Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 26 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3  Sonraki
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Re: "Su üstüne yazı yazmak" ve yazarı M. Şekur hakkında
MesajGönderilme zamanı: 03.06.09, 09:46 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Bense, kişisel anlamda, şahsıma şans üstüne şans tanındığını, ders üstüne ders
verildiğini biliyordum. Ders için Şeyh Efendi'nin önüne her oturuşumda, bana yol
gösteriyordu. Aslında hiçbirşey bilmediğimi çok iyi bildiğim halde, onu etkilemeyi
ve bildiklerimi ona arzetmeyi öylesine istiyordum ki. Kendisinin bir hafız olup
olmadığı yolundaki şüphelerimi nihayet yendikten sonra, kendi bilgimi terk edip ona
teslim oldum. Şeyhimin onun hakkında söylediği onca açık seçik şeye rağmen, bu
şüphenin hâlâ devam etmesi şaşırtıcıydı. Ama o şüphe gene de oradaydı işte;
nitekim Şeyh Ahmed de beni iyice kendine çekmek için bu şüpheyi
vesile yaptı. Çoğu kez ben okumaya başlayınca, o da uyuklamaya başlar, ya da
öyle görünürdü, ama bir tek kelimeyi ya da harfi yanlış telaffuz etsem, gözünü hiç
açmadan, hemen düzeltirdi. Onunla yaşadığım bu basit tecrübe, çocukken çok sık
duyduğum bir deyişteki hikmeti anlamama vesile oldu.
"Her kapalı göz uyku değil, her veda ayrılık değildir."
Şimdi, bu sözleri, tamamen ayrı bir çerçeve içinde, şaşırtıcı yeni zenginlikleriyle kavrıyordum. İçimde bunca şüpheyle bu noktaya geldikten sonra, ardı ardına gelen tecrübeler teslim olmaktan
Başka bir seçeneğim olmadığını öğretiyordu. Sadece, nihayet teslimiyet gösterdiğim
bu noktada biraz olsun ilerleme kaydettim ve nihayet birşeyler öğrenmeye
başlayabildim. Bu öğrenme, hem içe, hem de dışa doğruydu. Bu defa, derslerin dışa
doğru olan yanı, tecvid ve kıraâtti. Bu dersler kıymetliydi şüphesiz, ama
Kur'an'ın sadece 'kemiği'ni oluşturuyordu. İçe doğru olan dersim ise, kalbimde
büyüyen ve artık beni tamamen yeni ve farklı anlamlara yönelten o duygu sayesinde
gerçekleşti. Ancak teslimiyet ve kalbimin keşfi sayesinde, Kitab'ın 'iliği'nin
lezzetini ilk kez tattm.
Biri Şemseddin-i Tebrizî'ye sordu: 'Marifet nedir?'
'Kalbin Allah'ı tanımakla ihya edilmesidir,' diye cevap verdi....
'Marifet kalptedir, zikir dildedir' (Eflakî’ninTheWhirling Ecstasy adlı kitabından)
Bir gün bir ders sonrası, Tekke'de Şeyh Ahmed'le birlikte oturuyordum. Cebinden
küçük bir ilâhi kitabı çıkardı ve en etkileyici, büyüleyici bir makamda
söylemeye başladı. Hayretle ve serapa hazla dilsiz kesilmiş halde dinledim.
İlâhinin orta yerinde ağlamaya başladı. Gözyaşları, akıl ermez bir aşk ve duyguyla
yanıp tutuşan bir volkanik akıntının boşanan selleri gibi akıyordu. Sevincinin
boyutları ya da üzüntüsünün derinliği arasında bir ayırımda bulunmaktan âciz, ne
edeceğimi bilmeden, önünde sessizce oturdum. İyiden iyiye etkilenmiş, nutkum
tutulmuş ve duygularla dolup taşmış olmama rağmen, gözümden tek damla yaş
akmadığını farkettim. Daha sonra, bana bu mısraları kendi Şeyhinin yazdığını
söyleyince, derin bir üzüntüye kapıldım. Kendi Şeyhime duyduğum sevgiyi düşündüm;
sımsıcak sevgi yaşları döken asil kalpli Şeyh Ahmed'inki ile mukayese edince, çok
yetersiz ve eksik göründü.
Şeyh Ahmed ile bu görüşmemizin üzerinden çok geçmeden, Şeyhimle bir telefon
görüşmesi yapma fırsatım oldu. Kendisine, yaşadığım tecrübeyi ve kendimle Şeyh Ahmed
arasında ne kadar az ortak yan gördüğümü anlattım. Kendime yönelik şikâyetlerimi
dinleyince, kim olduğumu ve ne gibi bir makama geleceğimi asla tam anlamıyla
bilmeyeceğimi söyleyerek beni şiddetle uyardı. Sonra da sevgiyle dedi ki:
"Şu anda beklediğin şey, sahip olacağın ya da bizzat erişebileceğin bir şey değil.
Sen hapşıramıyorum diye kaygılanıyorsun, ama Şeyh Ahmed çoktan grip olmuş."
Şeyh Ahmed'den ben nasıl birşeyler öğrendimse, halkamızdaki her mürid de aynı
yolla birşeyler öğrendi. Programı, kendisini tek tek her birimizle ve hepimizle
düzenli, yakın bir temasa sokuyordu ve birkaç hafta içinde, birbirimizi karşılıklı
anlama gayretimiz sayesinde, iletişimimizde tamamen istediğimiz, inandığımız ve
güvendiğimiz bir düzey tutturmuştuk. Her birimiz kendi enfüsî mücadelemizin nev'i
şahsına münhasır özelliklerine uyan bir ders aldıysa da, bazen bir başka müridin
mücadelesi ile özdeşlememiz sayesinde de dersimizi aldığımız oldu. Bu da bizi bir
grup olarak, kolektif biçimde daha kapsamlı derslere ya da Tarikat'da bir manevî
tekemmüle erişmeye açtı.
Şeyh Ahmed ile geçirdiğimiz zaman azaldıkça, çok geçmeden onun da gitmiş olacağı
gerçeği kendini yavaş yavaş hissettirmeye başladı. Beni büyük bir nezaketle, ama
ısrarla gideceği konusunda uyarıyordu, ama ben hiç oralı değildim. Daha sonra, bir
gün namaza durmak üzere olduğumuzda, bu mesajın anlamını nihayet kavradım. Eliyle
namazı benim kıldırmamı işaret etti ve gülümseyerek gözlerime bakıp "ene
misafir" -ben seferîyim- dedi. Böylece beraberliğimizin ne şimdi, ne de daha sonra
kalıcı ya da sabit olamayacağını ima ediyordu. Şeyh Ahmed, tıpkı leylakların
çabucak solması gibi aniden geldi ve bizi büyük bir süratle, zamanından önce
terketti. Sanki bizimle kısa ve uçucu bir an için birlikte olmuş, sonra da bir
uçağa binip maviliklerde kaybolmuş gibiydi. Narin bahar tomurcuklarınınkigibi
tatlı rayihası, benimle kaldı; bana bellettiği her duada, bir gülün eşsiz
taç yaprağı gibiydi.
Şeyh Ahmed'in gidişi, beni sersemlemiş ve yarı yarıya afallamış halde bıraktı,
oysa bu, benim için yeni bir duygu değildi. Yıllar içinde öylesine sıkça bu duruma
düştüm ki, bu duygu benim normal duygu hali'min bir parçası gibi görünmeye
başlamıştı. Bir müridin hayatı değişimlerle ve eşyayı olduğu gibi anlamayı
öğrenme yolunda karşılaştığı zorlu imtihanlarla doludur. Kendimi bu âşinâ noktada bulunca,
Şeyh Ahmed'le yaşadığım olayları bir bir gözden geçirdim ve onun hayatıma girmesiyle neler kazanmış
Olabileceğimi anlamaya çalıştım. Arapça derslerinin, Kura’n üzerinde bukadar
yoğunlukla durmanın ve neredeyse iki ay geceler boyunca anlamını pek azımızın
kavradığı ve aslında bilmeye de pek meraklı olmadığı dua ve münacatlar okumanın
faydası neydi?
Bu soruları yaklaşık iki ay boyunca kafamda evirip çevirdikten sonra, aniden bir
kapalı devre cevaplar akmaya başladı. Bu arada, Şeyhimiz bizi beklenmedik bir
toplantıya çağırdı. Çok geçmeden sonmuş gibi görünen şeyin aslında sadece bir
başka başlangıç olduğunu ve Şeyh Ahmed Tekke'den gitmiş olsa da onun hayatımdan
çıkmadığını anladım. Şeyhin davet ettiği bu toplantı, kendi arayışçı kalbimin
esrarını önümde açan sonraki bir dizi olayın ilki oldu; üstelik olayların akışı
içinde Şeyh Ahmed Efendi ile tekrar karşılaşacaktım.

Toplantı günü, Şeyhimiz gayet net ve hiçbir muğlaklığa meydan vermeksizin, bizi
bir araya toplamaktaki temel amacının, Tevekkül imtihanında büyük bir hezimete
uğradığımızı bildirmek olduğunu belirtti. Şeyh Ahmed, bizden ayrılışının hemen
ardından, Şeyhe ilerleme kaydedip kaydetmediğimize dair bir rapor iletmişti. Şeyh
Ahmed, davranışlarımızın ve hizmetimizin eleştirilecek hiçbir yanı olmadığını, ama
Kur'an öğrenmekle ya da bununla ilişkili Arapça temel derslerle hiç mi hiç
ilgilenmediğimizi söylemişti. Sözlerine devam eden Şeyh, müslümanların gittikçe
ender hale gelen küçük bir insan grubu olduklarını, pandalar misali neslinin
giderek azaldığını ve tükenmeğe eşiğine geldiğini, dünyanın cazibesine teslim
olduklarını da ekledi.
"Dünyayı unutun,"diye uyardı bizi. "Başarılarınızı, başarısızlıklarını da unutun.
Hedeflerinizi bir tarafa bırakın! Vaktinizi hikmetli kullanın yeter, her an gemiyi
kaçırabilirsiniz, Nuh'un gemisinin kapılarının kapanacağı saat gelip çatabilir.
Sizin derdiniz şehid olmak, Allah’ın birliğinin şahidi olmak olmalı."

Uçak kapısının aşina fakat ani bir "tıss" sesiyle kapanışını duyduğumda, birden bu
uyarıyı hatırladım. Şeyh Ahmed bizden ayrılalı bir yıl olmuştu ve ben şimdi Hacc’a
gidiyordum. Mekke yolunda birkaç şehri ziyaret edecektim, bunlar arasında Şeyh
Ahmed'in memleketi Konya da vardı. Yola çıkmadan evvel Şeyhimle görüştüm; bana
nereye gitmem ve kimleri görmem gerektiği konusunda bir gezi programı sundu. Ayrıca
beni umutlandırmak için teşvik edici sözler de söylemiş ve eklemişti:
"Senin derviş olmanı istiyorum. Zaten, dönüşünde seni derviş yapacağım ve başına
külah koyacağım." Bu sözler de önümde açılan olaylar dizisinin ve daha büyük
derslerin önemli bir parçasını oluşturacaktı. Şeyh kalbimdekileri harfiyen
biliyordu ve benim kalbimde, yola yeni çıkmış müridlerin çoğu gibi abes şeylerle
ve aslında önemi olmayan şeyleri isteyen boş umutlarla doluydu: manevî yolda
ilerleme isteği, bir mevki, bir unvan, bir nişan ya da bir cübbe isteği -ki
bunların hiçbirinin bir dervişin ya da fakirullah denen, mal mülk açısından
yoksul, ama Allah aşkınca zengin insanların kalbindekilerle hiç ilgisi yoktu.

Bu yolculuğun ilk bölümünde, Yugoslavya'nın Belgrad şehrine geldim. Havaalanından
otobüsle tren garına gittim. Gara girdiğimde tümüyle çaresiz kaldığımı gördüm. Her
şey Slavca yazılmıştı ve polisler dahil hiç kimse, hatta enformasyon
kulübelerindeki görevliler bile ingilizce bilmiyordu. Allah'a şükür ki, genç bir
çocuk elimdeki tesbihi fark etmişti. Birkaç kez önümden geçtikten sonra, sanırım
bana bir de alıcı gözüyle bakmak için, kalabalığın içinde gözden kayboldu. Derken
birden, yoktan varolmuşcasına, yanında, daha sonra babası olduğunu öğrendiğim bir
adamla yeniden belirdi. Önümde saygılı bir niyazla eğilip birazdan "Huuu" diye fısıldayarak,
kendilerinin derviş olduğunu belli ettiler. İngilizce bilmiyorlardı, ama gene de
bir şekilde iletişim kurmuştuk ve beraberce trene bindik. Güneş yavaş yavaş tipik,
ama güzel küçük bir Yugoslav evinin kırmızı kiremitli damının ardında batarken,
trende tablo gibi bir dağ yamacında ağır ağır ilerliyordu. Ertesi sabah derviş ve
oğlu, trenden indiler. Beni de, memleketlerinden trene binen bir başkasına emanet
ettiler, onun yardımıyla, dosdoğru Prizren'deki Tekke'nin kapısına bırakıldım.
Eğer seyahatlerin bir kalbi olmuş olsaydı, Prizren'de kalışım herhalde bu seyahatin
kalbi olur, orada geçirdiğim her anda, aşk dolu bir kalp vuruşuna dönerdi.
Kendimi evimdeymişim gibi, huzur içinde hissediyordum ve ayrıldığımda hayli
hüzünlendim. Gelişimin sabahında beni, Şeyh Câmîi'nin karısı Mima Hanım karşıladı.
O ve Şeyh Cami, Amerika'da hayli uzun süre bizimle birlikte bulunmuşlardı,
onları yeniden görmek beni hayli rahatlatmıştı. Mima Hanım, beni büyük bir samimiyetle karşıladı, ailemi ve isimlerini tek tek sayarak, Tekkemizdeki diğer müridleri sordu.
Daha sonra Şeyh Câmi Efendi geldi, birlikte kahvaltıya oturduk –Hatırladığım ilk
şeylerden biri, Şeyh Nûn'un benim gelişimden sadece bir gün önce Prizren'de bulunmuş olmasıydı. Bu insanların dolaşma tarzları bana ilginç geliyordu. O sıralarda dikkatimi üstünde özellikle odaklamış
olmasam da, yıllar önce, gökten zembille inmiş gibi bana kendi Şeyhinin mesajını getiren Garip
Adamın sırrını belki bilir diye de bir umut vardı içimde. Ama Prizren'deki
günlerim gayret ve şevkle dolu oldu, o yüzden Şeyh Nûn'u çok fazla düşünemedim. Her
gün, bazen bir, bazen daha da sık, Şeyh Cami Efendi'nin evinde beraber yemek
yiyorduk. Bazen de, dervişlerin sofrasına oturuyordum. Bir dervişin aslında nasıl
bir şey olduğunu öğrenmeye başladığım yer Prizren oldu. Onlar arasında yaşadım,
çalışmalarını ve eğlenmelerinigördüm. Allah’a aşklarının ateşinden yükselen
sıcaklığı ve zikirlerinin hazzındaki yakıcı sevinci hissettim. Bu insanlar dünyanın
tadı tuzu olmalıydılar. Kalpleri aşk ateşiyle yanıp tutuşuyordu, kendilerini
tamamen Allah'ta fani etmişlerdi ve Şeyhlerine sarsılmaz bir sadakatle
bağlıydılar. Halleri, tavırları lekesizdi; tevazuları öylesine içten ve
yapmacıklıktan uzak, hizmetleri öylesine sevgi dolu ve cömertti ki onları sevmemek
ve onlar gibi olmayı istememek insanın elinde değildi; hiç olmazsa, benim elimde
değildi.
Prizren'deyken, Hazreti Pir Seyyid Ahmed Rufai'yi ve Kosova bölgesindeki Rufai
Şeyhlerini duydum. Hem Şeyh Cami, hem de benim Şeyhim, Hazreti Pir'in
silsilesindeydi. Prizren'de kaldığım süre içinde, Şeyh Cami, her gün, Hazreti Pir'in hayatına dair
Güney Slavca belgeleri Arnavutça ve İngilizceye çevirmekle meşgul oldu. Hizmetimin
bir bölümü, onun hazırladıklarını gözden geçirip daktiloya çekmekti. Hazreti
Pir'in hayat tarihçesini ve son derece mümtaz manevî faziletlerini, işte bu çalışma
sayesinde öğrendim. Prizren dervişleri, Şeyh Câmîi'nin sevgi dolu muhabbetleri,
olağanüstü zikir meclisleri, Prizren Tekkesi'nin nuru, Hazreti Pir Ahmed Rufai'nin
keramet dolu hayatı üzerimde silinmez izler bıraktı. Bir gün Şeyh Cami ile
birlikte Tekke'den çıkıyordum ki, bu manevî etkinin bütün ihtişamıyla kalbime
indiğini hissettim. O anda tecelliye mazhar toprak misali tekrar tekrar alt üst
oldum ve nurun üzerime bir yıldırım misali vurduğunu gördüm. Hazreti Pir'e karşı
içimde öyle muazzam bir sevgi doğmuştu ki. İçimde derinlerde bir yerden selgibi
aktığını duyuyordum. Kendisini sanki çoktan beri tanıyormuşum gibi geldi. Tekke
kapısının eşiğinde, ayaküstü, bu tecrübemi Şeyh Câmîi'ye iletmeye çalıştım. Zaten
biliyor gibiydi. Ona Hazreti Pir'e bağlanmayı arzu ettiğimi söyledim, gülümsedi.

"Amerika'ya bir daha geldiğimde," dedi, "Sana Rufai Dervişi biati vereceğim. Şimdi
de verebilirim ama, halkanda diğer kardeşlerinin huzurunda olursa daha iyi olur
diye düşünüyorum, hem böylece Şeyhinin de haberi olur. Ama üzülme, seyahatinde hep
koruma altında olacaksın ve hem kendi Şeyhinden, hem de benden alacağın biatlar,
Peygamber Aleyhissalâtü vesselâmın iki ağızlı kılıcı Zülfikâr gibi, hayatın
boyunca seni hıfzedecek."
O gün, hayatımın en güzel ve en önemli günlerinden biri oldu. Öylesine çok yoldan,
Öylesine çok sevgi geldi ki. Sevinç ve umutla dolup taştım. Prizren'den ayrılma
vaktim yaklaşınca, Şeyh Cami beni daha da yakınına çekti. Sadece ikimiz, bazen de
bir iki dervişle birlikte uzun saatler geçirdim. Ziyaretimin sonlarına doğru, Prizren'den sonraki güzergâhım hakkında bana tavsiyelerde bulundu ve ayrılma hazırlıklarıma yardımcı oldu.
Yola çıkmadan bir gün önce ciddi derecede rahatsızlandm. Sofrada, biraz da elimde
olmayarak, yemeği çok kaçırmıştım. Dervişler, sofradaki yemeklerin hepsinden yemem
için ısrar etmişlerdi. Nitekim, Doğu'ya yolculuk yapmış olan herkes, bu insanların
samimi ve cömertlik dolu misafirperverliğinden kurtulmaya çalışmanın
imkânsızlığını bilir. Nasılsa o gün takatim iyice tükenmişti; çok geçmeden kusmaya
başladım, ardından gelen ishalle de adamakıllı bitap düştüm. Şeyh'e görüşmemeye
çalıştım, çünkü bilmesini istemiyordum. Tuvalete gidip gelirken, kendi hâlimi
düşünmeye başladım. Neden tam da ayrılmaya hazırlanırken hastalanmıştım acaba?
Orada kalmayı çok istiyordum gerçi ama, böylesine garip bir tarzda mı yerine gelecekti
bu arzum? İkinci defa tuvalete gidince, birden ferahladım. Bütün vücuduma bir
ferahlık hali geldi. Kendimi daha iyi hissederek, Şeyh Cami ile başka birilerinin
daha bulunduğu muhabbet odasına girdim. Şeyh, beklendiği gibi, ne olduğunu,
nerelerde kaldığımı sordu, ben de ona söyledim. Rahatsızlığımın yiyecekten
olmadığını söyledi, yoksa başkalarının da hastalanması gerekirdi, "Ama belki de,"
dedi,"miden bu şekilde yemeye alışkın değil."

Şeyh Cami çok müşfik ve kibar bir insandı. Bana rahatsızlığım için elinden gelen
her şeyi yapmaya hazır olduğunu söyledi ve ayrıca, bu halde beni yola
koyamayacağını belirtti. Ben de, hastalığımda henüz ne olduğunu anlamadığım bir
dersin saklı olması gerektiğini söyledim. Bunun üzerine, şu öyküyü anlattı:
Bir camide uzun uzadıya oturup ellerini açıp Allah'a dua eden iki adam varmış.
Duasını ilk bitiren adam, kulak kabartıp ötekinin nasıl dua ettiğini dinlemeye
başlamış, bakmış ki adamın dilinde uzunca bir şikâyet listesi var: "Allah'ım,
ayaklarım ağrıyor, n'olur onlara şifa ver; sırtımı ağrıdan hareket ettiremiyorum,
ona da bir şifa ihsan et. Sonra başım da çatlayacak gibi, ona da bir deva ihsan
eyle. Ha bir de şurda, boynumun yan tarafında bir ağrı var, ve hele omuzum...
romatizmadan bir türlü kımıldatamıyorum..." Adam böylece dua ederken dinleyen
adam, sonunda ensesine sert bir şaplak indirerek lafını böler: "Sen en iyisi
Allah 'tan yeni bir beden iste."
"İnsanlar hasta olmasaydı" dedi Şeyh, şefkatle beni süzerek, "Tekke'ye
gelmezlerdi.Tekke tıpkı bir hastane gibidir. Biz senden yeni bir insan olma duası
etmeni istiyoruz. Sen Prizren'e bir nûr getirdin ve biz de seni hiç unutmayacağız.
Aynı şekilde, sen de bizden çok istifade ettin. Hizmet olarak, tercümeleri edite
ettin, bu arada sen de kazandın, çünkü bir mürid için Pir'inin hayatını öğrenmek
kâfi bir kazançtır. Şimdi git ve dinlen evlâdım. Sabah erken kalkmalıyız."
Yeniden odamdaydım; sokağa ve çevredeki tepelere bakan pencereden seyre daldım.
Şehirden ayrılma vaktinin gelip çattığını görerek, Şeyh Cami, dervişler ve oradaki
insanlarla geçirdiğim günleri bir gözden geçirdim. Buluşmamız ne kadar tatlı
olmuştu, ama sanki saniyelerden ibaretmiş gibi uçup giden bugünler ne kadar da
kısa sürmüştü. Koyun postu yatağıma uzanıp, bunaltıcı Prizren gecesinin seslerine
kulak kabarttım: komşuların evlerinde dostça sohbetleri, ben uykuya daldıkça
giderek hafifleyen Türk müziğinin egzotik ahengi.
Gün doğmadan gene pencerenin önünde buldum kendimi, yerini şafağa bırakan Prizren
gecesine fısıltıyla veda ettim. Uzaklarda bir müezzinin ahenkli daveti,
solgunlaşıp aydınladığa dönüşen karanlığın içinde, derin bir tatlılıkla sardı beni.
Namaza hazırlanmak için pencereden ayrılırken, Şeyhimizin çok zikrettiği bir
Rübaiyat geldi dokundu dudaklarıma:

Hem bu güne hazırlananlara
Hem de yarınlara dalıp gidenlere
Bir müezzin haykırır karanlığın minaresinden
"Biçareler: Felahınız ne orda, ne şurda."

Yolculuk için veda etmek ve sabah namazını kılmak üzere Şeyh Câmi ile Tekkeye gittim.
Tekrar dışarı çıktığımda, herkes oraya toplanmıştı. Mima Hanım, Şeyhin annesi
Arife Hanım, kızlar, küçük oğlu ve birkaç derviş, hep birlikte durup resim
çektirdik, çok geçmeden sonra Şeyhin arabasına binmiş, yola düşmüştük.
Prizren'den ayrıldığım gün, hoş bir gündü. Güneş ışıl ışıl parlıyor, gökyüzü
alabildiğine berraktı; oraya buraya, geniş mavi bir halının üstündeki yastıklar
gibi bulut kümecikleri serpiştirilmişti. Şeyh direksiyonda, ben yanında, oğlu ve
dervişleri Yakup ile Fatmir arkada, dünyevî tek bir kaygımız olmaksızın tehlikeli
dağ yollarında hızla ilerledik. Bütün camlar açıktı, bir yelkenlide gibiydik...
Meltem yüzlerimize vuruyor, güneş ışınları var gücümüzle söylediğimiz ilâhiler
Eşliğinde dansediyordu. Üsküp'e üç saat süren yolculuğumuz, birkaç dakika sürmüş
gibiydi. Daha neye uğradığımı anlamadan, otobüse binmiş el sallıyordum.

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: "Su üstüne yazı yazmak" ve yazarı M. Şekur hakkında
MesajGönderilme zamanı: 04.06.09, 10:02 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Namazdan az önce insanlar tek tek doluşmaya başladı, mescide ilk gelen Derviş
Yakup'tu. Bu kadim hak yolcusu duvardaki saatin altında bir yere geçip dizüstü
oturduğunda, gözüme sanki hep orada oturuyormuş gibi geldi, çünkü oda neredeyse
Tekkenin kendisi kadar yaşlıydı. Çok geçmeden, yanında birkaç başka dervişle Şeyh
de geldi. Aralarında Derviş İrfan adlı bir müezzin de vardı; güleryüzlü, hayat
dolu, sıcaklığı ve hele o tatlı makamlı ezanıyla çok cana yakın bir adamdı.
Namazdan sonra Şeyhle birlikte evine yürüdük. Şeyh Yahya ile karısı bizim
Tekkemizi ziyaret etmiş ve benim Amerika'daki evime misafir olmuşlardı,
dolayısıyla buluşmamız bir tür hasret giderme buluşması oldu. Şeyh, en çok
kullandığı ulaşım aracı, bisikletini elinde iterek yanım sıra yürürken, ben de
seyahatime dair sorularını cevapladım. Evinde karısı, oğlu, damadı ve kızından
oluşan ailesiyle tanıştım, hepsi benim geleceğimi şu ya da bu şekilde duymuş ve
beni karşılamak için toplanmışlardı. Hoş bir yemek yedik, Türkçe, Franszca ve
İngilizce karışımı kelimelerle iletişim kurarak sofrada oturup birbirimize
hikâyeler anlattık. Sohbete doyum olacak gibi değildi, derken akşam da çabucak
geçti.
Ertesi sabah Şeyh ve ben tan yerinin ağarmasına bir saat kala kalktık ve Tekke'ye
doğru yola çıktık. O saatte sokaklar bomboştu ve adımlarımızın betonda tempo tutan
yankısı, duyduğum tek sesti. Tekkede, Şeyh beni üst kata, bir başka toplanma
mahalline çıkardı. Odanın merkezini, bir kukuleta gibi süslenmiş baca çıkıntısının
altında, üzerinde ateş yakılabilecek, büyük, yassıca bir taş ocak oluşturuyordu.
Odanın her iki yanında uzunca, üzerleri örtülü sıralar uzanıyordu ve ortalarındaki
boşluğa parlak turuncu-kahverengi bir halı yayılmıştı. Namazdan sonra kahve içmek
ve sabah muhabbeti yapmak için bu odaya döndük. Şeyhin daha önce yaktığı ateşin
korları, biz namaz kılarken kaynayıp durmuş eski usûl kahve cezvesinin çevresinde
kıpkızıl kor yığınına dönmüştü. ŞeyhYahya, bana kendi yanında bir yer gösterdi, üç
derviş de öbür tarafına oturdular. Herbiri, uzun, siyah bir derviş elbisesi ve
sivrice, açık kahverengi külahlar giymişti. Şeyh de aynı şekilde giyinmişti, ama onun külahını beyaz bir sarık çevreliyordu. Bağdaş kurmuş otururlarken, sessiz ama somut, samimi ama vakarlı bir güzel tablo oluşturuyorlardı. Sabah güneşinin ışınları pencerelerden içeri süzülüyor ve hürmetkâr hâli ile ortada zarif bir uyum içinde, Şeyhin servis işaretini bekleyen dervişlerden birinin elinde tuttuğu,
küçük Türk fincanlarının dizildiği tepside yansıyordu. İşareti alınca, ikisi
birlikte odada dönmeye başladılar, biri tepsitutuyor, diğeri de kahveleri
fincanlara koyuyordu. Talimli askerler ölçülü hareket ediyorlar, ama onlardan çok
daha zarif duruyorlardı, tavırlarda çok daha mütevaziydi. Onları görünce aklıma
vecd şarabını dolduran sakiler geldi. Herkese kahve dağıtılınca, bize servis yapan
dervişler, bu defa birbirlerine servis yaptılar. Her birisi fincanı hürmetle ve
kusursuz, sevecen bir nezaketle doldurdu. Sabahın büyük bölümünü Kur’an üzerine
mütalaa ederek geçirdik, Şeyh beni bildiğim âyetlerden imtihan etti, öğrenmem
gerekenleri de belirtti. Öğleden az tekrar onun evine döndük. Dışarıda küçük bir
masada oturup o ânın keyfini çıkardık, ve komşunun oraya buraya koşuşup duran
tavuğuna güldük.
Öğle namazından sonra, Şeyh beni Hazreti Pir Hayatî'nin kabrine götürdü. Hoş bir
ândı doğrusu. Binada yaklaşık on iki Şeyh, kabirlerinde haşri bekliyordu.
Kabirlerin çoğu, Hazreti Pir'in kabrinin bulunduğu ortadaki odacığın etrafında
genişçe bir odada yer alıyordu. Bu seyahatimde, yeryüzünde yürüyenlerden çok,
ahirete göçmüş olanlarda daha fazla hayatiyet olduğunu farkettim. Mübarek bir
Velinin kabrine her gidişimde, sanki sıcacık bir dosta uzun bir ayrılıktan sonra
yeniden kavuşuyormuşum duygusuna kapıldım.
Fakat, Şeyh Ana müstesna. Çünkü o henüz bu gezegeni terk etmemiş bir Veliydi.
Öylesine kusursuz bir tasaffi geçirmişti ki, bana hâlâ burada, yeryüzünde kalması
bir mu'cize gibi göründü. Hiç birşeyle bağı yoktu ve burada, yalnızca enaniyetsiz
bir beden kafesine bağlı halde, Kadir-i Mutlak'ın emriyle kalıyordu. Benim için
Ohri'nin nuru oydu. Onda insana nüfuz eden, nurlu bir huzur, kalp gibi çarpıp
duran bir hayat ve akıp giden bir derinlik bulmuştum. Aynı zamanda samimi, rahat
ve sevgi doluydu. Henüz karşılaşır karşılaşmaz, gözlerime baktı ve elini yavaşça
avucumun içine koyarak, ta ruhuma dokundu. Beni sinesine çeken, öz annem gibiydi.
Hem bir Şeyh kızı, hem de bir Şeyhin hanımı olarak, doğrudan doğruya Hazreti Pir
Hayatî’nin soyundan geliyordu. Onunla geçirdiğim vakitler benim için çok meyvedâr
oldu. Birlikte çay içtik ve konuştuk. Ona, hem dervişi hem evladı saydığı kendi Şeyhimin
selâmlarını ilettim. Ayrıca, diğer müridlerin selâmlarını ilettim. O da bana bazı
Şeyhlerin ve tarikatın diğer hatıralarının fotoğraflarını gösterdi. Ziyaretimin
sonu yaklaşırken, onda çok aşikâr o tevekkül tezahürlerini görerek, ona naif bir
umutsuzlukla, bir müridin nasıl olup da "aşk" denen vecd haline şerişebildiğini
sordum. Gözleri parıldadı, yüzüme doğru eğilirken, yüzü bir tebessümle ışıklandı.
"Bir yıl sonra yine gel, oğlum ve o zaman, Allah nasib ederse, sana bunun cevabını
veririm." Şeyh Yahya ile hayli uzun süren bir beraberliğimiz olmuştu. Hazreti Pir'i ziyaret
etmiş, Şeyh Ana'yı da görmüştüm. Bunları yaptıktan sonra, Ohri'den ayrılmaya hazır
olduğumu hissettim. Ancak Şeyh, gitmemi istemiyordu. Durumumu izah etmek zor
olduysa da, sonunda razı oldu. O gün öğle sonrası geç bir saatte, oğlu Hüdai,
elinde Ohri-Üsküp otobüsü için bir biletle geldi. Türkiye'ye aktarma yapmak için
Üsküp'e gitmem gerekiyordu. O gece, bir mevlid merasimi için, Derviş Haydar isimli
Bir zatın evine giderken Şeyhe refakat ettim. Tarikatın sade bir hayat süren bu
insanları arasında kardeşçe duygular hüküm sürüyordu, öyle ki kendimi evimde
hissettim. Akşam namazından sonra sofrada kuru fasulye ve etten oluşan güzel bir
yemek yedik. Makedonyalılar kuru fasulye yemekten hoşlanıyordu anlaşılan.
Prizren'de olduğu gibi Ohri'de de önüme fasulye gelmişti. Bu sade, ucuz ama
değerli yiyecek bana, şehirde geçen çocukluk günlerimi ve annemin çoğu kez yaptığı
koca tencere dolusu kuru fasulyeleri hatırlattı. Bu fakir, yoksul insanlar
arasında, bir çocuk olarak ailemle hissettiğim o hiçbir şeyin el uzatamadığı
mütevaziliğin aynını hissettim.
O gece geç saatlerde Şeyhle ben, yanımızda dervişlerinden biriyle sokaklara düştük.
Derviş bir kavşakta bizden ayrıldı, Şeyhle ben yalnız başımıza yola devam ettik.
Şeyhin evine vardığımızda, herkesi uyanık bulduk. Şeyhin damadı ve torunları da
dahil olmak üzere, herkes evdeydi. Onları masanın çevresine toplanmış, gülümser
halde bulunca çok şaşırdım. Hepsi sabah gideceğimi biliyorlardı ve benimle bir
süre daha beraber olmak istemişlerdi. Çok güzel bir birliktelikti. Şeyhin damadı
Celal, benden çok hoşlanmış gibi görünüyordu ve bana özel bir yakınlık
gösteriyordu. Ben de ondan hoşlanıyordum ve bu hoşlanmayı Allah’ın bir lütfu
olarak görüyor, layık olmadığım halde Rabbimin benden gene de lütfunu
esirgemediğini ve gittiğim her yerde bana bir dost yolladığını görüyordum.
Yatmadan önce selâmlaşıp, Allah rahatlık versin dedik.
Ertesi gün,sabah erkenden Şeyhle birlikte Tekkeye vardık. Bavulumu, geri dönerim
düşüncesiyle Şeyhin evinde bırakmıştım ama sabah namazını bitirdiğimizde, neredeyse
otobüs terminalinde olma vaktimiz gelmişti. Şeyhe çantayı bıraktığımı anlatmaya
çalıştım, ama O hiç aldırmaz görünüyordu. O eski tevekkül imtihanı gene yüzünü
gösteriyordu. Ama, burada mesele benim tevekkülsüzlüğüm müydü, yoksa Şeyh mi
beni anlamıyordu? Tam ben otobüse binecekken, Şeyhin kızları ellerinde bavulla
çıkageldiler. Belli ki Şeyh onlardan bavulu getirmelerini istemişti. Kızlardan
bavulu aldı, ve tek kelime söylemeden bana uzattı. Otobüste yerimi aldığımda,
Şeyhin karısı da gelmiş, yanında duruyordu. Onlara kızları, yeni dostum Celal ve
Şeyh Ana'da tanıştığım Şeyh Kadri de katıldı. Yan yana durmuş ellerini sallarken,
penceremin çerçevesi içinde, güzel bir tablo meydana getiriyorlardı. Şimdilerde,
ne zaman Ohri'ye dönsem, aklıma hep o enfes tablo gelir ve oradayken bana
gösterdikleri yakınlığı hatırlarım. Otobüs terminalden çıkıp yola koyulurken
dualar ettim ve koltukta yanımda duran bavulumun varlığını hissettikçe, kendi
kendime gülümsedim.

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: "Su üstüne yazı yazmak" ve yazarı M. Şekur hakkında
MesajGönderilme zamanı: 04.06.09, 11:03 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
II

Yeniden Üsküp'de olmak hoştu, içeriden İstanbul'a bir bilet aldım. Dışarıda otobüs
kalkış peronuna yanaşmıştı bile, şoför ve birkaç yolcu otobüsün etrafına toplanmış,
bagajlarını yerleştirmeye çalışıyorlardı. Normal bir atmosfer vardı, seyahate
çıktıkları için sevinen çocuklar koşup zıplıyor, anneleri çocukların otobüsün
içinde koşuşturup durmayacaklarını, hatta belki de semavî bir lütufla, otobüse
binip yerlerine oturur oturmaz uyuyakalacaklarını umut ediyorlardı. Bagaj bölümü
dolduğu için, insanlar daha küçük eşyalarını otobüse almış, koltukların arasındaki
boşluğa yanlamasına yerleştirmişlerdi. Şu her otobüs yolculuğunun başında ortaya
çıkan olağandışı kişi burada da eksik değildi; "yanından ayıramadığı" kilitli bir
bavulu ya da bond çantasını, sığma ihtimali, hatta imkânı olmayan koltuklar
arasındaki boşluğa itip zorlayarak, yerleştirmeye çalışıyordu. İç hoparlörlerden
Türk müziği yükseliyor, şoförün ara sıra yaptığı anonslar müziği kesiyordu.
Türkiye'ye yaptığım otobüs yolculuğu uzun oldu, neredeyse yirmidört saati buldu;
yol üzerinde bu ülkeyi ve halkını görmek hayli ilginçti. Yolculuğun en büyük keyfi
de buydu zaten: İnsanlar kendi iç dünyalarında yaşarken ve koşuştururken görmek ve duyumsamak. Otobüsteki Türkler,
bana kendi âdetleri hakkında bilgiler verdiler. Sıcak, sevecen, alçak gönüllüydüler, güleryüzlü ve Allah'ı düşünen insanlardı. Bir aile beni kendilerine
hemencecik dost edindi ve otobüs, yol üzerinde bir yerde mola verdiğinde,
yanımdaki yiyecekleri yememe izin vermeyip, bana kendi yemeklerinden ikram
ettiler. Çocuklarına elimi öptürüp, bana "Amca" diye hitap etmesini tembihlediler;
bu iltifatın nedeni özel biri olduğum değil, yaşça büyük müslüman biri olmamdı. Bu
insanların inceliği beni derinden etkilemişti: davranışları öylesine fıtrî ve
kalptendi ki, samimiyetin bundan ötesi düşünülemezdi. Bu hâle muhatap oluşum,
kendimi inceden inceye gözden geçirmeme vesile oldu ve içimde kendi özel hâllerimi
ıslah etme umutları uyandırdı.
Otobüs, yolcuları biraz uyuşukluktan çıksınlar, yol kenarındaki büfede soda ya da
serinletici birşeyler içsinler, başka ihtiyaçlarını gidersinler diye yol
üzerinde birkaç yerde mola verdi. En uzun molamızı, Bulgaristan sınırında verdik,
burada gümrük kontrolü için hepimiz otobüsten indik. Müfettişler kabaydı, işlerini
çok yavaştan alıyorlardı, her çantayı ve kutuyu tek tek açtılar, bagajımızı da 'ne
haliniz varsa görün' dercesine öylece dağıtıp bıraktılar. Yaban ellerde yol alan
yolcular olarak, her zaman geçen usûle riayet ederek, çenemizi tutup, bu tahammül
imtihanı sona erene kadar sabrı elden bırakmamaya çalıştık. Ancak, gümrükten geçer
geçmez, herkes rahat bir nefes aldı ve yolculuğun geri kalanı çok kolay geçti.
Gece yarısını biraz geçe Türkiye sınırına vardık ve nisbeten az bir gecikmeyle
gümrükten geçtik. Türk müfettişler, Bulgar meslektaşlarından çok daha naziktiler.
Gereğince ciddiydiler ama, zorba değillerdi ve bizi ülkelerine buyur ettiler.
Kendimi bir yabancı ülkeye giriyor gibi değil de, evime dönüyor gibi
hissediyordum. Otobüs gecenin içine doğru usulca ilerledi, sabaha doğru İstanbul
civarındaydık.

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: "Su üstüne yazı yazmak" ve yazarı M. Şekur hakkında
MesajGönderilme zamanı: 04.06.09, 15:01 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Sabah güneşi, ufukta, göğün yumuşak, mavi perdesi önünde , turuncu-kırmızı bir
portakal gibi güzel ve alımlı yükseliyordu. Biz şehre yakınlaştıkça, havaya bir
deniz kokusu sinmeye başladı. Şehrin tâ varoşlarından merkezine kadar yol boyunca
deniz bize eşlik etti. Haliç ve Boğaziçi, İstanbul'un güzelliklerinden sadece bir
parçaydı. Denizde, yer yer yelkenliler, yüzenler ve balıklar görünüyordu. Her
köşede birbirinden güzel camiler yükseliyordu -bayırlarda, tepelerde, sokaklarda ve
ara sokaklarda muhteşem camiler boy atıyordu, büyük, meşhuru ve
unutulmuşuyla. Terminalden çıkıp sokaklarda yürümeye başladım. Seyyar satıcılar,
baklavacılar, lokantalar, arabalar, otobüsler ve dünyanın dört bucağından
turistler vardı. Amerika'da tanıdığım Şeyh Muzaffer'i bulmaya çalıyordum. Birkaç
dervişi ile birlikte Tekkemizi ziyaret etmiş ve kendi nuruyla bizleri tenvir
etmişti.
Beyazıt Camii yakınında bir sahaf dükkânı vardı Şeyhin; kendisini bulmakta
zorlanmadım. Oraya vardığımda, dükkânda kendisine yardımcı olan Derviş İbrahim'le
karşılaştım. Dervişin yardımıyla civarda ucuz bir otel odası tuttuk. Vaktimi,
Şeyhi ziyaret ederek ya da sık sık dükkâna gelen dervişleriyle oturarak geçirdim.
Aslında Şeyh oradayken dükkân öylesine tıka basa dolduruyorlardı ki, kitap satın
almak isteyen birinin içeri adım atması bile zordu. Elinde askılı tepsisi,
şıngırtılı bardakları ve çaydanlığıyla, bir çaycı, düzenli aralıklarla dükkânı
yoklayıp duruyordu. Çay içtik, gülüştük ve birbirimize tarikate dair kıssalar
anlattık. Şeyh Muzaffer'in dükkânında tanıştığım bir adam, bana Şeyh Nûn’un bu
yakınlarda İstanbul'da bulunduğunu, buradan da Konya'ya geçtiğini söyledi. Cuma
gecesi yapılan Halveti zikrine kadar, İstanbul'da iki gün kaldım. Bu haftalık
ibadet için Tekke'de ikiyüzü aşkın derviş toplandı. Bu ruhlar denizinin ortasında
bulunmak, haz dolu bir teberrüktü. Öyle etkileyici, öyle neşeli ve coşturucu,
öylesine zarif bir kalpler dansıydı ki, gerçekten de bu hali anlatacak tek kelime
bulamadım.
Ankara'ya doğru kısa bir yolculuk ve Büyük Şeyh Hacı Bayram Veli'nin kabrini
Ziyaretten sonra, Konya'ya vardım. Bir dolmuşa atlayıp, Hazreti Celaleddin
Rumi'nin muhterem hocası Hazreti Şemsi Tebrizî Camii'nin az ötesindeki küçük
meydana vardım. Abdest alıp içeri girdim. Hazreti Pir'in sandukası, özel bir
köşede, bir kaide üzerinde yerden hafifçe yükseltilmiş ve parmaklıkla çevrilmişti.
Selâm verip, mübarek ruhları için bir dua okumak üzere, kabre yaklaşabildiğim
kadar yaklaştım. Kalbime bir dolu tefekkür aktı ve bencileyin değersiz bir
müridin, bu mübarek nûranî ruhun ayak izlerini sürmesine izin verdiği için, Kadir-i Rahim'e hamd ettim. Derken ezan sesi duyuldu, namaza durdum. Türbenin türbedarlığını yapan ve aynı zamanda da cami imamı olan Şeyh Ahmed 'i namazdan sonra göreceğimi umuyordum. Ne var ki, orada değildi ve namazdan sonra, kafamda onu nasıl bulacağımı düşüne düşüne camiden çıktım. Camiin hemen dışındaki bir sıraya oturarak, bir an insanları gözledim ve semazen dervişlerin evi olan bu şehirde,
Konya'da bulunmaktan alabildiğine memnun, nerelere geldiğimi düşündüm. Kendi
ülkemde Tekke'de Şeyh Ahmed'le geçirdiğimiz günleri, onun Kura’n derslerini ve
bizim öğrenme isteksizliğimizi Şeyhe bildirdiği raporu hatırladım. Orada
düşüncelere dalmış otururken, yanıma iki çocuk yaklaştı. Beni merak ettikleri için,
adımı ve nereden geldiğimi sordular. Cevap verdim, sonra da onlara Şeyh Ahmed 'i
tanıyıp tanımadıklarını sordum.
"Ahmed Hocam?" dediler hep bir ağızdan.
Başımla tasdik ettim.
"Biliyoruz"diye cevap verdiler."Gel, götürelim."
Çantamı alıp, sokaklar boyunca çocukları takip ettim, bir köşeyi dönüp, evlerin
sıralandığı sokaktan geçtik ve loş bir merdivene geldik. Üzerinde "Türksoy apt."
yazan bir tabela gördüm kapıda. Bu kelimeleri, mektup üzerindeki adresten
hatırlıyordum. Aradığım yerdi burası, camiden sadece beş dakika mesafedeydi.
Çocuklar kapıyı vuruyorlardı bile ve birkaç saniye sonra, Şeyh Ahmed yüzünde o
sıcak, âşina tebessümle, eşikte belirmiş, beni içeri davet ediyordu.
Çay içmeye oturduğumuzda Şeyhimin ve müridlerin selâmlarını ilettim. Şeyh Ahmed,
fotoğraf albümünü alıp, herkesi tek tek işaret ederek, "Bu nasıl? Ya bu?" diye,
her müridi sordu. Ben de hepsinin iyi olduklarını söyledim. Kendisine Prizren ve
İstanbul seyahatlerimi anlattım, buradan Şam'a, oradan da Hac için Mekke'ye
yolculuk yapacağımı söyledim. Ona Konya'da birkaç gün kalarak, Hazreti Şems
Camiini, Hazreti Celaleddin Rumi ile meşhur Şeyh ve aynı zamanda Şeyh-ül Ekber'in
müridi Sadreddin Konevî'nin kabirlerini ziyaret etmek niyetinde olduğumu söyledim.
Şeyh Ahmed'e Şeyh Nun'un benden önce Prizren'e gelmiş olduğunu söyleyince,
Konya'ya da geldiğini, ama İstanbul'a döndüğünü söyledi. "Beni dinlersen," dedi
Şeyh Ahmed,"Sen, en iyisi Konya'da bir gün kal ve hemen İstanbul'a dön. Oğlum
Mustafa seninle beraber gelir ve seni Şeyh Nûn'a götürür."
Ertesi gün Şeyh Ahmed bana büyükçe bir Konya turu yaptırdı. Bana şehrin bir
ucundan diğerine yürüdük gibi geldi. Önemli ne kadar tarihî mekân varsa hepsini
ziyaret ettik. Camilerden ve tekkeden, dervişlerden ve Hazreti Celaleddin'den
konuştuk. Şimdi müze yapılmış bir Tekke'de biraz eğleştik ve görmeyi umduklarımın
çoğunu görmüştüm. O akşam geç saatlerde, Mustafa ile birlikte otobüsle İstanbul'a
doğru yola çıktık. Ertesi sabah, Mustafa’nın özel işlerinin takibiyle geçirdik.
Hattatlığının yanısıra, babası gibi o da çok yetenekli bir hafız ve kâri idi.
Dolayısıyla meşguliyetinin büyük kısmını gençler ve cami Kur’an kursları
oluşturuyordu. İşi bitince arka arkaya bir dizi otobüse binerek, nihayet şehrin
varoşlarında bir yere geldik. Küçük bir dükkânda durup, bir somun ekmek ve biraz
beyaz peynir aldık. Oradan, tepeye, Şeyh Nûn'un Tekkesi olarak hizmet veren çok
güzel, yeni bir eve doğru, dik bir yamaç tırmandık. Mustafa bana etrafı tanıttı
ve kendimi evimde hissetmem için teşvik etti. Bir süre sohbet ettik ve sonra,
inşaallah Şeyhin o gece geç saatlerde geleceğini söyleyerek ayrıldı.
Öğle sonrası nisbeten sakince, Şeyhi göreceğim ânı düşleyerek, yalnız başıma
geçirdim. Öğle sonrası geç bir saatte, beni Şeyhe götürmek üzere gönderildiğini
söyleyen bir derviş geldi. Dervişle birlikte gideceğimiz yere vardığımızda, Şeyh
henüz gelmemişti. Ancak, bize Şeyhin beni ertesi sabah göreceğini bildiren bir
mesaj bırakılmıştı. Akşamın geri kalan saatlerini, dervişin himayesinde geçirdim.
Bana yemek ikram etti ve namaz için evinin yakınlarındaki bir camiye götürdü.
Ertesi sabah derviş beni sade bir tarzda döşenmiş bir apartman dairesine, bizi
kapıda karşılayan Şeyh Nûn'un kardeşinin evine götürdü. Bu kibar beyefendi, beni
oturma salonuna buyur etti, oturdum. "Şeyh Hazretleri şu an kuşluk namazını eda ediyorlar," dedi, "birazdan yanımızda olurlar."
Çok geçmeden, Şeyh içeri girdi. Onu selâmlamak için ayağa kalktım, niyaz sunup ve
elini öpmek üzere ilerledim. Varlığı odayı dolduruvermişti. İnsan hiç zorlanmadan
onun bir nûr adamı olduğunu anlayabilirdi. Gözleri sevgiyle, delip yakan bir
berraklıkla parıldıyordu ve uzun, gümüş beyazlığındaki sakalları yüzünün çevresine
ve aşağı doğru gün ışığı gibi yayılyordu. Başında üzeri toplu, beyaz kubbe
biçiminde bir sarık ve üzerinde yere kadar uzanan, yeşil bir cübbe vardı.
"Adım Muhyiddin, Şeyh Efendi," dedim:
"Şeyh Muhyiddin sensin demek,"dedi, gülümseyerek.
"Affedersiniz Şeyh Efendi, ben sadece müridim," dedim,
İçimdeki bir kabiliyetten mi haber veriliyor, yoksa bana değil, ama Şeyhe malûm
olan bir hâlim mi tasrih ediliyor, bilmeksizin.
"Ben senin kim olduğunu biliyorum," dedi Şeyh,"ve sana nasıl hitap edeceğimi de. Ama gel şimdi başka şeyler konuşalım."
Bana İstanbul'un çeşitli camilerinde vereceği vaazlar sırasında, kendiyle birlikte
olacağımı söyledi. Evliyaların kabrine gidecek ve mahalli bir
Tekke'de bir zikir meclisinekatılacaktık.
"Özel soruların olduğunu da biliyorum ve bu gece inşaallah onları konuşacağız,"
dedi. "Şimdi, müsaaden olursa,başka meşguliyetlerim olacak."
İstanbul'da kaldığım sürece, vaktimin çoğunu Şeyh Nûn ile beraber geçirdim.
Beraberken, Allah’ın inayetiyle, bana planlanması imkânsız gibi gelen bir
müfredata göre dolaşmamız sırasında, bir Şeyhin ne kadar inanılmaz bir tempoyla
yaşadığını açıkça gördüm. Bu süre içinde, altı yıl önce, ilk Doğu seyahatim
sırasında âlem-i gaybden bana Şeyh-i Âzam Dağıstanî tarafından gönderilmiş olan o
dervişin esrarını araştırdım.
"Bunca yıl," dedi Şeyh Nûn, "Aslında sana ait olan bir emaneti taşıdım. Bu emaneti
taşımaktan memnundum memnun olmasına ama, şimdi senin onu teslim almak için burada
olman beni rahatlattı."
Böyle bir şeyin nasıl olabildiğini sorduğumda, Şeyh bana dönerek konuştu:
"Şeyh-i Âzam Dağıstanî, bir ruh avcısıdır. Seni ezelde görmüş ve kendisi için
seçmiş."
Bu sözlere şaşırmıştım. Öylesine inanılmazdı ki! Zor da olsa, hazmetmeye çalıştım;
zaten Şeyh Efendi de, yavaş yavaş , kaşık kaşık verdi bana.
Ayrılışımdan bir gün önce, Mustafa'nın beni ilk olarak getirdiği yamaçtaki Tekke'de
Şeyh Nûn ile birlikteydim. O gün benimle Nakşibendi tarikatındaki Şeyhler silsilesi
üzerine uzun bir sohbet yaptı. Şeyh, bana tarikatın insanın kalbinin
tasaffisindeki ve İslâmın bâtınî yanını yaşamaya teşvikteki rolünü izah etti. Bana
kendisi ile Peygamber Aleyhissalâtü vesselâm arasındaki bütün evliyaların tek tek
adını verdi. Artık, o günden sonra, itimadını hakkettiğimi de söyledi. Anlayarak,
ya da anladığımı sanarak, bunun ne mânâya geldiğini sordum. Başka tarıkî
bağlılıklarım olduğunu ve kendi Şeyhimin rehberliğinden memnun olduğumu izah
ettim. Şeyh Nûn, hiçbir kaygı duymamam gerektiğine beni ikna etti. Ona Şeyhimin
fotoğrafını gösterdiğimde, "Kendilerini daha önce görmüştüm," diye karşılık verdi.
"Salâhatinde şüphe yok. Şeyh-i Âzam'ın ahfadındandır."
Doğrusu, Şeyhimin Şeyh-i Âzam'ın ahfadından olmasının ne anlama geldiğini
bilmiyordum. Gene de, iki varsayımda bulundum: Birincisi. Şeyhimin, şu ya da bu şekilde, Şeyh-i Âzam Dağıstanî ile münasebeti vardı; ikincisi de, Nakşibendi biatini kabul etmek bir tekemmül demekti. Böylece,
vicdanım alabildiğine müsterih, biati kabul ettim. Ancak, Şeyh elini
benimkinden çeker çekmez kafama karanlık, ağır bir şüphe bulutu aktı. Birden asab
bozucu bir önseziye kapıldım. Bir hatamı işledim yoksa diye düşünmeye başladım.
Şeyhle birgün daha geçirdik. Halkasından ayrılırken, her şeyin yolunda
gideceğinden emin olmamı söyledi, ama o bulut gene de dağılmadı. Ne kadar
dağıtmaya, altından kurtulmaya ya da unutmaya çalıştıysam da, bir türlü
beceremedim. O bulut, sonraki seyahatlerim boyunca peşimi bırakmadı. Şam
sokaklarında, Mekke'de, Harem-i Şerif'de, ve Peygamber Aleyhissalâtü vesselâmın
bir zamanlar yaşayıp yürüdüğü Mekke sokaklarında peşimden ayrılmadı. Şeyh Nûn,
Suriye'ye nasıl gideceğimi anlatmış ve oradaki iki temsilcisinin bana yardım etmesini
sağlamıştı. Bu iki iyi kalpli adam Şeyh-i Âzam Dağıstanî'nin kabrini bekliyor ve
onun eski evinde, dikçe bir tepenin üstünde, yoksul bir mahallede sade bir evde
oturuyorlardı. Şeyh Nûn, beni doğruca Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i ibni Arabi'nin
türbesine ve onun adıyla anılan Camiye yollamıştı. Kabirden ve Şeyh-i Âzam
Dağıstanî camiinden her gün namaz için Şeyh'ül-Ekber Camii'ne yürüyordum. Şam
benim için manevî olarak canlı, ama siyasî olarak gergin bir yerdi. İki
mihmandarım Abduselâm ile İbrahim'in yardımıyla, Kitab-Mukaddes'te "John the
Baptist” diye zikredilen Yahya aleyhisselâmın kabrinin bulunduğu Emeviye
Camii'ni de ziyaret edebildim. Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın sahabelerinden
bazılarının kabirlerini ziyaret ettim: Aralarında ilk müezzin Hazreti Bilal-i
Habeşî (ra), Hazreti Ali'nin (ra) torunu Hazreti Zeynel Abidin (ra) ve daha
birkaç sahabe vardı. Bu ziyaretleri tamamladıktan sonra, Şam'dan ayrılmaya hazır
olduğumu hissettim. Bir uçakla Cidde'ye gittim, orada kendi halkama dahil iki
müridle karşılaştım ve birlikte Hac farizasını eda ettik. Onlar, Hac'dan sonra,
kısa bir süre Medine'de kaldılar, ben de uçakla NewYork'a döndüm. Eve döndüğümde,
yola çıkışımın üstünden altı hafta geçmişti. Geri dönmüş olmak iyiydi. Hem Şeyh
Cami, hem kendi Şeyhim, çok sayıda müridle orada hazırdılar. Dönmeden kısa bir
süre sonra dervişlerden birinin evinde toplanmışlardı. Ben içeri girince hepsi
ayağa kalkıp ilâhi söylediler. Harikulade bir karşılamaydı. Öylesine sevgi dolu ve
sıcaktı ki. Şeyhim ve Tarikat'taki, kadınlı-erkekli mürid kardeşlerim, gülümseyen
yüzleriyle oradaydı. Bir an kalbim dolup dolup taştı, ama sonra o bulut yine gelip
çöktü. Şeyhe "samimi bir itirafta bulunmak için uygun bir zaman olmadığı
ortadaydı, ama er-geç kendisiyle yüzyüze kalacağımı biliyordum. Dehşetle o ânı
beklemeye koyuldum.

Birkaç gün sonra Şeyh Cami öğle yemeğine evimize geldi. Kendi Şeyhimiz şehirde
değildi, Şeyh Cami de, bizi Kerbelâ'da Peygamber Aleyhissalâtü vesselâmın torunu
İmam Hüseyin ile ailesi ve arkadaşlarının şehadetlerinin anıldığı on günlük Matem’e
hazırlamak için yanımızdaydı. Şeyh Cami kolay konuşulan bir insandı. Yaşadığım
ikilemin öyküsünü baştan sona anlattım ve Şeyh Nûn'dan aldığım biati söyledim.
Sabırla dinledi, ama büyük bir keder içinde kaldı.Yüzü ciddileşti, odanın havası
ağırlaştı ve yoğunlaştı. Tüm bunlar, benim şahsî kederimi ve umutsuzluk ve
kaybolmuşluk duygularımı iyice yoğunlaştırdı. Hâlimi fark eden Şeyh Cami kaşlarını
çattı ve daha yakından konuşmak için bana doğru eğilerek omuzumdan tuttu:
"Şeyh Nûn'un sana bunu yapmasını aklım almıyor. Prizren'e geldiğinde onu asil bir
Şeyh diye tanımıştım. Şimdi ise şüphelerim var. Ne yapmamız gerektiği konusunda bir
fikrin var mı?"
"Belki de Şeyh Nûn'a bir mektup yazabilirim," dedim. "Ondan biati kaldırmasını
isteyebilirim."
"Ben konuyu Şeyhinle konuşurum," dedi Şeyh Câmî. "Sonra n'olacak bakalım."
Birkaç gün sonra Şeyh, Matem için Tekkeye döndü. Tepenin altındaki yolda yanına
yaklaştım. Yüreğim ağzıma gelircesine, dehşet içinde, konuşmaya çalıştım:
"Şeyh Efendi, ben...ben... sanırım Şeyh Cami ile konuştunuz?"
"Konuştuk elbet," dedi, "ve bilesin ki bundan böyle benim müridim değilsin. Senin
rehberin artık Şeyh Nûn. Bununla birlikte, tarikatten çıkmış değilsin; bu Tekkenin
kapısı sana hep açık olacak, ama bugünden itibaren seninle münasebetim, sadece bir
kardeş sıfatıyla olacak."
Kelimenin tam anlamıyla, tuz buz olmuş, nutkum tutulmuş halde, garip, donuk bir
yığın gibi, karşışısında öylece kalakaldım. Sözleri kalbime yıldırım şavkları gibi
vuruyordu. Düşüncelerimi okurcasına sürdürdü sözlerini:
"Biatin iadesi için yazma konusunda Şeyh Câmî ile aynı fikirde değilim.
Tasavvufla oyun oynanmaz. Tam tersine, Şeyh Nûn'a teşekkür
mektubu yazmanı tavsiye ederim. Seni ben derviş yapmak istiyordum ama, o sana
sahip çıkıp kendi dervişi yapmış. Yine de, daha önce Türkiye'ye giden beş müridim
içinden yalnız senin bu tuzağa düşmeni ilginç buluyorum. Onlar seni sadece kendi
Pirin Hazreti Hayatî'den koparmaya çalışıyorlar. Ama Allah’ın bir hikmeti vardır
mutlaka. Artık gitmem gerek. Esselâmü aleyküm."

Beni yolun kenarında, yıldırım çarpmış gibi yığılı, bırakıp gitti. Söylediği her
söz beni büyük bir şokun içine daha da sokmuş ve dünyamda geriye kalan kömür
parçalarımı, içten içe yanan bir kül yığınına çevirmişti.
Şeyh, Matem'in açılışında bizimle beraber oldu, sonra bizi Şeyh Câmî'ye emanet
edip gitti. Şeyh Câmî, ongün Tekkede kaldı. Her öğleden sonrası, Kerbelâ
vakasından bir sohbet düzenliyordu. İmam Hüseyin'i (ra) ve yanındaki yetmişiki
şehidi, Yezid'in emrindeki yüz acımasız katile gelinceye kadar günbegün izledik.
Benimkisinin hiçbir asıl sebebi olmadığı halde, Hazreti İmam Hüseyin'in (ra) çok
daha büyük acısını bu vesileyle kalbimde duyacak kadar derin bir acı çekiyordum.
Biran, hakikate hizmetkâr olan ruhlardan beklenen her şeyden vazgeçme ve kendini
fenâ etme derecesindeki fedakârlığın ne demek olduğunu düşündüm. Bazı yönlerden
acım daha da derinleşti, çünkü ben kendi aklımca, bu gezegende beni en çok seven
insana, Şeyhime ihanet etmiştim. Kimse beni onun kadar mükemmel anlamamıştı, kimse
beni bu kadar kayıtsız şartsız kabul etmemişti. Ben de kendime karşı hiç bu kadar
dürüst, ufak da olsa bağlılık duyduğum hiç kimseye karşı bu kadar açık davranmamış
ve hiç bu kadar incinmeye duyarlı olmamıştım. Şeyhimin muhabbeti, kendisi için bir
şey istemiyordu. Mertebem ya da halim ne olursa olsun, sadece, güneş ışınları gibi
cömertçe ve hiç ayırım yapmaksızın, üstümde ışıldıyordu. Manevî anlamda, Şeyhim hem
anaydı, hem babaydı; bir taraftan koruyor, yol gösteriyor ve bir taraftan
kabiliyetlerimi besliyordu. Benim için hem bir aydı, hem bir güneş: yeryüzü onsuz
kıraç bir gezegendi, hiçbir amacım olmaksızın dönüyordu. Ah, nasıl acı çekiyordum.
Matem günlerini kişisel bir perişaniyet içinde geçirdim. Acılı halimden kimseye
söz açamadım. Bu acıyı nasıl paylaşacağımı bilmiyordum. Ben de Şeyh Ahmed 'in ateş
gibi sıcak aşk gözyaşları yoktu, ama artık benim de kendime mahsus bir ızdırap okyanusum vardı.
Ağlayarak ona akan suları besliyor, kendi gecelerimin karanlığında gözyaşı döküyor ve buz-mavisi kaybolmuşluk yaşlarıyla onu yeniden doldurup taşırıyordum.

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: "Su üstüne yazı yazmak" ve yazarı M. Şekur hakkında
MesajGönderilme zamanı: 05.06.09, 14:21 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
Bedeninize ve kalbinize ilişen her kalp ağrısı ve ızdırap, sizi kulağınızdan
çekerek VadedilenYer'e götürr.
Rabbiniz sizi, yönden ve yandan münezzeh O Yere, gerisin geri çekmek için,
her yönden dert yollar.
(TheSufi Path of Love: The Spiritiual Teachings of Rumi,
William C. Chittick)

Şeyh Câmî, Matem'den sonra Tekke'den ayrılıp, başka yörelerdeki Tarikat işleriyle
ilgilenmek üzere gitti. Kasım ayı için NewYork'da bir hadra (toplanma)
planlanmıştı ki önümüzde daha iki ay vardı. Ne kendi Şeyhimi, ne de Şeyh Câmî'yi o
toplantıya kadar göremedim, hiçbir çözüm umudu olmaksızın günlerce bu ağır yükü
taşıdım. Ancak bu arada Şeyhime bir mektup yazdım. O güne kadar yazdığım en zor
mektup oldu. Mektubumda samimi bir özür ve pişmanlık duygusuyla, kalbimdekileri
açıkça ortaya döktüm ve kendisinden beni müridi saymaya devam etmesini istedim.
NewYork'taki hadraya kadar bir cevap almadım. Bazı dervişlerin bu toplantıda
vekil yapılacağı ilân edilmişti. Toplantıyı Şeyh Câmî yönetecekti. Tören için New
York'a giderken, Şeyh Câmî'yi bundan böyle uzun bir süre göremeyeceğimi düşündüm.
Kendi Şeyhim de, Şeyh Câmî de Şeyh Nûn konusunda herhangi bir şey demedikleri
için, Şeyh Câmî'nin Prizren'de sözünü ettiği Rufai biatinı alamayacağımı
düşünüyordum. Kaderimin, şaşkınlık içinde yoluma devam etmek olduğunu düşünüyordum.
New York'a geldiğimde, Şeyh Câmî konuşmak için beni yanına çağırdı.
"Sana sadece kalbinin nerede olduğunu sormak istiyorum," dedi. "Şeyhinin de, benim
de seni çok sevdiğimizi bilmeni istiyorum. Bizim dervişimiz olmanı istiyoruz.
Hazreti Pir de öyle istiyor."
"Şeyh Efendi,"dedim, "Hazreti Pir'e öylesine büyük bir muhabbet duyuyorum ki.
Prizren'de beni çok etkiledi. Sizi ve Şeyhimi seviyorum. Siz olmasanız, ben
kaybolmuş biri olurum."
"Öyleyse özel bir görevi yerine getirmen gerekiyor,"dedi Şeyh Câmî "Bu
gecenin ileri saatlerinde bu görev yerine getirilmiş olduğunda, seni Rufai Dervişi
ilân edeceğim."

Şaşırtıcı bir toplantıydı. Şeyh Câmî öylesine sevgi doluydu ki. Görevimi
bitirince, beni yukarı kata, başka bir odaya yolladı. İçeri girer girmez, karşımda
Şeyhimin mübarek yüzünü buldum. Birkaç dervişle
bir yemek masasının etrafında toplanmışlardı. Tabağından bir parça kek alarak, bana
doğru uzattı. Bir an donup kaldığımı, ama sonra, başıyla da işaret edince keki almaya
koştum. Bana masada karşışısındaki boş iskemleyi gösterdi, oturdum.
"Mektubunu aldım," dedi, "Özürlerini kabul ediyorum. Ancak konuşmamız gereken çok
şey var. Tarikat hakkında bilmen gereken daha çok şey var." Ona, Şeyh Câmî ile
daha önceki konuşmamızdan söz edince, bana destur verdi. O gece, Zülfikârımın
ikinci ağzını, yani Rufai Derviş biatımı aldım. Beni Türkiye'den beri takip eden
o ağır, karanlık bulut nihayet üstümden kalkmaya başlamıştı, ama ıztıraplarım henüz
tam anlamıyla bitmemişti.

Çok geçmeden, Şeyhimle uzunca ve önemli bir sohbetimiz oldu. Bu sohbette benim
için Tarikat’a dair birçok mesele açıklığa kavuştu. Pirlere, Şeyhlere dair ve
biatin ne demek olduğu konusunda birçok şey anlattı. Kendi Pirim, Hazreti Hayatî
konusunda uyardı beni.
"Bu senin ilk icazetindi," dedi. "Bu, seni benim vesilemle Hazreti Pir'e götüren
ilk altın silsilen. Bu ilk açılışın hakkını vermeden huzura kavuamazsın. Unutma,
bu senin ilk intisabın, ve bundan sonra gelecek her şey bunun üzerine gelecek.
Bütün hayatın için ilk sorumluluğun bu. Anlıyorsun ya, sen Şeyh Nûn'a sokaktan
çıkıp gelmedin, ona kendi halkasındaki insanlara denk biri olarak geldin. Senin
durumun, Dominikan olan Fransisken rahibinin durumuna benziyor. İnanmış birinin,
kendi inancını değiştirmesi meselesi bu. Belki de şimdi Şeyh Nûn'a bir mektup
yazmalısın. Ona, 'Verdiğiniz sorumluluğu taşımaya hazır değilim, çünkü zaten
Pir'imizin bana verdiği sancağı taşıyorum,' diyebilirsin. Seni onun kalbinin
rızasına emanet ediyorum. Ona hangi Tarikat'tan ayrılman gerektiğini sorabilirsin,
ama unutma ki senin Hazreti Pir Hayatî'ye dayanan altın silsileni kesintiye
uğratma sorumluluğunu taşıyamam."
Birdenbire, kalbim yeniden ağırlaştı. İkilemim, tam olarak çözülmemişti. Hâlâ her
biri koca bir okyanusun iki tarafını tutan iki Şeyh arasında sıkışıp kalmıştım.
"Ayrıca şunu da bilmelisin ki," diye devam etti Şeyh, "Şaşkınlığına ben sebep
olmadım. Bana gelenler, marifete geçmen için Rabbimizin sana takdir ettiği
inayetidir."
Marifet'e dair bu sözlerin, çok uzaklarda bir noktaya atıfta bulunduğunu anladım.
Kendimi Tarikat'te, yani yolun başında bile hissedemezken, Hakikat'in de ötesindeki bir makamı kendime yakıştıramamıştım. Bereket versin ki, artık şu gerçeğin farkındaydım: Müridler, Tarikatte ilerlerken çok az şeyin farkına varırlar. Zaten, farkına varmak da, bir anlamda müridin meselesi
değildi. Onların işi hizmet etmek ve şeksiz-şüphesiz teslimiyet içinde olmaktı.
Sonunda, Allah nasib ederse, cevaplar bir-bir gelecek ve her şey âyân olacaktır.
Böylece, bir çıkış yolu aramaya başladım, Şeyh Nûn'a ilk mektubumu yazdım. Hürmetle
kendisinden, biati geri almasını istedim.
Bir ay geçmeden Şeyh Nûn'dan son derece hiddetli ve kesin bir cevap geldi: "Asla!
Üstelik, bunun çocuk oyunu olmadığını anlasan iyi edersin!"
Umutsuzluğa iyice batmış halde, mektuptan haberdâr etmek için Şeyhime vardığımda,
bu açmazla ve onun sonucunda gelen sıkıntı ve çelişkilerle mücadele edeyim diye,
beni olabildiğince kendi halime bıraktı. Daha önceki tavsiyelerinden bazılarını
hatırlattı:
"Sana daha önce de söylediğimgibi," dedi, "seninHazreti Pir'e olan ilk altın
silsileni kesme sorumluluğunu taşıyamam. Şeyh Nûn'dan aldığın Nakşibendî biatını
gözden geçirmeni istediğimi de düşünmemelisin. Hatta onun seni, bir adım öne
geçirdiğini bile söylemiştim. Seni Şeyh Nûn'un kalbinin rızasına emanet etmeye
devam ediyorum."
Hâlâ umutsuzluk içinde, "Peki, hizmeti ne yapacağım?" diye sordum Şeyhe. "Hepsi
bir arada gerçekten çok ağır geliyor. Ne yapmam gerek?"
Benim iniltili yardım talebimden hiç etkilenmemiş gibi,
"Senin ikilemin, biraz millî mutfaklarınkine benziyor," diye cevap verdi. "İster
Fransız, ister İtalyan, ister Alman mutfağı olsun, yemeğe konacak temel
bileşenler, tıpkı sorumlu olduğun hizmet gibi, temelde aynıdır, ama gene de
farklıdırlar. Hepsi tek başına lezzetlidir, ama hepsini birden yemeye kalkarsan
hazımsızlık çekersin. Şimdi senin problemin, bunların hangisinden vazgeçip,
hangisini tadacağına, hangi Tarikat'ten vazgeçeceğine Şeyh Nûn karar verecek. Ona
yeniden yaz. "Sonra, çok daha ciddi bir tonla, tavsiyelerini tamamladı:
"Şimdi çok derin bir tevekkül vadisinden geçiyorsun. Biliyor musun, şu anda tüm
halkamızda Tevekkül safhasında bir tek mürid yok?"
Böylece oturup yeniden yazdım. Bu kez, Rabbimden inayet istedim. Şeyhler arasında
yaşadığım ikilemin bütün yükünü sırtımda taşıyarak, kalbimde ve ruhumda ne varsa
yazıya döktüm. Mektubu posta kutusuna atarken Peygamber Aleyhissalâtü vesselâma
salât ve selâmlar getirdim ve takdiri Allah'a havale ettim. Bu sefer Şeyh Nûn'dan cevap alana kadar yaklaşık iki ay geçti. Şeyh Nûn ikinci mektubunda daha mutedildi. Bütün Tarikatlardaki zikirlerle kendi Tarikatının zikir usûlünün sessizce kalpten yapılması dışında temelde ortak olduğunu izah ediyordu.
İlk mektubundaki sertliği de izah ediyor, ve bana Şeyhlerin, müridlerinin
ikilemlerden kaçmalarını görmekten hoşlanmadığını söylüyordu. Şeyhime sevgi dolu
selâmlarını yolluyor ve mektubuna bizi kendisini ziyarete davet ederek son
veriyordu. Tekke'nin patikasının ikiyanında, yamaç boyunca sıralanan leylaklar
çiçek açmaya başlamıştı. İkilemimi kışın durgun günleri boyunca taşımış ve acaba
bahar hiç gelmeyecek mi diye meraka kapılmıştım. Birden sanki leylaklar,
rayihalarıyla yeniden kalbime dokunarak moralimi yükseltip, umutlarımı tazeler
gibi oldu. Şeyhle konuştuğumda, o rayihayı hâlâ yanımda duyuyordum.
"Şeyh Nûn'a bir daha yazdığında," dedi,"ona, sana İstanbul'da verdiği güzel
hizmeti anlatan mültefit mektubunu aldığımı söyle. Böyle bir hazineyi bizimle
paylaşmakta gösterdiği fedakârlık ve cömertliğin beni etkilediğini söyle.
Tarikatlar arasındaki kardeşliğin güzelliğini zenginleştirmek niyetiyle, kalbî
zikir konusundaki tavsiyelerini can-ı gönülden kabul ettiğimizi söyle."
"Onun tavsiyelerine uyma konusunda benden yana izinlisin ve kendisine duyduğumuz
sevgi ve hürmetin bir nişanesi olarak, hepimiz sana anlattıklarından
yararlanacağız. Sevgili Hacı Şeyh Nûn Efendi'ye bizi davet etmesinin çok nazik bir
hareket olduğunu ve bizim de ehl-i beyti ziyaret edip, Sancak-ı şerifi tutup, uzak
diyarlara Allah’ın birliğini yayan elini öpmek için ilk fırsattan istifade
edeceğimizi söyle. Onun huzurunda oturma ve gölgesinden yayılan nûr-u Nebî (asm)
ile tenevvür etme imkânını intizar ediyoruz. Şeyh Efendi'ye, kalpsiz zikrin
kokusuz güle benzediğini anladığımızı ve verdiği dersten hikmetler edindiğimizi de
söyle."
"Ona selâmlarımızı ve aşk-ı niyazlarımızı ilet. Nakşibendî tarikatına ve onun
makam-ı şerifine duyduğum sevgi ve derin hürmetin ifadesi olarak, elini öpüp,
kalbime ve başıma koymak isterim. Şeyh Efendi'ye tavsiyelerinin, benim hayatımın
çoğu anılarını uyandırdığını da söyle. Geçen günlerin kuru yaprakları, bu dünyadaki
yolculuğumuzun yollarını örtmüştü. Tavsiyeleri, şimdi bir tatlı meltem gibi o kuru
yaprakları havalandırıyor ve büyükannesinin huzurunda oturup hizmet dersleri
alan kıvırcık saçlı genç çocuğu, bugün burada oturup Tekkemizdeki şerefi
paylaşmaya kadar getiriyor. Ona, Allah aşkıyla, hiç susuz, seyahat ettiği çölden
bana sunduğu serin şerbet için teşekkür ettiğimi söyle."
"Ülkesinde, Peygamberin (asm) sancağı altında toplanmış bütün cemaat-i fukaraya
selâmlarımı ve aşk-ı niyazımı ilet."

Tüm bunları, Şeyhimin dediği şekilde, Şeyh Nûn'a naklettim. Bu tecrübenin etkisi,
uzunca bir süre üzerimde kaldı. Üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra bile, acaba
gerçekten bitti mi diye endişelendiğim olmuştur. Kendimi kendi ellerimle büyük bir
hayal kırıklığına yuvarlamış ve iki Şeyh arasında sıkışıp kalmanın mahcubiyetini
üzerimden atamamıştım. Sona ermiş gibi görünmesine ve üstelik her iki Şeyh de sona
erdiğini söylediği halde, içimde bir suçluluk kuruntusu ve silinmez bir şüphe
kaldı. Şeyhle yaptığım bir sohbette, bu konu açıldı:
"Şeyh Nûn çok hikmetli bir insan," dedi. "Görüyorsun ya, her şey olabilirdi. Ancak
talihin varmış, çünkü sadakatinin bizim aramızda parçalandığını düşünmüş olsan bile,
Allah'a ve Peygamber Aleyhissalâtü vesselâma olan sadakatin asla parçalanmadı.
Senin anlayacağın, tevekkül imtihanı sürekli karşına çıkar. Bu imtihan bir seferde
bitmez. Kalpte iyice yerleşene ve samimî bir teslimiyet haline erişinceye kadar,
sürekli yoklar durur. Sonra birşeyler olup bitmeye başlar. Şeyh Nûn ve ben seni
kasden bir şaşkınlık hâlinde tuttuk. Habire kendini suçlaman gereksiz. Senin
sadece bir başka sırrı çözüme ulaştırma peşinde olduğunu biliyordum zaten. Artık
emin olmalısın ki, bu mesele daha başında sona ermişti. Pirlerin ikisi de seni
reddetmedi. Her ikisi de seni, Ezel'de, zamansızlığın hükmettiği o Kudsî Levha'da
görmüştü."
Üçüncü Seyahat'in dersleri, böylece yavaş yavaş yerine oturdu. Hiç bitmeyecek bir
hikâye gibiydi. Şeyh-i Âzam'ın esrarı, hayatımın yedi yılı aşkın bir süresine hâkim
olmuştu. Onun benimle olan temasının esrarını anlamaya çalışırken, neredeyse kendi
Şeyh'imi kaybediyordum. Şeyh Ahmed'in ziyareti sırasında, Şeyhimizin son
Sohbetlerinden biri konuya tam bir netlik getirdi: "Siz buraya Ezelden gönderildiniz,"dedi. "Şimdi ise,tek derdiniz, Ebed olmalı. Bu dünyayı dert edinen, bu dünyayı alır. Ahreti dert edinen, ahireti alır. Ama,
hakikatin bâtınına, sizde gururun zerresi kaldıkça yaklaşamayacağınızı da bilin.
Dişiniz ağrıyorsa ya da gözünüzden bir derdiniz varsa ne olmuş yani? Dertlerinizi
Allah'la aranıza perde etmekten, onlara O'na kulluğunuza verdiğiniz kıymetten
fazlasını vermekten sakının. Hep müteşekkir olun ve bilin ki, bu dünyadaki kederleriniz,
Allah’ın size bir lütfudur. Unutmayın ki, Kıyamet, güneşin eriyeceği; ve
insanların, onun yok oluşunun dehşetiyle ve kendi yaptıklarının sonuçlarıyla karşı
karşıya gelmektense, yerin dibine batmak için dua edecekleri bir gündür; bir masal
değil."
Manevî yolculuk, ruhun bir Ebediyetten diğer Ebediyete, ya da, Şeyh'in anlattığı
gibi, insanın dünyaya gönderildiği Ezeliyet'ten, yeniden beka verildiği Ebediyet'e
dönüşüne kadar uzun bir yolu kapsıyordu. Arayışçının bu hakikati derk edebilmesi de,
ancak bir seyyah olduğunun farkına varmasıyla mümkündü. Eğer arayışçı kendi hayatını
uhrevî bir nazarla görebilseydi, bütün acısı ve kederiyle bu hayatın nasıl rüzgâr
hızıyla geçtiğini de kolayca görürdü. Bir keresinde, Şeyh "Zaman, zaman hızıyla
uçup gidiyor," demişti. Gerçekten de öyle, çünkü kendimizi yeniden Ebediyet'te
bulmamız bir an meselesiydi. Hal böyle olunca, bu dünya üzerindeki şu ânımız da,
en değerli sermayemizdi. Şimdi, bir an bile olsa, vaktim vardı ve bunun nasıl
kullanılacağını da, yıllar süren bir dersle öğrenecektim. Belki de dersi hâlâ
bitirmemiştim. Şeyh-i Âzam'ın esrarı güzel bir tecrübe olmuştu, ama bu sırrı çözmek
benim meselem olmamalıydı. Şeyh-i Âzam'ın niyeti, beni kendisine çekmek değildi,
mesele, ben anlasam da anlamasam da, Kadir-i Mutlak olan Allah'a gelip dayanıyordu. Bu bağlamda, kendi yolculuğunun hedefine ulaşmış bir arayışçının şu
tavsiyelerine tevafuk ettim. Bütün Şeyhlerin gayretlerinin ve Tarikatin maksadının
özetlendiği bir tavsiye idi bu. Allah bize duyacak kulaklar ve gayretimizi
uyandıracak himmet versin.
"Meselenin özüne in," diyordu bu Hak yolcusu, "Zira ömür kısa! Maksadları,
vecdleri, vahiy karşışısında iç geçirmeyi, semavî tayeranları, manevî urucları,
mu'cizeleri ve kerametleri unut. Hiç durmaksızın, Allah’ın mührünü kalbe ve
aklına vurmaya çabala ki, O'nun Celâlli isminden doğan ‘Ebedî Şems’in tecellileriyle
dünyevî arzuların kirinden-tozundan, şehevanî, tenperver, şeytanî karanlıkların
pasından ruhunu temizle. Zikir her şeyi değiştirir, dönüştürür, gerçek meyveler
verir ellerinize ve bir gün her şeyin açıldığını haber veren"klik" sesini
duyarsınız."
(İrfan, Fakir Nûr Muhammed)
Bu tavsiye büyük bulmacanın bütün parçalarını bir araya getirdi: Şeyh Ahmed 'in
ziyareti ve Kur’an dersleri; Şeyh Câmî'nin Matem'de İmam Hüseyin'i anlatması; Şeyh-i Âzam Dağıstanî'nin bana Ezeliyyet'in gerçek olduğunu göstermek istemesi; Şeyh Nûn'unTarikatların vahdetini öğretmesi ve içten yapılan hafî zikrin güzelliği; ve kendi Şeyhimin enaniyet, nefsin desiseleri,
kendini adama, bir hedefte yoğunlaşma, sadakat, hoşgörü ve aşk üzerine verdiği
dersle. Üçüncü seyahatimin dersini sonuca bağlayan yukarıdaki tavsiye, bunu
gerçekten söyleyebilen ve hayatına aktarabilen her müride kâfidir. Tâ ki Hak
yolcusu, Kadir-i Mutlak'ın tek rehber ve O'nun yolunun Tek Tarik olduğunu anlasın.
Büyük seyahatimin bu devresinde Şeyhler tarafından aşılanan bu ikilem, o Şeyhin ya
da bu Şeyhin dervişi olmayı arzuladığım sürece, işin özünü elden kaçırdığımı
görmeme yardımcı olmakiçindi. Şeyh Nûn ile kendi Şeyhimin verdiği ortak ders, en
çok ve sadece Rabb-i Zülcelâl'imin dervişi olmayı maksad edinmem içindi.


s.201-243

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: "Su üstüne yazı yazmak" ve yazarı M. Şekur hakkında
MesajGönderilme zamanı: 25.10.09, 21:25 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
MUHYİDDİN ŞEKUR 2DOĞU 2BATI`DA.

23 Ekim 2009


BOYUTHABER Genel Yayın Yönetmeni YAVUZ SELİM KURT`un TV5 için hazırlayıp sunduğu İKİ DOĞU İKİ BATI programında bu akşam (23 Ekim 2009) saat 21:30`da, SU ÜSTÜNE YAZI YAZMAK kitabının yazarı ünlü Müslüman Amerikalı düşünür MUHYİDDİN ŞEKUR TV5 ekranlarında canlı yayında.

Türkiye`de SU ÜSTÜNE YAZI YAZMAK kitabı ile geniş kitlelere ulaşan fakat bunun dışında ne bir eseri ne de bir konuşması mevcut olan MUHYİDDİN ŞEKUR.

Şu anda İstanbul`da bulunan, aynı zamanda Yavuz Selim KURT’un da yakın dostu olan Muhyiddin Şekur bu akşam tasavvuf üzerine düşüncelerini, yeni çıkacak kitaplarını anlatacak.

Kimdir Muhyiddin Şekur?!.

Kısa hayat hikayesinden başlayacak olursak; ABD`de doğan Muhyiddin Şekur bir Afro-Amerikandır öncelikle ve 24 yaşında kelime-i şehadet getirmiştir. Müslüman olduktan sonra bir tasavvuf koluna bağlanan Muhyiddin Şekur, bu yolda yaşadıklarının bir kısmını "Writings on the Water" (Su Üstüne Yazı Yazmak) kitabında anlatmıştır. Oldukça samimi bir dille yazılmış bu kitap Türkçe dışında Almancaya da çevrilmiştir.

Müslüman oluşu ve bir tasavvuf koluna bağlanışı haricinde Kent Üniversitesinde Psikoloji eğiitimi alan Muhyiddin Şekur, uzun bir süre SUNY Brockport College`de öğretim üyeliği yapmış ve 2006 yılında emekli olmuştur. Halen New York eyaletinde, New York`un merkezine 8 saat mesafede bağlı bulunduğu tekkede hizmet vermektedir.

Savaş sonrasında Bosna ve Hırvatistan`da bulunan Muhyiddin Şekur burada özellikle ailesini yitirmiş çocukların rehabilitasyonu için çalışmıştır. Halen de bağlı bulunduğu tekke aracılığıyla yetim kalmış çocukların rehabilitasyonu ile ilgilenmektedir.

***

Muhyiddin Şekur 2DOĞU2BATI'da merak edilenleri yanıtladı

"Su üstüne yazı yazmak" kitabının yazarı ünlü Müslüman Amerikalı düşünür Muhyiddin Şekur 23 Ekim 2009 akşamı 2DOĞU2BATI'da Yavuz Selim Kurt'un konuğu olarak TV5 ekranlarında canlı yayına katıldı.

"Su Üstüne Yazı Yazmak" kitabının 10 yıl boyunca tasavvufi tecrübelerini yaşarken tutulan notlardan oluştuğunu anlatan Muhyiddin Şekur, bu notların kitap halinde yayınının da ilk mürşidinin arzusu olduğunu açıkladı. İngilizce yayınlandıktan sonra Türkçe'ye ve daha sonra Almanca'ya da çevrilen otobiyografik romanın İngilizce orijinal metni geçtiğimiz günlerde TİMAŞ yayınları tarafından ülkemizde de yayınlandı.

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: "Su üstüne yazı yazmak" yazarı Muhyiddin Şekur TV5 'de idi
MesajGönderilme zamanı: 26.10.09, 16:52 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
"ŞEYH NUN", ŞEYH NAZIM`DIR.

26-10-2009


"Su Üstüne Yazı Yazmak" kitabının yazarı ünlü Müslüman Amerikalı düşünür Muhyiddin Şekur 23 Ekim 2009 akşamı TV5`in tiryakilik yapan programı 2DOĞU2BATI`da Yavuz Selim Kurt`un konuğu olarak TV5 ekranlarında canlı yayına katıldı.
Program yapımcısı Yavuz Selim Kurt kaliteli soruları ile, bugüne kadar 15 baskı yapacak derecede ilgi gören otobiyografik romanı ülkemizde çok iyi bilinen buna mukabil kendisi hakkında hemen hiçbir şey bilinmeyen Muhyiddin Şekur hakkında bilinmeyen bir çok konuyu da açıklığa kavuşturdu.

Psikiatri alanında tanınmış bir akademisyen olan ve 24 yaşında ihtida edip müslüman olduktan sonra, "Su Üstüne Yazı Yazmak" kitabında ayrıntılı olarak anlattığına göre Rufai-Halveti yoluna intisab ile dervişlik macerasına başlayan Muhyiddin Şekur`un yolu daha sonra çok ilginç bir şekilde dünyaca ünlü, tanınmış Nakşbendi mürşidi Şeyh Nazım el-Hakkanî ( Kıbrısi ) ile kesişir ve Nakşbendiye yoluna da intisab eder.

"Şeyh Nun" Şeyh Muhammed Nazım Adil el-Hakkani (Kıbrısi) dir..."

Şekur TV5 yayınında kendisine yöneltilen "Kitabınızda Şeyh Nun olarak rumuzunu verdiğiniz mürşid kimdir sorusuna "Şeyh Muhammed Nazım Adil el-Hakkani Nakşıbendi " cevabını vererek "Şeyh Nun"un kim olduğunu çok merak eden okurlarını da aydınlattı. Geçtiğimiz Mayıs ayında Kıbrıs`ın Lefke kasabasındaki dergahında ziyaret ettiği Şeyh Nazım el-Hakkani`nin mürşidi olan Abdullah Dağıstani ile de özel bir manevi bağı olan Muhyiddin Şekur bu konuda ilk kez açıklamalarda bulunmuş oldu. Muhyiddin Şekur, "Su Üstüne Yazı Yazmak" kitabında "Şeyh-i Âzam Dağıstani" olarak anlatılan Abdullah Dağıstani`nin vefatından epeyce bir süre sonra bir dervişi vasıtası ile haberdar edilmişti.

Muhyiddin Şekûr Mevlana Celaleddin Rumî Türbesi avlusunda Dr. Hayati Bice, Mustafa Büyüksakarya ve Yrd. Doç. Dr. Sefer Solmaz ile birlikte ... (Mayıs-2009)

"7007 Nakşi Mürşidden Birisidir..."

2DOĞU2BATI programı yapımcısı Yavuz Selim Kurt canlı yayında bir sürpriz yaparak "Su Üstüne Yazı Yazmak" kitabı hakkında master tezi yapan Selami Erdoğan vasıtası ile edindiği önemli bir haberi de Muhyiddin Şekur`a iletti: Şeyh Nazım el-Hakkani Muhyiddin Şekur`un kıyamete kadar görev yapacak 7007 Nakşbendi mürşidinden birisi olarak irşad yapacağını ve İslam tasavvufu yolu ile Hakk dininin yayılmasında vazife alacağını açıklamıştı. Bu haberi ilk kez 2DOĞU2BATI programında canlı yayında öğrenmek Şekur için gecenin sürprizi olmalıydı.

"Nur-i cemali; Hakkın visali
Eyler tecelli; Dil olsa hali..."


Sürprizler ile devam eden programın ilginç bir anı da çok az Türkçe bilen Muhyiddin Şekur`un canlı yayında Hicaz makamında Türkçe bir ilahiyi başarıyla seslendirmesi oldu. "Su Üstüne Yazı Yazmak" kitabının tanınmasında 1998`de yayınladığı incelemesi ile büyük payı olan Dr. Hayati Bice`nin önerisi ile " Nur-i Cemali" diye başlayan ilahiyi büyük bir vukufiyet ile okuyan Muhyiddin Şekur ilahiyi okuduktan sonra İngilizce şerhini de yaparak tasavvuftaki yetkinliğini de sergilemiş oldu. Güftesi ünlü Türk sufisi Sıdkı Baba`ya ait olan bu önemli nutku Cemal nurunun ve Hakk`ın tecellisi için gönül evinin boşaltılmış olması gereğini dile getirmektedir.

Nur-i cemali
Hakkın visali
Eyler tecelli
Dil olsa hâli...
Allah hu Allah
La ilahe illallah

Talib-i Hak`sen
Rehber dilersen
Hasen ile Huseyn
Muhammed Ali...
Allah hu Allah
La ilahe illallah

Kıl şeyhe hizmet
Ver kalbe safvet
Bulursun elbet
Bedr-i kemâli...
Allah hu Allah
La ilahe illallah

Canan gerekse
Vuslat dilerse
Çal tatlı nefse
Seyf-i celâli...
Allah hu Allah
La ilahe illallah

Gönülde Sıdkı
Yak nur-ı aşkı
Zikreyle Hakk`ı
Rûz-i leyâli...
Allah hu Allah
La ilahe illallah

BOYUT HABER -özel-

http://www.boyuthaber.com/News/Siyaset/ ... ZIMDIR.php

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: "Su üstüne yazı yazmak" yazarı Muhyiddin Şekur TV5 'de idi
MesajGönderilme zamanı: 26.10.09, 19:25 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20.12.08, 03:44
Mesajlar: 190
programdan haberim olmadı malesef ya da buralarda yazdınız ben farketmedim. tekrar izlemek mümkün mü internetten falan?? Allah razı olsun özet geçtiğiniz için

_________________
asl'olan AŞK'tır..


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: "Su üstüne yazı yazmak" yazarı Muhyiddin Şekur TV5 'de idi
MesajGönderilme zamanı: 27.10.09, 12:25 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 03.01.09, 22:40
Mesajlar: 926
raber yazdı:
programdan haberim olmadı malesef ya da burada yazdınız ben farketmedim. tekrar izlemek mümkün mü ?..



TV5 şu sıralar ekonomik sorunlar yaşadığı için teknik altyapısı ile ilgili bir çalışma yapılamıyormuş. Yayın saatlerini takip edip uydudan veya internetten izlemekten baska çare yok görünüyor.

2Doğu2Batı programı yapımcısı Yavuz Selim Kurt da program arsivi olusturamadığından yakınıyor.

_________________
" Hayrlar Feth Olsun ; Şerler Def Olsun !.."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: "Su üstüne yazı yazmak" yazarı Muhyiddin Şekur TV5 'de idi
MesajGönderilme zamanı: 28.03.10, 21:34 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 21:01
Mesajlar: 487



"Su Üstüne Yazı Yazmak" adlı şaheserin yazarı ABD'li sufi psikiatrist Muhyiddin Şekur (Muhyiddin Shakoor) ile kitabı üzerine TV5 2Doğu2Batı programı yapımcısı Yavuz Selim KURT tarafından yapılan sohbet programı.

Muhyiddin Şekur sohbetinde kitabının en gizemli kahramanı Seyh Nun'un , Şeyh Nazım Adil Kıbrısi oldugunu açıklıyor. Yavuz Selim KURT ise Seyh Nazım Kıbrısi'nin Muhyiddin Şekur'un 7007 Nakşi mürşidden birisi oldugunu ifade ettiğini; Muhyiddin Şekur'un manevi görevinin Amerika'da İslam'ı ve tasavvufu tebliğ etmek oldugunu söylüyor ve bu manevi misyonunu Muhyiddin Şekur bu canlı yayında ilk kez öğreniyor.

Ülkemizde en çok okunan kitaplar arasında yer alan Su Üstüne Yazı Yazmak okurları bu tarihi sohbeti mutlaka dinlemeli.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 26 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye