Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Sarı Saltık ile ilgili Balkan Söylenceleri
MesajGönderilme zamanı: 22.09.14, 11:53 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 23:16
Mesajlar: 123
Sarı Saltık ile ilgili Balkan Söylenceleri
Balkanlarda Sarı Saltık Mühürleri

Altay Suroy Recepoğlu


İslâm'ın Balkanlarda Osmanlı'dan önce var olduğunun açık bir delili olan Kosova’daki Mlika Köyü'nde 1289 yılında kurulmuş olan cami, birkaç kez onarılmış. 700 yıllık tarihin belgesi olan kitabe, cami minaresinin gövdesinde bulunuyor. Öte yandan, iki çanaklı minaresi ile ünlü olan Muşnikova Köyü'nde ve etraftaki diğer köylerde bugün de çocuklara “Saltık” adı veriliyor ve misafirlere “Saltık Kahvesi” ikram ediliyor.
Kosova’daki Sarı Saltık makamları ve 711 yıllık Mlika Camii, Sırplar'ın Kosova iddialarını temelden çürütüyor...

Fetihten önceki fetih!
Kosova'daki Türk ve İslâm varlığını 1000 yıl öncesine götüren maddî ve tarihî deliller, her şeye rağmen hâlâ ayakta.
Sarı Saltık’ların, Seyid Ali Sultanların, Kâmil Babaların izleri silinmemiş...
Hoca Ahmed Yesevî'nin bu serdengeçti müridleri Balkanlar'daki varlığımızın tohumlarını, Osmanlı fütuhatından çok önceleri bu topraklara saçmışlar.
Hâsılı, Sırplar'ın "Bunlar Osmanlı tarafından Müslümanlaştırılmış Slavlardır" tezi ilmen hiç bir geçerlilik taşımıyor.
***
Dobruca'daki Babadağ'da Sarı Saltık Türbesi II.Bayezid tarafından çok büyük bir zaviye haline getirilmişti. Kanuni Sultan Süleyman da 1538 yılında türbeyi ziyaret etti. Evliya Çelebi, ünlü Seyahatnâme'sinde Sarı Saltık’ın asıl adının Mehmed olduğunu yazıyor. Joseph Von Hammer, 1263'deBizans'ta, Paleolog iş başına geçtiği zaman, bu kral tarafından, Karadeniz'in batı tarafındaki Dobruca'ya on, on iki bin civarında, Saltık Dede (Sarı Saltık ) yönetiminde Türkmen iskân edildiğini belirtiyor.
Hicrî 1291, Mîladî 1875 yılının Prizren Salnamesi'nde, Sarı Saltık’ın Paştrik dağında türbesinin bulunduğu kayıtlıdır.
Ahmed Yesevi ve dervişleri, özellikle Hacı Bektaş-ı Velî Anadolu'nun Türkleşmesinde ve Müslümanlaşmasında büyük bir rol oynadığı gibi, Baba Saltık’ın, yani Sarı Saltık’ın da Rumeli'nin Türkleşmesinde ve Müslümanlaşmasında oldukça önemli bir yeri vardır.

Kutsal Makamlar
Balkanlar'da bugün bile dillerde dolaşan söylenceler, gözle görülen, elle tutulan kanıtlar, kitaplar, makaleler mevcuttur ve hepsi Sarı Saltık ile ilgilidir. Bunlar öyle belgeler ve evraklardır ki, Sarı Saltık’ın hayalî olmadığını, gerçekten Balkanlar'a ayak bastığını, bir çok yerleri gezdiğini ispat ediyor. Sarı Saltık’ın Balkan ülkelerinin çoğunda makamı bulunuyor ve hakkında makaleler yazılıyor. Saltık Dede, üstün zekâsıyla, insanlara olan yakınlığıyla, onların ruhunda yer bulabilen ulvî kişiliğiyle ortaya çıkıyor. Bu yüzden Balkanlar'ı gezerken vaaz vermek için konakladığı her yerin kutsallaştığını görüyoruz. Zamanla Sarı Saltık hâtırasına anıt makamlar yapılmış. Bu makamlardan bazıları yedi asır sonra bile yerinde duruyor.
Sarı Saltık Kosova'da Türk varlığının gözle görülen bir belirtisidir. O, kendinden önce Kosova'ya gelen, burayı yurt edinen Türk boylarının arasına katılarak ata yurtlarıyla ilişki hattını sürdürmüştür.

Vücudu dinlendi
İlk Türk devletinden 575 yıl sonra, Mîladî 375'de Hun Türkleri Tuna kıyılarına gelir. Bunlar, Macaristan'a yerleşmeye çalışırken Bizans imparatorluğunu sıkıştırmaya başlarlar. Avarlar, Kumanlar, Peçenekler buralara damgalarını vururlar. Türkler'in İslâm'a girmesiyle Balkanlar'a yerleşen Türk boyları da bu dini tanımaya başlar. Bu yüzden Osmanlılar'dan önce de Kosova'da Müslüman olmuş Türkler görülür. Sarı Saltık, Seyid Ali Sultan, Kâmil Baba XIII. yüzyılın ortalarında Balkanlar'a yerleşen ve onun dilinden anlayan Türk topluluklarını gezmiş onlara vaaz vermişlerdi. Dolayısıyla Sarı Saltık’ın da Balkanlar'da Müslümanlığın kurumlaşması için büyük etkisi olmuştur.
O, vaazını verdiği yerden ayrıldıktan sonra konakladığı mekân kutsal sayıldı. Ayakla basılmaması için taşlarla çevrildi ve korunmaya alındı. Zamanla mezar şeklinde bir tümsek yapıldı. Etrafına duvar çevrilip bina içine alındı ve bu yerler Sarı Saltık’ın makamı oldu. Aslında halk Sarı Saltık’ın adı geçen yerde gömülü olmadığını biliyor, "Burada Sarı Saltık Baba'nın vücudu dinlendi" şeklinde konuşuyor. Buna rağmen makam ziyaret ediliyor, geceleri aydınlatılması için kandil yakılıyor. Makama hizmet eden "türbedar" ın ve fakirlerin faydalandığı adaklar getiriliyor.

Halepli Oymağı
Sarı Saltık’ın, kendisini anlayan toplulukların arasına girip vaaz verdiğini ispat eden bir çok delil var. Prizren yakınındaki Dragaş (Krekoyşta) belediyesine bağlı Mlika köyünde Saltık döneminden kalma bir camide mermer bir kitabe görülüyor. Camiye ait minarenin kesme taştan yapılan altı köşeli gövdesindeki kitabede, caminin Hicrî 688, Miladî 1289 yılına ait olduğu görülüyor. Aynı kitabenin Hicrî 1238, Miladî 1822 yılında Ahmed Ağa tarafından onarıldığı da yazılıdır. Ahmed Ağa'nın onardığı caminin 1389 yılında meydana gelen Kosova savaşından yüz yıl önce inşa edildiği anlaşılıyor. Buna göre Mlika'da nüfusun I. Kosova savaşından yüz yıl önce Müslüman olduğu kesinlik kazanıyor. Bugün de köyde ve bütün Gora ile Opola yöresinde sadece Müslüman halk yaşıyor. Köy halkının Suriye'den geldiği biliniyor. Bu yüzden kendilerine "Halepli" deniliyor ve bu aileler Halepli, yani (Halepovsi) soyadını taşıyorlar. Halepli soyadını, Kruşevo köyünde de bir çok aile kullanıyor. Halepli ailelerin bir çoğu 1956-1960 yıllarında Makedonya'ya ve Türkiye'ye göç etti. Haleplilerin Gora'ya XIII. yüzyıldan önce gelip yerleştikleri biliniyor. Bunlar 1231 yılında Moğol akınlarından dolayı Türkistan'ı terk edip Halep'e sığınan halk kitlesinin bir bölümüdür. Türkistan'dan kaçan halk kitlesinin başında bulunan Süleyman şah, Haleb'e doğru giderken, Fırat nehrini geçmek için uygun bir yer arıyor, fakat bu sırada attan düşüp boğuluyor. Süleymanşah'ın, Caber kalesinin yakınında bulunan kabri bugün de Suriye'de "Türk Mezarı" olarak maruftur. İşte o yıllarda Türkistan'dan göç eden kafilenin bir bölümünün Kosova'ya, ta Gora'ya geldiğine dair kanıtlar var. Gora ve Goralı ile Türkiye'nin doğusunda bulunan Goran aşireti arasındaki isim benzerliği rastlantı olmayıp, oradan gelen kişilerin aslını ifade eder. Goralıların Süleyman şah kafilesinden ayrıldıktan sonra Kosova'ya gelip bugünkü Dragaş civarına yerleştiklerini, halen korudukları gelenekleri ve görenekleri kanıtlıyor. Bu durum Goralıların özbeöz Türk olduklarını gösteriyor. Süleyman şah'ın üç oğlundan biri, Osmanlı devletinin adını aldığı Sultan Osman'ın babası Ertuğrul'dur.

Kumanlar'ın torunları
Goralılar, Müslüman Türk medeniyetini tam anlamıyla benimseyen cesur bir Türk topluluğu olarak tanınır.
Bunlardan Mlika ve Kruşevo'dakiler, Halep civarından gelen Selçuklu Türkleri'ndendir. Diğerleri ise onlardan önce Orta Asya'dan kuzey göç yolunu (Hazar Denizi, Karadeniz'in kuzeyini) takib ederek Ukrayna ile Besarabya'ya giden, buradan da XI. asırda Balkanlar'a inen Peçenekler'in yardımı ile 1304'ten itibaren Rodoplar, Batı Trakya, Pirin ve Vardar Makedonya'sını hakimiyetleri altına alan Kıpçaklar'ın veya Avrupalılar'ın Kuman olarak adlandırdıkları kabilelerin torunlarıdır.
Kosova'dan başka Arnavutluk'ta, Makedonya'da, Yunanistan'da, Bulgaristan'da, Karadağ'da, Sırbistan'da ve Bosna-Hersek'te de bu unsurlara rastlıyoruz.
Kuman Türkleri'nin Balkanlar'a gelmeleri, şimalî (kuzey) Çin'de Mîladî 916 tarihinde "Hitay Devleti"inin ortaya çıkmasıyla başlamaktadır. Ana yurtlarında "Kimak" yahut "Kimek" adıyla anılan Kuman Türkleri, 916 tarihinde Kuzey Çin'den ayrılıyorlar ve büyük bir fütuhat arzusu ile yanıp tutuşuyorlar. İşte bu Türkler, bütün kuvvetlerini ve varlıklarını Ruslar'a karşı verdikleri mücadelede gösteriyorlar. Bizanslılar bunlara Komani, Macarlar Kun, Kuman ve Paloç, Almanlar ise Falon ve Falb, Ermeniler ise "Charteş" diyorlar. Latinler "Cumanni" şeklinde hitap ediyorlar. Bu tabirler Alman, Ermeni dillerinde "sarışın ve kumral" mânâlarını ifade etmektedir.
Nemeth'e göre Kıpçak kelimesi "hiddetli kızgın cesur" anlamına gelmektedir. Kumanlar bir hamlede baştan başa adeta bir kasırga gibi Rus ovalarını, steplerini ele geçirdikleri için Ruslar onlara "Polovets" (ovalı) diyorlar. "Ovalı" ve kısmen "Sarı saçlı" sıfatını taşıyan Kuman Türkler'i Balkanlar'ın dağlık bölgelerinde de üstün kabiliyet ve istidat gösterdiklerinden "Goran" (dağlı) sıfatı ile de adlandırılmışlardır.

Hristiyanlaştılar
Mîladî 1034 yılından itibaren Peçenek ve Kuman Türkleri'nin Rodoplar ve Batı Trakya ile Pirin ve Vardar Makedonyası bölgelerine, hatta İstanbul surlarına kadar inmeleri Bizans'ı çok ciddi telaşlandırmıştı. Bu nedenle Bizans 1050 yılında büyük bir ordu teşkil edip Peçenek ve Kumanlar'ın üzerine sevk etmiştir. Fakat Bizans devleti yenilgiye uğrayınca barış isteğinde bulunmak mecburiyetinde kalmış ve 1054 yılında barış antlaşması yaparak vergiye bağlanmışlardır. 1081 yılında Kuman ve Peçenek Türkleri aralarında anlaşarak "Kuman-Peçenek Türk Federasyonu"nu kurmağa muvaffak olmuşlar ve Kumanova kentini başkent yapmışlardır. Fakat bu iki kardeş Türk kavmi Bizanslılarla ve gayri Türk unsurlarla savaşacakları yerde, Bizanslılar'ın adi politik entrikaları yüzünden birbirleriyle savaşarak "Milli Birliği" yıkmışlardır. Bu sebeple federasyon, Mîladî 1091 tarihinde yıkılarak varlığını ve politik fonksiyonunu tarihin karanlıklarına terk
etmiştir.

Federasyonun yıkılmasıyla Peçenek Türkleri'nin çoğu Bosna-Hersek ve Sofya'ya çekilerek hayatlarını sürdürdüler. 1091 yılından, Osmanlılar'ın buralara gelmesine kadar, özellikle X. ve XIV. asırlar arasında Balkanlar'da Slav akınlarına maruz kalan bu Türk boyları büyük ölçüde inançlarını kaybetmişler, Slav dili etkisi altında kalmışlardır, ama eski örf, adet ve geleneklerini devam ettirmişlerdir. Örf, adet ve geleneklerine böyle sıkı sıkıya bağlı kalmaları, İslâm dinini çok kolay benimsemelerine yol açmıştır. Özellikle Pomak Türkleri'nin İslâm'ı kabul etme hususu, buna açık bir misaldir. Romanya, Macaristan, Avusturya ile Çekoslovakya içlerine kadar giden Kumanlar, buradaki gayri Türk unsurların içinde Hristiyanlaşmışlar ve kendi etnik varlıklarını dahi kaybetmişlerdir.

Konya'dan Kosova'ya
Sarı Saltık ile ilgili söylenceler Türkler'in Balkanlar'a en az 1500 yıl önce geldiğini kanıtlamaktadır. Hun Türkleri Atilla'nın kumandası altında Bizans'ı sıkıştırmış, Roma’yı vergiye bağlamıştır (452). O çağlarda dünya hâkimiyetinin timsali sayılan Ares'in kayıp olan kutlu kılıcı Atilla'nın elinde idi. Bu yüzden Avrupa halkı için Atilla "Tanrının Kılıcı"dır. Avar Türkleri Adriyatik sahillerine kadar gelmiş, buralara şehir kurma teşebbüslerinde bulunmuştur. Bunların arkasından Kuman Türkleri gelmiş, Jiça'daki Sırp patrikhanesini yıkmışlardır. Daha sonra Sırplar Kosova'ya geçmiş ve İpek patrikhanesini kurmuşlardır. Peçenekler ve Oğuz ile Uz Türkleri de Balkanlar'a gelmiş ama hükümet kuramamışlardır. Tüm bu Türk boyları Slavlar'ın Balkanlar'a gelmesine de sebep olmuşlardır. Kafkaslardan Balkanlar'a devam eden çok uzun sefer sırasında Slav kadınlarıyla evlenmeler başlamıştır. Türkler'in Balkanlar'a getirdikleri Slav kadınları zamanla Türklerin Slavlaşıp erimesine yol açmıştır. Fakat, Osmanlı Türkleri'nin Balkanlar'a gelmesiyle halen Türk özelliklerini tamamen kaybetmemiş olan halk İslâm dinini kabul etmiş, ama Slav dilinin etkisinden kolayca kurtulamamıştır. Çünkü Osmanlı dile değil, Allah'a imana önem vermişti. Bizans devleti yöneticilerinin, IX.-XIII. yüzyıllarda bir taraftan Slavlar'ın diğer taraftan Latinler'in Batı Trakya ve Rodoplar ile Makedonya eyaletleri üzerinde ciddi bir hakimiyet kurmalarını önlemek için Anadolu'dan, Babeki ve Çepniler'i, bilhassa Konya'nın bazı bölümlerinden bir çok Türkmen kabilesini gayet tavizkâr tekliflerle bu yörelere getirip iskân ettikleri bilinmektedir.

Bin yıllık adlar
Anadolu'dan iskân edilen bu Türk-Müslüman grubu, bu bölgede yaşayan Kuman Türkleri arasında İslâmiyetin yayılmasında büyük bir rol oynamışlardır. Ayrıca bu Türk gruplarının hareketleri sırasında bir çok Türkmen babası, şeyh, Derviş ve Abdal bu bölgelere gelip Orta Asya, Anadolu ve Kafkaslar'daki Türk topluluklarıyla ilişkileri sağlamışlardır. Onlara İslâm'ı benimsetmek ve sevdirmek için güzel konuşma, güzel davranış ve örnek yaşayış gibi her türlü meziyetleri azami bir şekilde kullanmışlardır. Bunlar içinde en çok Sarı Saltık 'tan söz ediliyor.
Görülüyor ki Balkanlar'daki Kuman Türkleri arasında İslâmiyet, büyük ölçüde Osmanlılar'ın Balkanlar'ı fethetmesinden önce Anadolu Türkleri ve tarikat mensupları tarafından yayılmıştır. Fetihlere paralel olarak, zaman içinde Anadolu'dan Balkanlar'a geçen Yörükler, Istranca dağlarından, Rodop dağlarının tümüne, şar dağına ve Makedonya'ya kadar uzanan irili ufaklı sayısız cemaatler halinde davarlarıyla serpilerek yurtlanmışlar ve bu yörelerdeki dağ, tepe, yaylak, eğrek, akarsu ve köylere ekip biçtikleri mezralara bu gün dahi kullanılmakta olan yer adlarını vermişlerdir ki, bu adların çoğu ya bu cemaatlerin yahut onların reislerinin adlarından kökenleşmiştir.

Edirne'yi Fethet!
Hoca Ahmed Yesevi, doksan dokuz bin müridinin bu en seçilmişine ,"Saltık Mehmed'im, seni Rum'a saldım. Var git, yedi krallık yerde nam ve şan sahibi ol" diyor.
Ve Sarı Saltık yedi yüz sadık müridi ile yola düşüyor.
Sarı Saltık’ın Balkanlar'a otuz beş bin kişi ile geldiği de söylenir.
Bir rivayete göre Hz. Peygamberimiz rüyada "Seyyid Saltık! Edirne’yi fethet ve Müslüman et; ümmetim bu yeri elden komasın" buyurmuş. Edirne fethedilip Müslüman ediliyor. Seyyid Saltık Baba, bu şehri çok seviyor. Ömrünün son kırk senesinde dönüp dönüp konakladığı yer bu şehir oluyor.
Hz. Peygamber bir hadisinde "harb hiledir" demiştir. Saltık Baba işini buradan tutmuş; kâfirlerin dilini, dinini ve sıla töresini öğrenmiş, sırası gelince kiliselerde sarı sakalını sıvazlaya sıvazlaya vaaz vermiş, bir gün Ayasofya'da herkesi vaftiz etmiş, bu hilelerle düşmanın arasına sokulmuş, onları içinden vurmuş. Dobruca'da kral kızlarına musallat bir ejderi kazanınca kırk bir kâfir imana gelmiş. Lehistan'da ünlü bir papazı öldürüp, oradaki bütün Tatarları Müslüman etmiş. Sonra bu yüz elli bin yeni Müslüman'ı şimdiki Danzig şehrine yerleştirmiş, daha sonra yine binlerce Hersekli'yi hak dinine sokmuş.

Beyaz çiçek
Sarı Saltık, Balkanlar'da XIII. yüzyılın tanınmış bir İslâm bilginidir. Hastaları sağaltan, özellikle sarılık hastalığından muzdarib büyük bir şehri bile iyileştirebilen keramet sahibi bir zattır. Horasan'dan gelip Anadolu'ya yerleşen Bektaşi tarikatının kurucusu Hacı Bektaş Veli'nin müridi olduğu da söylenen Sarı Saltık’ın, papaz giysileri içinde, bu yörelerde yaşayan Hıristiyanlar arasında bile İslâm dinini yaymaya çalıştığı söylenir.
Kosova'nın İpek efsanesine göre Sarı Saltık Türkiye'de Sarıyer köyünde doğmuş, dürüst, akıllı, dindar biriymiş. Çevresinde çok öğrenci varmış. Yedi öğrenci gelmiş, onların her biri ondan ders görerek kemale ermiş. Sarı Saltık ölünce her biri cenazeyi kendi memleketine götürmek istemiş, aralarında tartışma büyümüş. Bu sırada Allah tarafından yedisi de rüyasında Sarı Saltık’ı görmüş. Sarı Saltık hepsine aynı vasiyette bulunmuş. "Her biriniz birer tabut alın, hangisinde beyaz çiçek görürseniz ben orada olacağım. O tabutun sahibi beni alıp ülkesine götürsün" demiş. Ertesi gün hepsi birer tabut almış. Ancak hepsinin de yanında birer beyaz çiçek bitmiş. Her birisinde birer Sarı Saltık cesedi varmış. Hepsi tabutunu alıp memleketine götürmüş.
Bu durum yedi ayrı yerde Sarı Saltık mezarı, kırkın üzerinde de makamın bulunmasına neden olmuş. Makamların üzeri uzun ve ahşap kubbelidir. Pirlep'teki Sarı Saltık makamının duvarları taştan olup, çatısı ahşap ve kiremit örtülüdür. İç tarafı ise kubbelidir. Ama uzun zaman tamir görmediği için sıvanın büyük bir bölümü dökülmüştür. Makamın, Pirlep suyu kenarında ve bu suyun çok kere taşarak sellere sebep olmasına rağmen yıkılmayışı Sarı Saltık’ın manevî gücüne olan inancın artmasına neden olmuştur. Hele 1979 seli birçok evi alıp götürmüşken, Sarı Saltık makamının hasar görmeden ayakta kalması, uzak yerlerden insanların bile makamı ziyaret etmesine sebep olmuştur.

Hz. Ali Günü
Paştrik'teki Sarı Saltık makamı halkın Hz. Ali günü olarak adlandırdığı 2 Ağustos günü özellikle çok ziyaret edilir. Makam civarında koyun, koç gibi hayvanlar kurban edilir, pilavlar pişirilir, zikirler yapılır ve her çeşit hastalığa şifa bulmak için dualar edilir. Sarı Saltık makamının yanında bir kabir daha vardır. Kimine göre bu kabir Sarı Saltık 'a hizmet eden abdalındır, kimine göre ise makama bakan ve hizmet eden Ahmed Baba'nındır.
Rumeli'ye Sadi tarikatını yayan ve bu tarikatın Rumeli'de ilk şeyhi olan Süleyman Efendi Acizî Baba'nın (1537-1652) bir gece rüyasında Sarı Saltık’ı gördüğü ve buralara İslâm'ı yaymaya geldiği zaman dinlendiği bu yeri mübarek sayarak Paştrik'teki Sarı Saltık makamını kurduğu söylenir. Bu yüzden makama Prizren'de asitanesi olan Sadi tekkesi sahip çıkmaktadır.

Sarı Saltık Sultan Makamları
Bugünkü Romanya'nın Dobruca bölgesinde bulunan Babadağ'da gerçek mezarı bulunduğu kabul edilen Sarı Saltık’ın Kosova'da bir çok makamı vardır. Bu makamlar, Dragaş'a yakın Plava köyünde, Jur köyünde, Vırmiça -Dragaş kavşağının sağında, Paştrik dağının tepesinde, Yakova-İpek arasındaki Pirlepe köyünde, Begay'da ve İpek'i Priştine'ye götüren yol üzerindeki Köşk köyünde bulunuyor.
Kosova'da Dragaş'a yakın Plava Köyü civarında, taştan örülmüş, kubbesi kaya ile örtülü Sarı Saltık makamı. Taştan örülmüş yuvarlak dört sütün üzerinde duran kubbenin altında kabir yok. Sarı Saltık Baba'nın Türklüğü ve Müslümanlığı yaymak için geldiği zaman burada dinlendiğine inanılıyor.

Kosova sınırları dışında Sarı Saltık makamları: Ohri'deki Sveti (Aziz) Naum'da, Arnavutluk'ta Kruya'da, Bosna-Hersek'te Mostar yakınlarındaki Blagay'da ve Korfu'da bulunur. Arnavutluk'taki Kruya'da Saltık makamlarından başka Sarı Saltık ormanı da vardır. Blagay'daki makamın içinde, müridi olduğu söylenen Açık Baş Velî kabri de vardır. Makamın yanında bir Kadiri tekkesi de mevcuttur. Tekke XVII. yüzyıl ortalarında Halveti tarikatına geçmiş, 1925 yılından sonra yine Kadirî tarikatına bağlı dervişler tarafından kullanılagelmektedir.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Sarı Saltık ile ilgili Balkan Söylenceleri
MesajGönderilme zamanı: 23.09.14, 16:23 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 23:16
Mesajlar: 123
Sarı Saltuk'un Osman Bey'e Nasihatı

Prof. Dr Hasan ONAT

=========================================================
Osmanlı’yı anlamak için bir tür anahtar niteliği taşıyan Saltukname’de Sarı Saltuk Osman beye “adalet ve doğruluktan ayrılma” diye nasihat ediyor. Osmanlı’nın çöküş sürecini anlamaya çalışırken, adalet noktasından da bakmakta fayda var. Gittikçe “adalet”in anlam ve önemini daha iyi kavradığımı fark ediyorum. Adalet; tanrısal açıdan varoluşun temel yasası; insan açısından evrensele açılan en önemli kapı ve insanı insan yapan kök değer. Adalet, gerçekten de mülkün temelidir. Eğer insanın esas aldığı kurucu ilke adalet ise, eğer içselleştirilmiş ve davranışlara yön vermeye başlamış ise, insanın diğer bütün kusurları kendiliğinden adaletin gölgesinde erimeye başlar… Bunun tersi de doğru; adaletsizlik belirleyici olunca, bütün güzellikler bir bir gözden kaybolur. İnsani olan her şeyin anlamlı olabilmesi adaletin varlığına ve etkinlik derecesine bağlıdır…
==========================================================

Osmanlı coğrafyası 13-14 milyon kilometrekarelik bir alan. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulurken 780.000 kilometrekareye bu coğrafyanın bütün tarihsel sorunlarını da taşımış gibi. Yaşadığımız ufuk daralmasının, akıl tutulmasının sebeplerinden biri mağlup medeniyet travması olmalı. Niçin uzlaşı kültürü yaratamıyoruz? Niçin en küçük bir meselede kolayca kutuplaşıyoruz? Ailede bile huzursuzluk derinleşince, herkes birbirini suçlamayı çözüm sanmaya başlar… Tarih bilinci kaybolunca, kökleri derinde olan sorunlar, çözümsüz gibi görünür. Niçin bazılarımız geçmişi kutsallaştırırken, bazılarımız da onu yok farz ediyor? Her iki yaklaşım da, tarihi insanın anlama menzilinin dışına taşımıyor mu? Dinle ilgili sorunlarımızın çoğu tarih bilgi ve bilincindeki noksanlıkla ilgili değil mi? Müslümanlar niçin bu kadar kolayca birbirlerini öldürebiliyorlar?

Sorular… Sorular… Bu soruları Köstence’de, Süt Gölü’nün kıyısında, gecenin serinliği ile, güneşin ilk ışıklarının kesiştiği bir noktada kendi kendime soruyorum. Soruların ve cevapların ağırlığı gölün dinginliğinde kaybolup gidiyor…

Göl sahile çok yakın. Muhtemelen denizden kopartılmış, ya da kopmuş olmalı… Böyle düşünürken, adeta tarihe yolculuk için bir kapı aralanmış oldu… Bir ara, Köstence’de Osmanlı gemilerini gözüm aradı. Akıncıların nal seslerini duyar gibi oldum. Yeni tanıştığım Sarı Saltuk, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman beye şöyle sesleniyordu: “Ey Oğul! Tanrı; sana ve nesline saadet, devlet ve izzet nasip etmiştir. Asla gazayı elden bırakmayın. Adalet ve doğruluktan ayrılmayın. Fakirlerin bedduasından kaçının. Halkı incitmeyin, Hakk’ın yolundan çıkmayın. Ahlaklı olun. Hazret-i Peygamber’in dediklerinden sapmayın. Doğru yolu gözetin. Bağışlarda bulunun. Garibi hoş tutun. Zulüm ve haksızlık yapmayın. Bir kulağınız halkta olsun, halkın durumundan her zaman haberiniz olsun. Gafil olmayın. Sana vasiyetim bu ola ki özellikle kadıları, valileri ve boy beylerini sürekli teftiş edin. Adil olsunlar. Mülk sahibi ol, halk sana tabi olsun. Rüşvet alana, cezasını mutlaka ver. Kafire itibar etme, onları hakim eyleme. İslam dininde ihtiyaç gibi gösterip onlara güvenme. Meşru olmayan iş yapma!”

Osmanlı’yı anlamak için bir tür anahtar niteliği taşıyan Saltukname’de Sarı Saltuk Osman beye “adalet ve doğruluktan ayrılma” diye nasihat ediyor. Osmanlı’nın çöküş sürecini anlamaya çalışırken, adalet noktasından da bakmakta fayda var. Gittikçe “adalet”in anlam ve önemini daha iyi kavradığımı fark ediyorum. Adalet; tanrısal açıdan varoluşun temel yasası; insan açısından evrensele açılan en önemli kapı ve insanı insan yapan kök değer. Adalet, gerçekten de mülkün temelidir. Eğer insanın esas aldığı kurucu ilke adalet ise, eğer içselleştirilmiş ve davranışlara yön vermeye başlamış ise, insanın diğer bütün kusurları kendiliğinden adaletin gölgesinde erimeye başlar… Bunun tersi de doğru; adaletsizlik belirleyici olunca, bütün güzellikler bir bir gözden kaybolur. İnsani olan her şeyin anlamlı olabilmesi adaletin varlığına ve etkinlik derecesine bağlıdır…

Tuhaf bir şey; Süt Gölü’nün çevresinde dolaşırken de, zihnimin arka planında tarihle ilgili bir programın kendi kendine çalıştığını fark ettim. Adeta Sarı Saltuk yeniden dirilip karşıma çıkmış gibiydi. Babadağ’ın zirvesinden hüzün dolu gözlerle Balkanları, balkanlaşan Ortadoğu’yu, Tuna’yla, Vardar’la rekabet edercesine akan Müslüman kanını, kanı donarak izliyordu… Müslümanların yaşananlardan bir türlü ders çıkartmamalarının cehaletten ve hamakatten başka izahı var mıydı acaba?

Anladım ki, “güç” sahibi olmak isteyenler de, “güç”ü meşruiyet aramaksızın kullananlar da, kendi amaçları doğrultusunda bir “tarih” inşa edebilmek için bütün imkanları seferber ediyorlar. “Güç” savaşları, her zaman din ve tarih üzerinden yapılıyor. “İnsan” kimsenin umurunda değil… Oysa İslam insanı insanlığın zirvesine taşımak için gelmiş bir din. Müslümanlar geçmişi kutsallaştırmaktan hoşlanıyorlar. Kutsallaşan geçmiş, geleceğin tasarlanmasına imkan vermez. Geçmişi anlayamayanlar, ölülerin egemenliğinde yaşamaya mahkum olurlar.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye