Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 31 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Re: Şeyh Kuddûsi’nin Mevlânâ Sevgisi
MesajGönderilme zamanı: 10.04.11, 20:24 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 11.04.10, 21:30
Mesajlar: 29
Ruhan,
Allah Kuran'ı kendisi açıklayacağını söylemiş ve bunu üzerine almıştır:

"Elif Lâm Râ. Bu Kur’an; âyetleri, hüküm ve hikmet sahibi (bulunan ve her şeyden) hakkıyla haberdar olan Allah tarafından muhkem (eksiksiz, sağlam ve açık) kılınmış, sonra da Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayrı ayrı açıklanmış bir kitaptır. (De ki:) “Şüphesiz ben size O’nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.” (11:1)

Görüldüğü gibi Allah Kuran'ın açıklamasını kimsenin eline bırakmamıştır. Bunu yapanları ise Allah'tan başkasına kulluk etmek tehdidine dahil etmiştir.

Allah Kuran'da bir ayeti "muhkem" olarak indirir. Sonra bunu açıklayan bir veya birden fazla "müteşabih" ayet indirir. Ayetin müteşabih olması, ayetlerin birbirine benzemesidir (teşabehe). Bu benzerlik size bir ayetin anlamını, maksadını, mefhumunu diğer ayetlerden çıkartma imkanı verir. Bu genellikle ikili bir sistemde gerçekleşir (Mesani). Bu aslında Allah Rasulünün de Kuran'ı anlama biçimidir (Zulüm kelimesini şirk ile tefsir edişini hatırlayın).

Rasul'ün Kuran'ı açıklaması, onu hiç bir şey gizlemeden indiği şekliyle insanlara anlatmasıdır. Hikmet ve sünnet de Allah Rasulünün Kuran'dan çıkardığı hükümlerdir, hikmetledir. Şunu bilin ki sünnet asla ve kat'a Kuran'dan ayrı bir hüküm getirmez.

Sünnet-Kuran bütünlüğüne Ulema'yı sokmanız çok abes. Çünkü Peygamber Allah'ın kontrolündedir, hataları düzeltilir.

"Senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. Ama Allah, şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah, âyetlerini sağlamlaştırır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir" (52:22)

Ama ne ulema ne de mezhep imamları bu garanti altında değildir. Doğru yaptıkları, doğru naklettikleri olduğu gibi, yanlış yaptıkları ve yanlış naklettikleri de olmuştur.

"Şimdi o toplumlar geçip gittiler; onların kazandıkları kendilerine yazılacak, sizin kazandıklarınız ise size; ve siz, onların yaptıklarından ötürü yargılanacak değilsiniz" (2:134)

Ne onları tamamen kabul ederiz, ne de onları tamamen boş veririz. Kuran okuyan herkes ondan bir şeyler alır, ama hüküm çıkaramaz. Bunun için ekip çalışması gerekir.

"Bir ilahi kelam ki, (taşıdığı) mesajlar, anlama ve kavrama yeteneğine sahip insanlar topluluğu için Arapça bir hitabe olarak apaçık beyan edilmiştir" (41:3)

Ancak meal okumak çok faydalıdır. Arapçasından hiç anlamadan cüzler ve hatimler okumaktansa, ve lev bir ayet bile olsa meal okuyup biraz birşeylerden haberdar olmak, akla gelecek soruları araştırmak, anlamaya çalışmak çok daha hayırlıdır.

Li kavmin yetefekkerun...

Not: Ruhların mülaki olma meselesinde mantığı kavramayadınız heralde. Ben bir şey iddia etmiyorum ki ispat etmeye çalışayım. Ruhların görüştüğünü iddia eden sizsiniz.
Ayrıca bir düşünün: Rüyanızda arkadaşınızı görüyorsunuz, sabah kalkıp ona anlatıyorsunuz. O da şaşkınlıkla dinliyor. Eğer ruhunuz onun ruhu ile görüşmüş olsaydı - ruh şuur sahibi olduğu için - sizin yaşadığınızın aynısını yaşamış olması gerekmez miydi? Yoksa uykuda ruhlar çoğalıyor ve farklı farklı rüyalara mı gidiyor? O zaman hangi ruhta şuur vardır ve olup biteni hatırlar?

düşünün....


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Şeyh Kuddûsi’nin Mevlânâ Sevgisi
MesajGönderilme zamanı: 10.04.11, 20:54 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 11.04.10, 21:30
Mesajlar: 29
Esatir'ul Evvelin demeleri Kuran'a yapılan bir iftira idi. Bu iftiraya ortak olmayı istememelisiniz.
Vahyin bu zamana hitap etmediğini söyleyenler genelde tarihselcilerdir, tasavvuf ehlinin de bu kadar ileri gidebileceğini düşünmemiştim.

Yapmaya çalıştığınız Kuran'ı tamamen işlevsiz bırakmak. Böyle yaparak Kuran'a ve Allah'a daha az şey söyletecek, böylece "büyüklerinize" daha geniş hareket alanı bırakacaksınız. Hadisten kendinize oldukça fazla malzeme bulabilecek ve "büyüklerinizi" bu şekilde besleyeceksiniz. Çünkü sizden öncekiler de bunu yaptı, her mezhep kendi arzusunu Peygambere söyletti.

Allah'ın çizdiği hududun ötesine çıkarken de çok cesurca her "büyüğün" lafına vahiy diyeceksiniz. Bu şekilde yaratacağınız kutsal kişiler sınıfı o kadar çok vahiy alacak ki, artık onlara dilediğinizi söylettirebileceksiniz. Bunun mantığı aslında çok basittir: Allah'ın hududundan memnun olmayanlar, bu hudutları değiştirmeye güçleri yetemeyeceği için (çünkü Zikr'i O korumaktadır) araya yerleştirecekleri "ilahcıklarla" dini kendilerine uyduracaklardır. Ama bu asla "halis din" değildir.


"İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez" (39:3)


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Şeyh Kuddûsi’nin Mevlânâ Sevgisi
MesajGönderilme zamanı: 10.04.11, 21:00 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 26.12.08, 08:19
Mesajlar: 583
sn cogito
Kuranı anlamaya gayret etmeniz çok güzel.Tasavvufta zaten bunun için var.Çünkü kuran asıl gönülle okunur.Kuranın derununu anlayabilmek için kalbin bir seviye yakalamış olması gerekir.Yoksa kuranı didik didik eden müsteşriklerin bizden daha müslüman olması gerekirdi.
sadece aklınızın kurandan anladıklarıyla yetinmeyin derim.Gönülle okumak içinde tasavvuf yoluna intisab edin.Bakın ne deryalar var bir tek kelimesinde bile o yüce kelamın.
hatta harfinde.İmam Rabbani k.s. der ki hurufu mukattaanın sırları bana açıldı,her harfin altında bir ilim okyanusu gördüm.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Şeyh Kuddûsi’nin Mevlânâ Sevgisi
MesajGönderilme zamanı: 11.04.11, 00:30 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
İspat 2 türlü yapılır. Ya olduğunu gösterirsiniz ya da olmadığını... Her halukarda iddia eden ispat etmekle yükümlüdür. Siz yoktur böyle bir şey dediğiniz için olmadığını yani iddianızı ispat etmek sizin üzerinizdedir.

"Allah'a ve Resulüne mutlak itaat ediniz. Sizden olan emir sahiplerine de.."

Mübarek Ayeti Kerimede üç sınıfa mutlak itaat emrediliyor:

1- Allah'a

2- Resulüne de..

3- Müslümanların emir sahiplerine...

İlgili Ayetin muteber tefsirlerine bakarsanız "sizden olan emir sahipleri" demek Ashabdır, Tabiindir ve ulema cemaatidir. Yani Ehli Sünnet alimler topluluğu...

(Bazı tefsirciler, emir sahipleri derken yöneticileri anlamışlardır ancak yöneticilerin her zaman hata etme ve zulme düşme ihtimalleri vardır. Ve çokça müşahade edilmiştir ki vakıa da onların çokça hataya, yanlışa düşebileceklerini ispat etmektedir. Hata edebilecek bir topluluğa Allah ve Resulünden sonra, onlara olduğu gibi mutlak itaat emri verilmiş olamaz diye izah getirilmiştir. Dolayısıyla, Ayetteki "emir sahiplerinden" murad alimlerdir.)

cogito... Tam bir idrak için Sünnete ve ulemaya tabi olasın. Birkaç esma bilmekle Hakkı bildim sanmayasın... :) Mealller yeterli olmaz. Yanlışınıza sebeb olurlar. Artı olarak şu yazdığınız mübarek Ayetlerin tefsirlerine vakıf olmadıktan sonra bunları öne sürerek kendinizi haklıya çıkarmaya çalışmanız boşunadır... Nazarımızda hiç kıymeti yoktur. Siz Kur'an'a değil kendinize davet etmektesiniz. Allah ve Resulünü bırakıp kendine çağırandan daha mudill kim vardır?! Bütün sapıtanlar ya KUR'AN'A ya SÜNNETE ya da her ikisine birden yaslandıklarını iddia ederek sapıtıp gitmişlerdir. İstisnasız. Herkes Kur'ana ve Sünnete dayanıyorsa (!) ya bu kadar (72) fırka uzaydan mı gelmiştir? ;)


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Şeyh Kuddûsi’nin Mevlânâ Sevgisi
MesajGönderilme zamanı: 11.04.11, 08:01 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 11.04.10, 21:30
Mesajlar: 29
Ruhan,
Referans gösterdiğiniz ayeti tam olarak, devamıyla birlikte okursanız iyi olur; böylelikle ayeti hevanıza göre tahrif etmediğinizden emin oluruz:

"Siz ey imana ermiş olanlar! Allaha, Peygambere ve aranızdan kendilerine otorite emanet edilmiş olanlara itaat edin; ve herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allaha ve Peygambere götürün, eğer Allaha ve Ahiret Gününe (gerçekten) inanıyorsanız. Bu (sizin için) en hayırlısıdır ve sonuç olarak da en iyisidir."

Şimdi, emir sahiplerini ister buradaki gibi otorite sahibi yöneticiler olarak, ister ulema olarak alın, ayetin sizin okumadığınız kısmı önemlidir: "herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz". Anlaşmazlık Allah ve Rasulü kısmında olmayacağı için, emir sahiplerinizle herhangi bir anlaşmazlığa düşerseniz demektir. Yani ister yöneticiniz olsun, isterse bir aliminiz olsun, ihtilafa düştüğünüz konuyu Kuran ve Hadise havale edin, yani körü körü onların peşinden gitmeyin. Bakın bu duruma çok uygun bir ayette Allah ne diyor:

"Zira onlara, "Allahın indirdiğine ve Elçisine gelin!" denildiğinde, "Atalarımızdan gördüğümüz inançlar ve fiiller bizim için kafidir" diye cevap verirler. Ya ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yoldan uzak kimseler idiyseler de mi?" (5:104)

Soruyorum size; emir sahiplerinin çokça hataya ve yanlışa düşme ihtimali olduğunu kabul ediyorsunuz da, alimler için bu ihtimali neden kabul etmiyorsunuz? Hiç kimse İblis'ten daha alim olamaz, ancak o tek bir itaatsizlik nedeniyle küfre düştü. Allah kimse için korunmuşluk indirmemiştir. Bırakın alimleri, bakın Allah peygamberlerini bile nasıl tehdit ediyor:

"Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.” (39:65)

Size tavsiyem, kimsenin kavlini Allah ve Rasulünün önünde tutmamanız:

"Siz ey imana ermiş olanlar! Allah'ın ve Elçisi'nin (emrettiği şeyin) önüne kendinizi koymayın, Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Çünkü Allah, kuşkusuz her şeyi işiten, her şeyi bilendir." (49:1)


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Şeyh Kuddûsi’nin Mevlânâ Sevgisi
MesajGönderilme zamanı: 11.04.11, 09:10 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07.12.10, 00:24
Mesajlar: 424
cogito yazdı:

"Esatir'ul Evvelin" demeleri Kuran'a yapılan bir iftira idi. Bu iftiraya ortak olmayı istememelisiniz.

Vahyin bu zamana hitap etmediğini söyleyenler genelde tarihselcilerdir, tasavvuf ehlinin de bu kadar ileri gidebileceğini düşünmemiştim.

Yapmaya çalıştığınız Kuran'ı tamamen işlevsiz bırakmak.


1. Kur'an-ı Hakim'e "esatir" demeyi aklının köşesinden bile geçiren yoktur bu forumda. İşaret edilen nokta "aklı ile ayetullaha yaklaşanların öncüleri olan müşriklerin söylemi"nin Kur'an'da yer bulmuş olmasının anlam ve önemine dikkat edilmesidir. Rabb-i Muteal bunu önemsemiş olmalı ki , müteaddit yerlerde bu söylemin sahiplerini muhatab alarak kınamıştır.

2. Kur'an-ı Mübin ayetlerine yüklenen Vahyin bu zamana hitap etmediğini söyleyen kim ?
Söylenen Allah-u Habiru'l Alim c.c.dan haber-işaret-uyarı anlamında vahy inzalinin devamına dikkat edilmesidir. Halk lisanındaki "söylenene değil Söyleten (c.c.) 'e bak; söylemi dahi bu anlayışın avam beyninde dahi yer bulduğuna kanıt olarak algılanabilir.

3. Kur'an'ı işlevsiz kılma iddiasını içeren cümlelerin aslında "Rabb-i Zülcelal"i (hiç değilse bazı esma yönünden atıl bıraktığını nasıl fark etmezsin ? (Aslında "deizm" denen frenk ideolojisi tam da bunun karşılığıdır. Sana cedel için bile olsa "deist" demek istemem...)

"Mürşidi olmayanın mürşidi Şeytandır" sözünün üzücü muhatabı olmasını istemem hiç kimsenin ; ne senin ne de bu foruma öylesine de olsa bakıp geçen herhangi birisinin...

"Müminler birbirlerinin velisidir..."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Şeyh Kuddûsi’nin Mevlânâ Sevgisi
MesajGönderilme zamanı: 11.04.11, 10:30 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 11.04.10, 21:30
Mesajlar: 29
Şimdi bir yandan Allah Kuran'a karşı "akıl ile yaklaşmamızı" defalarca söyleyecek, diğer yandan da siz "akıl ile ayetullaha yaklaşanların öncülerin olan müşriklerin söyleminden" bahsedeceksiniz. Ben Allah'ın dediği şekilde yaklaşmayı tercih ederim. Bir kere Kuran müşriklerin bu şekilde bir söylemine yer vermez, sürekli olarak onların akıllarını kullanmayarak hevaların tabi olduklarından dem vurur. Allah'ın pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine attığını söyler. Müşriklerin küfürlerinin sebebinin anlamamaları değil, anladıkları halde inatla kafir olmaları olduğunu belirtir. İşte Kuran'ın "akıl" ile, düşünerek anlaşılmasını emreden bir çok ayet:


"Bu Kur’an, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır" (38:29)
"Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?" (47:24)
"Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı" (4:82)

Bu ayetlerdeki tedebbür, önünü arkasını inceleyerek, derinlemesine düşünme, akletme anlamına gelir.

"...Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler." (7:176) -- Kıssalar üzerinde düşünme konusunda emir.

En çarpıcı olanı da Sad suresinden:

"Bu Kur’an, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır" (38:29)

Ve bunun gibi bir çok ayet.

Şimdi Allah'ın açıkça emirleri varken fazla lafa gerek var mı?


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Şeyh Kuddûsi’nin Mevlânâ Sevgisi
MesajGönderilme zamanı: 11.04.11, 10:37 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 11.04.10, 21:30
Mesajlar: 29
Mürşit eğer gerçekten bir öğretmense, doğruyu öğretiyor, eleştiri kabul ediyor, hata yapınca anlayıp düzeltiyor, kendine ilahlık yakıştırmıyorsa tabi ki güzel bir şey bu.

"İşte, o peygamberler, Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerdir. (Ey Muhammed!) Sen de onların tuttuğu yola uy." (6:90)

Ama eğer mürşid denilen kişi Şeytan'ın dostu olmuşsa, hatta bunun bile farkında değilse, bu sefer ona uymak Şeytana uymak olur.
O zaman sözü şöyle değiştiririz: (Böyle)mürşidi olanın mürşidi Şeytan'dır.

Dikkat lazım.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Şeyh Kuddûsi’nin Mevlânâ Sevgisi
MesajGönderilme zamanı: 11.04.11, 11:30 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07.12.10, 00:24
Mesajlar: 424
Alıntı:
Vicdan, Vicdanlılık ve Vicdansızlık Üzerine

01.12.2009

Vicdan

Vicdan, insanın en mümtaz yanı, en ince tarafıdır. İnsandaki bu incelik selim fıtratla ilgilidir. Denilebilir ki vicdan selim fıtratın şuur hâlindeki bir tezahürüdür. İçsel bir ahlaki şuur olarak vicdan her zaman hak, adalet ve hakkaniyetten yanadır. Bu bakımdan vicdan insanın belki de en güvenilir ahlak öğretmenidir. Çünkü o gerek bireysel gerek toplumsal tutum ve davranışları ahlaki açıdan hiçbir kayırmada bulunmadan ve hiçbir çifte standarda yaslanmadan değerlendirir. İnsan ahlaki değerleri ihlal ettiği zaman, içinde kendi “ben”ine hâkim olabilecek güçlü bir “ben”in baskısına maruz kalır. İşte bu baskı mercii vicdandır. (Asım Yapıcı, İslâm’da Tövbe ve Dinî Yaşayıştaki Rolü, İstanbul 1997, s. 252-253) Vicdan, akıl ve duyu arasında bir sıralama söz konusu olduğunda üstünlük kesinlikle vicdana aittir. İkinci sırada akıl, son sırada ise duyular yer alır. Üstünlüğün her daim vicdanda kalması onun selim fıtrattan ve aynı zamanda dinî-ahlaki değerlerlerden besleniyor olmasındandır. İşte bu mutlak üstünlüğü sebebiyledir ki vicdan akılla çatıştığında, aklın talimatıyla hareket etmek caiz değildir. Çünkü bu tarz bir hareket selim fıtratı bozmak anlamına gelir. İnsanın işlediği bir ahlaki suç karşısında vicdanın tazibi başladığında, aklın bu azabı dindirmeye yönelik mazeret üretiminin hiçbir şekilde kâr etmemesi de bu gerçeğin bir göstergesidir.

Öte yandan, vicdan insanın bozulmamış tabiatından süzülüp gelen ahlaki bir şuur olduğu için hak, hakkaniyet ve adaletin ne olduğunu düşünme, akıl yürütme gibi yollarla değil doğrudan bilir. Oysa akıl hep birtakım kıyaslar ve mantıksal önermeler üretir. Vicdan ile akıl arasındaki farkı anlama noktasında Müddessir 18-25. ayetlerdeki içerik öğretici olabilir. Rivayetlerden öğrendiğimize göre bu ayetler Mekkeli müşriklerin önde gelen figürlerinden biri olan Velid b. Muğire hakkında nazil olmuştur. Bu şahıs önyargısız ve hesapsız bir duyguyla Kur’an mesajına kulak verince, vicdanının sesi, “Bu ne bir şair ne de kâhin sözüdür” der. Ancak bu arada aklı biraz da çevre baskısıyla vicdanının sesine karşı çıkar ve ardından zihninde kıyas ve mantık kurgusuna dayalı bir düşünme süreci başlar. (Bkz. Taberî, Câmiu’l-Beyân, XII. 309) Bu süreç surenin 18. ayetinde “innehû fekkera ve kaddera” diye ifade edilir. Sonuçta söz konusu şahsın aklı vicdanına galip gelir ve bu durum bir sonraki ayette Allah tarafından, “Hay kahrolası, ne (berbat) düşünce üretti, ne kötü akıl yürüttü” diye değerlendirilir.

Gelinen bu noktada akla çok kötü bir rol biçtiğimiz düşünülebilir ve “Allah Kur’an’da akletmeye onca atıfta bulunmuşken akla böyle bir rol biçilmesi son derece isabetsizdir” denebilir. Ancak bize göre isabetsiz olan, böyle denilmesidir. Çünkü Kur’an’da geçen akıl (akletmek), salt akıl değil vicdanın ya da selim fıtratın sesine kulak veren akıldır. Eğer aksi olsaydı, yukarıda anılan ayetlerden akıl yürütmede pek mahir olduğu(!) anlaşılan Velid b. Muğire, ilk hitap çevresindeki müşriklerin değil müminlerin önde gelen şahsiyetlerinden biri olurdu. Ne var ki öyle olmadı. Çünkü söz konusu şahıs, doğrunun ne olduğu konusunda ölçüt olarak vicdanı değil, nefsani arzularınca ayartılan aklı esas almıştı. Nitekim İblis de Velid b. Muğire ile benzer bir tecrübeyi yaşamıştı. Zira İblis, tıpkı Mekkeli müşrikler gibi Allah’ın ilahlığını kabul etmiş, ancak O’nun secde emri karşısında -deyim yerindeyse- vicdanının sesini dinlemek yerine egosunu tek efendi sayan aklının buyruğuna uyarak kendini isyan ve küfre götüren bir kıyas üretmişti. (Bkz. Sâd, 71-76)

Akıl özellikle Batı’daki Aydınlanma tecrübesinden bu yana İslam dünyasında da pek çok Müslüman aydın için doğru ve yanlışın ne olduğunu gösteren yegâne ölçüt olarak baş tacıdır. Evet, akıl neyin ne olduğunu bilir, kavrar; fakat kalp ve gönülle ahenkli bir işbirliğine yanaşmadığında yanlış istikametlere yönelir. Aklın mürebbisi vicdandır. Vicdanın mahalli ise Kur’an’da sadr, fuad, lüb, nüha gibi kavramlarla ifade edilen ya da kısaca ilahî bir cevher olan kalp ve gönüldür. Ancak vicdanın mahallinin akıldan öte kalp ve gönül olması, onun sulu gözlü bir duygusallık, öfke ve başkaldırı nedir bilmeyen katıksız bir uysallık gibi görülmesini gerektirmez. Bilakis vicdan, haksızlık karşısında herkesi ve pek tabii ki kendini de adamakıllı sorgulayan, bu sorgulamasında “ama”, “fakat” diye başlayan hiçbir mazeret kaydı koymayan, hiçbir çifte standarda yaslanmayan bir güçtür. Bir yazarın ifadesiyle (Celal Çelik, “Vicdan Nedir? Gerekli midir?”, http://blog.milliyet.com.tr), vicdan kütlesi olmayan ama etkisi dışımızdaki bütün otoritelerin yaptırımından çok daha yoğun bir güçtür. Ayrıca vicdanın algısında “Ben” ve “Öteki” gibi kategorik bir ayırıma yer yoktur. Çünkü vicdan, başkasını kendisiyle özdeş görür; dahası başkasını anlamaya, onun duygusunu paylaşmaya, acısını kendi acısı gibi yaşamaya çalışır. Yine vicdan, hep haklının, mağdurun, mazlumun yanında yer alır. Bu yüzden en temel bileşeni genellikle zulüm ve adaletsizlik olan dünyevi iktidar ve güç odaklarıyla vicdan arasında hep büyük bir mesafe, asla sona ermeyen bir çatışma bulunur.

Vicdanlılık

Vicdanlılık ya da vicdan sahibi olmayı en iyi anlatan şey, iç sızısı ve azap olsa gerektir. Nitekim günlük dilde sıkça kullanılan, “vicdanı sızlamak”, “vicdan azabı çekmek” gibi deyimler de vicdanlılığın mahiyetini anlamada sızı ve azabın başat rol oynadığını gösterir. Burada sözü edilen sızı ve azap, haksızlık ve adaletsizlik gibi bir ahlaki bir suç işlendiği anda başlar ve “keşke”lerle devam eder. Böyle bir durumda vicdan insana suçlu olduğunu tam anlamıyla ikrar ettirir ve bu aşamadan itibaren insan ne kendi vicdanının hâkimliğinden ne de kendi hakkında verdiği acımasız hükümden kurtulabilir. Bu noktada Tevbe 118. ayeti hatırlatmak gerekir. Bu ayette Tebük seferine katılmayan ve affedildiklerine ilişkin hüküm geciktirilen üç kişiden söz edilir. Ka’b b. Mâlik, Hilal b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî’den oluşan bu üç kişi, ilgili ayetten anlaşıldığına göre, vicdanlarının sesini dinlediklerinde dünya onca genişliğine rağmen başlarına dar gelmiş, çektikleri iç sızısı kendilerini tazib etmiştir (ve-dâkat aleyhim enfüsühüm).

Bu ayette geçen nefs kavramının vicdana karşılık geldiği söylenebilir. Buna mukabil, “Nefs hep kötülüğü telkin eder.” (Yûsuf, 53) mealindeki ayet hatırlatılabilir ve dolayısıyla vicdan gibi temiz bir şuur ile nefs arasında doğrudan bir ilişki kurmanın isabetsiz olduğu ileri sürülebilir. Ancak nefsin hep kötülüğü telkin ettiğini bildiren ayet, genellikle sanıldığının aksine, genel geçer anlamda “nefs”e değil, “Ben (bütün bunlara rağmen) kendimi temize çıkarmıyorum.” (Yûsuf, 53) sözünden de anlaşılacağı üzere, Hz. Yusuf’un kendi nefsiyle ilgili hükmüne işaret eder. Nitekim mutasavvıflar da Kur’an’daki kullanımlarından hareketle nefs kavramını emmare, levvame, mutmainne, mülheme, radiye, mardiyye, kâmile gibi farklı kategorilere ayırmışlardır. Hep doğrunun, haklının ve adil olanın tarafında yer aldığı, yanlışlık ve haksızlık karşısında ise sızlayıp insanı tazip ettiği dikkate alındığında, vicdanlı olmanın belki de tam olarak nefs-i levvame kavramıyla ifade edilebileceği söylenebilir. Zira nefs-i levvamenin en temel özelliği, kahr-ı nedamet, yani işlenen suçlardan duyulan pişmanlığın insanı ezmesidir.

Nitekim tabiun neslinin ünlü müfessiri Mücâhid, Kıyâme 2. ayette Allah’ın yeminine konu olan nefs-i levvamenin bir medh sıfatı olduğunu, zira burada ifa fırsatını elden kaçırdığı iyiliklerden dolayı pişmanlık duyup kendini kınayan, işlediği günahlar yüzünden nefsini ayıplayan, iyilik adına yaptıklarından dolayı da kendi nefsini şımartmayan bir insanın, yani gerçek manada bir müminin nefsinden söz edildiğini belirtmiştir. (Bkz. Mâverdî, en-Nüket ve’l-Uyûn, VI. 151) Aynı şekilde Hasen el-Basrî de nefs-i levvame hakkında, “Bu gerçek müminin nefsidir; zira gerçek mümin her daim kendi nefsini kınar. ‘Bu sözümle neyi kastettim?’, ‘İçimden geçen bu duygu ve düşünceyle neyi murat ettim?’ diye kendi kendini sorgular ve yine iyilik namına yapamadıklarından ötürü de nefsini paylar.” demiştir. (Bkz. Hevvârî, Tefsîru Kitâbillâhi’l-Azîz, IV. 440) Seyyid Kutub bu konuda en doyurucu yorumun Hasen el-Basrî’ye ait olduğunu söyledikten sonra şunları eklemiştir: “İşte Allah katında üstün ve değerli olan nefis, bu özünü eleştiren, uyanık, çekingen, sakıngan, iç konuşmalarla kendini denetleyen, hesaba çeken, çevresini gözetleyen, arzularının iç yüzünü belirlemeye özen gösteren, kendi kendini aldatmaktan kaçınan nefistir.” (Bkz. Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân, X. 285)

Bütün bu izahlar da teyit etmektedir ki nefs-i levvame, vicdanlılık ya da vicdan sahibi olmanın Kur’an’daki en uygun kavramsal karşılığıdır. Diğer taraftan, vicdanlılığın en temel tezahürlerinden biri nedamet duygusudur. Bu duygu genellikle “keşke”lerle başlar ve “keşke”lerle devam eder. Eğer bu “keşkeler”, hata ve günahtan avdet etmeyi mümkün kılan bir nedamete dönüşmezse hiçbir anlam içermez. Anlamlı ya da yanlıştan dönmeyi mucip bir nedamet duygusuyla meczolmuş tüm “keşkeler” ise Kur’an’da tövbe (tevbe) kavramıyla ifade edilir. Tövbe, işlenen suçtan dolayı pişmanlık duymak ve bu duyguyla Allah’ın huzurunda “Ben yanlış yaptım” diye itirafta bulunmaktır. Buradaki itirafçı ise vicdandır.

Yeri gelmişken vicdanlılığın sevgi ve merhamet ile ilişkili olup olmadığı meselesine de kısaca değinmek gerekir. Sevgi, nesnesi müphem olarak kullanıldığında amorf (şekilsiz/biçimsiz) bir kavramdır. Çünkü sevginin nesnesi iyi de olabilir kötü de. Oysa vicdan hep iyinin yanında yer alır; kötünün karşısında ise sızlanır. Vicdan, sevgi ve merhamet temelli bir duygu olarak kabul edildiğinde özellikle ahlak, adalet ve hakkaniyet konusunda şaşmaz terazi olma özelliğini kaybeder. Çünkü insan kötü de olsa sevdiği şeyleri kayırır. Bu türden kayırmalara kimi zaman merhamet duygusu eşlik eder. Kaldı ki salt sevgi ve merhametten çok kere maraz doğar. O halde vicdanın temeli sevgi ve merhamet değil, adalet ve hakkaniyet duygusudur. Bunun içindir ki Allah Nisa 135. ayette şahitlikle ilgili olarak, “Ey müminler! Bizzat kendinizin, ana babanızın veya akrabanızın aleyhine de olsa, bütün gücünüz ve samimiyetinizle adaleti gerçekleştirin, hep haktan ve hakkaniyetten yana olun. Allah için şahitlik eden kimseler olun. Şahitlik konusunda insanların zengin veya fakir olmasına bakarak adalet ve hakkaniyetten sapmayın. (Yani zenginin gözüne girmek yahut yoksula merhamet etmek uğruna hak ve hakikati söylemekten kaçınmayın.) Zira Allah zenginin de fakirin de durumunu sizden çok daha iyi bilmektedir. Şu hâlde, sakın arzu ve isteklerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer şahit olarak gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten büsbütün kaçınırsanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır!” buyurmakla sevgi ve merhamet duygusuna değil, vicdanın buyruğuna uyulması gerektiğine işaret etmiştir. Bu ayetten hareketle denebilir ki adalet duygusu sevgiden mutlak surette üstündür. Zira adalet duygusunu sevk ve idare eden güç sevgi değil vicdandır. Ancak vicdanın son kertesi adalet duygusu değildir. Bunun da ötesinde sorumluluk duygusu vardır. İnsanın Allah’a karşı sorumluluklarını hatırlatan ve bu konuda insanı salih amele yönlendiren unsur ise vicdandan öte gerçek manada imandır.

Vicdansızlık

Vicdan her insanda vardır ve bundan dolayıdır ki neyin ahlaki neyin gayriahlaki olduğu hususunda vicdan herkese aynı şeyi söyler. Ancak kimi insanlar vicdanın sözünü dinler, kimi insanlar dinlemez. Söz dinleyip dinlememek iradeye bağlıdır. Selim fıtratı bozulmuş olan insandaki irade vicdanının sesine pek kulak vermez; onun iyilik yolundaki tavsiyelerini dinlemez. Vicdan insanoğlunun selim fıtratını ifade etmesi hasebiyle özünde iyidir. Ancak bu iyilik mutlak değil görecelidir. Vicdanın iyi oluş keyfiyetini güçlendiren temel faktör Allah korkusudur. Bunun içindir ki Merhum M. Akif, “Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır / Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.” (M. Akif Ersoy, Safahat, Beşinci Kitap) demiştir.

Vicdanı rahatsız eden ve aynı zamanda güçsüzleştiren unsurlara gelince, bunların başında masiyet (günah) yer alır. Günahlar ilk planda vicdanı rahatsız eder. Nitekim Hz. Peygamber, “Günah nedir?” sorusuna, “Vicdanı (nefs) rahatsız eden şey.” (Tirmizî, Zühd, 52) diye cevap vermiş; ayrıca fetvanın vicdandan istenmesi gerektiğini belirtmiştir. (İbn Hanbel, el-Müsned, IV. 194) Günahların alışkanlığa dönüştürülmesiyle birlikte vicdani rahatsızlık gitgide zayıflar ve sonunda vicdan hiçbir günaha tepki vermez hâle gelir. Vicdansızlığı yaratan hâl işte bu hâldir. Çünkü böyle bir halde vicdan artık ölmüş olur. Vicdanın ölmesi demek, bir bakıma ruhsal beynimizin, hatta en güvenilir ahlak hocamızın ölmesi demektir. Diğer bir deyişle, vicdansızlık, egomuzu ve duygularımızı kayırmak, dolayısıyla selim fıtrat gereği kendi kendimizi suçlama, sorgulama, kendi aleyhimize tanıklık etme ve yine gerektiğinde kendi kendimize savaş açıp ceza verme yetimizi ya da kısaca en başta kendimize karşı dürüst olma erdemimizi kaybetmektir. Haddizatında vicdansızlık dünyevi düzlemde daha fazla işe yarar. Zira bu sıfat bir bakıma ahlaki değer açısından hat-hudut tanımazlık demektir. Bu sıfatla muttasıf bir insanın salt dünyevi emellerine ulaşma, bu tür hedeflerini gerçekleştirme imkânları çoğalır. Ancak bu durumda vicdandan, dolayısıyla insandan geriye hemen hiçbir şey kalmaz. Çünkü vicdanını kaybeden insan hem vahşileşir hem de behîmîleşir. Gelinen bu nokta ise Kur’an’da ahlaki düşüklüğün en üst derecesi anlamında kullanılan “esfel-i safilin” derekesinin ta kendisidir. Bunun içindir ki gene Merhum M. Akif şöyle söylemiştir:

“Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân’ın;
Ne irfanın kalır te’siri kat’iyyen, ne vicdanın.”
Hayat artık behîmîdir… Hayır, ondan da alçaktır.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Kasım 2009 sayısında yayınlanmıştır

Doç. Dr. Mustafa Öztürk
Çukurova Üniv. İlahiyat Fak.


Güzel bir açıklama olmuş...

Akl-ı mead / akl-ı meaş gibi bana faydası olmayacak bir tartışmaya girmeye müsait değilim.

:)

***

TEZ olarak da bakılabilir:

Kur’an’a Göre Akıl ve Akılcılığın Kur’an Tefsirine Etkisi,
Yasin PİŞGİN


Doktora Tezi,
Danışman: Prof. Dr. İdris ŞENGÜL,

333 s.
Ankara-2008

Alıntı:
Akıl insanın en önemli ayırt edici vasıflarından biridir. O, insanın sorumlu bir varlık oluşunun gerekçesidir. Onun bir misyonu ve sınırı vardır. Metafizik âlemle ilgili ancak bir peygamber sayesinde bilgi sahibi olabilir. Ancak antik Yunan kültüründe akıl, üstün kudret sahibi olarak nitelenir.

Öyle ki o vahiy ve peygamber dâhil hiçbir aşkın desteğe muhtaç görülmez. Aşırı kutsanmış bu akılcılık anlayışı, hicri birinci asırda İslâm dünyasında da görülmeye başlandı.

Özellikle tercüme faaliyetleri ve felsefî medreselerin faaliyetleri özellikle Aristo mantığının İslâm dünyasında güçlü talepler bulmasına neden oldu.

Özellikle Mu’tezile ve Meşşailerde aklı vahye egemen kılan bir tefsir anlayışı bu dönemden itibaren açıkça görülür. Örneğin Mu’tezile insanın kendi fiilinin yaratıcısı olacak kadar özgür olduğunu, Kur’ân’ın Allah’ın sözü olmadığını, Allah’ın ahirette görülemeyeceğini söylemişlerdir. Aynı şekilde Meşşailer de cesetlerin haşrını inkâr etmişler, âlemin kadim olduğunu ve Allah’ın sadece küllileri bildiğini savunmuşlardır. Kur’ân ise akla bir görev ve sınır tayin etmiştir. Onun vahiy, imân ve bilgiyle olan ilişkisinin nasıl olması gerektiğini ifade etmiştir.

Kur’ân kendisinin sağlıklı bir şekilde anlaşılabilmesi için sürekli Hz. Peygamberin örnek alınması gerektiğini vurgular. Çünkü o, Kur’ân’ın mücmel ve muhtasar yapısını gayr-ı metluv vahiy yoluyla aldığı ilim ve hikmetle beyan eder. Bu izah işleminde de o hata ve unutmadan ismet sıfatı aracılığıyla korunmuştur. Kur’ân’ın sağlıklı anlaşılmasında onun bütünsel değerlendirilmesi ve sebeb-i nüzûlun bilinmesi ve vahyin gereklerinin yaşanması onun anlaşılmasında geniş olanakları okuyucuya sunar.

Dolayısıyla aklın Kur’ânî konumu ve Kur’ân’ın sıra dışılık özelliklerini düşündüğümüzde akılcı tefsir anlayışının Kur’ân’ı doğru anlamaktan uzak olduğunu söyleyebiliriz.

http://www.belgeler.com/blg/1h2w/kur-an ... commentary


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Şeyh Kuddûsi’nin Mevlânâ Sevgisi
MesajGönderilme zamanı: 11.04.11, 12:24 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07.12.10, 00:24
Mesajlar: 424
Anlaşılması için şerh gerektirse de:

"İslam irrasyonel (=akıldışı) değil transrasyonel (=akılötesi)dir."

Vesselam...


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 31 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye