Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Re: Tasavvuf Üzerine Bir Sohbet
MesajGönderilme zamanı: 28.06.10, 09:56 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 21:01
Mesajlar: 487
muhasebe yazdı:
Ebu'l Vefa Teftazâni ile Tasavvuf Üzerine Bir Sohbet

Röportaj : Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz


Altınoluk Dergisi
1987 - Haziran, Sayı:16
Sayfa:33

TEFTAZANÎ: Ben 1952 yılından beri bu -turuk-ı sufiye- meclisinin üyesiyim. 1983'te de başkan oldum. Meclisimiz 1976'da çıkan bir kanunla bazı düzenlemelere tabi tutulmuş ve yetki ve sorumlulukları genişletilmiştir.

Bugün Mısır'da sayıları 3.000.000'dan fazla tarikat mensubu vardır. Hemen her köyde çok sayıda tarikata bağlı kimseler bulunmaktadır.

Bu makam Ezher şeyhliğinden sonra Mısır'ın en büyük dini makamı sayılır.

Mısır'da 68 kadar tarikat vardır. Bunların bir kısmı ana tarikat, diğerleri de onların kolları mahiyetindedir. Mesela Şazeliyye tarikatı, ile Ahmediyye (Bedeviyye) tarikatının ondörder şubesi vardır.

Diğer büyük tarikatlar da Burhaniyye (Düsukiyye) Kadiriyye ve Rifaiyye'dir. Bütün bu tarikatlar, şubeleriyle birlikte bu meclise bağlıdırlar.

Meclisimize bağlı olmayan bazı tarikatlar varsa da bunların sayısı pek azdır. Tabii bunlar, resmen tanınmış tarikatlar da değildir. Çünkü bir tarikatın devlet tarafından tanınabilmesi için mutlaka bu meclise bağlı olması ve meclisçe tanınmış bulunması zorunluluğu vardır.

Tarikatların idaresini düzenleyen yaz kanun ilk defa 1903 yılında Hıdivler zamanında çıkarıldı. Kanunu çıkaran Seyyid Ahmed Tevfik el-Bekrî'dir. Ondan önce de kanun vardı, fakat bu kanun örfi idi. Yazılı kanun 1903'te çıkarıldı.

***

Son yirmi yılda üniversite talebeleri ve kültürlü gençler arasında tasavvuf ve tarikatlara büyük bir yöneliş görülmektedir. Hatta şu anda bazı tarikatların mensuplarının büyük bir ekseriyetini gençler oluşturmaktadır.

***
Halkın belli çevrelerinden tasavvuf ve tarikatlar hakkında bir itirazın varlığı malumdur. Bunların ilk iddiaları veya zanları tasavvuf ve tarikatların İslâma sonradan sokulmuş bid'at olduğudur.

Pek tabii bu görüş, ilmi bir görüş değildir. Tasavvuf ve tarikatlar, İslâmın ilk devirlerinde doğmuş müesseselerdir.

İlk tarikat müesseselerinin doğuşu Hicri III. Asır'dır. Bu asır, bu şekliyle tarikatların ilk oluşma çağı olarak kabul edilir.

Bugünkü anlamda tarikatların zuhuru ise Hicri VI. Asır'dır. Nitekim Abdülkadir Geylanî, Seyyid Ahmed Bedevî, İbrahim Düssuki gibi tarikat kurucuları bu dönemde tarikatlarını kurdular.

Tarikatlar bir manada ruhî eğitim müesseseleridir. Bildiğimiz gibi Tasavvuf "ahlak ve sülûktür." Yani tasavvuf, İslâm'ın ahlakî tarafıdır.

Çünkü İslâm, akide, şeriat ve ahlak olmak üzere üç unsurdan müteşekkildir. İslâm'ın ahlakî tarafı, muayyen metotlar, ve ıstılahlar geliştirerek kurulmuş ve buna tasavvuf adı verilmiştir. Bu yüzden ibn Teymiye'nin talebesi olmasına rağmen İbnu'l-Kayyim, "tasavvufu ahlak" olarak tarif ve tavsif etmiştir.

Tasavvuf, kitap ve sünnete bağlı olduğu sürece ona ne selef inancına sahip kimselerce, ne de diğer İslâm alimlerince itiraz söz konusu değildir.

Tasavvufa yöneltilen eski ve yani devirlere ait itirazların hepsi, tasavvufa giren ve bid'at diye isimlendirilen bazı telakkilerle ilgilidir. Ki bizde bugün tarikatlardaki bu tür bid'atlarla mücadele ediyoruz. Pek tabii dün olduğu gibi, bugün de bu tip bid'atler tarikat mensupları tarikat mensupları arasında mevcuttur. Takdir edersiniz ki, bid'atın ortadan kalkması kültür, seviyesinin yükselmesi, ilmin artması ve devamlı tebliğ ve davetli tedricen mümkün olabilir. Nasıl ki, İslâmdan sapmış bazı müslümanların sapıklıklarını İslâm olarak isimlendirmek kabil değilse tarikat mensupları arasındaki bazı sapıklıklara bakarak bunların da tasavvuf olduğunu söyleyip tarikatlara hücum etmek kabil değildir.

Tasavvuf mensuplarından bazılarının benimsediği türbelerin etrafını tavaf gibi bid'atler, tasavvufun aleyhine olanlara göre insanı şirke götüren hususlardır. Bunlar avamın yaptığı şeylerdir. Biz de bunlara mücadeleye kaniyiz ve bunlara karşıyız.

Diğer taraftan şuna da işaret etmek isterim. Rasûlullah (s.a.) devrinde tasavvuf kelime olarak mevcud değildi. Bu ilmin bu adla anılması İbn Haldun'un da belirttiği gibi ilimlerin tedvin edildiği III. Asra rastlar.

Bu asırda tasavvuf ricali kendi usul ve metotlarına göre nefs muhasebesi, ahz-ı tarik ve Allah yoluna sülûk gibi konularda risaleler kaleme aldı. Cüneyd el-Bağdadi, Haris el-Muhasibi ve diğerleri bu dönemde eser yazan ilk sûfilerdendir.

İbn Haldun'un Mukaddime'sinde belirttiği gibi tasavvufun zuhuru diğer İslâmi ilimlerin zuhuru gibidir.

Rasûlullah (s.a.)'ın hayatında böyle müstakil bir tasavvuf ilmine ihtiyaç yoktu. Herkes Allah'ın Rasûlünü dinliyor, söylediklerini benimsiyor, ahlakıyla ahlaklanıyordu.

Kuşeyrî'nin de belirttiği gibi kendilerini, Allah yoluna vermiş olan sahabiler için sahabilikten daha büyük bir şeref, ondan daha güzel bir isim olmadığı için onunla anıldılar. İkinci nesil de tabiîn adıyla anılmayı tercih etti.

Fakat Hicri ikinci asrın sonlarına doğru kendilerini Allah'a ibadete veren insanlar değişik isimlerle anılmaya başladılar. Mesela önceleri zühhad (zahidler), bekkain (ağlayanlar), nüssak ve abidler diye anıldılar.

Daha sonraları bunlar yünlü elbise giymeyi tercih ettiklerinden "sufiyye" adını aldılar ve ilimlerine de tasavvuf denildi.

Aslında Rasûlullah (s.a.) 'in asrında fıkıh, tefsir ve kelam ilmine dair de bir şey mevcut değildi. Bunların hepsi daha sonra zuhur ettiler.

Tasavvuf zühddür. Zühd ise dünya sevgisini kalpten çıkarmak demektir. Yoksa kaba elbiseler giymek, yavan ekmek yemek değildir.

Nitekim; Ebu'l-Hasan eş-Şazilî temiz ve kaliteli elbise giymekten hoşlanırdı. Bu yüzden bir gün bir adam geldi ve ona: "Bu gösterişli elbise içinde Allah'a hamd edilir mi hiç?" dedi. O da tebessüm ederek şu cevabı verdi. "Ya senin şu elbisenle Allah'a hamd edilir mi? Senin şu elbisen diyor ki, ben fakirim bana sadaka verin. Benim elbisem de ben sizden müstağniyim ve sizden bir şey istemiyorum. İzzet Allah'a, Rasûlu'ne ve mü'minlere aittir, diyor" dedi.

Ebu'l-Hasan eş-Şazilî'nin halefi Ebu'l-Abbas el-Mürsi, adî şeyler giymekten ve basit yiyeceklerle kifaf-ı nefs etmekten hoşlanırdı. Bir gün şeyhinin yanına geldiğinde Ebu'l-Hasan eş-Şazili ona: "Ya Eba'l-Abbas sen Allah'ı tanıdıktan sonra ne istersen onu ye, ne dilersen onu giy." dedi.

Tasavvufi sahada derinlemesine bilgi sahibi olmayanlar tasavvufu bidat saymaktadır. Oysa ki tasavvuf dini ahlakın esası olması sebebiyle Kuran ve sünnete dayanır. Tasavvuf İbn Haldun'un da belirttiği gibi şer'î ilimler cümlesindendir.

Son olarak şu noktaya temas etmek isterim. İbn Teymiye ile İbnu'l-Kayyimin önderliğini yaptığı selef ekolü hatta İbn Abdülvahhab bile tasavvufu reddetmez.

Nitekim İbn Teymiyye tasavvuf hakkında pekçok risale yazmıştır. Mesela Tuhfetü'l-Irakıyye, Risale es-Sufiyye ve'l-fukara, Risale fî emrazı'l-kulub onun bu konudaki risaleleridir. O tasavvufu ilm-i sülûk olarak isimlendirmiş, eserlerinde tasavvufî makamlar ve hallerden olan, rıza, muhabbet, tevekkül ve sabr gibi ıstılahlardan bahsettikçe bunların bütün müslümanlar için gerekli olduğunu belirtmiştir.

Onun talebesi İbnü'l-Kayyim bizzat sufi idi ve Medaricü's-salikîn beyne menazil iyyake na'büdü ve iyyake nesteiyn adlı bir eser kaleme almıştır ki bu eser tasavvufun ana kaynaklarından sayılır.

Görülüyor ki bu ekol, tasavvufu değil, bid'atleri reddetmiş ve onlara karşı çıkmıştır.
Bu ekole bağlı İbn Abdulvahhab'ın durumu da diğerlerinden farklı değildir. Onun oğluna ait bir risalede açıkça:"Biz kitap ve sünnete bağlı olan tasavvufi tarikatlara karşı değiliz" denilmektedir.
***
Meclisimiz pek çok defalar ilan ettiği kararlarla nelerin bid'at, nelerin sünnet olduğunu, ihtifal ve mevlid törenlerinde uyulacak esasları açıkça ortaya koymuş bulunmaktadır. Bu kararlar Mısır'ın her bölgesindeki tarikat mensubu kimselere ulaştırılacak şekilde dağıtılmaktadır. Ta ki halk öğrenip mucibiyle amel etsin. Tabii bu bid'atlerin ekserisi halk adetleri şeklinde yerleşmiştir. Bu yüzden bunları değiştirmek oldukça zor bir iştir.

Biz mesela onlara şer'î ziyaretin nasıl olduğunu söyleriz, anlatırız. Halk hemen bunları iltizam eder mi? Tabii ki hayır. Bunlar uzun mücadele ve bilhassa dinî eğitim seviyesinin yükseltilmesine bağlı hususlardır. Diyebiliriz ki, meclisimizin gayretli çalışmaları sebebiyle her geçen gün durum biraz daha düzelmektedir. Bugün düne göre daha iyidir.

Biz şu ayetin hükmüne sarılmaya çalışıyoruz: "Gücümün yettiği kadar ıslah etmekten başka bir dileğim yoktur. Başarım ancak Allah'tandır." (Hud 88)

***
Şurası tarihi bir vakıadır ki, Afrika ve Asya'da İslâm'ın yayılmasında tarikatlerin önemli fonksiyonları olmuştur.

Mesela Pakistan ve Hindistan'da İslâm'ın yayılışı Çiştiyye, Kadiriyye ve Nakşibendiyye tarikatleri vasıtasıyla olmuştur.

Bugün Afganistan'da Sovyet emperyalizmine başkaldıran mücahidlerin tamamına yakın kısmı ehl-i tariktir; Çiştiyye Kadiriyye ve Nakşibendiyye tarikatı mensubudur.

Bu da bize gösteriyor ki, tarikatlar her dönemde vazifelerini ifa etmektedirler.

Nitekim Rusya'daki çarlık idaresine başkaldıran ve onlara karşı İslâm cihadını başlatan Şeyh Şamil de sufî idi.

Yine Güney ve Batı Afrika'da İslâmın yayılışı sufi tacirler vasıtasıyla olmuştur. Nitekim Senegal ve Moritanya'da İslâmiyet Ticaniye tarikatı mensuplarınca yayılmıştır. Doğu Afrika ve doğu Sudan'da aynı şekilde tarikatlerin, İslâm'ın yayılmasında büyük rol oynadıklarını biliyoruz.

Modern çağımızda Libya'daki Sünusîler ve Cezayir'de Şeyh Abdülkadir bunun en canlı örneğidir.

Bugün de Avrupa'da İslâmın hızla yayıldığını görüyoruz. Bu intişar faaliyetlerinin temelinde de tasavvuf ve tarikatlar var. Nitekim Almanya ve Fransa gibi ülkelerde Kuzey Afrikalı tasavvuf ehli kimselerin faaliyet gösterdiklerini görüyoruz.

İslâmın en mühim özelliklerinden biri de örnekle yaşanan bir sistem olmasıdır. Bu da tasavvuf yolunu açmaktadır.

***
Tasavvuf, günümüz gençliğinin karşılaşabileceği ruhî bunalımlara karşı onları manevi huzura erdirebilecek yegane sistemdir. Ruhî sıkıntı genellikle ruhun manevi değerini kaybetmesinden sonra her şeyin madde planında hissi ölçülerle değerlendirilmesinden kaynaklanmaktadır. Hissi ölçüler tek başına kalır ve onları frenleyecek değerler olmazsa hayat, kuvvetlilerin zayıfları yediği büyük bir ormana dönüşür ve insan menfaatten en büyük hisse almak arzusuyla kendini helak eder, çıkarının esiri olur. Çünkü bu duyguya sahip insan, maddeyle kendisini teminat altına alacağını zanneder ve ona bel bağlar. Tabii insan bu mücadelenin altında kendini kaybeder, şahsiyetini yitirir, ve bu hal onda bir yalnızlık duygusu meydana getirir. Hayat kupkuru ve manasız bir hal alır çekilmezdir.

İslâmî değerler ise insanı itidale sevkeder, aşırılıklardan korumaya çalışır. Kur'an ayetleri dünya ve ahiret dengesini kurmaya yöneltir müslümanları.

Nitekim şu ayet-i kerime bu mealdedir: "Allah'ın sana verdiği bu servet içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasîbîni unutma" (el-Kasas, 77)

"Hiç ölmiyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış" hadis-i şerifi de bu manayı teyit etmektedir.

Müslüman dünya ile ahiret dengesini iyi kurmalıdır. Birinin diğerine hükmetmesi halinde orada İslâm'dan bahsetmek söz konusu olamaz.

Nitekim: "Biz sizi orta bir ümmet yaptık (el-Bakara, 143.) ayet-i kerimesini müfessirler, "Biz sizi rühaniyyet ve maddiyat arasında orta bir ümmet yaptık", şeklinde yorumlamışlardır.

İnsan kendisinin Allah ile beraber bulunduğu şuuruna erince, hüzün ve keder onun gönlüne girmek için yol bulamaz.

Nitekim Kur'an'daki: "Hani yalnız iki kişiden biri olduğu halde inkar edenler kendisini Mekke'den çıkardıkları sırada ikisi mağarada iken arkadaşına: "Üzülme, Allah bizimle beraberdir" diyordu, (et-Tevbe, 40)

Bir başka ayette de: "Andolsun biliyoruz, onların söylediklerine senin göğsün daralıyor, canın sıkılıyor. Sen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol. Sana yakîn yani ölüm gelinceye kadar Rabbına kulluk et!" buyurularak can sıkıntısının ve ruhi daralmanın tedavisi için zikir ve tesbih öğütlenmekte ve bunun için ibadet şart koşulmaktadır.

Bu anlayışa göre kalpleri şuur-i ilahi'ye merbut zihinleri Allah ile meşgul olan süfilerin mahzun oldukları pek nadirdir. Niçin? Çünkü tasavvuf, insanı rıza duygusuna teşvik eder.

Hatta sufiler, rızayı en yüce makam sayarlar. Çünkü kul, Allah'tan razı olunca Allah'da ondan razı olacaktır.

Netice olarak şunu söyleyebilirim: "Ruhi bunalımların, iç sıkıntılarının, manevî buhranların temelinde imansızlık vardır, manevi değerlerden uzaklık vardır."


Ülkemizdeki tasavvufi hayatın sorunlarına da ışık tutan değerlendirmeler.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye