Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 28 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Re: Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevi
MesajGönderilme zamanı: 20.05.10, 10:04 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 21.12.08, 12:25
Mesajlar: 641
ORTA ASYA'DA İSLAM'IN GELİŞMESİ VE HOCA AHMED-İ YESEVİ'NİN BU
GELİŞMEDEKİ TARİHİ HİZMETLERİ

Nâdirhan HASAN*



Tarihen malum ki, İslamiyet Orta Asya topraklarına miladi VII. y.y.den itibaren Arap fatihleri
vasıtasında girmiştir. Elbetteki mıntaka halkları fatihlerin davetlerini kolay-kolay kabul etmiş değiller. Arada
kanlı çarpışmalar da olduğu tarihi kaynaklarda kayıtlıdır1. Ama buna rağmen bazen kılıç, bazen ise akl ve
marifet yoluyla Orta Asya halkları arasında İslamiyet yayılmaya başladı. İtiraf etmek gerekir ki, IX-X y.y.lere
gelip henüz tüm Orta Asya mıntıkasında İslam dini tam manada yayılmış değildi. Din esaslarını güç-kuvvetle
yaymak ise her vakit beklenen neticeyi vermiyordu. Dolayısıyla İslam tebliğinde medeni, maarifi üsüllere zaruret
vardı. Maverâünnehr’ın Buhara, Semerkant, Fergana gibi merkezlerinde faaliyet yürüten Korkut Ata, Çopan Ata,
Bab Fergani gibi sufilerin hareketleriyle tasavvufi düşünceler halk arasında yayılmaya başladı.

XI-XII y.y.
ise Hoca Yusuf Hemedani, Hoca Ahmed Yesevi, Hoca Abdulhalik Gicduvani, Necmeddin Kübra gibi şeriat ve
tarikat ileri gelenleri kendi faal hareketleriyle Hacegan, Yeseviyye, Hacegan-Nakşibendiyye, Kübreviyye gibi
İslam tarikatlarını kurdular. Onların faaliyetleri neticesinde bir taraftan Orta Asya halklarının henüz İslamdan
habersiz olan kısmı İslamla müşerref oldular, ikinci taraftan da müslüman olan kısmı Tasavvuf hakikatleri ile
çok yakınen tanıştılar. İlim adamlarının meşhur şeyhlere mürid olmaları, hükümdarların tekke ve dergahlar
yaptırmaları, din ve tasavvufu terğib ve teşvik etmeleri neticesinde bir çok yerlerde mutasavvıflar yetişerek,
kendine göre manevi, medeni bir çevre teşekkül etmiştir.

İslamiyeti ilmi, marifi ve kültürel açılardan yaymak için bir taraftan İmam Buhari, İmam Tirmizi,
Burhaneddin Merginani, İmam Matrudi, Kaffal Şaşi, Zamahşeri gibi bir çok ilim adamları “Sahih-i Buhari”,
“Sahih-i Tirmizi”, “Hidaye”, “Keşşaf”, “Akide”, “Kitab at-Tavhid”, “Kitab te’vilat al-Kur’an” gibi bir çok
muteber kaynaklar yazarak, tefsir, hadis, fıkıh, kelam, akaid ekolleri teşkil etmiş olsalar, ikinci taraftan da halk
edebiyatı ve yazma edebiyatta değerli eserler yazıldı. Onlarda dini-tasavvufi gayeler geniş olçüde kök atmaya
başladı.

“Kutadgu bilig” ve ona benzer eserler ahalinin aydın kesimi arasında mutaala edilmiş olsa, halk kitlesi
daha çok halk şairlerinin sade ve basit şiir, Türkü ve destanlarını severek okuyordu. Sadece edebiyat değil,
ictimai-manevi alanın tüm yönlerinde milli inanç, örf-adetlerde de İslami mahiyet kok atmaya başladı. İslam
esasları milli an’aneler, milli görüşler zamirine sinerek, müşterek nitelik kesbetmesi neticesinde özellikle bu
dönem edebiyatında dini-ahlaki, irfani istikamet güçlendi. “Divan-ı Lugat-ıt Türk”, “Kutadgu bilig”, “Atabat
ul-hakayık” gibi eserler yanında Ahmed-ı Yesevi’nin dini-tasavvufi, ahlaki-irfani nitelikteki “Divan-ı Hikmet”
eseri ortaya çıktı.

Ahmed-ı Yesevi’nin İslami yaymak için ilk bağımsız Türk tarikatı kurarak, Kur’an ve Hadise dayanan
fikirleriyle Türk milletlerinin müslümanlaşmasında çok güçlü bir te’sir gösterdi .

XI y.y.de Sayram’da doğmuş olan Ahmed-ı Yesevi ilk eğitimi babası Şeyh İbrahim’den aldı, onun
vefatından sonra Arslanbabdan ders alır. Hızır a.s. ise Ahmed-ı Yesevi’ye zikir telkin eder. Genç Ahmed
Arslanbab’ın tavsiyesi üzere ilm-u irfanını yükseltmek için Buhara’ya yol alır. Donemin mühim ilim ve
medeniyyet merkezı olan Buhara-i şerif’te zamanesinin meşhur şeriat alimi ve fakih ve muhaddis, mutasavvıf ve mürşid-ı kamil Hoca Yusuf-ı Hemedani öncülük yapan bilim dergahına mensub oldu. Büyük allameden şeriat ve
tasavvuf ilimleri öğrendi.

Şeyh üş-şüyüh Yusuf Hemedani (h.440-535/h.1048-1141) hadis, usul-ı fıkıh, hilaf ve nazar ilimlerinde
yüksek bilim sahibi, Bağdad, Merv, Hirat, Buhara, Semerkant gibi ilim merkezlerinde tahsil gören ve öğreten,
ömrünü İslam propagandasına feda eden sîma idi. Hoca Abdulhalık Gicduvani “Makamat-ı Yusuf Hemedani”
eserinde ulu şeyhi mütevazi, hoş ahlak, helal, takva sahibi, sünnete riaye eden, ilahi feyze dolu, Hak aşkına ğark
olan, ilm-u irfanda kamil, insanlara şefkatli, tüm hayatının İslam davetine adayan bir münevver zat olarak tarif
eder3. Alişir Nevai ise “Nesayim ul-muhabbet”te onu imam, alim, arif-ı rabbani, güzel hal ve ihsana eren, yüksek
keramet ve makamat sahibi olan kamil insan olarak hürmetle tanımlıyor4.

Yusuf Hemedani Orta Asya maneviyatında kendine has dinî dünya görüşü ve tasavvuf sistemini
oluşturan ve geliştiren bir şahıs idi. O hacegan tarikatının başlayıcısı ve tekamülleştiren faali olmakla beraber
hem geniş tefekkür sahibi olan mahir edip idi. O “Rütbet ül-hayat”, “Risale fi ennel kevna musahharun lil-
insan”, “Risale der adab-ı tarikat”, “Keşf”, “Risale der ahlak ve münacat” gibi derin ilmi, dini-felsefi, irfani
eserler müellifidir. Şeyh Hemedani diğer alim ve mürşidlerden farklı olarak, insanlar arasında gezerek onları
irşad etmek, talebeler eğitimiyle uğraşmak yolunu seçmişti. Dokuz bin putperest onun samimi sohbetleri
te’sirinde müslüman olmuşlar. Muhlisler onun sohbetine müştak idiler. Onun için Hemedani tekkesi o donemde
“Hurasan Ka’besi” diye şereflenmişti.

Yusuf Hemedani’nin Orta Asya İslam tarihindeki hizmetleri çok mühimdir. Onun faaliyeti mıntıka
ahalisinin iman ve İslamla şeref bulmasına, ülkede ehl-i sünnet itikadının geniş alanda yayılmasına sebep oldu, o
kendi çalışmalarıyla şeriat ve tarikatı uygunlaştırmayı başardı. Yusuf Hemedani gibi mükemmel bir İslam
davetçisi ve şeriat alimi huzurunda islami ve irfani bilgileri öğrenen Ahmed Yesevi ulu şeyhın uçuncu halifesi
olma şerefine müyesser olur. Hocasının vefatından sonra Hoca Hasan Andaki, Hoca Abdullah Barrakilerı
takiben irşad makamına erer, bir müddet Buhara’da mürşidlik edince, talebeleri dördüncü halife Hoca Abdulhalık
Gicduvani’ye teslim edip, Yesi şehrine döner.

1157 senesinde Sultan Sencer’in vefatından sonra Harezmşahlar ülkede İslami bir devlet kurdular. Aynı
dönemde Ahmed Yesevi dini faaliyetiyle Taşkent, Sirderya taraflarında, Seyhun deryasının kuzeyinde yaşayan
göçebe Türkler arasında geniş nüfuz kazanır. Mahalli halkla beraber bozkırda yaşayan Türkler kavimler onun
davetiyle müslüman oldular. Pir-i Türkistan bu saf ve samimi insanlara şeriat ve tarikat esasları ve Yesevilik
adab-u erkanından ta’lim verir. Neticede Türk halkları tarihinde ilk olarak müstakil tarikat – Yesevilik ortaya
çikmiştir5. Söylemek gerekir ki, Türk tarikatı kurma ihtiyacı – İslamiyet’i Türkler arasında yaymak ihtiyacından
doğmuştur. Onun için Yeseviliğin esası Kur’an-ı kerim ve hadis-ı şeriflere dayanır. Esas gayesi kamil müslüman
eğitmek olan bu tarikatta saliklerden yüksek ahlak faziletleri, ruhi temizlik, tefekkür genişliği ve müşahede
derinliği taleb edilir.

Ma’lumdür kü, Kur’an-ı kerimdeki bir çok ayetlerde Allah Teala kendisini çok-çok zikretmemizi
emretmiştir. Buna göre diğer tarikatlarda olduğu gibi, Yesevilikte de zikir kesin bir kaide olmuştur. Ahmed
Yesevi kendi tarikatında zikrin cehri-açik, sesli (zikr-i erre) şeklini seçmiştir6. Ahmed Yesevi niçin hafi-gizli
zikir yerine aynen sesli zikir türünü seçti? Evvela, o yaşayan mühit, o hitab eden halk sınıfının kabül derecesi
sesli zikri talep etmiştir. Cehri zikir neticesinde insanda aşk-u cezbe, vecd meydana gelir. Zaten Ahmed
Yesevi’nin etrafındaki kavimler cezbeye mayıl, coşkun tabiatlı idiler. Tasavvuf tarihinden da belli ki, mürşidler
zikri insanların tabiatlarına göre telkin etmişlerdir. Saniyen, cehri zikri Ahmed Yesevi’ye Hızır aleyhisselam
öğretmiştir. Zira, Hızır – şeyhlerin manevi hocası ve önderi olduğunu kaynaklardaki kayıtlardan biliriz.
Üçüncüden, Ahmed Yesevi’nin nesebi hazret-ı Ali’ye mensuptur. Hazret-ı Ali de sesli zikr etmeyi ilk olarak
başlayanlardandır. Velhasıl, cehri zikir tarzı o donemde halkı vecde getirme, heyecanlantırma neticesinde İslam
ve tasavvufa sevgi uyandırmak için kolay bir vasıta idi.

Hoca Ahmed Yesevi insanlara din ve tasavvuftan talim verirken, onlar anlayacağı şekilde sade ve basit
dörtlükler şeklindeki şiirler söyler. Sultan ul-arifin bu dörtlüklerinde insanları Allah’tan ve ahiret azabından
korkmaya, şeriat amellerini yerine getirip, hayırlı işler yapmaya, cennetten ümidvar olup, salih-u mühlis
kullardan olmaya davet eder. Zamanla onun hikmetleri müridleri tarafından toplanarak divan haline getirilir.
Ahmed Yesevi İslam ve tasavvufu propoganda etmek işinde niçin sade ve basit dörtlükler (hikmetler)
söyleme yolunu seçti?
Evvela, Ahmed Yesevi döneminde Türkistan ve civarındaki ülkelerde din ve tasavvuf pek
geniş şekilde karar bulmuş değildi. Bu mıntıka ahalisini İslamiyetle tanıştırmak için onların ortamına uygun
gelen usule ihtiyac vardı. Yesevi hikmetleri bu ihtiyacı giderdi. İkinciden, Yesevi’nin dini-tasavvufi dörtlükleri –
gayevi menbası Kur’an-ı kerim ve hadis-ı şeriflere dayanan hikmetler idi. Hikmet sözü luğatlerde çeşitli
yönlerden izah edilmiş. Mesela: Hikmet – tetbikle gerçekleşen doğru bilim; Hakka muvafık soz; herşeyin en
mükemmeli; hikmet – bilgelik, gizli sır, akl-u hakikata, ahlaka uygun faydalı kısa soz; eşyanın zahiri ve batini
keyfiyyetinden bahs eden ilim; Allaha itaat, akıl, söz ve hareketteki uygunluk7; hikmet Allah’ın askeri olup,
onun vasıtasında Allah evliyanın kalbine kuvvet verir; tasavvufi şiirlere de hikmet denir. Hikmet hakkında Allah
Teala Kur’an-ı kerim’de “O (Allah) istediği kişilere hikmet verir. Birisine bir hikmet verilmişse, çok büyük hayır
verilmiş demektir” (Bakara-2/269) diyor. Demek ki, hikmet söylemek selahiyeti herkese verilmez. F. Köprülü X.
y.y.den başlayıp dini-tasavvufi şiirlere hikmet denildiğini yazıyor.

Ahmed Yesevi evvela ehl-i sünnet itikadına mensup olup, onun teşvik ettiği akide ve mefküre Kur’an
ve Sünnete dayanır.

Bunu “Divan-ı Hikmet”te kendisi de söylüyor:

Özbekçesi:
Meni hikmetlerim ferman-ı Subhan,
Okub çıksang hama manıyı Kur’an.
Meni hikmetlerim kan-ı hadisdur,
Kişi boy eltmese bilgil habisdur.
Hudayım sozünden çıkkan bu hikmet,
İşitseng mağzı Kur’an, mağzı sünnet.

Türkçesi:
Benim hikmetlerim ferman-ı Sübhândır,
Eğer okursan tümü Kur’ân’ın meâlidir.
Benim hikmetlerim hadis kaynağıdır,
Eğer kim ona uymazsa bil ki o necistir.
Rabbim’in sözünden çıkmıştır bu hikmet,
Eğer işitirsen Kur’an ve sünnetin özüdür.

Yesevi hikmetlerinde bazen Kur’an ayetlerini doğrudan doğruya getirir, onları şiiri olarak şerheder.
Bazen de ayetlerin anlamını şiiri mısralarda anlatır. Mesela:

Bende niçe yaş yaşasa olmeği var,
Korer koze bür kün tofrak tolmaği var.
Bu dünyada safar kılğan kelmagı var,
Ahiratga safar kilğan kelmas ermiş.

Yesevi hikmetlerinde hakim ruh – öğüt-nasihat ruhudur. Zira, Peygamber Efendimiz: “Din nasihattır,..
Nasihat – müslümanlara din-u iman yolunu öğretmektir”, demişler.
Ahmed Yesevi hikmetlerinde kamil insan nümünesi olarak Peygamber Efendimizi, onun sahabelerini
tavsif eder. Onları kendi şiirlerinde tek-tek medheder:

Aytgan sozüne yetgan, nafs-u havadın ketgan,
Hak Rasuldin berkitgan Ebu Bekir Siddikdur...
Şeriatni pas tutgan, tarikatnı rast tutkan,
Hakikatnı hub bilgan adalatlığ omerdur...

Bununla birlikte hikmetlerde Bayezid Bistami, İbrahim Edhem, Mansur Hallac, Satuk Buğra Han,
Arslan Bab gibi din ve tasavvuf kahramanlarını da Yesevi idealindeki kamil insanlar olarak görmek mümkündür.
Onların mübarek isimleri dile getirilen mısralar vasıtasında Ahmed Yesevi hayatta, ibadette, ahlakta onlardan
örnek almaya teşvik eder:

Aşik bolsang Bayeziddek safa bolgil,
Pir eşiğin yastanıban eda bolgil.
İbrahimdek tahttin keçip geda bolgil,
Rozı kılsa bendelerge devletı var.

Aşık olsan Bayezid gibi saf ol,
Pir eşiğinde iltica ederek edâ ol.
İbrahim gibi tahttan geçip gedâ ol,
Nasib etse kullarına devletler verir.

Ahmed Yesevi Peygamber Efendimizin hadis-ı şeriflerindeki adalet, temizlik, doğruluk gayelerini
hikmetler tarzında ifade ediyor. “Mutu kable an-tamutu”, “Al-haya-u min el-iman”, “Al-fakr-u fahri”, “Al-
kanaat-u kenz -il la yafni”, “As-sabr-u kenzum min kunuzi-l cenneti”, “Hubb ul-fukara-i min el-iman ve buğz el-
fukara-i min el-kufri” v.s. hadisleri hikmetlerin kaynağı olarak telkin ediyor.

Müminlik faziletleri, peyganberler, din ve tasavvuf büyüklerine dair irfani ve ahlaki-eğitimsel
hikayetler, dünya ve ahiretle ilgili mülahazalar, ruhi duygular, kamil insan mertebesine ermek yolları–Yesevi
hikmetlerinin genel konularıdır.

Bununla birlikte, Yesevîlik tarikat ve şiir ekölünün kaynağı ilâhî aşk, kâmil şahıs-insan, yüksek ahlak,
nefis terbiyesi ve ruh tasfiyesinden ibârettir. Ahmed-ı Yesevi hz. Peygamber a.s.ın “Ben mekârim-ı ahlakı
mükemmelleştirmek için gönderildim” anlamındaki hadis-şerifine uygun şekilde hikmetlerinde güzel âdâb-
ahlaka erişmek yolunu göstermiştir. Dolayısıyla Ahmed-ı Yesevi hikmetleri merkezinde mânevî-ahlakî kâmil
insan sîmâsı açık ve net bulunmaktadır.

Ahmed-ı Yesevi hikmetlerinde Hak yolcularını bir taraftan taat-ibadet, zikr-tesbihatla tam manadaki
müslüman olmağa, Allah’a kurbet ve velâyet hâsıl etmeye davet ediyorsa, ikinci taraftan da ilâhî tevhid
hakıkatlarından, nebevî risâlet mâhiyetinden bahseder, tâlipleri şeriat, tarikat ve hakıkatın derin mânâlarıyla
yakinen tanıştırmaktadır.

Ahmed-ı Yesevi hikmetlerinin mahiyetinden millî ruh ve gâyenın derin yer aldığı anlaşılmaktadır. Prof.
Tâhir Şâkir Çağatay Ahmed-ı Yesevi ideolojisinin uzak yıllar sürecinde devlet siyaseti derecesine yükseldiğini
yazmaktadır. Nitekim, XVI yy.de Şibâni Han ve Übeydullah Han’ların hükümranlığı döneminde sürdürülen
millî ve medenî siyaset bunun açık nümünesidir. Dolayısıyla millî kültür için mücadele ederken ve bu
mücadelenin tarihî özü ve kökünü millî edebiyatımızdan ararken, Türk dili ve kültürünün muhafazası için ilk
olarak çığır açan Ahmed-ı Yesevi ve onun kurduğu millî tasavvuf ekölüne dayanmamız gerekmektedir9.
Demek, Yesevi tarikatı ve eserlerini okuymak, öğrenmek, incelemek ve değerlendirmek geçmiş
zamanlar için millî mefküre, siyaset, edebî faaliyet ve şahıs kemâlatı cihetinden ne kadar ehemiyyete hâiz
olmuşsa, bugün için de o kadar mühimdir.

Ahmed-i Yesevi’nin dini-maarifi görüşleri yer alan “Divân-ı Hikmet” Türk milletleri arasında dini ve
milli gelenekleri ifade eden eser olarak yüz yıllardır okunan dini-tasavvufi, ahlaki-terbiyevî bir kitaptır.
İslamiyetin esasları, temiz inanç, ilâhî aşk, güzel ahlak konuları gayet tesirli ve halk dilinde ifade edilen
hikmetlerin ömrü bâkidir.

Ahmed-ı Yesevi’nin fikir-görüşleri ondan sonra bir çok müekkipleri tarafından devam ettirildi. Ahmed-ı
Yesevi’nin kurmuş olduğu tarikat daha çok Yesevîlik ruhunda telif edilen eserler şeklinde üç istikamette kendi
devamını bulmuştur. Birincisi, Yesevi hikmet ekölü müekkiplerinin bir kısmı (Kul Süleyman Hakim Ata, Baba
Maçın, Tac Hoca, Zengi Ata, Kul Umuri, Kul Şuhudi, Derviş Ali, Şeyh Hudaydad, Kemal İkânî, Şems Üzgendî,
Kul Übeydî, Kul Şerif, Azim Hace v.s) ulu pirin hikmetlerine nezire olarak dini-tasavvufî konuda kıssa ve şiirler
yazarak, Yesevilikteki hikmet geleneğini zenginleştirdiler. İkinci doğrultu temsilcileri (Yunus Emre, Aşık
Veysel, Mahtumkulu, Nesimi, Mevla Kulu, Şibâni, Yusuf Seryami, Zelili, Hâlis, Hüveydâ gibi şâirler)
Yesevîlikten etkilenmiş halde eserler yazdılar. Üçüncü yön vekilleri ise (Sufi Muhammed Dânişmend, Mevlana
Orung Koylaki, Hüsâmeddin Sığnâkî, Hacı Bektaş-ı Veli, Sadr Ata, İshak Ata, Sultan Ahmed Hazînî, Âlim Şeyh
gibi âlimler) Ahmed-ı Yesevi’nin dini-tasavvufi fikir-görüşlerine kendi eserlerinde geniş yer ayırmışlardir.
Yesevi ve müekkiplerinın dini-tasavvufi halk şiirleri ve menkabeler medrese eğitimine mukabil şekilde asırlarca
Türklerin mârifî tekamülünde iyi neticeler verdi. Onların faaliyetleri ve eserleri etkisinde sadece Orta Asya değil,
diğer Türk ülkelerinde de İslamî-Türk kültür, edebiyat ve Yesevîlik geleneği gelişti.

Yesevîliğin dağılım coğrafyası azami derecede geniştir. Bilim adamlarının son yıllardaki çalışmaları
gösteriyor ki, Ahmed-ı Yesevi tarikatı kuzeyde Moskova, güneyde Hindistan, batıda Balkanlar ve doğuda Çine
kadar ulaşmıştır10.
Ahmed-ı Yesevi’nin ileri gelen devamcılarından Sultan Ahmed Hazînî’nin “Cevâhirul-ebrâr” eseri
yardımında Maverâünnehirde Nakşibendilik, Kübrevilik, Kadirilikle beraber Yesevîliğin de yaygın olduğunu,
aynı zamanda Ahmed-ı Yesevi tarıkatının sadece Orta Asya değil, Şam, Irak, Yemen, Kurdistan ve Anadolu
ülkelerine kadar ulaştığı malum oldu.
Hazînî’nin bir müddet Osmanlı devletinde yaşayıp Yesevîlik propogandasıyla meşğul olduğu, sultan
III-Murat Han’ın (1546-1595) ve Osmanlı ülemâsının teşvikiyle Yesevîlik âdâbına dair eserler te’lif ettiği de
işbu fikri tesdik ediyor11.

Ahmed-ı Yesevi’nin mühim tarihi hizmetlerinden yine biri, onun ve müekkiplerinin faaliyetleriyle Orta
Asya halkları batıl ve sapık mezhep ve bozguncu grupların etkisinden kurtulup, ehl-i sünnet itikadına dayanan
İslâmî ahkamı kabul etmişlerdir. Çünkü, Ahmed-ı Yesevi Yusuf-ı Hemedânî Hazînî gibi ilm-u fazilette, zühd-u
takvada örnek, ehl-i sünnet itikadı ve şeriat kâidelerine riaye eden bir mürşid-ı kâmil’ın huzurunda eğitim
görmüş ve kendini yetiştirmişti. Hocasının izinden yürüyerek Ahmed-ı Yesevi de ehl-i sünnet akidesine uygun,
şeriat esaslarına ve sünnet-i seniyyeye muvafık İslâm-Tasavvuf ekölü kurdu. Onun hikmetlerine dıkkat
edildiğinde, tâlibleri ve tüm insanları dâima İslam esaslarına tabi olmaya, ehl-i sünnet çizgisinden çıkmamaya
davet ettiği anlaşılır.

Neticede Yesevîlik dergahından feyz alan binlerce tâliplerin irşâdî çalışmalarıyla İslamiyetı tanıyan Türk
halkları bügüne kadar mezkur akidelere sımsıkı bağlı kalmışlardır.

Ahmed-ı Yesevi hikmetleri ve fikir-görüşleriyle Türk dilli milletlerin İslam kültürü ve marifetinden
nasibdâr olmalarına mühim katkıda bulundu. Onun bu husustaki tarihi hizmetlerini bir kaç yönden
değerlendirmek mümkündür. Birinciden, Ahmed-ı Yesevi İslamiyetin olgun bilgini, şeriat ahkamlarının
propoganda edicisidir. Zirâ, o kendi şiirleri vasıtasında Türkleri müslümanlığa çağırmayı gaye edinmiş, bu işde
sadece Orta Asya ile yetinmemiş, tüm Türk dünyasını İslam marifetina sahip çıkmasında eşsiz katkıda bulunmuş.
İkinciden, Ahmed-ı Yesevi Yesevîlik adıyla Türkler arasında ilk defa yeni tarikat kuran büyük şeyhtir.
Onun tarikatının istikameti - Türk-İslam tasavvuf yoludur.

Üçüncüden, Ahmed-ı Yesevi Türk edebiyatında dini-tasavvufi şiir geleneğini başlıyan ilk mutasavvıfdır.
Yesevi hikmetleri halkcıl, sade, akıcı ve ezberlenmesi kolay dörtlükler olup, yüz yıllardır Türklerin İslamî
ahlakının gelişmesinde mühim yer tuttuğu şüphesizdir. Bu cihetle Prof. Dr. F.Köprülü “Divân-ı Hikmet”ı halk
edebıyatıyla tasavvufî ruhu birleştirerek, kaynaştırarak ifade eden ilk Türkçe eser hem de dini-tasavvufiedebıyatın
en eski ve en mühim âbidesi olduğunu itiraf etmiştir( 12.)

Dördüncüden, Ahmed-ı Yesevi’den sonraki dönemlerde de onun kurmuş olduğu hikmet şiir ekölü yakın
günlere kadar devam etmiştir. “Divân-ı Hikmet”in çeşitli dönemlerde istinsah edilen nüshalarında ve matbu
neşirlerinde hikmetlere uyarak şiirler kaleme alan Kul Süleyman Hakim Ata, Baba Maçın, Tac Hoca, Zengi Ata, Kul Umuri, Kul Şuhudi, Derviş Ali, Şeyh Hudaydad, Kemal İkânî, Şems Üzgendî, Kul Übeydî, Kul Şerif,
Nimetullah, Kul Neziri, Azim Hace gibi din ve tasavvuf uluları Yesevîlik ekölünün ileri gelen müekkipleridir.
Beşinciden, Ahmed-ı Yesevi kendi fikir-görüşlerini Türkçede ifade ettiği için Türk dili tasavvuf dili
haline geldi. Yesevi döneminde Orta Asya’daki Türk-İslam bilim adamları eserlerini devrin ilmî dili olmuş
arapçada yazıyorlardı. Ahmed-ı Yesevi ise onlardan farklı olarak Türkçede icad etti. Hocası Yusuf Hemedânî
hz.leri farsizeban olduğu ve o dönemde Hurasan ve Mâverâünnehir’ın merkezlerinde git-gide nufuzu artan
Hacegân tarikatı dilinın farsça olmasına rağmen, Yesevî irşâd ve tebliğ için ana dilini – Türkçeyi tercih etmişti.

Altıncı olarak, Ahmed-i Yesevi’den sonra Mevlana Orung Koylaki’nın “Nesebnâme”, İmam Hüseyin
Sığnâkî’nın “Risale der terceme-i Ahmed-ı Yesevi” (Ahmed-ı Yesevi menkabesi), Sufi Muhammed
Dânişmend’ın “Mir’at ul-kulûb”, Hace İshak Ata’nın “Hadikat ul-arifin”, Sultan Ahmed Hazînî’nın “Menba ul-
ebhar fi riyaz il-ebhar”, “Huccet ul-ebrar der esami-i evliya-i kibâr”, “Câmi el-mürşidin”, “Cevâhirul-ebrâr min
emvac il-bihar”, Âlim Şeyh’ın “Lemehat min nefehat il-kuds”, Muhammed Şerif Hüseyin el-Buhari’nın “Huccet
uz-zakirin”, Şeyh Zinde Ali’nin “Semerat ul-meşayih” gibi bir çok dini-tasavvufî eserlerde onun hayatı, eserleri,
tarikatı hem de irfânî fikirlerine yer verilmiştir. Bu kaynakların müellifleri ise Ahmed-i Yesevi Yesevîlik
doktrininin devamcıları olup, kendi dönemlerinde ve muhitlerinde din ve tasavvuf bilginleri olmuşlardır.

Velhasıl, Ahmed-ı Yesevi’nin doktrini, eğitimi ve hikmetleri Türk milletinin edebiyatı, kültürü,
umumen, manevî hayatına derin etkilemiştir. Onun için bu zat-ı muhterem yüz yılların geçmesine rağmen bugün
bile “Pir-ı Türkistan”(13), “Sultan ul-ârifin”, “Hazret-ı Sultan” gibi ünvanlarla hayırla yad edilmektedir.
Yaşadığı dönemi ve mıntıkasının manevi gelişmesinde önemli hizmetleri olan, Türkî tasavvuf cereyanı
(süreçi)nı başlayan, Türk tasavvuf nazmı (şiiri)nin temelini kuran, Türk meşayıhları silsilesi serhalkası(14) olan Hoca
Ahmed-ı Yesevi’nin Merkezi Asya’da İslamiyetin gelişmesinde tuttuğu mevkiyı geniş kapsamda araştırmak
bugünkü ilim-fende ehemiyyetli işlerdendir. Zirâ, Ahmed-ı Yesevi’nin Türk halkları tarihindeki önemli rolü
sadece hikmetler müellifi olduğu ile değil, İslamiyetin Orta Asya bozkırlarında geniş yayılan bir zamanda ilk
olarak tasavvuf ve tarikat yolunu açmış olduğu, halkın ruhâniyetine asırlardır eşsiz etkilediği ve onları manen
birleştiren Büyük Şahıs olduğu cihetleriyle ile de belirtilir.



-------------------------------------------------------





*Dr., Özbekistan Cumhuriyeti Fenler Akademisi, Alisir Nevai Dil ve Edebiyat Enstitüsü (nodirhon@bcc.com.uz;
nodirhon_hasan@list.ru)

1 Mevlana Safiyuddin. Neseb-name tercumesi, haz. Prof. Dr. Eraslan K. İstanbul, 1996; Bartold V.V. Moğol istilası
dönemine kadar Türkistan/Sochineniya, C.I. Moskova, 1963.

2 Prof. Koprülü M.F. Türk Edebiyatinda İlk Mutasavvıflar. Ankara, 1991, S. 12-19; Yesevilik Bilgisi. Haz. Prof. Dr. Kurnaz
C., Yrd. Doç. Dr. Tatcı M. Ankara, 2000. S. 43-72.

3 Abdulhalik Gicduvânî, Makamat-ı Yusuf Hemedânî, Özbekistan Fenler Akademisi, Biruni Şarkiyyat Enst. Ktp. yazma, no:
2533, v.20-37.

4 Alişir Nevâî, Nesayim ul-muhabbet/Mukemmel Eserler Külliyatı, C.17, Taşkent, 2001, S.253.

5 Köprülü M.F. a.g.e. S. 74-75.

6 Hazînî, Cevâhirul-ebrâr min emvac il-bihâr, İst. Üniv. Ktp. TY Bölümü, no: 3893, v. 12 a-13b, 27b-28b, 37a-b, 116a.

7 Nevâi Eserleri Luğatı, Taşkent, 1973, S. 772; Prof.Dr. S.Uludağ. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İst. 1995, S.242; Osmanlica-Türkçe Ansiklopedik Büyük Luğat. İstanbul, 1995, S.366.

8 Köprülü F. a.g.e. S. 101.

9 Tahir Chag’atay. Türkistan Türk Millî Mefküresi ve Alişer Nevâî. Berlin, 1939.

10 Hoca Ahmed-ı Yesevi: hayatı, eserleri, tesirleri, Taşkent, 2001, S.46-47,167-168,178-182,249-256,304; Dr.Akar M.
Osmanlilarda Yesevilik//Bir, İst., 1994, sy. 1, S.11-14; Prof. Barkan O.L. Kolonizator Türk dervişleri. İstanbul, senesiz.

11 Hazînî, a.g.e. v.3 b, 14 a, 26 a, 113 b, 116 b.

12 Koprülü F. a.g.e. S. 120.

13 FeridüddinAttar, Mantık ut-tayr, Tahran, h. 1374. S. 242.

14 Fahreddin Ali Safi, Reşehat ayn el-hayat, Özb. Fen. Akad. Biruni Şarkiyyat Enst. Ktp. yazma, no: 12202, v. 5b.

_________________
"Bismillah dep beyan eyley hikmet aytıp
Taliblerge dürr ü gevher saçdım mena..."


Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî [ Qaddesallahu Teala Sırrahul-Azîz ]


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Ahmed Yesevî'de Hz. Peygamber (s.a) ve Sünnet Telakkisi
MesajGönderilme zamanı: 20.05.10, 14:46 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 21.12.08, 12:25
Mesajlar: 641
Hoca Ahmed Yesevî'de Hz. Peygamber (s.a) ve Sünnet Telakkisi

Doç.Dr. Ahmet Yıldırım


Pîr-i Türkistan lakabıyla tanınan Hoca Ahmed Yesevî (ö.562/1166), Türk-İslâm kültür ve edebiyatının mümtaz şahsiyetlerinden birisidir. O, ortaya koyduğu fikir ve düşünceleriyle büyük kitleleri etkilemiştir. Çünkü Hoca Ahmed Yesevî'nın hayatı incelendiğinde onun ilme, irfana, ahlâka kısacası Hakk'a ve halka adamış biri olarak görülür. Bu itibarla onun düşünce sistemini şekillendiren pek çok unsur bulunmaktadır. Bunlar arasında Kur'an ayetleri yanında, Hz. Peygamber'in sünnetinin önemli yeri vardır. Hz. Peygamber'in (s.a) güzel ahlâkını kendisine örnek alan Hoca Ahmed Yesevî, eserlerinde insanlara bunu öğretme ve yaşatma gayreti içinde olmuştur. Onun eserleri arasında yer alan Divan-ı Hikmet'te, Hz. Peygamber'e (s.a) ve O'nun sünnetlerine bazen direk bazende telmih yoluyla yer verildiği görülür. İşte biz de bu makalemizde;
1-Hoca Ahmed Yesevî,'de nübüvvet ve peygamber anlayışı nasıldır? Nübüvvet ve peygamber anlayışıyla ilgili olarak neler söylenebilir?

2-Hz. Peygamber (s.a) ve sünnetine bağlılığı nasıldı? Kaynak olarak sünneti nasıl değerlendirmiş ve düşüncelerine ne kadar tesir etmiştir?

Birinci konuyu ele alacak olursak, Hoca Ahmed Yesevî, İslam inanç esasları arasında yer alan peygamberlik (nübüvvet) kurumunun Allah'ın iradesiyle gerçekleşen ve inanılması gereken bir makam olduğu her mümin gibi kabul eder ve inanır. İncelendiğinde Divan-ı Hikmet'te de görüleceği üzere isim olarak zikrettiği peygamberlerin en başta geleni Allah'ın elçisi "Hz. Muhammed Mustafa'dır. Daha sonra Hz. Âdem, Hz. İbrahim, Hz. Mûsa; Hz. Îsa; Hz. Yûsuf Hz. Yunus, Hz. Süleyman Hz. Lokman gibi peygamber isimleri dikkati çekmektedir. Hoca Ahmed Yesevî bu eserinde onların bazı hususiyetlerine, ahlâkî güzelliklerine ve farklı boyutlarıyla da olsa Hz. Peygamber'le (s.a) olan irtibatlarına yer verir.
Kısaca ortaya koymaya çalıştığımız bu bilgilerden Hoca Ahmed Yesevî'nin İslam inanç esasları içerisinde yer alan peygamberlik (nübüvvet) kurumunun varlığı, peygamberliğin sübûtu, onların mu'cize göstermeleri, şefaat etmeleri, vahye muhatap olmaları, ahlak ve ahvalini benimseme ve uyma gibi peygamberlikle ilgili hususlara inandığı ve bu anlayışının İslam kelamı içerisinde yer alan ehl-i sünnet anlayışıyla örtüşdüğünü söylemek mümkündür.
Bütün peygamberlerin peygamberliğine inanan Hoca Ahmed Yesevî'nin son peygamber Hz. Muhammed'in (s.a) onun dünyasında ayrı bir aşkı, muhabbeti ve yeri vardır.

Onun Divan-ı Hikmet adlı eserinde Hz. Muhammed (s.a) ile ilgili şu konuları görmek mümkündür:

1-Hz. Muhammed'in (s.a) hayatı
Ahmed Yesevî, Dîvân-ı Hikmet'in bir çeşit siyer türünde olan 36. Hikmetinde Hz. Muhammed'in (s.a) hayat hikâyesini gayet yalın bir üslupla şöyle özetler:
"Muhammed'in bilin zatı Arabtır (...) Muhammed'i tarif eylesem kemine, Anasının adı bil Amine: Babasının adı Abdullah'tır Anadan doğmadan ölmüştür. Muhammed'i dedesi korumuştur Çıplak açları yoklayandır. Dedesi biliniz Abdulmuttalib; Gönülde saklayınız iyi bilip. Dedesinin babası idi Hâşim; İşitince akmakta gözde yaşım. Biliniz dördüncüsüdür Abdulmenaf; Onları bilse her kim, gönlüdür sâf. Rasûl'un bilse her kim dört ceddini, Kıyamette gezer sekiz cennetini Babası yedi yaşında ölmüştür; Rasül'u amcasına vermiştir. Ebu Tâlib Ali'nin babasıdır; Bütün Arabların büyüğüdür. Ebu Talib olmakta iş başında, Muhammed oturur daima karşısında Muhammed'in yaşı on yedi oldu; Ki o vakit Hatice O'nu gördü. Muhammed'i bilin ki şahin misali Hatice O'nu görüp olmakta ağlamaklı (...) Rasul'un yaşları kırka varmıştır, Ki ondan sonra Allah'dan vahy yetmiştir. Ki ondan sonra Muhammed oldu sultan, Rasul'un gönlünde yâr oldu Allah. Muhammed işini Allah yazdırdı; İnsanların hepsi iman getirdi. Rasul'un başında oldu imâme; Kemal buldu otuz üç bin sahabe. Rasul'a hepsi hizmet eylemektedir"
Dîvân-ı Hikmet'in 46. Hikmetinde Ahmed Yesevî, Hz. Muhammed'in (s.a) vefatını anlatır:
"Bir gün Ebu Bekir Selman ile geldi. Hak Mustafa Rahman ile olan sırrını onlara açtı. Herkes bu dünyadan elini uzatıp Hakk'a vasıl olmak için gider. Azrail bir gün ferman ile geldi. Fatıma ikram ile selâm verdi. Hak Mustafa sıcak bedenden aziz canını vermek için iman ile meşgul oldu. Resul, sahabelere: ‘Sessiz olun, ahrete yollandık siz açıkça bilin. Cehennemden kurtulmak için oruç tutun, namaz kılın, zekât verin.' Dedi. Pazartesi günü Hak Mustafa dünyayı bıraktı; Hak Teâlâ fermanına boynunu sundu. Cennet içinde hulle giysisini giymek için İbni Abbas suyunu koydu, Ali yıkadı. Allah diyerek sahabeler hareketlendiler; peygamberin cenazesini kaldırdılar; Arş üstüne çıkararak koymak için o Sidretü'l-münteha'ya aşırdılar. Göklerdeki melekler yere indi; peygamberin nuru ile âlem doldu. Babasından yetim kaldığı için Fatıma ‘Babam' diye ağladı."

2-Hz. Peygamber'in (s.a) bazı üstün özelliklerine yer vermesi
Ahmed Yesevî, eserinde Hz. Peygamber'i (s.a) farklı kılan bazı üstün vasıflarına yer verir:

a)Hz. Muhammed'in (s.a) garip, fakir ve yetimlerin halini sorup gözetmesi:
Dîvân-ı Hikmet'in 1. Hikmetinde;
"Garip, fakir, yetimleri Rasul sordu, O gece Mirac'a çıkıp Hakk cemalini gördü, Geri gelip indiğinde fakirlerin halini sordu, Gariplerin izini arayıp indim ben işte. Ümmet olsan, gariplere uyar ol (...) Medine'ye Rasűl varıp oldu garip Gariplikte sıkıntı çekip oldu sevgili Cefa çekip Yaradan'a oldu yakın Garip olup menzillerden geçtim ben işte. Akıllı isen, gariplerin gönlünü avla, Mustafa gibi ili gezip yetim ara."
36. Hikmette de şöyle dile getirir
"Rasul önüne bir yetim gelmiştir, Garip ve müptelâyım deyip söylemiştir. Rahim eyledi Rasul onun haline; Dileğini onun verdi eline. Rasul dedi ona: "Ben de yetimim; Yetimlikte, gariplikte yetişmişim." Muhammed dediler: "Her kim yetimdir, Biliniz, o benim has ümmetimdir."
Yetimi görseniz, incitmeyiniz; Garibi görseniz, dağ etmeyiniz. Yetimler bu cihanda ezilmiştir Gariplerin işi zordur.. Gariplerin işi daima riyazettir Diri değil, garip ölü gibidir. Allah'a garipler bellidir, Garibi sabah akşam sormuştur.
Bu beyitlerde Hz. Peygamber'in (s.a) yetim, garip, yoksul ve mazlumlara kucak açan, onlara yardım eden ve yanında olan birisi olduğu ve bu vasıflarından bahsedilmektedir.

b) Hz. Muhammed'in (s.a) ümmetine olan şefkati, şefaati ve günahkâr, asi ümmeti için çektiği sıkıntı:
Dîvân-ı Hikmet'te Hz. Muhammed ile ilgili olarak en çok işlenen konu; O'nun ümmetine karşı o eşsiz şefkati ve düşkünlüğüdür.
"Ümmeti için özünü yaktı; ümmet olsan bu sözleri anlarsın. Ağlamaktan yüzü gözü şişti; kıyamda durmaktan ayakları şişti; ümmeti için kaygı, sıkıntı çekti. Ey dostlar, bunu bilen ümmet hani? Eğer bilsen bundan fazla nimet hani? Kıyamet günü onu geçen şefkat hani? Ümmet olup Resul'ün değerini bildiniz mi? Beden ve ruhunuzla sünnetlerini yaptınız mı? Onun için ağlayıp inlediniz mi? (Hikmet 38).
"Horluk çekip Hak Mustafa ümmet dedi. Asi ve cefa edici ümmetinin tasasını çekti. Hak Teâlâ bizi odun kılar mı deyip ümmetinin endişesi ile dimağından duman çıkar. Onun için ümmetleri kuvvet aldı." (Hikmet 79).
Dîvân'ın 112. Hikmetinde Ahmed Yesevî, mahşer meydanını tasvir edip Hz. Muhammed'in ümmetine şefaatini ayrıntılı bir şekilde anlatır.
Bütün halklar Adem Ata'ya doğru ardınca gidince
"Ey babamız şimdi bizi kolla"deyince
"Ruhsat yok, benden geçti evlat" deyince
"İbrahim'e gidelim"deyip söyler imiş
İbrahim'e gidip söyleyince Adem Ata
"Şefaat eyle bunlara sen hepsi hata"
O da der "Sizden yakın Adem Ata"
"Musa tarafına gidelim"deyip söyler imiş
Musa deyince "-Rabbi erini-" dedim o gün
Acizlikten çıktığım yoktur işte bugün
Gidelim Muhammed'e olup mahzun"
Hepsi Hazret'e doğru gider imiş
Musa deyince "Ya Muhammed ayak bas
Ümmetlerin cehennem içinde yok oldu"
Muhammed'de iba eyleyip durunca o an
Musa bırakmayınca birlikte varır imiş.
Tacını alıp kısıp koyup arş altında
Feryad edip ağlayıp durunca işte o günde
"Ya Kadir, Ya Gafur" dediğinde
"Ya Habibim başını kaldır"deyip söylerimiş
Alıp gel ümmetini dergahıma
Bağışlayım hepsini ben sizlere
Dahil eyleyim hepsini cennetime"
Böyle diyerek Hakk'tan nida gelir imiş

3. Hz. Muhammed'i övmek ve adı anıldığında salât ve selâm getirmek:
Ahmed Yesevî, aşağıdaki hikmetlerinde de görüldüğü üzere O'nu gayet içtenlikle ve muhabbetle över:
"Ya Mustafa Muhammed; bizden sonsuz selâm ve sayısız tahiyyat Sana... Ya Resullerin Efendisi, ya Nebilerin sonuncusu, ya sapıtmışları doğrultan; ya ‘Eyyühel müddessir' Hak dedi ‘Kum fe-enzir'; ‘Ve Rabbeke fe-kebbir' ("Ey örtünüp bürünen (Peygamber!); Kalk da uyar; Rabbini yücelt." Müddessir Suresi 74/1-3). Yüce hazrette ve keremli kudrettesin; peygamberlerin öncüsü, Sensin Hâlık'ın sevgilisi, Hak dergâhına layık, yaratılmışların özü... İnsan varlığının aslı, resul ve nebilerin sonuncusu, gizli sırlara mahrem... Kabe kavseynin tubası, iki cihan bahçesinin ayı, herkesin gözünün nuru... Arş ve kürsüden aşan, Hazret'ine ulaşan, doksan bin sırrı açan... yer gök Seninle şen, sahabeler bakışların, ümmet bağışlamanla esendir. Her kime yönelsen Hak azabını kaldırır; âlem Senin sayende vardır ve Sana minnettardır. Her kim sana sığınırsa, cehennemden kurtulur, cennete doğru yol alır. Canımı feda edip Senin hoşnutluğunu alsam, ölsem de üzülmem. Gerçi çoktur günahım, affedesin Allah'ım, ya Mustafa Muhammed, Sensin benim sığınağım. Ya Rab, ne yapıp Onun şefaatini alayım, ümmetinden olayım? Çünkü ümmetinden olanlar, şefaatini alanlar, cennet ehli olurlar. Ahmed'in muradı Sensin, zikri ve yâdı Sensin, işlerin anahtarı Sensin ya Mustafa Muhammed." (Hikmet 39)
Yesevi Hz. Muhammed'i (s.a) daima anmayı tavsiye eder ve kendisinin de bunu devamlı yaptığını belirtir. Hz. Muhammed'in söz konusu edildiği yerlerde onun üslûbunun, ayrı bir saygı, incelik dolu olduğunu görürüz. O, yaşantısıyla olduğu gibi diliyle de Hz. Peygamber'e dâima hürmet ve muhabbet dolu olmuştur.
"Pir-i kâmil Hak Mustafa'dır şüphesiz bilin; nereye varsanız O'nun özelliklerini, güzel sıfatlarını söyleyip saygı gösterin. Adı anıldığında salât ve selâm getirin, Mustafa'ya ümmet olun." (Hikmet 2).
"Kul Hoca Ahmed, gece gündüz dinmeden ağla; salât ü selâm getirip Hak Resul'e ümmet ol. Doğru yola iletip (bize) ümmetim dese ne hoş saadet?" (Hikmet 26).
"Gerçek ümmetseniz, işitip salât ü selâm söyleyin dostlar" nakarat mısraı 80. Hikmette 28 kez tekrar edilir.

3-Hz. Muhammed'in (s.a) ümmeti olmak ve ümmeti için O'nun kaygılanması
"Ümmet olsan gece gündüz dinmeden ağla; ecel gelse mertler gibi belini bağla. Bir gün senin ömrünün yaprağı sararınca, ecel gelmeden tövbe eyle ey cahil. Belki yüce Allah sana rahmet eyler. Gerçek dertlinin işi söz ve icraattır; Hak karşısında niyaz armağanı gözyaşıdır; gece gündüz durmadan oruç tut, namaz kıl." (Hikmet 9).
"Olur muyum Muhammed'in has ümmeti? Ümmet dese asilerin hoş devleti, baldan tatlıdır bana bu mihneti. Altmış üç yaşta sünnet oldu yere girmek; Resul için iki âlem berbat edivermek; âşıkların sünnetidir diri ölmek. Ümmet olduğunu işitsen canını vermez misin? Mustafa'ya canını kurban etmez misin? Can nedir ki imanını vermez misin? Kul Hoca Ahmed altmış üç yaşında gaip oldu; edebi koruyup Mustafa'ya naip oldu; sultan oldu, sıkıntı çekip tayyip oldu (Hikmet 10).
"Cemalimi talep edersen arşa bak; arş üstünde ahın ile ateşler yak; ümmet olsan Muhammed'in kapısını çal; Sübhan Melik'im gerçek âşıkları sınar imiş." (Hikmet 115).
"Dil ucuyla ümmetim diye iddia eden kişi Mustafa'nın değerini ne zaman bilir?" ‘Külli muttaki alimen' diye söyledi Resul; ey Kul Ahmed, bu hadisi eyle kabul; Suyri (Sayram) halkı kabul etmeyip oldu melul; cahil halkı pir değerini ne zaman bilir?" (Hikmet 136).
"Ümmeti için Resul daima kaygı çekti; ümmetinin günahını (bağışlanmasını) dileyip Hak'tan aldı; gece gündüz namazda durdu, Allah bildi; dilde ümmetiyim der, gönülde yalandır. Ümmet olsan, Mustafa'ya bağlı ol; dediklerini can u gönülden uygula; gece namazda, gündüzleri oruçlu ol; gerçek ümmetin rengi tıpkı samandır. Sünnetlerini sıkı tutup ümmet ol. Gece gündüz salât selâm söyleyip yakın ol. Nefsi tepip sıkıntı çeksen de rahat ol. Öyle âşık iki gözü iki çeşme ağlar." (Hikmet 142).
"Ey ümmetler, Hak Mustafa'nın sözünü tutup din yolunda yürüyen, özünü bu âlemden ayrı tutan; mahşer günü, yüzü Hakk'a dönmüş ve aydın bir şekilde yürür." (Hikmet102).

4. Hz. Muhammed'in (s.a) mucizelerinden Miraç mucizesi
Hoca Ahmed Yesevî eserinde Hz. Peygamberin mucizelere içerinde Miraç mucizesi ayrı bir yer verir. Miraciye türünde yazıldığı anlaşılan 80. Hikmette Hz. Muhammed'in (s.a) miraç mucizesi şöyle anlatılır:
"Allah'ım armağan eyledi O'na Mirac, Rahmet denizi dolup aşırı dalgalandı, Koydu O'nun başı üzere "la-emrük" tac; Gerçek ümmetseniz; işitip salât selâm söyleyin dostlar, Önce Cebrail alıp geldi O'na Burak; Burak'a binip kıldı Hazret bin tumturak; Burak uçup havalandı hinde'l-Irak; Gerçek ümmetseniz; işitip salât selâm söyleyin dostlar, Aksa'ya varıp indi görün orada Server; Yığıldılar bütün ruhlar, O peygamber, Mübarek nefes verdi ruhlar orada yekser, Gerçek ümmetseniz; işitip salât selâm söyleyin dostlar, Cebrail alıp o Hazreti havalandı; O Sidretü'l-müntehâ'ya ulaştılar hemen, Mustafa'yı Cebrail eyledi güzel ser-efraz."

İkinci üzerinde duracağımız konu, Hoca Ahmed Yesevî'nin Hz. Peygamber ve sünnetine bağlılığı, akabinde kaynak olarak sünneti nasıl değerlendirdiği ve düşüncelerine tesiri olacaktır.
Dîvân-ı Hikmet'te Hoca Ahmed Yesevî, Hz. Muhammed'in sünnetine sımsıkı bağlanmaya çok önem veren, buna teşvik eden ve bunu pratik hayatına yansıtan birisi olarak görülür. O, O'nun sözlerine göre yaşamayı, O'na ümmet olmanın gereği sayar ve bu konuda bize gerekli ciddi uyarılarda bulunur.
"Mustafa'nın sözlerine (göre) amel et" (Hikmet 124).
Fâsık, fâcir günaha girip yeri basmaz, Oruç-namaz kazâ eyleyip misvâk asmaz, Resűlullah sünnetlerini göze iliştirmez, Günahları günden güne artar dostlar. (Hikmet 86),
Sünnetlerini sıkı tutup ümmet ol, Gece gündüz salat-selâm söyleyip yakın ol (Hikmet 142), Sünnetlerini sıkı tutup, ümmet olun,Ümmet olan şer yolundan yanmaz olur. (Hikmet 162),
Tanrı Teala sözünü, Rasulullah sünnetini, İnanmayan ümmetini ümmet demez Muhammed. (Hikmet 37),
Ten-can ile sünnetlerini yaptınız mı?, Rasul için ağlayıp inleyerek geçtiniz mi? (Hikmet 38),
Adem Safi sünnetlerini dile alsam, "Yâ Rabbenâ zalemnâ" deyip feryad etsem (Hikmet 64)
Ahmed Yesevî sünnete bağlılığını, Hz. Muhammed'in (s.a) vefat yaşı olan 63 yaşından sonraki ömrünü yer altında yaptırdığı bir hücrede geçirerek göstermek istemiştir.

Konuyla ilgili beyitler şöyledir:
Sabah erken pazartesi günü yere girdim
Mustafa ya matem tutup girdim ben işte
Altmışüçte sünnet dedi işitip bildim
Mustafa'ya matem tutup girdim ben işte (Hikmet 8)
Altmış üç yaşta sünnetlerini sıkı tutup
İşitip okuyup yere girdi Kul Hoca Ahmed (Hikmet 10)
Altmışüç yaşta sünnet oldu yere girmek
Resul için iki alem berbat edivermek (Hikmet)10
Altmış üçdür peygamberin yaşını bilsen,
Farz ve sünnet buyruğunu eda kılsan. (Hikmet 162)

Böylece altmış üç yaşında kabre girip ömrü boyunca izinden gittiği Hz. Muhammed'in varisi olduğunu göstermek istemiştir. Yukarıdaki beyitlerde de görüldüğü üzere ona göre kabre girmek Resulullah'ın sünnetidir.
Kabre girmek Rasulullah sünnetleri
İbadet eylemek Hakk Rasulû'nün adetleri (Hikmet 9).

Ahmed Yesevî, "O sebepten altmış üçte girdim yere" nakarat mısralı ikinci hikmetinde Hz. Muhammet (s.a) ile olan özel ilişkisini ve altmış üç yaşından sonra hayatının geri kalan kısmını yer altında geçirmesinin sebebini şöyle anlatmaktadır:
"Rahmet denizi dolup taştı, ana rahmine düşüp belirince "zikir söyle" diye bir ses geldi ve bütün organlarım titreyiverdi. Ruhum cesedime girdiğinde kemiklerim "Allah" dedi. Dört yüz yıldan sonra çıkıp ümmet olacak; nice yıllar dolaşıp halka yol gösterecek; on dört bin âlim kendisine hizmet eyleyecek (ben Ahmed Yesevî) dokuz ay ve dokuz günde yere düştüm ve dokuz saat duramadım, göğe uçtum; Arş ve Kürsü derecesini varıp kucakladım. Arş üstünde namaz kılıp dizimi büktüm. Dileğimi söyleyip, Hakk'a bakıp gözyaşı döktüm.
Bir yaşımda ruhlar bana pay verdi; iki yaşımda peygamberler gelip gördü; üç yaşımda kırklar gelip halimi sordu; dört yaşımda Hak Mustafa hurma verdi; nice günahkâra yol gösterdim, yola girdi; nereye varsam Hızır Babam bana yoldaş oldu. Yedi yaşımda Arslan Babam beni arayıp buldu. Sekizimde sekiz yandan yol açıldı; hikmet söyle diye başıma nurlar saçıldı; Allah'a hamdolsun Pir-i kâmil Hak Mustafa mey içirdi (Hikmet 2).
On sekiz yaşımda Kırklar ile şarap içtim; Hak Mustafa'nın güzelliklerini gördüm. Yirmi yaşımda Allah'a hamdolsun pir hizmetini tamamladım (Hikmet 3). Yirmi sekiz yaşımda âşık oldum (Hikmet 4). Otuz bir yaşımda Hızır Baba'm mey içirdi. Otuz üç yaşımda saki olup mey sundum. Otuz altı yaşımda kemal sahibi oldum; Hak Mustafa bana cemalini gösterdi (Hikmet 5). Altmış üç yaşımda ‘Kul yere gir' diye bir çağrı geldi; nefsimi Hû kılıcı ile kırıp teptim; ondan sonra cananımı arayıp buldum; ölmeden önce can vermenin derdini çektim (Hikmet 7). Pazartesi günü sabah erken Mustafa'ya matem tutup yere girdim (Hikmet 8). Altmış üç yaşında yere girmek sünnet oldu" (Hikmet 10).

Yine eserinde sünneti ayrı bir kaynak olarak görmekte ve ona çok değer vermekte, dini hüküm olarak da sünneti, farzdan sonra ikinci kaynak olarak kabul etmektedir.
Sünnet imiş, kâfir de olsa, verme zarar
Gönlü katı, gönül inciticiden Allah şikayetçi; (Hikmet 2)
Ümmet olsan zikrini söylemek size sünnet
Gelin yığılın zâkir kullar zikir söyleyelim (Hikmet 60
Altmış üçdür peygamberin yaşını bilsen,
Farz ve sünnet buyruğunu eda kılsan. ((Hikmet 184)
Dedi "Benden sonra ümmetimin olacağı
Farz ve sünneti bırakıp günah işleyeceği (Hikmet 24)

Bütün bu malumattan sünnetin Yesevî'nin düşüncelerini ve düşünce sistemini şekillendiren en önemli unsurlardan biri olduğu anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak Hoca Ahmed Yesevî'nin peygamber ve sünnet telakkisiyle ilgili olarak şunları söylemek mümkündür:
1-Hoca Ahmed Yesevî bütün peygamberleri, insanlara doğru yolu gösteren elçiler ve rehberler olarak kabul eder ve inanır.
2-Hoca Ahmed Yesevî kendini son peygamber ve elçi olan Hz. Muhammed'e (s.a) ve sünnetine gayet bağlı kimse olarak görür. Çünkü onun hayatında Hz. Muhammed'in (s.a) ayrı bir yeri vardır. Eseri incelediğinde onun, kalbi yanık bir Allah âşığı olduğu kadar, Allah Rasûlünün aşığı ve muhibbidir. Hz. Muhammed'e olan bağlılığını, O'na olan sevgi, saygı, övgüsüyle ve sünnetlerine sımsıkı yapışmayla göstermeye çalışmıştır. Hatta 63 yaşından sonra yeryüzünde dolaşmayı O'nun sünnetine aykırı görüp, o yaştan sonraki ömrünü yer altında geçirmesi bunun bir göstergesi olarak kabul edilir. Bundan dolayı Ahmed Yesevî'de; Hz. Peygamber'e karşı sevgi ve O'nun sünnetine uymada illet ve hikmetini anlam ve bilmeden ziyade duygusal yön hâkimdir. Bu güzel olmakla birlikte, bu yönü aşırı derecede yüceltmek suretiyle O'nu insanlar tarafından örnek alınamayacak konuma getirmemek gerekir.

Kaynakça
Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, DİB. Yay, 7. Baskı, Ankara 1991
Hoca Ahmed Yesevî, Divan-ı Hikmet, (Haz. Hayati Bice,), TDV. Yay, Ankara 2009
Kazım Yoldaş, Ahmed Yesevî'nin Divan-ı Hikmet'inde Hz. Muhammed Sevgisi, ‘Uluslararası Kültür Coğrafyamızda Hz. Muhammed Sempozyumu', 07-08 Mart 2009, Sakarya (Basılmamış tebliğ)

http://www.divanihikmet.net/ (Erişim: 20.02.2010).

http://sonpeygamber.info/Hoca-Ahmed-Yes ... gamber-(sa)-ve-Sunnet-Telakkisi_1267.html

_________________
"Bismillah dep beyan eyley hikmet aytıp
Taliblerge dürr ü gevher saçdım mena..."


Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî [ Qaddesallahu Teala Sırrahul-Azîz ]


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevi
MesajGönderilme zamanı: 09.06.10, 13:22 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 21.12.08, 12:25
Mesajlar: 641
HOCA AHMED YESEVİ’NİN DİLİYLE İSLÂM

Mahmut TOPTAŞ


“Şifa Tefsiri” adıyla yayınlanan sekiz ciltlik tefsirimi, önce Cağaloğlu’nda ki, Cezeri Kasım paşa camiinin altındaki konferans salonunda on senede, sekiz yüz konferans da yaptığım bin iki yüz saatlik konuşma ile halka arzettim.Her kesimden insanın bu derslerin kitaplaşmasını istemesi üzerine kasetlerden çözülerek kitaplaştırıldı.

Tefsir derslerime başlamadan önce Arapça ve Türkçe yazılmış tefsirleri aldım. Birde uzun sözleri kısa eden, taşın toprakta Yakut olduğu gibi,suyun midyede inci olduğu gibi, mananın da, sinesi Sina olan söz sultanlarında hikmete dönüştüğünü bildiğimden, Mevlâna’nın Mesnevi sinde. Sadi’nin Gülistan’ında,Yunusun ve Ahmet Yesevi’nin ...şiirlerinde geçen ayetleri ve onların yorumlarını tespit ettim.

O çalışmalarımdan birini, daha önce“Mevlâna’nın diliyle Kur’an ayetlerinin Tefsiri”adı altında yine bu sütunlarda yayınlamıştım.

Ahmet Yesevi’nin “Dîvan-ı Hikmet”inde geçen ayetleri,28 Nisan 2000 Cuma günü saat 19oo da İstanbul-Dîvan yolundaki “Türk Ocağı”nda seçkin bir topluluğa, tefsir derslerimin müdavimlerinden Ahmet İyioldu beyefendinin takdiminden sonra bir dost sohbeti halinde arz etmiştim. Yine aynı cadde üzerinde “Birlik Vakfı” merkezinde, 16 Ekim 2000 tarihinde, saat 19,30 da değerli insanlara Ahmet Yesevi’nin “Divan” ındaki ayetlere getirmiş olduğu yorumları arz etmiştim.

Gördüm ki, Ahmet Yesevi’nin hikmetlerinde yalın ve yahşi bir şekilde anlatılan İslâm, Kur’an’ın getirdiği, Hz.Muhammed (S.A.V.) in öğrettiği İslâm’dır.

Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı beyin hazırladığı “Türkistan’da İslâmiyet ve Türkler” isimli eserinden öğreniyoruz ki, daha hicri 54/Miladi 673 yılında Ubeydullah b. Ziyad, Buhara’dan aldığı iki bin esiri Bağdat’a getirerek İslâmi eğitimden geçirir. (sayfa:98). Kuteybe b. Müslim,Semerkant’ı H.89/m 707 de fetheder. Tabiinin büyüklerinden Dahhak b. Müzahim, orada açtığı medresede üç bin öğrenciye tefsir dersi verir.

Ahmet Yesevi, Selef-i salihinin tefsirine veya Buhara’lı bir Türk olan İmam-ı Buhari’nin “Sahihi”ndeki hadislere ters düşecek bir yorum getirmemiştir.

AHMED YESEVİ
Hazreti Ali soyundan gelen, Şeyh İbrahim ile (Şeyh Musanın kızı )Ayşe’den doğma Hoca Ahmet Yesevi, Türkistan’ın batısında Çimkent şehrinin biraz doğusunda Sayram kasabasında dünyaya geldi. Bu kasaba İsficap veya Akşehir diye de bilinmektedir. Doğum tarihi bilinmemekte. Yusuf’u Hemedaniden (440-535=1048-1140) Şeriat ve tarikat dersleri almıştır. Hanefi mezhebine mensuptur. 562=1166 tarihinde Yesi şehrinde vefat etmiştir. Yesi şehrinde Timur’un yaptırdığı türbesinde metfundur. Bu konuşmamda verdiğim şiirler aslı ve sadeleştirilmiş haliyle Kemal ERASLAN’ın Kültür bakanlığı yayınları arasında çıkan “Ahmet Yesevi, Dîvanı hikmet,seçmeler” 1993,isimli eserden alınmıştır.

AYET
Kur’anı Kerimde insan, ay, güneş ,dağ,deniz,yıldız gibi tabiatta var olan her şeye “Ayet” diyor. Yani tabiat kanunlarının her biri bir ayettir. Yine Kur’anı Kerimde İki durak arasındaki cümle veya cümlelere de “Ayet” denir. Tabiat ayetleri=tabiat kanunları zamanın değişmesiyle değer kaybetmediği gibi Kur’an ayetleri de zamanla değer kaybetmez. “Biz Hz. Ademin soluduğu havayı istemiyoruz, biz Hz. Havvanın içtiği sudan içmeyiz. Biz iki binli yıllara özel bir hava ve su istiyoruz” demediğimiz gibi Kur’an için de söylemeyeceğiz. Çünkü Tabiatı yaratan ve Kur’anı indiren Allah dır. Onun için Ahmet Yesevi Hikmetli sözlerinin birinde “Ayet ve hadisi kim okursa kulak ver” diyor. Ayet ve Hadisden anlamayanların Mü’min olmadığını, Ayet ve Hadisi açıklayanlara Katı sözler söyleyenlerin dışının insan,içinin Şeytan olduğunu, “Hikmetler”inin Kur’anın manası olduğunu ve Sünnet kaynağından aktığını ifade eder.

Rabbimiz, Mü’min insanı tarif ederken: “Her sözü duyarlar;en güzeline uyarlar.” buyurmuş.(Zümer 18) Ülkeler arasındaki sınırları tanımayan,tel örgülere takılmayan,mayın tarlalarının üzerinden bir kuş gibi uçan,beton veya çelikten yapılmış duvarları delip geçen, “baş kestiren,savaş kestiren,ağu’lu aşı bal’a dönüştüren” sözler vardır. Bütün bu sözleri söyleyenleri, bir getiren,söyleten ve götüren vardır.
İşte o söz ve gönül sultanlarından biri ve en önemlilerinden olan Ahmet Yesevi’de Kur’an’a ve Sünnet’e kulak vermemizi öğütler:

Ümmet bolsanğ ğariblerge tabi bolğıl
Ayet hadis her kim aytsa sami bolğıl
Rızk u ruzi her ne birse kani bolğıl
Kani bolup şevk şarabın içtim muna (sayfa 48/5)

Ümmet olsan, gariplere tabi ol sen;
Ayet, hadis her kim dese sami ol sen;
Rızık, nasip her ne verse, kani ol sen;
Kani olup şevk şarabını içtim işte. (sayfa 49/5)

Mü’min irmes hikmet iştip yığlamaydur
İrenlerni ayıtkan sözin tınglamaydur
Ayet hadis güya Kur’an anğlamaydur
Bol rivayet Arş üstide kördüm muna (sayfa 68/9)

Üç harften meydana gelen “Gül” kelimesi bize dikenler arasında gülümseyen çiçeği hatırlatır. Yine üç harften meydana gelen “Bal” kelimesi de Allah’ın bize arıların ağzından hediye ettiği tatlıyı hatırlatır.
“Gül” kelimesi sözdür. Hatırlattığı şey manadır.
“Bal” kelimesi de bize tatlı bir yiyeceği hatırlatır ama; hiçbir zaman “Bal” demekle ağız tatlanmaz.

Mehmet Akif merhum da:
“Sâde bir “bal”, deyivermekle ağız tatlansa,
Arı uçmuş diye, kaçmış diye hiç çekme tasa.” (Safahat- Asım) derken, dikkatimizi kelimenin ve mananın ötesinde asıl arzu edilene çeker.

“Bal” ve “Gül” kelimeleri tatlı bir yiyeceği ve güzel kokulu çiçeği hatırlatır. Hatırlanan manadır. Ama hedefimiz manayı bilmek değil, tatmak , çiçeği görüp koklamaktır.

Mevlâna:
“Senin mana dediğin ve mana sandığın da suretten ibarettir ve iğretidir. Sen kendi uygun gördüğünle mutlu oluyorsun” ( Tahir-ül- Mevlevi 4696)
“Mana seni senden alan ve nakışa bağlanmaktan kurtaran bir ilahi yardımdır.” (T.M. 4697)

İnsan fotoğraf makinası gibi değildir. Bin tane fotoğraf makinasını bir manzaraya aynı açıdan yöneltseniz fotoğraflar aynı çıkar.
İnsana gelince, iki insan aynı manzaraya aynı açıdan baksalar yorumları ve verdikleri mana ayrı olur Ve her birinin yorumu onun kültürünü yansıtır. Altı milyar insanın algılamasıda parmak çizgileri gibi ayrıdır.
“Musa’nın elindeki asa, onun hak peygamber olduğuna şahit idi . Ona karşı çıkan sihirbazların değnekleri ise yalancı şahit olmuştu” (T.M.4289)
Sözler söyleyenine göre anlam kazandığı gibi değneklerde tutanına göre anlam kazanıyor.
“Ey şaşı, yani biri iki gören ve bir olan Allah’a ikidir , üçtür, yahut daha fazladır diyen, bunları anla ve şuurla dinle Gözüne kulak yoluyla ilaç yapmış ol.” (T.M. 4297)
“Kör olan gözlerde , Kelamı pak ve hikmeti ilahiyye ye ait sözler durmaz. Nurun aslı olan Allah’a gider.” (T.M 4298)

Allah kelamına kulağı kapayana, şeytan vesvese verir.
“Şeytanın vesvese ve efsunu ise çarpık gönüllerde , çarpık ayağın , çarpık ayakkabıya girdiği gibi girer ve durur.” (T.M. 4299)

Kur’an’ı okumakta asıl olan anlamak ve anladığıyla amel etmek/eyleme geçmektir. Ahmet Yesevi Kur’an’ı anlamayanlardan şikayet ediyor. “Biz Ahmet Yesevi yolundayız” deyip de Kur’an okumayanlar dikkatle dinlesinler:

Mü’min değil, hikmet işitip ağlamıyor;
Erenlerin dediği sözü dinlemiyor;
Ayet, hadis manasını anlamıyor;
Bu rivayeti Arş üstünde gördüm işte (sayfa 69/9

Bakara süresinin 74 üncü ayetinde Yahudilerin kalplerinin taşlardan daha katı olduğunu haber verir. Firavun karşısında el bağlayan,boyun eğen,köleliğin zevkine varan Yahudi, Hz. Musa (S.A.V.) gibi bir kurtarıcıya ihanet etmiştir. Zorlu bir düşmanla karşılaştıklarında,Musa alehhisselam’a : “Sen ve Rabbin gidiniz;onlarla harp ediniz;biz burada oturalım” diyerek kendilerine hürriyeti kazandıran peygambere ihanet etmişler. (Maide 24)

Allah’ı bırakıp, altından yapılan buzağıya tapınan, (Ta,ha süresi ayet88-91) Kurtarıcısına ihanet eden Yahudi’den insanlık ailesine karşı şefkat ve merhamet beklemek safdillik olur.

Ahmet Yesevi, Ahireti atan ,dünyaya tapan, Allahın ayetleri veya Rasülü’nün hadisleri söylendiğinde kaskatı kesilenlerin taşlardan daha katı olduğunu söylerken Bakara süresinin 74 üncü ayetinden feyz almıştır.

Taşdın katığ taşnı sorğan bi-haberler
Ukba işin arka taşlap dünya izler
Ayet hadis beyan kılsam katığ sözler
Zahir adem batınları şeytan bolur
( Ahmet Yesevi,Dîvan-ı hikmet seçmeler, Kemal Eraslan Kültür bak. Ank.1993,sayfa 192/8)

Taştan katı taşı soran habersizler,
Ukba işini arkaya atıp dünyayı izler.
Ayet hadis beyan kılsam katı söyler;
Dışları insan, iç yüzleri şeytan olur. (sayfa 193/8)

Günümüzde Allahın ayetlerine karşı harp açan insanların içi şeytan,dışı insan olduğunu,kalplerinin de kayalardan daha katı olduğunu okurken gözümüzün önünden bir şerit halinde geçen yüzsüzlere de acımadan “Allahım,bunlara din, iman nasip et” demeden geçemiyoruz.

Gerçi Seyrani :
“Getirseler yüzbin Ferhat bir yere,
Hiçbir namerdin taşbağrını delemez.” Dese de biz ölünceye kadar Rabbimizin Rahmet ayetleriyle yumuşatmaya devam edeceğiz.

Ahmet Yesevi, kendi hikmetlerinin aslında Kur’andan alındığını, bir Hadis hazinesi olduğunu,bu Hadis hazinesinden nasibini almayanların habis=pislik ve alçak olduğunu,bunların çorak gönüllerinin gülistana çevrilmesinin Kur'an dan alınan hikmetlerle mümkin olduğunu şöyle bildirir:

Mini hikmetlerim kan-ı hadisdür
Kişi buy iltmese bilgil habisdür
Mini hikmetlerim alemde sultan
Kılur bir lahzada çölni gülistan
Mini hikmetlerim ferman’ı Sübhan
Okup uksang heme ma’ni-i Kur’an
(sayfa 270/13-14)

Benim hikmetlerim kan-ı hadistir;
Kişi nasip almasa,bil habistir.
Benim hikmetlerim ferman’ı Sübhan.
Okuyup anlasan ma’nayı Kur’an.
Benim hikmetlerim alemde sultan;
Kılar bir lahzada çölü gülistan.
(sayfa 271/13-14)

Kur’an’ı Kerimde yüzlerce kere “Allah ve Rasül” kelimeleri birlikte zikredilmiş meselâ: “Allah ve Rasülü’ne itaat ediniz” gibi veya “Kim Allah’a ve Rasülü’ne ısyan ederse...”gibi ayetlerde birlikte anılmış.

Günümüzde bir avuç insan, peygamberi devreden çıkarmaya çalışır. Bir çıkarabilirse işinin kolaylaşacağına inanır. Çünkü her ayete dilediği gibi mana verecek ve İslâmi görevlerden kaytarmanın yollarını arayacak.

Ama Ahmet Yesevi ise,Allah sözüne ve Rasülüllah sünnetine inanmayanların, Muhammed (S.A.V.) e ümmet olamayacağını bildirir.

Tengri Taala sözin Resulu’llah sünnetin
İnanmağan ümmetin ümmet dimes Muhammed
(sayfa 288/4

Tanrı Teala sözüne, Resullullah sünnetine
İnanmayan ümmetine, ümmet demez Muhammed.
(sayfa 289/4)

SÜNNET: Sevgili peygamberimizin, söylediği, yaptığı ve onayladığı şeylere sünnet diyoruz. Ahmet Yesevi, Mustafa’nın(S.A.V.) yolunda olmayı, canı gönülden sözlerini yerine getirmeyi,sünnetlerine sıkı sarılıp Ona ümmet olmayı öğütlerken, Fasık ve Facir insanların Namaz kılmadığını Oruc tutmadığını, Rasülüllah sünnetine değer vermediğini, sünnete uyarak ağzını fırçalamadığını,kafir de olsa haksız yere kimsenin incitilmemesi gerektiğini haber vererek Bizi Rasülüllah’ın Sünnetine da’vet eder.

Sünnet imiş kafir bolsa birme azar
Konğli katığ dil-azardın Huda bizar
Allah hakkı andağ kulğa Siccin tayyar
Danalardın iştip bu söz aydım muna
(sayfa 56/22)

Sünnet imiş, kafir de olsa, incitme sen;
Hudâ bizardır katı yürekli gönül incitenden;
Allah şahit, öyle kula hazırdır Siccin;
Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte.
(sayfa 57/22)

Sünnetlerin muhkem tutup ümmet boldum
Yir astığa yalğuz kirip nurğa toldum
Hak-peresler makamığa mahrem boldum
Tiğ-ı batın birle nefsni yançtım muna
(sayfa 56/23)

Sünnetlerini muhkem tutup ümmet oldum;
Yer altına yalnız girip nurla doldum;
Hakk’a tapanlar makamına mahrem oldum,
Batın kılıcı ile nefsi parçaladım işte. (sayfa 57/23)

Hoca Ahmet Yesevi,Sünnetlere sımsıkı sarılmada öyle ileri gitmiş ki, Sevgili peygamberimiz 63 yaşında vefat ettiği için Ahmet Yesevi’de kendine toprak altında mezar gibi bir yer yaptırmış ve ölünceye kadar orada yaşamış.

Tabiidir ki, bu hal yalnız ona özel bir haldir. Ümmetin hepsi için Sünnet değildir. Bir zamanlar dervişin biri, ayakkabı giymezmiş. Çağımızda bir kısım insanlarımızın hayvanları korumak için kürk ve deriden yapılmış elbise giymediği gibi. Şehrin valisi dervişi çağırmış ve “Seni kutlarım. Ayak senin. İstediğin gibi gezebilirsin. Ancak , “Deriden yapılmış ayakkabı giymek haramdır” diye fetva verme” diye uyarmış. Günümüzde oltayla tutulan balığı yemeyen bir değerli insanı, saygıyla karşılarız. Ancak “Bu balığı yemek haramdır” fetvasını saygıyla karşılamayız.

Hoca Ahmet Yesevi,kendisi toprak altına girmiş ama hiç bir müridine tavsiye etmemiş ki, uygulayan olmamış.

Fasık facir heva kılıp yirni basmas
Ruze namaz kaza kılıp misvak asmas
Resulüllah sünnetlerin közge ilmes
Günahları kündin künge artar dostlar (sayfa 164/9)

Sevgili peygamberimiz: “Eğer ümmetime meşakkat/zorluk vermeyecek olsaydım, her namazda ağızlarını misvak lamayı/fırçalamayı emrederdim.” Buyurmuş.(Ebu Davud,Taharet,bab 25 hadis 46,Buhari, Cum’a 8 Müslim, Taharet 43)

Beş vakit namazda diş fırçalamak, zor gelenler, hiç değilse sabah namazı için apdest alırken dişlerini misvak veya fırçalasınlar, birde yatmadan önce yatsı namazı apdestini alırken fırça veya misvaklasınlar.

Fasık, facir havalanıp yere basmaz;
Oruç namaz kaza kılıp misvak asmaz;
Resulüllah sünnetine değer vermez,
Günahları günden güne artar dostlar
(sayfa 165/9)

Ümmet bolsang Mustafa’ca peyrev bolğıl
Ayğanların can u dilde sin hem kılğıl
Kiçe kayim kündüzleri sayim bolğıl
Çın ümmetni rengi misl-i saman irür
(sayfa 214/7)

Ümmet olsan, Mustafa’nın peşinde ol sen;
Dediklerini can ve gönülden hem kıl sen;
Gece ayakta, gündüzleri oruçlu ol sen;
Gerçek ümmetin rengi tıpkı saman olur.
(sayfa 215/7)


Sünnetlerin muhkem tutup ümmet bolğıl
Kiçe kündüz dürud aytıp ülfet bolğıl
Nefsni tifip mihnet yitse rahat bolğıl
Andağ aşık iki közi giryan irür (sayfa 214/8)

Sünnetlerini sıkı tutup ümmet ol sen;
Gece gündüz selam verip ülfet ol sen;
Nefsi tepip mihnet erse, rahat ol sen;
Öyle aşık iki gözü giryan olur. (sayfa 215/8)
Son günlerde Alevi vatandaşlarımıza şirin görünmek için, ağzını bozan, hem Sünni’ye,hem Alevi’ye yaranamayanlar, Ahmet Yesevi ye kulak versinler ve orta yoldan ayrılmasınlar.

DÖRT HALİFE:
Gördüğü an inanan Ebu Bekr-i Sıddîkdir
İkincisi yâr olan adaletli Ömerdir.
Üçüncüsü yâr olan haya sahibi Osmandır.
Dördüncüsü yâr olan Hak arslanı Alidir. (sayfa 291,293,295,297)

EMRİ BİL-MA’RUF
Er kişi,kendini Rabbinin huzurunda bilecek. Onun emrettiklerini insanlara öğretecek ve uymalarını sağlayacak.Rabbin yasakladığı şeylerden kendisi kaçındığı gibi başkalarının da yapmasını engelleyecek. Eğer er kişi bunu yaparsa Allah ona kuvvet verir.

Emri maruf nehy-i münker bilip kılsa
Yatsa kopsa bir Huday’nı hazır bilse
Ta ölgünçe hacesiğa hizmet kılsa
Kuvvet birür anı ne dip düta kılsun
(sayfa 142/7)

Emr-i maruf, nehy-i münker bilip kılsa,
Yatsa, kalksa bir Hüda’yı hazır bilse,
Ölene kadar hacesine hizmet kılsa;
Kuvvet verir, onu ne diye iki kat kılsın? (sayfa 143/7)

Akil irsenğ irenlerge hizmet kılğıl
Emr-i maruf kılğanlarğa izzet kılğıl
Nehy-i münker kılğanla

ŞERİAT-TARİKAT-HAKİKAT-MA’RİFET
Şeriat: “Kanun’u ilâhidir. İnsanları âb’ı hayat kaynağına kavuşturan muazzam ve mübarek yoldur.”
Tabiat kanunlarına uyum sağladığımız oranda rahat ederiz. Kanun’u ilâhi olan “Şeriat”a da uyum sağladığımız oranda huzur buluruz. İnsani kanunlar koyucusunun kültürü kadar geniştir. Onun içindir ki siyasilerimiz “Bu elbise bu millete dar geliyor. Her tarafından sökülüyor” diyorlar. Allahın kanunu ise çocuğun cildi gibidir. Yaşına, şişmanlık ve zayıflık durumuna göre ayarlıdır.
Tarikat: Şeriat yolunda adam gibi yol almaktır.
Hakikat: eşyanın ve ahkâmın aslını esasını öğrenmek.
Ma’rifet: Şeriat ahkâmını tarikat yolunda tatbik ederek eşyanın ve ahkâmın hakikatını öğrendikten sonra bütün varlığıyla Bâki olan Allah’a bağlanmaktır.
Ahmet Yesevi, Şeriatı öğrenmeden Tarikata girilemeyeceğini,girerlerse İmanlarını Şeytanın çalacağını,Şeriat’ın ,imanımızı koruyan bir post olduğunu haber verir.

Tarikate şeriatsiz kirgenlerni
Şeytan kilip imanını alur irmiş
Uşbu yolnı pirsiz dava kılğanlarnı
Sersan bolup ara yolda kalur irmiş.
(sayfa 216/1)

Tarikate şeriatsiz girenlerin
Şeytan gelip imanını alır imiş.
İşbu yolu pirsiz dava kılanları
Şaşkın olup ara yolda kalır imiş.
(sayfa 217/1)

Şu alemde rüsva bolup kan yutmasang
Şeriatda tarikatda pir tutmasang
Hakikatda canu tendin pak ötmeseng
Ğafletlerdin sini ne dip cüda kılsun
(sayfa 140/3)

Bu alemde rüsva olup kan yutmasan;
Şeriatte, tarikatte pir tutmasan,
Hakikatte candan, tenden tam geçmesen,
Gafletlerden seni ne diye ayırı versin?
(sayfa 141/3)

Kul Hace Ahmed Kırkğa kirding nefsingni kırk
Munda yığlap ahiretde bolğıl arık
Post-ı iman şeriatdur mağzı tarik
Tarik kirgen Hak’dın ülüş aldı dostlar (sayfa 80/15)

Kul Hace Ahmet, kırka girdin kır nefsini;
Burada ağlayıp ahirette temizle kendini;
İman postu şeriattir, tarikat bil esasını;
Tarikate giren Hak’tan nasip aldı dostlar.
(sayfa 81/15)

Tarikatdur bu yol atın bilse derviş
Marifetni metaıdın alsa derviş
Özge yollar bad-ı heva sansa derviş
Hakikatnı meydanıda ir ol bolur.
(sayfa 188/6)

Tarikattir bu yol adını bilse derviş,
Marifetin metaından alsa derviş,
Başka yollar beyhudedir, sansa derviş,
Hakikatin meydanında er o olur.
(sayfa 189/6)

Yunus Emre ise Şeriat için bakın ne diyor?:

Mumsuz bal’dır Şeriat,tortsuz yağdır tarikat.
Dost için balı yağa ne için katmayalar?
(Yunus Emre Divanı s:37, Faruk Timurtaş,Kül.Bak.Yay.1980)

_________________
"Bismillah dep beyan eyley hikmet aytıp
Taliblerge dürr ü gevher saçdım mena..."


Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî [ Qaddesallahu Teala Sırrahul-Azîz ]


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevi
MesajGönderilme zamanı: 09.06.10, 13:34 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 21.12.08, 12:25
Mesajlar: 641
Ahmet Yesevi’nin Din Anlayışı ve Bektaşilikteki Bazı Yansımaları

Prof. Dr. Hasan Onat


19 Ağustos 2009

Konunun Önemi

Ahmet Yesevi, bugün bile adından saygı ile söz edilen, Türklerin din anlayışına damgasını vurmuş önemli bir şahsiyettir. Onun varlığı, Türk dünyasının hemen her yerinde, Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Türkmenistan’da vb. sanki halen yaşıyormuşçasına hissedilir. Daha da ötesi, aradan geçen asırlar, bir yandan Ahmet Yesevi’yi mitolojik bir öge haline getirmiştir; öte yandan da, Türkler’in birbirlerini anlamaları, yeniden tanıyabilmeleri için kendisine sarılacakları bir ortak sembol haline dönüştürmüştür. Her ne kadar Ahmet Yesevi’nin gerçek hüviyeti, adı etrafında oluşturulan efsanelerle gölgelenmiş/perdelenmiş ise de, bu durum çekirdek halinde Ahmet Yesevi gerçeğinin bir tür korunma altına alınarak, aradan geçen onca asra rağmen bir anlamda yaşamaya devam etmesini sağlamıştır. Belki birden çok Ahmet Yesevi ortaya çıkmıştır; ama Ahmet Yesevi hepsinde öz olarak korunmuştur. Sonuçta, Ahmet Yesevi bütün Türklerin ortak dili haline gelmiştir. Bu sebepten Ahmet Yesevi, sadece Türkiye için, Türkiye’deki Alevilik-Bektaşilik için değil, bütün Türk dünyası için özel bir önem taşır.

Ahmet Yesevi, Arapça’nın bilim dili olarak genel kabul gördüğü, cennetin dilinin bile Arapça olduğu tartışmalarının yapıldığı bir zaman diliminde, Arapça ve Farsça bilmesine rağmen, insanlara İslam’ı anlatabilmek için kendi öz dilini, Türkçeyi tercih etmiştir. Bu tercih, onun doğrudan Kur’an’dan ve Hz. Muhammed’in sözlerinden damıtarak oluşturduğu din anlayışının, Türklerin oluşturdukları Müslümanlık için birinci derecede belirleyici olmasını sağlamıştır. Bir başka ifadeyle, Ahmet Yesevi, Türklerin İslam’ı anlamalarında istikamet veren yol haritasını çizmiştir. Ahmet Yesevi’nin günümüzde bile hem Alevi-Bektaşiler, hem de Sünni Nakşiler tarafından benimsenmesini tesadüflerle izah etmek, herhalde pek mümkün olmaz.

Öte yandan, Alevilik- Bektaşiliği, bilgi boşluğundan istifade ederek, keyfi bir inşa faaliyetiyle İslam’dan ve Türk Tarih bütünlüğünden kopartmak isteyen, Alevilik-Bektaşiliğin İslam’la alakasının olmadığını iddia edenlere verilebilecek en güzel cevap Ahmet Yesevi’nin Hacı Bektaş Veli’nin, Yunus Emre’nin görüş ve düşüncelerinin, din anlayışlarının gözler önüne serilmesiyle ortaya çıkan cevap olacaktır. Ahmet Yesevi, Türklerin İslam’la bağlarını anlama açısından bir kilit isimdir. Onun görüş ve düşünceleri, farklılıkların zenginlik olabilmesinin olmazsa olmaz koşulu olan “temel ortak payda”nın yeniden tespitinde bize ışık tutacaktır. Gerek Alevilik-Bektaşilik konusunda, gerekse farklı din anlayışları ve farklı dini oluşumlarla ilgili olarak Türklük ve İslam temel ortak paydasını göz ardı ederek farklılıkları öne çıkartmaya çalışan yaklaşım biçimlerinin, -eğer art niyet yoksa- ne kadar bilimsel olduğu daima tartışmaya açık olacaktır. Bilimsel açıdan da, stratejik açıdan da doğru olan, farklılıklardan önce mevcut olan ortak paydayı ortaya koymak, daha sonra farklılıkların yerinin o ortak paydaya göre belirlenmesine imkan sağlamaktır. Yeni bir uygarlık inşaında bütün Türkleri seferber etmek isteyenler de, Ahmet Yesevi’nin ruhundan yardım almak zorundadırlar. Hacı Bektaş Veli’nin sözünü hatırlamakta fayda vardır: “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”. Öyleyse, yolumuzu aydınlatacak olan, bizi özgürleştirecek olan doğru bilgi ve bilimdir.

Ahmet Yesevi’nin hayatı ve eserleri

Ahmet Yesevi, Tasavvuf düşüncesinin egemen olduğu bir ortamda doğmuş ve büyümüştür. Batı Türkistan’da Sayram kasabasında doğduğu bilinmektedir. Yedi yaşlarında iken annesini, daha sonra da babası Şeyh İbrahim’i kaybeder ve kız kardeşinin yanında kalır. Ablası ile birlikte gittiği Yesi’de ilk tahsiline başlar ve Arslan Baba ile tanışır. Hikmetlerde, yedi yaşında iken Arslan Baba’nın kendisini bulduğu şöyle dile getirilir:
“Yedi yaşında Arslan Baba’m arayıp buldu. / Gördüğü her sırrı perde ile sarıp örttü. / ‘Allah’a hamd olsun, gördüm’ dedi, izim öptü; / O sebepten altmış üçte girdim yere. / Azrail gelip Arslan Baba’m canını aldı; / Huriler gelip ipek kumaştan kefen biçti; / Yetmiş bin kadar melek toplanıp geldi; / O sebepten altmış üçte girdim yere”.
(Kemal Eraslan, Divan-ı Hikmetten Seçmeler, Ankara 1991, 63).

Arslan Baba’nın vefatından sonra Ahmet Yesevi’nin o zamanın önemli ilim merkezlerinden biri olan Buhara’ya gittiğini görmekteyiz. Burada hocası Yusuf Hemedani ile tanışır ve ona intisap eder. Kısa zamanda Yusuf Hemedani’nin en gözde müritleri arasına girmeyi başarır ve onun üçüncü halifesi olur. Şeyhinin vefatını müteakip, ikinci halifenin de vefat etmesi üzerine irşat ve terbiye faaliyetlerine başlar. Ancak bir süre sonra buradaki görevini Abdulhalik Gücduvani’ye bırakarak Yesi’ye döner ve 562/ 1166 tarihinde orada vefat eder. (Fuat Köprülü, “Ahmed Yesevi”, İslam Ansiklopedisi c. I, s. 210 vd. ; Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ank. 1991, 61vd.; K. Eraslan, 6 vd.)

Ahmet Yesevi’den bize intikal eden en önemli miras, onun Hikmetler’idir. Hikmet, veciz bir şekilde “dini-tasavvufi özlü söz” olarak tanımlanabilir.(Eraslan, 33). Ahmet Yesevi, İslam’ı, Kur’an’dan ve Sünnet’ten anladıklarını ana dili Türkçe’yi kullanarak manzumeler halinde insanlara anlatmaya çalışmıştır. Divan-ı Hikmet, onun sözlerinin, ona ait olduğuna inanılan manzumelerin toplandığı bir divandır. Hikmetlerin tamamı göz önüne alındığında üzerinde yoğunlaşılan ana konuların Allah ve Peygamber sevgisi, Allah’ın birliği ve sıfatları, öldükten sonra dirilme ve kıyamet, Peygamberin sünneti, zühd ve takva, Allah’ı anma, Yesevi tarikatının adab ve erkanı gibi hususların teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Hikmetler, kısaca söyleyecek olursak, İslam’ın yüksek ahlakının damıtılarak insan idrakine sunulmuş halidir. Ahmet Yesevi, ahlak merkezli bir din anlayışının toplumda makes bulabilmesi için çalışmış, konuşmuş ve hikmetler söylemiştir.

Geleneğimizde, sevilen, şöhret bulmuş bir şairin ismi kullanılarak, onunkilere benzer bir üslupla şiir söylemek gibi bir gerçeğin olduğu bilinen bir husustur. Ahmet Yesevi de taklit edilerek, onun mahlası kullanılarak pek çok hikmet ortaya çıkmış olabilir. Ancak, K. Eraslan’ın da belirttiği gibi, “Kime ait olursa olsun bütün hikmetlerin temelinde Ahmed-i Yesevi’nin inanç ve düşünceleri, tarikatının esasları bulunmaktadır”. (Eraslan, 34). Hikmetlerle ilgili müellif nüshası yazmanın bulunmayışı, bu şiirlerin onun adı kullanılarak piyasaya sürüldüğü şeklindeki bir anlayışı doğrulamaz. Çünkü, farklı Türk topluluklarında hikmetleri ezberleyen ve okuyan bazı kimselerin olduğu bilinmektedir. Bunun anlamı, hikmetler hem yazılı metinler halinde, hem de ezberden, hafızadan hafızaya aktarılarak günümüze ulaşmıştır. Hikmetlerin bütünü üzerinde kafa yorulduğu zaman, Ahmet Yesevi’ye ait olanla ona izafe edileni ayırmanın da çok zor olmadığı görülmektedir. Üstelik, bir başka gerçek daha dikkat çekmektedir: Hikmetler olarak bize kadar ulaşan manzumelerde, Ahmet Yesevi’nin kullandığı “asıl vezin” olduğu gibi muhafaza edilmiştir. (İ. Hakkulov, 31)

Ahmet Yesevi’ye atfedilen bir diğer eser “Fakr Name”dir. Kemal Eraslan, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi’nde, 1977 yılında “Yesevi’nin Fakr Namesi” adı altında hem eseri, hem de günümüz Türkçesi’ne aktarılmış halini yayınlamıştır. Bu eserde Tasavvuftaki şeriat, tarikat, hakikat ve marifet makamları anlatılır.

Ahmet Yesevi’nin Din Anlayışı

Ahmet Yesevi’yi anlamanın en sağlıklı yolu, yer yer Tasavvufi sembollerle örülmüş olan Hikmetler’deki bilgi ve aşk boyutunu doğru okumaktan geçmektedir. Hikmetlerine, “Bismillah’la başlayarak hikmet söyleyip / Taliplere inci cevher saçtım işte”
(Eraslan, 49) diyerek başlayan Ahmet Yesevi, İslam’ı, ana kaynağından Kur’an’dan okumaktadır.
Der ki:
“Benim hikmetlerim ferman-ı Sübhan;/ Okuyup anlasan manayı Kur’an. / Benim hikmetlerim alemde sultan / Kılar bir lahzada çölü gülistan ”.
(K. Eraslan, 271)
Gerçekten de, Ahmet Yesevi, zaman zaman doğrudan bazı ayetleri iktibas etmiştir. Çoğu zaman da, Kur’an’dan aldığı manayı, kendi dilinde, insanların anlayabilecekleri şekilde “Hikmetler”e dönüştürmüştür. (Bu konuda bk. H. İbrahim Şener, “Yesevi Hikmetlerinin Kaynağı Olarak Ayetler Üzerine Bir Değerlendirme”, Yesevilik Bilgisi, hz. C. Kurnaz, M. Tatcı, Ank. 2000,ss. 199-210).
Ahmet Yesevi, sadece Kur’an’daki bilgileri bilmekle yetinmez. Ona göre alim ilmiyle amil olmalıdır; böyle bir alime her şey fedadır:
“İnci, cevher sözüm aleme saçsa, / Okuyup anlasa, Kur’an’ı açsa. / O alime canım kurban kılarım; / Bütün ev barkımı ihsan kılarım. / Hani alim, hani amil yaranlar? / Hüda’dan söylese siz can veriniz”. (Eraslan, 273-275).

Tespit edebildiğimiz kadarıyla, Kur’an’da öne çıkan iman’ın olmazsa olmaz üç temel ögesi, Allah inancı, Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna iman ve ahiret inancı, hem de Kur’an eksenli olarak Ahmet Yesevi’nin Hikmetler’inde, Hikmetlerin ruhuna sinmiş bir vaziyette karşımıza çıkmaktadır. Hikmetlerin içeriğine adeta ruh olarak sinmiş olan Tevhid anlayışını, hem bilgi ve bilinç, hem de duygu boyutunda fark etmemek mümkün değildir. Her şeyi yaratan Tanrı’dır: “Sizi, bizi Hak yarattı taat için…” (Eraslan, 105).
Tanrı bir ve Var’dır: “Bir ve Var’ım dersler verdi perde açıp; / Yer ve gökte duramadı şeytan kaçıp; / İşret kılıp, vahdet şarabından doyasıya içip; / La mekanda Hak’tan dersler aldım işte”. (Eraslan, 99). Şu ifadeler, onun Tanrı anlayışı’nı anlamamız konusunda bize yardım etmektedir: “Kul huva’llah sübhanallah’ı vird eylesem, / Bir ve Var’ım didarını görür müyüm? / Baştan ayağa hasretinle ders eylesem, Bir ve Var’ım didarını görür müyüm” (Eraslan, 89). Bir ve Var olan Tanrı’yı zikretmek; yani Tanrı’ya yönelik bilinç düzeyini yüksek tutmak gerekmektedir: “Allah diyen bendenin yerini cennette gördüm; / Huri, gılman hepsini karşı hizmette gördüm. / Gece gündüz yatmadan Hu zikrini diyenler, / Melayikler yoldaşı, Arş’ın üstünde gördüm. / Hayır, saha kılanlar, yetim gönlün alanlar, / Çahar-yarlar yoldaşı, Kevser lebinde gördüm.” (Eraslan, 317). Allah, Rahman’dır: “Rahman Rabb’im rahmetini cari kıl sen seherde; / İsyan layına battım, yardım et sen seherde. / Estağfir istiğfarı kıl sen uzak şeytandan; / Şeytan seni azdırır, penah ver sen seherde. / Ümit ile gelmişim dergahına ilahım; /Kötü amelli biriyim, elim tut sen seherde”. (Eraslan, 309). Allah’ın Kahhar sıfatı da vardır: “Kahhar adlı kahrından korkup ağlar Hace Ahmed; / Rahman adlı rahmından ümid tutar Hace Ahmed. /Günahım çok Allahım, bağışla sen günahım; / Bütün kullar içinde asi kuldur Hace Ahmed”. (Eraslan, 303).

Ahmet Yesevi, Tanrı aşkını coşku ile dile getirir: “Gelin toplanın zakir kullar, zikr edelim; / Zakirleri Hüda şübhesiz sever imiş. / Aşksızların imanı yok ey yaranlar;, / Cehennemde devamlı olarak yanar imiş. / Muhabbetli aşıkları Hüda sevdi; / Onun için dünyayı da ukbayı da terk etti; / Candan geçip, yaşın saçıp aşık oldu; / Mahşer günü didarını görür imiş. / Aşıkların gerçek dostuna can kurban; / Şevkı ile onu izleyip kılan efgan; / Aşk sevdası başa düşse hane viran; / Şeyda olup, onu izleyip yürür imiş. / Hakk’ı seven aşıkları buldu murat; / Sahte aşık olup yürüme, yarın hicap; / Kılıçtan keskin kıl köprünün adı Sırat; / Yalan dava kılan geçemeyip kalır imiş”. (Eraslan, 221).

Ahmet Yesevi, “hemen ölecekmiş gibi” ahrete hazırdır: “Kul Hace Ahmed, öleceğini bile gör sen; / Ahretin hazırlığını kıla gör sen; / Varırım diye yol başında dura gör sen; / Meleku’l-Mevt gelse, fırsat komaz imiş”. (Eraslan, 227). Ahmet Yesevi’de Tanrı aşkı, zaman zaman cennetle ilgili beklentilerin de, cehennem korkusunun da ötesine geçer. Cehennem, “aşıkların narasından kaçar”, “aşıkların yaşı ile” onun ateşi söner. (Eraslan, 159)

Kur’an, Hz. Muhammed’in en güzel örnek olduğunu söyler. Ahmet Yesevi’nin, Hz. Muhammed hakkında derin bilgisi olduğunu ve ona samimi bir aşkla bağlı bulunduğunu Hikmetler’inden anlamak hiç de zor değildir: “Ümmet olsan, Mustafa’nın peşinde ol sen; / Dediklerini can ve gönülden hem kıl sen; / Gece ayakta, gündüzleri oruçlu ol sen; /Gerçek ümmetin rengi tıpkı saman olur. / Sünnetlerin sıkı tutup ümmet ol sen; / Gece gündüz selam verip ülfet ol sen;/ Nefsi tepip mihnet erse, rahat ol sen; / Öyle aşık iki gözü giryan ol sen”. (Eraslan, 215). “Muhammed’in bilin zatı Araptır; / Tarikatın yolu bütün edeptir. / Hakikat bilmeyen insan değildir; / Biliniz hiçbir şeye benzemezdir. …/ Muhammed’i tavsif etsem kimine/ Anasının bil sen Amine/ Atasının adı Abdullah idi; / Anadan doğmadan ölmüş idi”. (Eraslan , 279 vd.) Bu Hikmet bütünüyle Hz. Peygamber’in hayat hikayesine tahsis edilmiştir. Bir başka Hikmet’te Hz. Peygamber ile ilgili duygularını şöyle dile getirir Ahmet Yesevi: “Onsekiz bin aleme server olan Muhammed; / Otuzüç bin ashaba rehber olan Muhammed. / Çıplaklık ve açlığa kanaatli Muhammed; / Asi, cani ümmete şefaatli Muhammed. / Gece yatıp uyumaz, tilavetli Muhammed; / Gerip ile yetime mürüvvetli Muhammed. / Yoldan azan şaşkına hidayetli Muhammed; / İhtiyaç olsa kime, kifayetli Muhammed. / Ebu Cehl, Bu Lehep’e siyasetli Muhammed; /Melametin sabunu, selametli Muhammed. / Namaz, oruç kılıcı, ibadetli Muhammed; / daim tespih diyici, riyazetli Muhammed”. (Eraslan, 287).

Ahmet Yesevi ve Hanefilik

Ahmet Yesevi’nin din anlayışını biçimlendiren ortam Tasavvufi bir ortam ve din anlayışının temel karakteri de Tasavvufi bir İslam anlayışıdır. Bu anlayışının inanç ve ibadet boyutunda belirleyici olan eğilim Hanefiliktir. Ahmet Yesevi’nin yaşadığı bölgede egemen olan Karahanlılar, Hanefiliği adeta resmi mezhep gibi algılamışlar ve bölgede yayılması için olağanüstü çaba sarf etmişlerdir. Hocası Yusuf Hemedani’nin Hanefi fakihi olduğu, hem onun hakkında görüş beyan edenlerin şehadetiyle, hem de ona ait olduğu iddia edilen “Rutbetu’l-Hayat” isimli risaledeki görüşlerle tespit edilebilmektedir. (Yusuf Hemedani, Hayat Nedir, çev. N. Tosun, İst. 2002). Daha da ötesi, Ahmet Yesevi’nin Hikmetler’ine yansıyan iman anlayışı, “Dört Halife” hakkındaki tutumu ve genel çerçevede din anlayışı Hanefiliğin temel ilkeleriyle büyük ölçüde örtüşmektedir.
Hanefilik, bilindiği gibi İmam Ebu Hanife’nin vefatından sonra onun adı etrafında şekillenen fıkıh ekolüdür. Daha çok Türkler arasında yayılmıştır. İmam Maturidi, bu çizgide yetişmiş, Ebu Hanife’nin itikadi görüşlerinden yararlanarak kendi din anlayışını inşa etmiş büyük bir alimdir. Ebu Hanife-Maturidi çizgisi, o zamanki ifadeyle “Ehlu’r-Rey” yani aklı esas alanların, akıl taraftarlarının çizgisidir. Gerek Ahmet Yesevi’nin, gerekse onun hocası olarak bilinen Yusuf Hemedani’nin Hanefiliği ise, “Ehlu’l-Hadis” (Hadis taraftarları)’nın derin izlerini taşıyan, sufi karakterli bir Hanefilik olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte bu noktada, tartışmayı Mürcie eksenine kaydırmak gerekmektedir. Çünkü Ahmet Yesevi’nin din anlayışının itikadi boyutunda belirleyici olan Mürcii bir temel vardır.

Mürcie birinci hicri asrın sonlarına doğru, bir yandan Emevi zulmünden, diğer yandan Harici baskısından bunalan ve uzlaşı arayan, Müslümanların ihtilaf ettikleri bazı konularda nihai kararı Allah’a havale etmeyi ilke edinen, amel-iman ayrımını ve imanda eşitliği düşünce sisteminin merkezine yerleştiren bir mezheptir. Özellikle Türkler arasında yayılma imkanı bulmuştur. İmam Ebu Hanife, Mürcie’nin temel fikirlerinin sistematik hale gelmesinde kilit isimdir. Türk dünyasının medarı iftiharı İmam Maturidi, Mürcii zeminde Ebu Hanife’nin görüşlerini merkeze alarak adı daha sonra Maturidilik olacak olan yeni bir din anlayışı, yeni bir mezhep inşa etmeyi başarmıştır. Mürcie’nin temel görüşlerini şöyle özetlemek mümkündür:

1. Büyük Günah: Bir Müslüman işlediği büyük günahı sebebiyle imandan çıkmaz ve küfre de girmez. O, bu dünyada hakiki mümindir. Yalnız işlediği günahı dolayısıyla fasıktır. Böyle birinin Ahiretteki durumu Allah'ın dilemesine kalmıştır, Allah isterse onun günahını bağışlar, isterse cezalandırır.

2. Ameller-İman Münasebeti: Mürcie, amelleri imanın bir parçası olarak görmez. Ameller imanın dışında birer farzlardır.

3. İmanda İstisna: Şartlı ve şüpheli iman olmaz. Bir mümin imanını ve mümin olduğunu açıkça şek ve şüpheye mahal vermeden ifade etmelidir. Yani " ben gerçekten müminim " demesi gerekir.

4. İman tasdiktir, ikrardır veya her ikisidir: İmanın gerçekleşmesi, ya dilin ikrarı veya kalbin tasdiki yada her ikisiyle olur. İslamı benimseyen birisi, Allah'ın birliğini, Hz. Muhammed'in resul olduğunu gönülden benimsemesi diliyle söylemesiyle mümin sıfatını kazanır.

5. İmanda Artma ve Eksilme: Ameller imanın bir parçası olmadığı için amelleri işlemekle iman artmaz, onları terketmekle veya günah işlemekle de azalmaz. Yalnız günahkar olur ve cezasını çeker. Ancak hafife alarak veya inkar ederek bu günahları işlerse imanını kaybeder.

6. İmanda Eşitlik: Bütün Müslümanlar ve inananlar, imanlarında eşittirler. Birinin imanı diğerinden daha üstün veya daha az değildir. Farklılık sadece amellerde söz konusudur.

7. İman-İslam İlişkisi: İman vasfını kazanan bir kimse aynı zamanda islam vasfını da kazanmıştır. Yani bütün Müslümanlar mümin, bütün müminler de Müslüman’dır.

8. Va'd ve Vaîd: Allah bazı ayetlerde iyilik yapanları mükafatlandıracağını va'detmiş, bazılarında ise kötülük yapanları, zulmedenleri ve günah işleyenleri cezalandıracağını veya ebedi cehennemlik olduklarından bahsetmektedir. Eğer Allah bir iyiliği karşılık mükafat vereceğini söylemişse o, bu sözünden asla dönmez ve bu mükafatı verir. Ama ebedi cehennemine koymakla tehdit etmişse, Allah bu tehdidinden rahmeti ve acıması dolayısıyla vaz geçerek kulunu affedebilir.

Ahmet Yesevi’nin Tevhid eksenli Allah aşkını esas alan tasavvuf anlayışında, Mürcie’nin amel-iman ayrımının etkilerini görmek imkan dahilindedir. Aslında Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet şeklinde sistemli hale getirilen Yesevilik’in böyle bir sıralamayı gerçekleştirmesi, amel-iman ayrımına dayalı bir açılım olarak yorumlanabilir.
Ahmet Yesevi şöyle der:
“Gelin toplanın zakir kullar, zikr edelim; / Zakirleri Hüda şüphesiz sever imiş. / Aşksızların imanı yok ey yaranlar; / Cehennemde devamlı olarak yanar imiş”
(Eraslan, 221) Bu ifadeler, Mürcie’nin iman-amel ayrımının bir adım daha ileri taşınmasıdır.

Ahmed Yesevi’nin şu sözleri, Mürcie’nin imanın tasdik olduğu görüşünü onun da paylaştığının kanıtı olarak alınabilir:
“Gerçek aşıklar geçer imiş canını atıp / Ethem gibi yağmaya verip malını atıp, / Hu Hu diye Hak zikrini diyip hoşlanıp, / İman tasdik kılıp bağrını kebap etti”.
(Eraslan, 251).
Mürcii anlayışta iman ve İslam eş anlamlı olarak da kullanılmaktadır. Ahmet Yesevi Şöyle der:
“Dünya ehlinin ahretten korkusu yok; / Ruhu tenha iman İslam hemrahı yok; / Tarikatta yol şaşırmaktan korkusu yok; / Bendeyim der, dili ile ağzı olur”. (Eraslan, 235).

İman olmadan kurtuluştan söz edilemez:
“Dirilikte din nevbetin iyi vur sen; / Ahretin esbabını burada kur sen; / Kul Hace Ahmed, iman üzre tevbeli ol sen; / İman ile varan kullar ölmez imiş”.
(Eraslan, 231).

Havf ve Reca anlayışının Ahmet Yesevi’nin neredeyse bütün dizelerinin içine işlediğini söylemek mümkündür:
“Muhabbetin şevkı ile yar iste sen; / Oruç, namaz Kadir’imin farzı olur. / Mahşergahta adaletiyle sorar olsa, / Aşıkların bir Hüda’ya arzı olur. / Arzı şudur: Hüdasına bin dad eder; / Halimi gör deyip, yaşını saçıp feryad eder; / Nara çekip mahşergahı abad eder; / Aşıkların gönlünün ahı karzı olur… / Günahlarından korkup daim ağlayıp durur; / Mahşer günü neylerim delip kanlar yutar; / Sırat adlı güzergahta başı karışır; / Hacesine kırılmışlık arzı olur”. (Eraslan, 233).

Ahmet Yesevi’nin Hikmetleriyle Türkler’in gönlünü fethetmiş olmasının, Türkler’in din anlayışlarının Tevhid merkezli ve ahlak temelli olarak şekillenmesi üzerindeki en önemli etkenlerden birisi olduğunu düşünmekteyiz. Aslında uzun süre Araplara direnen Türkler, bir süre sonra gönüllü olarak kitleler halinde Müslüman olup, İslam’ın bayraktarlığını üstlenmişlerdir. Öyle zannediyoruz ki, Türkler’in Araplara karşı gösterdikleri direncin kırılmasında en önemli saiklerden birisi Mürcie’nin imanda eşitlik ilkesi olmalıdır. Araplardaki asabiyet, Mevali denilen gayrı Arap Müslümanları bir tür “köle” gibi görmelerine yol açmıştır. Daha hicri 67 yılındaki Muhtar es-Sakafi hareketinde, ona yöneltilen eleştirilerin başında “Mevali’nin ata bindirilmesi ve ganimetlerden pay” alması geliyor; Muhtar’ı “köleleri ayartmak”la suçluyorlardı. Haccac döneminde kitleler halinde Müslüman olan bazı toplulukların, vergiden kaçtıkları için Müslüman oldukları ileri sürülerek Müslümanlıklarının kabul edilmediği kaynak eserlerde yer almaktadır. Belki de bu yüzden Şuubiyye oluşmuştur. Arapların üstten bakışları karşısında Arap olmayan Müslümanlar kendilerini ilme vererek, şiirle ve edebiyatla uğraşarak ciddi bir kimlik inşaı süreci başlatmışlardır. Bu süreçte muazzam bir birikim ortaya çıkmıştır.

Ahmet Yesevi’nin, Arslan Baba’nın Hz. Peygamber’in emaneti olan “hurma”yı alması, her ne kadar doğrudan Hz. Muhammed’e bağlı olduğunu, onun İslam anlayışını, onun sünnetini esas aldığını gösterse de, kendisine kadar geçen zaman diliminde ortaya çıkan, başta Araplardaki kabile asabiyeti olmak üzere pek çok olumsuzluğun İslam’la özdeşleştirilmemesi gerektiği şeklindeki bir yüksek bilincin mevcudiyetini de göstermektedir. Sünni fikih kitaplarındaki evlenme ile ilgili “küfüvvet” (denklik) bahislerine şöyle bir göz atmak bile Araplardaki taassubun boyutlarını görebilmek için yeterlidir. Halifenin Kureyşten olması gerektiği iddiası da bu doğrultuda örnek olarak hatırlatılabilir.

İşte Ahmet Yesevi’nin “Fakır Name”sindeki “fakr”ının, Hikmetlerine serpiştirdiği “gönlü kırık”lara, “garipler”e, “yetimler”e özen gösterilmesi ile ilgili feryatlarının, her ne kadar “Melamet” koksa da, “imanda eşitlik” ilkesinin ışığında daha derin bir anlam kazanabileceğini düşünmekteyiz. Ahmet Yesevi’ye kulak verelim: “Sözü didar isteyen herkes için söyleyip, / Canı cana bağlayarak damarları ekleyip, / Garip, fakir, yetimlerin gönlünü avlayıp / Gönlü bütün kimselerden geçtim işte. / Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen; / Öyle mazlum yolda kalsa, hemden ol sen; / Mahşer günü dergahına mahrem ol sen; / Ben-sen diyen kimselerden geçtim işte”. (Eraslan, 49).

Ahmet Yesevi ve Şiilik

Köprülü, İslam Ansiklopedisi’ndeki “Ahmed Yesevi” maddesinde Ahmet Yesevi’nin bölgedeki Şii cereyanların etkisi altında kaldığının tahmin edilebileceğinden söz eder. Divan-ı Hikmet’i bu gözle taradığımızda, onun Şiiliğin etkisinde kaldığına dair herhangi bir kanıt bulabilmek pek mümkün görünmemektedir. Hemen akla gelebilecek husus, Ahmet Yesevi’nin “Dört Halife” hakkında ne düşündüğüdür. Ahmet Yesevi, Hz. Ebu Bekir’den de, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’den de övgüyle söz ettiği gibi, hilafet sırasına özel bir vurgu da yapar. Onun Dört Halife ile ilgili olan Hikmetler’inin ilk dört dizeleri şöyledir:
“Gördüğü an inanan Eba Bekr-i Sıddik’dir; / Üstün olup dayanan Eba Bekr-i Sıddik’dir. / Dertleşende ağlayan, kulluğa bel bağlayan, / İç bağrını dağlayan Eba Bekr-i Sıddik’dir”. (Eraslan, 291); “İkincisi yar olan adaletli Ömer’dir; / Mü’minlere yar olan adaletli Ömer’dir. / Bilal’a ezan okutan,şeraiti bildiren, / Din sözünü anlatan adaletli Ömer’dir” (Eraslan, 293); “Üçüncü yar olan haya sahibi Osman’dır; / Her nefeste yar olan haya sahibi Osman’dır. / Hak Resul’ün damadı, dinimizin abadı, / Bendelerin azadı haya sahibi Osman’dır” (Eraslan, 295); “Dördüncüsü yar olan Hak arslanı Ali’dir; / Hem Mirac’da yar olan Hak arslanı Ali’dir. / Dediği sözü rahmani, görsen yüzü nurani, / Kafirleri karın Hak arslanı Ali’dir”. (Eraslan, 297).

Hikmetler’de, Şiiliğin karakteristiklerinden olan “imametin nass ve tayinle olduğu, Ali’nin soyuna tahsis edildiği, imamların masum oldukları” (H. Onat, Emeviler Devri Şii Hareketleri, Ank. 1993) şeklindeki anlayış biçimlerinin tezahürlerini görmek de pek mümkün değildir.
Hz. Peygamber’in uzunca anlatıldığı bir Hikmet’in sonunda Hz. Ali ile ilgili şu dizeler yer alır:
“Tavsif etsem, Ali şir-i Hüda’dır; / Kılıç ile kafiri kırmaktadır. / Kafirleri kılar imana davet; / Vermekte her zaman İslam’a kuvvet. / Mü’min olanını alıp gelmekte; / Kabul kılmayanı kırıp gelmekte. / Kılıç ele alıp binende Düldül, / Kafirler kavmine düşmekte gulgul. / Elindeki silahı Zülfikar’ı, / Savaşanda uzalır kırk karı. /Ali’nin var idi onsekiz oğlu; / Onun her birisi ulu tuğlu. / Ali İslam için kanlar yutmakta; / İslam’ın tuğunu muhkem tutmakta. / Hace Ahmet garipliğe düşmüştür; / Resul evladına sözler katmıştır”. (Eraslan, 283, 285).
Bu dizelerde, biraz mitolojik boyut olsa da, Ali’ye herhangi bir ilahi güç izafe edilmemektedir. Ahmet Yesevi, Hz. Ali’nin Hz. Muhammed’den sonra dördüncü halife olduğu kanaatindedir.

Aşirbek Kurbanoğlu Müminov, “Mübeyyidiyye- Yaseviyye Alakası Hakkında” başlıklı makalesinde, bir Nesebname’ye dayanarak, Keysaniyye’den Ebu Muslim taraftarlarına Maverünnehir bölgesinde Mübeyyidiler denildiğini, Ahmet Yesevi’nin atalarının da bu koldan olduklarını, Divan-ı Hikmet’te ismi geçen bazı sufilerin de Mübeyyidi olduğunu iddia etmektedir. “(Mübeyyidiyye- Yaseviyye Alakası Hakkında”, BİR Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, sayı 1, İst. 1994, ss.115-123).

Aşirbek’in de belirttiği gibi, eğer “Mübeyyidiler’in de ideolojilerinin esasını ‘masum imam’ hakkındaki inanış oluşturuyordu” (Aşirbek, 117) ise, bu anlayış biçiminin bir şekilde Hikmetler’e yansıması gerekirdi. Üstelik, Ahmet Yesevi’nin yaşadığı bölgede Hanefilerin etkin olduğu bilinen bir husustur. Bütün bunlar Aşirbek’in “Yeseviyye Tarikatı’nın doktrini, asırlara yayıyan Türkistan Mübeyyidileri’nin doktrini ile adetlerinin devamı olmuştur” (Aşirbek, 123) şeklindeki iddialarının tartışılması gerektiğini göstermektedir.

Ahmet Yesevi’nin Hikmetler’inde geçen,
“İşittiler Baba Maçin o zamanda, / Ahmed adlı bir şeyh çıkmış Türkistan’da; / Sohbet kılmış kız ile erkek orda; / Men’etmeğe Türkistan’a geldi dostlar”
(Eraslan, 181)
dizelerinde dikkat çekilen kadın-erkek birlikte sohbet yapıldığı ile ilgili üzerine Baba Maçin’in olayı tahkik için gelmiş olması, ancak sonunda Ahmet Yesevi’nin ermiş olduğunu anlayıp ona bağlanması, o zamanlar Türk toplumunun sosyal yapısını aksettiren ilginç bir örnek olarak alınabilir. Türk kadını, erkeği ile beraber hep hayatın içinde olmuştur. Çarpık modernite ve çarpık kentleşme ile birlikte ortaya çıkan kaç-göç gibi olayları, ne Türk geleneği ile, ne İslam ile izah etmek mümkün olabilir. Bugün bile Anadolu’nun köylerinde kadınlar hep erkeklerinin yanıbaşındadırlar; hatta çoğu zaman onlardan bir adım öndedirler.

Ahmet Yesevi’nin Tasavvuf Anlayışı ve Bektaşilik’teki Bazı Yansımaları

Ahmet Yesevi, İslam’ı ana kaynaklarından öğrenme imkanına sahip olmuştur. Kur’an, insanlar arasında tek üstünlük ölçüsünün “takva” yani Allah’a yönelik bilinçli saygı olduğunu belirtir. (Hucurat, 13). Ahkaf suresinin 13. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “ Doğrusu Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra da dosdoğru gidenlere korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. İşte onlar cennetliklerdir, işlediklerine karşılık olarak içinde temelli kalacaklardır”. Tevhid insanı özgürleştirir. Kendi varlığının farkında olan özgür insan, hayatın bir sınav olduğunu kavrar; sorumluluk bilincinin geliştirerek hayatın anlamını yakalamaya ve insanlığını en iyi şekilde gerçekleştirmeye çalışır. Burada esas olan, öncelikle imandır; imanın da özünü Tevhid oluşturur. Daha sonra da amel gelir; onun da özünde “doğruluk ve dürüstlük” vardır. İnsanın “taat” için yaratıldığına dikkat çeken Ahmet Yesevi, şeriat, tarikat, marifet, hakikat olarak sistemleştirdiği tasavvuf anlayışını, bütünüyle ahlaki bir zemin üzerine inşa eder. O, Hz. Peygamber’in “ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurduğunun farkındadır.

İnsan, yaratılmış varlıklar içinde kendi varlığının farkında olan tek varlıktır. Yüce Yaratıcı, insanları uyarmak için vahiy göndermiştir. Din, insan hayatına anlam kazandırabilmek için, öncelikle insana kendini tanıtmayı, bir başka ifadeyle kendi varlığının farkına var imkanı sağlamayı hedef alır. Bunun tasavvuf dilindeki adı “Kendini bilmek”tir. Ahmet Yesevi şöyle der: “Gerçek alim yastığını taştan kıldı; / Anladığı şeyi aleme dedi. / Kendini bildi ise Hak’kı bildi; / Hüda’dan korktu ve insafa geldi”. (Eraslan, 275).

“Kendini bilen Rabbini bilir” ilkesi, Ahmet Yesevi’nin Hikmetleri’nin yer yer özeleştiriye dönüşmesinde etkin olan hususlardan birisidir. Kendini bilen insan, öncelikle “kendi kadrini bilir”.
“Yazık, insan kendi kadrini kendi bilmez; / Benlik kılıp iyilere değer vermez; / Hu sohbeti kurulan yere kaçıp gelmez; / O vefasız ahde ne diye vefa kılsın” (Eraslan, 143). Kendini bilmek, Allah aşkına açılan kapı gibidir. Şöyle der Ahmet Yesevi: “Altmış iki yaşta Allah ışık saldı; / Baştan ayağa gafletlerden kurtarıverdi; / Can ve gönlüm, akıl ve idrakim ‘Allah’ dedi; / Bir ve Var’ım didarını görür müyüm?” (Eraslan, 93). Bu ifadeleri, belirli bir bilinç düzeyinde Aşk yolunda aydınlanma ve arınma olarak anlamak mümkündür. Burada ilginç olan husus, insanın akıl ve duygu bütünlüğü ile, ya da insanın bütün melekeleri ile, bütün hücreleri ile “Allah” demesi, Allah hakkında üst seviyede bilinçli olmasıdır. Bu durumu, insan hayatında farklı bir düzlem, farklı bir boyut olarak yorumlamak imkan dahilinde görünmektedir. Ahmet Yesevi’yi anlamaya çalışalım: “Aşk davasını bana kılma, sahte aşık; / Aşık olsan, bağrın içinde göz kanı yok. / Muhabbetin şevki ile can vermese, / Boşa geçer ömrü onun, yalanı yok. / Aşk bağını mihnet ile göğertmesen, / Hor görülüp şom nefsini öldürmesen, / Allah deyip içine nur doldurmasan. / Vallah billah sende aşkın nişanı yok. / Hak zikrini can içinde çıkartmasan, / Üçyüz altmış damarını tepretmesen, / Dört yüz kırk dört kemiğini kül kılmasan, / Yalancıdır, Hakk’a aşık olanı yok”. (Eraslan, 111).

Türk Müslümanlığı’nın ahlak temelli yapısının ana çizgilerinin Ahmet Yesevi tarafından belirlendiğini söylemek pek yanlış olmasa gerektir. Türkler arasında yayılan mezheplere baktığımız zaman, “ahlak temelli Müslümanlık” ifadesinin ne anlama geldiğini daha kolay anlayabiliriz. Türkler arasında itikat boyutunda Haricilik, Eş’arilik; amel boyutunda Hanbelilik, Şafiilik yaygın kabul görmemiştir. Şia, her ne kadar erken dönemde Zeydi izlere rastlanılsa da Türkler arasında 16. asırda Safevilerle birlikte yayılmıştır. Bir başka ifadeyle bugünkü İran’ı ve Azerbeycan’ı zorla Şiileştiren bizim Safeviler olmuştur. Erdebil Tekkesi devlete dönüşürken, Şiilik de resmi mezhep/ideoloji olarak seçilmiş; Kızılbaş Türkler Safevilerin egemen oldukları bölgeleri, tabir yanlış değilse “zorla” Şiileştirmişlerdir. Türklerin din anlayışlarının ahlak temelli olmasında etkin olan ana sebebin Mürcie’nin “amel-iman ayrımı”nı merkeze alan yaklaşımı ve Mürcii zeminde yetişen Ebu Hanife’nin İslam’a yaklaşım tarzı olduğu kanaatindeyiz. Nitekim İmam Maturidi, Ebu Hanife’nin fikirlerini merkeze alarak Türk kafasına uygun bir Maturidilik inşa etmeye çalışmıştır. Ahmet Yesevi’nin doğrudan Maturi’nin etkisinde kalıp kalmadığını tespit edebilmek şimdilik pek mümkün görünmemektedir. Bu sebepten de onun doğrudan Ebu Hanife eksenli bir Mürcii anlayışın içinde yetiştiğini düşünmekteyiz.

Ahmet Yesevi’nin din anlayışı, iki ana kol halinde yayılma imkanı bulmuştur. Orta Asya içlerinde Nakşilik; Anadolu’da Bektaşilik. Bektaşiliğin Ahmet Yesevi ile doğrudan irtibatının olup olmadığı elbette tartışılabilir. Hacı Bektaş Veli’nin doğrudan Ahmet Yesevi’nin müridi olduğunu söylemek elbette mümkün değildir. Ancak, ister arada Lokman Perende olsun, isterse olmasın, Tasavvufi anlayışta “manen bağlılık” da kabul görmektedir. Kanaatimize göre, Ahmet Yesevi’nin Arslan Baba metaforu üzerinden Hz. Peygamber’e bağlanması da buna benzer bir örnek olarak alınabilir.

Yesevilik-Bektaşilik ilişkisinde önemli olan, Hacı Bektaşi’nin bağından öte, insanların Ahmet Yesevi’ye yönelik bir bağ tesis edip etmedikleri; onunla ilgili bir aidiyet duygusu geliştirip geliştirmedikleridir. Bunu da tespit edebileceğimiz en önemli kaynaklar Menakıbnamelerdir. Biz, sadece Abdülbaki Gölpınarlı’nın hazırladığı Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli “Vilayetname” de ve Esat Coşan hazırladığı Makalat’da görebildiğimiz bazı tezahürlere dikkat çekmek istiyoruz.

Vilayetname’de Hacı Bektaş Veli ile Ahmet Yesevi arasındaki bağ iki ayrı yerde iki ayrı şekilde ele alınır. Birincisinde Ahmed Yesevi’nin Halifelerinden olduğu bildirilen Lokman Perende’nin Hacı Bektaş’a hocalık yaptığı belirtilmektedir. (Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli “Vilayetname”, hz. Abdulbaki Gölpınarlı, İst. Trz. 5). İkincisinde ise, Hacı Bektaş Veli’nin Ahmet Yesevi ile birlikte olduğu, onun oğlu Kutbeddin Hayder’i Bedahşan ilinde esir tutulduğu bir mağaradan kurtardığı zikredilir. Daha sonra Ahmet Yesevi’nin doksandokuz bin halifesinin kendisinde bulunan kutsal emanetleri istedikleri, ancak Hacı Bektaş’ın darı çecinin üzerinde, bir tek darı tanesi kımıldamadan namaz kılması üzerine, emanetlerin ona verildiği ve Ahmet Yesevi’nin şöyle dediği anlatılmaktadır: “Müjde olsun ki kutb al aktablık senindir. Bi bu yokluk yurdunda çok eğlenmeyiz, ahrete gideriz. Var, seni Rum’a saldık, Sulucakaraöyük’ü sana yurt verdik. Rum abdallarına seni baş yaptık. Rum’da gerçekler, budalalar, serhoşlar çoktur, artık hiçbir yerde eğlenme hemen yürü”. Hacı Bektaş Veli, ertesi gün, gün doğarken Hace Ahmed-i Yesevi’den izin alıp yola düştü. Orada bulunan erenlerden biri, ortada yanan ateşten bir odun Rum ülkesine doğru attı, ‘Rum’daki erenler ve gerçeklerden biri, bu odunu tutsun, Türkistan erenlerinin, Rum’a er gönderdikleri, erenlere malum olsun’ dedi. O odun dut ağacıydı, Konya’da, Emir Cem Sultan’ın halifesi Hak Ahmed Sultan, dutu, Hacı Bektaş Tekkesi’nin önüne dikti. O ağaç hala durur, yukarı ucu yanıktır”. (Vilayetname, 9-17).

Vilayetname’den aktardığımız bu hususlar, halk muhayyilesinde Ahmed Yesevi ile Hacı Bektaş Veli arasında kurulan bir bağın mevcudiyetini ortaya koymaktadır. Bunun gerçek olup olmamasından çok, gerek meşruiyet için, gerekse Ahmet Yesevi’nin nüfuzundan yararlanmak için olsun, Ahmet Yesevi’nin Hikmetler’inde ruhun/ kök hücrelerin Anadolu’ya ulaşmış olması; hatta Anadolu’da yeniden üretilmiş olmasıdır.

Hacı Bektaş Veli’nin Makalatı dikkatlice okunduğunda, Ahmet Yesevi’nin fikirlerinin birtakım tezahürlerini görmek mümkündür. Mesela, Ahmet Yesevi’nin “Sünnet imiş, kafir de olsa, incitme sen; /Hüda bizardır katı yürekli gönül incitenden /Allah şahit, öyle kula hızırdır Siccin; / Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte” (Eraslan, 57) ifadesindeki insan sevgisinde zirveyi gösteren anlam Makalat’ta şöyle ifade edilir: “Hakikatın ilk makamı toprak olmaktır; ikinci makamı yetmiş iki milleti ayıplamamaktır” (Makalat, hz. Esat Coşan, 30). Bir başka örnek “Kendini bilen Rabbini bilir” ifadesidir. Makalat’ta bu husus şöyle ifade edelir: “..Kimesne kendüzün bilmeyince Çalap taalayı dahi bilmez” (Makalat, 54).

Öte yandan, Fakr Name ile Makalat’ı karşılaştırdığımızda, Makalat’ta Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat ile ilgili hususların büyük ölçüde Fakr Name ile örtüştüğünü görmekteyiz. Tespit edebildiğimiz kadarıyla Ahmet Yesevi, sadece temellerini attığı ahlaka dayalı İslam anlayışı ile değil, geliştirdiği Tasavvuf formu ve kültür-edebiyat alanındaki kalıcı izleri ile de Türk Tarihi’nin doğal akışında etkili olmuştur. Mesela Yunus’u okuduğumuzda, Ahmet Yesevi’nin Yunus’un diliyle yeniden dirildiği gibi bir hisse kapılmamak elde değildir.

Sonuç ve Değerlendirme

Ahmet Yesevi’nin Türklere hediye ettiği “ahlak temelli İslam” anlayışı, Türkiye’nin ve Türk Dünyasının içinde bulunduğu koşullar açısından özel bir önem ve anlam taşımaktadır. Türkiye’de, bizi bir arada tutan, yüksek güven kültürü yaratılmasında etkin olan temel ortak paydanın günden güne eridiği düşünülürse, gerek uzlaşı kültürünün yaratılmasında, gerekse dinin, laiklik ve demokrasi ile çatışma zeminine sürüklenmeden yeniden toplumu bir arada tutan temel değer ve insanın yaratıcı yeteneklerinin etkin olmasını sağlayan bir motivasyon kaynağı olarak inşa edilmesinde Ahmet Yesevi’nin bize söyleyeceği çok şeyler olacağını/ olması gerektiğini söyleyebiliriz. Ahmet Yesevi, Kur’an’ın ruhu diyebileceğimiz yüksek ahlaki değerleri Hikmetler’nin içinde eritmiştir. Onun aradan geçen asırlara rağmen, mitiolojinin zırhının içinde de olsa, dipdiri, taptaze kalmasını tesadüflerle izah etmek pek mümkün değildir.

Ahmet Yesevi’nin din anlayışının köklerini de hesaba katarak düşünecek olursak, onu, adı ne olursa olsun, herhangi bir mezhebin, meşrebin, tarikatın dar sınırlarına hapsetmenin onu anlamamanın ötesinde, ona yapılabilecek bir haksızlık olduğunu düşünebiliriz. İşin gerçeği, kendini bilmeyi, adam olmanın, Tanrı’yı bilmenin ilk adımı olarak gören, “Sünnet imiş, kafir de olsa incitme sen; / Hüda bizardır katı yürekli gönül incitenden” diyebilen bir gönül adamını, insan olmanın zirvesinde, Tanrı’ya yaklaşmış, ya da Tasavvuf dilindeki “ene’l- Hakk” sırrını keşfetmiş farklı bir dil, farklı bir akıl, farklı bir boyuttaki insan olarak değerlendirmenin dışında herhangi bir ifade yolu bulmak pek mümkün olmamaktadır. Hele hele onu, farklı bir dil olan “melamet”ten yola çıkarak “gulat” çizgiye indirgemeye çalışmak, tam anlamıyla bir kadirbilmezlik olacaktır.

Türkiye’nin sorunları, büyük ölçüde kendimizi, tarihimizi ve biz biz yapan değerleri, ne kadar doğru bilip bilmediğimizle ilgili olsa gerektir. Biz, kendi modernitemizi kendimiz yaratmak zorundayız. Bunu yapabilmenin yolu, köklerimizi, kök değerlerimizi doğru anlamak ve onları evrensel ölçekte yeniden üretmeyi başarmaktan geçmektedir. Türkler, yaşayabilmek için tarihin öznesi olmak zorundadırlar. Bunun için üst seviyede bir tarih bilgi ve bilincine ihtiyaç vardır; dinin insan aklına ve iradesine destek olmasına ihtiyaç vardır. Dine rağmen çok fazla bir şey yapılamayacağını artık anlamak gerekmektedir. Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Mevlana, Yunus Emre, adeta zamana karşı direnerek, gelecek inşa etme iradesine sahip yaratıcı yeteneklerin kendilerine ulaşmasını beklemektedirler. Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz. Sağlıklı bir gelecek, geçmişin tecrübesinden yararlanılarak ve geleceği iyi okuyarak kurulabilir.

http://www.hasanonat.net/ahmetyesevi.html

_________________
"Bismillah dep beyan eyley hikmet aytıp
Taliblerge dürr ü gevher saçdım mena..."


Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî [ Qaddesallahu Teala Sırrahul-Azîz ]


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevi
MesajGönderilme zamanı: 09.06.10, 13:37 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 21.12.08, 12:25
Mesajlar: 641
MUHAMMEDÎ DÂVET ve AHMED YESEVÎ

Prof. Dr. Hasan Kâmil YILMAZ


Ebedî risâlet güneşi, dünyanın doğudan batıya, kuzeyden güneye kor kunç bir karanlık içinde kıvrandığı; insanlığın insanlığından utandığı; kulak ların rabbânî bir sese hasret çektiği; gönüllerin aydınlanacak bir nur aradığı bir dönemde doğdu. O'nun ebediyete uzanan ışığı, âlemlere rahmet oluşu gibi, sonsuzluk ufkunu kucaklıyordu. Hakk Teâlâ O’nu "Nebilerin so nuncusu"[1] olarak nitelerken nübüvvet ve risâletinin kıyamete dek süreceğini teminât altına almış bulunuyordu. O'nun "üsve-i hasene"[2] özelliği, nesiller boyu aynadan aynaya in'ikâs eden ışık gibi devam ede cek, güzel ahlâkı, tebliğ ve risâlet heyecanı da dâima ileri ufuklara yönelecek tir. Çünkü O, “Allah’ın dâvetçi olarak gönderdiği bir peygamber”di.[3] “Hakk’ın yoluna hikmetle ve güzel nasihatle davet etmesi istenen”[4] çağlar üstü bir rehberdi.

O’nun yirmi üç yıl boyunca yılmadan, durup dinlenmeden yaptığı dâvet ve tebliğ sonucu veda haccında etrafında 125.000'e va ran bir sahâbî kitlesinin toplandığını görüyoruz. Bu yüz yirmi beş bin kişilik muazzam kitleden sâdece 15.000 kadarının kabrinin Mekke ve Medine'de; diğerlerinin Hicâz bölgesinin hatta Arabistan yarımadasının dışın da bulunması düşündürücü dür. Geniş sahâbî kitlesinin Asya içlerine, Avrupa önlerine ve Afrika ortala rına kadar koşmasının sebebi, O'ndan aldıkları "dâvet sorumluluğu" ve teb liğ tutkusudur. Çünkü O, vedâ haccında îrâd buyurduğu hutbesinde önce mesajının temel esaslarını şöyle vaz’ediyor ardından onlara şu sorumluluğu yüklüyordu:

“Şüphesiz kanlarınız, mallarınız, ırz ve nâmusunuz, şeref ve haysiyetiniz; şu gününüz, şu beldeniz ve şu ayınız gibi mübarek ve haram kılınmıştır. Rabbinize kavuşacaksınız ve yaptıklarınızdan sorulacaksınız. Sakın benden sonra birbirinizin boynunu vurarak küfre dönmeyin. Dikkat edin burada bulunanlar, bulunmayanlara sözlerimi ulaştırsın umulur ki sözlerim kendilerine ulaştırılan bazı kimseler sözümü işiten bazı kimselerden daha iyi anlayıp kavrayabilir.” Bu dâvet sorumluluğu yükleyen sözlerinin ardından:

-“Tebliğ ettim mi?” diye soruyor. Ardından:

-“Evet.” cevabını alınca:

-“Şahid ol ya Rab!” diyerek Hakk’ı şâhid tutuyordu.[5]

O, nübüvveti sırasında çağının şartlarına göre çok mütekâmil sayılacak bir dâvet yöntemi geliştirdi. Başta Bizans kayseri ve İran kisrâsı olmak üzere Mısır, Bahreyn, Habeşistan hükümdarlarına, Yemen, Umman, Gassan ve Yemâme meliklerine elçilerle mektuplar gönderdi. Onları İslâm’a dâvet etti. Bu mektuplarda işlenen ana tema, insanları yeni gelen Hak dine davet edip: “İslâm ol, selâmet bul!” mesajı vermekti. O’nun dünya meliki olmak, dünya saltanatına kurulmak gibi bir amacı yoktu. O’nun derdi insanların putpereslikten kurtulmasıydı. Nitekim Yemâme melikine yazdığı mektubunda besmeleden sonra şunları söylüyordu:

“Allah’ın peygamberi Muhammed’den Hûze b. Alî’ye! Doğru yolda gidene selam olsun. Bilmiş ol ki Rabbım İslâm dinini yakın zamanda dünyanın uzak ufuklarında parlatacaktır. Ey Hûze, Müslüman ol ki kurtuluşa eresin. Ben de hâkimiyetin altındaki memleketi senin emrine vereyim.”[6]

Büyük Peygamber'e yakışan, büyük düşünmek ve ileri ufukları görmek ve ümmetine ileri ufuklar göstermektir. Hendek savaşı sırasında kayaya vur duğu kazmasından sıçrayan kıvılcımları Roma ve Bizans'ın fethine işaret sayması bu ileri ufkun bir boyutuydu.

Ashâb-ı kiram O'ndan aldıkları hız ve heye canla ülkeler ve kıtalar aşarak "İslâm"la insan arasındaki engelleri kaldırmış lardır." Nitekim Orta Asya’da bulunan pek çok sahâbî kabri buna delildir. Hz. Peygamber (s.a.)' in amcasının oğlu olan Kusem b. Abbas' ın Medi ne'ye binlerce kilometre uzakta bulunan Özbekistan' da ne işi vardı? Arabis tan ona dar mı gelmişti? Atlarına yaylak, develerine kışlak mı lâzımdı? Yoksa çoluk çocuğunun nafakası mı yoktu? Hayır, bunların hiç birisi değil. Onu Ara bistan' dan Orta Asya'ya getiren güç, sâdece iman gücü, tebliğ ve dâvet he yecanıydı. Halkı Hakk'a davet arzusuydu. Sonunda ebedî cennet muştusuydu. Hz. Peygamber' in gönüllerin İslâm nuruyla aydınlanmasına vesile olma konusundaki teşvik ve müjdesiydi. Veda hutbesini dinleyenlerin bu mesajı dinlemeyenlere ulaştırma kaygısıydı.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.)' in Hz. Ali'yi Hayber kalesinin fethi için görevlendirirken söyledikleri, çağları kucaklayan bir mesaj niteliğindedir. Hz. Peygamber buyurmuştu ki: "Onlara yavaşça so kul, yanlarına in, sonra onları İslâm'a çağır ve İslâm esaslarını onlara anlat! Yâ Âli,şunu bil ki, Allah'ın senin sâyende tek bir kişiye hidâyet nasib etmesi, kızıl develerin sana verilmesinden daha iyidir."[7]

Hz. Peygamber'in irşâd ve dâvet ufku; gönüllerin İslam' a açılmasına ve sile olma arzusu dâima ebedi risâletin bir gölgesi gibi çağları ku­caklamıştır. İslâm ümmeti, bu şerefli hizmeti gerçekleştirmek için müessese ler kurmuşlardır. İlmi donanımlarla insanlara hakkı anlatıp hidâyet ufukları nı açan medreseler, irfan ile gönüllere nüfuz edip kalbleri İslâm' la buluştu ran tekkeler, medrese ve ordunun önündeki sûri engelleri kaldırıp onların rahat çalışmasını sağlayan ordu ve askerî teşkilâtlar. Bu üç kurumun üçü de ebedî risâletin hizmetindedirler, gönüllerin hidâyetine vesile olma amacındadırlar. Bu üç kurum, bir bakıma aralarında görev bölümü yaparak hem belde leri, hem de gönülleri fethetmişlerdir. "Cihâd erleri" olan ordu mensupları bazan önceden gidip beldeleri fethederek İslâm’ın yayılmasına engel mânileri or tadan kaldırmış, "gönül erleri" de onların açtığı yoldan girerek halkın gönlünü İslâm'la buluşturmuşlardır. Bazan da tekke mensubu gönül erleri önceden gidip gönülleri fethetmiş, ardından ordu mensuplarının kolayca o beldeye hâkim olmasını sağlamışlardır. Medrese mensubu "ilim adamları" hak ve adaleti tevzî edecek kaza mercileriy le idarecileri yetiştirerek halkın sosyal hayatta ve dinî konular daki müşkillerini halletmişlerdir.

İslâm'ın tebliğ ve Hz. Peygamber'den kalan dâvet görevi, genellikle tekke mensubu mutasavvıfların uhdesinde kalmıştır. Özellikle siyâsî otoritenin zaafa uğradığı dönemlerde tekke ve tasavvuf muhitlerinin etkinliği daha bariz bir şekilde ortaya çıkmış tır. Bağdad' daki Abbasi hilâfetinin siyâsî nüfuzunun kalmadığı yıllarda Abdülkadir Geylânî, (0.561/1165) Ahmed Rifâî (ö. 575/1182) ve Ahmed Yesevî (ö. 562/1166) gibi gönül adamlarının halk arasında gördükleri rağbet olduk ça yüksektir. Hz. Peygamber' den Ahmed Yesevî'ye uzanan "ebedî risâlet" Ahmed Yesevî ile yeni bir boyut kazanarak yeni bir dünyaya girmiş bulunuyordu.

Ahmed Yesevî'nin içlerinde yaşadığı Orta Asya Türk dünyası, tâ Hz.Ömer devrinde müslümanları ve müslümanlığı tanımış ve bağrından pek çok muta savvıf ve gönül eri, ilim ve fikir adamı çıkarmıştı. Buhara ve Semerkant hicrî II. Asır'dan itibaren ilim ve irfan merkezi hâline gelmişti. "Horasan diyarı" olarak bilinen, İranlılar ile Türklerin müştereken yaşadıkları bölge, mutasavvıflar için münbit bir arâzî durumundaydı. Horasan asıllı mutasav vıflardan İranlılar bulunduğu gibi, Türkler de vardır. Nitekim Ahmed Yesevî'den yaklaşık elli yıl sonra vefat etmiş bulunan Yakut el-Hamevî (ö. 626/ 1228), Mu'cemul-Buldan (Beyrut 1397/ 1977, II, 350 vd.) adlı eserinde Ho rasan bölgesinin Irak-ı Acem’den Hindistan'a kadar uzanan İran, Türkistan ve Afga nistan bölgelerini içine aldığını belirtirken ünlü Arap dilcisi Câhız, Feth b. Ha kan' dan naklen "Horasanlılar ile Türkler'in kardeş olduğunu ve aynı memle kette yaşadığını" söylemektedir.[8]

Ahmed Yesevî, Türkler arasından yetişen din âlimleri ve mutasavvıfların ilki değildir, "Kütüb-i sitte" müelliflerinden İmam Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud ve Neseî Orta asyalı, olduğu gibi, Abdullah b. Mübarek de Türk muhaddis ve muta savvıfıdır. Ne var ki bu ilk Türk- İslâm âlimleri, eserlerini o günün ilim dili olan Arapçayla yazmışlardır. Ahmed Yesevî'nin öncekilerden farkı, Türkçe konu şup Türkçe yazmasıdır. İranlı ve Farsça konuşup yazan Yusuf Hemedânî gibi bir üstadın talebesi olmasına rağmen, irşad ve tebliğ dili olarak içlerinde yetiş tiği halkın dilini, Türkçe' yi seçmesidir. Türkçe yazdığı san' at endişesinden uzak, didaktik (tâlîmî) bir mâhiyet arzeden "hikmet" lerinden oluşan divanı, Türk halkı tarafından pek sevilmiştir. Yunus Emre gibi güçlü temsilcileri vâsı tasıyla Anadolu ve Balkanlarda 'Tasavvufî Halk Edebiyatı" veya 'Tekke Edebi­yatı" adıyla bir edebi-tasavvufi akımın öncüsü olmuştur. Sağlığında olduğu gibi, vefatından sonraki dönemde tesir ve nüfûzu, genellikle hikmetleri ve halifeleri sayesinde olmuştur. Beldelerin fethinden (fütûhu'l-buldan) önce kalblerin fethine (fütûhu'l-kulûb) çalışan derviş ve halifeleri, onun adını ölümsüzleştirmiştir. İyi bir eğitim görmüş olan Yesevi, Arapça, Farsça ve Türkçe biliyordu. Halkla Türkçe konuşuyor, bu yüzden etrafında da Türk halkı toplanıyordu. Ahmet Yesevî, "Hikmet" tarzında yazdığı şiir leriyle, vaaz, sohbet ve zikir meclisleriyle türkler arasında şu hiz metleri gerçekleştirdi:

1-Sağlam bir din bilgisi ve sevgisi sağladı,

2-Tasavvufu benimsetti,

3-Ehl-i sünnet akidesine bağlılığı gerçekleştirdi,

4-Şeriat ve tarikat arasını telif etti,

5-Türkçenin din ve tasavvuf dili olmasını sağladı,

6-Halka ilahi aşk ve sevgiyi öğretti,

7-Bağlılarına ileri ufuklar gösterdi.

l- Sağlam bir din bilgisi ve sevgisi sağladı:

Tasavvufun esası şeriat; yâni dindir. Sağlam bir din bilgisi ve sevgisi aynı milleti oluşturan ferdlerin ortak vasfıdır. Ahmed Yesevî, bir Allah adamı olma nın gereği kendini önce sağlam bir şeriat hâdimi görmüş, Kur'an ve Sünnete dayalı dînî bir hayatın savunucusu olmuştur. Çünkü ebedi risâletin ve dine dâvetin temel şartı budur. Nitekim O:

Mini hikmetlerim fermân-ı Sübhân

Okup oksang heme ma'nî-i Kur'ân

Mini hikmetlerim kân-ı hadistir

Kişi bûy iltmese bilgil habistir

beyitleriyle Yesevî, halka Kur'an ve sünnete dayalı sağlam bir şeriat bilgisini vermeye çalıştığını ifâde etmektedir.

2- Tasavvufu benimsetti:

Tasavvuf, İslâm'ı gönüle sindirerek yaşama biçimi; eğitim usûlü ve tebliğ üslûbudur. Tasavvufu dinden ayrı, dini tasavvuftan uzak görmek Ahmed Yesevî' nin ve genel anlamda mutasavvıfların görüşüne uygun düşmez. Muta savvıflar, bir bakıma Hz. Peygamber’in tebliğ ve irşâdaki vârisleridir.

Bismillah dip beyân eyley hikmet aytıp

Tâliplerge dürrü güher saçtım muna

Riyâzetni katığ tartıp kanlar yutup

Min defter- i sânî açtım muna

Bu sözler onun ahlâk ve tasavvufu sevdirmeyi, bunlar için gerekli olan riyazatı öğretmeyi amaçladığını göstermektedir.

3- Ehl-i sünnet akidesine bağlılığı gerçekleştirdi:

İran' dan esen Şia rüzgarına karşı Ahmed Yesevî, son derece duyarlı idi. Onun bu duyarlılığı, sünnet çizgisi dışındaki bütün görüşler için geçerliydi. Çünkü tasavvufta "Gökyüzünde bağdaş kurup oturabilecek bir keramete sahip kimsenin davranışları sünnete uygun olmadıkça kabul edilemezdi." Ni tekim Yesevî:

Tingri Teâlâ sözin, Rasûlullah sünnetin

İnanmağan ümmetin, ümmet dimez Muhammed

Gerek Yesevî ve gerekse hocası Hemedâni, sünnî ve hanefi idiler.

4- Şeriat ve tarikat arasını telif etti:

Şeriat ve tarikatın uygunluğu konusu, başlangıçtan beri tartışılagelmiş bir husûsdur. Özellikle "Batınîlik" fırkasının ve ardından bir takım ibâhîlerin ortaya çıkması, tasavvuf erbabının da bazı kesimler tarafından adetâ müşâhede altına alınması gibi garib bir sonuç doğurmuştur. Tarikatta ölçü ve temel esas şeriattır. Özellikle Kuşeyrî ve Gazzâlî'den sonraki mutasavvıflar bu konuda daha duyarlı davranmışlardır. Bu yüzden Ahmed Yesevî, bazı tarik çevrelerinde görülebilen garip ve sapık fikirleri özellikle eski İran ve Hind düşünce sisteminden gelmiş, ya da gelmesi muhtemel düşünceleri İslâm şeriatıyla tartmayı ve şeriata uymayanları reddetmeyi prensip edindi. Derdi ki:

Post-i iman şeriattır, mağz-ı tarik

Tarik kirgen Hak' dan ülüş aldı dostlar

Şeriatge rast muvafık tarikatnı

Meşâyıhlar tarika-i bî- hod dirler

5-Türkçe' nin din ve tasavvuf dili olmasını sağladı:

Ahmed Yesevî' nin Anadolu ve Orta Asya' da en önemli hizmeti, Türkçe konusunda gösterdiği titizliktir. Türkçe konuşup yazan ilk tarikat kurucusu olması sebebiyle Türk halkının diline sahip çıkmış ve kendisinden sonraki ta kipçileri sayesinde Türkçenin din ve tasavvuf dili olmasını sağlamıştır. Belki Ahmed Yesevî, Türkçe yazmasa Yunus yetişmeyecek, Türkçe tekke dili olamaya caktı.

Yesevî'den sonra onun açtığı çığırda tasavvufi halk edebiyatı şairleri yetişti. Yunus, Eşrefoğlu ve diğerleri O' nun hazırladığı ortamda neşv ü nemâ buldu.

6-Halka ilâhî aşk ve sevgiyi öğretti:

Filozoflar insanı "hayvân-ı nâtık" diye tanımlarken mutasavvıflar "hay-van-ı âşık" diye tarif etmekte ve insandaki en önemli özelliğin aşk ve sevgi ol duğuna dikkat çekmektedirler. Sevginin serpilip gelişmesi, ona uygun ortam ister. Yesevî, türk insanının fıtratının derinliklerinde bulunan ancak bulun duğu ortam itibarıyla ortaya koyamadığı sevgi cevherini meydana çıkardı ve onları sevgi ocağında yaktı, yetiştirdi.

Işıksızların hem canı yok, hem îmânı,
Rasûlüllah sözün aydın mânâ kânı
Aşksız kişi, âdem irmes anglasangız
Bî- muhabbet şeytan kavmi tınlasangız

Yesevî, sevgiyi bütün yaratıklara teşmîl ediyor, kâfire bile sevgi ile bak manın sünnet olduğunu söylüyordu:

Sünnet imiş, kâfir bolsa birme azar
Köngli katığ dil-âzârdın Hudâ bi- zâr

7- Bağlılarına ileri ufuklar gösterdi:

Ahmed Yesevî, ebedî risâletin çizdiği sonsuzluk ufkunu kuşatan en gin gönlüyle mürid ve müntesiplerini dâima ileri ufuklara yönlendirirdi. O gü­nün şartlarında "daru'l- cihâd" olarak bilinen Anadolu ve Rumeli, Yesevî' nin davet ufkuydu. Anadolu' nun İslâmlaşma ve Türkleşme sürecinde Yesevî'nin gönderdiği halîfelerinin ve daha sonraki Yesevîlik mensuplarının müstesnâ bir yeri vardır. Selçuklu devletinin Anadolu kapılarını açması, Ana dolu Selçukluları devleti, onun ardından Beylikler dönemi ve nihayet Osman lı bu zeminde gelişti. Osmanlıyı Osmanlı yapan üç kurumdan biri olan tekkenin ilk mensupları ya Yesevî dervişi, ya da Horasan menşeli.

Yesevî' nin ebedî risâlet çizgisindeki en bariz vasfı herhalde bu özelliği ol sa gerektir. Türkler Ahmet Yesevî'den bir kaç asır evvel İslamiyeti kabul etme ye başlamışlardı. Onun sayesinde müslümanlık, Arapça ve Farsça bilmeyen Bozkır Türkleri ve göçebe halk arasında yayılma imkanı buldu. Onun yetiştir diği binlerce mürid ve müntesibi (menkıbelere göre 99.000 müridi ve 12.000 kâmil ehl-i suffesi vardı) onun emriyle "darü’l-cihad" olarak bilinen Anadolu' ya ve Balkanlara koştular. Kafkasya ve Suriye' ye yerleştiler, İslamın o bölgelerde de yayılmasına katkıda bulundular. Evliya Çelebi Seyahatname'sinde, Tarihçi Âlî Künhül-ahbâr adlı eserinde, Balkanlar'da ve Anadolu'da tek ke açıp irşad yapan ve türbeleri bilinen on üç kadar Yesevî mensubundan bahsetmektedirler.

1. Niyâzâbâd’da Avşar Baba,

2. Bozok' ta Emir- i Çin Osman,

3. Tokat- Zile' de Şeyh Nusret,

4. Tokat' ta Gajgaj Dede,

5. Merzifon' da Pir Dede,

6. Nevşehir' de Hacı Bektaş Velî,

7. Bursa' da Geyikli Baba,

8. Bursa’da Abdal Musa,

9. Unkapanı'nda Horos Mehmed Dede,

10. Bulgaristan-Varna-Batova' da Akyazılı Baba,

11. Bulgaristan-Filibe yolu üzerinde Kıdemli Baba Sultan,

12. Bulgaristan-Silistre ve Lofça’ da Sarı Saltuk,

Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Anadolu'ya gelen Alperenler' in ekserisi Yesevi, ya da Bâbâî dervişiydi. Yesevî mensuplan diğerleri gibi Anado lu ve Balkanlar'ın dînî dokusunu oluşturdular. Yesevîlik, XV. asırdan sonra aynı koldan ayrılan ve prensipleri birbirine yakın Nakşibendîlik aracılı ğıyla tesirini ve dini kimliğimizdeki izlerini sürdürmüştür. Yûsuf Hemedânî’nin halifesi olan Yesevî, Yeseviliği; Abdülhâlık Gücdüvânî de önceleri Hâcegâniyye denilen Nakşibendiliği sürdürmüştür. Nakşî tarikatının şeyhi Muhammed Bahâeddin Buhârî' nin şeyhleri arasında bir Yesevî şeyhinin de bulunması bu iki tarikat arasındaki yakınlığın devamı sayılmalıdır.

Yesevîliğin bir kolunun da Bektaşilik şeklinde devam ettiği, Hacı Bektaş Veli' nin bizzat Yesevî halifesi olmasa bile, Lokman Perende vasıtasıyla ona bağlı bulunduğu Bektaşi velâyetnamelerinde belirtilmektedir. Tarihi açıdan irtibatları pek kesin bilinmeyen Bektaşi ve Yesevi ilişkisi, bazı delillerle kanıt-lansa bile, Bektaşiliğin daha sonra bozularak Yesevilik izlerinden çıktığı gö rülmektedir.

Bir milletin kimliğini dokuyan en önemli unsurlardan biri de dildir. Dil en önemli kültür, sanat ve iletişim aracıdır. Dilin gelişmesi, milletin kendine güvenini artırır, Ahmed Yesevi hazretleri bu konuda da Müslüman Türk kimli ğini dokumuştur. Yûsuf Has Hâcib ve Kâşgarlı Mahmûd'dan sonra Türkçe yazan ilk Türktür o.

İran ve Arap edebiyatının tesiri altında daha sonraları gelişecek olan "Di van" edebiyatımızdan çok önce Ahmed Yesevî, "didaktik" mahiyette halkı irşad için şiirler ve ilahiler yazmıştır. Bunlar gerek şiir ve söz olarak, gerekse ilahî tarzında besteli olarak okunarak Tasavvufi Halk Edebiyatını, Tekke Edebiyatını oluştur muştur. Bu hikmetler sayesinde halk, hem şeriatı, hem tarikatı, hem de tari kat adabını öğrenmiş, kültürünü onlarla genişletmiştir. Hikmetlerde iki boyut vardır:

1) Dîni (İslâmi),

2) Millî (Vezin).

Yûnus Emre' nin geliştirdiği tarz Yesevî'nin açtığı yoldur. İlahî, hikmet ve diğer edebî mahsûllerin milli hars ve heyecanımızı devam ettirmede ne ka dar müessir olduğunu uzun uzun izaha bilmem gerek var mı?

Batı, kültür üstünlüğünü ve en gelişmiş ülkelerdeki sömürge düzenini kendi dilini öğretmek için kurduğu okullara borçludur.

Osmanlı'nın devlet idaresine, yabancı unsurlardan İslami eğitimle ele man yetiştirmek üzere geliştirdiği devşirme ocaklarını iyi incelemek lâzım. Ba tı bunları bugün bir silah olarak bize karşı yabancılaştırma aracı olarak kul lanmaktadır. Türk toplumuna dil ve okul aracılığı ile yabancı kültür girmekte ve sonuçta kimlik bozulmaları ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden yabancı dille eğitimin yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Çünkü acem kılıcı gibi, iki tarafı-da keskin bir olaydır yabancı dille eğitim.

Yesevî vatan toprağının korunması konusunda da millî kimliğimize ilk imzayı atanlardandır. Vatanın kültürel kirlenmişlikten korunması ve vatan sathında başka kimliklerin yayılmasına izin verilmemesi, milli bünyeyi koruyan unsurlardandır. Vatan toprağı olmadan millet ve devlet olunamaz. Yesevi, Türklere yeni yurt, yeni va tanlar edinmeyi, gittikleri yerleri İslamlaştırmayı öğretmiş ve bu sayede bu gün geniş bir milli coğrafya meydana gelmiştir.

[1] el-Ahzâb, 33/40
[2] el-Ahzâb, 33/21
[3] el-Ahzâb, 33/46
[4] en-Nahl, 16/25
[5] Buhârî, Hac, 132, Müslim, Kasâme, 29
[6] Tecrid Terc. XII, 394
[7] Buhâri, Fazâilü'l-ashâb. 9; Meğâzî, 38; Cihâd, 102, 143; Müslim, Fazâilü's- sahabe, 34.
[8] Hakkı Dursun Yıldız, İslâmiyet ve Türkler, s. 42

http://hasankamilyilmaz.com/index.php?o ... &Itemid=28

_________________
"Bismillah dep beyan eyley hikmet aytıp
Taliblerge dürr ü gevher saçdım mena..."


Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî [ Qaddesallahu Teala Sırrahul-Azîz ]


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevi
MesajGönderilme zamanı: 09.06.10, 13:38 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 21.12.08, 12:25
Mesajlar: 641
MİLLİYETİMİZİ BORÇLU OLDUĞUMUZ İNSAN

Namık Kemal Zeybek

Türk Milliyetininin, hamurkârı olan Ahmet Yesevi, Türkiye dışındaki Türk Dünyası'nda çok iyi tanınır ve bilinir. Bununla birlikte ülkemizde de Hazret Sultan'ı bilen ve tanıyan az değildir. Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı; "Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl O'nda bulacaksınız?" diyor...
Türk milliyetinin temelinde bir insanın bulunması ne demektir? Ne yapmıştır ki bu insan, böyle bir vasfa hak kazanmıştır?
Ahmet Yesevi, ilk Türk-İslâm mutasavvıfıdır. Türk aydınlarının Arapça ve Farsça yazdığı bir dönemde ilk defa Türkçe dini-tasavvufi şiirler söyleyen insandır. Ahmet Yesevi'nin öğrencileri ve takipçileri, O'nun "Hikmet" denilen şiirlerini yüzlerce yıldan beri tekrarlayarak Türk dilinin şiir dili olarak gelişmesini sağlamışlardır. Ahmet Yesevi, ilk Türk-İslam mutasavvıfı olarak, Türklere İslamı ve tasavvufu anlatmak için "Farsça'yı çok iyi bilmesine rağmen" hikmetlerini Türkçe yazdı, söyledi. Hikmetler, Türk Dünyasının her yerine yayıldı. Türkçe canlandı... Yesevi'nin yolundan gidenler, Türkçe söylediler. Bu manada Ahmet Yesevi olmasaydı ve güzel Türkçemiz bu kadar yaygın bir şekilde varlığını sürdüremeyecekti. Yunus Emre bir Ahmet Yesevi öğrencisi ve Yesevi izleyicisidir. Yolun en büyük şairidir. Şiirlerinin ilham kaynağı Ahmet Yesevi'dir ve hatta bazı şiirleri Yesevi Hikmetlerinin tekrarlanmış şeklidir.

Sözgelimi Ahmet Yesevi, Divan-ı Hikmetinde;
"Işkıng kıldı şeyda mini
Cümle alem bildi mini
Kaygum sinsin tüni küni
Minge sinok kirek sin..."
Yunus Emre Divanında;
"Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarın tünü günü
Bana seni gerek seni..."
İki şiirin tamamım karşılaştırdığımız zaman temanın ve bazı mısraların birbirinin aynısı olduğunu görürüz.

Ahmet Yesevi ve dervişleri, henüz büyük kısmı Müslüman olmamış, olanları da yeteri kadar dini bilmeyen Türklere İslamiyeti anlatmak gayreti içinde, Türkçe söylemişler ve Türkçe'nin devamına ve gelişmesine en büyük hizmeti yapmışlardır. Gayretlerinin asıl maksadı elbette İslam'ı yaymaktı. Bunda da büyük başarı kazanmışlardır.

Daha Hazret'in sağlığında, binlerce öğrenci-mürid, Ahmet Yesevi dergahından aldıkları inanç, bilgi ve bilinci Horasan'a, Deşti Kıpçak diye adlandırılan Kuzey Türklük bölgelerine, Diyar-ı Rum (Roma Diyarı) diye adlandırılan Anadolu'ya ve Avrupa Türklüğüne ulaştırmışlardır.

Anadolu'da ve Rumeli'de Türk varlığının kökleşmesinde en büyük hisse yine Yesevi dervişlerinindir. Osmanlı Devleti'nin manevi kurucuları olan Şeyh Edebaliler, Hacı Bektaş Veliler, Geyikli Babalar, Ahmet Yesevi'nin takipçileriydi. Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan'ın "Kolonizatör Türk Dervişleri" adlı değerli eseri, bu konuda ayrıntılı bilgilerle doludur.
Ahmet Yesevi'nin Anadolu'ya gönderdiği Hacı Bektaş Veli, Osmanlı ordusunun belkemiği olan Yeniçeriliğin manevi öğretmeni (piri) idi. Yine, Ahmet Yesevi'nin Hacı Bektaş'a yardımcı olarak gönderdiği Sarı Saltuk, Balkanlarda Müslümanlığı kökleştiren kişidir. Bursa'nın fethini hazırlayan Geyikli Baba, bir başka Yesevi dervişidir.

Yesevi dervişleri, Anadolu'nun Türkleşmesi yıllarında, 12'inci, 13'üncü ve 14'üncü yüzyıllarda, gerektiği zaman savaşçı dervişler olmuşlar "Alperen" adını almışlar, savaşmışlar ve savaşın ruhu olmuşlardır. Gerektiği zaman ticarete ahlak ve disiplin getiren ahlak savaşçıları olmuşlar "Ahi" adını almışlardır. Kadınların aydınlanması yolunda uğraşmışlar "Bacıyan" olmuşlardır. Boş arazileri canlandırmak ve yeşertmek işini üstlenmişler, yolların güvenliğini sağlamışlardır. Gönüllerde inanç, zihinlere bilgi ışığını saçan aydınlatıcılar olmuşlardır. Osmanlı'nın temeli Gaziler, Ahiler, Bacılar ve Abdal'lardır. Bunun için de insanlık tarihinin en büyük başarısı ortaya konulmuş, dünya yüzünde asırlar süren "Osmanlı sulhü" gerçekleşmiştir. Osmanlının gerilemesinin bir sebebi de bu ruhtan uzaklaşmak olmuştur. Yani, iman-ahlak ve bilim çizgisinden, yani Yesevi anlayışından uzaklaşmak...

Ahmet Yesevi, binlerce yıllık Türk Töresi'nin verdiği doğru ölçülerle de donanmış bir kişi olarak; İslamı doğru anlamış ve dosdoğru anlatmıştır. Milliyetin temeli "dil" ve "din" ise, biz dilimizin edebi hayatiyetini ve Müslüman oluşumuzu ve hatta Müslümanlık anlayışımızı geniş ölçüde Ahmet Yesevi'ye borçluyuz. Ahmet Yesevi anlayışında kadın ve erkek işte, üretimde birlikte olduğu gibi, mescitte, mecliste ve dergahta da birlikte olmuşlardır. Kadın, hayatın dışına itilmemiştir. Ahmet Yesevi anlayışında dinin on temelinden biri de bilimdir.
Ahmet Yesevi'nin anlayışında İslam'a içtenlike sarılmak, onu yaşatmak; ancak başka din mensuplarına ve bütün insanlara da şefkat ve hoşgörüyle bakmak vardır;
"Sünnet imiş, kafir olsa da insanı incitme
Gönlü katı, kalp incitenden Allah şikayetçidir..."
İnsana bu bakış açısı, bizim tarihimizdeki hakim anlayıştır. Ve elbette ki İslam'ı doğru anlayanların anlayışıdır.

Beş yüz yıl önce Avrupa'da, dinlerinden ötürü işkenceye ve yok edilme tehdidine maruz bırakılan ispanya Musevilerini gemiler göndererek İstanbul'a getiren Osmanlı Hükümdarı II. Beyazıt, bu anlayışın takipçisi ve uygulayıcısıydı. Ve II. Bayezit bir Yesevi dervişiydi. Bu anlayışa bugün de bütün insanlığın ihtiyacı vardır.

Ahmet Yesevi'nin yaşamış olduğu Türkistan şehri, Uluğ Türkistan'ın kalbidir. Türkistan şehri aynı zamanda, Oğuz Han'ın da başşehridir. Hepsinden önemlisi, ilk adı "Yesi" olan Türkistan şehri, Dünya Türklüğü'nün ortak manevi atası olan Ahmet Yesevi'nin şehridir. Bu şehir, önce kendi adını O'na vermiş, daha sonra da Ahmet Yesevi'nin unvanını ad olarak almıştır. İslam Dünyasında, Ahmet Yesevi için "Türkistan'ın Piri" ve "Türkistan'ın Hazreti" denilirdi. "Türkistan'ın Hazreti'nin Şehri" ifadesi zamanla kısalarak "Türkistan" olmuştur. Türkistan'da Ahmet Yesevi'nin türbesi ve Yesevi Dergâhı vardır. Ahmet Yesevi'nin türbesi bugün de Türk Dünyasının her yerinden gelen ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Türkistan, Mekke ve Medine'den sona Müslüman Türklerin ikinci kutlu yeridir.

Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi de kutlu Türkistan şehrindedir. Türkiye ve Kazakistan Cumhuriyetleri hükümetlerinin ortaklaşa kurdukları bu üniversite, bütün Türk Dünyası'na hizmet vermek için kurulmuştur ve şu anda üniversitede, binlerce öğrenci öğrenim görmektedir.

Ahmet Yesevi, bizim ruh hamurkârımızdır. Milliyetimizin temel insanıdır. Bugün, Türk Dünyası birbirine yeniden kavuşurken, buluşma ve birleşme noktası, Ahmet Yesevi'nin adı, fikirleri ve hizmetleri olacaktır...

AHMET YESEVİ YOLU

Ahmet Yesevi, tarihteki adıyla Türklerin Piri'dir. Milletimizin en önemli öğretmenidir. Milliyetimizi yoğuran insandır. Çok anlatılmalı, iyi anlaşılmalı ve yolunca yaşanmalıdır. Geçmişimizin aydınlığı Ahmet Yesevi'dir. Geleceğimizin kökleri ise geçmişimizin içindedir. Türkistan'daki yaygın adıyla Hazret Sultan'ı üç hizmeti ve yedi ilkesiyle anlatmak istiyorum.

Ahmet Yesevi'nin üç hizmetinden birincisi; aydınlarımızın Arapça ve Farsça yazdığı bir dönemde, 12. yüzyılda Türkçe hikmetler yazmış olmasıdır.
"Sevmiyorlar alimler sizin Türkçe dilini
Erenlerden işitsen açar gönül ilini
Ayet, hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar
Anlamına erenler başı eğip uyarlar."
Türkçe İslami şiirler yazma geleneğini başlatmış ve açtığı çığırdan büyük bir edebiyat geleneği doğmuştur. Türkçe'nin bugünkü diriliğini ve yaygınlığını büyük ölçüde Hazret'e borçluyuz.

İkincisi, Ahmet Yesevi, yetiştirdiği öğrencilerini, öğreticiler olarak Türk Dünyası'na göndermiş, Milletimiz arasında İslam'ı yaymış, yeni bir ruh ile donanmış olan insanlarımızın büyük bir gelişme ortaya koymalarını sağlamıştır. Timurluların da, Osmanlıların da temelinde Yesevi ruhaniyeti vardır.

Üçüncüsü, Ahmet Yesevi, İslam'ın dosdoğru yolu olan İslam'ın Türk yorumunu ortaya çıkarmıştır.
İşte bu yorumun esaslarını da yedi ilkeyle ifade ediyorum;

Birincisi, Allah'a aşkla yöneliş. "Aşkı olmayanın ne dini vardır ne de imanı."

İkincisi, ihlas... Yani, içtenlikli Müslümanlık. Riya'dan, gösterişten uzak, sadece Allah için olan Müslümanlık. "Gösterişçi son nefesinde imanını yitirir."

Üçüncüsü, insan sevgisi. İnsan var edilenlerin en kutlusudur. Çünkü insan, varlığın özü, özetidir... İnsanın derdiyle dertlenmek insana hizmet, İslam'ın tam kendisidir.
"Garip, fakir, yetimleri Elçi sordu
O gece Mirac'a çıkıp Allah'ı gördü
Geri döndüğünde yine fakirlerin halini sordu
Gariplerin izini arayıp geldim ben de..."
Dördüncüsü, hoşgörü... İnsanların din, dil, renk, cinsiyet farklılığından ötürü horlanmaması, farklılıkların kavga konusu yapılmaması.
"Sünnet imiş, kafir de olsa, insanı incitme
Gönlü katı, kalp inciticilerden Allah şikayetçi."
· Beşincisi; kadın ve erkek eşitliği... Ahmet Yesevi anlayışında kadın ve erkek işte, üretimde, mecliste, dergâhta birliktedir.
Altıncısı, emek ve işin kutsallığı. Ahmet Yesevi yolunda kişinin geçiminin öz emeğiyle olması ve çalışması esastır. Hazret, binlerce öğrenci yetiştirirken geçimini kendi ürettiği kaşık ve kepçelerle sağlıyordu.
· Yedincisi, bilim... Dinin on esasından biri de bilimdir. Bilim insanı Allah'a ulaştıran ve varlığı bilerek Yaratanı bilmeyi sağlayan yoldur.
Ahmet Yesevi'nin üç hizmeti ve yedi ilkesi, bize yarınlarımızı da aydınlatacak bir yolu gösteriyor.
(Namık Kemal Zeybek, Türk Olmak,1999)

***
Hoca Ahmet Yesevi ve İzbasarlarında hoşgörü

Namık Kemal Zeybek


Hoca Ahmet Yesevi “İslam Tasavvufu ile Türk Töresinin bileşimini yaparak Orta Asya’da Müslümanlığı yayan ‘Ulu Ata’dır. Türkler arasında İslam’ın ve doğru İslam’ın yayılmasında en önemli yer O’nundur.”

1) Allah aşkı, 2) İnsan sevgisi, 3) İçtenlikli Müslümanlık, 4) Kadına toplum içinde değer vermek, 5) Emeği esas almak, 6) Başka inançlara hoşgörü ve 7) Bilimi dinin temeli yapmak yesevi öğretisinin esaslarıdır.

Ahmet Yesevi, Divanı Hikmet adıyla bilinen eserine “Bismillah diyerek hikmet söyledim; taliplere dür ve gevher saçtım” diye başlıyor. Dür ve gevher dediği Ayetler ve Hadislerdir. Yani Kuran Ayetleri ve İslam Peygamberi’nin sözleri ve ilk hikmet takip eden yedi hikmetle diyor ki: “Allah’a varan yol insandan geçer. Tanrı Elçisi garip, fakir, yetimlere çok ilgi gösterdiği ve onlara yardım ettiği için Allah’a ulaştı; en yüce makama çıktı; miraç gerçekleşti.”

Yani insana hizmet en kutlu ibadettir. Çünkü insan alemlerin özü ve aratılmış en kutlu varlıktır. Bu yüzden insanı incitmek ise günahların en büyüklerindendir.

İşte Yesevi’den bir hikmet:
“Sünnet imiş kafiri de incitme! Katı kalpli kalp kırıcıdan Allah şikâyetçidir.”

Yesevi yolunda ‘Hakikât’ kapısının 10 makamından biri de ‘kimseyi incitmemek’tir.

Yesevi’nin ana kaynağı Kuranı Kerimdir. Yüce kitapta Allah şöyle buyuruyor:
“Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündeki insanların hepsi iman ederdi. Öyle ise sen, inanmaları için insanları zorluyor musun?” (Yunus 99)
“Sizin dininiz size, benim dinim bana” (El-Kâfirun 6.)

“Herkesin dini kendine” dinler arasındaki hoşgörünün ve din mensupları arasındaki ilişkinin temeli olmalıdır, diyorum.
Ahmet Yesevi yolundan yetişen O’nun izbasarlarının en önemlileri Orta Asya’da Hakim Ata Süleyman Bakırgani, Anadolu ve Balkanlarda Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre’dir.
H. Ahmet Yesevi’nin hayatı miladi 12. yüzyılı aşıp, 13. yüzyıla ulaşmıştır.
13. yüzyılı ve sonrasını ise onun binlerce öğrencisi aydınlatmıştır.

Hakim Ata, Piri’nin yolundan giderek yazdığı hikmetlerde “Hazret Sultan’ın Hıristiyanlar, Yahudiler ve Moğollarla ilgilendiğini yazıyor.” Yesevi dergâhında dağıtılan aşı almak için kimseye dini, mezhebi, tarikatı, milliyeti sorulmazdı. İnsan olan herkese yardım edilirdi.
Hacı Bektaş Veli aynı anlayışı Anadolu’ya taşıdı. “İncinsen de kimseyi incitme!” sözü çok bilinen ve tekrarlanan bir sözdür.

Yunus Emre bir Yesevi izbasarı ve Hikmet geleneğinin en önemli şairidir.

Onun şiirlerinden seçtiklerimiz Yesevi Yolu’nun ve izbasarlarının hoşgörü kültürünü en açık şekilde ortaya koyar:

Yetmiş iki millete kurban ol âşıkisen...
Tâ aşıklar safında imâm olasın sâdık...
Yetmiş iki millete suçum budur hak dedim...
Korku hıyanetedir ya ben niçün korkarım...
“Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan...
Halka müderris ise hakikat de âsidir...
Yunus Emre der hoca gerekse var bin hacca...
Hepisin den iyice bir gönül’e girmektir...
Gönül çalabın tahtı çalap gönül’e baktı...
İki cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise...
Gelin tanış olalım işi kolay kılalım...
Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz...”

Yesevi yolu asırlar boyunca birbirini izleyen altın zincir halkaları gibi günümüze kadar sürüp gelmiştir.

Kazakçanın en büyük şairi büyük aydınlatıcı Abay’ın bu konudaki şiiri ile konuşmamı bitiriyorum.

“Sevgiyle yarattı Adem soyunu...
Sen de sev Allah’ı canından çok...
Adem soyunun hepsini sev kardeşimdir diyerek...”

_________________
"Bismillah dep beyan eyley hikmet aytıp
Taliblerge dürr ü gevher saçdım mena..."


Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî [ Qaddesallahu Teala Sırrahul-Azîz ]


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevi
MesajGönderilme zamanı: 18.10.10, 08:54 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 15.11.09, 21:21
Mesajlar: 98
Anadolu İslamı ve Alevilik

Bir kültür ve sanat insanı olarak benim rüyam; her türlü değer ve ölçünün merkezine ‘insan’ın yerleştirildiği bir dünya yaratılmasıdır...

Gerekli teşekkür cümlelerinden sonra konferansıma bu cümleyle başlamıştım.

Princeton Üniversitesi’ndeydim. Pencerelerdeki vitraylara Albert Einstein’ın e=mc2 formülü işlenmişti. Bu dahi bilim adamının ders verdiği salonda bulunmak heyecan verici bir deneyimin tam ortasında olduğumu hatırlatıyordu.

O salonda çeşitli uluslardan profesörlere ve öğrencilere Ahmed-i Yesevi’yi, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Manikeizmi, Mazdekçiliği, Bogomilleri, Alevilik’teki tanrı kavrayışını anlatıyordum. Zaten bu ilginç Anadolu inancını anlatmak neredeyse misyonum haline gelmişti.

Harvard, İllinois, Michigan, Pennsylvania, Stuttgart üniversitelerinde, UNESCO ve Avrupa Konseyi salonlarında, Versailles Buluşmaları’nda da sunmuştum bu alandaki çalışmalarımı. Çünkü Anadolu İslamı’nın bu aydınlık yüzünün dünyada daha çok tanınması gerektiğine inanıyordum.
Oysa Alevi değildim. Sünni bir ailede doğmuş ve son derece dindar olan ailemde İslam’ın en aydınlık yüzünü görerek büyümüştüm.

Bir Savcı oğlu olarak Kuran kurslarına gönderilmiş, boynumdaki hamaylıda taşıdığım Elifba cüzünü ezberlemiştim. Daha sonra Ankara’da İngilizce eğitim veren Maarif Koleji yıllarımda, hakim emeklisi Hacı dedemin sıkı bir dini eğitiminden geçmiştim. Benim ailemde İslam, iyi insan olmak, temizlik, güzel ahlak, kimseye kötülük düşünmemek, Allah korkusu ve Peygamber sevgisi anlamına geliyordu.

Belki de bu nedenle küçük yaşlardan itibaren önce sezgiyle, sonra akılla, bilgiyle ve mantıkla Alevi felsefesini kendime çok yakın bulmuştum. Çünkü izm’ler arasında, beni en çok anlatan kavram olduğuna inandığım ‘hümanizm’, bu inancın temelini oluşturuyor ve yüzyıllar boyunca ezilmiş, iftiraya uğramış olmaları içimde Alevilere karşı derin bir sevgiye ve dayanışma duygusuna yol açıyordu.

Bu konuda yerli ve yabancı yayınları okudukça ilgim daha da arttı. Osmanlı fetihlerine imza atan Yemiçeri ortalarının Pir Hacı Bektaş değil miydi?

Bektaşi-Aleviliğin kurucusu Hacı Bektaş Ahmed-i Yesevi’nin talebesi değil miydi? Anadolu’nun ve Rumeli’nin Türkleştirilmesinde bu inanca bağlı ‘kolonizatör Dervişler’ büyük rol oynamamış mıydı?

Osmanlı’nın kuruluşunda bu inancın önemli bir rolü yok muydu? O zaman niye Yavuz Sultan Selim’den sonra imparatorluğun Araplaşma dönemi başlamış ve Anadolu Alevileri katledilmişti?

Bu soruya basitçe, İran tehdidinden dolayı cevabı verilebilir. Şii İran Şahı’nın, Anadolu’daki Alevileri kullanarak Osmanlı’ya bir tehdit oluşturduğu söylenebilir.

Ama burada da garip bir durum var.

Yavuz’la savaşan İran Şahı İsmail, Hatayi mahlasıyla (bugün de türkülerini dinlediğiniz) şu şiirleri yazıyordu:

Ezel bahar olmayınca
Kırmızı gül açmaz imiş
Kırmızı gül açmayınca
Sefil bülbül ötmez imiş

Şiir şöyle bitiyordu:

Dost dosttan ayrılmayınca
Dost kıymetin bilmez imiş

Şah İsmail’in bugün yazılmış gibi duran temiz bir Anadolu Türkçesine karşılık, Osmanlı Sultanı Yavuz Selim’in şiiri şöyleydi:

merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek
eşkimi kıldı füzûn giryemi hûn etti felek
şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
bir gözleri âhûya zebûn etti felek

İkisi de çok güzel şiir ama bir hangisi Türkçe’ye daha yakın?

İran Şahı’nınki değil mi?

Yani İran Şahı Türkçe, Osmanlı Sultanı ise Farsça kelimelerle şiir yazıyor. Sadece bu örnek bile, ulus-devlet çağından sonra yetişmiş olan bizlerin, tarihi bu gözle anlayamayacağımızı göstermiyor mu?

Karl Marx “Fatih ülkeler, fethettikleri ülkelerin kültürlerinin etkisi altına girerler” der.

Bence Osmanlı İmparatorluğu’nda olup biten bir parça bu sözle açıklanabilir.

Arap yarımadası fethedildikten sonra Arap etkisi artmış, gözden düşen Aleviler ise kıyımlara uğratılmış, dağlara kaçmak zorunda bırakılmış ve haklarında binbir iftira üretilerek ‘İslam dışı, ahlaksız’ bir topluluk olarak tanıtılmaya çalışılmıştı.

Bugün skandal yaratan açıklamalar aslında birer gaf değil, yüzyılların kafalara yerleştirdiği bu iftiraların tortularıdır.

Bugün bazı Müslümanlar ‘Kızılbaş’ kelimesini ensest anlamında kullanarak büyük bir günah işlemektedirler.

Çünkü Kızılbaş, 15. Yüzyıl’da Şeyh Haydar tarafından, kendi yolunu izleyenlere önerilen bir 12 dilimli kırmızı bir serpuştur. 12 dilim de 12 İmam’ı temsil etmektedir. Bu serpuşu başlarına takanlara, Osmanlı deyimiyle Alici Türkmenlere Kızılbaş denilmiştir.

Princeton Konferansı metnine giriş olarak yazdığım bu satırlara bazı bilgiler daha eklememe izin veriniz.

Son günlerde televizyonlarda Alevilik konusunda birçok tartışmaya rastlıyorum. 2010 yılında bu konuda hala kulaktan dolma bilgilerle konuşulması açıkçası üzüyor beni. En iyi niyetli olanlar bile Alevilerin Hz. Ali’yi, Hz. Muhammet’ten üstün tuttukları gibi yanlış kanılara sürüklenebiliyorlar.

Alevilerin yüzyıllardır ‘Medet Allah, Ya Muhammed, ya Ali’ demeleri bile bu yanlış inancı silmeye yetmiyor.

Gelin büyük Alevi ozanlarından Teslim Abdal’ın bir deyişine göz atalım isterseniz.

Sen hak peygambersin şeksiz gümansız
Sana uymayanlar dimsiz imansız
Teslim Abdal neyler dünyayı sensiz
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

(Geçenlerde din ağırlıklı bir radyo bu dizeleri Yunus’a malediyordu. Doğru değildir.)

Alevi kültür geleneği o kadar güçlüdür ki arabesk akımlar bu topluluklar arasında yaygınlaşmamıştır. Kültürlerinin en önemli ögelerinden biri olan bağlamayla kendi deyişlerini, nefeslerini icra ederler. Hacı Bektaş-ı Veli’nin ‘İncinsen de incitme!’ öğüdüne uyarlar.

‘Can’a değer verilir...

‘Can’ a değer veren, insanı insan olduğu için önemseyen bir inançtır. Bu konferans metnini yayınlamamızın nedeni, bu konuda eğriyi doğrudan ayırmak ve Aleviliği elden geldiği kadar nesnel biçimde anlatma ihtiyacından kaynaklanıyor.
Bir not da konferansta kullandığım ‘cemaatçilik’ kavramı üzerine.

Bu günlerde Türk basınında cemaat kelimesi çok moda. Oysa ben bu konferansı 2001 yılında vermiştim ve dünyadaki cemaatleşme olgusundan söz ediyordum. Konferansın güncel siyasi gelişmelerle bir ilgisinin bulunmadığını belirtmek isterim.

İyi okumalar.

Alıntı:
Birinci bölümün özeti:

Zülfü Livaneli’nin dünyanın en saygın üniversitelerinden biri olarak gösterilen Princeton Üniversitesi’nde 2001 yılında verdiği “Anadolu İslamı ve Alevilik” konferansının tam metnini dün yayımlamaya başlandı.

* Bugün Türkiye mahkemelerinden 27 bin cinayet davası görülmekte. Çeşitli nedenlerle adam öldürmenin makul görülebildiği ve hatta zaman zaman insana şan ve şeref kazandırdığı geleneklere sahip olan Türkiye için şaşırtıcı bir sayı değil bu. Çünkü din uğruna, vatan uğruna, namus uğruna ve ideoloji uğruna, hatta erkeklik uğruna cinayet işlenmesi geleneklere göre pek de ayıp sayılmıyor. Diğer suçlar ise cinayetle ölçülemeyecek kadar fazla sayıda. Ve ne yazık ki bu durum sadece Türkiye’ye özgü değil. Dünyanın değişik bölgeleri, suçtan ve şiddetten arındırılamıyor. Son zamanlarda Amerikan halkını dehşete düşüren okul cinayetleri bunun göstergelerinden biri. Şimdi size Orta Anadolu’da bir kasabadan söz etmek istiyorum. Bu kasabanın adı Hacı Bektaş. Adını 13. yüzyılda Horasan’dan gelerek buraya yerleşmiş manevi bir otorite olan Hacı Bektaş’tan alıyor. Her yıl ağustos ayında bu kasabaya 500 bin kişi geliyor. Türkiye’nin her yöresinden Hacı Bektaş’ı anmak için bu kasabaya gelenleri ağırlayacak otel yok. Sıcak havada kadınlar, erkekler, çocuklar ağaçların altında yatıyorlar. Sularını, ekmeklerini bölüşüyorlar. Ve günlerce süren bu festival sırasında hiç “suç” kapsamına girecek bir fiil işlenmiyor. Ne hırsızlık var, ne kavga, ne yankesilicik, ne ırza tecavüz, ne hakaret.

* Şimdi işin en can alıcı bölümüne geliyorum. Bu kasabada yıllardır hiç suç işlenmediği için Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı 1995 yılında aldığı bir kararla hapishaneyi kapattı. Çünkü işlevsiz bir bina olarak boş duruyordu. Jandarma ve polis defterleri de tertemiz. Çünkü işlenmiş bir tek suç kaydı yok.

Suçun her gün arttığı bir dünyada, Türkiye’nin tam ortasındaki bir kasaba nasıl oluyor da şiddetten yüzde yüz arınabiliyor?

Suçun her çeşidini dışlayabiliyor? Bu sorulara verilecek cevap tek kelimelik: Kültür!

* Bu insanların geleneksel kültürleri onları suçtan koruyor. Hacı Bektaş’ın geleneği suç işlemelerine engel oluyor. Irk, dil, din ve cinsiyet ayrımını ortadan kaldırıyor. Bugün Türkiye’de onun yolunu izleyen milyonlarca kişi, “insan kardeşliği” düşüncesinde birleşiyor. İbadetlerini saz eşliğinde söyledikleri semahlar ve bunlara uygun danslarla yapıyorlar. Hem de kadın erkek bir arada. Kadınları çarşaf içinde değil. Dört kadınla evlenmelerine de hiçbir zaman izin verilmemiş. Bırakın dört kadını, ikinci bir kadın almak bile “yol düşkünü” olmak sonucunu doğuruyor. “Yol düşkünü”, işlediği herhangi bir suçtan dolayı toplum dışına itilmek anlamını taşıyor. Şarap yapmayı biliyorlar, içki içiyorlar. Şenlikleri ve törenleri Dionysos bağ bozumu ayinlerine çok benzeyen bir coşkunlukta. 21. yüzyıla aktarılan ve bugün de milyonlarca kişi tarafından devam ettirilen bu barışçı kültür nasıl oluşturuldu, nasıl gelişti? Bu soruların cevabını bulmak için 700 yıl öncesine, 13. yüzyıla gitmek gerekiyor.


YESEVİ DÜŞÜNCESİ, DERVİŞLERLE ANADOLU VE BALKANLARA YAYILDI

Hümanist ögelerle İslamı karıştırarak, Ortodoks İslam anlayışının dışında bir akım geliştiren Ahmed-i Yesevi’nin öğretisi gezici dervişlerle Anadolu ve Balkanlara yayıldı. Yesevi’nin öğrencilerinden biri de Hacı Bektaş’tı... Hümanizm ve hoşgörü öğretisinin yüzyılları aşan gücü böyle ortaya çıktı... Bugün Anadolu’da 23 milyon Alevi bu öğretinin izinde...

Anadolu Aleviliği 11. yüzyılda Anadolu Selçukluları döneminde ortaya çıkmış ve 13. yüzyılda gelişmiştir. Bu dini akımın doğuşu ve yayılışındaki en büyük etken Horasan’dan Anadolu’ya geçen gezici dervişler olmuştur. Bu gezici dervişlere Türkistan Erenleri, Horasan Erenleri ve Rum Erenleri denilmektedir. Türkistan Orta Asya’da, Horasan İran’dadır. Rum deyimi ise Anadolu’yu, yani Doğu Roma topraklarını anlatmak için kullanılmaktadır.

Bu erenlerin en önemli pirlerinden birisi Ahmed-i Yesevi’dir. “Türkistan’ın doksandokuz bin pirinin piri” denilen Ahmed-i Yesevi’ye, Horasan’daki yetmiş yedi bin pirin de bağlı olduğu Vilayetname gibi kaynaklarda yazılıdır. Rum’da yani Anadolu’da da 57 bin pir vardır.

Hümanist ögelerle İslamı karıştırarak, Ortodoks İslam anlayışının dışında bir akım geliştiren Ahmed-i Yesevi, yetiştirdiği öğrencileri, bu anlayışı yaymak üzere çeşitli ülkelere gönderiyordu. İlk başta heteredoks bir inanç biçimi olarak görülen Yesevi düşüncesi, bu gezici dervişler yoluyla Anadolu ve Balkanlara yayıldı. Yesevi’nin öğrencilerinden Hacı Bektaş, Orta Anadolu’ya bugün Hacı Bektaş kasabası olan Suluca Karahöyük’e geldi. Otman Dede ve Baba İshak Amasya’ya Sarı Saltık Bulgaristan’a Dede Kargın Antalya’ya yerleşerek öğretiyi yaymaya başladı. Aradan yedi yüz yıl geçmesine rağmen Yugoslavya’da, Arnavutluk’ta, Bulgaristan’da büyük bir Alevi kitlesinin yaşamakta oluşu ve Anadolu’da 23 milyon Alevi’nin varlığı bu etkinin gücü hakkında bir fikir verebilir sanırım.


Hacı Bektaş ve Mevlana...

Ahmed-i Yesevi’nin öğrencilerinin 13. yüzyılda din fanatizmine, cinsel ayrımcılığa ve ırk ayrımına karşı çıkışları nasıl açıklanabilir? Belki de bunun cevabı, Anadolu’nun karmaşık dinsel ve ırksal yapısında gizli. O yılların Anadolu’su Moğol saldırıları altında karmaşık ve çalkantılı bir dönem yaşıyordu ve birçok din, ırk bir araya gelmişti. Belki de hoşgörülü olmaktan başka bir çareleri yoktu. Bir arada yaşamanın ve birbirini öldürmemenin tek yöntemi olarak gezici dervişlerin temsil ettiği hümanizm ve hoşgörü öğretisine sarıldılar. Ahmed-i Yesevi öğretisinin yüzyılları aşan gücü böyle ortaya çıktı. Ama bu inancın oluşmasında, 13. yüzyıl öncesi Mezopotamya ve İran kültürünün de büyük etkileri olabilir.

Mesela M.Ö 600 dolaylarında İran’da yayılmış bulunan Zerdüşt (Zarahustra) dini de Spenta Mainyu adlı iyilik ve Angra Mainyu adındaki kötülük ruhlarına sahipti. Bu, Alevilerin etkilendiği Şamanizm’e çok yakın bir inanç formuydu. 5. yüzyıl sonlarında yine İran’da ortaya çıkan Mazdek akımı da iyilik ve kötülük arasındaki mücadeleye inanıyordu. İyi aynı zamanda ışıktı, kötü ise karanlık.


Işık Tanrısı’nın

7 veziri ve 12 ruhsal varlığı vardı. Bu sayılar Alevi inancındaki kutsal 7 sayısına ve 12 İmam’a tekabül ediyor. Mazdekçiler insan öldüremezdi. Düşmanlarına karşı bile iyi ve kibar olmaları öğütleniyordu. Bu dinin kurucusu olan Mazdek, insanlar arasındaki kavgayı ortadan kaldırmak amacıyla bütün malların ortak kullanılması ilkesini ortaya atmıştı. Bu dinin 8. yüzyıla kadar devam etmiş olduğunu biliyoruz.

Eşitlikçi mezheplerden biri de Güneydoğu Anadolu’da Samsat’ta ortaya çıkmış bulunan Heretik Hristiyan mezhebi Bogomillerdi.

Umberto Eco’nun kitaplarında geniş yer ayırdığı Bogomiller, insanların eşit doğduğunu ve sevgiliden başka her şeyin paylaşılması gerektiğini düşünüyordu. Onlar için İsa sadece bir melekti. Bogomiller Samsat’tan, Batı Anadolu’daki Alaşehir’e geçtiler ve oradan da Akdeniz üzerinden Güney Fransa’ya ulaştılar.

Pirene dağları üzerinde inşa ettikleri kalede yaşayan Bogomillerin buradaki adı Cathar Şövalyeleri oldu. Yunanca cathar (arınma) kelimesinden ilham almışlardı. Bogomillerin macerası Montsegur Kalesi’nin, Fransızlar tarafından kuşatılarak ortadan kaldırılmasıyla sonuçlandı. Daha sonra İtalya’ya geçen bazı Cathar şövalyeleri de bu ülkede yitip gittiler ve 15. Yüzyıl’dan sonra adları duyulmaz oldu. (Bazı kaynaklara göre Balkanlardaki Boşnakların kökeni Bogomillere dayanmaktadır.)

Yine Ortadoğu inançlarından olan ve bugün de süren Yezidilik, şeytana tapınma olarak tanındı.
Şeyh Adi bin Misafir’in önderlik ettiği Yezidiler, aslında şeytanın Tanrı tarafından affedildiğine ve en büyük melek olduğuna inanıyorlardı.

Bu birkaç akımdan söz etmemin nedeni, o dönemde Anadolu’da uçuşan fikirleri ve kök salmış dini inançları biraz gözümüzde canlandırabilmek ve Ahmed-i Yesevi dervişlerinin yarattığı hümanizmin izini sürebilmektir. Bu dervişlerin bir kısmı, gezici halk şairi olarak dolaşıyor, halka şiirler okuyorlardı. Sözel edebiyat olarak günümüze ulaşan bu şiirlerin çoğunun 6 heceli, bazen de 6 ve 5 heceli olduğu görülüyor. Bu da bana dervişlerden yüzyıllarca önce Anadolu’da dolaşan ve heksameter olarak adlandırdığımız 6 heceli Homeros şiirleri okuyan gezici ozanları düşündürüyor. Bu ozan ve dervişlerin söylemlerinde hümanizm çok açık ve net biçimde ortaya çıkıyordu.


Hacı Bektaş bir şiirinde şöyle diyordu:

Hararet nardadır, sacda değildir

Keramet baştadır, tacda değildir

Her ne arar isen kendinde ara

Mekke’de, Kudüs’te, hacda değildir

Aynı dönemin büyük şairi Yunus Emre ise şöyle demekteydi:

Sen kendine ne sanırsan

Ayruğa da onu san

Dört kitabın manası

Budur işte var ise..


Yine aynı dönemde, Orta Anadolu’da Konya’da yaşayan, Alevi inancıyla ilgisi olmamasına rağmen hümanizm bakımından benzerlik gösteren Mevlana Celaleddin Rumi insanlara şöyle sesleniyordu:

Gel, gel!

Ne olursan ol gel!

Kâfir, putperest, ateşe tapan mecusi olsan da gel!

Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da gel!

Bizim kapımız ümit kapısıdır

Nasılsan öyle gel!
Bu insanların hepsi din büyükleri olarak tanınıyorlardı. Ve ilginç bir şekilde bugün de böyle algılanmaktadırlar. 13. yüzyılda bu şiirleri yazan kişiler, Türkiye’de her mezhepten, her inançtan milyonlarca insan tarafından kutsal kişi olarak saygı görmektedir.


Hoca Ahmet Yesevi kimdir?

Büyük Türk Mutasavvıfı Ahmet Yesevî, Kazakistan’ın Yesi şehrinde, yaygın görüşe göre 1093 yılında doğmuş ve 1166 yılında ölmüştür. İlk mürşidi Arslan Baba olmuş, sonra Yusuf-i Hemadanî’ye intisap etmiştir. YesevÓ, Arapça ve Farsça’yı çok iyi bilmesine eserlerinde rağmen Türkçe’yi seçmiştir. Yesevî, eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslâmiyet ile uzlaştırmaya çalışan, İslâm’ı yeni kabul etmiş insanlara bu dinin sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve tanrı sevgisine dayalı gerçek yüzünü tanıtmıştır. Anadolu’ya hiç gelmemiş olmasına rağmen Anadolu’da da tanınan ve sevilen Ahmet Yesevi, yaygın olan kanaate göre, Mevlânâ, Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi Anadolu ekollerini ve Aleviliği etkilemiştir. Ahmet Yesevi, Divan-ı Hikmet adıyla yüzyıllar sonra derlenecek olan Hikmetleri aracılığıyla Türklere İslam’ı kolaylaştırarak benimsetmiştir. Bunun için İslam inancını, Türk gelenek, inanç ve yaşam tarzı ile uygun biçimde sentezleme yolunu seçmiştir. Üstelik bu yolu seçen kimi din alimleri sapkınlıkla ve dinden çıkmakla suçlanmasına rağmen Yesevi başarıyla tarikatını kurmuş ve geliştirebilmiştir. Eski Türk inanışlarından, adetlerinden bir kısmını İslam dininin içine dahil ederek, dinlerini yeni değiştirmiş olan Türk topluluklarına dinin özünü yani felsefi yönünü anlatmıştır. Ahmet Yesevi’nin müridleri ve takipçileri ölümünden önce ve ölümünün sonrasında, 12.Yüzyıl ortalarından itibaren diğer bölgeler gibi Anadolu’ya da gelerek görüşlerini yaymaya devam etti. Yesevi’nin Türk tasavvuf edebiyatının çok önemli ve bilinen en eski örneklerini içeren şiir kitabı Divan-ı Hikmet, İslam’ın esaslarının yer aldığı temel eseri Akaid ve öğrencileri tarafından yazılıp kendisine mal edilen Fakrname adlı 3 eseri vardır. Adının verildiği ve Türkiye ile Kazakistan Cumhuriyetlerinin kurduğu uluslararası özerk statüye sahip ortak devlet üniversitesi olan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, Kazakistan’ın en prestijli üniversitesi olarak kabul edilmektedir.

http://haber.gazetevatan.com/haberprint ... sid=335264


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevi
MesajGönderilme zamanı: 10.07.14, 18:23 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 21.12.08, 12:25
Mesajlar: 641
yesevihan yazdı:
MİLLİYETİMİZİ BORÇLU OLDUĞUMUZ İNSAN

Namık Kemal Zeybek

Türk Milliyetininin, hamurkârı olan Ahmet Yesevi, Türkiye dışındaki Türk Dünyası'nda çok iyi tanınır ve bilinir. Bununla birlikte ülkemizde de Hazret Sultan'ı bilen ve tanıyan az değildir. Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı; "Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz. Bizim milliyetimizi asıl O'nda bulacaksınız?" diyor...
Türk milliyetinin temelinde bir insanın bulunması ne demektir? Ne yapmıştır ki bu insan, böyle bir vasfa hak kazanmıştır?
Ahmet Yesevi, ilk Türk-İslâm mutasavvıfıdır. Türk aydınlarının Arapça ve Farsça yazdığı bir dönemde ilk defa Türkçe dini-tasavvufi şiirler söyleyen insandır. Ahmet Yesevi'nin öğrencileri ve takipçileri, O'nun "Hikmet" denilen şiirlerini yüzlerce yıldan beri tekrarlayarak Türk dilinin şiir dili olarak gelişmesini sağlamışlardır. Ahmet Yesevi, ilk Türk-İslam mutasavvıfı olarak, Türklere İslamı ve tasavvufu anlatmak için "Farsça'yı çok iyi bilmesine rağmen" hikmetlerini Türkçe yazdı, söyledi. Hikmetler, Türk Dünyasının her yerine yayıldı. Türkçe canlandı... Yesevi'nin yolundan gidenler, Türkçe söylediler. Bu manada Ahmet Yesevi olmasaydı ve güzel Türkçemiz bu kadar yaygın bir şekilde varlığını sürdüremeyecekti. Yunus Emre bir Ahmet Yesevi öğrencisi ve Yesevi izleyicisidir. Yolun en büyük şairidir. Şiirlerinin ilham kaynağı Ahmet Yesevi'dir ve hatta bazı şiirleri Yesevi Hikmetlerinin tekrarlanmış şeklidir.

Sözgelimi Ahmet Yesevi, Divan-ı Hikmetinde;
"Işkıng kıldı şeyda mini
Cümle alem bildi mini
Kaygum sinsin tüni küni
Minge sinok kirek sin..."
Yunus Emre Divanında;
"Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarın tünü günü
Bana seni gerek seni..."
İki şiirin tamamım karşılaştırdığımız zaman temanın ve bazı mısraların birbirinin aynısı olduğunu görürüz.

Ahmet Yesevi ve dervişleri, henüz büyük kısmı Müslüman olmamış, olanları da yeteri kadar dini bilmeyen Türklere İslamiyeti anlatmak gayreti içinde, Türkçe söylemişler ve Türkçe'nin devamına ve gelişmesine en büyük hizmeti yapmışlardır. Gayretlerinin asıl maksadı elbette İslam'ı yaymaktı. Bunda da büyük başarı kazanmışlardır.

Daha Hazret'in sağlığında, binlerce öğrenci-mürid, Ahmet Yesevi dergahından aldıkları inanç, bilgi ve bilinci Horasan'a, Deşti Kıpçak diye adlandırılan Kuzey Türklük bölgelerine, Diyar-ı Rum (Roma Diyarı) diye adlandırılan Anadolu'ya ve Avrupa Türklüğüne ulaştırmışlardır.

Anadolu'da ve Rumeli'de Türk varlığının kökleşmesinde en büyük hisse yine Yesevi dervişlerinindir. Osmanlı Devleti'nin manevi kurucuları olan Şeyh Edebaliler, Hacı Bektaş Veliler, Geyikli Babalar, Ahmet Yesevi'nin takipçileriydi. Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan'ın "Kolonizatör Türk Dervişleri" adlı değerli eseri, bu konuda ayrıntılı bilgilerle doludur.
Ahmet Yesevi'nin Anadolu'ya gönderdiği Hacı Bektaş Veli, Osmanlı ordusunun belkemiği olan Yeniçeriliğin manevi öğretmeni (piri) idi. Yine, Ahmet Yesevi'nin Hacı Bektaş'a yardımcı olarak gönderdiği Sarı Saltuk, Balkanlarda Müslümanlığı kökleştiren kişidir. Bursa'nın fethini hazırlayan Geyikli Baba, bir başka Yesevi dervişidir.

Yesevi dervişleri, Anadolu'nun Türkleşmesi yıllarında, 12'inci, 13'üncü ve 14'üncü yüzyıllarda, gerektiği zaman savaşçı dervişler olmuşlar "Alperen" adını almışlar, savaşmışlar ve savaşın ruhu olmuşlardır. Gerektiği zaman ticarete ahlak ve disiplin getiren ahlak savaşçıları olmuşlar "Ahi" adını almışlardır. Kadınların aydınlanması yolunda uğraşmışlar "Bacıyan" olmuşlardır. Boş arazileri canlandırmak ve yeşertmek işini üstlenmişler, yolların güvenliğini sağlamışlardır. Gönüllerde inanç, zihinlere bilgi ışığını saçan aydınlatıcılar olmuşlardır. Osmanlı'nın temeli Gaziler, Ahiler, Bacılar ve Abdal'lardır. Bunun için de insanlık tarihinin en büyük başarısı ortaya konulmuş, dünya yüzünde asırlar süren "Osmanlı sulhü" gerçekleşmiştir. Osmanlının gerilemesinin bir sebebi de bu ruhtan uzaklaşmak olmuştur. Yani, iman-ahlak ve bilim çizgisinden, yani Yesevi anlayışından uzaklaşmak...

Ahmet Yesevi, binlerce yıllık Türk Töresi'nin verdiği doğru ölçülerle de donanmış bir kişi olarak; İslamı doğru anlamış ve dosdoğru anlatmıştır. Milliyetin temeli "dil" ve "din" ise, biz dilimizin edebi hayatiyetini ve Müslüman oluşumuzu ve hatta Müslümanlık anlayışımızı geniş ölçüde Ahmet Yesevi'ye borçluyuz. Ahmet Yesevi anlayışında kadın ve erkek işte, üretimde birlikte olduğu gibi, mescitte, mecliste ve dergahta da birlikte olmuşlardır. Kadın, hayatın dışına itilmemiştir. Ahmet Yesevi anlayışında dinin on temelinden biri de bilimdir.
Ahmet Yesevi'nin anlayışında İslam'a içtenlike sarılmak, onu yaşatmak; ancak başka din mensuplarına ve bütün insanlara da şefkat ve hoşgörüyle bakmak vardır;
"Sünnet imiş, kafir olsa da insanı incitme
Gönlü katı, kalp incitenden Allah şikayetçidir..."
İnsana bu bakış açısı, bizim tarihimizdeki hakim anlayıştır. Ve elbette ki İslam'ı doğru anlayanların anlayışıdır.

Beş yüz yıl önce Avrupa'da, dinlerinden ötürü işkenceye ve yok edilme tehdidine maruz bırakılan ispanya Musevilerini gemiler göndererek İstanbul'a getiren Osmanlı Hükümdarı II. Beyazıt, bu anlayışın takipçisi ve uygulayıcısıydı. Ve II. Bayezit bir Yesevi dervişiydi. Bu anlayışa bugün de bütün insanlığın ihtiyacı vardır.

Ahmet Yesevi'nin yaşamış olduğu Türkistan şehri, Uluğ Türkistan'ın kalbidir. Türkistan şehri aynı zamanda, Oğuz Han'ın da başşehridir. Hepsinden önemlisi, ilk adı "Yesi" olan Türkistan şehri, Dünya Türklüğü'nün ortak manevi atası olan Ahmet Yesevi'nin şehridir. Bu şehir, önce kendi adını O'na vermiş, daha sonra da Ahmet Yesevi'nin unvanını ad olarak almıştır. İslam Dünyasında, Ahmet Yesevi için "Türkistan'ın Piri" ve "Türkistan'ın Hazreti" denilirdi. "Türkistan'ın Hazreti'nin Şehri" ifadesi zamanla kısalarak "Türkistan" olmuştur. Türkistan'da Ahmet Yesevi'nin türbesi ve Yesevi Dergâhı vardır. Ahmet Yesevi'nin türbesi bugün de Türk Dünyasının her yerinden gelen ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Türkistan, Mekke ve Medine'den sona Müslüman Türklerin ikinci kutlu yeridir.

Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi de kutlu Türkistan şehrindedir. Türkiye ve Kazakistan Cumhuriyetleri hükümetlerinin ortaklaşa kurdukları bu üniversite, bütün Türk Dünyası'na hizmet vermek için kurulmuştur ve şu anda üniversitede, binlerce öğrenci öğrenim görmektedir.

Ahmet Yesevi, bizim ruh hamurkârımızdır. Milliyetimizin temel insanıdır. Bugün, Türk Dünyası birbirine yeniden kavuşurken, buluşma ve birleşme noktası, Ahmet Yesevi'nin adı, fikirleri ve hizmetleri olacaktır...

AHMET YESEVİ YOLU

Ahmet Yesevi, tarihteki adıyla Türklerin Piri'dir. Milletimizin en önemli öğretmenidir. Milliyetimizi yoğuran insandır. Çok anlatılmalı, iyi anlaşılmalı ve yolunca yaşanmalıdır. Geçmişimizin aydınlığı Ahmet Yesevi'dir. Geleceğimizin kökleri ise geçmişimizin içindedir. Türkistan'daki yaygın adıyla Hazret Sultan'ı üç hizmeti ve yedi ilkesiyle anlatmak istiyorum.

Ahmet Yesevi'nin üç hizmetinden birincisi; aydınlarımızın Arapça ve Farsça yazdığı bir dönemde, 12. yüzyılda Türkçe hikmetler yazmış olmasıdır.
"Sevmiyorlar alimler sizin Türkçe dilini
Erenlerden işitsen açar gönül ilini
Ayet, hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar
Anlamına erenler başı eğip uyarlar."
Türkçe İslami şiirler yazma geleneğini başlatmış ve açtığı çığırdan büyük bir edebiyat geleneği doğmuştur. Türkçe'nin bugünkü diriliğini ve yaygınlığını büyük ölçüde Hazret'e borçluyuz.

İkincisi, Ahmet Yesevi, yetiştirdiği öğrencilerini, öğreticiler olarak Türk Dünyası'na göndermiş, Milletimiz arasında İslam'ı yaymış, yeni bir ruh ile donanmış olan insanlarımızın büyük bir gelişme ortaya koymalarını sağlamıştır. Timurluların da, Osmanlıların da temelinde Yesevi ruhaniyeti vardır.

Üçüncüsü, Ahmet Yesevi, İslam'ın dosdoğru yolu olan İslam'ın Türk yorumunu ortaya çıkarmıştır.
İşte bu yorumun esaslarını da yedi ilkeyle ifade ediyorum;

Birincisi, Allah'a aşkla yöneliş. "Aşkı olmayanın ne dini vardır ne de imanı."

İkincisi, ihlas... Yani, içtenlikli Müslümanlık. Riya'dan, gösterişten uzak, sadece Allah için olan Müslümanlık. "Gösterişçi son nefesinde imanını yitirir."

Üçüncüsü, insan sevgisi. İnsan var edilenlerin en kutlusudur. Çünkü insan, varlığın özü, özetidir... İnsanın derdiyle dertlenmek insana hizmet, İslam'ın tam kendisidir.
"Garip, fakir, yetimleri Elçi sordu
O gece Mirac'a çıkıp Allah'ı gördü
Geri döndüğünde yine fakirlerin halini sordu
Gariplerin izini arayıp geldim ben de..."
Dördüncüsü, hoşgörü... İnsanların din, dil, renk, cinsiyet farklılığından ötürü horlanmaması, farklılıkların kavga konusu yapılmaması.
"Sünnet imiş, kafir de olsa, insanı incitme
Gönlü katı, kalp inciticilerden Allah şikayetçi."
· Beşincisi; kadın ve erkek eşitliği... Ahmet Yesevi anlayışında kadın ve erkek işte, üretimde, mecliste, dergâhta birliktedir.
Altıncısı, emek ve işin kutsallığı. Ahmet Yesevi yolunda kişinin geçiminin öz emeğiyle olması ve çalışması esastır. Hazret, binlerce öğrenci yetiştirirken geçimini kendi ürettiği kaşık ve kepçelerle sağlıyordu.
· Yedincisi, bilim... Dinin on esasından biri de bilimdir. Bilim insanı Allah'a ulaştıran ve varlığı bilerek Yaratanı bilmeyi sağlayan yoldur.
Ahmet Yesevi'nin üç hizmeti ve yedi ilkesi, bize yarınlarımızı da aydınlatacak bir yolu gösteriyor.
(Namık Kemal Zeybek, Türk Olmak,1999)

***
Hoca Ahmet Yesevi ve İzbasarlarında hoşgörü

Namık Kemal Zeybek


Hoca Ahmet Yesevi “İslam Tasavvufu ile Türk Töresinin bileşimini yaparak Orta Asya’da Müslümanlığı yayan ‘Ulu Ata’dır. Türkler arasında İslam’ın ve doğru İslam’ın yayılmasında en önemli yer O’nundur.”

1) Allah aşkı, 2) İnsan sevgisi, 3) İçtenlikli Müslümanlık, 4) Kadına toplum içinde değer vermek, 5) Emeği esas almak, 6) Başka inançlara hoşgörü ve 7) Bilimi dinin temeli yapmak yesevi öğretisinin esaslarıdır.

Ahmet Yesevi, Divanı Hikmet adıyla bilinen eserine “Bismillah diyerek hikmet söyledim; taliplere dür ve gevher saçtım” diye başlıyor. Dür ve gevher dediği Ayetler ve Hadislerdir. Yani Kuran Ayetleri ve İslam Peygamberi’nin sözleri ve ilk hikmet takip eden yedi hikmetle diyor ki: “Allah’a varan yol insandan geçer. Tanrı Elçisi garip, fakir, yetimlere çok ilgi gösterdiği ve onlara yardım ettiği için Allah’a ulaştı; en yüce makama çıktı; miraç gerçekleşti.”

Yani insana hizmet en kutlu ibadettir. Çünkü insan alemlerin özü ve aratılmış en kutlu varlıktır. Bu yüzden insanı incitmek ise günahların en büyüklerindendir.

İşte Yesevi’den bir hikmet:
“Sünnet imiş kafiri de incitme! Katı kalpli kalp kırıcıdan Allah şikâyetçidir.”

Yesevi yolunda ‘Hakikât’ kapısının 10 makamından biri de ‘kimseyi incitmemek’tir.

Yesevi’nin ana kaynağı Kuranı Kerimdir. Yüce kitapta Allah şöyle buyuruyor:
“Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündeki insanların hepsi iman ederdi. Öyle ise sen, inanmaları için insanları zorluyor musun?” (Yunus 99)
“Sizin dininiz size, benim dinim bana” (El-Kâfirun 6.)

“Herkesin dini kendine” dinler arasındaki hoşgörünün ve din mensupları arasındaki ilişkinin temeli olmalıdır, diyorum.
Ahmet Yesevi yolundan yetişen O’nun izbasarlarının en önemlileri Orta Asya’da Hakim Ata Süleyman Bakırgani, Anadolu ve Balkanlarda Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre’dir.
H. Ahmet Yesevi’nin hayatı miladi 12. yüzyılı aşıp, 13. yüzyıla ulaşmıştır.
13. yüzyılı ve sonrasını ise onun binlerce öğrencisi aydınlatmıştır.

Hakim Ata, Piri’nin yolundan giderek yazdığı hikmetlerde “Hazret Sultan’ın Hıristiyanlar, Yahudiler ve Moğollarla ilgilendiğini yazıyor.” Yesevi dergâhında dağıtılan aşı almak için kimseye dini, mezhebi, tarikatı, milliyeti sorulmazdı. İnsan olan herkese yardım edilirdi.
Hacı Bektaş Veli aynı anlayışı Anadolu’ya taşıdı. “İncinsen de kimseyi incitme!” sözü çok bilinen ve tekrarlanan bir sözdür.

Yunus Emre bir Yesevi izbasarı ve Hikmet geleneğinin en önemli şairidir.

Onun şiirlerinden seçtiklerimiz Yesevi Yolu’nun ve izbasarlarının hoşgörü kültürünü en açık şekilde ortaya koyar:

Yetmiş iki millete kurban ol âşıkisen...
Tâ aşıklar safında imâm olasın sâdık...
Yetmiş iki millete suçum budur hak dedim...
Korku hıyanetedir ya ben niçün korkarım...
“Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan...
Halka müderris ise hakikat de âsidir...
Yunus Emre der hoca gerekse var bin hacca...
Hepisin den iyice bir gönül’e girmektir...
Gönül çalabın tahtı çalap gönül’e baktı...
İki cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise...
Gelin tanış olalım işi kolay kılalım...
Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz...”

Yesevi yolu asırlar boyunca birbirini izleyen altın zincir halkaları gibi günümüze kadar sürüp gelmiştir.

Kazakçanın en büyük şairi büyük aydınlatıcı Abay’ın bu konudaki şiiri ile konuşmamı bitiriyorum.

“Sevgiyle yarattı Adem soyunu...
Sen de sev Allah’ı canından çok...
Adem soyunun hepsini sev kardeşimdir diyerek...”

Güncelleme.

_________________
"Bismillah dep beyan eyley hikmet aytıp
Taliblerge dürr ü gevher saçdım mena..."


Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî [ Qaddesallahu Teala Sırrahul-Azîz ]


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 28 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye