırda hadis sahasında Buharî (ö. 256/870) tefsir ve tarihte Taberî (Ö. 311/ 923) gibi otoriteler hu konuda örnek gösterilebilir. Mu'tezîle içinde yetişip, yepyeni kelamî bir ekol te'sis eden el-Eş'arî (Ö. 330/941) ile Matüridî (Ö. 333/944), yine bu asırda yaşamışlardır.
Bu asır, hemen her ilmin olgunluk dönemine şahit olduğu gibi, tasavvuf konusunda da aynı durumu yaşamıştır. Mısır'da Zünnun el-Mısrî etrafında ekolleşen tasavvuf, Bağdad'da da kendine Cüneyd tasavvuf çevresini bulmuştu. Biz buna Bağdad Tasavvuf Okulu diyoruz. Bu okul, diğer sufî okullardan ayrılan bazı özelliklere sahipti. Cüneyd'in ifadesine göre, Bağdad okulu mensuplarına şath (taşkınlık) ve ibadet; Horasanlılara kalb ve sehâ; Basralılara zühd ve kanaat; Şamlılara hilim ve selâmet; Hicazlılara sabr ve mabet verilmişti.8
Bağdad sunî ekolü yalnız o devrin İslam düşüncesini etkilemekle \ kalmamış, aynı zamanda ta bugüne kadar gelen bütün tasavvuf okullarına derin tesirlerde bulunmuştur. Bu okul Allah ve insan mes'elesini vaz' edip, Allah hakkındaki bilgiyi istidlâl ile değil, tecrübe ile alma gereğini ortaya koymuş ve amele ağırlık vererek şeriatın emirlerini arkaya atmak isteyen bir takım sapıkların karşısına çıkmıştır».

Hallâc'ın Çağdaşı Bazı Önemli Sufiler:

1- Seri es-Sakatî (Ö. 259/850) Cüneyd-i Bağdadî'nin dayısı olup zühd ve takvasıyla meşhurdu. Sülemî'ye göre Seri, Bağdad'da ilk defa tevhid ve hallerin hakikatleri hakkında konuşan kimsedir. Birine bir şeyler öğretmek istediği zaman, Sokrat'ın metodunu kullanıp sorular sorarak sonuca ulaşırdı'".

2- Haris el-Muhâsibî (Ö. 243/857): Basralı olup sonradan Bağdad'a gelmiştir. Uluhiyyet şuurunu mücerred planda değil, şeriatla beraber yürütmek istedi. Mu'tezile ile olan münakaşalarında aktif bir yol takip etti. Kelâma skolastik bir açıdan baktı. Fakat hu sahadaki münakaşalarında açık bir dil kullandı.
Ama onun asıl şöhret, ahlakiyatçılığındaki ve ruhiyatçılığındaki orijinalliğindedir. Bunu merhale merhale daha yüksek bir ahlâkî safiyyete çıkarmak maksadıyla ruha dikkat ve itina göstermek, Muhasibi'nin başlıca ilgilendiği konu idi. O, tevhid ve fenanın tasavvufi anlamıyla, sufi muasırlarının sembolik ifadeleriyle pek ilgilenmemişti. Talebelerini bazı mutasavvıfların şatahlarına ve tehlikeli ifadelerine karşı uyarmıştı. O, açıkça ruhi sarhoşluklardan, vahdet-i vücutçu nazariyelerden uzak kalmıştı. Yine Muhasibi sırri meselelere dalmadığı gibi, talimlerini açık ve aklın ışığı altında görülebilecek meselelere hasretti. Mutezileye, Mutezilenin metodunu kullanarak cevap vermesi, Ahmed İbn Hanbel'in takdirini celbetti.
Eserlerinden şu ikisi çok önemlidir:
a) Kitabü'r-Riâye li-Hukûkıllah ve'l-Kıyami bihâ
b) Kitabü't-Tevehhüm.

3- el-Kantarî (Ö.260/873): Bağdad'da zühd ve takvasıyla ün sağlamıştı. Az yemek yer, çok ibadet ederdi.
4- Ebu'1-Hafs el-Haddâd (Ö. 270/883): Cüneyd onun hakaik ehlinden olup yüksek ilimlere sahip bulunduğunu, çok derin konuştuğunu söyler. Fütüvvet ve sehâ konusunda maruftu. Fakat tasavvufu zühdi bir hayat üzerine değil, zarif konforlu bir hayat üzerine kurulu estetik bir tasavvuf idi. Zaten mensup olduğu Horasan Okulu tolerans yönüyle temayüz etmiş bulunuyordu. Bu lüks haya,, onun tasavvufi bir hayat sürdürmesine engel teşkil etmemiştir.
5- Yahya b. Muaz er-Razî (Ö. 258/871): Marifet konusunda görüşleriyle tanınmıştır.
6- Ebû Yezid Tayfur el-Bistamî (Ö. 261/874): Şatah sözleriyle meşhurdur. Tevhid konusundaki görüşleri meşhurdur. Halk arasında popüler bir kişiydi.
7- Yusuf ibn el-Hüseyn er-Razî (Ö. 304/916): İran asıllı olup, üslûbunun sadeliğiyle temayüz etmiş olup, ortaya koyduğu bir meseleyi gayet vuzuhlu olarak açıklardı.
8- Cüneyd-i Bağdadî (Ö. 298/910): Bağdad'da doğmuş olup, Bağdad Okulu'nun şeyhidir. Hassas aydın bir şuurun temsilcisidir. Tevhid inancım, Allah’la bir olma fikirlerini işlemiştir. A'raf suresi 172. ayetin-deki misak'ı, kendi tasavvufi düşüncesine başlangıç, noktası yapmıştır."
9- Harrâz (Ö. 286/899): Bağdad'da doğup, Mısır'da vefat etmiştir. Fena ve beka konularını işlemiştir. Harrâz'a göre nefs temâyülleri kalbe ve ruha muhalefet eden şehevi bir ben değil, kendisinden yeme içme ve iştahının yayıldığı biyolojik bir prensiptir. İnsan tabiatı, nefisden üstün ve farklıdır. Allah'ın, aşkın (müteal, transandantal) bir varlık olması sebebiyle insana yakın olduğunu söyler.
10- en-Nurî (Ö. 295/907): Bağdad'.n meşhur sufilerindendir. Mahabbet ve aşk konularından bahseder. Sema ile meşgul olanlardandır.
11- İbn Kerrûm (Ö. 255/868) : Mutasavvıf olduğu kadar, hatta daha fazlasıyla, kelâmadır. Çok seyahat etmiş, vaazlarda bulunmuş, aşırılıklarından, mübalağalı konuşmasından ötürü sık sık hapsedilmiştir.
12- Ebu Abdullah Muhammed h. Ali h. Hüseyn et-Tirmîzî (Ö. 285/898):-
Hakim Tirmizî adıyla şöhret bulmuştur. Hadis, tasavvuf ve felsefeyle uğraşmıştır. Derin tasavvufi konularda, Yunan felsefesinden faydalandığı söylenir. Meşhur eseri, Kitabu Hatmi'l-Ev1iyâ’dır. Buna göre velilerin mührü Hz. İsa'dır, Allah’ın ruhundan Hz. Meryem'e üflenmiş olarak doğduğu fikrini savunur.

Hallâc-ı Mansûr'un yaşadığı üçüncü hicri asırdaki bazı önemli sufi simaların, burada kronoloji) dizi içerisinde adlarını şu şekilde sıralamak mümkündür:

S. No. Adı Doğumu Yeri /Miladi ölümü Hicri/ Mil.
1 Ahmed b. Ebi'l-Havarî 221/835
2 Fatıma-i Nişaburî — — 2238838
3 Bişr Hafi — — 227/841
4 Bayezid Bistamî 136/753 231/845
5 Ha'temu'1-Esam — — 237/851
6 Ahmed b. Hadraveyh 240/854
7 Ahmed b. Hanbel 171/787 241/555
8 Haris Muhasibi — — 245/857
9 Zünnun Mısrî — — 245/859
10 Ebû Türab Nahşcbî — — 245/859
11 Amine-i Remliyye — — 250/864
12 Serivvü's-Sakati — — 257/870
13 Yahya h.Muaz er-Razî — — 258/871
14 Ebu Hafs Haddâd — — 260/873
15 Şah Kirmanî — — 270/883
16 Hamdûn Kassâr — — 271/883
17 Sehl Tüsterî — — 285/896
18 Ebu Said Harraz — — 277/890
19 Tirmizi 209/824 279/892
20 Seyyide-i Nefise — — 288/893
21 Hakim Tirmizi — — 285/898
22 Ebu Hamza Bağdadî — — 289/901
23 Ebu Hamza Horasanî — — 299/902
2ı Amr b. Osman el-Mekki — — 291/903
25 İbrahim Havvas — — 291/903
26 Ebu Hüseyn en-Nurî — — 295/907
27 Cüneyd Bağdadî — — 297/909
28 İbn Mesrûk — — 298/910
29 Ebu Osman Hirî — — 298/910
30 Mümşad Dineverî — — 2999111
31 Ebu Abdullah Mağribi — — 2999111
32 Yusuf b. Hüseyn — — 304/916
33 İbn Ata — 309/921
34 Hallâcı Mansûr — — 309/921
35 Bünan Hammal — — 310/922
36 İbn Bünan — — 320/932

HALLÂC-I MANSÛR

Tam adı şöyledir: Ebu'l-Muğis Hüseyn b. Mansûr el-Hallâc el-Beyzavî.
Hallâc, bu günkü İran sınırları içinde, Beyza'ya yakın Tur denilen yerde h. 244/m. 857 senesinde dünyaya geldi. Dedesi Muhammed adlı Zerdüşt dinine mensup bir zattır. Yetişme muhiti Basra olmuştur. Burada, Beni Temim Kabilesi azadlılarından muteber bir aileye mensup, Ümmü'l-Hüseyn Karnabaiyye ile evlendi. Çok erken yaşlarda, h. 260 senesinde kendini tasavvufa verdi.

Tasavvufi yolda üç şeyhe hizmet etmiş, üçünden farklı alanlarda bilgi almıştır.

Hocalarından birincisi Sehl-i Tüsterî'dir. 260-262 yılları arasında Ahvaz'da Sehl'in yanında Hadîs ve Kur'ân öğrenir. Bu sırada o, gece namazlarının hikmetini ve gerçek tasavvufi düşüncenin ne olduğunu anlar. Çünkü bu asrın müslümanları sünnete ve Kur'ân'a sıkı sıkıya bağlıdırlar. Tasavvufi anlayışından dolayı h. 261 senesinde Basra'ya sürülen Tüsterî'nin ardından Hallâc da gider.

İkinci üstadı Amr el-Mekkî (Ö. 297/909)’dir. Hallâc sünnete son derece bağlı, İmam Buharî'nin yetiştirdiği bu zattan dersler alır. Ondan tevbenin zaruretini ve manevi hallere itibar etmeme gereğini öğrenir. "Tasavvuf, sıkı sıkı Kur'ân'a bağlı olmaktan ibaret olup, sünnet de bu tarz düşünceye imkan verir", şeklindeki fikri de bu zattan alır.
Hallâc h. 264 yılında bir mutasavvıfın kızıyla evlenir; ondan dört oğlu olur.

Hallâc'ın üçüncü ve önemli bir sima olan hocası, Bağdad Sufi Okulu'nun meşhur lideri Cüneyd-i Bağdadî'dir (Ö. 298/910). Hicri 264-284 yılları arasında, tam yirmi yıl onun hizmetinde bulunmuştur. Cüneyd'in, fikirlerini öğrettiği bir meclisi vardı. Hallâc, bu mecliste Nuri, Futî, İbn Ata ve Şibli gibi meşhur mutasavvıflarla beraber oldu. Hallâc bu meclisde, tasavvufi tecrübelerinin temelini teşkil edecek bilgileri öğrendi. Cüneyd'in meclisinde Hallâc, kendine has karakterini, çok geçmeden göstererek fikirleri ve görüşleri farklılık arzetti; sufi elbiseleri yerine çeşitli tipte elbiseler giydi.
Hallâc bundan sonra kendini pek şiddetli riyazet ve i'tikâf hayatına verdi. Vaaz ve irşad seyahatleri dolayısıyla bu riyazeti zaman zaman kesintiye uğradı.
H. 282 de ilk haccını yaptı. Namaz kılarak, dua ederek, müşahedeyle meşgul olarak Kabenin yanında bir sene sıcaktan, soğuktan, yağmurdan kendini sakınmayarak bir yıl kaldı.
Hicrî 284 te Cüneyd'den ayrılan Hallâc kendi yolunu çizdi ve diğer sufîlerden de ayrıldı. Diğer mutasavvıfların ona itimadı kalmamıştı. Zira hareketleri, onu diğer müslümanlardan ayırmaktaydı. Sufi elbisesini tamamen terk etti ve askerlerin kaba adını verdiği bir tip elbise veya murakka (kolsuz cübbe) giydi. Hicri 284'ten 286'ya kadar Tüster'de inzivaya çekildi. Hicrî 286'dan sonra fikirlerini yaymak üzere seyahate çıktı.

Hallâc, hicri 286-290 yılları arasında Horasan’da dolaştı. Ahvaz'da kaldı. Orada büyük itibar gördü. Sonra Irak'a geçti, Fars ülkesine gitti. Fakat Kum'dan koğuldu.
Hicri 291 de ikinci defa hacca gitti, sonra Bağdad'a geldi.
Gayr-i müslimlere va'z etmek üzere Hindistan ve Doğu Türkistan’a gitti. İslam devletinin sınırlarında Hallâc, asker kıyafetiyle, Keşmir'deki Hinduları, Maçin'deki Türkleri İslâm'a davet etti. Bu gidişinde Hoten ve Turfan'a kadar uzandı. Buralarda Hindu kast sınıflarından pek çok kişi müslüman oldu. Bu gün bile o müslümanlara "mansûri" denir. Daha sonraları, Hind mistik anlayışını kendi tasavvufî görüşlerine kattığı iddia edilir. Bilhassa 'fena' hali ile, hint yoga'sındaki yok olma hali arasındaki benzerlik dolayısıyle de suçlanır. Hatta Hindistan'da sihir öğrendiği söylenir.

294-296 arası Mekke'de kaldığı III. haccında, müslümanları kendini öldürmek üzere davet etti. Hakka vuslat yolunda kendini ölü sayarak, sürekli olarak kurban edilmesini istedi. Bu fırtınalı iç dünyası kendisine hem dost, hem de düşman simalar kazandırdı. Muhalifleri arasında Zahiri mezhebi kadısı İbn Davud, Şii bir fırka olan Beni Nevbah, Mu'tezilenin ünlü alimi Ebu Ali Cübbaî'yi sayabiliriz. Kendisini destekliyenler de şunlardı: Şafii kadısı İbn Sureye, askeri bir komutan olan Hüseyn h. Hamdan, Hanbelî kıyamının tertipçisi İbnu'l-Mu'taz.
Hallâc önce Ahvaz'a kaçtı. Daha sonra Sus şehrine geçti fakat yakınlarından birinin ihbarı ile orada yakalanıp tevkif olundu. Rivayete göre, sekiz yıl hapiste kaldığı süre içinde, Bağdad'da şöhreti gitgide arttı.
Bundan sonra, eskiden sufiyye mesleğine intisab edip bilahare ayrılmış bulunan Avaridî adlı birisi, reisü'l-kurra makamında bulunan İbn Mücahîd'e, Hallâc'ı, düzmece kerametler gösteriyor diye ihbar etti. Hallâc muhakeme edildi. İlham akidesi, Allah aşkı uğruna kurban olma görüşü ve son olarak da beden kabesinin yıkılması gibi konuları ihtiva eden remizli, mecazlı ifadelerin ne mana ifade ettiğine bakılmaksızın, sözlerinin zahirine göre mahkum edildi. Onun "beden kabesinin yıkılması" ifadesi ardından Karmatîlerin Ka'be'de gerçekten tahribat olayı vuku bulunca, ortalık iyice karıştı. İşte bu Karmatî olayı, Samarrilerin bazı müridleri himaye eder tutuma girmesi ve Hanbelîlerin isyanı, Hallâc'ın mahkumiyetini hızlandırıcı faktörler oldu.

Hallâc için başmabeynci Nasr ve annesi Sagab'ın halifeden af istekleri reddedildi. Halife Muktedir, Vezir Hamid’in Malikî kadısı Ebu Ömer Hammâdî'den aldığı idam fetvasını tasdik etti.
Yalnız bu arada Hallâc'ın idamına sebep olan konu üzerinde 'manevi hac'' gibi bir başka varyantı da zikretmek gerek.
Orada şu ifadeler vardır:
Hallâc'ın Karmatî daîliği ithamıyla sorgulanıp yargılanması sırasında, kendisine ait ‘manevî hacc’dan söz eden küçük bir defter ele geçer.
“Bir insan şer'î hac yapmak isterse, evinin bir odasına yerleşir. Belirli şartlarla oraya bir mihrap yapar, orada temizlenir (gusl), ihramı giyer, şunları söyler, şunları yapar böylece namaz kılar, Kur'ân'ın şu suresini ezbere okur ve bu odanın etrafında tavaf yapar, orada şu şekilde tesbihler yapar. Bütün bunları yapan, Mescid-i Haram'da Ka'be'yi tavaf etmiş gibi olur.”

Kadılar tarafından bu husus kendisine sorulduğu zaman, Hallâc inkar etmedi. Ancak kendisinin bir nasihatte bulunduğunu, bir mecburiyet getirmediğini ve işittiği bir hadisi naklettiğini belirtti.
Birinci kadı Ebu Ömer, Hallâc'ı zındıklıkla suçlayarak idamına karar verdi.
İkinci kadı, İbn Mücahid’in halefi İbn Buhlûl, "eğer bu, bir hadisin nakledilmesi ise Hallâc'a bunu tasvib edip etmediğini sormak gerekir. Belki tevbe edip vaz geçer", diye karar verdi. Ancak Vezir Hamid, Ebu Ömer'in fetvasını kafi görerek İbn Buhlûl'un olmamasından bilistifade fetvayı onaylar.

Zabıt katibinin oğlu İbn Zenci'nin hikayesi şöyle:
"Her gün Hallâc'ın müridlerinin evinde bulunan defter parçaları vezir Hamid'e getiriliyordu. Defterler onun önüne konuluyor, o da okuması için babama veriyordu. Hep böyle yapılıyordu. Bir gün babam, kadılardan Ebu Ömer ve İbn el-Uşramî'nin huzurunda Hallâc'ın risalelerinden birini okudu. Orada Hallâc şöyle diyordu: Şer'i haccı yapmak isteyen bir kimse, buna imkan bulamıyorsa evinde kapalı bir oda bulur. Her tarafı temizler ve hiç kimse girmez. Orada Beyt-i Haram'da yapar gibi tavaf yapar. Mekke'de yapılan dua ve ibadetleri de yapar. Mesela, 30 öksüz toplar, onları giydirir. Onlar yemeği yiyip ellerini yıkayınca, onlara birer gömlek ve yedi dirhem verir. İşte bu, ona hac sevabı kazandırır.
Babam bunu okuyup bitirince Kadı Ebû Ömer, Hallâc'a bunu nereden aldığını sordu. O da Hasan Basrî'nin, Kitâbü’l- İhlâs’ından aldığını söyledi. Bunun üzerine Kadı, yalan söylüyorsun, senin kanın akıtılmalıdır' dedi. İşte tam o sırada Vezir Hamid, şu söylediklerini yaz, diye araya girdi. Halbuki Kadı daha cümlesinin bitirmemişti. Vezir Hamid, Kadı'ya tekrar söylediklerini yazmasını istedi. Kadı mevzuyu değiştirerek kendini savunmaya başladı. Hâmid mürekkebi ona uzatıyor ve bir kağıda yazmasın, söylüyordu. Kadı kabulden imtina etti. Fakat Vezir Hâmid onu, başını uçurmakla tehdit ederek imzalamasını söyledi. O da fetvayı imzaladı; "Kanını akıtmak helaldir." Ve mahkemenin diğer üyeleri de imzaladılar. Fetva okunduğu zaman Hallâc haykırdı: “Bedenim korunmuştur, günahsız kanım akıtılamaz. Benim imanım İslâm'dır. Mezhebim sünnet ve sahabeyi taltiftir. Benim sünneti inceleyen pek çok kitabım vardır. Kitapçılarda satılıyor. Allah benim kanımı korusun.” Bunları tekrar ederken hakkındaki karar kaleme alınıyordu. Dava bitti ve Hallâc hücresine kondu.”
Karar, Hallâc’ın arkadaşı başmabeynci Nasr tarafından Halife'ye ulaştırılır. Nasr, bu veli'nin idamı oğlunun üzerinde kalır, diyerek halifenin annesini korkuttu. Gerçekten Halife idamı emretti, fakat hastalandı. Kararını geri aldı, hastalıktan kurtuldu. Hamid, Halife'ye yeniden mektup yazarak idam konusunda onu sıkıştırdı. Halife vefat etti. Vezir Hamid, emniyet amirine idamı icra etmesini söyledi. O da halkın ayaklanmasından korkarak bunu reddetti. Fakat Hamid, onu koruyacağını söyleyerek idamın icra şeklini söyledi.
Asılmak üzere idam sehbasına getirilen Hallâc, kalabalık arasında bulunan Şibli'den seccadesini sermesini rica etti. Şibli seccadeyi serince Hallâc 2 rekat namaz kıldı. Birinci rekatta Fatiha ve Bakara suresi 155. ayetini, ikinci rekatta da Fatiha ile Alü İmran Suresi 185. ayetini okudu. Selamdan sonra münacaat ederken cellad Ebu'l-Hâris geldi bir kılıç darbesiyle Hallâc’ın burnunu uçurdu. Bembeyaz saçlar bir anda kırmızıya boyandı. O anda Şibli ve Hallâc’ın dervişlerinden bir grup kendinden geçti.
Hallâc kemikleri görününceye kadar kamçılandı. Bu sırada Hallâc susuyor veya “Allah” diyerek kamçı sayısını sayıyordu. Hallâc'ın idamı konusunda rivayetler son derece acıklı biçimde nakledilmekte olup, kaynaklardan elde edilebilen bilgilere göre, idamında uygulanan şekil şu düzendeydi.

1. Burnunun kesilmesi,
2. Kamçılanması,
3. Vücudunun parçalanması,
4. Darağacına asılması,
5. Teşhir olunması,
6. Kafasının uçurulması,
7. Cesedinin yakılması,
8. Vücud küllerinin bir minareden rüzgâra savrulması veya nehre atılması. (*)

Ancak, biz bu durumu, İslami esaslar muvacehesinde yoruma ve incelemeye muhtaç bulmaktayız.
Hallâc'ın son sözü şura Suresinin 18. ayetini okumak oldu: "Ona inanmayanlar, acele olmasını beklerler. İnananlar ise korku ile titrerler. Ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki kıyamet günü hakkında tartışanlar, derin bir sapıklık içindedirler".
İdamı 24 Zilka'de 309/26 Mart 922 tarihinde vuku bulmuştur.

(*) Akhbar al-Hallaj'daki rivayetlere göre.

Hallâcın Görüşleri

O, Sünnetle deruni tecrübe arasında mutlak hir uyum olmasını savu-nur. Vaazlarında daima Kur'ân'a sarılmayı, çok sıkı riyazet yapmayı, ruha sinmiş bir ibadet anlayışına sahip olmayı devamlı tevbekâr olmayı, durmaksızın Allah'ı aramayı bildirir. Kendisinin Allah'a ulaştığım hep ifade ederdi. Konuşmalarında en tanınmış ve en sahih hadislere müracaat ederdi. Ancak bu hadiselerin kendi tasavvufi tecrübelerine uygun oldukları da gerçektir. Kaynaklar, hadis rivayetinde isnâd zincirindeki şahıslar yerine, sembolik isnadlar koyduğunu, yani insanlar yerine ilahi isimler ve manevi varlıklar yerleştirdiğini ifade ederler. Bundan gayesi isnadlarla konuşanın Allah olduğunu göstermekti. Mesela: "Hayatın ruhu, işitmenin ve insan görüşünün nuru, bana bildirdiler ki, gaybe, açık isim ve Allah'a göre, âdemoğlu Bana sabahleyin toprağa secde ederek kıldığı namazdan daha güzel bir ibadet sunamaz".
Hallâc her kesimden İnsanlara hitap etmiştir. Her kesime onlar gibi giyinerek gitmiş ve onlar gibi konuşarak hitab etmiştir. Bunun içindir ki zaman zaman sözlerini anlamakta zorluk çekilir. Mu'tezilîye Mu'tezilî gibi, sünniye sünni gibi konuştuğu söylenir. Bu sebepledir ki Karmatî propagandası yaptığı söylenir. Gerçekte Hallâc, Hz. Ali sempatizanı idi. Mehdi gibi, Hz. İsa'nın da döneceğini savunuyordu. Ancak sünnete de sadık kalmak istediği biliniyordu. Mevcut iktidara itaati emrederdi. Ölümü de bunu ispatlar. O, kalpleri kazanmaya çalışıyordu. Gayesi herkesin kulluk gereklerini yapmasıydı. Yine ilahi birliği yaşamak da onun hedeflerinden biriydi. Allah'ın aşkla yarattığına, Allah'ın insanda mevcut olduğuna dair ifadeleri vardır.
Ahiret hayatının avam ve havas için farklı olacağını savunur, avama hissi mükafat, havassa da cemalullahı kesikli müşahede mükafatı vardır.
Hallâc'a göre insan iki cepheli bir kalptir, biri şehvani -ki maddeye eğilimlidir- diğeri ilahidir-ki ruhtur-.
Allah'ın ziyaretine açık hale gelebilmesi için kalbin a) aktif, b) pasif olmak üzere iki türlü tasfiyesi vardır.
Hallâc, her şeyden önce iyi bir müslümandı. Onun tasavvufi düşüncesi tamamen Kur'ân ve hadislerden kaynaklanmakta olup, sonlara doğru çevirisini sunduğumuz menakıbı okununca bu yönü kolayca görülecektir. Mezheb olarak Hanbelî olmakla birlikte, mezheblerin azimete ait ahkamını alarak onlarla amel etmeyi kendine mezheb edindiği, yine kendi ifadesinden anlaşılmaktadır.
Takvasına gelince, ömrünün son kırk veya elli yılına ait farz namazların hepsini gusl abdesti ile kıldığı, gece namazlarını çokça kılıp iki rekatı namazlarda bir Kur'ân hatmi yaptığı Ahbar muhteviyatında zikrolunmaktadır.
Hallâc'ın zikredilmeden geçilemiyecek çok önemli bir yönü de şudur: Kendi tasavvufi fikirleriyle, sünni İslam arasında sürtüşme ortaya çıkınca Hallâc, birini diğerine feda etme yoluna gitmemiş her ikisine de sadık kalarak ölüme gitmeyi göze almıştır.?*
Onun meşhur 'Ene'1-Hak' sözü tarih boyunca yargılanmış, kimi zaman tevil edilmiş, kimi zaman redde maruz kalmıştır. Öyle sanıyoruz ki, Hallâc hakkında söylenenlerin tarih boyunca aldığı biçimler başlı başına bir araştırma konusu olabilir. Hallâc bu “Enel-Hak” sözüyle kendisinin Allah olduğunu ifade etmek istememişti.
18 nci yüzyılın ilk yarısında vefat eden Erzurumlu İbrahim Hakkı da Hallâc'ın bu ifadesine şu beytle açıklık getirmiştir: Söyleyen Nâsırdır andan terceman Mansûr olur25

Hallâc vahdet-i vücudcu mu yoksa vahdet-i şuhudcu mu?
Oryantalistlerden Hallâc'ın vahdet-i vücudcu olduğunu ileri sürenlere rastlanmakla birlikte**, burada Reynold Nicholson'ın tezine iştirak etmemek elde değil. Zira Hallâc, ulûhiyet konusunda tenzihi elden bırakmamakla birlikte, Ahbârda da görüleceği üzere, özellikle bazı münacat ifadelerinde teşbihten de geri kalmamıştır. Hallâc mütenahî ile namütenahîyi birbirini uzaktan seyreden iki varlık halinde görmez, ki bu durumda şuhûdi tevhide nisbeti de uygun olmaz.

Hallâc'ı Tutanlar ve Ona Karşı Olanlar
Hallâc, İslam tarihinin kronolojik seyri içinde pek çok taraftar, pek çok da muhalif bulmuştur. Kendi ifadesiyle "dinde taassub gösteren" muhalifleri, "hakkında hüsn-i zan besleyenler" de taraftarları olmuştur. İşte bu keyfiyyet Hallâc'ın vefat ettiği m. 922 tarihinde varid olduğu gibi 1066 yıl sonra bugün de aynı canlılığıyla variddir.
Tekke-Medrese mücadelesi içinde yukarıda zikrettiğimiz gibi Hallâc da nasibini alan önemli bir sufi simadır. Bu mücadelede Mevlana'nın dediği gibi, sufilerin bulunduğu kefede daima "kellelerden tepeler" bulunagelmiştir.

İşte Hallâc'a muhalefet edenler:
1. İbn Davud
2. İbn Hazm
3. İbn Dıhyetu'l-Kelbî
4. Zehebi
5. İbn Mücahid
6. Maarri
7. A.Y. Kazvinî
8. Bakıllânî
9. İsferayinî
10. Cuveyni
11. Şia Rafızileri

Hallâc'a taraftar olanlar:
1. İbn Sureye
2. Bir kısım şafiiler
3. A.T. Uşşari
4. İbn Akil
5. İbn Mukarreb
6. Şibli
7. Kuşeyrî
8. Gazzali
9. Fahreddin Razi
10. Tevhidi
11. Suhreverdî-i Halebî
12. Nâsıruddin-i Tusi
13. İbn Seb'în
14. Şusterî
15. Nasrabâzî
16. İbn Ebi'1-Hayr
17. Yusuf-ı Hemedânî
18. Hakim Senai
19. Yunus Emre
20. Feridüddin Attar
21. Nesimî
22. Lamii
23. Murîdî
24. Niyazî-i Mısri

Hallâc’ın Eserleri
1- İkisi İbn Ata ve Şakir b. Ahmed'e hitaben yazılmış altı mektup.
2- Tasavvufa dair 350 kadar vecize (Ruzbehan Bakli ve Sülemi mecmualarının zeyli).
3- Vaazlarına dair 74 hülasa (Ahbari'l-Hallâc).
4- 80 parça manzume (Journal Asiatique, Paris 1931, ayrı baskı).
5- 2 mensur mecmua.
6- h. 290, m. 903 senesinden evvele ait 27 rivayet.
7- El-Tavasin, Paris 1912. (Bu eser, Yaşar Nuri Öztürk tarafından dilimize kazandırılmış bulunmaktadır)
Yaptığımız incelemelere göre bu yedi kalem eserin ikisi dilimize çevrilmiş olup, diğerlerinin de kü1türümüze mal edilmesinin gereğine inanmaktayız.

Oryantalistlerden Max Horten, Hallâc'ın Brahmanist bir düşünür olduğunu ileri sürerken bir Osmanlı Şeyhül-İslam'ı olan Ebu's-Suûd Efendi'nin fetvası hayli ilgi çekici bir manzara arzeder:
Mesela: Zeyd-i İmam "Mansûr bi hasebi'ş-şer' kafir oldu ise (yani Hallâc şeriata göre kafir oldu ise de) bi hasebi'l-hakika mü'min-i kâmildir (yani gerçekte olgun bir mü'mindir). İnde'l-hakika da'vası sadıktır" dese, itikadı da bunun üzerine olduğu takdirce, şer'an Zeyd'e ne lazım olur?
el-Cevâb: Mansûr'a lazım olan lazımdır. (Yani Zeyd öldürülür). Bu surette: Zeyd-i İmamın kılıverdiği salât iade olunmak lazım.
el-Cevâb: olur.3l

Hallâc’ın Tesirleri

Hallâc'ın etki ettiği önemli şahsiyetleri şu şekilde özetleyebiliriz:
1- Ruzbehân Beklî: Kitabu-t-Tavasîn ve diğer eserlerine yaptığı yorumlarla, Hallâc'ın anlaşılmasında önemli katkıları olmuştur.
2- Feridüddin Attar: (Ö. 1220) Maneviyat aleminde gördüğü Hallâc'ı, kendisine ruhi rehber olarak kabul etmiş olan Feridüddin Attar, lirik şiirlerinde Hallâc'a sık sık yer vermiştir. Tezkiretü'l-Evliya adlı eserinde Hallâc'ın çektiği işkenceyi dokunaklı biçimde işlediği ayrıca dikkati çeken önemli bir husustur.
3- Mevlana Celaleddin Rumî de eserlerinde Hallâc'a sayısız atıflarda bulunmuştur.
4- Nesimi (Ö. 1417), kendisini "yeni bir Hallâc" olarak görmüştür. Onun öldürülme vs. işkence sahnelerini yeni baştan oynama görüntüsünü vermiştir.32
5. Muhammed İkbâl: Kitabu't-Tavasîn adlı eseriyle Hallâc, Muhammed İkbal’in Cavidname'sine aksetmiş olup bu tesir, özellikle şu noktalardaki beraberlikle iyice açığa çıkmış bulunmaktadır:
a) Ene anlayışı,
b) Istırap ve mücadele anlayışı,
c) İsyan anlayışı,
d) İblis mefhumu,
c) Zühd,
f) Hz. Muhammed' (s.a.s.) in şahsiyyet ve makamına bakış."
Hallâc'ın etkisi meselesi, enine boyuna ciddi bir incelemeyi gerektirmektedir. Biz burada sadece örnek olması bakımından üç-beş şahsiyeti vermiş bulunmaktayız. Bu sayının daha kabarık olduğu inancındayız.

Hallâc-ı Mansûr'un Mücahede Ve Zühdü

Ebu İshak İbrahim b. Abdu'l-Kerîm el-Hulvanî'den. Şöyle nakleder:
On yıl Hallâc'a hizmet ettim. Ona insanların en yakını bendim. İnsanların onun hakkında tartışıp, ona ‘zındık’ dediklerini sık sık duymaktaydım. (Bir keresinde) içime şüphe düştü. Böylece Hallâc'ı denemek istedim.
Bir gün ona "Ya Şeyh! Batın mezhebinden biraz malumat istiyorum" dedim. Şu cevabı verdi:
"-Batılın batınını mı yoksa Hakk'ın batını mı?" Düşünceye daldım O devamla şunları söyledi: "Hakk'ın batınına gelince, onun zahiri şeriattır. Kim şeriatın zahirinde derinleşirse, ona şeriatın batını açılır. Onun batını ise Allah'ı bilmektir.
Batılın batınına gelince, onun batını zahirinden kötü, zahiri de batınından çirkindir. Bununla uğraşma.
Ey oğulcağızım! Sana şeriatın zahiri hakkında kendi tahkikimden bir şeyler söyliyeyim. Mezheb imamlarından birinin mezhebine bağlı değilim. Ancak bu mezheblerin en zor ve en şiddetli hükümlerini aldım (Onlarla amel ediyorum.) El'an da o hal üzereyim. Önce gusl abdest, ardından da namaz abdesti almadıkça hiç bir farz namazı kılmadım, (Görüyorsun) işte yetmiş yaşındayım. Elli sene içerisinde 2000 (iki bin) yıllık namaz kılmış bulunuyorum. Her namaz, bir öncesinin kazasıdır. (yani, namazlar, Hallâc tarafından, vaktinde eda edildiği gibi, bir sonraki vakitte kaza olarak, tekrar kılınmıştır.)

Ebu Ya'kûb en-Nehrecûrî şöyle dedi :
Mekke'ye ilk gelişinde Hallâc, Ka'be'nin sahnına yerleşti. Bir yıl süreyle, taharet ve tavaf hariç yerinden kımıldamadı. Güneş ve yağmurdan sakınmadı. Ona her gece bir testi su, Mekke somunlarından bir somun verdirdi. Sabah olunca, ekmeği testinin üzerinde 3-4 lokma yenilmiş olarak bulurlar ve yanından alıp götürürlerdi.

Ahmed b. Kevkeb b. Ömer el-Vasitî diyor ki:
Yedi yıl Hallâc'la birlikte kaldım. Tuz ve sirkeden başka katık görmedim. Sırtında bir hırka, başında burnus vardı. Geceleri kesinlikle uyumaz, sadece gündüz, biraz uyurdu.

Hurav-zâd b. Firuz el-Beydavî, Hallâc’ın en yakın ve en has komşusuydu. O, Hallâc hakkında şunları söylüyor:
Hallâc, Ramazan'ın başında bir defa niyet eder, bayramın birinci gününe kadar, orucu aralıksız tutar, iftarı bayramın birini günü yapardı. Geceleri iki rek'atlık, gündüzleri ikiyüz rek'atlık namazlarda Kur'an-ı Kerim’i hatmederdi.
Bayram günü siyah renk bir elbise giyer:
"-İşte bu, ameli kabul olunmayan kişinin elbisesidir" derdi.

Ahmed b. Fatik'den...
Hallâc (bir keresinde) şöyle demişti:
"-Kim uluhiyyetin beşeriyyete, yahut beşeriyyetin uluhiyeyyete karıştığını (meez) zannederse, o küfre girer. Allah'zat ve sıfatıyla mahlukatın zat ve sıfatlarından teferrüd etmiştir. Allah hiç bir yönden mahluka benzemez. Hiç bir şey de O'na benzemez. Kadim (öncesi olmayan) ile muhdes (sonradan olan) arasında bir benzerlik nasıl tasavvur edilebilir?
Her kim, Allah mekandadır, mekanın üzerindedir, mekana bitişiktir, gönülde tasavvur olunabilir, vehimlerde hayal edilebilir, sıfat ve na't altına girer zannındaysa, o şirke girer".38

Cündüz b.Zâdân el-Vâsiti'den... Şöyle diyor:
Gecenin yarısında Mecusi Behram b. Merziban Bağdad’a girmişti. Biraz fazlaca kar etmişti. Yanında, içinde 2.000 dinar bulunan bir para kesesi vardı. Bana,
"(Haydi) kalk! Beraber Hallâc'a gidelim. Belki seni önemser de, böylece şu parayı ona verirsin" dedi.
Ve kalktık. Hallâc'ın yanına girdik. Seccadesinin üzerine oturmuş, açıktan Kur'ân-ı Kerim okuyordu. Bizi oturttu.
"Gecenin bu vaktinde, neye ihtiyaç var" diye sordu.
Durumu anlattım. Fakat parayı kabulden kaçındı. Çok ısrar ettim, beni sevdiği için sonunda parayı almayı kabul etti.
"Sen biraz kal" dedi. Ben kaldım, Mecusi çıktı gitti.
(Mecusi gidince) Hallâc ayağa kalktı, beraberce evden çıktık. Para kesesi yanında, Mansûr Camii'ne girdik. Dervişler orada uyuyordu. Hallâc paranın hepsini onlara dağıttı. Sonunda kesede bir şey kalmadı.
"Ya Şeyh!" dedim, "yarına kadar sabredemez miydiniz?" Cevabı şu oldu:
"Bu dervişin zehirli akrepler arasında gecelemesi, bu parayla gecelemesinden kat kat hayırlıdır"»

Ahmed b. Ata b. Haşim el-Kerhî'den.. .
Şöyle der: Bir gece çöle çıkmıştım. Hallâc'ı bana doğru yönelip (gelirken) gördüm. Ona yaklaşıp,
"-Esselâmu aleyke, yâ Şeyh!" dedim.
O da (selamı aldıktan sonra),
"-Bu köpek aç, beni beyaz ekmekler ve kebab bulmak üzere buraya getirdi. Bu sebeple buradayım" dedi.
(Hemen) gittim. Hazırlanması gereken (yiyeceği) tedarik edip getirdim. Hallâc köpeği iki ayağından birine (sıkıca) bağladı. (Getirdiğim ) yiyeceği ve ekmekleri önüne koydu. Böylece köpek yemeği yedi. Hallâc, (karnı doyduktan) sonra köpeği çözdü ve gönderdi. Bana da
"- Yiyecek isteyen işte bu köpek, günlerdir benimle çekişip duran ve kendisini sertlikle men etmiş olduğum nefsimdir. Sonunda (gördüğün gibi) bu gece beni, yiyecek bulmak üzere buralara getirdi. Fakat Allah, beni ona galip getirdi.
Hallâc, hundan sonra hana,
"-İzime rastlamamış gibi, (haydi) geri dön, git. Yoksa (bu karşılaştığın durum) sana zarar verir" dedi.40

Kerametleri
Ebû Ya'kûb Nehrecûrî'den...
Dört yüz arkadaşıyla birlikte Hallâc, ikinci defa olmak üzere Mekke'ye gelmişti. Az bir kısmı hariç (arkadaşların)n) hepsi (bir yere) dağıldı.
Akşamleyin, "dervişlere bu akşam yemek için bir şeyler hazırlasak" deyince, bana "hemen onları, Ebu Kubeys'e bir çıkar bakalım"' diye karşılık verdi.
Dervişleri toplayıp, yanımda yiyecek bir şeylerle Ebu Kubeys'e çıktık. Orada yemek yedik. Hallâc;
"- Helva yemez misiniz" dedi.
Ben de;
"- Hurma yemiştik" diye karşılık verdim.
Bunun üzerine "ben ateş değmiş bir şey istiyorum" dedi ve ansızın gözden kayboldu. Çok geçmeden, üzerinde bolca helva bulunan bir tabakla döndü. Kalbime şüphe girdi. (Bu yüzden) helvadan birazını yanımda sakladım. (Mekke'de) çarşıya indiğimde bütün helvacılara gösterdim. Kimse bu helvayı bilemedi. Esnaf (ın hepsi) "bu helva Mekke’de yapılmaz" diye karşılık verdi. Ahçı bir kadın gördüm, helvayı ona da gösterdim. O "bu helva Yemen'in Zebid denilen bir bölgesinde yapılır. Fakat ta oradan buraya (böyle taze olarak) getirmek imkânsızdır. Bu helva bu şekilde (taze olarak) nasıl getirilmiş? Anlamıyorum" dedi. Bunun üzerine şüphem iyice arttı. Derken Zebid'e gitmek üzere (yola çıkmakta olan bir kadın buldum. O'na, oradaki helvacı esnafından, bir tabak helvası kaybolan bir kimse bulunup bulunmadığını araştırmasını rica ettim.
Uzun süre sonra, oradaki helvacılardan birinin, bir tabak helvasının kaybolduğunu bildirir bir mektup aldım.
"Tamam” dedim, "artık bu adam karanlıktan kurtulması (zor) sihirbazın biri".
Fakat daha sonra gelen bir mektup, Hallâc'ın helvacıya bir tabak helvanın fazlasıyla ücretini ödediğini, bildirmekteydi. İşte o zaman Hallâc'ın keramet ehli bir veli olduğuna inandım."

İmran b. Musa'dan...
Şöyle diyor: Bir Basralıdan şunları söylerken duymuştum:
Ölüyor diye esef ettiğim kardeşim hastalanana kadar Hallâc'ı inkar eder, onun hakkında kötü konuşurdum
Böylece Hallâc'ın kapısına vardım, İçeri girdim ve ona,
"-Ya Şeyh! Filan benim kardeşimdir. Neredeyse ölmek üzere. Onun için dua buyur" deyince, güldü ve şu karşılığı verdi:
"- Benim için yerine getireceğin bir şartla onu kurtarırım."
"- O nedir?"
"- Beni inkardan dönme! Bilakis daha da artırarak aleyhimde küfrüme şehadet edip ölümüme yardım edeceksin".
Şaşırıp kaldım.
"- Bu şartı kabulden başkasının sana faydası olmaz".
"- Pekâlâ, dediğini yapacağım."
Bir kabın içine biraz su döküp, içine tükürdü,
"- Götür bu suyu içir" dedi.
Gittim, denileni yaptım. Kardeşim hemen o vakitte sanki hastalanmamış veya bir uykudan kalkar gibi ayağa kalktı. Kardeşimle Hallâc'a gidip ona teşekkür ettim. Gülerek,
"- Allah eğer Kur'ân-ı Kerim'de 'cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağım' (Secde/13) demeseydi, cehenneme de tükürürdüm, bu şekilde oradakiler rahata kavuşurdu".42

Damar b. Hanzala es-Semmâk'dan....
Şöyle diyor: Hallâc, Vasıt'a girdi. Hallâc'ın işi vardı. Onu karşılıyan ilk dükkan bir pamukçuydu. Hallâc. ona, bir işinin yolunda gitmesi (halledilmesi) için çaba göstermesini teklif etti. Adamın pamuk dolu bir vardı. Hallâc ona,
"- Haydi git, işimi hallet! Sana yardım edeceğim".
Adam gitti. Döndüğünde dükkanındaki bütün pamuğun atılmış (mahlûc) olduğunu gördü. 25.000 rıtl pamuk vardı. İşte o günden itibaren Hüseyn b. Mansûr'a "pamuk atıcısı" yani "Hallâc" adı verildi.43

Ahmed h. Fâtik'ten....
Şöyle anlatır: Bağdad’da hapsedildiği zaman Hallâc'la beraberdim. İlk gün yatsı vakti, gardiyan geldi. Hallâc'ı bağladı, boynuna zincir doladı, dar bir odaya soktu. Hallâc ona
"- Bunu bana niye yaptın?" dedi.
"- Böyle emir aldım".
"- Şimdi benden emin misin?"
"- Evet!"
Hallâc şöyle bir silkindi ve demir üzerinden hamur gibi dağıldı. Duvara eliyle işaret etti. Orada bir kapı açıldı. Gardiyan (orada) büyük bir genişlik gördü ve bu duruma şaşırdı. Sonra Hallâc elini uzattı ve
"- Şimdi sana emrolunanı yap" dedi.
Gardiyan, ilk seferindeki gibi onu tekrar bağladı.
Sabah olunca gardiyan, durumu halifeye anlattı. İnsanlar hayret içinde kalmıştı. Nasu'l-Kışverî, Halife'den Hallâc'a hapishanede bir oda inşa etmek için izin istedi. Halife onu sevdiği için izin verdi. O da Hallâc'a bir oda bina ederek, onu dayadı, döşedi. İşte ben Hallâc'la bu odada asılmak ve öldürülmek üzere çıkarılıncaya kadar beraber kaldım."

Muhammed b. Hafif'den...
Şöyle diyor: Mekke'den gelip Bağdad’a girdim. Hallâc’la görüşmek istedim. Halbuki o hapsedilmiş, herkesle görüşmekten men edilmişti. Tanıdıklarımdan (Hallâc'ı görebilmek için) yardım istedim. Onlar da zindan görevlisi (seccan) ile görüştü. (Böylece) 0, beni Hallâc'ın yanına götürdü. Zindana gardiyan nezaretinde girdim. Güzel bir hücre, hücrede güzel bir meclis ve güzel bir döşeme, hizmetçi gibi ayakta duran bir genç gördüm. Zindancıya, Şeyh'in nerede olduğunu sorunca.
"- Şu anda işi var, meşgul" dedi.
"- Burada kaldığı sürece Şeyh ne yapıyor?"
"- Şu kapıyı görüyorsun ya, işte o kapı hırsız ve ipsiz-sapsızların (bulunduğu bölüme) aittir. Şeyh onların yanına girer, onlara va'z eder. Onlar da günahlarına tevbe ederler".
"- Şeyh'in yiyeceği nereden geliyor?"
"- Ona her gün; üzerinde her çeşit yemeğin bulunduğu bir sofra hazırlanır. (Önüne gelen) yemeği bir süre seyrettikten sonra parmağıyla ona şöyle bir dokunur ve yemeği yemeden sofra kaldırılır."
Biraz sonra Hallâc yanımıza geldi. Onu yüzü pırıl pırıl, görüntüsü hoş, üzerinde heybet ve vakarlı bir şekilde gördüm. Bana selam verdikten sonra,
"- Nerelisin ey genç" diye sordu.
"- Şiraz'dan" cevabını verdim.
Şiraz'ın şeyhlerinden sordu, ben de anlattım. Sonra Bağdad'ın şeyhlerini sordu, onları da anlattım.
"- Ebu'l-Abbâb b. Atâ'ya söyle, şu yamalı elbiseyi saklasın" dedi.
Daha sonra nasıl olup da zindana girebildiğimi sordu, ben de anlattım. Derken (tam o sırada) hapishane müdürü endişeli bir şekilde içeri girdi. Hallâc'ın önüne kapanıp toprağı öptü. Hallâc, ona,
"- Neyin var" diye sordu.
O da,
"- Rüşvet alıp emirlerden birini hapishaneden çıkarıp yerine halktan bir adamı koymuştum. Beni Emirü'l-Mü'minin'e ispiyonlamışlar. İşte, boynum uçurulmak üzere ben de buradayım" cevabını verdi.
Hallâc:
"- Üzülme sana bir şey olmayacak" dedi. Ve adam gitti.
Hallâc odanın sofa kısmına geçti. Diz üstü çöktü, ellerini kaldırarak şehadet parmağıyla gökyüzüne işaret ederek,
"- Ya Rab!" dedi. Sonra yanağı toprağa değene dek başını eğdi ve ağladı. Öyle ki göz yaşlarından toprak ıslandı, bayılmış gibi bir hâl aldı. Hapishane müdürü gelip "tamam affolundum" diyene kadar o hâl üzere kaldı.
O sırada Hallâc, sofanın bir ucunda oturmaktaydı. Sofanın öteki ucunda da bir havlu asılıydı. Hallâc (yerinden kalkmadan) elini uzatıp o havluyu aldı. Eli mi uzadı, yoksa havlu mu ona geldi... Bilemiyorum. Yüzünü onunla sildi. "İşte bu, ondan" dedi.45

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/774/9891.pdf
s. 329-350

---------------------------------------------------
DİPNOTLAR

1 Barthold (Dr. W.), Köprülü (Prof. Dr. Fuat), İslam Medeniyeti Tarihi, ss. 157-158, Ankara 1977.
2 Massignon (Louis), İslâm Ansiklopedisi, c. V. s. 169.
3 Ateş (Prof. Dr. Süleyman), Cüneyd-i Bağdadî, Eserleri ve Mektuplar,, ss. 40-42. İst.
4 Ateş, a.g.e., S. 5.
5 Barthold, a.g.e., s. 160.
6 Barthold, a.g.e., s. 29-33.
7 Aynı yer.
8 Ebul-Mehâsin, Yusuf ibn Tagriberdî, en-Nücûmuz-Zâhire, c. III,, s. 169, Mısır, 1932.
9 Ateş, a.g.e., s. 5.
10 Serrâc, Ebu Nasr Abdullah ibn Ali, el.Lüma,, s. 240, Mısır 1960.
11 Ateş, (S.), a.g.e. s. 30.
12 Ateş, (S.), a.g.e s. 31.
13 Ateş, (S.), a.g.e, s. 32.
14 Altıntaş, (Doç. Dr. Hayrani), A.V. İlahiyat Fak. 1984-85 Öğretim yılı ders notları, s. 19.
15 Altıntaş (Doç. Dr. Hayrani), a.g.e. s. 20-22.
16 Massignon (Louis), İslam Ansiklopedisi, c. V. s. 169.
17 Altıntaş (Doç. Dr. Hayrani), a.g.e. s. 23.
18 Massignon (L.) aynı yer.
19 Altıntaş ,(Doç. Dr. Hayranî), a.g.e. s. 25.
20 Altıntaş (Doç. Dr. Hayranî), a.g.e., s. 26; ayrıca bkz. Massignon (L.) La Passion d'al-Hallaj, s. 275.
21 Altıntaş, (Doç. Dr. Hayranî), a.g.e. s. 27; ayrıca bkz. Massignon (L.) La Passion d'al-Hallaj, s. 281 vd.
22 Massignon (Louis) Kraus (Paul). Akhbar al.Hallaj, 7, 8, Paris 1936.
23 Altıntaş (Doç. Dr. Hayranî), a.g.e. s. 31.
24 Arberry (John), Soufism, s. 49, 60. London 1951.
25 İbrahim Hakkı (Erzurumlu) Ma'rifetname, s. 294, İstanbul 1910.
26 Arberry (John), An Introduction to the History of Sufism, s. 34, London 1942.
27 Öztürk (Yaşar Nuri) Hallâc-ı Mansûr ve Eseri, ss. 39, 40, İstanbul 1976; ayr. bkz. Nicholson. (Reynold), İslam Tasavvufu Tarihi ve Fihristi, s. 132-135.
28 Massignon (Louis) a.g.e. c. V. s. 169.
29 Aynı yer.
30 Arberry (John), An Introduction to the History of Sufism, s 38, London 1942
31 Düzdağ (M. Ertuğru1), Şeyhulislâm Ebussuûd Efendi Fetvaları, s 192 İstanbul 1972
32 Schimmel (Annemarie), İslam Tasavvufunun Boyutları, çv. E Gürol s 74-77. İstanbul 1982.
33 Öztürk (Yaşar Nuri), a.g.e, s. 48-54.
34 Kitabu Ahbâri-l-Hallâc, nşr. Louis Massignon ve Paul Kraus, Paris 1936 rivayet no: 6
35 A.g.e. rivayet no: 21. J
36 A.g.e. rivayet no: 23.
37 A.g.e. rivayet no: 24.
38 A.g.e. rivayet no:.25.
39 A.g.e. rivayet no: 42.
40 A.g.e., rivayet no: 66.
41 A.g.e., rivayet no; 19.
42 A.g.e., rivayet no: 54.
43 A.g.e. rivayet no: 59.
44 A.g.e., rivayet no: 60.
45 A.g.e., rivayet no: 68.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: HALLÂC-I MANSÛR
MesajGönderilme zamanı: 27.04.10, 09:55 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 21:01
Mesajlar: 487
HALLÂC-I MANSÛR

Hallâc-ı Mansûr
( 858 - 922 )

İslâm tasavvuf tarihinin yıldız isimlerindendir. İsmi Hüseyin bin Mansûr, künyesi Ebü'l-Mugis'tir.

İran'ın Beyzâ şehrinde doğduğu rivâyet edilir. Bağdat'ta idâm olunarak şehîd edildi.
Hüseyin bin Mansûr'un büyük babası Mahamma adında bir zerdüştîdir. Buna, ana tarafından hazret-i Ebû Eyyûb'un neslinden geldiğini söyleyerek Ensârî de denilmiştir.

Tüster'de büyük velîlerden Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî hazretlerinin sohbetinde iki sene bulundu. Onun ruhlara hayat veren sohbetleri bereketiyle tasavvufa yöneldi.

On sekiz yaşında Basra'ya gelerek, Amr bin Osman-ı Mekkî'ye bağlandı. Onsekiz ay da onun sohbetinde ve derslerinde bulundu. Her iki velînin yanında da nefsi ile büyük mücâdele yaptı ve her isteğine sırt çevirdi. Nefsin istemediği, rağbet etmediği işlere sarıldı. Samîmi ve bağrı yanık bir âşık idi. Kendisini çok seven Ebû Yâkûb-ı Aktâ' kızını ona verdi. Bundan sonra bir müddet daha Basra'da kaldı.

Hüseyin bin Mansûr'a Hallâc denilmesine şu olay sebeb olmuştur. Bir gün o, dostu olan bir hallâcın dükkanına girdi. Bir işinin görülebilmesi için onun tavassutunu ricâ etti. Fakat hallâcın gittiği yerden dönüşü biraz uzun sürdü. Geldiğinde; "Yâ Hüseyin! Gördün mü başımıza gelenleri. Senin için bugün kendi işimden oldum." diye söylendi. Hüseyin bin Mansûr onun endişeli hâline bakarak tatlı tatlı gülümsedi ve; "Üzülme senin işini de biz hallederiz." dedikten sonra parmaklarını pamuk yığınlarına doğru uzatıverdi. O anda henüz atılmamış pamuk yığınları harekete geçti. Kaşla göz arasında, tel tel saf pamuk bir tarafa, kirli ve süprüntü kısmı ise diğer tarafa ayrıldı. Hallâcın gözleri fal taşı gibi açılmış şaşkınlıktan sanki ayakta donmuş kalmıştı. Olay kısa zamanda halk arasında yayıldı. Bu târihten sonra da Hüseyin, Hallâc-ı Mansûr diye anıldı.

Hallâc-ı Mansûr daha sonra Basra'dan ayrılarak Bağdât'a Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin yanına geldi, Cüneyd-i Bağdâdî ona susmayı ve insanlarla görüşmemeyi emretti. Daha sonra Hicaz'a giderek, bir sene Ravda-i mutahherada kaldı. Zikr ve ibâdetle meşgûl oldu. Sonra tekrar Bağdât'a geldi. Burada yine Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri ile görüştü ve bâzı suâller sordu. Cüneyd-i Bağdâdî suâllerine cevap vermedi ve; "Gâliba bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya boyaman yakındır!" dedi. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri bu sözü ile ilerde onun şehîd edileceğine işâret ediyordu.

Mansûr, sorduğu meselelerin cevâbını alamayınca, izin alarak Tüster'e gitti. Bir sene orada kaldı. Burada büyük kabûl ve ilgi gördü. Sonra buradan ayrılıp, beş yıl ortadan kayboldu. Horasan ve Mâverâünnehr gibi beldelerde bulundu ve Ahvaz'a geldi. Burada da nasihatlarda bulunup, Ahvaz halkı içinde büyük kabûl ve ikrâm gördü. Ahvaz'da ilâhî esrârdan çok bahsettiğinden, kendisine Hallâc-ı Esrâr denildi. Tekrâr hacca gitti. Dönüşte Basra'ya geldi. Oradan tekrar Ahvaz'a gitti. Bir müddet daha burada kaldı.

Sonra; "Halkı Hakk'a dâvet için şirk beldelerine gidiyorum." diyerek Hindistan'ın yolunu tuttu. Buradan Mâverâünnehr'e geldi; İslâm'ı tebliğ maksadı ile Doğu Türkistan'a kadar uzandı. Çin'i Maçin'i dolaştı. Gittiği her yerde halkı Hakk'a dâvet etti. Hind,Çin ve Türk kavimlerinden pek çok kimsenin İslâm ile şereflenmesine vesîle oldu. Onların İslâm'ı tanımaları için pekçok eserler telif etti. Dönüşünde dünyânın dört bir yanından ona mektuplar yazılmaktaydı. Hindliler, ona; Ebû Mugis, diye mektup yazarlardı. Çinliler Ebû Muîn; Türkler, Ebû Mihr; Farslılar, Ebû Abdullah Zâhid; Huzistanlılar; Hallâc-ı Esrâr diye hitab ediyorlardı.

Hallâc-ı Mansûr hazretlerinin İslâm'ı yaymak için yıllarca dolaştığı, şehir şehir gezdiği bu seyâhatleri sırasında pekçok kerâmetleri, hârikulâde halleri görüldü. Kerâmetlerinden daha mühimi de onun mârifet, hikmet ve ince mânâlar dolu sözleridir. Bunlar, onun ilim ve mârifette ulaştığı kıymetli dereceleri gösteren birer delildir. Kerâmetlerinden ve hikmet dolu sözlerinden bazıları şu şekildedir:

Semerkantlı Reşid-i Hurd, Kâbe'ye gitmek üzere yola çıkmıştı. Yolda konak yerlerinde meclisler teşkil edip sohbette bulunuyordu. Yine bir konak yerinde şunu anlattı: Hallâc-ı Mansûr dört yüz sûfî ile birlikte çöle açılmıştı. Birkaç gün geçti. Gıdâ nâmına hiçbir şey bulamadılar. Açlıktan perişan bir hâle geldikleri sırada Hallâc-ı Mansûr'a gelerek şimdi kelle kebâbı olsa da yesek dediler. Hallâc, hemen elini arkaya uzatıp, kebâb olmuş bir kelle ile iki pide alıp, birine verdi. Dört yüz kişiydiler. Her defâsında elini arkaya uzatıp, bir kelle iki pide aldı. Neticede 400 kelle, 800 pide almış ve her birine bir kelle iki pide vermiş oldu. O topluluk bunları yedikten sonra, tâze hurma olsa da yesek dediler. Kalktı ve beni silkeleyin buyurdu. Hurmalar döküldü. Doyuncaya kadar yediler. Bundan sonra yolda ne zaman sırtını bir dikenli ağaca dayasaydı, tâze hurma verirdi.

Bir defâsında Mekke'ye gitmişti. Kâbe'nin karşısında bir sene oturdu. Uzuvlarının yağı buradaki taş üzerine aktı. Derisinin rengi değişti. Fakat yerinden kıpırdamadı. Her gün ona bir somun ile bir testi su getirirlerdi. Somundan kopardığı birkaç lokma ekmek parçasıyla iftar edip geriye kalan kısmını testinin üstüne koyardı. O sene hacılarla birlikte Arafat'a çıktı. Herkes geri döndüklerinde bir âh çekti ve dedi ki: "Ey âlemlerin Rabbi! Ey azîz olanAllah'ım! Bütün tesbîh edenlerin tesbîhinden, bütün tehlîl söyleyenlerin tehlîlinden ve her tefekkür sâhibinin tefekküründen seni tenzîh ederim. Ya ilâhî! Biliyorsun ki, sana şükretmekten âcizim. Benim şükrüm ancak budur."

Hallâc-ı Mansûr yanına gelenlere yazın kış meyveleri, kışın yaz meyveleri çıkarır ikrâm ederdi. Elini havaya uzatınca, avucu, üzerinde "Kul hüvallahü ehad" yazılı gümüş paralarla dolardı. Bunlara "kudret paraları" ismini verirdi. İnsanlara, evlerinde ne yediklerini, ne yaptıklarını, ne konuştuklarını ve kalplerinden geçenleri Allahü teâlânın bildirmesi ile haber verirdi.

"Kul, ubûdiyetin, kulluğun bütün şartlarını kendinde toplarsa, Allah'tan başkasına kul olmanın yorgunluğundan kurtularak hürriyete kavuşur, külfetsiz ve sıkıntısız bir şekilde Allah'a kul olmanın zîneti ile süslenir. Peygamberlerin ve sıddîkların makâmı budur. Bu durumdaki kula ibâdet ve tâat zor gelse bile, Allahü teâlânın yardımı ile onu zevk ve gönül rahatlığı ile îfâ eder. İslâmiyet yönünden bu nevî ibâdetlerle süslü bulunduğu halde ibâdetlerinde kalbine en küçük bir meşakkat, sıkıntı ârız olmaz."

"Kim hürriyeti murâd edinirse ubûdiyyete, kulluğa sıkı bir şekilde devâm etsin. Hakîkî hürriyet Allah'tan başkasına kulluk yapmamaktır."

"Azîz ve celîl olan Allah'tan başka bir şeyden korkan veya bir şeyi ümid eden kimsenin yüzüne, Allahü teâlâ bütün kapıları kapatır, ona âdî bir korkuyu (Allah korkusunun dışında kalan korkuları) musallat eder. Kendisi de onun arasına yetmiş perde çeker, bu perdelerin en incesi şüphe, vesvese olur."

Bir gün kendisine; "Sabır nedir?" diye sorduklarında; "Sabır odur ki; iki elini ayağını keserler, onu köprünün üzerine asarlar ve hattâ bundan daha acâib muâmeleler yaparlar da bir kere âh etmez." buyurdu. Kendisinin ölümü ve idâmı böyle cereyân etmiştir.

Nitekim Hallâc-ı Mansûr Allahü teâlânın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; "Enel-Hak= (Ben Hakkım)" sözünü söyledi. Bu sözünü, zâhir âlimleri dalâlete ve ilhâda hükmedip katline fetvâ verdiler.

[b]Hallâc-ı Mansûr, Enel-Hak sözünü söyleyince tasavvuf ilmine vâkıf olmayan zâhir ulemâ bu söze şiddetle karşı çıktı. Sözünü Halîfe Mu'tasım'ın yanına götürerek fesâd çıkardılar. O sırada vezir olan Ali bin Îsâ'yı ona karşı kışkırtarak aleyhine çevirdiler. Halîfe, Hallâc'ın bir sene zindana atılmasını emretti.

Fakat halk yine ona gidip bâzı meseleler soruyordu. Daha sonra, insanların onu ziyâreti de yasaklandı. İbn-i Atâ'nın ve Ebû Abdullah bin Hafîf'in yaptıkları ziyâretler müstesnâ beş ay müddetle kimse onu ziyâret edemedi.

Nakledilir ki; bir gece Mansûr hazretlerini zindanda bulamadılar. İkinci gece ne zindan vardı ne de Mansûr... Üçüncü gece, zindan da Mansûr da yerindeydi. Kendisine bunun hikmeti suâl edildiğinde; "İlk gece O'nunlaydım, beni bulamadınız. İkinci gece, Obenimleydi, ne beni ne de zindanı görebildiniz. Üçüncü gece, her şey yerli yerindeydi. Tâ ki mukaddes dînimizin emrini yerine getiresiniz. Beni idâm edesiniz diye." buyurdu.

Şeyh Ebû Abdullah-i Hafîf şöyle nakletti: "Bir çok hîle ile zindana girerek Hallâc-ı Mansûr'u görmeye gittim. Yumuşak halılar ve döşeklerle döşenmiş, iyi tertib edilmiş güzel bir oda gördüm. Odanın duvarına bir ip bağlanmış, üzerinde bir havlu asılmıştı. Orada yüzü güzel bir köle gördüm. "Şeyh nerededir?" diye sordum. "Abdesthânededir. Abdest hazırlığı görüyor." dedi. Ben: "Ne zamandan beri şeyhin hizmetindesin?" dedim. "On sekiz aydan beri." dedi. "Bu zindanda şeyh ne yapıyor?" dedim. "On üç batman ağırlığında bir demir bağ ile, her gün bin rekat namaz kılıyor." dedi. Sonra devâm ederek: "Bu gördüğün zindanın kapılarının herbirinin arkasında eşkıyâ ve hırsız kimseler vardır. Onlara nasîhat eder. Bıyıklarını ve saçlarını keser." dedi. "Ne yer?" diye sordum. "Her gün önüne çeşitli yemeklerle donatılmış bir sofra getiririz. Bir müddet onlara bakar. Sonra parmağının ucu ile o yemeklerin üzerine basar ve içli bir sesle çeşitli şiirler söyler. Aslâ onları yemez. Sonra önünden alır, götürürüz." Biz bu şekilde konuşurken o abdesthâneden çıktı. Güzel görünüşlü olup, câzibeli bir boyu vardı. Beyaz sof giymiş, işlemeli bir peştemalı başına sarmıştı. Sofa tarafına çıkıp oturdu. Bana: "Ey delikanlı! Neredensin?" dedi. "Fars'tanım (İranlıyım)" dedim. "Hangi şehirdensin?" diye sordu. "Şiraz'danım" dedim. Benden meşâyıh haberlerini sordu. Ebü'l-Abbâs ibni Atâ'ya gelince, sözümü keserek: "Onu görürsen, o kâğıtları (mektupları) yakmasını söyle." dedi. Sonra yine: "Buraya nasıl gelebildin?" dedi. "Bâzı İran askerlerinin yardımıyla." dedim. Tam bunu söylediğim zaman zindancıbaşı içeri girdi. Yer öpüp oturdu. Şeyh ona: "Sana ne oldu?" dedi. Zindancıbaşı: "Düşmanlarım beni halîfeye gammazlamışlar. Güyâ ben, ululardan birini buradan bin dinar alarak salmışım. Yerine de halktan birini hapsetmişim. İşte şimdi beni alıp götürecek, katledecekler." dedi. Şeyh: "Var selâmetle git." dedi. O gittikten sonra, şeyh hücrenin ortasında dizleri üzerine gelerek, ellerini havaya kaldırdı. Başını önüne eğdi. Şehâdet parmağı ile işâret ederek, ansızın ağladı. Öyle ağladı ki, gözyaşından ıslanmadık bir yeri kalmadı. Kendinden geçerek yüzünü yere koydu. O sırada zindancıbaşı içeri girdi. Tekrar şeyhin önüne oturdu. Şeyh: "Ne oldu?" diye sordu. Zindancıbaşı: "Kurtuldum." dedi. "Hangi sebeple kurtuldun?" diye sordu. O, "Beni halîfenin yanına götürdükleri zaman halîfe; "Şimdiye kadar seni katletmeyi tasarlıyordum. Şimdi sana gönlüm hoş geldi. Seni beğendim. Tekrar affettim." dedi. Bundan sonra şeyh, yüzünü o havlu ile temizlemek istedi. Havlunun asılı olduğu ipin yüksekliği şeyhden yirmi arşın yukarıdaydı. Şeyh elini uzatarak havluyu aldı. Şeyhin eli mi uzandı yoksa o havlu mu şeyhe yaklaştı anlayamadım." Sonra ben çıkıp gittim ve İbn-i Atâ'ya vardım. O haberi verdim. Dedi ki: "Eğer tekrar onunla buluşursan; beni, kendi başıma bırakırlarsa, ona mektupları saklayacağımı söyle." dedi.

Naklederler ki, Hallâc-ı Mansûr hapishânedeyken üç yüz kişiydiler. Bir gece diğerlerine; "Ey mahpuslar! Gelin sizi kurtarayım." dedi."Peki sen kendini niçin kurtarmıyorsun. Gücün olsa kendini kurtarırsın." dediklerinde; "Biz himâye ve selâmet içindeyiz. Eğer dilersek bir işâretle bütün kelepçeleri açarız!" dedi. Sonra parmağıyla işâret edince, bütün kelepçeler yere döküldü. Bunun üzerine; "İyi ama hapishânenin kapısı kilitli, şimdi biz nereye gidelim?" dediler. Bunun üzerine bir daha işâret etti. Duvarlarda bir takım gedikler ortaya çıktı. Bu hali gören mahpuslar, hemen Hallâc'ın ayaklarına kapanarak kendileriyle gelmesi için yalvarmaya başladılar. Fakat o reddetti. Neden diye sorduklarında; "Bizim O'nunla öyle bir sırrımız vardır ve sır sâhibinden başkasına söylenmez." buyurdu.

Bu haberler halîfeye ulaşınca; "Fitne çıkarmak istiyor, onu katlediniz veya Enel-Hak sözünden dönene kadar sopalayınız." emrini verdi. Bunun üzerine Hallâc-ı Mansûr hazretlerini Bağdât'ta Tâkkapısına götürdüler. Evvelâ yüz kırbaç vurdular. Kendisinden en küçük bir ses çıkmadı. Ölmediğini görünce, ellerini ve ayaklarını kestiler.

Hallâc-ı Mansûr'un rahmetullahi aleyh elleri ve ayakları kesildiğinde; "Sakın korkudan sarardığımı zannetmeyin. Kan kaybetmekten sararıyorum." buyurdu.

Darağacına çıkan Mansûr hazretlerine şu suâl soruldu; "Tasavvuf nedir?" "Tasavvufun en aşağı derecesi, işte bende gördüğünüz bu haldir." "Ya ileri derecesi?" "Onu görmeye tahammülünüz olmaz."

İdâm edilmeden önce halk taş atmaya başladı. Atılan taşlara hiç ses çıkarmıyor, hattâ tebessüm ediyordu. Bir dostu, taş yerine gül attı. O zaman Mansûr hazretleri inledi. Sebebi sorulduğunda; "Taş atanlar beni yakînen tanımayanlardır. Tabiîdir ki halden anlamazlar. Halden anlayanların bir gülü bile beni incitti." cevâbını verdi.

Bu arada kendisinden nasîhat istemek için gelen hizmetçisine; "Nefsi, yapması gereken bir şeyle, ibâdetle meşgul et! Yoksa o seni yapılmaması gereken bir şeyle, haramlarla meşgul eder." dedi.

Ellerinden, bacaklarından sonra dilini de kesmek istediler. İzin isteyip; "Allah'ım, bana senin için bu işkenceyi revâ görenlere rahmet et! Senin rızân için beni elimden, ayağımdan, gözlerimden, başımdan, canımdan ayıran bu kullarını affet!" diye yalvardı.

Daha sonra dili ve başı da kesildi, cesedi yakıldı, külleri Dicle'ye atıldı.Atılan küller dökülür dökülmez, nehir hemen kabarmaya başladı. Kabaran Dicle'nin suları Bağdât'ı basmak üzereydi. O zaman bir dostu hırkasını Dicle'ye attı ve Dicle bir müddet sonra eski normal hâlini aldı. Hallâc-ı Mansûr hazretleri bu kimseye, şehid edilmeden önce: "Benim kollarımı, bacaklarımı, başımı kestikten sonra, cesedimi yakıp, külünü Dicle'ye atacaklar. Korkarım ki, nehir taşıp Bağdât'ı basacak. O zaman hırkamı nehrin kenarına götürüp, sulara at." buyurmuştu.

Abdülmelik Evkâf anlatır: "Bir gün üstâdım olan Hallâc-ı Mansûr'a; "Ey hocam! Ârif kimdir?" diye sordum. Buyurdu ki: "Ârif o kimsedir ki, Zilkâde ayından altı gün kala, Salı günü, 919 (H.306) senesinde Bağdât'ta eli ayağı kesilerek, gözleri çıkarılarak, baş aşağı astırılıp, gövdesi yakılarak, külünü savururlar."Onun dediği zamânı gözledim. Meğer o söylediği kendiymiş, o ne söyledi ise aynını yaptılar."

Naklederler ki: Onu darağacında astıkları vakit iblis yanına geldi ve; "Bir Ene (ben) sen dedin, bir Ene de ben. (Sen Ene'l-Hak dedin, ben: "Ene hayrun minhü= Ben ondan hayırlıyım." dedim) Nasıl oluyor da bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lânet yağdırıyor?" diye sordu. Hallâc-ı Mansûr şu cevâbı verdi: "Sebep şudur. Sen "Ene" dedin, kendini ortaya koydun, ben Ene dedim, kendimi ortadan kovdum. Benliği ortaya getirmenin iyi olmadığını, benliği ortadan kaldırmanın ise gâyet iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana lânet etti."

Hallâc-ı Mansûr, zamânındaki bâzı zâhir âlimlerinin anlayamadığı sâdık, Allahü teâlânın aşkı ile yanan bir Hak âşığıdır. Şiddetli mücâhedeler ve çetin riyâzetler çekmiş, himmeti yüksek, kerâmetler sâhibi bir velîdir. Sözleri güzel, konuşması fasîh ve belîğ, firâseti üstün, hakîkat, esrâr, mânâ ve mârifetler sâhibi olup, yaşadığı müddetçe, dâimâ ibâdet ve riyâzetle meşgûl olurdu. Günde bin rekat namaz kılardı. Şehîd edildiği günün gecesinde de beşyüz rekat kılmış olup, her gece en az dört yüz rekat namaz kılmaya kendisini mecbur tutardı.

Hallâc-ı Mansûr hazretlerinin idâmına sebeb olan "Enel-Hak" sözü, onun tasavvuf yolunda sâhib olduğu kendi hal ve derecesine uygun ve kendi aşk sarhoşluğu içinde söylediği doğru bir sözdür. Zâhiren kelime mânâsı; "Ben Hak'ım" demek olan bu sözün hakîki mânâsı: "Ben yokum. Hak vardır." demektir.

Nitekim İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabının 2. cild 44. mektûbunda bu husûsu şöyle açıklamaktadır: "O büyüklerin "Her şey O'dur" demeleri, hiçbir şey yoktur. Yalnız O vardır demektir. Meselâ, Hallâc-ı Mansûr Enel-Hak (Ben Hak'ım) dedi. Böylece, ben Hak'ım, Hak teâlâ ile birleştim, demek istemedi. Böyle diyen kâfir olur ve öldürülmesi lâzım olur. Onun sözünün mânâsı "Ben yokum, Hak teâlâ vardır." demektir. İşte sofiyye (evliyâ) her şeyi Hak teâlânın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü, onların aynası bilir. Zâtın (kendisinin) bunlarla birleştiğini, zâtında değişiklik olduğunu söylemez. Meselâ, bir insanın gölgesi, kendinden hâsıl oluyor. Gölge, o kimse ile birleşmiş, onun aynıdır veya o kimse o gölge şekline girmiştir, gibi şeyler söylenemez. O kimse, kendi kendinedir. Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi filân görmez. Ondan başka bir şey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır, diyebilir. Yâni gölge yoktur, yalnız o insan vardır, der. Bundan anlaşıldı ki, sofiyye, eşyâya, Hak teâlâdan meydana gelmiştir. Hak teâlâ değildir, diyor. O halde, sofiyyenin; "Her şey O'dur." sözleri; "Her şey O'ndandır." demektir ki, âlimler de böyle söylemektedir. İki taraf arasında bir fark yoktur. Yalnız şu fark vardır ki, sofiyye, eşyâya, Hakk'ın görünüşü diyor. Âlimler bunu söylemekten çekiniyor. Eşyâ ile birleşmek, eşyânın içinde bulunmak anlaşılmasın diye, bu sözü söylemiyor."

Hallâc-ı Mansûr hazretleri halleri doğru, zamânındakilerin, kadrini ve derecesini anlamayacak derecede yüksek bir velî idi. O, hiçbir zaman Allahlık iddiâ etmedi. Tam tersine Allah aşkının sarhoşu bir kul olarak yaşadı, gündüz ve gecelerini ibâdetle geçirdi. Elli yaşındayken; "Bu güne kadar bin senelik namaz kıldım." buyurdu. İslâmiyetin bütün emir ve yasaklarına en ince hususlara kadar titizlikle uyar, mübahları zarûret mikdârı kullanırdı. Ömrünün temeli sıkıntı üzerine kurulmuştu. Bu da, Allah aşkına tutulanlarda çeşitli şekil ve derecelerde görülen bir husustur.

Onun hal ve mertebesini anlayan pekçok âlim ve velî yüksek bir velî olduğunu söylemişlerdir. İbn-i Atâ, Ebû Abdullah Hafîf, Şiblî, Ebü'l-Kâsım Nasrabâdî, Şeyh Ebû Saîd Ebü'l-Hayr, Şeyh Ebü'l Kâsım-ı Gürgânî, Şeyh Ebû Ali Fârmedî ve Yûsuf-ı Hemedânî hazretleri bunlardan bâzılarıdır. Büyük velî Şiblî, onun için; "Ben ve Hallâc aynı şeyiz. Ama bana "deli" dediler kurtuldum. Onun aklı ise onu helâk eyledi." buyurmuştur. Yine Şeyhülislâm Abdullah-ı Ensârî; "Hallâc, imâmdır. Fakat durumunu her kişiye söyledi. Zayıflara ağır yük yükletti. Avam (halkın) bilgisiyle ve akıl yoluyla anlayamayacakları şeyleri konuştu. Bu hususta İslâmiyete riâyet etmedi. Ona ne vâki olduysa, bu sebepten oldu." demiştir.

Ali Râmitenî hazretleri ise, Hallâc-ı Mansûr'un hâlini; "Hüseyin bin Mansûr zamânında, Hâce Abdülhâlık-ı Gucdüvânî'nin oğullarından biri bulunsaydı, Mansûr idâm edilmezdi." buyurarak en veciz şekilde îzâh etmiştir. Abdülhâlık-ı Gucdüvânî'nin mânevî oğulları olan talebelerinden biri bulunsaydı, Hüseyin bin Mansûr'u terbiye ederek, o makamdan daha yukarılara geçirir, idâm edilmesi lâzım gelmezdi. Çünkü Hallâc-ı Mansûr, her ne kadar büyük velî olmakla birlikte, tasavvuf yolunun en nihâyetine ulaşabilmiş değildir. Bulunduğu mertebe nihâyetten çok uzaktır.

Onun hâli, dünyâsı ve içindeki ilâhî aşkı bir başka olup, zâhir insanının anlayabilmesinden çok uzaktı. Zaman zaman şöyle derdi:

Dilim dilim bende yürek
Aşk nicedir gel benden sor.
Savrulurum kürek kürek
Aşk nicedir gel benden sor.

HAK NEYİ DİLERSE BİZ ONU DİLERİZ

Bir gün Mansûr'un hâtırından; "Peygamber efendimiz, Mîrâc gecesi, sâdece müminleri diledi de, neden bütün insanları dilemedi ve, yâ Rabbî, cümlesini bana bağışla demedi." diye geçti. Böyle düşünürken, Resûlullah efendimiz içeri girdi ve; "Biz kimi dilersek Hakk'ın fermânı ile dileriz. Bizim gönlümüz Hakk'ın fermân evidir. O'nun irâdesinin ve fermânının gayrisinden pâk ve mâsumdur. Eğer O, hepsini dilerse, ben de hepsini dilerim." buyurdu. Bundan sonra Hallâc-ı Mansûr, başından sarığını çıkararak Resûlullah'ın huzûrunda kerâmet gösterdi. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: "Bu sarık kerâmeti ile, baş dahi vermek gerektir ki, ben râzı olayım." Onun idâm edilmesine hakîkatte, sebep, bu hüküm oldu.

1) Nefehât-ül-Üns Tercümesi; s.199
2) Tabakât-ı Ensârî; s.315
3) Tezkiret-ül-Evliyâ; c.2, s.114
4) Kuşeyrî Risâlesi; s.28, 43
5) Tabakâtü'l-Evliyâ; s.187
6) Vefeyât-ül-A'yân; c.2, s.140
7) Târih-i Bağdâd; c.8, s.112
8) Hikâyetü'l-Mansur; c.4, s.138
9) Hallâc-ı Mansûr; Ali Emirî, 1252


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: HALLÂC-I MANSÛR
MesajGönderilme zamanı: 27.04.10, 12:23 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 31.12.08, 09:14
Mesajlar: 764
ekseri ilahiyat dergilerine oldum olası mesafeli olmuşumdur

şimdi bu ne demek.?

Alıntı:
Gerçekte Hallâc, Hz. Ali sempatizanı idi. Mehdi gibi, Hz. İsa'nın da döneceğini savunuyordu. Ancak sünnete de sadık kalmak istediği biliniyordu.


mehdi r.a nın gelmesi ,hz.isa a.s gelmesi ile sünnete bağlılık arasında bir ayrım mı var .?

_________________
Ehl-i Bidat-ı Red ve Tahkir Ediyoruz |


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: HALLÂC-I MANSÛR
MesajGönderilme zamanı: 27.04.10, 14:00 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 21:01
Mesajlar: 487
Hallâc-ı Mansûr için Hz. Celâleddin ne demiş?

Alıntı:

694. Hallaç sağ olsaydı, sırlarımın azametinden ötürü o beni darağacına çekerdi.
Mefülü, Mefa'îlün, Mef'ulü, Mefa'îlün
(c. III, 1459)

• Ben o sevgiliye aşık olduğumdan beri tuhaf bir haldeyim. Onu sevdiğim için büyük bir iş başarmışım gibi iş güç sahibi olmuşum. Dünya işlerinden yüz çevirdiğim için işsizim, işsiz kalmışım. Pergel gibi ayağımı bir yere koymuşum, başım dönüp duruyor.

• Ey dost! Eğer sen bana gerçekten yakınsan bak da seyret; ben nasıl kendimden geçmişim; neden hep bana aşk sırlarını sorar durursun? Anlıyorum, aşkta ben meşhur olmuşum, herkes benden bahsedip duruyor.

• O arslan, aşkın gönül kanından başka birşey içmez. Ben de o arslanın yavrusuyum. Kan içmek için gönül arıyorum.

• Dertliyim, hastayım. Biliyorsun da bana Fatiha okuyorsun. Fakat ey dost görmüyor musun? Ben zaten Fatiha'dan hastayım, yani ruhların ilk yaratılışından, ezelden aşığım da oradan ayrı düştüğüm için hastayım.

• "Enel-Hakk" (=Ben Hakk'ım) dediği, gerçeğe işaret ettiği için halk gerçeği anlayamadı, Hallaç'ı darağacına çekti. Hallaç sağ olsaydı sırlarımın azametinden ötürü, o beni darağacına çekerdi.

* Hocam istersen ikrar etme; zaten ben sana söylemiyorum ki; ben ölü yıkamıyorum, kaya kaşımıyorum ki.

*Ey âlemin köle-kul kesildiği Tanrı'nın Tebrizli Şems'ini inkâr eden kişi, senin gibi körün ikrarından zaten bezmişim, usanmışım ben.


KAYNAK:
1. Divan-ı Kebir'den Seçmeler, Çev. Şefik CAN, ÖTÜKEN Yay. 694. Gazel.(c. III, 1459)
2. Dîvân-ı Kebîr (Tam Metin); Çev. Abdulbaki GÖLPINARLI, T. İş Bankası Yay., Cild: 2 s.117. 908-915. beyitler (CXLI)



Akıl ermez sözler...


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: HALLÂC-I MANSÛR
MesajGönderilme zamanı: 29.04.10, 08:28 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 21:01
Mesajlar: 487
Alıntı:
Mest olanların kelâmı kendiden gelmez veli
Ya niçin söyler Ene’l-Hak, kişi Mansûr olmadan?

Şemseddin Sivasî (k.s.)


Son zamanlarda Hz. Mansûr'dan söz ederek maneviyat tacirliği yapanlara rastladıkça Hz Şeyh Mustafa İhsan KARADAĞ kuddise sırruhun öğrettiği şu beyit düşer dilime...

Alıntı:
Mest olanların kelâmı kendiden gelmez veli
Ya niçin söyler Ene’l-Hak, kişi Mansûr olmadan?

Şemseddin Sivasî (k.s.)


Hz. Celâleddin'in sözleri de aynı değerlendirme dahilinde olsa gerek...


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: HALLÂC-I MANSÛR
MesajGönderilme zamanı: 03.05.10, 11:03 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 21:01
Mesajlar: 487
RESİMSİZ, CİSİMSİZ ÜNVANSIZ...
14/7/2008

Ali Ural

Birinci savunucu, “Müvekkilim suçsuzdur,” diye söze başladı ve şöyle devam etti:
“Bir bardağa meşrubat konulduğunda bardakla meşrubatın rengi birbirine karışır.
Bu durumda bardağı anmaksızın meşrubatın varlığından söz etmekte ne sakınca olabilir!”

İkinci savunucu, birinci savunucuya tebessüm ederek sözü devraldı:
“Soğuk bir demiri ateşe atarsanız tıpkı ateşin korları gibi kızarmaya başlar, rengi ve şekli ile muhteşem bir ateş parçası haline gelir.
O zaman demirin lisan-ı haliyle ‘Ben ateşim, ben ateşim!’ demesi boşuna değildir; evet ateştir o.”

Üçüncü savunucu, suyla camı, demirle ateşi harmanlayıp suç kılıfını müvekkillerinin üzerinden bir harmani gibi sıyıran dostlarından sonra ne diyebilirdi ki!
Bir an düşündü, sonra su ve ateşe gölgeyi ilave etti:
“Bir insanın gölgesi, kendinden hâsıl oluyor. Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi filân görmez. Ondan başka bir şey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır, diyebilir.”

Hakim, birincisiyle ikincisi arasında 150,
ikincisiyle üçüncüsü arasında 350 yaş fark bulunan bu üç savunucuya korku ve hayranlıkla baktı:
İmam Gazzalî, Mevlânâ Celâleddin, İmam Rabbânî.

Kararı verilmiş, infazı yapılmış bir davaya asırlar sonra müdahale eden bu heybetli adamlar Hallac-ı Mansur’un iade-i itibarını istiyorlardı.

Hallac-ı Mansur yürüyor beraberinde sırları.
12 yaşında doğduğu Tûr’dan Vâsıt’a Kur’an’ı hıfzetmeye,
16 yaşında Vasıt’tan Tüster’e, Sehl et-Tüsterî’nin tasavvuf okulunda yerini almaya,
20 yaşında Cüneyd’e sorular giydirmek, Amr b. Osman el-Mekkî’den cevaplar giymek için bir hırkayla beraber Basra’ya ve Bağdad’a yürüyor.
“Vay ki vay kalbime ve devşirdiğine,”
diyerek üç kere Mekke’ye yürüyor yüzlerce seveniyle.
Horasan, Maverâünnehir, Sicistan, Kirman, Fars, Talekân, Türkistan, Maçin, Turfan ve Keşmir’e yürüyor kıvılcımlar saçarak.
Tutuşanlar, ona “Sırların Hallacı” diyorlar, kendilerine “Mansûrîler.”

Kıskançlara gelince, haset ateşi hep amellerinde.
Oysa hallaç pamuğu gibi atıyor benliğini Mansur.
Hakk’a yürüyor hür olmak için. Özgürlüğü yeniden tanımlıyor:
“Kul, ubûdiyetin bütün şartlarını kendinde toplarsa, Allah’tan başkasına kul olmanın yorgunluğundan kurtularak hürriyete kavuşur.”
O Rabb’iyle bir göz kırpması zamanda bile ayrılığa tahammül edemezken, siyaset meydanına kazanlar taşınıyor biteviye.
Karmatîler Abbasiler’e karşı ayaklanıyorlar. Kâbe’yi talan edip, çalıyorlar Hacerülesved’i. Kıskançlara gün doğuyor. Hallac’la Karmatiler arasında hayalî köprüler kuruyorlar.
Fakat yıkılınca hayalî köprüler, yeni bir köprü gerekiyor idam etmek için Hallac’ı üzerinde.

Yardım ediyor onlara Hallac bir cümleyle asırları sarsacak:
“Enelhak”

Sekiz yıl yatıyor hücrede Hallac.
Bir gece zindanda bulamıyorlar onu.
İkinci gece ne zindan var ortada ne de o.
Üçüncü gece, zindan ve Mansûr yerli yerinde.
Soranlara,
“İlk gece O’nunlaydım, beni bulamadınız.
İkinci gece, O benimleydi, ne beni ne de zindanı görebildiniz.
Üçüncü gece, her şey yerli yerindeydi,” diyor.
Haset ateşleri parlıyor tekrar.

Bayezid-i Bistâmî’nin: “Kendimi tesbih ederim, benim şanım ne büyüktür,”
Cüneyd-i Bağdâdî’nin, “Cübbemin altında Tanrı’dan başkası yoktur,” sözleri aşk sarhoşluğuna bağışlanıyor da Hallac’ın “Ben Hakkım” sözü darağacı dikiyor Dicle nehrinin başına.

“Aşk namazı için abdest ancak kanla alınır,” diyen Mansur’un üzerine taşlar yağıyor aralarında bir gül.

Şiblî’nin gülü “Ah!” dedirtiyor, Hallac hep suskun.
Zira söylemişti söyleyeceğini:
“Eğer Allah’ı tanımıyorsanız eserini tanıyınız.
İşte o eser benim. Ben Hakkım; çünkü ebediyen Hak ile Hakkım!”

Aşkı haz değil elem olarak tarif eden Hallac’ın külleri Dicle nehrini kabarta dursun “Enelhak” ateşi yüzyıllardır sûfilerin sır meşalelerini yakıyor.

“Ayrılık karanlıkta gelirse sana
Safa nurunun meşaleleri altında yürü!” diyor onlara Hallac.

İmam Gazzalî, Abdülkadir Geylânî, Aynulkudat el-Hemedânî, Feridüddin Attar, Mevlânâ Celaleddin Rumî, Ahmed Yesevî, İbnü’l-Arabî, İmam Rabbânî ve Yunus Emre cübbelerinin yakalarını kaldırıp her asırda bir kere daha giriyorlar celseye.

Şeyh Vefa, “Mansûr niçin ‘Enelhak’ dedi?” diye sorulunca,‘Enelbatıl’ mı diyecekti!’ diye kükrüyor.

Yunus Emre, sorulmadan söylüyor:

“Daim ENELHAK söylersem
Haktan cü Mansur olmuşam
Kimdir bendi berdar eden
Bu şehre meşhur olmuşam,”

diye.

Hallac mı ne diyor peki? Şunu:

“Pervane uçtu, döndü, eritti kendini.
Resimsiz, cisimsiz, unvansız hale geldi.
Artık ne için dönecekti şekillere?
Vuslattan sonra hangi hal vardı ki!”.


Ali Ural


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 6 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye