Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 8 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Ne Nedir: İçtiba-İnabe. Cezbe-Süluk. Murad-Mürid.
MesajGönderilme zamanı: 08.11.09, 18:03 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.” (Şura, 13)

Mektubat-ı Rabbani, 532. Mektup:

Merve (Kasım Yayla) Tercümesi:

Müridlerin yolu için denmiştir ki “inabe” (sığınıp yönelme, mürşidden el alma) yoludur. Murad (çekilip alınmış) olanlar için de demişlerdir ki içtiba (seçilme) yoludur. Yüce Allah buyuruyor ki:

Allah kendisine dilediklerini seçer (içtiba eder), ona dönüp (inabe) edenleri hidayete erdirir.” (Şura, 13) (“Yectebı ileyhi mey yeşaü ve yehdı ileyhi mey yünıb” yectebı: İctiba… yünıb: İnabe… )

Evet. İçtiba yolu asıl Peygamberlere mahsustur. Ümmetin de o Peygambere tabi olmaları ile diğer üstünlükler gibi nasipleri vardır. Yoksa o (içtiba) sadece Peygamberlere mahsustur, ümmetinin ondan yana asla bir nasibi yok anlamında değildir. Çünkü böyle bir şey vaki de değildir.



Aracılığın (tavassutun, araya vasıta girmesi) ve aracısızlığın (araya vasıta girmemesi) gerçeğini açıklayalım.

Bil ki:

Cezbe yolunda cezbe ve cerr (çekip kendinden geçirme) matlub (olan Allah) tarafından olup, ilahi yardım, talebenin halini yüklendiğine göre, tabii olarak vasıta kabul etmez.

Süluk yolunda ise, inabe (yönelme) talebe tarafından geldiği için, onda vasıtaların olması mutlaka gereklidir.

Cezbenin kendisinde her ne kadar vasıtalara ihtiyaç yok ise de, lakin cezbenin tamam oluşu da Süluka (Tarikat yolculuğuna) bağlıdır. Süluk, tevbe, zühd ve diğer şeylerle beraber cezbeye katılmazsa o cezbe tamam olmaz.



Ey Evlat:

Üveysilik, zahir Şeyhi (Mürşid-i Kamili) inkar etmek değildir. Çünkü üveysi öyle bir şahıstır ki onun terbiyesinde ruhanilerin etkisi vardır. Görmüyor musun? Hace Nakşibend efendimiz Hace Abdulhalik Gucduvani Hz.lerinin ruhaniyetlerinden yardım almakla birlikte, zahir Şeyhi (Seyyid Emir Külal Hz.) olmasına rağmen üveysi olmuştur.

Yasin Yayınevi (Dar’ül Hikme) Tercümesi:

Mürid kulların yolu inabe yoludur. Murad kulların yolu ise içtiba yoludur. Allah Teala buyurur ki: “Allah dilediğini kendine içtiba eder (seçer) ve kendisine yöneleni (inabe edeni) de doğru yola yöneltir

Evet İçtiba yolu asalaten Peygamberlere mahsustur. Ümmetleri ise, diğer kemalatta olduğu gibi onlara tabi olarak nasiplenirler. Bu yol mutlak olarak Peygamberlere mahsustur, ümmetlerinin bundan kesinlikle nasipleri yoktur, anlamında değildir.



Tavassut ile tavassutun kalkması konularının anlaşılması için açıklamaların gayet güzel dinlenmesi gerekir:

Bilesin ki cezbe yolunda, cezb (çekme) ve cer (sürükleme) matlup (olan Allah) tarafından olup, ilahi inayet taliplinin haline kefil olmuş olunca, doğal olarak tavassut (vasıta, aracı, vesile) kabul etmez. Seyr u süluk yolunda ise, inabe (yöneliş) talipli tarafından olduğu için tavassuta ihtiyaç vardır.

Cezbenin kendisi tavassuta ihtiyaç duymasa da, cezbe yolunun tamam olması için seyr u süluk gereklidir. Seyr u süluk cezbe yoluna katılmamış ise, o cezbe tam değil, eksiktir.



Aziz Dostum,

Üveysilik demek, zahirdeki şeyhini inkar etmek demek değildir. Üveysi demek, terbiyesinde ruhanilerin de katkısı var demektir. Hace-i Ahrar, batında Şah-ı Nakşibend ruhaniyetinden yardım gördüğü halde zahiri şeyhi vardır. Hace Nakşibend de zahir şeyhi olmasına rağmen batında Abdulhalik Gucduvani Hz.lerinden yardım görmüş ve ona üveysi denilmiştir. Hele de üveysi olmakla beraber zahir şeyhini de kabul eden bir kimsenin, yalan ve bühtanla zahir şeyhini inkar ettiğini söylemek korkunç bir insafsızlıktır!

Abdulkadir Ayçiçek Tercümesi:

Müridlerin yolu için: inabe yolu demiştir. Muradların yolu için de şöyle demiştir İçtiba yolu...

Bu manada bir Ayet-i Kerime meali şöyledir:

Allah dilediğini ona içtiba eder..” “Seçip çeker...” “İnabe edenleri” “dönenleri” ona hidayet eyler.” “42/13”

Evet, içtiba yolu, asaleten Enbiyaya mahsustur. Ümmeti için de, sair (başka) kemalat gibi, onlara tebaiyetle (uyma, tâbî olma, bağlanma ile) vardır. Onun mutlak olarak Enbiyaya mahsus olduğu ve ümmetin dahi ondan yana asla bir nasibi olmadığı manası yoktur. Zira, böyle bir şey vaki değildir.

Tavassutun oluşunu ve Tavassutun olmayışını beyan edelim. İyi dinlemek gerek. Bilesin ki

Cezbe yolunda, cezbe ve cerr, matlub canibinden olduğuna ve inayet-i ilahiye dahi, talimin haline tekeffül ettiğine göre zaruri olarak vasıta kabul edilmez.

Sülük yolunda ise, inabe talip canibinden olduğuna göre; onda vasıtaların bulunması gereklidir.

Cezbenin kendisinde, her ne kadar vasıtalara ihtiyaç yok ise de; lakin cezbenin tamama ermesi, süluke (Tarikat yolculuğuna) bağlıdır.



Ey mahdum,

- Üveysiyet... demek, zahir Şeyhi inkar etmek değildir. Üveysi, öyle bir şahıstır ki ruhani zatların, onun terbiyesinde dahli vardır. Hace Ahrar’ı görmez misin? Hace Bahaeddin Nakşibend sırrı mukaddes olsun Hz.’nin ruhaniyetinden yardım aldığı için kendisine:

- Üveysi... denmiştir. Hem de zahir Şeyhi var iken...

Aynı şekilde Hace Nakşibend - sırrı mukaddes olsun Hz.’nin ruhaniyetinde imdad aldığı için, kendisine:

- Üveysi... denmiştir. Hem de zahir Şeyhi var iken.

Bilhassa, bir kimsede; Üveysiyet olduğu halde, Şeyhini de ikrar eder. Böyle bir şeyden muradı dahi, Şeyhi inkar saymak, yalandır, bühtandır; acayip bir insaftır.



Şunun bilinmesi gerekir, Cezbe için mutlak sülük (Tarikat yolculuğu) gereklidir. Amma, cezbenin sülükten evvel veya sonra olması müsavidir. Ne var ki fazilet, cezbenin sülükten evvel olmasındadır. Bu durumda, sülük, cezbenin hizmetinde olur. Cezbenin sonraya kalması halinde ise, sülük cezbenin mahdumu olur. Zira bu durumda, cezbe ancak sülük devleti ile müyesser olmaktadır. Amma cezbenin önde olmasında böyle bir durum yoktur. Bu hale göre binefsihi “galip salik” davet edilen ve matlub olur. Bunun için de muraddır. Öbürü de mürid. (532. Mektup)


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Ne Nedir: İçtiba-İnabe. Cezbe-Süluk. Murad-Mürid.
MesajGönderilme zamanı: 08.11.09, 18:08 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Seyr u süluk nedir? Ya da kısaca süluk nedir:

Kelime anlamı bir yola, bir mesleğe girmek demektir. Belli bir gruba girme, bir yolu tâkip etme, bir tarîkata bağlanma, mânevî terakkî mertebelerinde devam etme gibi anlamları vardır...

İmam Rabbani Hazretleri, değişik mektuplarında Süluk ile ilgili şunları da bildirmiştir. Bazılarını zikretmekle süluk’un anlamının az da olsa kavranılabileceğini ümid ediyorum:

“Şanı büyük mutlak mürşid olan Yüce Hak, üstün teveccüh bereketi ile bana şu ikramda bulundu: Cezbe ve süluk terbiyesi..”

“Burası, tam tekmil makamıdır; sülukun tamama ermesinden sonra, oraya vasıl olunur. Sülukunu tamamlamayan meczubun (cezbe sahibinin) burada alacağı haz yoktur.”

“Şu da bir başka Hakikattir: Cezbesi, sülukunu geçen herkes, sevilenlerden olamaz. Ama sevgililer arasına girmek için, cezbenin takaddümü (daha önde olması) şarttır”

“Her ne kadar seyr-i illallah yolunun tamam olması ile süluk tamamlanmış olsa dahi; cezbenin gereği ve bölünmez parçaları sayılan cinsten bir şeyler kalmıştı”

“Ümid odur ki Allah Teala onları, cezbe cihetinin tamam olmasından sonra, süluk devleti ile şerefyab eyler.”

“Süluku olmayan meczuplara gelince.. Bilhassa kalb erbabı olarak, kalblerin sahibi Zata ulaşmaları süluka bağlı bir durumdur.”

Sülukten maksad nedir? Bundan maksad, icmal (tafsilatsız, genel) yollu olan Marifeti tafsile (etraflıca bilgiye) dökmektir ; istidlali olanı (delile dayalı, Kitap ve Sünnetin bildirdiğini) de keşfe getirmektir. (bizzat görmek ve elde etmektir)

“Seyr-i illallahın tamamını, Afaka mensub olan bu seyrin tamamındadır, diye anlattılar. Fenayı dahi, bu seyre bağlı kıldılar. Bu seyirden dahi, ‘Süluk’ diye tabir ettiler. Bundan sonra bir seyir vaki olur ise onun ismine de ‘Enfüsi’ ismini verirler.. Bunun için dahi şöyle denir, ‘Seyr-i Fillah’. Bekabillahı dahi, bu yerde sabit görürler.. Sülukten sonra cezbenin husulünü dahi bu makamda sabit görürler..”

“Bu fakir’in sülukü ile müşerref olduğu yol, cezbeyi ve sülukü cami (kendinde toplayıcı) bulunmaktadır. … Anlatılan manalar açısından bakılınca hiç şüphe edilmeye ki bu tarikat, vusüle (Allah’a kavuşmaya) en yakın olandır. Hatta derim ki Bu tarikat, elbette vuslata erdirir; onda vuslata ermeyişin ihtimali yoktur. Bunun için de Allah Teala’dan istikamet dileyip ondan fırsat taleb edilmelidir. Tarikat-ı Nakşibendiyye elbette vuslata erdirir.. Bunu ancak şunun için dedim: Bu tarikatın ilk adımı cezbe olup o dahi vusül dehlizidir. (kavuşma geçididir) … Bu yol, Enbiyanın yoludur. O büyükler, değişik derecelerine göre bu yoldan vuslat menzillerine ermişlerdir. … Şeyhlerim, hidayet edenlerim ve Allah Teala’ya ulaştıran delillerim o zatlardır. Bu yolda gözlerim, onların vesilesi ile açıldı. Bu gibi sözleri etmeye, onların vasıtası ile dilim vardı. Bu tarikatta, ELİF BA dersini onlardan aldım. Mevleviyet melekesini, onların mübarek teveccühleri ile tahsil ettim. Eğer bir bilgim var ise, onlara uymaktan ileri gelmektedir. Eğer bende bir Marifet var ise, o da onların iltifat eserleri olmaktadır. … İnsanların, erbainlerde alamayacağını, onların bir nazarı ile aldım. İnsanların, seneler içinde elde edemeyeceğini, onların bir cümlesi ile buldum. … Pek güzeldir Nakşibendilerin yolculukları; Sessizce ulaştırırlar hareme yolcuları…”

“Bu dört erkanın haricinde Velayet için Nübüvvet kemalatının mebdeleri ve mukaddimeleri vardır. Velayet eli, bu üstün ağaca uzanmaktan yana kusurludur. Bu devlete erenlerin pek çokları, Enbiyanın Ashabı oldu.. Sair ümmetlerden dahi bu devlete azdan az erenler tebaiyet ve veraset yolu ile erdi. Yani: Enbiyaya uyarak.. Onların varisi olarak.. Onlara salat ve tahiyyat.

O zatlar, cezbeyi ve sülukü dahi cami olan bu yola girerek, nice uzun menziller kat ederek, adımlarını sülukün ve cezbenin dahi ötesine attılar; zılal dairesinden dahi tamamen çıktılar. Enfüsü ve afaki dahi arkalarında bıraktılar.”

Sülukten ve cezbeden maksud, nefsin düşük huylardan ve rezil vasıflardan temizlenip tasfiye edilmesidir. Bütün bu kötülüklerin başı, nefis ile alakalıdır; onun muratlarını ve arzularını tahsil (edinme) cihetine gitmektir. Böyle olunca da mutlaka seyr-i enfüsi gerekli olacaktır. Bu seyir olmadan, kötü sıfatlardan geçip güzel huylara intikal etmenin yolu yoktur.”

“Kelime-i tayyibe, Tarikatı, Hakikati ve Şeriatı tazammun etmektedir (içine alır). Salik, nefy “LA” makamında olduğu süre, kendisi tarikat makamındadır. Bu nefy işinden tamamen fariğ olur (boş kalır), bütün ağyarı nazarından siler, tarikatı itmam edip (tamamlayıp) fena makamına vasıl olur, nefyden sonra ispat “İLLA” makamına gelir ve sülukten cezbeye meyleder ise, Hakikat mertebesinde tahakkuk ederek, beka ile ittisaf etmiş olur.

İşte anlatılan nefy ve ispat, bu tarikat ve hakikat, bu fena ve beka, bu süluk ve cezbe ile velayet ismi doğruluğu bulur. Nefis ise, emmare olmaktan çıkıp itminana meyleder. Pak ve temiz bir hale gelir.

Velayet kemalatı, bu kelime-i tayyibenin birinci kısmı olan nefy ve ispata bağlıdır. Bu kelime-i mukaddeseden ikinci kalan cüz ise, Hatemü’r- rüsul Resulullah Efendimizin risaletini ispat etmektedir. Ona ve aline salat ve selamlar olsun.

Bu son ikinci cüz, şeriatı tahsil edip onun kemalini sağlamaktadır.

Başta ve ortada, şeriattan yana her ne nasıl olur ise, o şeriatın sureti, ismi ve resmidir.

Şeriatın hakikati bu yerde husule gelir ki o Velayet mertebesinin husulünden sonra olmaktadır. Nübüvvet kemalatına gelince ki o, tebaiyet ve verasetleri ile Enbiyanın kamil olan tabilerine olmaktadır; bu dahi yine bu yerde olmaktadır.

Velayeti hasıl eden tarikat ve hakikata gelince, her ikisi de, şeriatın hakikatini ve Nübüvvet kemalatını tahsil için olan şartlar arasındadır.”

“Mukarrebun amelleri arasında sayılan müptedinin zikri, kamil ve mükemmel Şeyhten alınandır. Amma, maksadı, tarikata süluk olmalıdır. Aksi halde zikir, Ebrar amelleri arasına girer.”

“Kalbin sahibine kavuşmak için süluk yapmak lazımdır.”

“Bu yüksek yola (Nakşibendiye’ye) süluk etmek, girip ilerlemek, yol gösteren Mürşid-i Kamili sevmeye bağlıdır. O Mürşid, “Seyr-i muradi” ile yani çekilerek, bu yoldan geçirilmiştir. Kuvvetle çekilerek, bu kemalata kavuşturulmuştur. Onun bakışları, kalb hastalıklarına şifadır. Onun teveccühü, yani sevgisine kavuşmak, manevi hastalıkları giderir. Böyle kemal sahibi bir zat, zamanının imamıdır. Asrının halifesidir. Kutublar ve büdela onun bulunduğu makamın zıllerine kavuşmak için can verirler. Evtad ve nüceba, onun kemalatı denizinden bir damlası ile doyarlar. Onun hidayetinin ve irşadının nuru, güneş ışıkları gibi, o istese de, istemese de, herkese gelmektedir.”

“Allah Teala, biz fakirleri, imanımızı, itikadımızı Ehli Sünnet ve’l Cemaat alimlerinin bildirdiklerine göre düzelttikten sonra, Sıddıktan gelen yola süluk etmekle şereflendirdi. Bizleri, o büyüklerin mensubları yaptı. Bu fakire göre, bu yolda bir adım ilerlemek, başka yollarda yedi adım ilerlemekten daha faydalıdır. Peygamberlere uyarak ve varis olarak, onların kemalatına kavuşturan yol ancak bu yüksek tariktir. Başka yollar, Velayetin kemalatının sonuna ulaştırır. Oradan Peygamberlik kemalatına kavuşturan yol açılmamıştır. Bunun içindir ki bu fakir kitaplarımda ve mektuplarımda, bu büyüklerin yolunun, Ashab-ı Kiramın yolu olduğunu yazdım. Ashab-ı Kiram veraset yolu ile, Peygamberlik kemalatından çok şeylere kavuştukları gibi, bu yolun sonuna varanlar da, onlara uydukları için, o kemalattan çok şeylere kavuşurlar. Bu yolun başında ve ortasında olanlar, sonunda bulunanları çok sevdikleri için, ‘Kişi, sevdiği ile beraber olur’ Hadis-i Şerifindeki müjdeye kavuşurlar.”


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Ne Nedir: İçtiba-İnabe. Cezbe-Süluk. Murad-Mürid.
MesajGönderilme zamanı: 08.11.09, 18:48 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 19.09.09, 21:50
Mesajlar: 105
çarpıtmayalım...

532. mektubun içinde "suluk" un ne olduğu alenen yazılmıştır...

yani birinci mesajının içeriği olan mektubunda İmamı Rabbani suluk derken ne kasdettiğini açıkça yazmıştır...

hatta sonra "hanut" lardan bahsetmiştir...ki bunları cezbesi olup ta suluku olmayanlara örnek olarak getirmiştir...burada süluktan kasıt "ŞERİAT-I MUHAMMEDİYE" dir...

Resim


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Ne Nedir: İçtiba-İnabe. Cezbe-Süluk. Murad-Mürid.
MesajGönderilme zamanı: 08.11.09, 18:58 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Mektubat’ta Murad kullar ile ilgili kimi açıklamalar:

“Zira Peygamberler seçilmiş zatlardır. Muhabbet cezbesinin zinciri azar azar onları çeker ve şanı büyük Allah’ın yakınlığına ulaştırır. Hem de, kendilerinden gelen bir meşakkat olmadan.

O yolda ki yüce Sultan Allah’ın yakınlık derecelerine vuslat için riyazete ve mücahedeye ihtiyaç duyulur; bu yol, inabe ve irade yolu olup müridlere göre bir yoldur. İçtiba yolu ise, murad olanların yoludur.

Müridler, meşakkat ve mihnetle ayakları ile giderler.

Muradlar, izaz ikram ile menzil-i maksuda alınıp taşınırlar. Kendilerinden gelen hiçbir mihnet olmadan, büyük derecelere ulaştırırlar.

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki riyazet ve mücahedeler, inabe ve irade yolunun şartları arasındadır. Amma bunlar, içtiba yolunun şartları arasında değildir. Bununla beraber faydadan hali de değildir. Mesela bir kimseye, parça parça taşınarak götürülme işi hasıl olunca, bu arada kendisinden de, bir miktar gayret olur ise, hiç şüphe edilmeye ki bunun gidişi, kendisinden hiçbir çaba çıkmayandan daha çabuk olur. İsterse, zaman zaman tek başına çekilmek, iki taraflı çekilme işinden daha kuvvetli ve daha faydalı olduğu caiz olsun.

Hülasa, içtiba yolunda, sa’y “çaba harcamak, çalışmak” kemalli mana da vusül için şart değildir. Tıpkı vusülün kendisine şart olmadığı gibi.

Evet, bunda fayda ihtimali, bazı mahallerde olsa dahi vardır.”

Ben, Allah’ın müridiyim hem de Allah’ın muradıyım.

Müridlik Silsilem dahi, arada vasıta olmadan, yüce Allah’a muttasıldır. (ulaşır)

Elim, yüce Allah’ın eli yerine naib-i menabdır (elim Onun eline ulaştırır).

Yine müridliğim, çok vasıtalarla Allah’ın Resulü Muhammed’e ulaşmaktadır. Allah Teala, ona salat ve selam eylesin. Onunla aramda:

a- Naksibendiye Tarikatında, yirmi bir “21” aracı (vasıta) vardır.
b- Kadiriye Tarikatında yirmi beş “25” aracı vardır.
c- Çeştiye Tarikatında, yirmi yedi “27” aracı vardır.

Daha önce de anlatıldığı gibi, Allah Teala ile müridliğim hiçbir vasıta “aracı” kabul etmez.”

“Ben, her ne kadar Üveysi isem de, lakin benim hazır nazır mürebbim vardır.

Nakşibendiye tarikatında Şeyhim her ne kadar Abdulbaki ise, - Allah ondan razı olsun lakin terbiyeme tekeffül eden o sanı yüce nimeti bol Baki’dir.

Ben, fazl ile büyüdüm; içtiba yolundan götürüldüm.

Silsilem, Rahmani Silsile olup ben, Abdurrahman’ım, Rabbim de Rahman’dır. Onun şanı büyük ihsanı her şeye şamildir.”


“Şüphesiz sonsuz hüzün, daimi tefekkür imdada ve yardıma gelir; işin sonunda murad olan iradesi ile mürid olur. Mahbub ise, muhib ve sevilen zatın muhabbeti ile mübtela olur.

Üstte anlatılan manada, Resulullah Efendimiz aleyhisselamın hali bilinen bir durum.. Zira onun: Murad olma, mahbub olma makamı var iken; mürid ve muhib oldu. Şüphesiz bu halini de kendisi anlattı. Kaldı ki o: Daimi bir hüzün ve tefekkür içinde idi.”

“Zilhicce ayında, derecelerden indirerek “Kalbin Velayeti” makamına kadar getirdiler. Burası, başkalarını yükseltebilmek ve irşad etmek makamıdır. Fakat bu makam için daha tamamlayıcı ve olgunlaştırıcı şeyler lazımdır. Farisi mısra tercümesi:

Buna ne zaman kavuşulur, iş kolay değildir.

Muradlardan olup, o kadar çok konaklardan geçirdiler ki müridler, isteyiciler, Nuh aleyhisselamın ömrü kadar çalışsalar buna kavuşamazlar. Böyle ilerlemek yalnız istenilenler için olsa gerek. Müridler bu yola adım bile atamazlar. Çünkü efradın çıkabilecekleri makam, asıl olan makamların başlangıcıdır. Efradın çoğu buraya yol bulamaz bile. Bu, Allah Teala’nın öyle bir ihsanıdır ki dilediğine verir. Allah Teala büyük ihsan sahibidir. İrşad ve tekmil mertebelerinde durup kalmanın sebebi budur. Nurun bulunmaması da, gayb karanlığının yayılmasından ileri gelmektedir. Başka bir sebeb yoktur. Herkes, kendi hayallerinden bir şeyler söylüyor. Bunlara kıymet vermemelidir

“Bu yüksek yola (Nakşibendiyeyye) süluk etmek, girip ilerlemek, yol gösteren Mürşid-i Kamili sevmeye bağlıdır. O Mürşid, “Seyr-i Muradi” ile yani çekilerek, bu yoldan geçirilmiştir. Kuvvetle çekilerek, bu kemalata kavuşturulmuştur. Onun bakışları, kalb hastalıklarına şifadır. Onun teveccühü, yani sevgisine kavuşmak, manevi hastalıkları giderir. Böyle kemal sahibi bir zat, zamanının imamıdır. Asrının halifesidir. Kutublar ve büdela onun bulunduğu makamın zıllerine kavuşmak için can verirler. Evtad ve nüceba, onun kemalatı denizinden bir damlası ile doyarlar. Onun hidayetinin ve irşadının nuru, güneş ışıkları gibi, o istese de, istemese de, herkese gelmektedir. Fakat, istediklerine daha çok gönderir.”

“İtikadı ve ameli doğrulttuktan, bu iki kanadı ele geçirdikten sonra, Allah Teala’ya yaklaştıran yolda ilerlemek sırası gelir. Zulmani ve nurani konakları aşmaya başlanabilir. Fakat şunu iyi bilmelidir ki böyle konakları aşarak yükselebilmek ancak, yolu bilen, yolu gören, yol gösteren, kamil “yetişmiş” ve mükemmil “yetiştirebilen” bir Mürşid-i Kamilin teveccühü ve tasarrufu yani idare etmesi ile olabilir. Bunun bakışları, kalb hastalıklarına şifa verir. Onun teveccühü, yani kalbini bir kimseye çevirmesi, kötü, çirkin huyları insandan siler, süpürür. Bunun için önce, bir Mürşid-i Kamil aranır. Allah Teala, lutf ve ihsan ederek, bunu tanıtırsa, bunu tanımayı en büyük nimet bilmelidir. Ondan ayrılmamalıdır. Ona ve bütün emirlerine uyulur. Abdullah-i Ensari buyuruyor ki “Ya Rabbi! Dostlarını nasıl yaptın ki onları tanıyan, sana kavuşuyor. Sana kavuşamayacaklar, onları tanıyamıyor”. Kendi arzu ve isteklerinden geçer. Onun isteklerine uyar. Hiçbir isteği kalmaz. Ona tabi olmaya canla, başla uğraşır. Saadetini, onun emirlerini yapmakta bilir. Uyduğu Mürşid-i Kamil de, istidadına elverişli olan vazifeyi, buna emir eder. Zikri veya teveccühü, yahud murakabeyi işaret eder. Yalnız sohbetin kafi olacağını anlarsa, yalnız bunu emir eder. Bir kamil ve mükemmilin sohbeti ele geçerse, Tasavvuf yolunda ilerleten şartlarından hiçbir şarta, artık lüzum kalmaz. Talibin haline uygun gördüğünü, ona emir eder.

Şartlardan bazısında kusuru olursa, onun sohbeti, bu eksiklikleri tamamlar. Teveccühü, kusurlarını giderir. Böyle bir sohbet ile şereflenemeyen bir kimse, eğer muradlardan, seçilmişlerden ise, onu çekerler. Sonu olmayan lutflarla, onun işini bitiriverirler.

Kendisine lazım olan her şartı, her edebi ona bildirirler. Tasavvuf yolunda ilerlemesi için, eski büyüklerden bazısının ruhlarını ona rehber, vasıta yaparlar. Çünkü, Allah Teala’nın adet-i ilahiyyesi şöyledir ki bu yolun konaklarını aşabilmek için, büyüklerin ruhlarını vasıta, sebeb kılmıştır. Bu kimse, eğer müridlerden ise, bunun işi, Mürşid-i Kamilsiz tehlikeli olur. Mürşid-i Kamil buluncıya kadar, Mürşid-i Kamile kavuşturması için, Allah Teala’ya yalvarmalıdır. Tasavvuf yolunda gözetilmesi lazım olan şartları da öğrenmesi ve bunlara riayet etmesi lazımdır”

“Bu yolun salikleri ikiye ayrılır:

Ya mürid olurlar, yahud murad olurlar. Murad olanlara müjdeler olsun! Cezb ve muhabbet yolundan, bunları durmadan çekerler. Aradıklarına ulaştırırlar. Lazım olan her edebi, pir yardımı ile veya arada pir olmadan, bunlara öğretirler. Yanıldıkları zaman, haber verirler. Ondan dolayı birşey yapmazlar. Eğer Mürşid-i Kamile ihtiyacı olursa, kendisi aramadan, uğraşmadan ona kavuştururlar. Kısaca, Allah Teala’nın sonsuz olan ihsanı, onun her zaman imdadına yetişir. Sebeb yaratarak veya sebebsiz olarak, işini görürler. Şura Suresi ON ÜÇüncü Ayetinde mealen, “Allah Teala, dilediğini seçerek kendine kavuşturur” buyuruldu.

Talib olanların, arada vasıta olmadan kavuşmaları çok güçtür. Cezbe ve süluk nimetlerine kavuşmuş olan, Fena ve Beka ile şereflenmiş olan, “Seyr-i İlallah” ve “Seyr-i Fillah” ve “Seyr-i anillah-i billah” ve “Seyr-i fil eşya’i billah” yollarını geçmiş olan bir vasıtanın yardımı lazımdır. Bunun cezbesi, sülukünden önce olmuş ise ve muradlardan olarak yetiştirilmiş ise, bulunmaz bir nimettir. Onun sözleri, ölmüş kalbleri diriltmek için devadır. Bakışları şifadır. Taş kesilmiş kalbler, onun muhabbetine kavuşmakla yumuşak olur. Böyle devletli bir Mürşid-i Kamil ele geçmezse, meczub olan salik de, büyük bir nimettir. Bu da talibleri yetiştirebilir. Onun yardımı ile, Fena ve Beka nimetine kavuşurlar.”

“İsimlerin, sıfatların ve fiillerin zılali (gölgeleri) olduğuna göre; bu mahbubiyetin zilali (gölgeleri) dahi asıllarının tavassutu ile, murad ve mahbub sınıfına dahil olan Evliyanın nasibi olmaktadır. Nitekim, bu zılalin muhibbiyeti dahi mürid ve muhib sınıfına dahil Evliyanın nasibidir.”

“Üstte anlatılan devlet, Peygamberlere mahsustur. Gaybe iman, bu büyük zatların nasibidir; hem de asaleten. Onlara salatlar ve selamlar olsun. Ayrıca, tebaiyet ve veraset yolu ile, hakkında murad olunan kimse, bu şerefle müşerref olur”

“Üstte anlatılan kemal, Enbiyaya mahsustur. Onların tümüne Allah’ın salatı ve selamları olsun. Zira, beşerin havassı olarak murad olan onlardır, bir de, teahiyet ve veraset yolu ile, bu büyük devlete erme müjdesini alanlar vardır.

Anlatılan devletin Peygamberlerin Ashabında husule gelmesi, onun sohbeti ile pek çok ve pek ziyade olmuştur. Onlara salat ve selam olsun. Her ne kadar az, hatta azdan da az olsa dahi, Ashabın dışında bu devlete müşerref olan vardır.”

“Bu büyük devletin sahipleri asaleten Enbiyadır. Bu büyüklere tebabıyet ve veraset yolu ile ümmetlerinden bazıları dahi onunla müşerref olurlar. Amma, kendisi için murad olunan kimse ise...

Bu devlet, Enbiyanın Ashabında, Enbiyanın sohbeti bereketi ile pek ziyade ve pek çoktur.

Ashabın zamanından sonra, bu devlet azaldı. O kadar ki aradan uzun asırlar geçtikten sonra, tebaiyet ve veraset yolu ile bir kimse onunla müşerref olur ise, büyük bir ganimettir; kibrit-i ahmerdir. Bu şahıs dahi, ashab-ı kiram zümresine dahildir. Allah onlardan razı olsun. Sabikun zümresinden sayılır.

Bu Nisbet-i Aliyyenin sahibi, matlup merkez devleti ile mümtazdır, isterse, merkezin kendisinin mertebeleri olsun. Ne var ki o sebat devleti müşerreftir.”

“Bela, müridlerden çok, murad olanlarda vardır. Bu mana icabıdır ki muradların ve mahbubların reisi olan Resulullah Efendimiz aleyhisselam şöyle buyurdu: ‘Bana olan eziyet gibi, hiç bir Peygambere eza olunmamıştır.’ ”

Seyr-i müridi ve seyr-i muradi manalarından her biri, o seyrin sahibinin vicdanına taalluk eder. Başkasına taalluk olan bir emirin ilzamı değildir. Mana böyle olunca, onun ispatı için, hüccet ve burhan talebine Hacet yoktur.

Mana yukarıda anlatıldığı gibi olmasına rağmen; Subhan Allah bir şahsa kudsi bir kuvvet ihsan eylediği zaman; o seyir sahibinin hal ve vaziyetlerini mülahaza eder ise, kendileri ile imtiyaz bulduğu feyizleri, bereketleri, ilimleri ve maarifi de o müşahede edince mümkündür ki şu hükmü ver:

- O kimsenin seyri, muradi bir seyirdir.

Hem de hiçbir delile ihtiyaç duymadan... Tıpkı ay nurunun güneş nurundan istifade yollu gelişine dair yapacağı hüküm gibi. Yani ayın güneşe yakınlığını, ondan uzaklığını, onun mukabilinde oluşunu ve onunla içtimam mülahazadan sonra... İsterse bu mana, idrak erbabının gayrına malum olmasın.

Hazreti Şeyhimiz, bu Fakir’in seyir halinin evvellerinde, şöyle demişti:

- Onun seyri, muradi seyirdir...”

“Vasıl olan muradlardan her birinin seyri, içtiba yolu üzeredir. İçtiba yolu ise, yalnız Enbiyaya mahsus değildir. Onlara selam. Bu manayı, AVARİF nam kitabın yazarı tasrih etmiştir. … Müridlerin yolu için: inabe yolu demiştir. Muradların yolu için de şöyle demiştir İçtiba yolu... ”

Murad olanların başı, mahbub olanlar reisi, Allah’ın Resulü Muhammed’dir. Allah Teala, ona salat ve selam eylesin.”

“Bu yüksek yola süluk etmek, girip ilerlemek, yol gösteren Mürşid-i Kamili sevmeye bağlıdır. O Mürşid, “Seyr-i muradi” ile yani çekilerek, bu yoldan geçirilmiştir. Kuvvetle çekilerek, bu kemalata kavuşturulmuştur. Onun bakışları, kalb hastalıklarına şifadır. Onun teveccühü, yani sevgisine kavuşmak, manevi hastalıkları giderir. Böyle kemal sahibi bir zat, zamanının imamıdır. Asrının halifesidir.”

“Bir kamil ve mükemmilin sohbeti ele geçerse, Tasavvuf yolunda ilerleten şartlarından hiçbir şarta, artık lüzum kalmaz. Talibin haline uygun gördüğünü, ona emir eder.

Şartlardan bazısında kusuru olursa, onun sohbeti, bu eksiklikleri tamamlar. Teveccühü, kusurlarını giderir. Böyle bir sohbet ile şereflenemeyen bir kimse, eğer muradlardan, seçilmişlerden ise, onu çekerler. Sonu olmayan lutflarla, onun işini bitiriverirler.”

“Kendisine lazım olan her şartı, her edebi ona bildirirler. Tasavvuf yolunda ilerlemesi için, eski büyüklerden bazısının ruhlarını ona rehber, vasıta yaparlar. Çünkü, Allah Teala’nın adet-i ilahiyyesi şöyledir ki bu yolun konaklarını aşabilmek için, büyüklerin ruhlarını vasıta, sebeb kılmıştır. Bu kimse, eğer müridlerden ise, bunun işi, Mürşid-i Kamilsiz tehlikeli olur. Mürşid-i Kamil buluncaya kadar, Mürşid-i Kamile kavuşturması için, Allah Teala’ya yalvarmalıdır.”


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Ne Nedir: İçtiba-İnabe. Cezbe-Süluk. Murad-Mürid.
MesajGönderilme zamanı: 09.11.09, 00:51 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Ruhan yazdı:
Aracılığın (tavassutun, araya vasıta girmesi) ve aracısızlığın (araya vasıta girmemesi) gerçeğini açıklayalım. Tavassut ile tavassutun kalkması konularının anlaşılması için açıklamaların gayet güzel dinlenmesi gerekir. Tavassutun oluşunu ve Tavassutun olmayışını beyan edelim. İyi dinlemek gerek. Bilesin ki:

Cezbenin kendisinde her ne kadar vasıtalara ihtiyaç yok ise de, lakin cezbenin tamam oluşu da Süluka (Tarikat yolculuğuna) bağlıdır. Süluk, tevbe, zühd ve diğer şeylerle beraber cezbeye katılmazsa o cezbe tamam olmaz.

Üveysilik, zahir Şeyhi (Mürşid-i Kamili) inkar etmek değildir. Çünkü üveysi öyle bir şahıstır ki onun terbiyesinde ruhanilerin etkisi vardır. Görmüyor musun? Hace Nakşibend efendimiz Hace Abdulhalik Gucduvani Hz.lerinin ruhaniyetlerinden yardım almakla birlikte, zahir Şeyhi (Seyyid Emir Külal Hz.) olmasına rağmen üveysi olmuştur.


(532. Mektup)


Yukarıya bir kısmını alıntıladığımız tavassutun (arada vasıtanın) oluşu ya da olmayışı açıklamaları, İmam Rabbani Hz.lerine yapılan kimi itirazlar neticesinde o itirazların halledilmesi için yazılmış bir Mektuptandır. Cilve-i İlahidir. İmam Hz.lerinin, daha önceden kullandığı "müridim" "hem de muradım" diye başlayan 499. Mektuptaki ifadelerine itiraz eden olmuştur. 532. Mektup baştan aşağıya okunursa bu husus daha iyi anlaşılacaktır. İmam Hazretleri de bu hususları açıklarken "güzel ve iyi dinleyin" "işin gerçeği şudur ki" diyerek yukarıdaki nihayi izahı getirmiştir. Bu izahat mürid-murad, içtiba-inabe, cezbe ve süluk çerçevesinde yapılabilecek bütün tartışmaları bitirmiş ve işin aslı nedir açık bir biçimde ortaya koymuştur. O yüzden bu izahatı en başta vermiş bulunduk, halbuki ilk izahat bir neticeydi.

Bu izahatı bizim daha kolay anlayabileceğimiz bir kalıba döker isek:

Evvela;

Bir kimse seçilmiş murad kullardan, üveysilerden dahi olsa onun Cezbesinin yani Allah tarafından Allah'a çekilmesinin tamamlanabilmesi için mutlaka Seyr u Süluka girmesine de ihtiyaç vardır. Üveysilik demek, zahir ve batın Mürşid-i Kamillerden, Tarikat-ı Muhammediyye'den uzak kalmak ve onları inkar etmek demek değildir. Hatta cezbe sahibi meczupların, kalblerin sahibi Zata ulaşmaları ancak süluka bağlıdır. Süluksuz Allah'a vuslat olmaz. Bu söylediklerimizin en kesin ispatı Ubeydullah Ahrar Hz., Şah-ı Nakşibend Hz. ve İmam Rabbani Hz.'nin kendisidir. Zira, Mektubatta bahsedilen özel kullara bunlar örnek verilmiş ve denilmiştir ki; her ne kadar murad, sevilmiş seçilmiş, Peygamberlerin yolu olan içtiba edilmiş kimseler dahi olsalar bunlar zahirde bir Şeyh-i Kamilden ve Tarikatten uzak durmuş değillerdir.

Bunlardan başka muradlar, içtiba yolundan çekilenler bahsinde en başta Peygamber Efendimiz, diğer Peygamberler ve Ashab-ı Kiram efendilerimiz zikir edilmiştir. Mehdi As. ile ilgili kısımlar dahi bu zikretmeye dahildir. (Mehdi As'ın Nakşibendi Tarikatından olabileceğine işaret edilmiştir.)

Tekrar etmekte fayda var: Azdan az, azınlık, çok az kimseye, çok az büyüğe nasip edilmiş bir nimet bahsinde: Şah-ı Nakşibend efendimiz, Ubeydullah Ahrar Hz., İmam Rabbani Hz. örnek veriliyor. Dikkat edelim ve bunların dahi hem İmam Rabbani Hz.lerinin şehadetiyle hem de yakin bir bilgi olarak süluksuz, Tarikatsız olmadığı ortadadır.

Bu anlatılanların ışığında günümüzün anlaşılmasında ciddi zihin kaymalarına uğramış olanlarımız vardır. Mürşid-i Kamillerden, Tarikattan uzak ve hatta onları küçümseyecek denli onlardan soğuk cemaat kalabalıklarını, azdan az muradlardan, Peygamberler gibi içtiba yolundan gidenlerden, cezb edilenlerden, tavassutsuz (vasıtasız) vasıl olanlardan saymak, eğer iyi niyetle yapılıyorsa ciddi bir zihin kaymasının sonucu olabilir ancak. Öyle ya Şah-ı Nakşibend efendimiz, Ubeydullah Ahrar Hz., İmam Rabbani Hz. nerededir, zamane cemaat kalabalıkları nerededir? İyi niyet yok ise zaten durumları daha çetindir...

İkincisi, İmam Rabbani Hz.leri ister muradlardan olsun, ister müridlerden olsun, bir kimsenin Nakşibendi Tarikatına girmesini tavsiye etmiş, muradlığın-müridliğin, cezbe ve sülukun, içtiba ve inabenin bütünüyle bu Tarikatte toplandığını haber vermiştir. Yukarıdaki alıntılarda vardı: "Bu fakir’in sülukü ile müşerref olduğu yol, cezbeyi ve sülukü cami (kendinde toplayıcı) bulunmaktadır", "Bu tarikat, elbette vuslata erdirir", "Bu yol, Enbiyanın yoludur", "Velayeti hasıl eden tarikat ve hakikata gelince, her ikisi de, şeriatın hakikatini ve Nübüvvet kemalatını tahsil için olan şartlar arasındadır", "Mukarrebun amelleri arasında sayılan müptedinin zikri, kamil ve mükemmel Şeyhten alınandır", "Peygamberlere uyarak ve varis olarak, onların kemalatına kavuşturan yol ancak Nakşibendi tarikidir", "Nakşi büyüklerinin yolu, Ashab-ı Kiramın yoludur". Bütün bu ifadeler, verilen haberi ve tavsiyeyi göstermektedir.

Öyleyse, muradlık ya da müridlik iddia sahipleri, kimler ise eğer Tarikata bağlanmamışlarsa bu iddia ve davaları boştur. Kuru bir söz, bir etiketten ibarettir. Muradlardan olanın Muradların yoluna girmesi gerekirdi. Hem bir insan, "murad" (seçilmiş, sevilmiş) olduğunu kendisi mi takdir edecektir ki kendi ahirini de ona göre ayarlayabilsin? Ya da işi bir takım tevafuki neticelere bağlayarak oturup beklesin? Böyle bir dava olabilir mi? Muradlık davası boşunadır.

Üçüncüsü, İmam Rabbani Hz.lerinin ifadelerinin kendi yollarından başkasını kastetiğine, zamanımızda kimi cemaatlere mesela Nurculara işaret ettiğine dair ne Mektubat-ı Rabbani'de ne de başka muteber bir kaynakta açık bir yazı ya da açık bir beyan vardır. Hiç bir dayanağı yoktur. Bir takım indi mülahazalar ile böyle açık bir delil varmış gibi yazıp çizmenin sadece sahiplerine bir takım şahsi tatminler sağlamasından başka bir yararı da yoktur. Böyle davrananlara İmam Hazretlerinin yukarıya aldığımız ilgili Mektubundaki şu ifadesi bir ikazdır: "Herkes, kendi hayallerinden bir şeyler söylüyor. Bunlara kıymet vermemelidir"

Dördüncüsü, bu forumda da yazan bir arkadaşımızın, bundan 2 sene öncesinde kendi anlayışlarıyla kendine mahsus tanımlamalarıyla yaptıkları "Mektubat Şerhleri" cemaat ehli arasında cari olmuş, yayılmıştır. Şahid oldum. Arkadaşımızın yaptığı "Mektubat Şerhleri" olduğu gibi alıntılanarak, "Aha bakın, bizim Mektubat-ı Rabbani'deki yerimiz işte burası, üstadımız doğru söylemiştir" ifadeleriyle sunulmuştur. Bu tarz yazışmaların, kendi aramızda kalmadığının en önemli göstergesidir bu şahidliğim. Şerh sahiplerinin, bu davranışlarından dolayı bütün sorumluluğu kendi üzerlerine alacaklarına, İmam Rabbani Hz. adına kendi "şerhlerini" cari kılmalarının bütün neticelerine katlanacaklarına kanaatim tamdır.

Allah cümlemize selamet versin.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Ne Nedir: İçtiba-İnabe. Cezbe-Süluk. Murad-Mürid.
MesajGönderilme zamanı: 10.11.09, 06:12 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Bir sonraki mesajımıza ilgili 532. Mektubun tamamını koyalım. Mektup uzun bir mektuptur. Fakat sabır ile sonuna kadar okunmasını rica ederim.

Abdulkadir Akçiçek'in tercümesi esas olarak alınmış, kelimelerin bugünkü lisanımızda karşılıkları verilmiş, kapalı yerlerin anlaşılması için diğer tercümelerden de yararlanılmış ve parantez içlerinde yazılmıştır.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Ne Nedir: İçtiba-İnabe. Cezbe-Süluk. Murad-Mürid.
MesajGönderilme zamanı: 10.11.09, 06:12 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
532. MEKTUP

KONUSU: Sırları içeren mektup ibarelerinin halli hakkındadır.
NOT: İmam Rabbani Hz. bu mektubu, Mirza Hüsameddin Ahmed’e yazmıştır.


Allah’a hamd olsun. Onun seçilmiş kullarına da selam.

Bu Fakir’e gönderilen mübarek mektubun mütalaası (etraflıca okuyup değerlendirilmesi) ile teşerrüf ettim (şeref buldum). Onun gelişi, şefkat ve re’fet (merhamet) üzere idi. O mektuba şu manalar derc olunmuş (yazılmış):

Acmir’den yazılan mektubun ibarelerine (cümlelerine), büyüklerden birinin itirazı var. Bu itirazların halli için bir şeyler yazılması gerek.

Bu arada, arkadaşlardan bazıları, şüpheli (kapalı) yerleri belirterek yazmışlardı. Bunun için, o tayin edilen ölçüde, onların halli için mukaddimeler (önden yazılar) yazdık. Doğru yola hidayet eden Subhan Allah’tır.

Ey mahdum-u mükerrem (keremli oğlum).

- Seyr-i müridi ve seyr-i muradi (müridlerin ve muradların Seyr u sülukte yaşadığı) manalarından her biri, o seyrin sahibinin vicdanına taalluk eder (kendisiyle alakalıdır). Başkasına taalluk olan (alakalı olan) bir emrin ilzamı (susturulması) değildir. (Başkasına yönelik değildir.) Mana böyle olunca, onun ispatı için, hüccet (delil) ve burhan talebine hacet (gerek) yoktur.

Mana yukarıda anlatıldığı gibi olmasına rağmen; Subhan Allah bir şahsa kudsi bir kuvvet ihsan eylediği zaman; o seyir sahibinin hal ve vaziyetlerini mülahaza eder (dikkatle düşünür) ise, kendileri ile imtiyaz bulduğu (kendine ait) feyizleri, bereketleri, ilimleri ve maarifi de müşahede edince (görünce) mümkündür ki şu hükmü ver:

- O kimsenin seyri, muradi bir seyirdir.

Hem de hiçbir delile ihtiyaç duymadan... Tıpkı ayın nurunun, güneş nurundan istifade yollu gelişine dair yapacağın hüküm gibi. Yani ayın güneşe yakınlığını, ondan uzaklığını, onun mukabilinde (karşısında) oluşunu ve onunla içtimam (kesişmelerini) mülahazadan (gördükten) sonra... İsterse bu mana, idrak erbabından başkasınca bilinmesin. (Erbab-ı Hadsin dışındakilere bir hüccet olmasa da bu böyledir)

Hazreti Şeyhimiz, bu Fakir’in seyir halinin evvellerinde (başlarında), şöyle demişti:

- Onun seyri, muradi seyirdir...

Herhalde, arkadaşlar da ondan bu kelamı duymuş olacaklar. Bu Fakir’in haline mutabık (uygun) olduğunu bilerek, Mesnevi'den şu iki beyti inşad eyledi (okudu):

Maşukun aşkı, hep gizlidir saklıdır
Uşşakın aşkı, davullu alaylıdır.

Amma ikinci bedeni eritir (zarar verir)
Maşukun aşkı, eti yağı artırır (vücuda şifa olur).


Vasıl olan muradlardan her birinin seyri, içtiba (çekilip alınma) yolu üzeredir. İçtiba yolu ise, yalnız Enbiyaya mahsus değildir. Onlara selam. Bu manayı, AVARİF namlı kitabın yazarı tasrih etmiştir (açık açık anlatmıştır). Sırrı mudaddes olsun. Bunu Meczub-i Salik ve Salik-i Meczub beyanında anlatmıştır.

Müridlerin yolu için: inabe (yönelme) yolu demiştir. Muradların yolu için de şöyle demiştir İçtiba yolu...

Bu manada bir Ayet-i Kerime meali şöyledir:

Allah dilediğini ona içtiba eder..” “Seçip çeker...” “İnabe edenleri” “dönenleri” ona hidayet eyler.” “42/13”

Evet, içtiba yolu, asaleten (asıl olarak) Enbiyaya mahsustur. Ümmeti için de, sair (diğer) kemalat gibi, onlara tebaiyetle (uymak ve bağlanmakla) vardır. İçtiba yolunun mutlak olarak Enbiyaya mahsus olduğu ve ümmetin dahi ondan yana asla bir nasibi olmadığı manası yoktur. Zira böyle bir şey vaki değildir.

Ey mahdum,

Salike feyiz vusülü (ulaşması), Hayrü’l Beşer Resulullah Efendimizin tavassutu (vasıtası) ve Onun haluliyeti (araya girmesi) ile olmaktadır. Bunun oluşu dahi, Muhammedi meşreb olan salikin hakikati, Hakikat-ı Muhammediye’ye intibakından ve onunla ittihadından (birleşmesinden) öncedir. Ne zaman ki kemaliyle mutabaatı (uyup tabi olması), hatta sırf fazıl olarak iki Hakikat arasında ittihad (birleşme) husule geldi, yani urucu (yükseliş) makamında işte o zaman aradan tavassut (vasıta) kalkar. (Salikin hakikati ile Hakikatı Muhammediye birleşince aradan vasıtalık kalkar; fenafirResul olur. Salikin varlığı ortadan kalktığı için… Fena –yokluk- halinde vasıtalık vs olmaz. Vasıta iki var olan arasında olur. Var olan “bir” olunca hedef, vasıta, salik, yolcu kalmaz ortada…)

Zira tavassut, ancak mugayerette (ayrılıkta) olur; ittihadda (birleşmede) ise, ne tavassut eden vardır; ne de tavassut edilen... (ne vasıta olan, ne de vasıtaya binen.) Ne perdeleyen vardır, ne de perdelenen... Hatta ittihad makamında muamele (birlikte hareket ve amel) ortaklaşadır. Lakin salik; tabi, mülhak (katılan), uydu olduğundan, onun için bu şirket (ortaklık) gereklidir. Yani hizmet edenle, hizmeti görülen ortaklığı kabilinden. (Bu ortaklık, efendi hizmetçi ortaklığı türündendir.)

Yukarıda şöyle bir cümle kullandım:

"Onun Hakikati için, Hakikat-ı Muhammediye ile intibak hasıl olur ve onunla ittihad eder."

Bunun beyanı şöyledir: Hakikat-ı Muhammediye, bütün hakikatleri camidir (toplayıcıdır). Bunun için de: "Hakikatlar Hakikati" denir. Diğerlerinin hakikatleri ise, onun için cüzler (kısımlar, parçalar) gibidir. Veya cüziyat gibidir. Şöyle ki

Eğer salik, Muhammedi meşreb olur ise, onun hakikati, o külli için bir cüz’i olur; onun üzerine mahmuldür (yüklenmiştir). Şayet Muhammedi meşrep değilse, o zaman, onun hakikati, külle nisbetle cüz hükmünü taşır; onun üzerine mahmul değildir.

Şayet Muhammedi meşrep olmayanın Hakikatine urucu (yükselmesi) esnasında bir ittihad (birleşme) arız olur ise (ortaya çıkarsa), bu oluş ancak kademi (ayağı, yürüyüşü) üzere olduğu Nebinin Hakikatine göre olur. Ve o Hakikat üzerine de mahmuldür (yüklenmiştir). Onun için, onun kemalatına münasip bir şekilde, kendisi için bir ortaklık husule gelir. Lakin bu ortaklık, hadim mahdum (efendi, hizmetçi) “hizmet eden ve hizmeti görülen” şirketi (ortaklığı) kabilinden olur (gibidir). Bu mana, daha önce de anlatıldı.

Ne zaman ki bu cüz’i için kemal-i mutabaat (tabi olmanın zirvesinde) alakası, hatta sırf fazl (lutuf) olarak; küllisi için muhabbet hasıl olunca, elinden dahi ona şevk vusülü tutunca, külli olan cüz’i kılan kayd “bağ” yüce Allah’ın fazlı ile zevale (yavaş yavaş kaybolmaya) yüz tutar. Onun tedricen zevalinden sonra; o külliye intibak ve ilhak (katılmak) hasıl olur.

Gelelim şu cümleme:

"Onun için has muhabbet hasıl olunca..."

Bu anlatılan muhabbet, bu Fakir’e sırf Allah’ın fazlı olarak hasıl olmuştur. O kadar ki bu muhabbetin ağır basmasından şöyle demiştim:

"Hazreti Hakka muhabbetim, Hz. Muhammed’in “sav” Rabbı olduğu cihetindendir."

Bu kelamdan Meyan Taç ve arkadaşlardan başkaları, taaccüp (hayret) etmişti. Zannım o ki bu kelam, sizin de hatırınızdan çıkmıştır. Böyle bir muhabbet hasıl olmayınca, ilhak ve ittihad (katılma ve birleşme) nasıl husule gelir?

Bir Ayet-i Kerime meali:

Bu, Allah’ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve... Allah büyük fazlın sahibidir.” “62/4”

Tavassutun (arada vasıtanın) oluşunu ve Tavassutun olmayışını beyan edelim. İyi dinlemek gerek. Bilesin ki:

Cezbe yolunda, cezbe ve cerr (çekme ve sürükleme), matlub (Allah) canibinden (tarafından) olduğuna ve inayet-i ilahiye dahi talibin haline tekeffül ettiğine (kefil olduğuna) göre zorunlu olarak vasıta kabul edilmez.

Süluk yolunda ise, inabe talip canibinden (yönünden) olduğuna göre; onda vasıtaların bulunması gereklidir.

Cezbenin kendisinde, her ne kadar vasıtalara ihtiyaç yok ise de; lakin cezbenin tamama ermesi, süluke bağlıdır.

Şayet, şeriat hükümlerinin yerine getirilmesinden ibaret olan tevbe, zühd ve bunlardan başkaları; cezbeye inzimam etmez (ilave olmaz) ise, o cezbe tam değildir. Hatta kesiktir.

Hanudlardan (Hindu) ve mülhidlerden (dinsizlerden) birçoklarını gördüm; kendilerinde cezbe vardı. Lakin Sahib-i Şeriat Resulullah Efendimize mutabaatla (tabi olmakla) kendilerini bezemediklerinden ötürü; kendilerine cezbenin suretinden başka nasip yoktur. Halleri dahi harap ve kesiktir. Bu manadan ötürü, şöyle bir soru çıkabilir:

Cezbenin husulü (meydana gelmesi), mahbubiyetten (Allah'a sevgili olmadan) yana bir şey istediğinden; Allah’ın düşmanları olan küffar hakkında cezbenin nasip oluşu nasıl caiz olur?

Bunun için şöyle derim:

Küffardan bazısı hakkında, muhabbet manasından yana bir şey olması mümkündür. Bu dahi, cezbenin husulüne sebep olmaktadır. Lakin Sahib-i Şeriat Resulullah Efendimize mutabaatla bezenmedikleri için, hüsranda ve hizlanda (rezil rüsva) kalırlar. Bu cezbe dahi, aleyhlerine hüccetten (delilden) başka bir şeyi artırmaz.


Şu cihetten ki o küffarın istidadı (yeteneği) belli olmuştur; lakin onu, kuvveden (yetenekten) fiile (uygulamaya) çıkarmamışlardır. Bunun sebebi de, cehalet ve inattır.

Allah onlara zulmetmemiştir; lakin kendileri nefislerine zulmediyorlar.” “3/17”

Sülukten ibaret olan Sahib-i Şeriat Resulullah Efendimize mutabaatle (tabi olmakla) cezbe yolunda matluba vusül (Allah'a vuslat) müyesser (nasib) olur ise, vasıtasız ve hayluliyetsiz (perdesiz) olur. Hem de hiçbir şeyin.

Bu manada demişlerdir ki

"Bir kovayla sarkıtılsanız, Allah’a düşersiniz (vasıl olursunuz)"

Demek olur ki: Hazreti Hakka cezbe ve cerr (çekme ve sürüklenme) yolu ile girip batınların batınına vasıl olduğunuz zaman, sizinle yüce Hak arasına hiçbir şeyin girmesi ve perdelemesi olmaz. Yani arada ne bir perde kalır, ne de hail, engel...

Herhalde, Hazreti Şeyhimizin -sırrı mukaddes olsun- şu cümlesi hatırınızda kalmış olmalı:

"Allah Teala ile arasında maiyet (yardım) yolu ile bir kula, Subhan Hakka vusül müyesser (nasip) olduğu zaman; elbette bu vasıtası olmadan olur."

Maiyete münasip (uygun) olan da budur. Vasıta ancak, sülukten ibaret olan Terbiye Silsilesindendir. Maiyet yolu dahi, cezbe yollarından biridir. “İnsan sevdiği ile beraberdir...” manasına gelen Hadis-i Şerif dahi, bu manayı teyid eder. Ne zaman ki bir şahısla sevdiği arasında maiyyet sabit olur; aradan vasıta kalkar.

Şu manayı da iyi dinle:

Her zıllin (gölgenin), açık bir şekilde, aslına çıkan bir yolu vardır. Aralarında da asla bir hail (perde) olmaz.

Şanı büyük Allah’ın inayeti ile; zıl (gölge) için aslına meyli (isteği) ve ona incizab (cezbedilme) ve ilhak (katılma) hasıl olur ise, bu, bir şeyin araya girmesi olmadan meydana gelir. Bu asıl, ilahi isimlerden bir isim olduğundan; elbette isimle müsemma (isim sahibi) arasında hail (perde) olmaz. (Araya engel girmez) O ismin müsemması olan aslın aslına, zıllin vusülü dahi bir şeyin tavassutu (aracılığı) olmadan olur. Sonra, her kim, keyfiyetsiz manada bir vusül ile, Hazreti Zat’a vasıl olur ise, bir şeyin tavassutu ve hail (aracılığı ve perde) olması dahi söz konusu değildir.

Hazreti Zat’a vusül suretinde; vacip sıfatlarının hail olması ve hicaplığı (engel ve perdeliği) kalkınca, sıfatlardan başkasına hail olmak ve perdelik mecali (gücü) nasıl olabilir? Burada şöyle bir soru sorulabilir:

"Sıfatların Zattan infikaki (ayrılığı) caiz olmadığına göre; vasıl olan ile kendisine vasl olunan arasında sıfatların gayrına hail olma (perde) durumu nasıl olur? (Sıfatlar Zattan ayrılmayacağına göre sıfatların engel olmamasını nasıl anlayacağız?) Bunun için şu cevabı veririm:

Salik (Süluk eden yolcu) için, aslında vusül hasıl olduktan sonra - ki o, ilahi isimlerden bir isim olup, salik dahi onun zilliyedine salik, onunla da tahakkuk ettikten (hakikat bulduktan) sonra, onunla yüce Hazreti Zat arasında elbette bir tavassut ve hail olmaz. Tıpkı isimle müsemması arasında bir hail olmadığı gibi... (İsimle müsemma arasına da sıfatla zat arasına da perde ve engel girmez) Bu manaya göre irtifa ve infikak lazım gelmez. (Böyle olunca da sıfatın zattan ayrılması ya da kopması diye bir şey olmaz) Anlatılan tahkikin (hakikatin) bir benzeri yukarıda geçti. Yani:

"Salikin hakikati, Hakikat-ı Muhammediye ile ittihad edince..." cümlesinin beyanı sırasında.

Ayrıca: Zıllin aslına vusülü (ulaşması) beyanı yapılırken de, bu beyandan bir nebze anlatıldı.

BİR TENBİH

Cezbe yolunda ve diğerlerinde anlatılan tavassutun olmayışını; ahmak sanmasın ki:

Hayrü’l Beşer Resulullah Efendimize tebaiyetten (tabi olmaktan) istiğna (kurtuldu, bağımsız oldu) demektir. Zira böyle bir şey küfürdür, zındıklıktır, hak şeriatı inkardır.

Daha önce de şu mana geçti: Şeriat hükümlerinin yerine gelmesinden ibaret süluk inzimam etmeyince (bağlanmayınca), cezbe tam değildir. Kesiktir. Bir nimettir ki nimet suretinde zuhura gelmiş bir beladır. O cezbenin sahibinin aleyhine, hüccetin (delilin) tamam olmasıdır.

Hülasa (özetle), şu mana yakin mertebesinde ulaşmıştır ki hem de sahih (sıhhatli) keşif ve sarih (açık) ilham ile... Resulullah Efendimizin vasıtası ve onun mutabaatı vasıtası olmadan, bu tarikatın inceliklerinden hiçbir incelik ve bu tarikatın feyizlerinden hiçbir feyiz, bereketlerinden dahi bir bereket müyesser olmaz. Hatta, müntehi olana (yolun sonuna gelene) dahi onun tebaiyeti ve uyduluğu olmadan bir şey hasıl olmaz. Ona salat ve selam olsun. Bir şiir

Ey Sa’di, bir muhal (imkansız) iştir yürümek bu safa yolunda; Hz. Mustafa’ya uymak olmazsa..."

Allah Teala, ona salat ve selam eylesin.

Ebleh (ahmak) Eflatun, kendisini Enbiyaya mutabaatten müstağni (tabi olmaya ihtiyacı yok) sanmıştır. Bunun sebebi de, riyazetlerden ve mücahedelerden dolayı kendisine hasıl olan safiyettir (arılıktır). Bunun için demiştir ki:

- Biz, tehzib edilmişiz (ıslah edilip temizlenmişiz); tezhipçiye ihtiyacımız yoktur “yani terbiyeciye”

Şunun bilinmesi yerinde olur ki Enbiyaya mutabaat olmadan, riyazetlerle (nefsi kırmalarla) hasıl olan safanın hükmü, altına batırılmış kara bakır hükmüdür (gibidir); yahut üstü şekerli zehir.

O şey ki bakırın hakikatini halis (saf) altına çevirir ve nefsi dahi emmarelikten itminana erdirir; bu şey, Enbiyaya mutabaattır (tabi olup bağlanmaktır). Onlara salat ve selam olsun.

Yüce Hakim-i Mutlak Peygamberlerin bi’setini (gelişini) ve onların şeriatını; ancak nefs-i emmarenin tacizi (aciz bırakılması) ve tahribi (öldürülmesi) için kararlaştırdı. Onun tahribini, hatta ıslahını, Enbiya mutabaatının gayrında (başkasında) kılmadı.

Bir kimse, riyazetlerin ve mücahedelerin (nefsi çarpışmaların) bin çeşitini irtikab etse (işlese), yani o büyüklere mutabaat olmadan; nefsin emmareliğinden ve noksanından kıl kadar eksiltmez. Hatta onun tuğyanını (günahlarını, isyanını) ve inadını artırır. Bir mısra:

İlletlinin her seçtiği illettir. (Hastanın her yaptığı hatalıklıdır, hastalığı artırır)

O nefs-i emmarenin zati marazını (hastalıklarını) izale (giderilmesi) dahi, Enbiyanın yoluna temessükle (sıkıca yapışmakla) olur. Bundan sonrası, kuruyan otlar gibidir “yani boş”.

Şunun bilinmesi gerekir, Cezbe için mutlak süluk gereklidir. Amma, cezbenin sülukten evvel veya sonra olması müsavidir (eşittir). Ne var ki fazilet, cezbenin sülukten evvel olmasındadır. Bu durumda, süluk, cezbenin hizmetinde olur. Cezbenin sonraya kalması halinde ise, süluk cezbenin mahdumu (hizmetçisi) olur. Zira bu durumda, cezbe ancak süluk devleti ile müyesser olmaktadır. Amma cezbenin önde olmasında böyle bir durum yoktur. Bu hale göre binefsihi (bizzat) “galip salik” davet edilen ve matlub (istenen, murad) olur. Bunun için de muraddır. öbürü de mürid.

Murad olanların başı, mahbub olanların reisi, Allah’ın Resulü Muhammed’dir. Allah Teala, ona salat ve selam eylesin.

Çünkü zati olarak maksud olan ve bu davette ilk çağrılan odur, Ona ve aline salat ve selam. Ondan başkaları, ancak ona uyduğu ile çağrılmışlardır. İster murad olsunlar, isterse mürid.

Şayet o olmasaydı, Allah Teala halkı yaratmazdı ve rübubuyetini dahi izhar eylemezdi. Nitekim bu manada varid olan (ulaşan) haber böyle gelmiştir. Ondan başkası, onun tufeylisi “uydusu” olduğuna; o dahi, asli maksud olduğuna göre, hiç şüphe edilmeye ki hepsi Peygamber Efendimize muhtaçtır. Feyizleri ve bereketleri onun tavassutu (aracılığı) ile almaktadırlar. Ona ve aline salat ve selam olsun. Bu manadan ötürü:

"Hepsi de, onun alidir, yani aile fertleri” denir ise, bu mana caizdir. Zira onların hepsi, onun metbuu (tabi oldukları) olup ancak onun tavassutu (aracılığıyla) ile kemal sahibi olabilirler. Şöyle ki: Onun vücudu olmadan, başkasının vücudunun olacağı tasavvur edilemeyeceğine (düşünülemeyeceğine) göre; onun vücuduna tabi olan kemalat dahi, onun tavassutu olmadan nasıl tasavvur edilebilir?

Evet... Alemlerin Rabbi Allah’ın mahbubu (sevgilisi), böyle olmak gerek. Şu manayı da dinle:

Keşf olunan mana şu ki Resulullah Efendimizin mahbubiyeti, yüce Allah’ın Zat-ı Baht’ine taalluk eden muhabbeti (zati muhabbet) ile olmaktadır. Amma (bu mahbubiyet) şuunların ve itibaratın (isim ve sıfatların) mülahazası olmadandır... Hazreti Zat dahi, bu muhabbeti ile mahbub olmaktadır. Amma Allah Teala, ona salat ve selam eylesin, Ondan başkasının mahbubiyeti böyle değildir. Zira onların muhabbeti, şüuna ve itibarlara taalluk etmektedir (bağlıdır). Esma ve sıfat libasına bürünmüştür. Yahut, esma ve sıfatın zılaline (gölgesine)... Haliyle bu, onların değişik derecelerine göre olmaktadır. Bir şiir:

"Resulullah efendimizin faziletine bir sınır yoktur ki bir kimse dili ile onu söyleyebilsin"

Ona ve Resullerden, Nebilerden, Mukarrep meleklerden tüm kardeşlerine salat, selam, bereketler.

Bu makamın tahkiki, bir başka manada şöyledir:

Mümkündür ki Resulullah Efendimizin tavassutu (aracılığı) iki manada ola... Şöyle ki

a- O, salik ve matlub arasında bir hail ve hacip “perdedar” ola, (Peygamber Efendimizin aracılığı salik ile Allah arasındadır, bir perdedir)

b- Salik, onun tavassutu tebaiyeti ile ve uydusu olarak, mutabaatına girerek matluba ulaşa. (Salik, Peygamber Efendimizin vasıtasına binerek ve onda yok olarak Allah'a kavuşa)

Süluk yolunda, Hakikat-ı Muhammediye’ye vusülden (kavuşmadan) evvel, tavassutun her iki manası da vardır. Hatta zannım odur ki arada vasıta olan Şeyhlerden her biri, yani bu tarikatta, salikin şühuduna perdedir. Sonunda, cezbe ile bu perdeden kurtulamayan salikin vay haline. Bir de, onun muamelesi hicaptan geçip hicapsızlığa gitmez ise... (Silsileye bağlanmış, zincirin bir ucundan tutmuş Tarikat yolcusu, Süluktan cezbeye, vasıtadan vasıtasızlığa, perdeden perdesizliğe geçmez ise; yani kendi varlığından kurtulup Hakikat-ı Muhammediye ile "var" olmaz ise ona yazıktır) Zira cezbe yolunda ve Hakikatler Hakikatına vasıl olduktan sonra tavassut ikinci manayadır. (yok olan salik, Resulullah Efendimizin varlığıyla var olur; "fenafirResul" -Resulullah efendimizde yok olma- makamıdır) Yani salikin tebaiyeti.. (Hakikatler Hakikatı olan bu makama gelince) Arada hail ve hicab (perde) yoktur ki şühuda, müşahedeye ve emsali (benzeri) şeylere hicab (perde) ola...

Burada şöyle bir şey söylenemez:

- Tavassutun olmayışı, bir manaya ise; bundan dolayı onun zatına kusur çıkar. (Hâşâ Peygamber Efendimizin tavassutluktan çıkması, onun için bir noksanlıktır) Allah Teala, ona salat ve selam eylesin.

Çünkü şöyle deriz:

Anlatılan manaya tavassutun olmayışı, onun kemalini gerektirir. (Aksine Peygamber Efendimiz için bir kemaldir) Allah Teala, ona salat ve selam eylesin. Kusuru göstermez. Hatta kusur, tavassutun varlığındadır. Zira tabi olunan zatın kemali; kendisine tabi olanı, tataffulü ve tebaiyeti (kendine uymak ve tabi olmak) ile bütün kemal derecelerine ulaştırmaktır... İnceliklerinden hiçbirini bırakmaya. (Kendisine tabi olanı hiç bir incelikte kendisinden geride bırakmamasıdır) Böyle bir kemal, tavassutun oluşunda değil; olmayışındadır. Zira tavassutun olmayışı, hicapsız şühuddur (perdesiz görmektir). Bu ise, kemal derecelerinin en yükseğidir. Tavassutun varlığı ise, hicap (perde, engel) halindedir.

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; kemal tavassutun olmayışında, kusur ise, tavassutun oluşundadır.

Hizmeti görülenin (Efendinin) azametinden ve saltanatındandır ki kendisine hizmet eden (hizmetçi) hiçbir makamda asla kendisinden (efendisinden) ayrılmaz. Onun tebaiyeti ile de, akranın (efendinin diğer yakınlarındaki) devletine ortak olur... Bu manadan olarak, Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu:

Ümmetimin uleması, beni israilin Enbiyası gibidir.

Uhrevi rü’yet “ahirette Allah Teala’yı görmek” dahi, bir şeyin tavassutu ve bir işin haili (perdesi) olmadan olacaktır. Bir Hadis-i sahihte şöyle geldi:

Kul namaza girdiği zaman, Rabbi ile arasında bulunan perde kalkar.

Üstte anlatılan mana icabı olarak; namaz, müminin miracı olmuştur. Ondan alınacak bol haz dahi, vasıl olan müntehilerin (sona gelenlerin) nasibi olmuştur. Zira hicabın kalkması, vasıl olan müntehiye mahsustur. Tavassutun ve hailin kalkması dahi, bu mana ile sabit olmuştur. (Burada vasıta ve engel kendisi için kalkmıştır)

Üstte anlatılan Marifet, bu Fakir’e ledünni ilimlerin hususiyetlerindendir. Onlar, katıksız fazl ü kerem (Allah’ın lutf u ihsanı) olarak verilmiştir. Onların Hakikati ile de tahakkuk olmuştur. (Bütün bunları yaşamıştır) Bir şiir:

Ben bir bahçe gibiyim, oraya bahar bulutlarından
Zülal (tatlı ve berrak) yağmurlar yağar...


Şu da bir başka güzel şiir:

Padişah çalarsa kapısını kocakarının;
Dost (hazmedemediğinden) bıyığını sakalını yolmaya...


Allah, sırlarının kudsiyetini artırsın; tarikat meşayihinin, Resulullah’ın tavassutunun oluşunda ve tavassutunun olmayışında ihtilafları vardır.

Bir cemaat, tavassutun varlığına zahib oldu (fikrine kapıldı); bir başka cemaat ise, olmadığına...

Amma onlardan hiçbiri, tavassutun oluşunu ve tavassutun olmayışını tahkikle (inceden inceye) beyan etmedi. Bunların kemalinden ve kusurundan söz açmadı.

Zahir erbabına gelince, imanın kemali olduğu halde tavassutun olmayışını, küfür zannedip ona kail olanı (inananı) dalalette bildiler. Bu da bilmediklerinden oldu. Onlar tavassutu imanın kemali olarak tasavvur ederler; ona kail olanı dahi, tabi olanların kamillerinden sayarlar. Halbuki tavassutun olmayışı, mutabaatin kemaline mebnidir (dayandırılmıştır). Tavassutun varlığı dahi, mutabaatın sebebi iledir. Nitekim bu mana daha önce de anlatıldı. Bütün bu manaların onlardan gelişi Hakikat halini idrak edememekten ileri geliyor. Bu manada gelen bir Ayet-i Kerime’de Allah Teala söyle buyurdu:

Elbet, onlar ilmini kavrayamadıkları şeyi yalan saydılar. Kendilerine, te’vili (yorumu) “hakkında bir idrak dahi” gelmedi. Onlardan evvelkiler de böyle tekzib ettiler (yalanladılar).” “10/39”

Ey mahdum,

- Üveysiyet... demek, zahir Şeyhi inkar etmek değildir. Üveysi, öyle bir şahıstır ki ruhani zatların, onun terbiyesinde dahli (karışmaları) vardır. .
Hace Ahrar’ı görmez misin? Hace Bahaeddin Nakşibend sırrı mukaddes olsun Hz.’nin ruhaniyetinden yardım aldığı için kendisine:

- “Üveysi” denmiştir. Hem de zahir Şeyhi var iken...

Aynı şekilde Hace Nakşibend - sırrı mukaddes olsun Hz.’nin ruhaniyetinde imdad aldığı için, kendisine:

- “Üveysi” denmiştir. Hem de zahir Şeyhi var iken.

Bilhassa, bir kimsede; Üveysiyet olduğu halde, Şeyhini de ikrar (kabul ve tasdik) eder. Böyle bir şeyden muradı dahi, Şeyhi inkar saymak, yalandır, bühtandır; acayip bir insaftır. (Hele Onlar zahir şeyhi kabul etmişlerken, yalan ve bühtanla Şeyhlerini inkar ettiklerini söylemek büyük insafsızlıktır)


Ey mahdum,

- "Abdulbaki" lafzının terkibinden (bir araya getirilmesinden) murad, izafi (göreceli) manasıdır; ilmi değil... İsterse tam manası ile onda, ilmi bir iş’ar (anlatım) manası olsun. Yani, şu cümlede geçen:

"Her ne kadar Şeyhim Abdulbaki ise de; lakin terbiyeme tekeffül eden (kefil olan) Baki olan Allah'tır." (Mürşid-i Hakiki, Baki Olan Allah Tealadır)

Bunda tahrif (bozma), inhiraf (sapma) nerede?. Hangi edepsizlik var?. Allah insaf versin.

Ey mahdum,

Bayezid-i Bistami’den (k.s) sekrin (manevi sarhoşluğun) ağır bastığı vakit halinde sudur eden (meydana gelen):

- "Subhani"... (Şanım yücedir) kavlinde söylendiği gibi kusur kabul edilse dahi, o kusurun istimrarı (devam etmesi) ve istikrarı (yerleşmesi) gerekmez. Yani ona kail olanda... (Bu sarhoşluk ve edilen kelam geçicidir)

Evet,

Anlatılan mana olmaz ki başkası ondan daha faziletli ola... (Kusur kabul edilse dahi başkalarının Beyazıd Hz.lerinden daha faziletli olduğu söylenemez.) Zira, o halin iktiza ettiği (gerektirdiği) vakitte; çokça maarifin zuhur ettiği olur ki ondan sonra, o Marifetin kusuru (o sözün edildiği manevi makamın noksan olduğu) Allah’ın inayeti ile zahir olduğu (anlaşıldığı) zaman, o Marifet terk edilir. Ve daha yukarı makama terakki edilir.

Mübarek mektuba, bu gibi şathiyat “cezbeli sözler” karışıktır. Böyle bir şeyi, sekr erbabı (manevi sarhoşlar) yazsa caizdir. Lakin, sahiv “ayıklık” erbabının böyle cümleleri izhar eylemesi cidden uzak görülmektedir. (ihtimal dışıdır)

Ey mahdum,

Her kim, "subhani" bu tür cümleleri yazar ise, onun menşei (kaynağı) sekr halidir. Sekr hali karışmadan, bu babda (konuda) kalem oynatamaz. Bu babda netice söz şu ki Sekr halinin çok mertebeleri vardır. Sekr hali her ne miktar çok olur ise, şathiyat “cezbeli sufiyye sözleri” onda o kadar çok ve bol olur.

Bayezid-i Bistami’nin sekri ise, ondan sudur eden şu cümleden bellidir:

"Sancağım, Muhammed’in sancağından daha yukarıdadır."

Hem de, sakınmadan bunu söylemiştir.

Her kimin ki hali sahivdir (ayıklıktır) zannetmeye ki onunla beraber bir sekr (sarhoşluk) yoktur. (Sahv hali olanda da bazen sekr görülebilir) Zira böyle bir şey aynen kusurdur. Zira halis (tam) sahiv avamın nasibidir (işidir). Her kim ki sahiv halini tercih eder; onun bundan muradı; sahiv halinin ağır bastığı bir durum, yoksa tam sahiv değildir. Her kimin ki muradı, sekrin ağır basmasıdır; bu da halis (tam) sekr hali değildir. Zira böyle bir şey afettir.

Cüneyd-i Bağdadi’yi görmez misin? Allah sırrının kudsiyetini artırsın, kendisi sahiv erbabının reisi olduğu halde; sahvi sekr haline tercih etmesine rağmen, birçok ibareleri sekr hali ile karışıktır; onları saymak zordur. Şunlar onun cümlesidir:

"Arif o maruftur."

"Suyun rengi kabının rengidir."

"Muhdes “mahluk” kadimle karin “arkadaş” olunca, kendisinden eser kalmaz."

AVARİF namlı kitabın yazarına (Şeyh Sühreverdi'ye) gelelim... Kendisi sahiv (ayıklık) erbabının kamillerindendir. Bununla beraber, kitabı sekriyata (sarhoşluğa) dair maarifle (bilgilerle) doludur. O kadar ki onların şerhi (açıklaması) mümkün değildir.

Bu Fakir, onun bazı sekr haline bağlı maarifini bir yaprağa toplamıştır. Onun sekr hali bakiyelerindendir ki sırları ifşa ederek onlarla övünüp iftihar etmiş, ağyara (sırdan makamdan anlamayanlara) karşı da meziyet (hüner) iddiasında bulunmuştur.

Şayet halis bir sahiv hali olsaydı; o zaman, sırların ifşası küfür olurdu. Başkalarına nazaran fazilet iddiası dahi şirk olurdu.

Ayıklık halinde sekr hali, yemeği yarar hale getiren tuz misalidir. Şayet tuz olmasaydı, yemek de yaramaz olurdu.

Bir şiir:

Olmasaydı aşk, aşık dahi hayran;
Ne dinleyen olurdu, ne anlatan...


Şeyh Abdulkadir Geylani’den - Allah sırrının kudsiyetini artırsın sudur eden:

"Kademim, her velinin boynundadır (omuzundadır)"

cümlesini, AVARİF nam eserin yazarı, sekr haline yormuştur. Bundan muradı dahi tevehhüm edildiği (zannedildiği) gibi kusur ispatı (kusur bulmak) değildir. Çünkü bu, onun için aynen övgüdür. Hatta, vakıayı (olanı) beyandır. Yani bu gibi mübahattan (günahı olmayan şeylerden) ve iftihardan (övgüden) haber veren kelam, sekr hali bakiyesi (sarhoşluğun devam etmesi) olmadan sudur etmez. Zira, katıksız sahiv halinde böyle kelam etmek zordur.

Bu fakir’in yazdığı şu sayfalar ki halis sahiv hali ile yazıldığı hatır-ı şerifinize yerleşmiş gibidir. (tam sahiv, tam ayıklık ile yazdığımı sanmayın) Haşa ki böyle bir şey ola. Zira öyle bir şey haramdır, münkerdir, düzensiz sözdür, kelam sıralamaktır. Halis sahiv hali ile muttasıf olup (vasıflanıp) da kelam sıralayanlar çoktur. Amma onlar bu düzende söz edemezler; insanların kalblerini de harekete getiremezler.

Bir şiir:

Hafızın feryadı yersiz mi baştan sona;
Garip kıssa, acayip sözler sığınıştır ona...


Ey mahdum,

Sırların ifşasından haber veren bu gibi kelimeler, zahir manası dışında anlaşılmalıdır. Tarikat meşayihinden, her vakit böyle cümleler sudur etmiş ve bu onların süregelen adeti olmuştur. Allah sırlarının kudsiyetini artırsın. Bu Fakir’in icad ettiği bir iş değildir. Ve bu, İslam’da ilk kırılan bardak da değildir.

Bu ıstırap ve cidal (sıkıntı ve mücadele) neden?

Şayet zahiri, şeriat ilimlerine uymayan bir lafız (söz) sudur eder ise, onu en küçük manası ile, zahirinden almak lazımdır. (zahiri anlamı dışına yormalıdır) Böylece onu, şeriat ilimlerine mutabık (uygun) kılmak gerek; bir Müslümanı itham etmek değil... (Sahibini suçlamadan kelamı, şeriate uygun biçimde zahir manasından başkasına yormalıdır)

Şeriatta bir kötülüğü şüyu buldurmak (yaymak) ve bir fasıkı (günahkarı) rüsvay (rezil) etmek haram ve yasak iken, mücerret (kendi başına) bir şüphe ile bir Müslüman’ı rüsvay etmek nasıl münasip olur? Şehirden şehire onu aktarmak nasıl bir dindarlıktır?

İslamiyet ve şefkat yolu odur ki zahiri şeriat ilimlerine muhalif düşen bir söz, bir şahıstan sudur eder ise, onu diyene bakmalıdır: Şayet o, zındık veya mülhid ise, onu reddedip ıslahı (düzeltmek) ile uğraşmamalıdır. Şayet Müslüman, Allah’a ve Resulü’ne imanı var ise, onun sözünü yazar hale (doğru bir şekle) getirmeye çabalamalıdır; onu sağlam manaya yormalıdır. Onun hallini dahi, diyenden talep etmelidir. Şayet sahibi hallinden aciz kalır ise, kendisine nasihatta bulunmak gerek. Zira, emir-i maruf ve nehy-i münker rıfktır (bir şefkattir). Zira böyle bir muamele kabule daha yakındır. Şayet maksat kabul (sözün sahibine nasihat) değil de, onu rüsvay etmek ise, o zaman iş değişir.

Allah Teala, başarı ihsan eylesin.

Anlatılanlardan daha şaşırtıcı mana şudur ki Mübarek mektubunuzdan anlaşıldığına göre, bu Fakir’in mektubunu o büyükten dinledikten sonra, hizmetinizde bulunanlara bir şüphe ve inhiraf (kalblerini dönme) gelmiş. Bu bir in’ikasa (yansımaya) benzer. Halbuki onlara düşen, şüphe zanlarını kendi içlerinde halletmektir. Hem de bu Fakir’e bırakmadan, fitneyi dahi böyle sükuna kavuşturalar.

Diğer arkadaşlar hakkında ne diyebilirim ki? Onlardan bazısı, şüpheyi def etmiyor (mücadele edip kendisini ve başkasını şüpheden kurtarmıyor). Bunun için nefsi müsamaha (hoş görme) yolu açmamıştır. Böylece o, gücü yettiği halde, sükutu tercih etmiştir. (Yani ellerinden geldiği halde şüpheleri gidermek için uğraşmamışlardır) Bir şiir

Muhtacız bir bak şuna;
Şimdi dost yardımına...


Dua makamında bir Ayet-i Kerime meali:

Rabbimiz, katından bize rahmet ver. İşimizde bizim için muvaffakiyet hazırla.” “18/10”

Evvel, ahir (önce ve sonra) selam.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Ne Nedir: İçtiba-İnabe. Cezbe-Süluk. Murad-Mürid.
MesajGönderilme zamanı: 10.11.09, 07:01 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
Ruhan yazdı:
532. MEKTUP

Hazreti Şeyhimiz, bu Fakir’in seyir halinin evvellerinde (başlarında), şöyle demişti: Onun seyri, muradi seyirdir... Vasıl olan muradlardan her birinin seyri, içtiba (çekilip alınma) yolu üzeredir. İçtiba yolu ise, yalnız Enbiyaya mahsus değildir.

Salike feyiz vusülü (ulaşması), Hakikat-ı Muhammediyye'ye ulaşıncaya kadar Hayrü’l Beşer Resulullah Efendimizin tavassutu (vasıtası) ve Onun haluliyeti (araya girmesi) ile olmaktadır.

Cezbenin kendisinde, her ne kadar vasıtalara ihtiyaç yok ise de; lakin cezbenin tamama ermesi, süluke bağlıdır.

Hazreti Hakka cezbe ve cerr (çekme ve sürüklenme) yolu ile girip batınların batınına vasıl olduğunuz zaman, sizinle yüce Hak arasına hiçbir şeyin girmesi ve perdelemesi olmaz. Yani arada ne bir perde kalır, ne de hail, engel...

...

- Üveysiyet... demek, zahir Şeyhi inkar etmek değildir. Üveysi, öyle bir şahıstır ki ruhani zatların, onun terbiyesinde dahli (karışmaları) vardır. .
Hace Ahrar’ı görmez misin? Hace Bahaeddin Nakşibend sırrı mukaddes olsun Hz.’nin ruhaniyetinden yardım aldığı için kendisine:

- “Üveysi” denmiştir. Hem de zahir Şeyhi var iken...

Aynı şekilde Hace Nakşibend - sırrı mukaddes olsun Hz.’nin ruhaniyetinde imdad aldığı için, kendisine:

- “Üveysi” denmiştir. Hem de zahir Şeyhi var iken.


Rabbimiz, katından bize rahmet ver. İşimizde bizim için muvaffakiyet hazırla.” “18/10”

Evvel, ahir (önce ve sonra) selam.


Ruhan yazdı:
532. MEKTUP

Vasıta (tavassut) ancak, sülukten ibaret olan Terbiye Silsilesindendir.

Hülasa (özetle), şu mana yakin mertebesinde ulaşmıştır ki hem de sahih (sıhhatli) keşif ve sarih (açık) ilham ile... Resulullah Efendimizin vasıtası ve onun mutabaatı vasıtası olmadan, bu tarikatın inceliklerinden hiçbir incelik ve bu tarikatın feyizlerinden hiçbir feyiz, bereketlerinden dahi bir bereket müyesser olmaz. Hatta, müntehi olana (yolun sonuna gelene) dahi onun tebaiyeti ve uyduluğu olmadan bir şey hasıl olmaz. Ona salat ve selam olsun.

Hizmeti görülenin (Efendinin) azametinden ve saltanatındandır ki kendisine hizmet eden (hizmetçi) hiçbir makamda asla kendisinden (efendisinden) ayrılmaz. Onun tebaiyeti ile de, akranın (efendinin diğer yakınlarındaki) devletine ortak olur... Bu manadan olarak, Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu:

Ümmetimin uleması, beni israilin Enbiyası gibidir.


Özellikle ikinci alıntımdaki "özetle" denilen netice ifadelere bakarsanız, "Süluk"un Tarikat-ı Muhammediyye ile ilgili olduğu açık bir biçimde ortadadır. Kelimeyi bu mananın haricinde yorumlamak zorlama ve tahriftir.

Hindu (hanud) ve mülhidlerden (dinsizlerden) neden bahsediliyor?

Eğer, cezbe sahibine süluk, Peygamber Efendimize ve onun varisleri olan Mürşid-i Kamillere tabiiyet gerekmemiş olsaydı; kendisinde cezbe kabiliyeti ve eseri olan küffarın da Allah'a vasıl olması gerekirdi. Haşa. Halbuki böyle bir şey yoktur. İmam Hz.leri bunu bir misal olarak vermektedir. Cezbenin tek başına yetmeyeceği iyice anlaşılsın diye...

Aksi halde, şöyle anlaşılırdı ki gülünçtür: Kendisinde cezbe eser ve kabiliyeti olan küffar, sırf İslam'ı kabul etmekle ve şeriate bağlanmakla Allah'a vasıtasız vasıl olur, en yüksek makamlara çıkar!

Son olarak, Mürşid-i Kamil ve Tarikatın vasıtalığı mübarek Peygamber Efendimizin Hakikatına ulaşıncaya kadardır ve bu da bizzat Peygamberimizin tavassutu demektir. Bunun için bir kez daha ilk alıntıma bakalım: "Salike feyiz vusülü (ulaşması), Hakikat-ı Muhammediyye'ye ulaşıncaya kadar Hayrü’l Beşer Resulullah Efendimizin tavassutu (vasıtası) ve Onun haluliyeti (araya girmesi) ile olmaktadır." Tarikatın aracılığını Peygamber Efendimizden ayırmak, ondan farklı ve başka göstermek büyük bir kabiliyet olsa gerektir. Çünkü Ehli Tarik çok iyi takdir edecektir ki Tarikat yolculuğundan asıl maksad da FenafirResul alemine dahil olmak; Peygamber Efendimizin Hakikatına kavuşmaktır.

İster azdan az muradlardan olsun, ister çoğunluk müridlerden olsun "Tarikatsız Hakikat-ı Muhammediyye'ye ulaşmayı düşlemek" ancak bir vehim ve hayaldir.

Arif olanlar, az sözden dahi anlarlar. Söyleyendense dinleyen arif gerekir demişler. Ve anlayan için bir cümle dahi yeter.

Ves'selam.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 8 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye