Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 6 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Tasavvuf ve Tarikatları Doğru Tanımak / Cemal NAR
MesajGönderilme zamanı: 14.03.12, 14:00 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 23:16
Mesajlar: 123
Tasavvuf ve Tarikatları Doğru Tanımalıyız

Cemal Nar


cemalnar@gmail.com

2012-03-02


Tasavvuf ve tarikatlar İslami ilim dallarından birisidir ve okullarda, fakültelerde ders olarak okutulur. Biz de Yüksek İslam Enstitüsünde bu dersi okuduk. Halen İlahiyat Fakültelerinde kürsüsü vardır. Profesör, doçent vs. birçok hocaları vardır. Bilimsel yayınları vardır. Bunu nasıl inkar edebiliriz, anlamıyorum.

Tasavvuf ve tarikatların İslamî ilim dallarından birisi olduğuna, bundan sınava girerek ders geçtiğimize olsun itiraz gelmesin bari.

Biz bugün tasavvuf ve tarikatları neden eskilerden daha fazla olarak bu kadar çok tartışıyoruz? Bunun altında Batılı müsteşriklerin ve Batıcı laikçilerin marifeti yatar olmasın? Bunu bir düşünmek gerekir sanırım.

“Tasavvuf ve tarikatlar gerekli değildir” demem, ama diyeni de anlarım, ama “bunlar İslami değil” demek, biraz fazla kaçıyor dostlar. Bunu anlamak mümkün değildir.

Bir tarikata girene şeyhi ne tavsiye eder?

Hemen sayalım: Namazları cemaatle kılalım, kuşluk ve evvabin namazı kılmaya mümkün mertebe devam edelim. Gece seher vaktinde uyanarak teheccüt namazı kılalım, sonra tövbe istiğfar ile dua edelim, belli bir miktar Allah Tealayı zikredelim. (evrad, ezkar, ed’iye) Haftada bir dinî ilmî sohbetlere katılalım, hareketlerimize çekidüzen verebilmemiz için şeyhimizi daima yanımızda gibi bilip ona muhabbetimizi artıralım. (Rabıta)

Bununla beraber bütün davranışlarımızı şeriat ve edep içinde yapalım. Kalp kırmayalım. Helal yiyelim. Kimsenin kusurunda olmayalım. Daima kendi kusurlarımızla uğraşalım. Her gün bir miktar Kur’an okuyalım. Boş vakitlerimizde insanlara ve sair mahlûkata hizmet edelim.

Bunun neresi İslami değildir a dostlar?

Böyle bir hayat Kur’an ve sünnete uymaz mı?

Ne demek, böyle bir hayat İslami hayatın ta kendisidir!

Şu soru çok soruluyor: Öyleyse buna “İslam” yerine “tasavvuf” demeye ne gerek var?

Tamam, bu soruyu anlarım. Bir önceki yazımızda kısmen cevabı da verilmiştir. İşte iyice düşünene yeterli olabilecek bir cevap daha: Gereklilik, tıpkı bütün ilimlerde olduğu gibi, bir tasnif, program ve ifade disiplini içindir, o kadar!

Ama insaflı olursak, aynı soru veya konu “akaid”, “kelam”, “fıkıh”, “ahlak” ilimlerini ifade eden kelimeler için de geçerlidir değil midir? Yani asr-ı saadette bu isimler başlığı altında okutulan, öğretilen ilimler var mıydı? Yoktu. Fakat bu ilimleri şimdi kimse inkar etmiyor. İş tasavvufa gelince bu farklı muamele nedendir a dostlar?..

Hatta Kur’an ve kıraat ilimleri ile hadis ve usulü, rivayetler ilmi, cerh ve ta’dil vs. için de geçerli değil midir? Asr-ı saadette “miras ve intikal” isimli bir ilim var mıydı?

Said Havva da, Ebu’l Hasan Ali en-Nedvî ve daha birçok alim de sorar bu soruları ve cevaplar verirler. Daha detaylı bilgiler isteyenler, bizim Erkam Yayınlarından çıkan “Aydınlanma Yolu Tasavvuf” isimli kitabımıza bakabilirler.

Burada sık yapılan bir hataya işaret edelim; tasavvuf ile diğer din ve felsefelerdeki mistisizm karıştırılıyor. Evet, kullanılan malzeme bakımından benzerlikler varsa da asıl itibariyle birbirlerinden çok farklıdırlar.

Nasıl mı?

Konu derin. Gelecek yazıda ele alalım inşallah.


En son salik tarafından 14.03.12, 14:05 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Tasavvuf ve Tarikatları Doğru Tanımak
MesajGönderilme zamanı: 14.03.12, 14:01 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 23:16
Mesajlar: 123
Tasavvufu Mistisizmle Karıştırmayalım

Cemal Nar

cemalnar@gmail.com

2012-03-05


“Allaha giden yollar, mahlukatın nefesleri sayısınca çok” olduğuna göre, bu çokluğun ifadesi olan tariflerin çokluğu da elbette tabiidir, yadırganmaz.

Sistemin “tek tip insan yetiştirme” saçmalığından kimi Müslümanların da farkında olarak veya olmayarak etkilendiğini ve “tek tip Müslüman yetiştirmek” için yok yere kavga ettiğini görüyoruz. Bu, üstünde durulması gereken bir husustur.

Evet, sistemin hastalıklarını aldığımız eğitimle bazen öyle içselleştiriyoruz ki, farkına varıncaya kadar kendimize de başkalarına da çok yazık ediyoruz. Ne yapalım, insan işte böyle çok komple bir varlıktır ve telkine, hatta beyin yıkamaya da açıktır. İman ve şer’î doğruların zamanında verilmesi bu yüzden çok önemlidir.

Bu yüzden etrafımızdaki kardeşlerimize baktığımızda çoğunun bir marazi yanının olduğunu görüyoruz. Kimisi biraz ırkçıdır, kimisi biraz laiktir, kimisi biraz materyalisttir vs.

Şu Tasavvuf ve tarikatlara karşı çıkanlar da “Kur’an ve Sünnet” diyerek, yani iyi niyetle “tek tip Müslüman” ortaya koyma çabasındadırlar. Olmaz kardeşim, fıtratla kavga edilmez. Eden, yenilir. Ömrünü, enerjisini boşa harcadığı gibi, bir sürü de ihtilaflara sebep olur.

Sahabe içinde Hz. Ebu Zer de vardır, Hz. Osman da. Hz. Osman b. Maz’un da vardır, Abdurrahman b. Avf da. Gelip erkekliğini burkarak dünyadan el etek çekmeye ve devamlı ibadete izin isteyen de vardır, cihada şehadet için katılıp ganimet almayan da. Beklediği boğazına bir ok yiyerek cennete uçmak. Herkes Hz. Ebu Bekir ve Ömer gibi tam oturmuş olamaz ki.

Her fıtrat İslam’da kendisine bir yer bulur. Tek tipleştirmek, kavga istemektir. Hem yanlış ve faydasız, hem de boş bir çaba. “Benim aşkım bin bir köşeli” diyor şair…

Bilindiği gibi ruhi haller, duygu ve düşünceler, sezgiler, ilhamlar, keşifler daha çok kişiye göre değişebilen özel ve sübjektif hallerdir. Böyle olunca her sufî, kendi ruhî hallerine, makamına, meşrebine, mizacına, mertebesine, içtimaî durumuna, daha önceki yaşantısına göre, tasavvufa bir tarif getirmiştir. Yani kendini katarak bir tarif getirmiştir. Böylece ortaya birçok farklı tarifler çıkmıştır.

Konu ile ilgili yazılmış ilmi eserlere baktığımızda tasavvuf için yüzlerce tarif yapıldığını görürüz. Bu bolluk ve bereketin sebepleri de işte bu yüzdendir.

Biz, yapılan tasavvuf tariflerinin çoğunu inceledik ve bu tanımlardan şöyle ortak bir tarif çıkardık:

“Tasavvuf, Allah'ın rızasını kazanarak sonsuz saadete ermek için, O'na tam bir itaat ve teslimiyetle nefsi temizleme, kalbi arındırma ve ahlakı güzelleştirme, içi ve dışı nurlandırma, ilahî bilgi ve gerçeklere erme ile bunlarla ilgili usul, edep, erkân, hal ve makamlardan bahseden yüce bir ilimdir.”

Şuna da dikkat çekelim ki, İslam tasavvufu ile diğer din ve felsefelerdeki mistisizm arasındaki en büyük fark, tasavvufun Kur'an ve Sünnete bağlı kalışı, şeriat çerçevesi içinde bir ruhî hayatı öngörüyor olmasıdır. Birçok insan bu inceliği maalesef göremiyor ve İslam Tasavvufu ile sair mistisizmi birbirine karıştırıyor.

Bu karıştırmaya sebep olan bir husus da, unutmayalım ki konunun insan veya insan ruhu oluşudur. Dünyanın her yerinde aynı malzeme üstünde çalışanlar, bazı benzer gerçeklere erişirlerse, bu birbirlerini kopyalamak mıdır?

Başka batıl din ve sistemlerdeki mistisizm belli bir ölçüden mutlak bağımsız olarak kayıt ve şartlardan azade iken, tasavvuf erbabı ruhî hal, zevk, makam, keşif, fikir ve sair değerlerini hep şeriat ölçüsüne vurmuş ve ona ters düşen her ne olursa olsun asla kabul etmeyerek itibara almamıştır. Bu yüzden “zahire ters düşen her batın batıldır” kaidesi hep geçerli olmuştur.

Tasavvuf için yapılan tariflerinin ortak yönleri bir kere daha nazara verelim isterseniz. Bakalım bunlarla İslamiyet arasında bağ var mı yok mu?

İlim öğrenme, bilinenleri ihlas ile yaşama, ahlaklı ve takvalı olma.

Kur'an ve sünnete sıkı sıkı sarılma, Allah Resulüne tam teslimiyet.

Masiva’dan (Allah'tan başka her şeyden) kalben uzaklaşma, dünyaya karşı zahit olma, ibadet, zikir, tefekkür, sohbet, riyazet ve mücahede ile nefsin arzularını kontrol altına almaya çabalama.

Sır saklama ve keşif, ilham, keramet, maûnet gibi birer ilahî ikram olan manevî hakikatları gizleme, ancak ehline açma.

Olay bu kadar basitken acaba tasavvuf ve tarikatlar neden hep gündemde kalmıştır?

Neden bir kelama, fıkıha yapılmayan itirazlar ona yapılmıştır?

Aşağıdaki yorumlara bakılırsa yeni bir seri yazı bizi bekliyor gibi. Ben seve seve girerim ilmî müzakereye, sorulara cevap vermeye. Yorumlarınıza memnuniyetle katılırım.

Biliyorsunuz tek isteğim var, Müslüman edep ve terbiyesine bağlı kalarak sormak, sorgulamak, eleştirmek, yorumlar yapmak. Bu olduktan sonra her konuyu tartışabiliriz.

Daha bir fikri yazarken bile İslam’ın ölçülerini hiçe sayanların ve çok kabalaşarak çirkinleşenlerin burada İslam adına ahkam kesmelerini ve başkalarına ders vermeye kalkışmalarını hiç anlamıyorum. Acaba kendileri bu çelişkiye ne diyorlar? Fetvayı kalplerinden istesinler, bu ağız Müslümana yakışıyor mu?

Haksız mıyım a dostlar?


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Tasavvuf ve Tarikatları Doğru Tanımak
MesajGönderilme zamanı: 14.03.12, 14:02 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 23:16
Mesajlar: 123
Tasavvuf Ve Tarikat Şeriat İçindir

Cemal Nar


cemalnar@gmail.com

2012-03-07

Tasavvuf ve tarikatın aslı, esası, temeli ve özü Kur'an-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye'den alınan şeriattır. Şeri¬ata ters düşen her düşünce ve davranış batıldır, hiç bir değer ifade etmez.

Bundan şunu çıkarırız; tasavvufu her türlü yanlışlık ve sapıklıktan koruyan ve kollayan, şeriattır. Asıl olan Şeriattır. Tasavvufsuz şeriat mümkün olabilir, ama şeriatsız tasavvuf asla mümkün olamaz. Olur diyen zındıktır.

İnsan niçin tarikata girer?

Gayet basit; daha çok namaz, daha çok oruç, sadaka, zikir, fikir, sohbet, Kur'an tilaveti, helal ve harama dikkat ile ahlakı güzelleştirme, ihlası yakalama, kötü huy ve davranışlardan kurtulma, hidayet ve istikameti kesintisiz devam ettirme içindir. Böylesine temiz ve güzel bir şekilde tasavvuf ve tarikatların gereğini yapanlara, bunun bir meyvesi olarak muhabbetullah, yani Allah sevgisi lütfedilir. Kaldı ki, sonuçta bu amaçlanmasa bile, ihsan edilen keşif ve kerametler, o aziz şeriatın hak olduğunun açık birer delille¬ridir.

Şimdi buna ısrarla Kur'an ve Sünnetten delil isteyenler, şu sayılan daha çok namaz, daha çok oruç, sadaka, zikir, fikir, sohbet, Kur'an tilaveti ile ilgili ayet ve hadisleri bilmiyorlar mı? Biliyorlarsa, ayıp olmuyor mu? Yine de isterlerse, veririz canım, ondan kolay ne var!

Bu sayılanlar içinde bir rabıta hakkında doğrudan ayet yok. Dolaylı var ama. Hadi diyelim varsın o dahi olmasın, ne çıkar? Çünkü rabıtaya bir ibadet değil, insan terbiyesinde tecrübeyle faydası görülmüş bir metot olarak bakmanın ne mahzuru var?

Fetvayı kalplerinden istesinler: Kur'an-ı Kerîm'in öğretilmesinde yeni bir metot ortaya koyan üstadı ayıplamayanlar, insan terbiyesinde yeni bir metot bulan üstadı ne diye ayıplayıp inkar ediyorlar? İnsana bir şeyi öğretmenin bin bir yolu yöntemi olamaz mı? Mesele bu kadar basit!

Binlerce alimin şehadetiyle çok rahat söyleyebiliriz ki, hakiki sufılerin hepsi şeriata bağlıdır. Onların inancı şudur; kim şeriatsız tasavvuf isterse zındık olur. Kim de ta¬savvufsuz şeriat isterse, fasık olur. Çünkü tasavvuf, şeriatı aşkla, şevkle, zevkle yaşayarak korumanın yolu yordamıdır.

Hadi diyelim ki siz bunu da kabul etmediniz, tamam etmeyin, ama bari susun da, edenleri şirk ile itham ederek kendi imanınızı tehlikeye atmayın. Zira anlayana bir cümlede özetleyelim; "şirk, ilahın teaddüdüdür."

İşte bakınız, sufiler şeriat ile tasavvuf ve tarikatlar arasındaki ilişkiyi insanlar için şu temsillerle ne güzel anlatırlar:

Şeriat temeldir, tasavvuf binadır. Temelsiz bina olmaz ama, binasız temel olabi¬lir. Fakat temelden maksat da bina yapmaktır.

Şeriat beden, tasavvuf ruhtur.

Şeriat lafız, tasavvuf manadır.

Şeriat şekil, ta¬savvuf muhtevadır.

Şeriat deniz, tasavvuf denizdeki incidir.

Şeriat süt, tasavvuf sütten çıkan kaymaktır.

Şeriat ağaç, tasav¬vuf bu ağaçta yetişen meyvadır. Şeriat ağacında bitmeyen hâl, vecd ve marifet meyvelerine itibâr edilemez. Onun için şeriatsız bir tasavvuf düşünülemez. Fakat tasavvufsuz bir şe¬riat düşünülebilir. Zira bir ağaç meyve vermese de ağaçtır ama bir meyvenin vücuda gelebilmesi için mutlaka bir ağacın bu¬lunmasına ihtiyaç vardır. Lakin ağacın kemâl hâli de meyveli olma halidir.

Bundan dolayıdır ki, İslam'da şeriat herkes için mecbur olduğu halde, tarikat ve tasavvuf ihtiyaridir. Çünkü tasavvuf bir kemâl halidir. Buna herkesin gücü yetmeyebilir.

Sufilerin şeriata bağlılıklarınını kendilerinden dinleyelim:

Ebu Saîd Harraz: "Zahiri hükümlere aykırı düşen her batın batıldır."

Haris El Muhasibi: "Bir kimse batınını murakebe ve ihlasla düzeltirse, Allah o kimsenin zahirini mücahede ve sün¬nete uyma hali ile süsler."

Bayezid Bistami: "Bir kimsenin havada uçacak kadar keramet sahibi olduğunu görseniz bile, emir ve nehy karşısın¬da, hudutlara riayet bahsinde ve şeriata tabi olma konusunda nasıl hareket ettiğini tetkik etmeden o kimseye sakın aldanmayınız."

Yine o büyük veli der ki: "Havada uçan insanlara mı hayret ediyorsunuz? Leş yiyen kargalar da havada uçmakta. Su üzerinde yürüyen insanlara mı şaşırıyorsunuz? Balıklar da suda yüzmekte. Önemli olan Allah'ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmaktır."

Ebu Süleyman ed-Dârâni: "Sûfılere mahsus olan bir nükte, bir hikmet ve bir ilham kalbime doğar. Fakat, iki adil şahit; kitap ve sünnet bunun doğruluğuna şahit etmedikçe ka¬bul etmem." Buradan anlaşılıyor ki bir sûfi, içinde doğan ilhamı ayet ve hadis terazisi ile ölçmeden kabul etmez.

Ahmet b. Ebi'l Havari: "Rasulullahın (sav) sünnetine tabi olmadan amel edenin ameli batıldır."

Ebu Hafs EI-Haddad: "Zahirdeki edebin güzelliği batındaki edebin güzelliğinin bir unvanı ve ifadesidir. Dış, için aynasıdır. Küp içinde olanı sızdırır. Dışı şeriata uygun olma¬yanın içi de uygun değildir."

Ebu Hafs El Haddad: "Sürekli olarak fiillerini ve amellerini kitap ve sünnet terazisi ile tartmayan, şeriata aykırı ola¬bilecek ilhamını ve hatırını itham etmeyen, defterin Allah adamları hanesine yazılamaz."

Cüneyd: "Peygamberlerin izini takip müstesna, Allaha giden yolların hepsi kapalıdır."

Cüneyd: "Kuran ezberlemeyen ve hadis yazmayan kimselere tasavvuf yolunda tabi olunamaz. Çünkü bizim bu ilmimiz kitap ve sünnetle mukayyettir."

Cüneyd: "Bizim bu tasavvuf ilmimiz, Kitap ve Sünnetin esasları ile bağlıdır."

Ebul Hasan En-Nuri: "Bir kimse manevi hal sahibi olduğunu iddia eder ve bu hal de onu şeriatın hudutları haricine çıkarırsa sakın öylesine yaklaşmayın."

Şah Şuca el-Kirmani: "Bir kimse gözünü haramlardan, nefsini süfli arzulardan korur, içini daimi murakebe ile, dışını sünnete tabi olarak imar eder ve kendisini helal yemeğe alıştırırsa onun feraseti hata etmez. Verdiği hükümler ve yaptığı tahminler tam isabet eder. Böyle birisine gelen ilham hatalı olmaz, sıhhatli olur."

En-Nasrabazi: "Tasavvuf, heva, heves ve bidati terkederek kitap ve sünnete dört elle sarılmaktadır."

Zunnun: "Allahı seven kişinin ona aşık oluşunun ala¬meti fiilinde, ahlakında, emrinde ve sünnetinde Allah sevgili¬sine tabi olmasıdır."

Seriyyu's-Sakati: "İnsan önce zühd ile işe başlar, sonra hadis ve zahir iİlimleri tahsil ederse ayağı sürçer, hata eder; fakat önce hadisi ve zahir ilimleri bilir de sonra zühde ve ta¬savvufa intisab ederse işini sağlamlaştırmış olur."

Ve nihayet kendisinden Arapça okuyarak Fıkıh ve tefsir dersleri aldığım muhterem hocam Ahmet Fethullah Camî buyurur:

"Şeriata sarılma mertebesin¬den daha üstün bir mertebe yoktur. Tarikat ehlinden bazıları, tarikatı şeriattan üstün tutmaktadırlar. Bu onların cehaletinden kaynaklanmaktadır. Eğer onlar Şeriatın, Cebrail aracılığıyla Yüce Allah'dan Peygambere vahy olduğunu ve tarikatın Şeri¬atın bir parçası olduğunu bilselerdi, kesinlikle parçayı, "asl"a tercih etme yoluna gitmeyeceklerdi.

Allah'a yemin olsun ki, başım kesilme pahasına bile olsa şeriattan başkasına tabi olmam. Tarikat da ondan bir parçadır.

İnsan şer'i şerife uymakla ve Peygamberin miracın gölgesinde bir yola girmekle Şeriatın mahiyetini kavrar, sonra şöyle der:

Allah erlerinin izledikleri yolun vardığı son nokta Muhammedî olan şeriatımızdır. Bu nur size açılıncaya kadar şeriata sarılmaya devam ediniz. Bu nur Rasulullah'ın (s.a.v.) nurudur. Bu makamda onun nurundan daha büyük nur yoktur."

Bu konuda büyüklerin nice güzel sözleri vardır. Bir makale için belki bu kadarı dahi fazla idi. Ama konu¬nun önemi bunu gerektirdi.

Son sözü, çağın büyük mürşidi Sultan'ul Ârifîn Mahmut Sami Ramazanoğlu'na bırakalım:

"Velayetin kemâlâtı; şeriatın sureti neticesidir. Nübüvvetin kemâlatı ve hakikati dahi, şeriatın semeresidir."

Kardeşlerim, beleşe kaçmayın, ucuz etin yahnisi yenmediği gibi ucuz cahilin sözleri de dinlenmez. Çok okuyun, araştırın, inceleyin. Kendi din ve medeniyetimizin klasiklerini okuyup anlamaya çalışın. Sonra bir düşünün, muhasebesini, murakabesini yapın, içselleştirin, özümseyin. Sonra da insaf ve adalet ile yazın, konuşun.

Ama yazarken de, yaparken de, konuşurken de, unutmayın ki bu din baştan başa edeptir, ahlaktır. Peygamber Efendimizin (sav) gönderiliş amacı da mekari-i ahlakı itmam içindir.

Yorumcular bu açıdan çok da hoş bir görüntü sergilemiyorlar, lütfen dikkatli olup sınıfta kalmasınlar.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Tasavvuf ve Tarikatları Doğru Tanımak
MesajGönderilme zamanı: 14.03.12, 14:03 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 23:16
Mesajlar: 123
Tasavvufun Kaynakları

Cemal Nar

cemalnar@gmail.com

2012-03-09

Hatırlarsanız, “Tasavvuf, İslamî ilim dallarından birisidir, kaynağı Kur’an ve Sünnettir. Bu itibarla, Resulullah (sav) Efendimize nübüvvetin gelişiyle başlar” demiştik.

Daha sonra da onunla diğer din ve sistemlerdeki “mistizm” adı altında yapılan “ruhi araştırmalar” arasındaki en büyük farkın, tasavvufun Kur’an ve Sünnet kaynaklı olup şeriata sıkı sıkıya bağlı olması gerçeğini yazmıştık. Şimdi İslam Dininin iki asıl kaynağı olan Kur’an ve Sünnette tasavvufu göstererek asr-ı saadette yaşanan tasavvufa dikkat çekelim.

Tasavvufun birinci kaynağı Kür'andır. Sufîler, Kur'an’ı okumuşlar, hatta bir zikir olarak "vird" edinmişler, belli “hizbleri”, yani Kur’an-ı Kerîm’in bölümlerini kendilerine ders edinmişlerdir. Bir yandan çok okumuşlar, bir yandan da üzerinde derin derin düşünmüş, tefek¬kür, tezekkür, tedebbür etmişlerdir.

Bu derin tefekkürler sonu¬cu ayetlerden kalplerine yepyeni, orijinal “tasavvufî - işarî” manalar dam¬lamış, özel yorumlar yansımış, bir çok sırlar açılmıştır.

Tasavvufun ana konularını göz önüne aldığımızda, bü¬tün bu ameli ve ahlâki esasların Kur'an’dan alındığından asla bir tereddüt kalmaz. Mesela, bir sufînin önem verdiği amellerden teheccüd namazı ve gece ibadeti, zikir, sohbet, oruç, Kur'an okuma, salihlerle beraberlik, nafile namazlar, hizmet vs. düşünelim.

Yine tarikatlarda usul-ü aşere denilen tevbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, zikre devam, hakka teveccüh, sabır, murakabe, rıza gibi temel esasları ele alalım. Veya iba¬det, takva, vera, sıdk, ihlas, fakr, şükür, kanaat, istikamet, mücahede, vecd, istiğrak, muhabbet, aşk, cezbe, havf, reca, hu¬zur, marifet vb. gibi burada sayamayacağımız hal, makam, edeb ve ah¬laka dair olan kavramları inceleyelim. Görürüz ki bütün bun¬lar, Kur'an'ın kavramlarıdır. Oradan alınıp yorumlanmış ve yaşanmışlardır.

Tasavvufa Hind, Yunan, İran, Eski Mısır, Yahudi ve Hıristiyanlık¬tan kaynak arayanlar, eğer inanılması zor olan bir cehalet içinde değillerse, cidden büyük bir insafsızlık içindedirler.

Tasavvufun ikinci kaynağı sünnettir. Hz. Peygamber (sav)in bütün sözleri, işleri ve tasvipleri olan sünnet, O'nu "ûsvetün hasenetün”,(Ahzap, 31.) yani “en güzel örnek” olarak kabul etmiş sufilerce ölçü alınmış ve uygulanmaya çalışılmıştır. İnceleyenler iyi bilir ki O'nun manevî, ruhî, kalbî, derunî, zühdî, ahlakî hayatı ve gece gündüz çeşitli ibadetleri, tasavvufî hayatın en mükemmel örneğidir.

Tasavvufun ana konularını ve kavramlarını hadis kitapla¬rı ile karşılaştırdığımızda bu gerçeği açıkça görürüz. Hatta bun¬ların sünnetten asılların gösteren özel hadis kitapları da derlen¬miştir. Ahmed b. Hanbel, Abdullah b. Mübarek, Ahmet bin Ömer bin Dahhak, Muhammed bin Ziyad, Beyhakî ve Ca’fer el-Huldî'in "Kitabu'z Zühd" çalışmaları ile Nevevî'nin "Ezkâr"ı, Neseî ve İbni Sinnî'nin "Amelü'l Yevmi ve'l Leyl”leri, Ali Eşref et-Tanevî'nin "Hadislerle Tasavvuf” diye çev¬rilen iki eseri başta gelen örnekleridir.

Böyle olması tabiidir. Çünkü, Allah sevgisine erişmek, peygambere uymaktan geçer.( Al-i İmran, 31.)

Sufiler, "yolumuz, sünneti yaşamaktır" derler. Hatta onlar, terki halinde bir günah, hatta mahzur dahi olmayan Peygamberimizin bir insan olarak özel hayatın¬da yaptığı beşerî işlerini bile, bir ibadet niyetiyle ve sanki vacipmiş gibi değer vererek terk etmemişlerdir. Yani nafile, tatavvu, mendup, müstehap, edeb denilen işleri bile mümkün mertebe ihmal etmemişlerdir. Bid'atlardan ise son derece kaçınmışlardır.

Kuşkusuz bu “sünnete ittiba” yani “Peygambere Uyma” işi, her şeyden evvel sünneti bilmeyi gerektirir. Bu yüzden gerçek sufîler hadis okumaya çok önem vermişlerdir.

Şimdi bazılarınızın içinden geçenleri okur gibiyim: “Şu piyasada yaşananlar için mi bütün bu yazılanlar? ”

Eğer yazılan ile yaşanan arasında çok büyük farkın olup birbirini tutmaması onu terk etmeyi gerektiren bir sebep olsaydı, bizim aynı zamanda şeriatı de terk etmemiz gerekirdi. Zira yazılanlar ile yaşananlar arasındaki fark ortada. Şeriatı yaşamayan şeriatçı Müslümanlara bakarak şeriata karşı çıkmak neyse, tasavvufu yaşamayan Müslüman sûfîlere bakarak tasavvufa karşı çıkmak da odur.

İnanmayanlar, aşağıda yorum yapan şeriatçıların çoğunun kaba saba dil ve üslubuna baksınlar. Bu mudur Müslüman nezaketi?

Ya şu sözde yorum yapan sûfilerin çoğuna ne demeli? Bu mudur Sevgili Peygamberimizin (sav) tamamladığı güzel ahlak?

Kendimi de katarak şeriatçı, tarikatçı, hakikatçı ve marifetçi bütün din kardeşlerime söylüyorum; nereye gitti ensar ve muhacir ruhu? Nerede Allah aşkına “muâhât”? Nerede “birbirinizi sevmedikçe mümin olamazsınız” hadisindeki hakikat?

Allah Teâlâ’nın emri olan din kardeşlerini sevmek ve kendine tercih etmek bu mudur?


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Tasavvuf ve Tarikatları Doğru Tanımak
MesajGönderilme zamanı: 14.03.12, 14:04 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 23:16
Mesajlar: 123
Sûfîlerin De Örneği Peygamberimizdir

Cemal Nar

cemalnar@gmail.com

2012-03-12

Her mezhep ve meşrepten Müslümanların olduğu gibi sûfîlerin de örneği Peygamberimizdir (sav).

İster taassup ile kelimelere takılıp kalarak manayı kaçırma, ister yeni tasnif ve tesmiyeden kaçınma, ister cehaletin verdiği ürkeklik, ister gurur ve kibir, ister haset ve hamakat olsun, olumlu veya olumsuz hiç bir duygu sebebi ile bunu reddetmeyi gerektirecek makul bir gerekçe yoktur, olamaz da.

Tavsiye ederim, bahanesi ne olursa olsun bunu yapan kardeşlerimiz önce burunlarınden üç defa derin bir nefes alarak ağızlarından yavaş yavaş boşaltsınlar ve bol oksijen doldurdukları beyinleri ile sakin sakin bir kere daha düşünsünler. Kur’an-ı Kerîm’in ve Sünnet-i Seniyye’nin Sevgili Peygamberimizin (sav) ve ashab-ı kiram’ın yaşadığı hâl ve hayatı inkar edeceğini sanmıyorlar herhalde.

Öyleyse sorun yok! “Sorun var” demek, bildiklerini yeniden test etmeyi gerektirecektir hiç şüphesiz.

İsterseniz o hâl ve hayatı biraz daha yakından görelim. Peygamberimizin (sav) özel hayatı zühd, ubudiyyet ve maneviyat için en güzel bir örnektir. Yazının başında söylediklerimizi biraz açmakta fayda görüyorum: İnceleyenler iyi bilir ki O'nun manevî, ruhî, kalbî, derunî, zühdî, ahlakî hayatı ve gece gündüz çeşitli ibadetleri, tasavvufî hayatın en mükemmel örneğidir.

İşte bazı örnek gerçekler: O, peş peşe bir kaç gece aç sabahlar, ev halkı da çoğu zaman akşamları yiyecek bir şey bulamazdı. Yatağı, içi hur¬ma lifi dolu bir deriden ibaretti. Kendisine hediye edilen kalın ve rahat döşekte “gece ibadetime mani olur” endişesiyle yatmamıştır. Yemeğini yere oturarak herkesle beraber yer, "Ben kulum, kul gibi yerde oturarak yerim" buyururlardı. Ço¬ğu zaman elbisesinde iki yamalık bulunurdu.

Kurduğu devlet, dünyanın en kudretli devleti haline geldiği, devlet hazinesi dolup taştığı zamanlarda bile, O'nun yaşantısında bir değişiklik olmadı. Hanımları bu hayata dayanamayıp dünyalık isteyince O, Allah'ın emriyle onları, “ya dünyayı, ya da Allah ve Resulünü seçme” hususunda muhayyer bırakmıştı. Hiç birisi, O'nu terketmedi.

O, mal biriktirmezdi. İnfak etmeyi çok severdi. Kendisinden bir şey istendiğinde ne olursa olsun varsa derhal verir, yoksa vadeder, eline geçince de vadini yerine getirirdi. Cimrilikten çok sakındırırdı. Misafire ikram eder, bazen altına minderini, yoksa cübbesini veya bürdesini sererdi.

Kalbi yufka idi. Herkese ve her mahluka karşı çok şefkatli ve merhametli idi. Mütevazi idi. Meclisinde özel elbise giyinip koltuk veya taht kullanmaz, rastgele bir yerde sıradan birisi gibi otururdu. Dışarıdan gelen yabancı, O'nun kim olduğunu seçemezdi. Kendi odasında bile özel yer edinmez, bir meclise girdiğinde boş bulduğu yere hemen otururdu.

Karşılaştığı kimseye ilk o selam verirdi. Hatta çocuklara bile önce o selam verirdi.

Kim, neye davet ederse gider, hiç yemek seçmezdi. İştahı varsa yer, yoksa yemez, ama asla yemeği kötülemezdi. Hastaları ziyaret eder, cenazeleri teşyi ederdi. Mütebessim idi. Öfkelenmezdi. An¬cak hak için öfkelenirdi.

Hüznü daimi, tefekkürü aralıksız, sükutu uzun, konuşması özlü, sesi yumuşaktı. Kimseyi yer¬mez, gıybet etmez, övmede aşırı gitmezdi. Herkesi dinler, derdini mümkün mertebe çözerdi. Dindarı üstün tutar, fakirlerle düşer kalkardı.

Ev işlerinde ailesine yardım eder, yükünü kendi taşır, eşeğe biner, köle bile olsa terkisine adam almaktan kaçınmazdı.

İnsanların kabalığına, eza ve cefasına sabreder, şikayetlenmezdi. Cihad hariç, kimseye vurmamış, dövmemiş, sövmemişti.

Geceleri uzun uzun ibadet eder, Kur'an okur, zikreder, yalvarırdı. Bundan ötürü ayaklarının şiştiği olurdu.

Bazen üç gün hiç bir şey yemeden orucu oruca eklerdi. (Savm-i visal). Ama şefkat ve merhametinden başkalarını bundan men eder, “ama siz?” diyenlere, “Rabbim beni yediriyor içiriyor” derdi. Allah yolunda yirmi küsur cihada çıkışı vardır.

Velhasıl “O’nu Allah terbiye etmişti ve de ne güzel etmişti!”

Ashabını da güzel yetiştirmişti. İşte onlar, kendi tabiriyle dini yaşamak isteyenlerin yol ve yön bulması için birer “yıldız gibi” olup, kıyamete ka¬dar gelen insanların önderleridir.

Tasavvufun ana konularını ve kavramlarını içeren bu hayatı hadis kitaplarını incelediğimizde açıkça görürüz. Hatta bu hayatın sünnetten asılların gösteren özel hadis kitapları bile derlenip yazılmıştır. İşte bunlardan bazılarını bir kere daha hatırlatalım:

Ahmed b. Hanbel, Abdullah b. Mübarek, Ahmet bin Ömer bin Dahhak, Muhammed bin Ziyad, Beyhakî ve Ca’fer el-Huldî'in "Kitabu'z Zühd" çalışmaları ile Nevevî'nin "Ezkâr"ı, Neseî ve İbni Sinnî'nin "Amelü'l Yevmi ve'l Leyl”leri, Ali Eşref et-Tanevî'nin "Hadislerle Tasavvuf” diye çevrilen iki eseri bu mevzuda başta gelen örneklerdir.

Görülüyor ki sufîler, tasavvufî hayatlarında da¬ima o Allah Resulünü (sav) ve arkadaşlarını (ra) örnek almışlardır.

Tasavvuf gerçi "kâl" ilmi değil "hâl" ilmidir. Yani “konuşulan” değil “yaşanan” bir hal ve davranış ilmidir.

Ancak, sonuçta uygulamalı bir ilim olunca, tasavvufî hayat için gereken bilgilerin elbette öğrenilmesi, bu arada bilerek veya bilmeyerek oluşan yanlışlıkların düzeltilmesi, yerli yersiz saldırıların defedilmesi gerekecektir.

Bunun için başta Arap¬ça, Farsça, Türkçe olmak üzere, birçok dilde, bir hayli kitap¬lar yazılmıştır. Belki de İslamî ilimler arasında, hakkında en fazla kitap yazılan ilim dalı, tasavvuftur. Onu inkar edenlerin bu kadar alim ve kitapları nereye koyacaklarını veya nasıl inkar edeceklerini iyi düşünmeleri gerekir herhalde.

Bu kitapların bir kısmı sufîlerin hayat hikayelerini ya¬zan "tabakat" kitaplarıdır.

Bir kısmı bu ilmi izah ve beyan eder.

Bir kısmı keşf ve ilhama dayalı olarak yolun ince hakikatlarını açıklar.

Bir kısmı Kur’an’ın tasavvufî/işarî tefsirini yapar.

Bir kısmı uygulamayı gösteren zühd, amel ve âdab kitaplarıdır.

Bir kısmı dualar, zikirler ve virdlerin ta’lim ve ter¬tibi içindir.

Bir kısmı da ilahi tecellileri içerir kitaplardır.

Bir kısmı, özel olarak kişilerin menakıbını, hayat hikayelerini, ahval ve sözlerini yazar.

Bir kısmı genel ve ansiklopedik eserlerdir. Bir kısmı da sözlük ve kavramlara ait kitaplardır.

Bu kitapları elbette ehli bilir. Bunların uzun boylu zikrini zaid görüyoruz. Ancak Sülemî, Serrac, Hucvurî, Ebu Nuaym İsfehanî, Abdülkerim Kuşeyrî, Feriduddin Attar, Şarânî, Camî, Muhasibî, Ebu Talib Mekki, Gazalî, Suhreverdî, İbni Arabî, İmam Rabbanî, Mevlâna, Abdulkadir Geylanî, Ahmed er-Rufaî, İsmail Hakkı Bursevî, İb¬rahim Hakkı Erzurumî, bu vadide eser yazmış İslam alimleri ve sûfîleridir.

Günümüzde de gerek akademik, gerekse tasavvufî hayatın içinde uygulamadan gelen bir hayli alim ve arif, tasavvuf hakkında güzel kitaplar yazmaktadırlar.

Bütün bunlar hakkında doyurucu bilgiler veren, hatta üniversitelerde yapılan akademik çalışmalar ve tezler, günümüzdeki süreli yayınlar, hatta internetteki siteler hakkında bile doyurucu bilgiler veren bir kitabı ve yazarını sizlere duyurmaktan mutluluk duyarım: Prof. Dr. Mustafa Aşkar, “Tasavvuf Tarihi Literatürü”.( İz y. İst. 2006.)

Tasavvuf “yok” demekle yok olmaz, sadece bunu söyleyen benim küçük oğlum Abrurrahman Efendi gibi gülünç duruma düşer. Çok küçükken kalabalık bir aile meclisinde nerden icap ettiyse “ben evlenmeyeceğim” dedi. Buna bir hayli güldük tabi. Sonra büluğa erdiğini ve şehveti hissettiğini tahmin ettiğimiz bir yaşa geldiğinde bu sözü kendisine hatırlatarak “oğlumuz evlenmeyecek” dedik, önce biraz sustu, sonra “o karar değişti” dedi. Buna da bir hayli güldük tabi.

O yüzden tasavvufu inkar edenlere kızmıyorum, onlarla tartışmaya girmiyorum. Kimseye de onlarla münakaşayı tavsiye etmem. Bu yazdıklarım sadece bilgi sunmaktır, o kadar. Asla tartışma değildir.

Aşağıdaki yorumları üzüntüyle karşılıyorum. İlk defa istemeden okuyorum. Hatta sıkılıp terk ettiğim de oldu.

Sevgili kardeşlerim, çok okuyacaksınız, çok araştıracaksınız, üstünde düşüneceksiniz, değerlendireceksiniz. Sonra bir karara varacaksınız. Bu karardan sonra sonuç ne olursa olsun, ona saygı duyarım. Umarım ki büluğ çağına giren oğlum gibi sonuçta bizi güldürürsünüz.

Değilse ne olur? Şeriattan taş mı düşer? Haşa, tasavvuf ve tarikatlar olmadan da İslam öğrenilip yaşanabilir, rızay-ı ilâhî kazanılıp cennete girilebilir.

Yeter ki din kardeşlerine ve evliyaya düşmanlık yapılmasın. Yoksa bu Allah ile harbe girmektir neûzü billah!..


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Tasavvuf ve Tarikatları Doğru Tanımak
MesajGönderilme zamanı: 14.03.12, 14:05 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 23:16
Mesajlar: 123
“Tasavvuf” İsmine Gerek Var mıydı?

Cemal Nar

cemalnar@gmail.com

2012-03-14


Burada tasavvuf ve tarikatların kaynağının Kur’an ve sünnet olduğunu, sufilerin Peygamberimizi (sav) örnek alarak Asr-ı Saadette yaşanan “zühd”, “takva”, “ihsan” ve “efdalü’l iman” halini yaşamak amacında olduğunu, şeriata bağlılık ile başka din ve sistemlerdeki mistik ve ruhi hareketlerden tamamen ayrı olduğunu, tasavvufu oralara götürmenin yanlış ve haksız olduğunu yeterince yazdık.

Ama bazı kardeşlerimiz ısrarla “bu isim o zaman yoktu. Siz niye “zühd”, “ihsan” demiyorsunuz da tasavvuf diyorsunuz? Bunlar nerenize yetmiyor?” diyorlar.

Bunun sebebini kısaca yazmıştık. Ama diyelim ki gözden kaçtı. İşte size biraz daha geniş bilgiler. İyi niyetle düşünene çok şey ifade eden şu bilgileri lütfen dikkatle okuyalım.

Her an ilâhî huzurda olmanın kazandırdığı üstün ahlak ile beşerî sıfatlardan çıkıp adeta melekî sıfatlara bürünmenin yolunu yordamını gösteren Tasavvuf’a, sırf bu isim asr-ı saadette kullanılmadı diye karşı çıkmak, kelime bahanesi ile mânâya yapılan cinayettir.

Biz bu cinayeti göstermek için, şimdi “Aydınlanma Yolu Tasavvuf” kitabımızdan bir alıntı yapacağız:

Bu cinayetten şikayetçi olan Ebu’l Hasan Ali en-Nedevi, böylesine basit bir olaydan ötürü tasavvufun inkarından üzülür ve çok da hak vermediğimiz şu teklifi yapar:

“Bize yakışan, nefsin tezkiye ve terbiyesi, şer’î faziletlerle donatılması, kötü huy ve nefsanî rezaletlerden uzaklaştırılması ile meşgul olan kâmil îman, ihsan derecesini elde etmeye, peygamberî ahlakla ahlaklanmaya ve îmanî keyfiyetle, batınî sıfatlarda peygambere uymaya davet eden ilme; evet, bize ve müslümanlara yakışan; bunlarla meşgul olan ilme “Nefis Tezkiyesi” veya “İhsan” veya “Fıkhu’l Batın” adını vermekti. Eğer bu yapılmış olsaydı, ihtilaf kökünden hâllolur, ayrılık ortadan kalkar, “Tasavvuf” teriminin aralarını açtığı iki gurup anlaşırdı. Çünkü “Nefis Tezkiyesi” “İhsan” ve “Fıthu’l Batın” deyimleri, şer’î ilmî gerçeklerdir. Bütün müslümanların kabulleneceği Kitap ve Sünnetle sabit dînî kavramlardır”. (Ebu’l Hasan Ali en-Nedevi, Gerçek Tasavvuf, s. 15-16, İst. 1974. )

Mustafa Kara isim vermez ama sanırım üstadı kastederek şöyle söyler; “Tasavvufun temel tez ve fikirlerini kabul edip de onu, Kur’anî terimlere bağlı kalmak için “tezkiye” veya Hadis’e bağlı kalmak için “İhsan” veya “Fıkh-ul Batın” olarak isimlendirenler, müsamaha ile karşılanır. Fakat kelime ve harflere takılıp kalmak, dış yapıya ve kabuğa önem vermek, öze önem veren bir disiplinin jestlerine uyar mı? (Tekkeler ve Zaviyeler, s. 42)

Üstadın bu teklifine çok da hak vermeyişimizin sebebi, “Tasavvuf” kelimesinin durup dururken değil, bir zaruretten kaynaklandığıdır. Tasavvuf ilmi etrafında derin araştırmaları olan Süleyman Uludağ, Kuşeyrî’nin “Risale”sini kaynak göstererek şu açıklamayı yapar;

“İslâm’da rûhanî ve manevî hayat, birincisi Zühd, ikincisi Tasavvuf ve Sûfîlik olmak üzere iki dönemden meydana gelmektedir.

Hicrî ilk iki asırda İslâm rûhanî ve manevî hayatının gösterdiği şekle zühd, aynı zühd hayatının daha sonraki asırlarda aldığı şekle de Tasavvuf adı verilmektedir. Kuşeyrî’nin “Risale”de belirttiği gibi zühd ve zâhitler, İslâm cemiyetinde büyük bir itibar ve ehemmiyete mazhar olmuştu. Haricîler, Şiîler ve Mutezile mezhebi mensupları hakîkî zühdün, kendilerinden çıktıklarını öne sürmekte idiler. Gerçekten de adı geçen mezheplerin içinden çok sayıda zâhit yetişmişti.

Sünnîler, öbür mezheplere bağlı bulunan zâhitlerden ayırt etmek için, 2/8. asırdan itibaren kendi zâhitlerine “Sûfiyye” ve “Mutasavvıfa” ismini vermişlerdi. Bu yeni isim, bir yandan bazı aşırı muhafazakâr çevrelerde hoş karşılanamaz ve bid’ad sayılırken, öbür taraftan özellikle bazı Şiî çevreleri tasavvuf ismine sahip çıkmışlardı.

Meselenin ismi etrafında başlayan tartışmalar giderek mânâya da sıçramış, Sünnîler arasında tasavvufu isim ve mânâ olarak kabul ve müdafaa edenler yanında, bu cereyanı hoş karşılamayan, bunu bid’adcı bir hareket şeklinde gören Sünnîler de mevcut olmuştur. Zamanla bu iki zümre arasındaki ihtilaf, birtakım telifçi çabalara rağmen gittikçe derinleşmişti.”( Süleyman Uludağ, Nefahat’ul Üns’e yaptığı giriş, s. 7-8, İst. 1980.)

Demek “tasavvuf” isminin ortaya çıkışının sebebi, ehl-i sünnet zâhitlerinin, Sünnî inanç ve itikat üzerindeki hassasiyetleri olmuştur. Bu da onların, Kur’an ve sünnete, Kur’an ve sünnet inancına verdikleri önemi ifade eder ki, elbette onlar için övülmeye değer bir davranış ve kıymet hükmüdür.

Çağımızın alimlerinden merhum Sait Havva, kendi ifadesiyle “tasavvuf ve sûfiyye isimlerini duymaya bile razı olmayan” insanlara, şöyle seslenmektedir:

“Böylelerine “yavaş olun” diyorum. Çünkü Nahiv, Bedi, Maâni, Fıkıh ve başka ilim dallarında olduğu gibi, bu da bir ıstılahtır. Alimlerin de ifade ettiği gibi, ıstılahlarda sürtüşme olmaz. Hatta bu asrımızda bile İbni Teymiyye’nin fetvalarından iki cilt, Ahlak ve Tasavvuf adıyla yayınlanmıştır. Kimsenin de bunu kınadığını görmedim.”( Sait Havva, Ruh Terbiyemiz, 2. Baskı, s. 14, İst. 1986.)

Görüldüğü gibi tasavvuf, “gelişen bir ilim için kullanılan ve diğer ıstılahlar gibi gelişerek asırlar boyunca kuvvet kazanan bir ıstılahtır.”( Age, s. 22.)

Sarf, Nahiv, Bedi, Beyan gibi Akait, Kelam, Fıkıh, Fıkıh usulü, Hadis usulü, Tefsir usulü vs. birçok ilimler, asr-ı saadette öz olarak, esaslar ve hükümler olarak vardı ama isim olarak yoktu. Bütün bunları bırakıp da, sadece bir ilmin ıstılahını inkar, pek mantıklı olmasa gerekir. Tasavvuf da, tıpkı onlar gibidir.

Bu münakaşalar bize ne kazandırmıştır? Hiç.

Tasavvuf, sistemi ve muhtevası itibariyle tamamen İslamî’dir. Bu gerçek göz önünde tutulduktan sonra kelimeler üzerinde titremenin, gerilmenin mânâsı yoktur.”

Kaldı ki, dikkatlerimizden kaçmaması gereken bir durum da, bu yolun adını tasavvuf diye koyanlar, mutasavvıflar değildir.

Tıpkı, mezhep imamları, “Biz bir mezhep kuruyoruz. Onun ve ona uyanların adı şu olacaktır..” demedikleri hâlde, Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî mezheplerinin oluşu gibi.

“Onların yaptığı sadece peygambere uymak, onun batınî dünyasına mahrem olmaya çalışmak, böylece varlığın esrarını çözüp vahdete ermektir. Onlar, bu niyetle yola çıkıyorlar. Ötekiler, giydikleri elbiseye, sözlerine, davranışlarına, tutumlarına göre onlara ad veriyorlar.

İbn Teymiye şöyle diyor: “Müteahhir sâlihler Allah’a sülûk edene “fakir” veya “sûfi” dediler. Sonraları sûfî tabiri tutulur oldu. Bu noktaya ait münakaşa lafzî, ıstılahî, şeklîdir. Hakikatte sûfî veya fakir ile kastedilen, kitap sünnette yer alan velî, sıddîk veya sâlih kişilerdir.” (Resail, 1/45)

Sonuç itibariyle, İslâm’ın önerdiği rûhanî hayatı ilmî bir disiplin içinde inceleyen Tasavvufu, sırf “bu kelime asr-ı saadette yoktur” diye inkar, mümkün değildir.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 6 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye