Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 7 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: İmam-ı Rabbani Ahmed Sirhindî'nin Fiziki Görünüşü
MesajGönderilme zamanı: 08.12.09, 12:11 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî -Q-

İMÂM-I RABBÂNÎ SİRHİNDÎ -Q-

(1564-1624)

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî Hazretleri hicrî 971 senesinin Şevvâl ayında (Mayıs 1564) Hindistan’ın Sirhind kasabasında doğdu. Bazı kaynaklarda doğumunun şevvalin 14. gününü (26 Mayıs) olduğu kayıtlıdır. Soyları, ikinci halife Hz. Ömer el-Fârûk’a dayandığı söylenen Kâbil asıllı bir âileye mensuptur. Bu sebeple Ahmed Sirhindî’ye “Fârûkî” ve “Kâbilî” nisbeleri de izâfe edilmektedir.

Babası Şeyh Abdülehad Çiştiyye ve Kâdiriyye tarîkatlarından icâzetli bir şeyh ve âlim idi. Ahmed Sirhindî ilk eğitimine Sirhind’de, babasının yanında başladı. Bu icazetlerini Abdülkuddüs Gengûhi'nin (ö. 944/ 1537) oğlu ve halifesi Şeyh Rükneddin'den (ö. 983 / 1575) almıştı. Hâfızlık yaptı ve babasından bazı dersler gördü. Sonra eğitimini geliştirmek için Siyâlkût’a gitti. Mevlânâ Kemâl Keşmîrî’den ma‘kûlât (aklî ilimler; mantık, felsefe), Mevlânâ Ya‘kûb Sarfî Keşmîrî’den de hadis okudu. Onyedi yaşına geldiğinde (988/1581) zâhirî ilimleri tamamlamış olarak babasının yanına döndü ve ders vermeye başladı. Bu arada Şeyh Abdurrahmân Bedahşî’den icâzetli olan Kâdî Behlûl Bedahşânî’den tefsir ve hadis okutma icâzeti aldı.

* * *

İmam–ı Rabbani Ahmed Sirhindî Hazretleri ilimle iştigâl ettiği gençlik döneminde, takrîben 18 veya 20 yaşlarında iken Hindistan’da Bâbürlüler’in başkenti olan Agra’ya gitti. Orada Ekber Şah’ın önde gelen bürokratlarından Ebu’l-Fazl Allâmî’nin (ö. 1011 / 1602) meclislerinde bulundu ve bir defasında onunla tartıştı. Tartışmanın sebebi Ebu’l-Fazl’ın filozofları çok övmesi; buna karşı İmam–ı Rabbani'nin; İmâm–ı Gazâli'nin “el–munkızü mine'd–dalâl” isimli eserinden naklen filozofların ilimlerinin önceki peygamberlerin kitap ve sözlerinden aşırma olduğunu söylemesi idi.Esasen bu tartışmanın arkasında Ebu'l– fazl'ın peygamberlik müessesesinin önemi hakkındaki şüpheleri yatıyordu. Ahmed Sirhindî bu tartışmanın ardından peygamberliğin önemini anlatmak için İsbâtü’n-nübüvve isimli eserini kaleme aldı. O, yine bu dönemde Şiîlerle Sünnîler arasındaki bir ihtilâf üzerine Risâle-i Redd-i Şî‘a isimli eserini yazdı.

Bir süre sonra Ahmed Sirhindî’yi ziyâret etmek için babası Şeyh Abdülehad Agra’ya geldi. Bu ziyâretin ardından Sirhindî, babasıyla berâber memleketi olan Sirhind kasabasına döndü. Yolda Thânîser’e geldiklerinde, o şehrin önde gelenlerinden Şeyh Sultân’ı ziyâret ettiler. Bu ziyârette Şeyh Sultân, kızını Ahmed Sirhindî’ye nikâhladı. Sirhindî memleketine döndükten sonra babasına intisap ederek Çiştiyye ve Kâdiriyye tarîkatlarına girmiş oldu. Babasının sohbetine devam etti ve kendisini tasavvufî ve ilmî eğitime verdi. Babası Abdülehad, 1007 (1599) senesindeki vefâtına yakın Ahmed Sirhindî’ye hilâfet yani mürîdleri irşâd yetkisi verdi.

Babasının vefâtından sonra 1008 yılının Rebî‘u’l-âhir ayında (Ekim 1599) İmam–ı Rabbani Ahmed Sirhindî hacca gitmek için Sirhind’den yola çıktı. Bu dönemde 37 yaşında idi. Delhi’ye geldiğinde dostu Mevlânâ Hasan Keşmîrî’nin tavsiyesi ile Delhi’nin Fîrûzâbâd mahallesinde irşâd ile meşgul olan Nakşbendî şeyhi Muhammed Bâkî Billâh’ı ziyâret etti. Sirhindî, vefât eden babasının Nakşbendiyye’den övgüyle bahsettiğini biliyor ve bu tarîkata gıyâben ilgi gösteriyordu. Muhammed Bâkî-Billah Ahmed Sirhindî’yi görünce ondaki üstün kâbiliyeti sezdi ve âdeti olmadığı halde, kendisine intisap edip bir süre tekkesinde ve sohbetinde kalmasını ricâ etti. Sirhindî bu teklifi kabul etti ve Nakşbendiyye’ye intisâbı başlamış oldu.

Ahmed Sirhindî’nin intisap ettiği dönemde Bâkî Billah mutluluğunu, bir dostuna yazdığı mektupta şöyle ifâde ediyordu: “Sirhind’den Şeyh Ahmed isminde ilmi çok, ameli güçlü bir yiğit birkaç gün bizimle oturup kalktı. Ondan, çok ilginç hâller müşâhede edildi. Muhtemelen âlemin kendisiyle aydınlandığı bir kandil olacak”.

Ahmed Sirhindî Bâkî Billah’ın yanında iki buçuk üç ay kadar kaldı. O dönemde yaşadığı mânevî halleri ve tasavvufî mertebeleri bazı mektuplarında anlatmıştır. Hac zamanı geçtiği için memleketi Sirhind’e dönen Ahmed Sirhindî bu dönemde şeyhi ile mektuplaştı ve yaşadığı mânevî hâlleri ona bildirdi. Bir süre sonra tekrar Bâkî Billah’ı ziyâret eden Sirhindî bu ikinci ziyârette irşâd icâzeti (hilâfet) aldı. Bu ikinci ziyâretin 1009 senesinin Ramazan ve Zi’l-ka‘de ayları arasında iki ay kadar sürdüğü söylenir. Tekrar Sirhind’e dönen Ahmed Sirhindî orada Nakşbendiyye usûlüyle halkı irşâda başladı.

Bâkî Billah’ın vefatından sonra irşâd hayatına Sirhind’de devam eden Ahmed Sirhindî mürîdlerine, dostlarına ve devlet adamlarına (Bâbürlü vâlilerine) mektuplar yazdı. Mürîdlerine yazdığı mektuplarda tasavvufî eğitim (seyr u sülûk) ve tasavvufî düşüncenin ince meselelerini ele alıyor, devlet adamlarına yazdığı mektuplarda ise daha ziyâde İslâmî kurallara ve Ehl-i Sünnet mezhebine bağlılık gibi genel konulara temâs ediyordu.

1014 (1605) senesinde Ekber Şah vefât etti ve oğlu Cihângîr tahta geçti. Ahmed Sirhindî bu duruma çok sevindi. Çünkü Cihângîr’in, babasının aksine İslâmiyet’e bağlı bir kişi olduğunu düşünüyordu. Ancak 1028 (1619) senesinde başkent Agra’ya, Bâbürlü pâdişahı Cihângîr’in yanına çağrıldı. Cihângîr onu sorguya çekti ve Govâliyâr (Gwalior) Kalesi’nde hapsedilmesini emretti. Bu hapis olayının sebebi hakkında kaynaklarda farklı rivâyetler bulunmaktaysa da, asıl sebep Sirhindî’nin mürîdlerinin artması ve pâdişahın bu durumu tahtı ve iktidârı için tehlike olarak görmesidir.

Ahmed Sirhindî Govâliyâr Kalesi’nde bir yıl hapis hayâtı yaşadı. Bu bir yıl içinde hapisteki insanlara İslâmiyet’i öğretti, onları irşâd etti. Bazı gayr-i müslimlerin de Müslüman olmasına vesîle oldu. Bir yıl sonra serbest bırakıldı. Cihângîr, Tûzuk-i Cihângîrî isimli eserinde Sirhindî’yi hapisten serbest bırakırken (1029/1620) hediye olarak 1000 rupye para verdiğini ve onu evine dönmek ile ordugâhta kendisinin yakınlarında kalmak arasında serbest bıraktığını söyler. Cihângîr’e göre, Sirhindî pâdişahın yakınında kalmayı tercih etmiştir. Sirhindî pâdişahın yakınında bulunmayı, onu İslâmî konulara teşvik etmek için iyi bir fırsat olarak düşünmüş ve ordugâhta kalmayı tercih etmiş olabilir. Nitekim bazı mektuplarında pâdişahın meclisine katıldığını ve dînî konularda sohbet ettiğini anlatır. Ancak o dönemde mürîdlerine ve oğullarına yazdığı bazı mektuplarda kışlada zorla kaldığını, sabrettiğini, sultan tarafından bir engelleme olduğunu söyleyerek bir nevî yarı hapis hayâtı yaşadığını îmâ etmektedir. Cihângîr, Ahmed Sirhindî’yi gitmek ile kalmak arasında serbest bıraktığını söylemiş ise de, Sirhindî’nin mürîdi Muhammed Hâşim Kişmî, onun “pâdişahın baskısı ile” orduda kaldığını açıkça ifâde etmiştir. Dolayısıyla bazı kaynaklardaki “Kışlada kalmak şartıyla zindandan serbest bıraktı” cümlesi, ilk dönemler için muhtemelen daha doğrudur. Ahmed Sirhindî’nin bu dönemde pâdişahın askerleriyle birlikte iki üç sene boyunca bazı şehirlerde dolaştığı bilinmektedir.

Ahmed Sirhindî’nin h. 1032 (1623) senesinde Ecmîr’de (Ajmer) olduğu bilinmektedir. O dönemde pâdişah Cihângîr de Ecmîr’de idi. Cihângîr 55. doğum gününde (17 Rabîu’l-evvel 1032) yakınlarına hediyeler dağıtırken Sirhindî’ye de 2000 rupye para hediye etmiştir. Bu dönemde Sirhindî ile padişahın iyi ilişkiler içinde oldukları görülmektedir.

1033 (1623-24) senesinde tam olarak serbest olduğu görülen Ahmed Sirhindî bu senenin Rabî‘u’s-sânî ayında (Ocak-Şubat 1624) kendisini ziyârete gelen oğullarıyla birlikte Ecmîr’den Sirhind’e dönmüş ve ömrünün son yılını memleketi olan Sirhind’de geçirmiştir.

Ahmed Sirhindî son zamanlarını münzevî bir şekilde geçirdi. Cuma namazı hâricinde evinden çıkmıyordu. Vefâtından birkaç ay önce nefes darlığı çekmeye başladı. 28 Safer 1034 (10 Aralık 1624) târihinde vefât etti ve doğum yeri olan Hindistan’ın Sirhind kasabasında defnedildi. Vefât ettiğinde şemsî takvim hesâbıyla 60 yaşında idi.

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’nin “Müceddid-i Elf-i Sânî” (hicrî ikinci bin yılın yenileyicisi) lakabına istinâden mürîdleri ile devâm eden Nakşbendî koluna Müceddidiyye adı verilmiştir.

Ahmed Sirhindî vefât ettiğinde geriye birkaç yetişkin çocuk, birçok mürîd ve halife, çok sayıda mektup ve birkaç risâle bırakmıştır.


Eserleri şunlardır:
İsbâtü’n-nübüvve,
Redd-i Şî‘a (Te’yîd-i Ehl-i Sünnet),
Risâle-i Tehlîliyye,
Ta‘lîkât ber Şerh-i Rubâ‘iyyât-ı Hâce Bâkî Billâh,
Ma‘ârif-i Ledünniyye,
Mebde’ ve Me‘âd,
Mükâşefât-ı Gaybiyye,
Mektûbât.


Sirhindî’nin eserlerinin önemli bir özelliği, başka sûfîlerin sözlerinin muayyen bir sıra ile yazılmasından oluşan bir “derleme” olmayıp, müellifin çoğunlukla kendi tasavvufî tecrübeleri ve keşiflerini ihtivâ eden orijinal eserler olmalarıdır .

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî hem yöneticilerin İslâm’a aykırı davranışlarına sessiz kalmamış, hem bid‘atlara göz yuman âlimleri eleştirmiş, hem de sûfîler ile âlimleri, tekke ile medreseyi uzlaştırmak için çaba sarfetmiş bir yenilikçidir.

O, dîni ihyâ faaliyetleri, tasavvufa getirdiği yeni yorumlar ve sonraki nesiller üzerindeki tesiriyle târihte iz bırakmış önemli bir şahsiyet, bir müctehid ve bir ekoldür.

Onun kişiliği ve fikirleri vefâtından asırlarca sonra özellikle Hint Altkıtasında hem “ilmî” muhitlerce, hem de “özgürlük”, “ıslâh” ve “ihyâ” hareketlerinin önde gelen temsilcileri tarafından yeniden keşfedilmiştir. Önemli bir İslâm düşünürü ve aynı zamanda Müceddidiyye mensubu olan Şâh Veliyyullah Dihlevî ile 19. yüzyılda Hindistan’da müslümanların hâkimiyeti için fiilî mücâdeleye girişen Ahmed Şehîd Birîlvî’nin İmâm-ı Rabbânî’den etkilendikleri anlaşılmaktadır. Kafkaslar’da Ruslar’a karşı yürütülen millî mücâdelenin önderliğini yapan Şeyh Şâmil’in de Müceddidiyye’nin kolu olan Hâlidiyye’ye mensup olduğu bilinmektedir. Ayrıca 18 ve 19. yüzyıllarda Orta Asya müslümanları arasında ortaya çıkan ve medrese müfredâtı başta olmak üzere din eğitiminde bir dizi yenilik teklif eden Cedîdci ekolün önde gelen temsilcilerinden çoğunun Nakşbendî-Müceddidî mensubu olduğu dikkate alınırsa, İmâm-ı Rabbânî’nin tesir sahasının genişliği daha iyi anlaşılır . (**)

--------------------------
(*)İmâm-ı Rabbânî hakkında daha geniş bilgi için bk. Necdet Tosun, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî: Hayâtı, Eserleri, Tasavvufî Görüşleri, İstanbul 2005.

(**)Müceddidî mensubu Cedîdcilerden bazıları hakkında Diyânet İslâm Ansiklopedisi’nin şu maddelerine bakılabilir: “Âlimcan Barudî”, “Kursavî”, “Mercânî”.



MEBDE’ VE ME‘ÂD
RABBÂNÎ İLHAMLAR

İMÂM-I RABBÂNÎ

Doç Dr. Necdet TOSUN

SUFİ Kitap


En son rabbani tarafından 31.12.10, 10:46 tarihinde düzenlendi, toplamda 9 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî -Q-
MesajGönderilme zamanı: 09.12.09, 09:37 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
İKİ RÜ'YA

Bâkibillah, İmam–ı Rabbani’ye Mâverâünnehr'de Şeyhi Hâcegi İmkenegi'nin yanında iken gördüğü bir rüyayı anlattı. Bu rüyada bir papağan gelip Bâkibillah'ın eline konmuş Bâkibillah onun gagasına kendi ağız suyundan damlatınca papağan konuşmaya başlamış ve Bâkibillah'ın ağzına gagasından şeker dökmüştü. Şeyhi İmkenegi papağanın Hindistan kuşlarından olduğunu, Bâkibillah'ın Hindistan'da irşad ile meşgul olurken değerli bir insan yetiştireceğini, o değerli zatın feyzi ve fikirleriyle insanların aydınlanacağını söylemişti. Bâkibillah bu olayı anlattıktan sonra İmam–ı Rabbani'ye:
"Biz, bu rüyanın size işaret ettiğini düşünüyoruz." dedi.

* * *
Bâkibillah, İmam–ı Rabbani'ye gördüğü bir başka rüyayı (vakıa) da anlattı.
Şeyhi İmkenegi'nin yanından dönerken Sirhind'e geldiğinde rüyasında kendisine:
"Sen Kutbun yakınına inmişsin." diye hitap edilmiş ve kutbun sûreti (hilyesi, siması) gösterilmişti. Bâkibillah İmam–ı Rabbani'ye:
"Sizi gördüğüm ilk gün sûretinizin o gördüğüm sûrete, uygun olduğunu ve sizde o kabiliyetin bulunduğunu anladım," dedi.

* * *


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Veliler Velisi İmam-ı Rabbani / Necip Fazıl KISAKÜREK
MesajGönderilme zamanı: 21.06.10, 10:58 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator

Kayıt: 01.01.09, 18:04
Mesajlar: 145
Konum: http://askinsonhecesi.com
Tasavvuf | İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi (İbnü’l-Arabî Özel Sayısı-2), [2009], sayı: 23, ss. 181-192.

İMÂM-I RABBÂNÎ’YE GÖRE VAHDET-İ VÜCÛD VE VAHDET-İ ŞUHÛD

Necdet TOSUN

http://www.tasavvufdergisi.net/Makalele ... _23.11.pdf


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Veliler Velisi İmam-ı Rabbani / Necip Fazıl KISAKÜREK
MesajGönderilme zamanı: 12.12.10, 22:03 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 19.08.10, 04:41
Mesajlar: 69
Veliler velisi İmam-ı Rabbani

Necip Fazıl KISAKÜREK


Üstad Necip Fazıl’ın bu yazıda kaleme aldığı isim, “Veliler Velisi İmam-ı Rabbani” hazretleri… “İkinci Binin Yenileyicisi ,” yani ” Müceddidi Elfi Sani” diye vasıflandırılan yüce şahsiyet… Nakşi yolunun büyüklerinden…İslama sokulmaya çalışılan bid’atleri reddeden, İslamın özüne dönüşü ve ruhlarda yeniden dirilişi bayraklaştıran bir gönül adamı… “Maddi ve manevi her türlü saldırıya reaksiyoner bir tavırla göğüs geren ve etkisi yaşadığımız yüzyıla kadar ulaşan” büyük insan İmam-ı Rabbani… Üstad’ın ruh mimarlarından… Belki de en büyüğü… Bu yazıda hayatından kesitler, ince çizgilerle ve ruha nüfuz eden bir derinlikle veriliyor.

Veliler Velisi İmam-ı Rabbani

(1967 Büyük Doğuları, sayı; 2, sayfa; 4-5)

Başta, kanıyle olduğu kadar ruhuyla da babasının mirasçısı, Altın Silsile içinde mukaddes emanetin ilk defa baba elinden alıcısı Şeyh Muhammed Masum Hazretleri, hepsi yedi oğul…
Mürakabede kendilerine, Kaadiri nisbetini veren şeyh zuhur edip, omuzlarına Abdulkadir Geylani Hazretlerinin hırkasını koyuyor. Kadirilik feyzi içinde uçarlarken hatırlarına bir incelik geliyor:
-Ben Nakşi yoluna bağlıyım. Şimdi de beni Kadirilik bağının tecellileri sanmakta… Sakın bu hal Nakşi büyüklerini incitmesin?
-O zaman, üzerlerinde ne kadar bağ varsa hepsinin birden büyükleri tecelli edip bir ağızdan hitap ediyorlar:
–Şeyh Ahmed bizdendir!
Ana cadde Nakşilik… Her nisbetten de kendilerine birer yol…
“Bütün yollar Roma’ya çıkar” sözü madde ölçüsüne göre adi bir laftır; asıl bütün yollar ruh yolları, İmam-ı Rabbani’ye çıkar.
Şeyhin uzaktan cazibesine tutulanlardan biri, günlerce yol alıp Serhind’e geliyor. Kasabaya akşam üstü vardığı için şeyhi rahatsız etmek istemiyor ve bir tanıdığının evine misafir oluyor.
Gece, tanıdığıyla şeyhten konuşuyorlar. Meğer bu tanıdık, İmam-ı Rabbani’yi inkar edenlerdenmiş… Kötü konuşuyor.
Ertesi sabah uzakların yolcusu, huzurda… İmam-ı Rabbani Hazretleri, hiçbir söz açılmadan buyuruyorlar:
- Gece, evinde misafir kaldığın adam, sana bizim hakkımızda bir sürü yalan söyledi.
Kendilerine “İkinci Binin Yenileyicisi” ismini veren büyük zat da, başlangıçta inkar edenlerden… Rüyasında kendisine okutulan bir ayet, gözlerini ve ruhunu öyle açıyor ki, İmam-ı Rabbani Hazretlerinin delisi, divanesi oluyor…
Hastalandılar. Ceviz istediler. Bir kab içinde, yanıbaşlarına ceviz konuldu. Elleriyle kabı karıştırdılar ve ancak bir tanesini yediler ve buyurdular;
-Bu cevizleri alın! Hastalara verirsiniz…
Cevizden yiyen her hasta iyi oldu.
Seyyidlerden, Kainatın Efendisine bağlı mukaddes sülaleden birisi, Muaviye Hazretlerine düşmanlık edermiş… Bir gün bu seyyid, “Mektubat” ı okurken orada Muaviye’nin methedildiğini görür ve öfkeyle “Mektubat” ı yere atar.
Aynı günün gecesi, rüyasında İmam-ı Rabbani Hazretleri…Seyyidi kulağından tutmuş, haykırıyor:
-Cahil! Sözümüze ve ölçümüze güvenmiyorsun, öyle mi? Gel, seni ceddin ve Peygamber Evinin temsilcisi Hazreti Ali’ye götüreyim de işin gerçeğini ondan öğren!
-Huzura çıkıyorlar. Peygamber Evinin temsilcisi ve güya kendisine sevgi iddia edilerek köpürtülen Muaviye nefretinin vesilesi, Büyük İmam, buyuruyorlar:
- Sakın Allah Resulünün sahabilerine düşmanlık etme! Peygamber dostlarına çatan ve Şeyh Ahmed’in bu davadaki hak ölçüsünü dinlemeyen, felakettedir.
Peygamber Evinin temsilcisi büyük sahabi, ayrıca İmam-ı Rabbani’ye emir veriyorlar:
-Bu cahil, sözden anlamıyor. Göğsüne vurun da aklı başına gelsin ve tövbe etsin!..
Emir yüksekten geldiği için yerine getiriliyor. İmam-ı Rabbani Hazretleri, Seyyidin göğsüne vuruyor.
Seyyid uyanınca, göğsünde müthiş bir sızı… Açıp bakıyor: Şeyh Ahmed’in yumruk izi… Ve kalbinde derin bir nedamet, yeni bir anlayış ve tövbe isteği…
İmam-ı Rabbani’nin mübarek ellerinden öpmeğe koşan ve bir daha bu eli bırakmayan Seyyid…
İlk gençlik çağlarında yazdıkları üç risaleden sonra, tam olgunluk devirlerinde, yalnız mektup yazmakla, suallere cevap vermek ve hakikati tamimlendirmekle yetindiler.Sonradan bunlar toplanılıp “Mektubat” ı teşkil etti ve insan oğlunun en üstün eseri oldu.
Mektubat üç cilttir ve esası Farsça’dır. İçinde birkaç Arapça mektup da vardır. Bütün İslam dillerine tercüme edilmiştir.
İmam-ı Rabbani’nin anlatılmaz büyüklüğünü yine eseri anlatır.
“Mektubat” ın getirdiği, İkinci Binin Yenileyiciliği çapındaki yenilik “Vahdet-i Vücut” meselesini aklın son haddiyle tesbit etmesi; ve Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin yanlış anlaşılan ve eserle müessiri bir gösterdiği vehmine düşülen “Vahdet-i Vücut” davasını tam gerçeğe bağlamasıdır:
-Allah, ötekilerin ötesinde, ötekilerin ötesinde; ötekilerin ötesinde…
Yani,nerede onu buldum ve teşhis ettim sanırsın, onun da ötesinde, namütenahi ötesinde…
Meşhur düstur:
-Ne ki, o zannedersin; zannettiğin o şey, Allaha perdedir.
Böylece:
-”Heme ost” değil, “Heme ez ost”… “Her şey o” değil, “Her şey ondan”…
- “Mektubat” İkinci Bin Yıla girerken bin bir fesada bulanan İslam hakikatinin en mahrem inceliklerini, İkinci Bin Yılın Yenileyiciği haysiyetiyle billurlaştırmıştır; ve dağılışın, dağıtılışın, kayboluşun, kaybedilişin, son haddine kadar her şeyi merkezde toplamış ve kazandırmış, muazzam eser…
İlahi tecellilere; ve İmam-ı Rabbani Hazretlerinin büyüklüğüne ve derecesine ait bütün ölçüler Mektubat da:
-”Allah bana rahmetiyle tecelli etti; rahmetten başka hiçbir şey göremedim. Kahriyle tecelli etti; kahrından başka hiçbir şey görmedim”.
-Mürid, şeyhine şöyle bağlanmalıdır:
-”Gassal (Yıkayıcı) elindeki ölü gibi”…
-Mihnet ve ıstırap mı dediniz:
- “Mihnet ve ıstırap, aşkın levazımındandır. Çaresiz katlanılacak… Yoksulluk, dert ve gam… Bunlar lazımdır. Dost sevdiğini,kendisinden başka her şeyden kesilmiş ve sıyrılmış görmek ister. Bu makamda huzur, huzursuzlukta; karar, kararsızlıkta; rahat, rahatsızlıkta… Bu makamda nefse çare aramamak, kendisini mihnet ve ıstıraba bırakmaktır ki, devanın tâ kendisi. O zaman da insan, kendisini sevgiliye ısmarlamış ve bırakmış olur. Devlet bundandır. Devlet, ondan ne gelirse razı olup onu kabul etmektedir.”
Yakınlık, sadece yakınlık:
-”Bu yolun divaneleri, elde ettikleri hiçbir yakınlıkla teselli bulamazlar. Öyle bir yakınlık isterler ki, uzaklığa benzer; ve öyle bir visal dilerler ki gurbeti andırır olsun… Yoksa yakınlığa benzer ve visali andırır gurbetlerden ne fayda?”
Ve tek yol:
-”Şerif ve latif mektubunuz, zayıf ve nahif kölenize ulaştı. Sevenlerimiz bilsin ki, Allah ehlinin “Fena” diye isimlendirdiği ve tabii ölümden evvel gelen ölümle ölünmedikçe kuds alemine yükselmek mümkün değildir. Yoksa kalb, batıl dünya mabudları ve nefs putlarına tapmaktan kurtulamaz. İslamın hakikati ve imanın kemaline de eremez.”
En büyük mesele:
- “Vahdet-i Vücut ve Zati tecelli davasının belirttiği nisbetlerle Allah arasında hiçbir münasebet olmadığı, bizce, yakinin yakini halinde sabittir. Hak ehlince çoktanberi bilindiği gibi, ihata ve yakınlık ancak ilimdir; Ve Allah hiçbir şeyle ittihad halinde değildir. Vücudu vacib olanın vücudu mümkün olanla ittihadı muhaldir. Gariptir ki; Muhyiddin-i Arabi ve bağlıları, Allah’a “Mutlak meçhul” derler, onu hiçbir hükümle mahkum bilmezler de, böyleyken Zati ihata, yakınlık ve maiyet ispatına kalkarlar. Bu, büyük bir yanlıştır ve Allah’ın zatını teşhis yolunda yersiz bir cesarettir.”
Nihayet:
-Bu dava, bu fakire pek giran gelmekteydi. Bana en büyük ıstırabı veren bu türlü tevhid ifadesinin verasındaki son hakikati ve o hakikatin ulviliğini henüz kavrayabilmiş değildim. Allaha bütün kalbimle yönelerek yalvardım ki, bendeki ilmi ve şer’i inanış kaybolmasın; ve ben, en ileri keşif noktasından bu inanışı gerçekleştireyim… Duam kabul edildi. Önümde hiçbir hicab kalmadı, hakikat bana olduğu gibi göründü. Gördüm ki, alem, sıfati kemallerin aynalarından ibarettir ve ilahi isimlerin zuhuruna yerdir. Yoksa, “Vahdet-i Vücut” cuların vehmettiği gibi, “Zahir” ile “Mahzar”, “Gölge” ile “Vücut” birbirinin aynı değildir.

Deryadan daha ne göstereyim? Ha birkaç damla, ha dünyanın taşıyamayacağı kadar su…

KAYNAK: İnkişaf Dergisi Sayı:02

http://inkisaf.net/sayi-02/veliler-veli ... bbani.aspx


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: İmam-ı Rabbani’ye Yönelik Tenkitler
MesajGönderilme zamanı: 24.12.10, 17:15 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
İmam-ı Rabbani’ye Yönelik Tenkitler

Doç. Dr. Necdet TOSUN

İmamı Rabbani’nin de mürşidi olan Muhammed Bâkîbillâh’ın halifelerinden biri olan Abdülhak Muhaddis Dihlevî, Nakşbendîliğin yanı sıra Şâziliyye ve Kâdiriyye tarikatlarından da icazetli idi. Abdülkâdir Geylânî'nin Fütûhu'l-gayb isimli eserini Miftâhu'l-fütûh adıyla Farsça'ya şerhli olarak tercüme etmiş, ayrıca Abdülkâdir Geylânî'nin tercüme-i hâline dair Zübdetü'l-âsâr fîahbâri kutbi'l-ahyâr isminde bir eser kaleme almıştır. Bu eserler, onda Kâdiriyye meşrebinin daha ön planda olduğunu göstermektedir.1

Abdülhak Muhaddis Dihlevî, Ahmed Sirhindî'nin bir mektubundaki (cilt: III, no. 87) "Ben hem Allah'ın müridiyim, hem de O'nıın muradı. Benim müridlik silsilem vasıtasız olarak Allah'a ulaşır... Hem Resûlullah'ın müridiyim, hem de onunla hempîrim" gibi şatahat türündeki cümlelerini okuyunca, Bakî Billah'ın halifelerinden biri olan Hüsâmeddîn Ahmed'e bir mektup yazarak Sirhindî'ye bazı eleştiriler yöneltti.2 Hüsâmeddîn Ahmed de Sirhindî'ye bir mektup yazarak Abdülhak Dihlevî'nin bu eleştirilerini haber verdi ve açıklama istedi. Bunun üzerine Sirhindî, Hüsâmeddîn Ahmed'e cevabî bir mektup yazdı ve eleştirilere açıklama getirdi (cilt: III, no. 121). Bu cevabî mektupta o, eleştirilere konu olan cümlelerinin şatahat türünde olduğunu itiraf etti ve kendisinden önce birçok sûfînin bunlara benzer sözler sarfettiğini ifade ederek: "Bu, İslâm'da kırılan ilk şişe değildir." dedi. Abdülhak Dihlevî ise hem eleştirilere konu olan mektubu, hem cevabî mektubu, hem de diğer bazı mektuplardaki cümleleri ele alarak daha uzun ve eleştirel bir mektup hazırlayıp Sirhindî'ye gönderdi.4

Abdülhak Muhaddis Dihlevî'nin eleştirilerinin sebeplerinden biri olarak, eline Sirhindî'nin mektuplarından tahrif edilmiş biçimlerin ulaşması gösterilir. Rivayete göre Sirhindî'nin müridlerinden Hasan Hân, şeyhi Sirhindî tarafından azarlanınca bazı mektuplara ilâve ve çıkarmalar yapmış, tahrif edilmiş bu nüshaları okuyan Abdülhak Dihlevî de Sirhindî'ye eleştiriler yöneltmiştir.'' Ancak Abdülhak Dihlevî'nin, eleştirilerinde Sirhindî'den yaptığı nakillerin genelde doğru olduğu dikkate alınırsa, bu tahrif edilmiş mektuplar konusunun fazla önemli olmadığı anlaşılır.6 Asıl önemli olan, Dihlevî'nin bakış açısı ve yorumlarıdır. Onun eleştirdiği konulardan biri, Sirhindî'nin Abdülkâdir Geylânî hakkındaki cümleleridir. Sirhindî, Geylânî'nin seyr u sülukte yükselişini (urûc) tamamladıktan sonra inişe (nüzul) geçtiğini, ancak inişin son noktası olan kalbe değil, daha yukarıda ve sebepler âleminin üstünde olan ruh makamına gelip orada kaldığını, bu sebeple ondan kerametlerin çok sâdır olduğunu ifade etmiş;7 Dihlevî ise, Geylânî gibi bir zat hakkında inişini tamamlamadığını iddia etmenin edebe aykırı olduğunu söyleyerek Sirhindî'yi eleştirmiştir.8 Abdülhak Dihlevî'nin, Abdülkâdir Geylânî ve Kadirîliğe olan bağlılığının, bu eleştirilerde rol oynamış olması muhtemeldir. Dihlevî'nin Sirhindî'ye yönelik başka eleştirileri de vardır; ancak onun sonraları, yazdığı eleştirilere pişman olduğu da nakledilmektedir.9

Ahmed Sirhindî'nin müridlerinden Bedreddîn Sirhindî (o. 1054/1644'ten sonra), Hazarâtul-kuds isimli eserinde Sirhindî'ye yönelik eleştirileri beş madde hâlinde sıralamış ve Sirhindî'nin mektuplarından alıntılar yaparak cevaplar vermiştir. Onun kaydettiği eleştiri konuları şunlardır:

1. Sirhindî'nin Hz. Ebû Bekr'in makamına ulaştığı, hatta geçtiği iddiası;
2. Sirhindî'nin vahdet-i vücûdu kabul etmemesi;
3. Hakîkat-ı Kâ'be'nin Hakîkat-ı Muhammedi'den üstün olduğunu söylemesi;
4. "Ben Allah'ın hem müridi, hem de muradıyım..." gibi cümleleri;
5. Önceleri yaşamış bazı şeyhler ve onların sözleri hakkındaki eleştiri gibi anlaşılan yorumları.10

Ahmed Sirhindî'nin, vefatından sonra da fikirleri uzun süre eleştirilmiştir. Halifelerinden Âdem Benûrî'nin (ö. 1053/1643) h. 1052 (1642) senesinde Hicaz'a gidip Medine'ye yerleşmesi ve Medine'nin önde gelen şeyhlerinden Ahmed Kuşâşî (ö. 1071/1661) ile Hakîkat-ı Kâ'be konusunda tartışması neticesinde, Sirhindî'nin fikirleri Hicaz'da da tartışılmaya başlanmıştır. Medine'de Ahmed Kuşâşî'nin bazı müridleri onun halkasını terk edip Adem Benûrî'ye mürid olunca, bu durumdan rahatsız olan Kuşâşî'nin bölgedeki itibarını yitirmemek için bir gayret içine girdiği, fikrî tartışmaların ana sebebinin de bu rekabet duygusu olduğu söylenir.11 Kuşâşî, Benûrî'ye ve dolayısıyla Sirhindî'nin fikirlerine karşı, mü'min insanların Kâ'be'den daha üstün olduğunu ifade eden bir eser kaleme almıştır.12 Benûrî'nin vefatından sonra da bu tartışma devam etmiş, onun müridlerinden Muhammed Emîn Bedahşî (ö. 1102/1691'den sonra) 1068 (1658) senesinde el-Mufâvaza (el-Mufâzala) beyne'l-insân ve'l-Kâ'be isminde Farsça bir eser yazarak Kuşâşî'ye karşı Sirhindî ve Benûrî'yi müdafaa etmiştir.1' Ahmed Sirhindî'nin oğullarından Muhammed Sa'îd Sirhindî (ö. 1070/1660) Mekke ve Medîne âlimlerine hitaben Hakîkat-ı Kâ'be'nin Hakîkat-ı Muhammedi'den üstünlüğü meselesini açıklayan bir mektup yazmıştır.14 Sirhindî'nin bir diğer oğlu Muhammed Yahya'nın (ö. 1095/1684) da eleştirilere cevap mahiyetinde geniş bir eser kaleme aldığı söylenmektedir.15

Bir süre sonra Hindistan'ın bazı şehirlerinde, özellikle Evrengâ I bâd'da Ahmed Sirhindî aleyhinde fetvalar yazılmaya başlandı. Abdullah Hîşgî Kusûrî Çiştî (ö. 1106/1695) Me'âricü'l-velâyet isimli eserinde16 bu dönemde dört adet istiftâ (fetva talebi) yazıldığını, Hindistan'daki âlim ve sûfîlerinden bazılarının bu talebe cevap vererek Sirhindî'nin görüşlerinin dalâlet ve küfür olduğunu onayladıklarını belirtmiş ve birçok âlimin onayı ile oluşan bu kollektif fetvalardan birini eserinde nakletmiştir.17 Abdullah Hîşgî Kusûrî, o dönemde Sirhindî aleyhinde yazılan Kâsiru'l-muhâlifîn isimli bir eserden de alıntılar yapmış, ancak bu eserin müellifini belirtmemiştir.18 Bu dönemde Sirhindî hakkındaki eleştirilerin en önemlisi, onun, Hz. Peygamber'in Velâyet-i Muhammedi'den Velâyet-i İbrâhîmî'ye ulaştığını ifade eden cümleleridir. Bu cümleler, Hz. İbrahim'in Hz. Muhammed'den daha üstün olduğunu ima ettiği gerekçesiyle eleştirilmiştir.19 Evrengâbâd'da bazı kimseler Sirhindî aleyhine eser ve fetvalar hazırlayıp yayarken, Sirhindî'nin takipçileri de onun risalelerini ve mektuplarını okuyup yaymaya devam ediyorlardı. Şehirde tansiyonun yükselip çatışmaların ortaya çıkmasından endişe etmiş olmalı ki, devrin Hindistan padişahı Evrengzîb Alemgîr, şeyhülislâm vasıtası ile Evrengâbâd kadısına 27 Şevval 1090 (1 Aralık 1679) tarihli bir ferman yolladı.

Şeyhülislâmın kaleminden çıkan bu fermanda, şehirde Ahmed Sirhindî'nin Mektûbât’ının yasaklanması, hatta onu okuyanların şer'an cezalandırılması isteniyordu.20 Bazı araştırmacılar bu fermanın padişahtan habersiz olarak bazı âlimlerce uydurulduğunu düşünmektedirler.21

----------------------------------

1. Bk. Necdet Tosun, Bahâeddîn Nakşbend: Hayatı, Görüşleri, Tarikatı (XII-XVII. Asırlar), s. 208-209.
2. Bu mektup Ahbâru'l-ahyâr'ın sonuna naşir tarafından eklenmiştir. Bk. Abdülhak Muhaddis Dihlevî, Ahbâru'l-ahyâr, Delhi 1332, s. 323-326.
3 Sirhindî, Mektûbât, III, 566 (no. 121).
4. Bu mektubun yazma nüshaları için bk. Münzevî, Fihrist-i Müşterek, III, 1475; matbu şekli için bk. Abdülhak Muhaddis Dihlevî, Mektûb-i Şeyh Abdülhak, Halîk Ahmed Nizamî, Hayât-ı Şeyh Abdülhak Muhaddis Dihlevî, Lahor ts., içinde, s. 301-333.
5. Vekîl Ahmed Sikcndcrpûrî, Hediyye-ı Müceddidiyye, s. 104 105.
6. Dihlevî'nin Sirhindî'ye nisbet ettiği, ancak Sirhindî'nin eserlerinde bulunmayan bazı cümleler için bk. Sikenderpûrî, Hediyye-i Müceddidiyye, s. I 186, 195.
7. Sirhindî, Mektûbât, I, 347 (no. 216).
8. Abdülhak Muhaddis Dihlevî, Mektûb-i Şeyh Abdülhak, s. 103.
9. Sikenderpûrî, Hediyye-i Müceddidiyye, s. 103.
10. Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü'l-kuds, II, 113-139; Saiyid Athar Abbas Rizvi, A History of Sufism in India, New Delhi 1992, II, 218-222.
11. Vekîl Ahmed Sikenderpûrî, Envâr-ı Abmediyye, Delhi 1309, s. 88.
12. Arapça olan bu eserin ismi muhtemelen Esrâru'l-menâsik'ür (Sikenderpûrî, Envâr-ı Ahmediyye, s. 87). Abdullah Hîşgî Kusûrî (ö. 1106/1695) Me'âricü'l-velâyet isimli eserinin içine Kuşâşî'nin bu eserinin tümünü aktarmıştır. I Bk. Abdullah Hîşgî Kusûrî, Me'âricü'l-velâyet fî medârici'l-hidâyet. La i Pencâb Üniversitesi Ktp., Âzer, nr. H-25/7765, vr. 606a-646a.
13. Eserin yazma nüshası için bk. Münzevî, Fihrist-i Müşterek, III, 1959-1960 Müellif Bedahşî için bk. Muhammed İkbâl Müceddidî, "Bedahşî, Muhammed Emîn", Dânişnâme-i Cehân-ı İslâm, Tahran 1375 hş./1997, B-II, 476 7; Gulâm Alî Âryâ, "Bedahşî, Muhammed Emîn", DMBİ, Tahran 1381 hş. 2003, XI, 525.
14. Muhammed Sa'îd Sirhindî, Mektûbât-ı Sa'idiyye, s. 127-129 (no. 68).
15. Bk. Abdullah Dihlevî, Makâmât-ı Mazhariyye, s. 128; Münzevî, age, III, 1969.
16. Bu eserin yazma nüshaları için bk. Münzevî, Fihrist-i Müşterek, XI, 922-923.
17. Kusûrî, Me'âricü'l-velâyet, vr. 599b-603b.
18. Kâsiru'l-muhâlifîn isimli bu Farsça eserin günümüze ulaşıp ulaşmadığı bilinmemektedir. Ancak Hem Kusûrî'nin Me'âricü'l-velâyet isimli eserindi-, hem de yazarı bilinmeyen Redd-i Mektûbât-ı Şeyh Ahmed Sihrendi isimli hırsla eserde ondan nakiller bulunmaktadır. Bk. Anonim, Redd-i Mektûbât ı Şeyh Ahmed Sihrendî, Pakistan, Kitâbhâne-i Nevşâhiyye, numarasız, s.63, 110.
19. Sirhindî, Mektûbât, III, 491-2 (no. 94); Kusûrî, Me'aricu'l-velâyst, vr. 587b-595b.
20. Kusûrî, age, vr. 603b-604a.

Doç. Dr. Necdet Tosun, İmam-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî,İnsan Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2009, s.130-133


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Bazı Sufilerin İmam-ı Rabbani’ye Yönelik Tenkidleri
MesajGönderilme zamanı: 27.12.10, 11:00 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
Sirhindî’ye yönelik eleştirilerde ön safta yer alanlardan Ahmed Kuşâşî, Şattâriyye başta olmak üzere birçok tarikattan icazetli bir şeyh olup, Kelimetü'l-cûd ale'l-kavl bi vahdeti'l-vücûd isminde bir risale yazmıştır.48 Onun müridi olan İbrahim Kûrânî, vahdet-i vücûd ve varlık mertebelerini konu edinen et-Tuhfetü'l-mürsele isimli esere İthâfü'z-zekî bi-şerhi't-Tuhfeti'l-mürsele ile'n-nebî adıyla bir şerh yazmış,49 ayrıca Matla'u'l-cûd bi-tahkîki't-tenzîh fî vahdetü’l-vücûd isminde bir eser kaleme al¬mıştır. Kûrânî'nin talebesi olan Muhammed Berzencî de İbnü'1-Arabî'yi müdafaa için Şeyh Mekkî (ö. 926/1519) tarafından yazılan el-Cânibü'l-garbî isimli Farsça eseri el-Câzibü'l-gaybî ismiyle Arapça'ya çevirmiştir.51 Yani Ahmed Sirhindî'yi eleştirenler, vahdet-i vücûdu be¬nimseyen sûfî-âlimler idi. Bu şahıslar tarafından Sirhindî'ye yöneltilen eleştiriler onun "vahdet-i şuhûd" düşüncesine yönelik olsaydı, tasavvuf felsefesi açısından sonraki nesillere verimli bir literatür miras bı¬rakılmış olacaktı. Oysa tenkitler çoğunlukla Sirhindî'nin şatahat tü¬ründeki sözleri üzerinde yoğunlaşmıştır. Bunun, nisbeten bir istisnası İbrahim Kûrânî'nin küçük risalesidir. Kûrânî burada Sirhindî'nin Taayyün-i Evvel'in Taayyün-i Vücûdî olduğu, vücûdun Zât'ın aynı ol¬madığı şeklindeki fikirlerini eleştirmiştir.52

Öte yandan, Hicaz âlimlerinin Sirhindî aleyhine fetva verip bunu Hindistan'a göndermelerinin ardında politik ve ekonomik meselele¬rin de olduğu anlaşılmaktadır. Zira Hindistan'dan Hicaz âlimlerine Sirhindî hakkında fetva talep eden mektubun (istiftâ) ulaştığı 1093 (1682) senesinde padişah Evrengzîb, Hindistan'dan Hicaz'a (Hare¬meyn'e) 100.000 rupye para göndermiş, 40.000 rupyesinin Mekke Şerîfi Sa'îd b. Berekât'a, kalan 60.000 rupyesinin de Mekke ve Medî-ne'deki insanlara dağıtılmasını istemişti. Ancak Mekke Şerîfi bu para¬nın hepsinin kendisine tahsis edilmesini istedi. Mekke'nin önde gelenleri bu teklifi kabul ettiler. Medine'nin önde gelenleri ise "tüm halk ile ilgili bir meselede biz karar veremeyiz" diyerek Şerîf'in bu ta¬lebini reddettiler. Paranın tahsisi ve dağıtılması ile ilgili başka bir for¬mül bulunmuş ise de, Evrengzîb yaşanan ihtilâftan haberdar olmuş ve bundan rahatsızlık duymuştu. Şerîf, muhtemelen Evrengzîb ile arasını düzeltmek için ona bir elçi heyeti gönderdi. Bu heyetin başında, Sirhindî'ye yönelik eleştirileri ile bilinen Muhammed Berzencî vardı. Şerîf, Berzencî ile birlikte, bir de mektup göndermişti. Bu mektubun yanında muhtemelen bazı Hicaz âlimlerine onaylatılmış olan Sirhindî aleyhindeki fetva da bulunuyordu. O dönemde (h. 1090'da) Hindistan'da, özellikle Evrengâbâd şehrinde padişah Evrengzîb'in talebi ile Sirhindî'nin Mektûbâf mm yasaklandığı Hicaz'daki âlimlerce biliniyordu. Mekke Şerîfi, Evrengzîb'in Ahmed Sirhindî'nin fikirlerine mu¬halif olduğunu düşünerek, Sirhindî'yi tekfir ve tadlil eden bir fetva göndermek suretiyle padişah ile arasını düzeltmek istemiş olmalıdır. Evrengzîb, Berzencî'nin getirdiği mektubu almış ise de, onu huzuruna kabul etmemiştir.53 Bu olaylar, Sirhindî'ye yönelik eleştirilerin sadece fikrî bir çaba olmadığını, ardında politik ve ekonomik ilişkilerin de bulunduğunu göstermektedir.

48. Süleymaniye Ktp., Reşid Efendi, nr. 428. Eser, yüksek lisans tezi olarak hazırlanmıştır: Mustafa Tuncay, Kuşşâşi'nin (ö. 1071/1661) Kelimetü'l-Cûd ale'l-Kavli bi Vahdeti'l-Vücûd Adlı Eseri, Marmara Ün. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1997.
49. Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 2169.
50. Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 2169.
51. Süleymaniye Ktp., Laleli, nr. 1352 (261 varak); Hacı Selim Ağa Ktp., Hüdâyî, nr. 506 (247 varak).
52. İbrahim Kûrânî, Risale fi'r-redd, vr. 3a-7a.
53. Ali b. Takıyyüddîn Sencârî, Menâihu'l-kerem fi ahbâri Mekke ve vülâti'l-Harem, Mekke 1998, IV, 241-242, 498-9, 502; Abdülmelik b. Hüseyn el-Isâmî, Simtu'n-nücûmi'l-'avâlî fî enbâi'l-evâil ve't-tevâli. Kahire 1959, IV, 529, 539; Atallah S. Copty, "The Naqshbandiyya and Its Offshoot, The
Naqshbandiyya-Mujaddidiyya in thc Haramayn in the llth/17th Century", Die Welt des lslams, 43/3 (2003), s. 342-345.

Doç. Dr. Necdet Tosun, İmam-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî,İnsan Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2009, s.140-141.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Bazı Sufilerin İmam-ı Rabbani’ye Yönelik Tenkidleri
MesajGönderilme zamanı: 31.12.10, 10:46 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 27.12.08, 17:20
Mesajlar: 565
İmam-ı Rabbani Ahmed Sirhindî'nin Şemaili:

(Fiziki Görünüşü)

İmam-ı Rabbani Ahmed Sirhindî'nin teni beyaza meyyal buğday renginde idi.
Kaşları uzunca, siyah ve arası açık idi. Gözleri irice, biraz çekik, beyazı tam beyaz ve siyahı tam siyah idi.
Burnu yüksekçe ve ince (dar), sakalları uzun ve dörtgen idi.
Başında sarık bulunur, sarığın uzantısını (destarın şemlesini) arkasına, omuzlarının arasına salardı. Üzerine cübbe giyer, şalvarının paçaları da kısa olurdu.*

(*)Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü'l-kuds, II, 40, 59, 92, 155.

Doç. Dr. Necdet Tosun, İmam-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî,İnsan Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2009, s.32.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 7 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye