Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Ümmî Sinan bin İbrâhim Halvetî
MesajGönderilme zamanı: 22.06.10, 09:07 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 23:16
Mesajlar: 123
Ümmî Sinan bin İbrâhim Halvetî

Doç. Dr. A. Azmi BİLGİN

***

Ümmî Sinan

A. Hayatı


1. Doğumu, Adı ve Mahlası

Ümmî Sinan'ın doğum tarihiyle ilgili kesin bilgi yoktur. Kendisi, Kutbü'l-meânî adlı eserinin sonunda (vr. 74a) babasının adının İbrahim olduğunu belirtir. Bağdatlı İsmail Paşa da adı geçen eseri tanıtırken Ümmî Sinan'ın babasının adının ibrahim olduğunu söyler1. Babasının adı dışında ailesiyle ilgili bilgi bulunmamaktadır. Ümmî Sinan'ın asıl adı Yusuf'tur. Hafız Hüseyin Ayvansarâyî (ö. 1201/1787)2, Seyyid Muhammed Nûru'l-Arabi (ö. 1305/1887)3 ve Bursalı Mehmed Tâhir4 asıl adını yanlışlıkla Muhammed olarak verdikleri için bu yanlışlık günümüze kadar bazı eserlerde sürüp gelmiştir5. Elmalı Halk Kütüphanesi'nde (nr. 43) divanının başında "Merhum ve mağfûrunleh Ümmî Sinan Efendi ismühû Yûsuf Efendi dâr-i dünyâdan dâr-ı âhirete intikâl itdügi sene seb'a sittîn ve elf el-medfûn fî Elmalı" (s. 36) ve sonunda "Temme'd-dîvân eş-şeyh Yûsuf Elmalı eş-şehîr bi-Ümmî Sinan rahmetti İlâhi 'aleyh" (s. 163) ibarelerinden Ümmî Sinan'nm asıl adının Yusuf olduğu kesin olarak anlaşılmaktadır. Ayrıca Müstakimzâde Sadeddin (ö. 1202/1787)6, Harîrîzâde
Kemâleddin (ö. 1299/1882)7 , Mustafa Lutfî (ö. 1903)8 ve Sadık Vicdanî (ö. 1939)9 gibi müellifler de Ümmî Sinan'ın asıl adını Yusuf olarak verirler.

Şiirlerinde mahlas olarak hem Ümmî Sinan'ı hem Sinan Ümmî'yi kullanmıştır. Şairin mahlasını her iki şekilde de kullanması, kaynaklarda farklı şekillerde yazılmasına ve anılmasına yol açmıştır.

Kendisi bir şiirinin son beytinde
"İsm-i a'zam bî-nişân u lâ-mekân şehrindedür
Şehr-i Elmalı Sinan Ümmî okurlar adıma" (157/11) ve bir muhammesinin son bendinde

"Gerçi adımdur Sinan Ümmî aceb dîvâneyem
Girmişem meydân-ı 'aşka baş açık merdâneyem
Aşk elinden camı nûş itdüm bugün mestâneyem
Hayr u serden kaçduğumdan sâkin-i meyhâneyem
Geçmezem dildârın 'aşkından cana olsun veda"1 (83/11)

diyerek mahlas olarak kullandığı "Sinan Ümmî"yi adı gibi verir. Şairimizin mahlası mutasavvıf şairlerin biyografi ve menkıbelerine yer veren eserlerin bazılarında Sinan Ümmî10, bazılarında ise Ümmî Sinan11 şeklinde anılmaktadır. Bu farklı kullanılış günümüz araştırmacılarında da görülür. Abdullah Ekiz, Sinan Ümmî ve Ahfadı adlı eserinde şairin mahlasını Sinan Ümmî,12 Mustafa Tatçı ise Ümmî Sinan13 şeklinde verir.

Şairin her iki şekilde mahlas kullanması, böyle iki çeşit yazılmasına ve kaynaklarda her iki şekilde de anılmasına yol açmıştır, denebilir. Biz Başbakanlık Arşivinde yaptığımız araştırmalarda kendi adıyla anılan caminin "Şeyh Ümmî Sinan Camii" şeklinde vakıf muhasebe defterlerinde yer aldığını tespit ettik.14 Yine aynı cami Evliya Çelebi'nin Seyahat-nâme'sindz de "Ümmî Sinan Efendi Camii" diye yer almakta, ayrıca şairimizden de "Ümmî Sinan Sultan" diye söz etmektedir.15 Özellikle bu iki kayıt şairin mahlasının Ümmî Sinan şeklinde olduğu kanaatini kuvvetlendirdiği için biz de çalışmamızda Ümmî Sinan'ı tercih ettik.

Edebiyat tarihi kaynaklarında Ümmî Sinan diye tanınan mutasavvıf şairlerden biri de İbrahim Ümmî Sinan'dır16. Halvetîliğin Ahmediyye kolunun Sinâniyye şubesinin kurucusu olan Ümmî Sinan'ın (ö. 958/1551 veya 976/1568) Yunus Emre tarzı ilâhileri vardır. Türbesi Eyüp'tedir17.

Bu iki tekke şairinin, mahlaslarındaki benzerlik nedeniyle bazan kendileri bazan da şiirleri karıştırılmıştır, istanbul Kitaplıkları Yazma Divanlar Kataloğu'nda İstanbul Üniversitesi (TY. nr. 512) ve Beyazıt Devlet (nr. 3356) kütüphanelerindeki Elmalılı Yusuf Ümmî Sinan'a ait olan divan nüshaları yanlışlıkla Bursalı İbrahim Ümmî Sinan adına kaydedilmiştir.

Gezerken seyrân eyledüm seyrân-ı güldür gül
Başındaki tâc u tahtı bağı dîvân güldür gül
Sinan Ümmî gel vasf eyle gül ile bülbül derûnı
Yine bu garîb bülbülün âh u figânı güldür gül

dörtlüğünü Hüseyin Ayvansarâyî, Elmalılı Ümmî Sinan'a18 atfeder, halbuki onun divanında böyle bir dörtlük bulunmaz.
Mustafa Lutfî, Elmalılı Ümmî Sinan'ın divanından birkaç beyti teber-rüken yazdığını söyleyerek İbrahim Ümmî Sinan'a ait olan bir şiiri yanlışlıkla Elmalılı Ümmî Sinan'a maleder:
Erenlerün sohbeti ele gelesi değil İkrar içün gelenler mahrum kalası değil
İkrar gerek bir ere göz açup dîdâr göre Sarraf gerek cevhere nâdân bilesi degİI
Ümmî Sinan yol ayan olupdur belli beyân Dervişlik yoh hemân tâc u hırkası değil
Abdullah Uçman'ın Bursalı Ümmî Sinan'ın şiirlerine örnek olarak verdiği beş şiirden dördü Elmalılı Ümmî Sinan'a aittir19.

2. Tarikatı ve Şeyhleri
Ümmî Sinan kendi tarikat silsilesini anlattığı uzun şiirinde (nr. 25) Hz. Peygamber'den kendi zamanına kadar gelen bütün şeyhlerin isimlerini verir. Hz. Ali, Hasan-ı Basrî, Habîb-i Acemî gibi büyük şahsiyetler yoluyla bu silsile Ömer el-Halvetî'ye kadar ulaşır.
Ümmî Sinan Halvetiyye tarikatına bağlı bir mürşittir. Halvetiyye Ömer Halvetî'ye (ö. 800/1397 [?]) nisbet edilen İslâm dünyasının en yaygın tarikatıdır. Azerbaycan'da kurulmuş, gelişmiş ve buradan Anadolu'ya Sadreddîn-i Hiyâvî'nin (ö. 860/1455) halifelerinden Amasyalı Pîr îlyas tarafından getirilmiştir. Tarikatın ikinci pîri olarak kabul edilen Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî (ö. 869/1464-65 [?]) ve halifeleri sayesinde bu tarikat sadece İstanbul ve Anadolu'da değil Rumeli'de de en yaygın tarikatlardan biri haline gelmiştir20.
Ümmî Sinan, Halvetiyye'nin Ahmediyye kolunun kurucusu Yiğitbaşı Ahmed Şemseddin'İn (ö. 910/1504) halifelerinden Abdülvehhab Ümmî1- nin (ö. 1004/1595-96) halifesi Eroğlu Nûrî'ye21 intisap etmiş, Eroğlu ve fat edince (1012/1603) Halvetiyye'nin şeyhi olmuştur. Kendisi tarikatının silsilesini verdiği şiirinde (nr. 25) Yiğitbaşı Ahmed Şemseddin'den sonraki tarikat silsilesini şöyle belirtir:

Ol dahi fehmile Şemsüddîn'e telkîn eyledi
Anun içün bu tarikat ehlinin merdânıdur 11
Ol dahi Vahhâb-ı Elmaluya telkîn eyledi
Anun içün ol Muhammed nûrının mihmânıdur
Ol dahi bil anı Eroğlı'na telkîn eyledi
Anun içün zât-ı Hakda irdügi Rahmânıdur
Ol dahi bil kim Sinan Ümmîye telkîn eyledi
Anun içün kurılan sâdıkların meydânıdur (25/27-30)

Başka şiirlerinde de doğrudan şeyhinin adını belirtir:

Bu sırra irdügüm hâlim sorarsan
Baş kodum bir zaman yollar içinde
Ümmî Sinan eydür Eroğlı dirler
İsmine şeyhimin iller içinde (158/10-11)

Yâ İlâhî sen meded eyle ki bu Ümmî Sinan
Aldanup düşmeye tâ kim bunda mekr-ile âla
Pîr-i azîzdür Eroğlı hürmetine kıl nazar
Tâ varup dergâhına ol zâtını âsân bula (168/6-7)

Divanında adına iki şiir yazdığı Mazharî Sultan'ın da Ümmî Sinan'ın şeyhi olduğunu söyleyebiliriz. Eroğlu için müstakil şiiri bulunmayan Ümmî Sinan'ın Mazharî Sultan'ın biri methi biri de ölümü dolayısıyla duyduğu ayrılık acısını dile getirdiği iki şiiri bulunmaktadır. Her iki şiirde de yoluna can baş vereceğini, gönüller derdinin dermanı, ledünnî ilminin ocağı olduğunu, onun aşkının derdiyle kendisini bağladığını ve onun izinden gözünü ayırmadığını belirtir. "Efendim Mazharî Sultan fedâdur yoluna can baş" nakaratıyla biten metniyle ilgili murabbaının bir dörtlüğünde:

Bi-hamdi'llâh pîrim buldum gerekmez gayrı pîr bana
Bi-hamdiliâh yârim buldum gerekmez gayrı yâr bana
Bi-hamdi'llâh nurum buldum gerekmez gayrı nûr bana
Efendim Mazharî Sultan fedâdur yoluna cân baş (79/7)

diye seslendiği Mazharî Sultan, Niyâzî-i Mısrî'nin Mevâidü'l-irfân'ına "kâri-i Mısrî" diyerek düşülen bir nottan öğrendiğimize göre Abdülvehhâb Suitan'ın halifesi olup Ümmî Sinan'a furû-i esmâ-i İlâhiyyeyi öğreten kimsedir22. Mazharî mahlasımla şiirleri de bulunmaktadır.23 Ümmî Sinan bir şiirinde (17/9) Mazharî'nin yanında ismini andığı Zuhûrî'nin ise Eroğlu'nun oğlu olup aynı zamanda şair olduğu tesbit edilmiştir.24

Ümmî Sinan'ın, aynı yüzyılda Elmalı'da yaşayan ve Eroğlu ile Mazharî Sultan'ın da şeyhi olan Abdülvehhâb Ümmî (ö. 1004/1595-96) ile görüşüp sohbetinde bulunduğunu da söyleyebiliriz25.

3. Tahsili, Şahsiyeti ve Tesirleri
Tahsil hayatı hakkında bilgi bulunmayan Ümmî Sinan'ın Mustafa Lutfî tarafından "âlim-i ümmî-iştihâr ve fâzıl-ı fezâil-şiâr ve kâmil-i füyûzât-âsâr şeyh-i pır ü civan ..."26 diye tanıtılmasından manevî ilimlere vâkıf olduğunu öğreniyoruz. Hüseyin Vassafın onun hakkında bilgi verirken "ümmî ta'biri her zaman li-nefsihî isti'mâl olunmaz bir şeydir, ümmî-i âlimdir" şeklinde açıklama getirmesi Ümmî Sinan'ın bâtın veya hakîkat ilmine sahip bir kimse olduğunu gösterir27. "Zahirî ilimleri de bildiği ve medresesinin bulunduğu"28 belirtilmişse de Başbakanlık Arşivi'nde yaptığımız araştırmalarda Elmalı'da böyle bir medrese kaydına rastlamadık. Ancak Osmanlı ilmiye teşkilâtında müstakil statüye sahip kendine has vakfiyesi, yıllık muhasebesi olan medreseler dışında yine tedrisat için kullanılan "buk'a", "dersiye" uygulaması bulunmaktadır. Bunlardan özellikle "dersiye", çoğu kere bir cami bünyesinde belli şartlarda belirli bir dersin belirlenen bir hoca tarafından verilmesi için "dersiye" adıyla para tahsis edilmesi uygulamasıdır. Ümmî Sinan için söz konusu olan "medrese" kaydının da müstakil medrese olmayıp, daha sonraki bir tarihte orada ihdas edilmiş bir "dersiye" görevi olması muhtemeldir. Dönemine en yakın kaynaklardan biri olan Şeyh Mehmed Nazmî'nin Hediyyetü'l-ihvârCı Halvetîliğin Yiğitbaşı kolu şeyhlerini sıralarken şu bilgiyi verir: "Ve Yigitbaşı'dan bir şu'be dahi Tâlib Ümmî, Eroğlu ve Elmalı Sinan Ümmî'den, Elmalı'da ve 'Uşşâk'da ve Kütâhiyye'de ve etraflarında hulefâ ve fukara bâkîdür. Riyazet ve mücâhedeleri sebebiyle müridleri ve muhibleri vardır. Yiğitbaşı'ya müntesib olanlarun cümlesi ümmîlerdür. Varidat sahibi29 i'tikâdında olup 'leyset umıırü'l-âhireti kemâ za'imet cühhâlü'l-'ulemâ'i'30 derler"31.

Bu bilgilerden de anlaşıldığı kadarıyla döneminde zahirî ilimlerin öğretildiği bir medreseye devam ettiğini söyleyemiyoruz. Mutasavvıflara göre ilim zahir veya şeriat ilmi, bâtın veya hakikat ilmi olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Birincilere kâl ehli, ikincilere hâl ehli denir. Medreseler şer'î ilimlerin, tekkeler ise bâtmî ilimlerin öğretildiği kurumlardır. Ümmî Sinan 'in ümmîliği hiç okuyup yazma bilmemek anlamında değildir. Ümmî Sinan devrinde geniş bir çevreyi tesir altına almış, ünü diğer Anadolu şehirlerini de tutmuş olmalı ki, bir çok Arap ve Rum (Anadolu) şehirlerini dolaşıp çok şeyhler gören Niyâzî-i Mısrî'nin son durağı Elmalı olmuştur.
Niyâzî-i Mısrî çok etkilendiği şeyhi Sinan Ümmî'den eserlerinde ve şiirlerinde övgü ile bahseder. Eserlerinden Mevâidül-irfân'da. şunları söyler:
"... Arap ve Anadolu şehirlerinde* çok şeyhlerin sohbetine eriştim. Akıbet, şeyhim, göz bebeğim, kalbimin devası Şeh Ümmî Sinan Elmalı'nın hizmetine ulaştım. Kalbimin şifasını onun hizmeti şerefinde buldum. Mübarek nefesi kimyasıyla, bana Hz. Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî'nin bahsettiğim rü'yada32 bana işaret ettiği her şey hâsıl oldu. Allah'a hamdoisun, Allah'ın lutfuyla telvîn gitti, tenıkîn hâsıl oldu."33
Niyâzî-i Mısrî aynı eserin "Otuz Dördüncü Sofra"smda "Cennet mekâ-rihle süslenmiştir." sözünü açıklarken kendi hayatından şunları nakleder: Mısır'a gidip Şeyhuniyye'de şeyhime bey'at ettiğim zaman oranın fukarası sayılamayacak kadar çoktu. Bunlardan bazıları şeyhime, kendi şeyhi zamanından kalmış idiler. Şeyhin selefinden kendisine intikal eden müridlerden biri bana yaklaştı ve gizlice: "Ben seni, irâdende sâdık, samimî arkadaş biliyorum. Ama bu şeyh, senin bildiğin gibi yetişmiş bir şeyh değildir. Ben sana nasihat ediyorum. Senin aradığın bunda yoktur. Beni dinlersen bunu bırak ve kendine başka bir şeyh ara, belki muradına erersin." dedi ve şeyhin birçok ayıplarını saydı. Ona dedim ki: "Şimdi onun kâmil olduğuna yakînen inandım." Gerçekten üç yıl hizmetine devam ettim ve onu Kâdirî Tarikatinde kâmil bir şeyh buldum. Allah'a hamdolsun, ona hizmet sayesinde muradımın özetine nail oldum. Teferruatına da başka bir şeyhin, şeyhler şeyhi eş-Şeyh Ümmî Sinan Elmalı'nın hizmetinde eriştim. Ama bunun mekârihmi, ötekinin mekârihinden çok buldum. Tabiî zevkleri de farklı idi." Bir kâmil kimsenin çevresinin düşmanla çevrili olduğunu, o kâmile ve onun bağlılarına çeşitli yalan ve iftiralar yapılarak insanların uzaklaştırılmaya çalışıldığını bizzat müşahede eden Niyâzî-i Mısrî, Ümmî Sinan'ın da bu tür durumlara maruz kalmış olduğunu ifade eder.
Kâmil kimse, kemal cennetine cehd ü gayret ve sabr-ı cemîl ile ulaşabilir. Onun, hasetçilerin kötülükleriyle çevrili bulunan sohbeti cennetine de ancak zatında veya meclisinde bulunan mekârihlerine gözlerini kapatan, o hasetçilerin sözlerine kulak asmayanlar girebilir34.

Niyâzî-i Mısrî, Ümmî Sinan'a hayranlığını şiirlerinde de dile getirir. Mustafa Lutfî, Ümmî Sinan ile Uşak'ta ilk karşılaşması esnasında Mısrî'nin şu beyitleri söylediğini ifade eder:

Aşkun meyine ben kana geldüm
Şevkun nârına höş'yana geldüm

Şem'-i tevhidi gördüm yakmışlar
Gitdi karârım pervane geldüm

Halka-i zikri kurmuş dervişler
Ben de sahnmda cevlâna geldüm

Mecnûn'um bugün Leylâ derdinden
Aklı neylerem dîvâne geldüm

Derd-i cânânum açdı yaralar
Bağrım üstünde dermana geldüm

Ümmî Sinânufi hâk-i pâyine
Sürmeğe yüzüm sultâna geldüm

Yaramı bildüm yârimden imiş
Bunda Niyâzî Lokmân'a geldüm35

Bir süre Ümmî Sinan ile Muhammed Uşşâkî'nin zaviyesinde kaldıktan sonra Elmalı'ya gitmek üzere yola çıkarlar. Elmalı görününce Mısrî'nin dilinden aşağıdaki mısralar dökülür:

Dost illerinüfî menzili key âli göründi
Derd-i dile derman olan Elmalı göründi

Tûtîlere sükker bâğmun zevki irişdi
Bülbüllere cânân gülinün dalı göründi

Mecnûn gibi sahraları ağîayı gezerken
Leylî tağınun lâlesinün alı göründi

Ten Ya'küb'ınun gözleri açılsa aceb mi
Can Yûsuf ınun gül yüzinün hâli göründi

Kal ehiinün akvâlini terk eyle Niyâzî
Şimden geri hâl ehlinün ahvâli göründi36

Bu şiirinde Mısrî, Elmalı'ya manevî bir nüfuz kazandıran Ümmî Sinan'ın derecesinin yüce, dertlilerin dermanı, âşıkın ma'şûku, Mecnûn'un Leylâ'sı, Ya'kûb'un Yûsuf u makamında olduğunu, ehl-i hâlin hallerini gördükten sonra söz ehlinin sözünü terketmesi gerektiğini ifade eder.

1057 (1647) yılından 1066 (1656) yılına kadar aralıksız Elmalı'da şeyhinine hizmet eden Mısrî, seyr ü sülûkünü tamamlayıp Elmalı'dan ayrılacağı zaman dostları ve arkadaşlarının isteği ve mürşidinin de müsaadesiyle vaaz vermek üzere kürsüye çıkar, fakat dili tutulur, hafızasındaki tüm bilgiler âdeta silinmiştir. Uzunca sükûtundan utandığım anlayan şeyhi Ümmî Sinan ona: "Durma, susma, söyle!" diye seslenince o anda cemaatın ve kendisinin de istediği üzere dili çözülür, gönüllere ferahlık veren vaazını yapar. Daha sonra da şeyhinin üstün ahlâk ve faziletini, ilim ve irfanı karşısında duyduğu sonsuz hürmetini, hayranlığını ve onun manevî himâyesi altında olduğunu ifade eden şu medhiyeyi söyler:

Eylesün Allah çok tahıyyâtı
Ana kim virdi ilm-i gâyâtı
Gizli sultândur sırr-ı Sübhân'dur
Mürşid-i cândur hep makâlâtı

Kutb-ı halayık bahr-ı hakâyık
Ferd-i cami'dür hep makâmâtı
Nokta-i kübrâ göremez a'mâ
Gizlidür zîrâ cümleden zâtı

Kalbini Keşşaf eylemiş şeffaf
Görinür anda hep beriyyâtı
Arayup bulan kullığm kılan
Telkinin alan buldı hâlâtı

Ey nice canlar yanını bekler
Bulmaduk dirler bunda lezzâtı
Neylesün ta'lîmolımaz teslim
Yâ nice bulsun ol kenıâlâtı

Mâyenün zevkin alımaz şol kim
Şeyhi hak bilmez yok riâyâtı
Şehr-i Elmalı canda bulmalı
Ümmî Sinândur şöhret-i zâtı

Hubbı cânumda sırrı zâtumda
Savar üstümden her beliyyâtı
Şeyhüni hak bil ey Niyâzî kim
Pîr yüzündendür Hak hidâyâtı37

Niyâzî-i Mısrî, bir başka şiirinde ise Ümmî Sinan'ın mürşid-i kâmil olduğunu irşat yolunu ehlinden usulüyle aldığını, ayet ve hadisin sırrını anladığını ve gönlünün daima tevhitle olduğunu dile getirir:

Kanı bir mürşid-i kâmil isteyen
Yetiş Elmalı'da Ümmî Sinan'a
Kalbüm marazından kurtılam diyen
Yetiş Emalı'da Ümmî Sinan'a

Gerçi her köşede şeyhüm der, çokdur
Binde birinün [kim] irfanı yokdur
Mürşid-i kâmilüfi tarîki Hakdur
Yetiş Elmalı'da Ümmî Sinan'a

Allah fi'llâh irşâd yoluna turmış
Yolıla ehlinden usûlin almış
Sinesi nûr ile eyle[ce] tolmuş
Yetiş Elmalı'da Ümmî Sinan'a

Âyetin hadîsin sırrın anlayan
Dâim tevhîd ile gönlin eyleyen
Bîçâre Mısrî'nün sözin dinleyen
Yetiş Elmalı'da Ümmî Sinan'a 38

Ümmî Sinan için "rütbe-i kemâline Hazret-i Mısrî gibi bir sultânın ana bende olması delâlet ider" diyen Hüseyin Vassaf39 onun büyük bir mutasavvıf olduğunu söyler.
İsmail Beliğ, Ümmî Sinan'ı "meşâyih-i Halvetiyye'den zümre-i urefâ-nın ehl-i kemâli" diye tanıtır40.

Mustafa Lufî Ümmî Sinan'dan "âlim-i ümmî-İştihâr ve fâzıl-ı fezâil-şiâr ve kâmil-i füyûzât-âsâr şeyh-i pîr ü civan, kümmelîn-i urefânun ehl-i kemâli, âlim-i ümmî-iştihâr ve ârif-i fünün-ı bî-şümâr" diye övgü ile söz eder. Niyâzî-i Mısrî ile aralarında geçen menkıbevî hallerden ayrıntılı olarak bahseder41. Harîrîzâde Kemâleddin, Niyâzî-i Mısrî'nin Mevâidü'î-ir-fân'm "On Üçüncü Sofra"sında, sülük sırasında yaptığı mücahedeyi ve bu esnada kalp gözüyle gördüklerini şeyhi Ümmî Sinan'a aktarması üzerine Ümmî Sinan'ın onun yaşadığı hal ve gördükleriyle ilgili yorumuna eserinde yer verir42.

Ayrıca Elmalı'da da Ümmî Sinan'a izafe edilen menkıbeler de bulunmaktadır43. Bu menkıbelerin bazıları da yine Ümmî Sinan ile Niyâzî-i Mısrî arasında geçer.
Ümmî Sinan'dan şiirlerinde bahseden sadece Niyâzî-i Mısrî değildir. Halifelerinden Şeyh Muslihiddin Mustâfa Uşşâkî, Gülaboğlu Mehmed Askerî, Şeyh Ahmed Matlaî, Suphî Hasan Efendi gibi mutasavvıf-şairler de şeyhlerine bağlılıklarını, hasretlerini, onun yoluna can baş feda edeceklerini en içten duygularla şiirlerinde dile getirmişler, şeyhlerini "kâmil bir mürşit, zamanın kutbu, velayet tahtının sultanı, marifet kânının ummanı" gibi sıfatlarla övmüşlerdir44.

Döneminde tarikatı ve tekkesi ile bir yandan halka belli seviyede dinî bilgileri öğretmesinin yanında, isteyenlere tasavvuf yolunu da öğretmiştir. Bir taraftan halka vaaz ve nasihatlar verirken diğer taraftan da tekkesinde insanları Hakk'a vuslata hazırlayan ahlâkî bir eğitim vererek onların manevî makamlarım tamamlatmayı kendisine aslî vazife edinmiştir.

Şeyh Mehmed Nazmı, Hediyyetü'l-ihvân'ında45 "... Yiğitbaşı'dan bir şu 'be dahi Tâlib-i Ümmî ve Eroğlu ve Elmalı Sinan Ümmî'den, Elmalı'da ve Uşşak'ta ve Kütâhiyye'de ve etraflarında hulefâ ve fukara bâkîdür." diyerek, Ümmî Sinan'ın da bağlı bulunduğu Halvetiyye'nin Ahmediyye kolunun yayıldığı yerler hakkında bilgi verir.

Mustafa Lutfî'nin, Tuhfetü'l-asrî'sinde Ümmî Sinan'ın Elmalı'dan Uşak'a halifelerinden Şeyh Mehmed Uşşâkîyi ziyarete geldiği, bu esnada Niyâzî-i Mısrî'nin de burada olduğu belirtilmektedir46. Yine aynı eserde Ümmî Sinan'ın oğlunu Niyâzî-i Mısrî ile Bursa ve İstanbul'a gönderdiğini öğreniyoruz47. Bunun devlet ricalinden aldığı bir davete kendisi icabet edememesi nedeniyle mi yoksa oğlunun bilgi ve görgüsünü artırmak amacıyla mı yapılmış olduğunu kesin olarak tespit edemiyoruz. Başta Niyâzî-i Mısrî olmak üzere, Askerî, Matlaî, Muhammed Uşşâkî gibi mutasavvıf-şairlerin aynı zamanda Ümmî Sinan'ın halifesi olması, şüphesiz çeşitli yerlerde tanınıp sevilmesinde şöhretinin yayılmasında etkili olmuştur. Ayrıca bazı ilâhilerinin çeşitli mecmualarda bulunması ve bestelenmiş olması48 da onun şiirlerinin değişik meclislerde sevilerek okunageldiğini gösterir.
Dillerde söylenen ilâhîleri, nesilden nesile aktarılan kerametleri, yetiştirdiği şair-dervişleriyle Ümmî Sinan edebiyatımızda önemli bir yere sahiptir.

4. Vefat Tarihi
Kaynaklarda Ümmî Sinan'ın vefat tarihi ile ilgili farklı bilgiler yer almaktadır.
Bursalı Mehmed Tâhir, Niyâzî-i Mısrî'nin divanındaki bir mersiyede geçen "Allah Allah didi ve kıldı bekaya irtihâl mısraının nâtık olduğu 1075 tarihinde (aslında mısra 1078'e tekabül etmektedir) Elmalı'da âzim-i dâr-ı beka oldı"49 diyerek 10751 (1664-65) ölüm tarihi olarak göstermektedir. Adı geçen mersiye Şeyh Muhammed Uşşâkî adına söylenmiştir. Nitekim mersiyenin beşinci beyti

Lîk gitti azîzim Şeyh Muhammed dünyeden
Kalbimizi yakdı derdi kaddimizi kıldı dâl

bize bunu açıkça göstermektedir. Niyâzî-i Mısrî divanını şerh eden Seyyid Muhammed Nûr ise mersiyeyi şerhettikten sonra adı geçen mısraı esas alarak 1078 (1667-68) tarihini Ümmî Sinan'ın vefat tarihi olarak verse de50 yukarıda belirttiğimiz gibi Allah Allah didive kıldı bekaya irtihâVm ebced karşılığının 1078 olması ve zaten de bu mersiyenin Ürnmî Sinan için söylenmemiş olması sebebiyle bu mısradan yola çıkılarak verilen vefat tarihleri yanlıştır.

Bağdatlı İsmail Paşa, Kutbü'l-meânî adlı eserini tanıtırken Sinan Ümmî'nin vefatını 1032 (1623) olarak verir51. 1057 (1647) yılında Niyâzî-i Mısrî'nin seyr ü sülûkunu tamamlamak için Elmalı'ya Ümmî Sinan'a geldiğini52 bildiğimize göre bu tarihten önce vefat etmiş olması söz konusu olamaz.

Hüseyin Vassaf, Bursalı Mehmed Tahir gibi 1075'te vefat ettiğini belirtir. Ayrıca aynı tarihin üzerine 1069 tarihini de kaydederek, dipnotta Bursa'da Mısrî Hankahı şeyhi Mehmed Şemseddin Efendi'nin doğrusunun 1069 olduğunu söylediğini ifade eder53.Harîrîzâde ise vefat tarihi olarak 1068'i (1657-58) verir.

Ölüm tarihiyle ilgili bütün bu yanlışlıklar mutasavvıf-şairin Elmalı Halk Kütüphanesi'nde bir mecmuada (nr. 43) yazma divanının başında yer alan şu kayıttan: "Merhum ve magfurunleh Ümmî Sinan Efendi ismühû Yûsuf Efendi dâr-ı dünyâdan dâr-ı âhirete intikâl itdügi sene seb'a sittîn ve elf el-medfûn fî Elmalı, fî şehri cemâziyi'I-âhırda yigirmi beşinci gicesi vâki' olup dünyâdan âhirete intikâl idüp Salı gün dahve-i kübrâdan sonra hâk-i siyaha tapşırıldı. Nevvera'llâhu merkadehû ve rahmetu'llâhi aleyh ve kuddise sırruhû" (s. 36) haberdar olunmadığı için yapılmış olmalıdır. Aynı mecmuada bulunan (s. 450) Niyâzî-i Mısrî'nin Ümmî Sinan'ın ölümü üzerine "Ve lehû mersiye-i târîh-i Ümmî Sinan kuddise sırruhû" başlığı altında yazdığı mersiyenin son mısramın ebced karşılığı da aynı tarihi vermektedir. Bu manzume şu şekildedir:

Uğradı cân yine matem üsdüne
Olmaya bir nâle nâlem üsdüne
Cân u dil meksûf ü mahsûf oldular
Kara gün doğdu bu hanem üsdüne
Fevzimün suyı yerinden od çıkar
Yaraşur bana ki yanam üsdüne
Yıkılup meyhane hîç mey kalmadı
Bir eşik bulam mı yatanı üsdüne
Geldi şeyhimüfi Niyâzî târihi
San kıyamet kopdı âlem üsdüne

Niyâzî-i Mısrînin Divanının bilinen nüshalarında bu manzumenin yer almamış olması54 da Ümmî Sinan'ın vefat tarihinin doğru tespit edilememesinin nedenlerinden biri olmuştur.
Ümmî Sinan 25 Cemâziyelâhir 1067'de (10 Nisan 1657) vefat etmiştir. Mezarı kendi adıyla anılan caminin bitişiğindeki türbededir.

5. Halifeleri
Yunus Emre, Eşref oğlu Rûmî, Hacı Bayrâm-ı Velî vb. mutasavvıf-şa-irler gibi Ümmî Sinan da Allah'a vuslat için gerekli olan ibadet riyâzat ve mücahedeleri öğreterek ilâhî aşka ulaştırmak için çalışmıştır. Şeyhi Eroğlu'nun vefatından sonra hilâfet makamına geçen Ümmî Sinan ilm-i hikmetten nasip almak, aşk ehliyle sırdaş olmak, dosta ulaşmak isteyenleri dergâhına çağırmış, bu da'vetine icabet edenlerden bir çok halife yetiştirmiştir. Onun yetiştirdiği başlıca halifeleri şunlardır:

a. Şeyh Muslihuddin Mustafa Uşşâkî. Divanının başında Yahya Şirvânî'ye kadar olan tarikat silsilesi zikredilirken şeyhinin Ümmî Sinan olduğu kayıtlıdır, ayrıca Ümmî Sinan ile ilgili üç manzumesi bulunmakta dır. Divanında Hz. Ebü Bekir neslinden olduğunu da söyler55. Nİyâzî-i Mısrînin Mevâidü'l-irfârima. düşülen bir nottan Niyâzî-i Mısrî'nin "es mayı şeyhi Ümmî Sinan Elmalılı'dan aldığı, şeyhinin vefatından sonra da iki ismi Ümmî Sinan'ın halifesi olan Kütahyalı Müsİihuddih Efendi'den telakkî ettiği" kaydedilmiştir56.

b. Gülaboğlu Muhammed Askerî (XVII. yüzyıl). Kütahyalı olan ve içine ilâhî aşk ateşi düşünce Şam ve Buhara gibi beldeleri dolaştıktan sonra Ümmî Sinan'a bağlanmıştır.
Divanının nüshalarına çeşitli kütüphanelerde rastlanması onun çok okunan ve tekke edebiyatında önemli bir yere sahip olan şairlerden biri olduğunu gösterir. Şiirlerinde Halvetî tarikatından olduğunu ve mürşidinin Ümmî Sinan olduğunu kendisi belirtir57.Şiirlerini sanat kaygısıyla değil bir mürşit olarak kaleme aldığı anlaşılmaktadır58.

c. Şeyh Ahmed Matlaı. Hayatı hakkında bilgi bulunmayan Matlaî'nin Ümmî Sinan'ın halifelerinden olduğunu Elmalı Halk Kütüphanesİ'nde (nr. 43, s. 605-621) bulunan 50 kadar manzumesinin başlığındaki "İlâhiyyât-ı eş-Şeyh Alımed el-Matlaî el-Uşşâkî el-me'zûn min Ümmî Sinan kuddise sırruhû" ibaresinden öğreniyoruz59.

d. Müftî Derviş. Divanının nüshalarından birine göre adının Ahmed, lakabının da Çavdaroğlu olduğu tespit edilmiştir. Şiirlerinde Müftî, Müftî Derviş, az da olsa Çavdaroğlu ve Çavdaroğlu Ahmed mahlaslarını kullanmıştır60. Elmalı Halk Kütüphanesİ'nde (nr. 43, s. 170-172, 181) bulunan manzumelerinin başlığındaki "İlâhiyyât-ı Müftî Dervîş el-me*zûn bi-Ümmî Sinan ..." ibaresinden Ümmî Sinan'ın halifelerinden olduğunu öğreniyoruz61. Divanında 170'ten fazla manzume bulunmaktadır62. Niyâzî-i Mısrînin beş arkadaşından biri olan Müftî Derviş 5 meşhur mutasavvıf Sun'ullah Gaybî'nin63 babasıdır.

e. Muhammed Uşşâkî (ö. 1068/1657-58 [?]). Ümmî Sinan'ın en Önde gelen halifelerinden olup çok geniş bir nüfuza sahip olduğu anlaşılmaktadır. Mustafa Lutfî, Ümmî Sinan'ın Muhammed Uşşâkî'yi 1057 (1647) yılında Uşak'ta dergâhında ziyaret ettiğini söyler64. Niyâzî-i Mısrî üzerinde de derin bir etkisi olduğu anlaşılan65 Muhammed Uşşâkî'nin Ümmî Sinan'ın Uşak ve civarındaki en güzide halifesi olduğu anlaşılmaktadır.

f. Niyâzî-i Mısrî (ö. 1105/1694). Ümmî Sinan'ın en ünlü haîifesidir. Halvetiyye'nin Mısriyye kolunun kurucusudur. Diyarbakır, Mardin, Kerbelâ ve Kahire gibi şehirlerde dinî ilimler tahsil edip çeşitli tarikat büyükleriyle görüşüp onların sohbetlerinde bulunduktan sonra Ümmî Sinan'a mürit olmuş, 1647-1656 yılları arasında66 Elmalı'da seyr ü sülû-künü tamamlamış ve kendisine hilâfet verilmiştir67. Büyüklü küçüklü otuzdan fazla eseri olan Niyâzî-i Mısrî divanında şeyhi Ümmî Sinan'ı öven şiirleri bulunmaktadır68. Ünü şeyhini aşan Niyâzî-i Mısrî şüphesiz onun tanınmasında da büyük rol oynamıştır.

Bunlardan başka Hüseyin Vasşafın bildirdiği Kâşif69, Hakîrî mahlash oğlu Şeyh Süleyman (ö. 1128/1716)70 ve Selâmı mahlash Şeyh Selâmî Halil'in71 de Sınan Ümmî'nin halifeleri arasında sayılması gerekmektedir. Her ikisin şiirleri günümüze ulaşmıştır. Ümmî Sinan'dan "ma'rifet cevheri" aldığını söyleyen Suphî Hasan Efendi'nin Ümmî Sinan'ın halifesi olup olmadığı şüphelidir72.

B. Eserleri

1. Kutbü'l-meânî* Eserin hamdele ve salvelesinden sonra "Bu risale insanın âlem-i ervâhdan âlem-i süfliye ne tarîkle nüzul idüp ve ne tarikle urûc idecegin beyan ider." (vr. 64b) denilerek eserin konusu belirtilir. Daha sonra yaratılışla ilgili şu bilgiler verilir:
Allah, önce Hz. Muhammed'i nurdan yarattı. Usûl-i esmayı (7 esma) telkin eyledi. Hakîkat-ı Muhammediyyenin meşgul olduğu tevhidin ve esmanın nuru vasıtasıyla bütün varlıkları yarattı.
Bütün hakâyıklar, âlem-i amâ'da. mec'ûl hakikatken âlem-i'lâhutta. ah-sen-i takvim üzre yaratıldılar. Daha sonra sırayla âlem-i ceberâta., âlem-i melekâta, âlem-i nâsûfa ve âlem-i mülke tenezzül etti. Âlem-i lâhutta. insana cisim verildi, çeşitli menzillerden sonra tevhid ve esmanın nuruyla yaratılan ve vahdet zevkini, konuşma ve müşahedenin lezzetini tadan âlem-i mülke inen ve vahdetten ayrı düşen insanın vatan-ı aslîye (vahdet) kavuşabilmesi için gerekli olan âlet, esbâb5 delil ve burhanın Allah tarafından insanlara bahsedildiğini belirtir (vr. 66b). Bu bilgiler verildikten sonra eser 6 fasla ayrılır.

1. Fasıl (67a-69a): Hakâyık-ı insandan sonra ruha Âdem'in yüreğine inme emrinin verilmesi, aşkın zuhura gelmesi ve sema' eylemesi anlatılır. Bunun saf asıyla da İnsanların âlem-i ervah, arş-ı rahman, âlem-i lâhût vb. çeşitli alemleri tenezzülden sonra 7. göğe oradan da sırayla 1. göğe kadar inerler. Sonra oradan heyulaya girip ana rahmindeki meniden hasıl olan velede inerler. O et hayat bulup çocuk olur. İki meleğin biri sağ kulağına âlem-i ervah ilmini, zevkini ve semâmı (ki buna ilham diyor), diğeri sol kulağına o meleğin zıddını iğva eden bir oğlan koyar. İnsana o da vesvese verir. Veliler, âşıklar, sâdıklar Elest bezmi'nde her birisi bir türlü muhab bet, yakınlık, aşinalık ve marifet ortaya çıkarmışlardır.

2. Fasıl (69a-69b): Meşâribü's-sâfİlîleri vücûd-ı cismânîlerine o kadar hükmünü geçirmiştir ki, bir kısmı Hâlik'ı, bazıları onun kelâmını bazıları da velileri inkâr ettiler. Yani meşâribü's-sâfilîlerinin gereği, ves.vâş'ın iğ- vâsı o kadar saptırdı ki, âlem-i ervâhm ve âlem-i lâhutim tüm lezzetlerini unutturup basît âlem-i nâsûtun zulmânî hicaplarıyla muttasıf kılmıştır. Bunlara hidâyet erişmezse akıbetleri kötüdür.

3. Fasıl (69b-70b). Elest bezmi'nde verdikleri ahd-i ezelîye vefa göste renler âlem-i nâsûtun fanî lezzetlerine rağbet etmezler. Hakîkî vasıtaları bulup aslî vatana dönmek için gereken söz ve işlerle meşgul olurlar. Bu hakîkî vasıtalar da nebilerin vekilleri olan mürşid-i kâmillerdir. Talibin zikri arttıkça Allah'ın nazarı da ona artar, "ehlullah" mertebesine erince onlara her iki cihanda da gussa ve elem olmaz.

4. Fasıl (70b-72a): Âlem-i nâsûtSL gelen insanlar, ilkbaharda sahillerden yaylalara göçen kuşlara benzetilir. Kış günleri yaklaşınca kışın fitnesinden emin olmak için kuşların geldikleri ülkelere seyr ü sefer edip geri dönme leri gerekir. Basit uçmasına ve kaçmasına mağrur olup da yaylada kalan kuşlar avcıların çeşitli hilelerine düşüp ecel bıçağına canlarını kaptıracak lardır. İşte bunun gibi âlem-i nâsûtun fanî lezzetlerine gönül verip âlem-i lâhûtun zevkinden habersiz olanlar İblis'in askerlerinin kurduğu hilelere düşüp mağbun olurlar. Bunlara nefs-i emmâre kışı zuhur etmiştir. Bu du rumda yaptıkları onlara fayda vermez.

5. Fasıl (72a-73a). Bir mürşide erip Allah'ı dilinde zikredip kalbinde fikredenler anlatılır. Bunlar semâ'-ı evvel ile semâ'-ı âhirin arasını kesme- yip âlem-i ervahta verdikleri ahd-i ezelîye sâdık olanlardır.
Bu bölümde semâ'-ı ûlâ, semâ'-ı vustâ ve semâ'-ı uhrâ hakkında bilgi verilir. Bütün hakâyık-ı insanın cism-i Âdem'e, beşeriyet hareketine gelirken vaki olan hareketine semâ'-ı ûlâ; cism-i Âdem'e geldikten sonra, âlem-i mülke tenezzül ettiklerinde zuhur eden hareketine semâ'-ı vustâ, cism-i Âdem'den hurûc edip dâr-ı ukbâda vâki olan hareketine ise semâ'-ı uhrâ adını verir. Bu her bir semâ'ın da kendi içinde üç kısma ayrıldığı belirtilir.
Semâ'-ı vustâ anlatılırken nefsin hevaları ve şehvetin galebeleriyle ortaya çıkan ve bidat olan cismânî, şeytanî ve nefsânî hareketlerden bahsedilir ve bunların haram olduğu belirtilir.

6.Fasıl (73a-73b). Hareketti's-semâi'1-cismânî ve'n-nûrânîyi açıklar. Buna semâu't-tâlibîn de denir. Bu sünnet olan hareketü's-semâ'dır. Bu hal üzereyken dâr-ı ukbâya giderlerse cennette çeşitli nimetlere kavuşurlar. Burada sonsuza dek semâü'l-uhrayla mütelezziz olurlar.

7.Fasıl (73b-74a). Hareketü's-semâi'l-vustâ ve uhrânın bir başka açıklaması yapılır. Ahd-i ezelîsine vefa edip sâhib-i irşad, mürşid-i kâmil ve vekîl-i enbiyâ denilen veliyyullaha teslim olup Hakk'a bağlanan ve daima onun zikrinde olanların hareketü's-semâlarma, hareketü'l-cismânî ve semâu'r-rûhânî ve rücûu's-sırrü'l-insânî denir. Bu ibadettir. Bu hal üzereyken dâr-ı ukbâya gidenlerin hareketü's-semâi'l-uhrâları şöyle açık lanır: Hz. Muhammed (s.a.v) Hazîre-i Kııds'e davet edildiğinde bütün mukarreb ve hâs kullarla birlikte ziyâfet-i hâs ve keşf-i tecellî-i zâtla semâ' edip hareket vâki' olsa gerektir.

2. Divan: Ümmî Sinan'ın tanınmasını ve tasavvufî düşüncelerinin yayılmasını sağlayan önemli eseri divanıdır.
Eleştirmeli metnini hazırladığımız bu divanında ilâhî olarak yazılmış 200 şiir bulunmaktadır. Bu şiirlerde vahdet-i vücud görüşü coşkun bir şekilde dile getirilir. İnsanlara gönülden inandığı bu tasavvufî düşünceleri anlatırken çeşitli öğütler de verir. Şiirlerinin büyük çoğunluğu (145 adet) aruzla yazılmıştır. Bir çok mutasavvıf şair gibi şiirlerini bir irşat vasıtası olarak kullanmıştır.

Diğer vahdet-i vücut görüşünü benimseyen derin bir varlık bilgisi ve insan anlayışı vardır. Oldukça sade sayılabilecek bir Türkçe ile kaleme Tasavvufl terimler ve semboller her tekke şairinde i bu ilâhîlere ayrı bir fikrî yoğunluk kazanmıştır. Devriye ve şathiye olarak kaleme aldığı şiirlerinin arasında zamanı tenkit eden müstakil bir şiiri de (nr. 175) vardır. Bu da onun dışa dönük yaşadığını, toplumun sorunları ile ilgilendiğini, bunları kendisine dert edindiğini bize göstermektedir.


1 Bağdatlı İsmail Paşa, îzâhu'l-meknûn fİ'z-zeyl 'alâ Keşfi'z-zunûn 'an esâmi'l-kütüb ve'l-fünûn (nşr. Kilisli Muallim Rifat-Şerefeddin Yaltkaya), İstanbul 1947, II, 234.
2 Hafız Hüseyin Ayvansarâyî, Vefeyât-ı Ayvansarâyî, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1375, vr. 46a.
3 Seyyid Muhammed Nûr, Edebî ve Tasavvufî Niyazı Mısrî Dîvânı Şerhi, İstanbul 1976, s. 134 (Muhammed burada Mehmed şeklinde geçmektedir).
4 Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1333,1, 85.
5 Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1984, s. 274; Mustafa Kara, Niyazi-i Mışrî, Ankara 1994, s. 17.
6 Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin, Mecelletü'n-nisâb, Süleymaniye Ktp., Halet Efendi, nr. 628, vr. 260a.
7 Harîrîzâde Kemâleddin, Tibyânü vesâili'l-hakâyik fi beyânı selâsiH't-tarâik, Süleymaniye Ktp., Fatih, nr. 432, III, vr. 134a.
8 Mustafa Lutfî, Tuhfetü'l-asrî fi menâkıbi'l-Mısrî, Bursa 1309, s. 11, 13, 19.
9 Sâdık Vicdanî, Tomâr-ı Turûk-ı Aliyyeden Halvetiyye, İst. 1338r./1341, s. 111.
10 Şeyh Mehmed Nazmî, Hediyyetü'l-ihvân, İÜ Ktp. , TY, nr. 1604, vr. 81b; İsmail Beliğ, Güldeste-i Beliğ, Bursa 1302, s. 189, 191; Şeyhî Mehmed Efendi, Şakâ'ik-ı Nu'mâniyye ve Zeyilleri: Vekâyi'ü'l-fudalâ I (haz. Abdülkadir Özcan), İstanbul 1989/1409, III, 123; Müstakimzâde Süleyman Sadeddin, Mecelletü'n-nisâb, vr. 260a; Bursalı Mehmed Tâhir, I, 85; Hüseyin Vassaf, Sefînet-i Evliyâ-yı Ebrâr, Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, nr. 2309, V, 76;
11 Harîrîzâde Kemâleddin, III, vr. 130a; Mustafa Lutfî, s. 11, 12, 19 vb. (bu eserde na diren Sinan Ümmî olarak da geçer, meselâ bk. s. 12, 19); Mehmed Şemseddin, Bursa Dergâhları: Yâdigâr-ı Şemsî I-II (haz. Mustafa Kara-Kadir Atlansoy), Bursa 1997, s. 519.
12 Abdullah Ekiz, Sinan Ümmî ve Ahfadı, Ankara 1962, s. 15-16.
13 Tatçı, Elmalılı Bir Mutasavvıf Şair: Ümmî Sinan Halveti", Türk Dünyası Araştırmaları, sy. 81, İstanbul 1992, s. 179-188; a.mlf., Ümmî Sinan Halveti, Antalya/Elmalı 1993.
14 BA, Nezaret Sonrası Evkaf Defterleri [EV], nr. 15024, s. 2, 49.
15 Evliya Çelebi, Seyahatname, İstanbul 1935, IX, 280, 281.
16 Mustafa Tatçı'nın "İbrahim Ümmî Sinan'ın daha çok Sinan Ümmî diye anılmış ol-duğu"nu söylese de(bk. Türk Dünyası Araştırmaları, s. 183; a.mlf., Elmalılı Ümmî Sinan Halveti, s. 9), Elmalıîı Ümmî Sinan, Sinan Ümmî olarak geçse de, İbrahim Ümmî Sinan'ın, Sinan Ümmî diye anılması çok nadirdir.
17 Geniş bilgi için bk. Müstakimzâde Süleyman Sadeddin, Meşâyihnâme-i İslâm, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1716/1, vr. 5b-6a; Harîrîzâde Kemâleddin, II, 142a-143b; Bursalı Mehmed Tâhir, I, 20-21; Köprülü, s. 275, 345.
18 Hafız Hüseyin Ayvansarâyî, vr. 46a.
19 Abdullah Uçman, "Ümmî Sinan", Büyük Türk Klasikleri, İstanbul 1986, IV, 320-322, buradaki şiirlerden sadece 3. şiir Bursalı Ümmî Sinan'a aittir.
20 Süleyman Uludağ, "Halvetiyye", DİA, İstanbul 1997, XV, 393-395.
21 Bursalı Mehmud Tahir, Osmanlı Müellifleri, I, 26.
22 Niyâzi-i Mısrî, Mawâidu'l~irfân: irfan Sofraları (notlarla çev. Süleyman Ateş),
Ankara 1971, s. 95, dipnot 69: "Ümmî Sinan Elmalık hazretlerinin oğlu Murtazâ
Çelebi'den işittiğime göre Ümmî Sinan usûlî yedi esmayı önce Sultan Eroğlu'ndan
almış, onun vefatından sonra ise furû-i esmâ-i îlâhiyyeyi de Abdülvahhâb Sultan'm
halifesi Mazharî Sultân'dan telakkî eylemiştir".
23 Nüzûlî tarafından tahmis edilen bir şiiri için bk. Dîvân-ı Mustafa Nüzâlî, İstanbul
1331, s. 75.
24 Nüzûlî tarafından tahmis edilen bir şiiri için bk. Dîvân-ı Mustafa Nüzûlî, s.86.
25 Süleyman Fikri, Elmalı Kütüphanesindeki Şeyh Uşşâkî Dtvan'mda gördüğü silsi lede Ümmî Sinan'ın mürşidinin Şeyh Abdülvehhâb olduğunu söyler (Antalya Livası Târihi, İstanbul 1338r./1340, s. 189).
26 Mustafa Lutfî, s. 13.
27 Hüseyin Vassaf, V, 76.
28 Ekiz, s. 7.
29 Bedreddin Simâyî (ö. 823/1420)
30 'Âhiret işleri câhil âlimlerin iddia ettikleri gibi değildir1
31 Şeyh Mehmed Nazmî, İÜ Ktp. TY., nr. 1604, vr. 81a-b
32 Niyâzî-i Mısrî, s. 40-41.
33 Niyâzî-i Mısrl Mısır'da iken rüyasında Abdülkâdir-i Geylânî'yi görür, kendisine bir kasa dirhem, bir kese dinar verir. Mısrî bu iki kesenin manasını sorar, o da "dirhem ler zahir ilmidir, öğren ve onunla amel et, dinarlar tarikat ilmidir ona ancak sana takdir edilmiş bulunan kimse sayesinde kavuşabilirsin" diye açıklar. (a.g.e., s. 40).
34 a. g. e. , s. 80-83.
35 Muştala Lutff, s. 12; S .Muhammed Nûr, s. 149-150; Tam ve Tekmil Niyazı Divanı, İst., ts., s. 107-108; Kenan Erdoğan, Niyâzî-i Mısrî Dîvânı, Ank. 1998, s. 145
36 Mustafa Lutfî, s. 14; Seyyid Muhammed Nûr, s. 270; Tam ve Tekmil Niyazi Divanı, s. 179; Erdoğan, s.218.
37 Mustafa LutfT, s. 20-21; Seyyid Muhammed Nûr, s. 110-111; Tam ve Tekmil
Niyazı Divanı, s. 72-73; Erdoğan, s.226-227. 18
38 Tam ve Tekmil Niyazı Divanı, s. 35-36; Erdoğan, s.182.
39 Hüseyin Vassâf, s. 77
40 İsmail Beliğ, s. 189
41 bu menkıbeler için bk. Mustafa Lutfî, s. 10-13, 15-19, 22
42 Harîrîzâde Kemâleddin, nr. 432, III, vr. 13Oa-131a
43 Ekiz, s. 49-51
44 bu şiirler için bk. Ekiz, s. 34-39
45 Şeyh Mehmed Nazmî, İÜ, TY, nr. 1604, vr. 81a-b
46 Mustafa Lutfî, s. 12
47 a. e. , s. 17
48 Divançe, İÜ Ktp. TY., nr. 9774, vr. 90b-96a; Mecmûa-i ilâhiyyât, Süleymaniye Ktp., Ali Nihat Tarlan, nr. 61, vr. 42b; ilâhî Mecmuası, Mevlana Müzesi Abdülba- ki GÖlpınarlı Kütüphanesi, nr. 1656, vr. 13b, 21b
49 Bursalı Mehmed Tâhir, I, 85
50 Seyyid Muhammed Nûr, s. 134
51 Bağdatlı İsmail Paşa, II, 234
52 Mustafa Lutfî, s. 17-18
53 Hüseyin Vassaf, V, 77
54 Nitekim Seyyid Muhammed Nûr, Edebî ve Tasavvufî Mısrî Niyâzî Divanı Şerhi (İstanbul 1976) ve Tam ve Tekmil Niyâzî Divanı (İstanbul, ts. ) gibi eserlerde bu manzume bulunmamaktadır.
55 Süleyman Fikri, s. 189; Ekiz, s. 33-36
56 Niyâzî-i Mısrî, s. 95, dipnot 69
57 Bursalı Mehmed Tahir, II, 308; Ekiz, s. 36-37
58 geniş bilgi için bk. İsmail Ünver, "Askerî", DÎA, İstanbul 1991, III, 491-492; Sadeddin Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, İstanbul, ts., II, 508-510
59 Ekiz, s. 37; Süleyman Fikri, s. 189
60 Suphi Saatçi, "Müftü Derviş", TDEA, İstanbul 1986, VI, 465
61 Ekiz, s. 38
°2 Suphi Saatçi, VI, 465; ayrıca bk. Sadık Mısırcı, Müftî Derviş Divanı, Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, 1995, mezuniyet çalışması.
"3 geniş bilgi için bk. Bilal Kemikli, Türk Tasavvuf Edebiyatında Risâle-i Devrân ve Sama Türü ve Gaybî'nin Sernâ'a İlişkin Görüşleri", ilahiyat Fakültesi Dergisi, XXXVII (Ankara 1997), s.455.
64 Mustafa Lutfî, s. 11, 13
"* Niyâzî-i Mısrî, Elmalı'ya Ümmî Sinan'a gelirken Muhammed Uşşâkfye uğrar. Ümmî Sinan'ın vefatından sonra Bursa'ya gider (Mustafa Lutll s. 24-25). Vefatı üzerine ona duyduğu bağlılığı ve hürmeti ifâde eden şiirinin sonunda tarih düşürmüştür (Tam ve Tekmil Niyazi Divanı, s. 97).
66 Mustafa Lutfî, s. 17-18
67 Nİyâzî-i Mısrî, s. 39-41; geniş bilgi için bk. Kenan Erdoğan, Niyâzî-i Mısrî Dîvânı ,Ankara 1998; Mustafa Aşkar, Niyazî-i Mısrî ve Tasavvuf Anlayışı, Ankara 1998.
68 Tam ve Tekmil Niyazı Divanı, s. 72, 73, 107, 108, 179
69 Hüseyin Vassaf, s. 77
70 Ekiz, s. 55-60; Süleyman Fikri, s. 189. Bu kaynaklarda babasının vefatından sonra yerine geçen Şeyh Süleyman'ın "babasından daha kâmil olduğu" rivayeti de yer alır.
71 Ekiz, s. 61-73
72 a.g.e. ts. 38-39

KAYNAKÇA:

Evkaf Defteri [EV], nr. 15024, s. 2, 49.a, İzâhu'l-meknûn fi'z-zeyl 'alâ Keşfi'z-zunûn 'an
ve'l-fünûn (nşr. Kilisli Muallim Rifat-Şerefeddin İstanbul 1947, II, 234.
Bayrı, M. Halit, "Mutasavvıf V,Türk Folklor nr. 129, İstanbul 1960, IV, 2128-2129.
Bursalı Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1333,1, 85.
Aşkar, Mustafa, Tasavvuf Anlayışı, Ankara 1998.
Develi, Hayati, Evliya Çelebi Seyahatnamesine Göre 17. Yüzyıl Osmanlı Hayatı
Ses Benzeşmeleri ve Uyumlar, Ankara 1995.
Dikmen, Şeyh Yusuf Ümmî Sinan Efendi", Erdem Özel Sayısı-II), K/26, Ankara 1996, s.643-649.
Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, Ankara 1983. Divançe, İÜ Ktp. -96a
Erdem, Mehmet, Sinan Ümmî ve Kutbü'l-Üzerine Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İzmir Lisans tezi.
Erdem, O. Kâmil, Divan, Şeyh Yusuf İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Ktp., nr. 10422, mezuniyet tezi
------, Sinan Ümmî Divanı, İstanbul 1976.
Niyâzî-i Mısrî Dîvânı, Ankara 1998.
Ekiz, Abdullah, dı, Ankara 1962.
Ertuğrul, İsmail Fennî, Vahdet-i Vücûd İbn-i Arabi, İstanbul
Seyahatname, İstanbul 1935, IX, 280-281.
Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri, İstanbul 1977.
Hafız Hüseyin Ayvansarâyî, Vefeyât-ı aniye Ktp.,nr. 1375, vr. 46a.
Harîrîzâde Kemâleddin,rzZryânM ni selâsil't- tarâik, Ktp., Fatih, nr. 432, III, vr. 130a-134a.
Hüseyin iyâ-yı Ebrâr, Süleymaniye Ktp., Yazma/09, V, 76. ilâhî Mecmuası, Mevlana Müzesi Ktp., nr. 1656, vr.
İpekten, Haluk, Eski Türk Edebiyatında Nazım İstanbul
e-i Belîğ, Bursa 1302, s. 188-192.
Kam, Ferid, İstanbul 1913.
Kocatürk, Vasfi Mahir, Türk Edebiyatı s.480-481.
Antoloji, Ankara 1968, s. 317-319.
Köprülü, M. Fuad, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1984, s.
Kurnaz, Cemâl-Tatcı, Mustafa, Ümmî Sinan: Hayatı ve
Kürkçüoğlu, Kemal Edib, Osman Şems Efendi Dîvânı'ından
Mecmûa-i llâhiyyât, Süleymaniye Ktp., Ali Nihat .
Mehmed Şemseddin, Bursa Dergâhları: Yâdigâr-ı Şemsi
(Mustafa Kara-Kadir Atlansoy), Bursa 1997, s. 519. Mua Terimleri: Istılâhât-ı Edebiyye (haz. M.A.Yekta Saraç), İstanbul 1996. : Muhammed Fuad Abdü Mu'cemü'l- müfehres li-elfâzi'/-Kur'âni'l-Kerîm, İstanbul, ts.
Mustafa Lutfî, Tuhfetü'l-asrîfi menâkıbi'l-Mısrî, Bursa Serdar, Arapça-Türkçe Sözlük, İstanbul, ts.
Müstakimzâde Sâdeddin, Mecellütü'n-nisâb fi'n-neseb ve'l-künâ veSüleymaniye Ktp., Halet Efendi, nr. 628, vr. 260a.
------, Meşâyihnâme-i islâm, Süleymaniye Ktp., Esad vr. 5b-6a.
Niyâzî-i Mısrî, Mawaidu'l-irfân: İrfan Sofraları (çev. Süleyman Ateş), Ankara 1971.
Onay, Ahmet Talât, Türk Şiiri Cemal Kurnaz), Ankara 1996.
Sâdık Vicdanî, Tomar-ı Turuk-ı Aliyyeden İstanbul 1338r./1341.
Seyyid Muhammed Nûr, Edebî Mısrî Dîvânı Şerhi,İstanbul 1976.
Sinan Ümmî b. İbrahim er-Rûmîİzmir Millî Ktp., nr.2011/5,vr. 63b-74a.
Süleyman Fikrî, Antalya Livası Târihi, İstanbul 1338r
Şeyh Mehmed Nazmî, Hediyyetü'l-ihvân, İÜ, TY, n
Şeyhî Mehmed Efendi, Şakâ'ik-ı Nu'mâniyye ve Zeyli fudalâ I (haz. Abdülkadir Özcan), İstanbul 1989/1
Tam ve Tekmil Niyazî Divanı, İstanbul, ts.
Tatcı, Mustafa Divânı I: İnceleme, Ankara 1990.
------, "Elmalılı Bir Mutasavvıf Şair: Ümmî Sinan Halvetî", Türk Dünyası Araştırmaları, sy. 81, İstanbul 1992, s. 1992, s. 179-188.
-----, Ümmî Sinan Halvetî, Antalya/Elmalılı 1993.
-----, "Elmalılı Bir Mutasavvıf Şair: Ümmî Sinan Halvetî", Edebiyattan İçeri, Ankara 1997, s. 193-217. Türkçe Yazma Divanlar Katalogu, I. Cilt: XII-XVI. Asır, İstanbul 1947,nr. 61, s.153.
Türkiye Yazmaları Toplu Katalogu, 111/07, İstanbul 1983, nr. 2031, s. 185.
Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1991.
------, "Halvetiyye", DİA, İstanbul 1997, XV, 393-395.
Ünver, İsmail, "Askerî", DİA, İstanbul 1991, III, 491-492.
Yurdören, İbrahim, Kaybolan Gölgeler Niyazi Divanı Açıklaması, Ankara 1966.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye