Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 80 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8  Sonraki
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:17 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
57. Benî Nadir


Yahudi kabilelerinden Beni Nadir, uzun süreden beri Beni Amir'in müttefiki idi. Bu nedenle Peygamber (s.a.v.) onlardan kan diyetini ödemede kendisine yardım etmele­rini istemeye karar verdi. Ebu Bekir, Ömer ve diğer ileri gelen arkadaşlarıyla onlara gitti ve meseleyi açıkladı. Ya­hudiler onun isteğini yerine getireceklerini söylediler ve ondan yemek hazırlanıncaya kadar kalmasını rica ettiler. Peygamber (s.a.v.) onların ricalarını kabul etti. O sırada, içlerinden görünüşte misafir için verilecek yemek hakkında emirler vermek üzere liderleri Huyay'm da bulunduğu bir grup onlardan ayrıldı. Onlar kalenin önünde oturmuş bek­lerken diğerlerinin' göremeyeceği şekilde Cebrail geldi ve hemen Peygamber'e Medine'ye dönmesi gerektiğini haber verdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) ayağa kalktı ve bir tek kelime bile söylemeden topluluğu terketti. Herkes onun kısa bir süre sonra geri döneceğini zannediyordu. Geri dönmeyince Ebu Bekir diğer arkadaşlarına onun ar­kasından gitmeyi önerdi. Hep birlikte yahudilerden ayrılıp. Peygamber (s.a.v.)'in evine gittiler. Peygamber (s.a.v.) on­lara olanları • anlattı ve Muhammed îbn Mesleme (r.) 'yi Beni Nadir'e ne söyleyeceğini ^İdirerek gönderdi. Muham-med îbn Mesleme (r.) bütün hızıyla, kabilenin olduğu ye­re gitti. Onu gören bazı liderler karşıfemaya çıktılar. On­lara şöyle dedi: «Allah'ın Rasulü beni size gönderdi ve şunları söyledi: «Beni öldürmeyi amaçlayarak, aramızdaki

anlaşmayı bozdunuz». Peygamber (s.a.v.)'in ona anlattığı şekliyle onlara suikastın tüm ayrıntılarını anlattı ve me­sajının püf noktasına gelerek şöyle bağladı: «Peygamber: 'Size ülkemi terketmenîz için on gün veriyorum. On gün­den sonra hâlâ burada olanlarınızın başı kesilecek' dedi». Onlar: «Ey Mesleme'nin oğlu, bir Evs'linin bize böyle bir haber getirebileceğini ummazdık» dediler. îbn Mesleme: «Gönüller değişti» cevabını verdi.

Çoğu hemen ayrılmak için hazırlıklara başlamışlardı. Fakat îbn Ubey onları kalmaya teşvik eden ve yardım ede­ceğini bildiren bir haber gönderdi. Puyay da komşuları Beni Kurayza ve Bedevi müttefiklerinin böyle bir durum­da kendilerini yalnız bırakmayacaklarını söyleyerek yahu-dileri kalmaya ikna etti. Tüm bu müttefiklere yardım ha­beri gönderdi. Peygamber Cs.a.vJ'e de kardeşini haberci gönderdi: «Biz evlerimizi ve mallarımızı bırakıp gitmeye­ceğiz. O halde ne yapacaksan yap» dedi. Peygamber Cs.a.v.) «Allahu Ekber» (Allah Büyüktür) dedi ve bu tekbir tüm arkadaşlarının ağzmda tekrarlandı. Arkadaşlarına: «Ya­hudiler savaş ilân ediyor» dedi. Bir ordu hazırlayarak şeh­rin güneyindeki Nadir yerleşim bölgesine doğru ilerledi­ler. Sancağı Ali taşıyordu, ikindi namazım, korunma böl­gelerinin dışında olduğu için yahudiler tarafından terk edi­len geniş bir bahçede kıldılar. Namazdan sonra Peygam­ber (s.a.v.) askerlerini kalelere doğru ilerletti.

Surlar okçular ve sapancılar tarafından korunuyordu. Bu askerlerin yanında okları bittiğinde ve sur duvarları saldırıya uğradığında kullanılmak üzere taşlar da vardı. İki ordu da hava kararıncaya kadar karşılıklı ok atışları yaptılar. Yahudiler karşısmdakilerin saldırı hızı karşısında şaşkınlığa dönmüşlerdi. Fakat ertesi gün nasıl olsa Beni Kurayza'nın ve îbn Ubey'in yardımları ulaşır diye düşü­nüyorlardı. Birkaç gün sonra da müttefiklerin Gatafan ka­bilesi imdada yetişirdi. O sırada müslümanlarm ordusu, Medine'den çeşitli sebepler yüzünden Peygamber ile birlik-Le yola çıkamayan müslümanlarm da orduya katılmasıyla gittikçe büyüyordu. Yatsı namazı vaktine kadar ordu, duşmanı her taraftan sarabilecek derecede çoğalmıştı. Pey­gamber (s.a.v.) onlarla birlikte namaz kıldı ve Ali'yi or­dunun başında bırakarak on kişi ile birlikte Medine'ye döndü. Ordu sabah namazına kadar Allah'ı yücelten şiir­ler okudu. Peygamber (s.a.vJ sabah namazında onlara ka­tıldı.

Günler geçiyor ve Beni Nadir beklediği yardımlar İçin ümidini yitiriyordu. Beni Kurayza, Peygamber (sa.v.)'le yaptığı anlaşmayı bozmak istememiş, Beni Gatafan sessiz kalmış İbn Ubey de her zaman olduğu gibi bir şey yapa­mayacağını anlamıştı. Çok ümitli olan Beni Nadir'in ümit­leri gittikçe kayboluyor ve aralarındaki anlaşmazlıklar ar­tıyordu. Kabile uzun zamandan beri süren anlaşmazlıklar ve düşmanlıklarla parçalanmıştı. Şimdi ise dış dünyadan tamamen kopmuş bir vaziyette hiçbir yardım alamıyordu. On güne yakın bir süre sonra Peygamber'in sur duvarla­rının yakınındaki bir iki hurma ağacını kesmesiyle bu ümitsizliği ve çaresizliği daha fazla hissetmeye başladılar. Peygamber (s.a.v.), bu toprakların kendinin olacağını bil­diği için bu ağaçlan kurban olarak kestirmişti Ağaçların kesilmesi İlahi bir emirle (Haşr: 5), ona bildirilmişti. Bu emrin yerine getirilmesiyle düşmanın karşı koyma gücü tamamen yok oldu. Onlar için hurma ağaçlarının özel bir konumu vardı, çünkü bu ağaçlar geçim kaynaklarının bü­yük bir bölümünü oluşturuyordu. Şimdi topraklarından ayrılmaya zorlansalar bile o yerleri hâlâ kendilerinin ola­rak düşüneceklerdi. Çünkü gelecekte onu tekrar kazanma ümitleri vardı. Kureyş, vadiden İslam'ın izlerini silmek üze­re söz vermişti. Fakat eğer hurma ağaçları kesilirse, onları yenilemek yıllar alırdı. Sadece bir kaç tanesini kesmişler­di, fakat bu tahrip nereye kadar varacaktı? Huyay Pey­gamber (s.a.v.)'e topraklarını bırakıp gideceklerine dair haber gönderdi. Fakat Peygamber (s.a.v.) daha önce bütün mallarım götürebileceklerine dair verdiği sözde artık du­ramayacağını söyledi. «Topraklarınızı bırakın» dedi, «silah­larınız ve zırhlarınız dışında develerinizin taşıyabileceği miktarda mal götürebilirsiniz».

Huyay ilk önce bu teklifi reddetti, fakat kabiledeki di­ğer adamlar onu kabul etmeye zorladılar. îki hafta önce bıraktıkları hazırlıklara tekrar başladılar. Evlerinin kapı­larına ve lentolanna varıncaya kadar bütün eşyalarını de­velere yüklediler. Hazırlandıklarında Suriye yolu üzerinden kuzeye doğru yola çıktılar. O zamana kadar bu ölçüde zen­gin ve büyük bir kervan daha görülmemişti. Medine'nin kalabalık çarşısından geçerken develer tek sıra halinde yol aldılar. Her deve, yüklerinin zenginliği ve süslerinin çok­luğuyla ayrı bir şaşkınlık unsuru oluyordu. Develerin üs­tündeki tahtların perdeleri, içindeki çeşitli renklerde ipek­ler giymiş, altın, elmas, yakut gibi değerli taşlarla süslen­miş kadınları gizlemek için örtülmüştü. Beni Nadir'in zen­gin olduğu bilinirdi, fakat o zamana kadar kendilerinden başka çok az kişi onların bu zenginliğini görebilmişti. Yol­culuklarına davul ve çalgı sesleri eşliğinde devam ettiler. Böylece, şimdi topraklarını terkediyor durumda olsalar da, başka yerlerde daha güzel toprakları olduğunu ve oralara gittiklerini göstermek istiyorlardı. Yahudilerin çoğu Hay-ber'de durdu ve önceden sahip oldukları topraklara yer­leşti. Diğer bir grup da kuzeye gitti ve Eriha'ya veya Su­riye'nin güneyine yerleşti. Vahyin bildirdiğine göre yahu-dilerin topraklan, fakir ve muhtaçlara verilmek üzere Pey­gamber Cs.a.v.) 'e ait olacaktı. Bu topraklar, özellikle «Yurt­larından ve mallarından sürülüp çıkarılmış» (Haşr: 8) olan muhacirler içindi. Fakirlikleri nedeniyle Ensar'dan sa­dece iki kişiye toprak verildi. Fakat Peygamber (s.a.v.) top­rakların çoğunu Muhacirlere vererek onları bağımsız kıl­dı ve Ensar'ın üzerindeki bakım yükünü kaldırdı.



58. Savaş Ve Barış


M.S. 626 yılının ilk aylarında Fatıma bir erkek ço­cuğu daha dünyaya getirdi. Peygamber (s.a.v.} el-Hasan ismini çok seviyordu. Bu nedenle Faüma'nın ikinci çocu­ğuna «küçük Hasan» yani «küçük güzel adam» anlamına gelen Hüseyin adını verdi. O sıralarda «fakirlerin annesi» diye tanınan yeni zevcesi Zeyneb hastalandı ve vefat et­ti. Vefat ettiğinde, Peygamber (s.a.v.)'le henüz sekiz ay­lık evli idi. Peygamber (s.a.v.) onun cenaze namazını kıl­dırdı ve onu Baki mezarlığında kızı Rukiye'nin mezarının yakınına gömdü. Bunu takip eden ay Peygamber (s.a.v.) -in kuzeni Ebu Seleme (r.) Uhud'da aldığı -önce çabuk iyi­leşen, fakat sonradan tekrar açılan- yara nedeniyle oldu. Peygamber fs.a.vJ, öldüğü sırada onun yanındaydı ve o son nefesini verirken dua ediyordu. Öldükten sonra gol­lerini de Peygamber (s.a.v.) kapattı.

Ebu Seleme (r.) ve Ümmü Seleme (r.) birbirine çok bağlı bir çiftti. Ümmü Seleme kocasına, ikisinden biri öl­düğünde evlenmemek üzere anlaşma yapmalarını teklif etti. Fakat Ebu Seleme, eğer kendisi önce ölürse, karısının mutlaka evlenmesi gerektiğini söyledi ve şöyle dua etti «Allah'ım, Ümmü Seleme'ye benden sonra, benden daha iyi ve ona acı ve elem çektirmeyecek bir koca ver». Ebu Seleme'nin Ölümünden dört ay sonra Peygamber fs.a.v.) Ümmü Seleme'ye evlenme teklif etti. Ümmü Seleme ken­disinin Peygamber (s.a.v.)'e uygun bir eş olmadığını öne sürdü. «Ben yaşlı bir kadınım» dedi «ve yetimlerin annesiyîm. Bunların yanısıra bir de benim kıskançlık huyum var. Ey Allah'ın Rasulü, senin birden fazla eşin var.» dedi. Peygamber ts.a.v.) şöyle cevap verdi: «Yaş konusunu ele alırsak ben senden yaşlıyım. Kıskançlığa gelince, Allah'a bu huyu senden alması için dua ederim. Çocuklarına ise Allah ve Rasulü göz kulak olacaktır». Böylece evlendiler ve Ümmü Seleme, sağlığında Zeyneb'in olan odaya yer­leşti.

Ümmü Seleme (r.), yaşı ile ilgili söylediklerine rağ­men henüz yirmidokuz yaşında genç bir kadındı. Ebu Se­leme ile Habeşistan'a hicret ettiğinde sadece onsekiz ya­şındaydı. Kıskançlığına gelince, Ümmü Seleme bu evlilikle imtihan edileceğinden haklı olarak korkuyordu. Bu korku­yu taşıyan sadece o değildi. Aişe, Hafsa ve Zeyneb'i zorluk çekmeden kabul etmişti. Fakat belki de kendi yaşı ilerle­diği için -ondört yaşındaydı- bu kez durum farklıydı. Aişe, Ümmü Seleme'yi sık sık görürdü, Fatıma'nın düğün ha­zırlıklarını birlikte yapmışlardı. Fakat Aişe hiçbir zaman ona muhtemel bir rakip gözüyle bakmamıştı. Fakat şim­di, Medine'de herkes Peygamberin yeni evliliğinden ve ge­linin güzelliğinden konuşuyordu. Aişe bunları duyduğun­da sıkılmıştı. «Onun güzelliği ile ilgili şeyler bana anlatı­lınca çok üzülmüştüm» dedi. «Onu yakından görebilmek için gittim ve onun anlatmlandan kat kat daha güzel oldu­ğunu gördüm. Bunu Hafsa'ya da anlattım. Hafsa: «Hayır, sen kıskandığın için böyle söylüyorsun o anlattıkları gibi değil» dedi. Daha sonra kendi gözüyle karar vermek için Ümmü Seleme'nin yanma gitti. Döndüğünde bana: «Onu kendi gözlerimle gördüm. Senin söylediğin kadar güzel de­ğil, ama yine de güzel sayılır» dedi. Bunun üzerine tek­rar onu görmeye gittim. Gerçekten de Hafsa'nın dediği gi­biydi. Fakat ben yine de kıskanıyordum»[1].

Ebu Süfyan'ın Uhud'dan sonra teklif ettiği ve Pey­gamber (s.a.v.)'in de kabul ettiği Bedir'de yapılacak olan ikinci çarpışmanın zamanı yaklaşıyordu. Fakat o yıl kurak bir yıldı ve Ebu Süfyan, yolculukta atların ve develerin yi­yebileceği yeşillikler olmadığının farkındaydı. Savaş bo­yunca gerekli olan yemi Mekke'den taşımaları gerekiyor­du. Fakat Mekke'deki stokları da bitmek üzereydi. Ebu Süf­yan kendi teklifinden geri dönme şerefsizliğini göstermek istemiyordu. Muhammed Cs.a.v.)'in bu anlaşmayı bozma­sını bekliyordu. Fakat Yesrib'den savaşa hazırlanıldığı ha­berleri geliyordu. Kararını değiştirmesi için ona bazı şey­ler öne sürülebilir miydi? Ebu Süfyan, Süheyl ve diğer bir­kaç Kureyş liderine danıştı. Birlikte bir plân yaptılar. Ga-tafan kabilesinin 3eni Aşça' kolunun liderlerinden olan Nuaym, Süheyl'in arkadaşıydı ve o sırada Mekke'de idi. Ona güvenebileceklerini düşündüler. O, Kureyş'ten olma­dığı için tarafsız ve objektif bir gözlemci ve tavsiyeci gibi görülebilirdi. Eğer müslümanları Bedir'deki karşılaşmadan vazgeçirmeyi başarırsa ona yirmi deve vereceklerini va-dettiler. Nuaym bu teklifi kabul etti ve vahaya doğru yola çıktı. Orada Ebu Süfyan'm Bedir'deki karşılaşma için çok büyük bir ordu kurduğu haberini yaydı. Her toplulukla ayrı ayn konuştu. Ensara, Muhacirlere, yahudilere ve mü­nafıklara tehlikenin geldiğini söyledi ve alarm haberini şöyle bir tavsiyeyle bağladı: «Burada kaim, onlara karşı çıkmayın. Hiçbirinizin sağ olarak geri dönebileceğinizi zannetmem». Yahudiler ve münafıklar Mekke'lilerin ordu hazırlamasına sevindiler ve bu haberlerin Medine'de da­ha da yayılmasını sağladılar. Nuaym, müslümanlar üzerin­de de etkili olmuştu. Çoğu Bedir'e gitmenin akıl kârı ol­madığını düşünüyordu. Müslümanların bu tutumunu Pey­gamber Cs.a.v.) de haber aldı ve kendisiyle birlikte kim­senin gelmeyeceğinden endişe etmeye başladı. Fakat Ebu Bekir ve Ömer, her ne olursa olsun Kureyş'e verdiği söz­den dönmemesi için onu uyardılar. «Allah dinini destekler» dediler, «Ve Allah Rasulüne güç verir». Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) : «Tek başıma bile olsam gideceğim" dedi.

Bu bir iki kelime Nuaym'ın develerinden olmasına ve tam başaracağım sandığı anda tüm çabalarının boşa gitmeşine neden oldu. Fakat kendisine rağmen görevinin, yan­lış olduğunu farketmişti: Medine'de kendi deneyimlerinin ve etkisinin ötesinde birşeylerin yürürlükte olduğunu an­lamış ve İslam'ın ilk tohumları kalbine yerleşmişti. Pey­gamber (s.a.v.) önceden kararlaştırdığı şekilde çok sayı­da deve ve sürücüsü ile on da atlı adamı yanına alarak yola çıktı. Çoğu Bedir Panayırı'nda satmak üzere yanla­rına ticari eşya almışlardı.

O sırada Ebu Süfyan Kureyşlilere şöyle diyordu: «Bir-iki günü yolda geçirelim, sonra geri dönelim. Eğer Muhammed (s.a.v.) ortaya çıkmazsa, bizim yola çıktığımızı ve tek­rar geri döndüğümüzü duyacaktır. O sözünde durmamış ve sözünden dönme suçu ona ait olacaktır». Fakat Ebu Süf-yan'ın ümitlerinin tersine Peygamber (s.a.v.) ve arkadaş­ları gelmişler ve Bedir panayırında sekiz gün kalmışlardı. Panayıra katılan Araplar ise Kureyş'in sözünden döndüğü ve Peygamber (s.a.v.)'in sözünde durduğu haberini tüm Arabistan'a yaymışlardı. Müslümanların moral zaferinin arttığı ve kendilerinin Arapların gözünden düştüğü habe­ri Mekke'ye ulaştığında Safvan ve diğerleri, Bedir'de ikin­ci bjr karşılaşma için söz verdiği için Ebu Süfyan'ı azar­ladılar. Fakat bu başarısızlık onların bu yeni dini ve ta­raftarlarını ortadan kaldırmak için plânladıkları büyük savaş hazırlıklarını engellemedi.

Bedir'den döndükten sonra Medine'de bir ay boyunca barış dolu bir ortam yaşandı. Fakat bir ay kadar bir süre sonra bazı Gatafan kabilelerinin Yesrib'e saldırı hazırlık­larına giriştiği haberi ulaştı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) hemen dörtyüz kişilik bir ordu kurup Necd üze­rine yürüdü. Ama onlar oraya ulaştıklarında düşman çok­tan kaçmıştı. Bu sefer sırasında Peygamber (s.a.v.)'e «Kor­ku namazı»nı nasıl kılacağını anlatan bir vahiy geldi. Bu âyetlerde savaş sırasında ordunun nasıl namaz kılacağı, düşmandan korku anında neler yapılacağı, nasıl bir grup namaz kılarken, diğer bir grubun gözcülük edeceği anla­tılıyordu. (Nisa: 101-102).

Bu grupla birlikte yolculuk edenlerden biri de Abdul­lah'ın oğlu Cabir idi. Daha sonraki yıllarda, konak yerlerinden birinde meydana gelen bir olayı şöyle anlattı: «Biz Peygamber (s.a.v.)'in yanındayken ashabdan biri elinde yakaladığı bir kuşla geldi. O sırada yavru kuşun annesi kendisini o adamın ellerine attı. İnsanların yüzü şaşkın­lıkla dolmuştu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) şöyle dedi: «Bu kuşa mı hayret ediyorsunuz? Onun yavrusunu aldınız, o da merhametinden kendisini sizin ellerinize yav­rusunun yanına attı. Allah'a yemin ederim ki Rabbiniz si­ze karşı bu kuşun yavrusuna gösterdiği merhametten da­ha fazla merhamet eder»3. Daha sonra adama yavru kuşu aldığı yere koymasını emretti».

Peygamber (s.a.v.), bir keresinde de şöyle demiştir: -Allah'ın yüz rahmeti vardır. Bunlardan birini insanlar, cinler, sığırlar ve diğer hayvanlara indirmiştir. Bu şekil­de, bu yaratıklar birbirlerine karşı merhamet beslerler ve vahşi yaratıklar, yavrusuna karşı merhametli olmaya yö­nelir. Geri kalan doksandokuz merhameti de. Allah kendi­sine ayırmıştır. Bununla Hesap Günü kullarına merhamet eder»[2]

Cabir (r.) Medine'ye dönerken Peygamber (s.a.v.)'le birlikte birkaç kişinin geriden takip ettiği ve diğer grup­ların çok önlerde yol aldığı haberini de vermiştir. Cabir'in devesi yaşlı ve zayıf olduğu için çoğunluğu oluşturan ilk gruba ayak uyduramamış ve geri kalmıştı. Peygamber (s.a.v.) ona rastlayınca neden bu kadar geride kaldığını sordu. O; «Ey Allah'ın Rasulü,» dedi, «bu deve bundan hızlı gidemiyor». Peygamber (s.a.v.): «Deveni çöktür» dedi, kendi devesini de çöktürdü. Cabir (r.) bundan sonrasını şöyle anlatıyor: «Şu sopayı bana ver dedi, ben de verdim. Peygamber (s.a.v.) elindeki sopayla bir iki kez ona vurdu. Daha sonra deveme binmemi istedi ve yolumuza devam ettik. Rasulünü Hak'la gönderene yemin olsun ki benim de­vem onunkini geçti.»

«Yol boyunca Rasulullah (s.a.v.)'la sohbet ettik. O ba­na: «Deveni bana satar mısın?» dedi. Ben «Onu sana hibe ederim» dedim. O: «Hayır, onu bana sat dedi.» Cabir onun sesinin tonundan pazarlık yapmak istediğini anladı. «Ona bir fiyat vermesini söyledim» dedi Cabir, Bana: «Ona bir dirhem veririm» dedi. Ben «Bu çok az» dedim. O: «Peki iki dirhem olsun» dedi. Fakat ben yine «Hayır» dedim. O da fiyatı kırk dirheme yani bir Dirim (guncel altına ulaşın­caya kadar yükseltti. Bu fiyata razı oldum. Bana. «Sen hiç evlendin mi, Cabir?» diye sordu. Ben de evlendiğimi söy­ledim. O: «Daha önceden evlenmiş biriyle mi yoksa bir ba­kireyle mi?» diye sordu. Ben: «Daha önce evlenmiş biriyle» deyince: «Neden bir kızla evlenmedin? Sen onunla oynar­dın, o da seninle oynardı» dedi. «Ey Allah'ın Rasulü» de­dim, «ba*bam Uhud'da öldü, geride kalan yedi kız kardeşi­mi bana emanet etti. Bu nedenle onlara bakacak, saçlarını tarayacak ve onlara annelik edecek bir kadınla evlendim Bana iyi bir seçim yaptığımı söyledi. Daha sonra bana, Medine'den üç mil uzaktaki Şirar'a ulaştıklarında develeri orada kurban edeceğinden, günü orada geçireceğimizden ve karımın bizim eve dönüş haberimizi aldığında minder­lerin tozunu silkmeye girişeceğinden bahsetti. «Bizim hiç minderimiz yok» dedim. O: «Olacak, eve döndüğünde ya­pılması gerekenleri yap» dedi.»

«Döndüğümüz günden sonraki ilk sabah devemi al­dım ve Peygamber (s.a.v.)'in kapısı önüne çöktürdüm. Peygamber (s.a.v.) bana deveyi oraya bırakıp, mescid'de iki rekat namaz kılmamı söyledi. Ben de onun dediğini yaptım. Daha sonra Hz. Bilâl'e bana bir birim (ounce) altın vermesini emretti. Bilâl (r.), terazisinin tarttığından biraz daha fazlasını verdi. Altını aldım ve gitmek üzere geri dön­düm. Fakat Peygamber (s.a.v.) beni geri çağırdı. «Deve­ni al» dedi, «O senindir, onun için sana ödenen para da senindir.»[3].

Bu aylardan birinde Farisî Selman, danışmak ve yar­dım dilemek üzere Peygamber (s.a.v.)'e geldi. Beni Ku-rayza Yahudilerinden olan sahibi onu Medine'nin güne­yindeki arazisinde o kadar sıkı çalışmaya zorluyordu ki, Selman'ın Müslüman cemaatle yakm bir ilişkiye girmesi mümkün olmuyordu. O, ne Uhud'da, ne Bedir'de, ne de son dört yılda Peygamber (s.a.vj 'in çeşitli aralıklarla yap­tığı seferlerin hiç birinde bulunamamıştı. Bu durumun­dan kurtulmasına bir çare yok muydu? Sahibine, özgürlü­ğüne kavuşmasının kendisine kaça mal olacağını sormuş­tu. Fakat sahibinin Öne sürdüğü fiyat çok yüksekti, özgür -lügüne kavuşabilmesi için, ona kırk birim tounce) altın ver­mesi ve üçyüz hurma ağacı dikmesi gerekiyordu. Peygam­ber ts.a.v.) ona, sahibiyle, altınları ve hurma ağaçlarını vereceğini, buna karşılık kendisinin özgür olacağım belir­ten bir anlaşma metni yazmalarını söyledi. Daha sonra ar­kadaşlarını çağırdı ve onlardan hurma ağaçlarının dikimin­de Selman'a yardım etmelerini istedi. Biri otuz, biri yirmi hurma fidanı verdi. Derken fidanların sayısı üçyüze ta­mamlandı. Peygamber (s.a.v.) : «Selman, git ve çukurları aç. Daha sonra beni çağır, ağaçları elimle ben dikeceğim» dedi. Ashab da Selman'a araziyi hazırlamada yardım etti­ler. Üçyüz hurmanın hepsini Peygamber (s.a.v.) kendi eliy­le dikti. Ağaçların hepsi kök saldı ve gelişti.

Fiyatın geri kalanını ödemek üzere, Peygamber (s.a.v.) kendisine maden ocaklarından biri tarafından verilen kuş yumurtası büyüklüğündeki altın parçasını Selman'a verdi. Selman bunun özgürlüğünü satın almaya yetmeyeceğini düşünerek: «Bu, benim ödemem gerekenin ne kadarını karşılar acaba? dedi. Peygamber (s.a.v.} altını ondan al­dı ve ağzına koyup dilinin etrafında çevirdi. Sonra Sel­man'a uzattı ve; «Bunu al, fiyatın tümünü bununla öde» dedi. Selman, kırk birim (ounce) altına denk gelen bu altını verdi ve özgürlüğüne kavuştu.[4]

Medine'de bir ay daha barış yaşandı. Bir aydan son­ra Peyagamber (s.a.v.) bin kişilik bir orduyla, Suriye sını­rındaki Dumat el-Candal vadisine doğru beşyüz millik bir sefer yaptı. Çoğu Beni Kelb kabilesinden olan çapulcula­rın buralarda karışıklıklar çıkardığı haberi gelmişti. Çapul­cular birçok kez Medine'ye gitmekte olan kervanlardan un ve yağ stoklarına el koymuşlardı. Onların Kureys'le bir anlaşmaya girmiş olma ihtimali de vardı. Eğer Kureyş bir gün İslâm'ı tamamen ortadan kaldırmak için saldırıya geçerse, bunlar da kuzeyden onlara destek olabilirlerdi. Peygamber (s.a.v.) ve arkadaşları sürekli böyle bir güne hazırlanıyorlardı. Her ne kadar bu seferin sonuçları ça­pulcuları bastırıp onların sürülerini ve mallarını ganimet olarak almak gibi görünüyorsa da, bu yürüyüş, kuzeydeki kabilelerin Arabistan'da gelişen bu yeni gücü farketmele-rini de sağlamıştı. Eskiden uzun yıllar süren iç savaşlar Medine'yi dış saldırıya açık hale getiriyordu. Fakat içeri­deki b\ı uyuşmazlık yerini büyük ve şaşırtıcı bir hızla ya­yılan bir ahenk ve uyuşmaya bırakmıştı. Bu ahengi daha korkulacak hale getiren de Medine'lilerin en kesin savun­ma aracının saldın olduğunu anlamaları ve buna göre davranmalarıydı.

Dışarıdan görünan buydu. Fakat yakından topluluğu gözleyenler bu gücün göründüğünden de büyük olduğunu görebiliyorlardı. Çünkü bu güç, bir mucize olan bir birliğe dayanıyordu. Vahy'de şöyle deniyordu:

«Sen, yeryüzündekiîerin tümünü harcasaydın bile, onların kalblerini uzakşttramazdın. Ama, Allah onların aralarını uzlaştırdı.» (Etfal: 63).

Bu birliğin gerçekleşmesini sağlayan en büyük etken de Peygamber (s.a.v.) 'in varlığıydı. Onun varlığının cazibe­si Allah tarafından o denli arttırılmıştı ki iyi niyetli hiçbir kimse ona karşı koyamazdı. «Ben size, oğlunuzdan, baba­nızdan ve diğer insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş olamazsınız*. Fakat cümle, Peygamber (s.a.v.)'in iste­ğini belirtmekten çok, zaten var olan ve: «Anam, babam sana feda olsun» deyimiyle ifade edilen sevginin tasdiklenmesiydi.

Barış zamanları Peygamber (s.a.v.) için dinlenme za­manlan değildi. O, günün üçte birinin ibadet, üçte birinin İş ve üçte birinin de aileyle ilgilenerejt geçirilmesinin ide­al olduğunu söylemişti. Son olarak belirtilen zamanın içine yemek ve uyku da dahildi. İbadete gelince çoğunluk­la geceleri yapılıyordu. Akşam ve sabah namazlarının yanısıra, bu namazlardan sonra nafile namazlarda kılıyorlar­dı. Aynı zamanda Kur'an'da uzun uzun Kur'an okunulma­sı söyleniyor, Peygamber (s.a.v.) de Ashaba birçok dualar öğretiyordu. Uzun gece namazları vahyin ilk indiği gün­lerden itibaren, âdet olmuştu. Fakat bu âyetlerin indiği top­luluk, seçilmiş bir topluluktu. Medine'de de seçilmiş bir mü'minler topluluğu vardı. Ancak son yıllarda İslâm'ın hızla yayılmasıyla bu seçilmiş topluluk azınlık haline gel­mişti. Uzun süre namaz kılma zorunluluğunu azaltmak için bir âyette gruba:

«Seninle birlikte olanlar» diye değiniliyordu: «Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte barinde (namaz için) kalktığını bilmektedir; seninle birlikte anardan bir topluluğun da (böyle yaptığım bitmektedir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir etmektedir. Sizin bunu sayamayacağınızı bil­di böylece de tevbenizi (O'na dönüşünüzü) kabul etti. Şu halde Kur'-an'dan kolay geleni okuyun (Müzemmİt: 20).

Bununla birlikte Asbab gecenin çoğunda namaz kıl­maya devam ettiler. Peygamber fs.a.v.) gecenin en hayırlı bölümünün son üçte biri olduğunu söylemişti: *Her gece gecenin son üçte biri gelmeden Rabbimiz -Teala- en alt se­maya tecelli eder ve şöyle der «Beni çağıran kim, ki ona

M. I 16

cevap vereyim?»[5]. Bu sıralarda mü'minleri tanımlayan şu âyetler de nazil oldu.

«Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve ümitle dua ederler ve kendilerine fi* zıh olarak verdiklerimizden İnjak ederler. Artık hiçbir nefis, yap­makta olduklarına karşılık olmak üzere, kendileri için gözler ay­dınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) saklandığım bilmez». (Sec­de: 16-17).

Günün eşit parçalarım oluşturması gereken ibadet, çalışma ve aileyle ilgilenme vakitleri ancak yaklaşık ola rak eşitlenebiliyordu. Aileyle ilgilenmeye gelince, Peygam­ber (s.a.v.) 'in kendi evi yoktu ve her akşam sırası gelen eşinin evine gider ve orası onun yirmidört saatlik evi olurdu.Gün boyunca kızları veya halası Safiye onu ziyaret eder veya O, onları ziyaret ederdi. Fatıma çoğunlukla iki oğlunu ona göstermek için getirirdi. Hasan yaklaşık ola­rak birb'uçuk. yaşında, Hüseyin ise sekiz aylıktı ve henüz yürümeye başlıyordu. Peygamber (s.a.v.) çoğunlukla an­nesi Zeyneb'in yanından ayrılmayan torunu Ümame'yi de severdi. Birkaç kez P*eygamber (s.a.v.) onu mescide getir­mişti. Namaz sırasında ayakta durduğu zamanlar omuzun-da taşımış, rükû ve secde sırasında yanına oturtmuştu. Ayağa kalktığında, tekrar omuzuna bindirmiş ve namazı bu şekilde kıldırmıştı[6]. Peygamber (s.a.v.)'in çok sevdiği çocuklardan biri de Zeyd ve Ümmü Eymen'in oğulları Üsame idi. Peygamber (s.a.v.) onu hem kendisine değer ver­diği, hem de anne ve babasına sevdiği için seviyordu. Üsame, evin bir torunu olarak çoğunlukla evin İçinde veya kapısının önünde vakit geçirirdi.

Çoğu öğleden sonraları Peygamber (s.a.v.) Mekke'de olduğu gibi Ebu Bekir'i ziyaret ederdi. Çoğu zaman aile meseleleri ve iş konuşmaları birbirinin aynı oluyordu. Çünkû .'pey"gamber (s.a.v.) devlet meselelerini kayınpederi Ebu Be*-, oğlu Zeyd ve damatları Ali ve Osman'a sormayı tercih ederdi. Fakat iş sanki Peygamber (s.a.v.)'in tüm za­manını alacak kadar fazla idi. Çünkü tüm Medine'de, bir problemi çözmede, bir anlaşmazlığı ortadan kaldırmada hiçbir söz onunkisi kadar etkili değildi. Hatta, ihtiyaçları olduğunda kendisine inanmayan bazıları da ondan yardım istiyordu. Yahudilerle müslümanlar arasında da sık sık an­laşmazlıklar meydana geliyordu. Çoğunlukla da zulme uğ­rayan davacı oluyordu, örneğin, Ensardan biri, yahudinin birinin ettiği yemini duyduğunda onu pataklamış ti. Müslü­man : «Sen Peygamber (s.a.v.) aramızda iken nasıl 'Musa'yı bütün âlemlerin üstüne seçkin kılana andolsun1 dersin?» demişti. Yahudi Peygamber'e şikâyet etmiş, o da sinirlene­rek müslümanı azarlamıştı. Kur'an'da Musa hakkında şöy­le deniyordu: CAllah) : «Ey Musa, dedi. Sana verdiğim ri-saletimle ve seninle konuşmamla seni insanlar üzerinde seçkin kıldım!» (A'raf: 144). «Gerçek şu ki, Allah, Adem'i, Nuh'u, ibrahim ailesini ve îmran ailesini alemler üzerine seçti.* (Âl-i Îmran: 33). Adamın asıl düşüncesini anlayan Peygamber (s.a.v.) : «Benim Musa'dan daha iyi olduğumu söyleme»[7], diye ekledi. Başka bir yanlışlığa dikkati çeke­rek de: «Hiçbiriniz benim Yunustan daha iyi olduğumu söylemesin»[8] demiştir. Vahiy zaten onlara îslâm akidesini tanımlarken şöyle diyordu: «Onun peygamberleri arasın­da hiçbirini (diğerinden) ayirdetmeyiz». (Bakara: 285).

Hem içteki ahengi sağlamak, hem de Arabistan'daki ve daha ötelerdeki uluslarla ilişkileri düzene sokmak gibi top­lumun genel ihtiyaçlarının yanısıra Peygamber (s.a.v.) mü'minlerin tamamen kişisel olan sorunlarını çözmede de onlara yardım etmek durumundaydı. Bu kişisel sorunlar bazen Selman'mki gibi tamamen maddî, bazen de Temim kabilesinden Hanzala'nınki gibi ruhsal oluyordu. Hanzala ilk Önce durumunu Ebu Bekir'e açmış, fakat Ebu Bekir bu soruna daha yetkili birinin, yani Peygamber (s.a,v.)'in çö­züm getirebileceğini hissetmişti. Adamın yüzü. acıyla do­luydu. Peygamber Cs.a.v.) sorunun ne olduğunu sorduğun­da : «Ey Allah'ın Rasulü, Hanzala iki yüzlü bir adam» de­di. Peygamber Cs.a.v.), bununla neyi kasdettiğini sorduğun­da şöyle dedi: «Ey Allah'ın Rasulü, biz senin yanında iken sen bize cennet ve cehennemi anlatıyorsun. Biz de onları görür gibi oluyoruz. Fakat senden ayrıldığımız zaman ha­nımlarımız, çocuklarımız ve mallarımız bizi kendilerine çekiyor ve biz senin söylediklerini unutuyoruz». Peygamber (s.a.v.)'in cevabı, bu ideallere ulaşmak için gösterilen ça­banın, günlük hayatın normal akışını durdurmaksızm sür­mesi gerektiğini vurguluyordu: «Nefsimi kudret elinde tu­tana andolsun ki,» dedi, «eğer siz sürekli benim yanımda iken veya Allah'ı hatırladığınız zaman içinde bulunduğu­nuz hal üzere olsaydınız, şüphesiz melekler sizinle musa-hafa ederler ve sizi evlerinizde ziyaret ederlerdi.»[9].

Peygamber Cs.a.v.)'e yüklenen bu tür sorunlar kaçı­nılmazdı. Fakat onun başka yönlerden korunması gereki­yordu, îşte bu koruma, onun ayrıcalıklı konumunu vur­gulayan beklenmedik bir olayla ilgili olarak ortaya çıktı. Peygamber (s.a.v.), birgün Zeyd (r.)'e bir şey sormak için evine gitmişti. Kapıyı Zeyneb (r.) açtı ve kapının önünde durarak Zeyd'in evde olmadığını söyledi, fakat yine de içe­ri girmesi için onu davet etti. Bir anlık bakışma, iki kuzen arasında sürekli varolan sevginin ikisi tarafından da far-kına varılmasına yol açtı. Peygamber (s.a.v.) Zeyneb Cr.)*in kendisini sevdiğini, kendisinin de Zeyneb (r.)'i sevdiğini ve bunu Zeyneb'in de bildiğini biliyordu. Fakat bunun ne anlamı olabilirdi? Duygularının şiddetine şaşjrarak Pey­gamber (s.a.v.), onun teklifini reddetti. Zeyneb onun uzak­laşırken şöyle dua ettiğini duydu: «Hamd Allah Teala'-yadır! Hamd insanların kalbini düzenleyen ve idare eden Allah'adır!» Zeyd (r.) eve döndüğünde Zeyneb ona Pey. gamber (s.a.v.)'İn ziyaretini ve giderken okuduğu duayı anlattı. Zeyd, hemen Peygamber (s.a.v.)'e gitti ve şöyle de­di : «Evime geldiğini duydum. Bana annemden ve babam­dan daha yakın olduğun halde neden içeri girmedin? Yok­sa Zeyneb mi hoşuna gitti? Eğer öyle ise onu boşayayım.» Peygamber (s.a.v.) ısrar ederek: «Karını tut ve Allah'tan kork.» dedi. O bir keresinde: «Mubah olan şeyler içinde Allah'ın en sevmediği şey boşanmadır»[10] demişti. Zeyd, er­tesi gün tekrar aynı teklifle geldiğinde Peygamber (s.a.v.) ona yine aynı şeyi söylemişti. Fakat Zeyd'le Zeyneb'in ev­liliği mutlu bir evlilik değildi ve Zeyd artık buna dayana­mıyordu. Bu nedenle karısı ile anlaştı ve Zeyneb (r.)'i boşa­dı. Yine de bu boşanma Zeyneb'i Peygamber (s.a.v.) için uygun bir eş kılmıyordu. Çünkü Kur'an «kendi sulblerin-den çıkan» oğullarının hanımlarıyla evlenmeyi yasaklıyor­du. Ve biyolojik olarak kendinin olan bir çocukla, evlât edinilen bir çocuğu ayrı tutmama uzun zamandan beri de­vam eden bir gelenekti. Peygamber fs.a.v.} 'in durumu da evlenmeye müsait değildi. Çünkü İslam'ın müsaade ettiği sayıda -en fazla dört- eşi vardı.

Bu olaydan sonra bir kaç ay geçti. Peygamber (s.a.v.) hanımlarından biri ile konuşurken vahy geldi. Peygamber (s,a.v.) kendisine geldiğinde ilk sözü şunlar oldu: «Kim gidip Zeyneb'e müjde verecek ve Allah'ın onu gökte be­nimle evlendirdiğini haber verecek?» Uzun sûreden beri kendisini aileden sayan Safiye'nin hizmetçisi Selma ora­daydı. Bu sözleri duyunca hemen Zeyneb'in evine gitti. Zeyneb bu sevinçli haberi duyunca Allah'a hamd etti ve hemen Ka'be'ye doğru secdeye kapandı. Daha sonra bi­lekliklerini, bileziklerini ve gümüş kolyelerini toplayıp Sel-ma'ya verdi. Zeyneb (r.), artık genç değildi, hemen hemen kırk ya­şına gelmişti. Fakat yine de dikkat çekici güzelliğini ko­ruyordu. Bunun yanısıra O zahid bir kadındı. Uzun gece namazları kılar, nafile oruç tutar ve cömertçe fakirlere dağıtırdı. Dericilikten anladığı için ayakkabı ve çeşitli eşyalar yapar ve bunlardan kazandığa parayı sadaka olarak harcardı. Bu kez onun için bir düğün merasimine gerek yoktu. Çünkü inen vahiy nikâhın akdedildiğini belirtiyor­du; «Biz onu seninle evlendirmiş olduk.» (Azhab: 37). Ya­pılması gereken şey, sadece gelini damadın evine götür­mekti ve bu da geciktirilmeden yapıldı.

Âyetler, gelecekte artık evlâd edinilenlerin, kendi ba­balarının adıyla anılmaları gerektiğini de vurguluyordu. O günden itibaren, otuzbeş yıldan beri Zeyd İbn Muhammed diye anılan Zeyd, Zeyd îbn Harise diye anılmaya baş­landı. Fakat bu onun evlâd edinilmesi olayını yürürlük­ten kaldırmıyordu. Biri elli, diğeri altmışına yaklaşmış olan evlât edinen ve edinilen arasındaki samimiyet ve sevgi de bundan bir zarar görmüyordu. Bu sadece, aralarında kan bağı olmadığını hatırlatmadan ibaretti. Bu anlamda âyet­ler şöyle devam ediyordu:

«Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir, ancak O, Allah'ın Rasulü ve peygamberlerin sonuncusudur.» (Ah-zab: 40).

Diğer âyetler de, Peygamber (s.a.v.) ve onu Lakıp eden­ler arasındaki büyük ayırımı vurguluyordu. Onlar, Pey­gamber (s.a.v.) 'e birbirlerine hitap ettikleri gibi hitap ede­mezlerdi. Allah'ın ona dörtten fazla hanımla evlenme izni vermesi sadece ona mahsustu, toplumun geri kalanı bu izne dahil değildi. Bunun yamsıra onun eşlerine «mü'minlerin anneleri» adı verilmiş ve onlara öyle yüksek bir statü ve­rilmişti ki. Peygamber (s.a.v.)'den sonra onların başkala­rıyla evlenmesi yasaklanmıştı. Mü'minlerden biri onlara birşey sormak istediği zaman; bir perde arkasından sor­malıydı. Ayette şu da belirtiliyordu:

«Ey İman edenler, peygamberin evlerine yemek için izin ve­rilmeden ve vaktine de bakmakstztn girmeyin; ancak çağmltrsantz artık girin; yemeği yediğinizde de dağıhverin. Söz ve sohbet için de (evlerine) girmeyin. Gerçekte bu, Peygamber'e eziyet vermekte ve o da sizden utanmaktadır; oysa Allah, hak(kt açtklamakjtan utanmaz» (Ahzab: 53).

Ashab, Peygamber (s.a.v.)'i çok sevdiği ve mümkün ol­duğu kadar uzun süre onun yanında kalmak istediği için, onlara bu tür engeller konulması gerekliydi. Onunla bir­likte olanlar, ondan ayrılmak istemezlerdi. Onlar kaldık­larında -ise kimse onları suçlamazdı. Çünkü Peygamber Cs.a.v.) biriyle konuştuğu zaman ona öyle dikkat eder ve ilgisini onda öyle yoğunlastırır ki, karşısındaki, diğerlerine verilmeyen bazı ayrıcalıklarının kendisine verildiğini zan­nedebilirdi. O, birinin elini tutsa, hiçbir zaman ilk bırakan o oimazdı. Fakat Peygamber fs.a.v.)'i korumakla birlikte vahiy, literatüre yeni bir unsur ilâve ediyordu. Bu şekilde arkadaşları ona besledikleri sevgiyi, onun yanında olma­dıkları zamanlarda da ifade edebileceklerdi.

«Hiç şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat etmek­tedirler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir tes­limiyette ona selâm verin.» (Ahzab: 56).

Bundan kısa bir süre sonra Peygamber şunu da haber verdi: *Bana bir melek geldi ve şöyle dedi: «Sana bir ke­re salat eden kimse yoktur ki Allah ona on kez salat et­mesin»[11].


--------------------------------------------------------------------------------

[1] IS V III, G6.
[2] W.M XLIX. 4
[3] I. I. 6644.
[4] I. I. 141-2.
[5] B. XIX.
[6] I. S, VIII. 26.
[7] BLXV. (Alraf Suresi)
[8] R I3CS?. (Saffat Suresi)
[9] M. XLIX, 2
[10] A, D. XIII, 3
[11] D. XX, 58.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:19 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
59. HENDEK


Hayber'e yerleşen Beni Nadir yahudileri kaybettikleri topraklan tekrar kazanmaya kararlıydılar. Ümitleri, Ku-reyş'in Peygamber (s.a.v.) üzerine düzenleyeceği son ve büyük saldırıda yoğunlaşıyordu, islam'ın beşinci yılının sonlarına doğru -MS. 627'nın başları- bu hazırlıklar, Hu-yay ve Hayber'deki diğer birkaç yahudi liderinin Mekke'yi ziyaret etmesiyle karara bağlandı. Ebu Süfyan'a: «Muham­medi, ortadan kaldırmada seninle birlikteyiz» dediler. Ebu Süfyan da: «Bizden sevgili olanlar, Muhammed'e karşı bi­ze yardım edenlerdir» cevabını verdi. Bunun üzerine Saf-van, Ebu Süfyan ve diğer Kureyş liderleri yahudileri Kâ'-be'nin içine soktular ve orada amaçlarına ulaşıncaya ka­dar birbirlerini terketmeyeceklerine dair Allah adına and içtiler. Kureyşliler bu fırsattan yararlanarak, yahudilere yeni dinin kurucusu ile aralarında çatışma konusu olan inançlarıyla ilgili sorular sordular. Ebu Süfyan: «Ey ya-hudiler,» dedi, «Siz ilk kutsal kitabın geldiği topluluksunuz ve sizin bilginiz var. Bizim Muhammed'e karşı konumu­muzun ne olduğunu bize söyleyin Bizim dinimiz mi daha iyi, yoksa onunki mi? «Yahudiler şu cevabı verdiler: «Si­zin dininiz onunkinden daha iyidir ve siz gerçeğe daha yakınsınız».

Bu noktada anlaşan taraflar plan hazırlamaya koyul­dular. Yahudiler, Medine'den hoşlanmayan tüm Necd ka­bilelerini ayaklandırma görevini üzerlerine almışlardı. Onlan ayaklanmaya razı edemezlerse, rüşvetle bu işi halle­deceklerdi. Beni Esed onlara yardım etmeye hazırdı. Beni Gatafan'a gelince, onlara katılmalarına karşılık kabileye Hayber*in hurma hasadının yansı verilecekti. Beni Gatafan'dan Fezare, Mûrre ve Aşça kollarının anlaşmaya da­hil olmasıyla ordu yaklaşık ikibin askere ulaştı. Yahudi­ler Beni Süleym'den de yediyüz kişinin kendilerine katıl­masını başardı. Bu sayı daha da fazla olabilirdi; fakat Ma­una kuyusu yakınındaki katliamdan sonra küçük, ancak sürekli artan bir grup müslüman olmuştu. Süleym'in gü­ney komşusu Beni Amir ise, Peygamber (s.a.v.)'Ie yaptığı anlaşmaya sadık kaldı.

Kureyş ve müttefikleri toplam dörtbin kişiyi buluyor­du. Güneyden gelecek olan birkaç grup destekle birlikte Mekke'den, Medine'ye giden sahil yolunu takib edecekler­di Uhud'ta da aynı yolu izlemişlerdi. Daha az birlik teş­kil eden ikinci bir ordu. da Medine'nin doğusundan, yani Kecd ovasından yaklaşacaktı, iki ordunun toplam olarak, Kureyş'in Uhud'daki gücünün üç katı olacağı tahmin edi­liyordu. Orada müslümanlar üç bin kişilik bir orduya ye­nilmişlerdi. Şimdi ise onbin kişi karşısında ne yapabilir­lerdi? Bunun yamsıra Kureyş bu kez ikiyüz atlı yerine üç-yûz atlı almıştı ve Gatafan'in da aynı büyüklükte bir grup­la onlan desteklemesi bekleniyordu.

Plânlarına uygun olarak Mekke'den yola çıktılar. Aynı anda, büyük bir İhtimalle Abbas'm düzenlediği bir Huzaa'lı grup atlarıyla, Peygamber Cs.a.v.) 'e saldınyı haber vermek ve ordunun gücü konusunda bilgi vermek üzere Medine'­ye doğru yola çıktılar. Bu grup Medine'ye ancak dört gün­de varabildi. Yani Peygamber'e hazırlanmak için sadece bir hafta kalmışta. Peygamber (s,a.v.) bu haberi alınca he­men tüm Medine'ye alarm verdi ve arkadaşlarına, eğer sabreder, emirlere uyar ve Allah'tan korkarlarsa zaferin kendilerinin olacağı konusunda müjdeleyîci sözler söyledi. Daha sonra, Uhud'ta yaptığı gibi onları istişare meclisine çağırdı. En İyi savunmanın nasıl olacağı konusunda çeşitli fikirler öne sürüldü. En sonunda Selman (r.) ayağa kalkti ve şöyle dedi: «Ey Allah'ın Rasulü, biz İran'dayken at­lıların saldırısından korktuğumuzda etrafımıza hendek ka­zardık. Şimdi de etrafımıza hendek kazalım.» Herkes Uhud'-daki stratejiyi tekrarlamak istemediği için Selman'ın önerisini kabul etti.

Zaman kısaydı ve savunmada bir boşluk bırakmamak için çabanın doruk noktasına kadar harcanması "gereki­yordu. Fakat hendeğin sürekli olması gerekmiyordu. Şeh­rin sınırında, birçok yerde savunmayı sağlayacak kaleye benzer evler vardı. Kuzey-batıda ise kale vazifesi gören fa­kat aralarının birleştirilmesi gereken, büyük kaya .yığın­ları vardı. Bunlardan en yakını Sel' dağı olarak bilinen yı­ğındı ve hendeğin içinde kalması gerekiyordu. Çünkü bu dağın Önündeki düzlük kamp yapmaya uygun bir yerdi. Hendek bu kamp yerini, bir kaya yığınından başlayıp şeh­rin güney duvarındaki bir noktaya kadar uzayarak kuzey­den çevreleyecekti. Bu kazacak olan en uzun hendekti ve en Önemlisi de buydu.

Stratejiyi ortaya koymanın yamsıra Selman, hendeğin hangi genişlik ve derinlikte olması gerektiğini de biliyor­du. Beni Kurayza'da çalıştığı için onların, hendeğin ka­zılması için gerekli olan tüm araçlara da sahip olduklarını biliyordu. Bu ortak düşman karşısında Beni Kurayza'lılar bunları ödünç vermekten kaçınmadılar. Çünkü Peygamber (s.a.v.)'i sevmemelerine rağmen, hepsi onunla yaptıkları antlaşmanın politik bir anlaşma olduğu ve bu anlaşmayı bozmamaları gerektiği kanısmdaydılar. Bu nedenle yahudiler kazma, kürek ve çapalarını ödünç verdiler. Bunun yanısıra, sıkı hurma liflerinden örülmüş sağlam hurma se­petlerini de kazılan toprağı taşımak üzere verdiler.

Peygamber (s.a.v.) topluluğun her grubunu belirli bir hendekten sorumlu olmak üzere görevlendirdi. Kendisi de onlarla birlikte çalıştı. Her şafak vakti namazdan sonra yoîa çıkıyorlar ve alacakaranlıkta evlerine dönüyorlardı. İlk günlerden birinde sabahleyin hendek kazmaya gider­ken Peygamber (s.a.v.) onlara Mescid'i inşa ederken oku­dukları bir beyti hatırlattı:

«Allahım, ahiret saadetinden başka saadet yoktur.

Muhacirleri ve Ensan bağışla!»

Hep birlikte bu beyti tekrarladılar. Bazen de şöyle der­lerdi:

«Ahiret yurdundan başka gerçek hayat yoktur.

Allahım, Ensar ve Muhacirine merhamet et!»

Birbirlerine sürekli zamanın kısa olduğunu hatırlatı­yorlardı. Düşman her an gelebilirdi. Kim biraz gevşeklik gösterirse, hemen aralarında alay konusu oluyordu. Diğer taraftan Selman büyük bir saygı ve övünç kaynağı idi. O sadece güçlü ve sağlam vücutlu değil, aynı zamanda yıl­lardan beri Beni Kurayzalılar arasında yaşadığı için kazman ve taşımacılıkta da becerikliydi. Kendi aralarında: «O, on kişinin işini yapıyor» dediler ve dostça bir tartış­maya giriştiler. Birçok yerden göç ettiği için Muhacirler: «Selman bizimdir- diye iddia ettiler. Ensar: «O bizden bi­ri, bizim onda daha çok hakkımız var» diye karşı çıktı. Fakat Peygamber (s.a.v.) : «Selman bizden, yani Ehl-i Beyt'-ten biri» (Peygamberin ailesi) dedi.

Düşmana karşı silah olarak kullanılabilecek olan taşar hendek boyunca Medine'nin çevresine yığıldı. Kazıdan çıkan toprak sepetlere doldurulup, baş üzerinde uzağa ta­şınıyor ve dönüşte aynı sepetlere taş doldurulup hendeğin yanına yığılıyordu. En iyi taşlar Sel dağının eteklerinde bulunuyordu. Adamların hepsi bellerine kadar çıplaktı. Se­pet bulamayanlar üstlerinden çıkardıkları elbiseleri, taş ve topraklan taşımakta çuval olarak kullanıyorlardı. Hendek kazmaya gittikleri ilk sabah onları bir grup genç takip et­ti, hepsi de bu çabada görev almak istiyorlardı. En küçü'c olanlar hemen geri gönderildi, fakat Peygamber (s.a.v.) düşman görünür görünmez, kampı terketmeleri şartıyla, di­ğerlerinin kazma taşımada yardım etmelerine izin verdi. Uhud'tan geri gönderilen Usame CrJ, Ömer'in oğlu Abdul­lah (r.) ve arkadaşları artık onbeş yaşlarındaydılar. Ve sadece kazmada değil, savaşta da diğer mü'minlerle bir­likte görev yapacaklardı. Bunlardan biri olan Evs'in Ha­rise kolundan Bera' sonraki yıllarda hendek kenarında kırmızı cüfabesi, tozlu göğsü ve omuzlarına değen uzun saç­larıyla Peygamber (s.a.v.)'in ne kadar güzel olduğunu an­latmıştır. «Ondan daha güzelini görmedim» demişti. Onun ve genelde tüm manzaranın ne kadar güzel olduğunu far-keden sadece Bera' değildi, özellikle Peygamber (s.a.v.), çevresine baktığında, çevresindekilerin basitliğini ve ne kadar doğal olduklarını -insanın fıtratına ne kadar yakın olduklarını- görüp seviniyordu. Bu sevinçle, sonradan her­kesin katıldığı bir şarkı okumaya başladı: «Hayber'in bu güzelliği bir güzellik değil, Yarab, bu daha saf, daha temiz bir şey*[1]. O, bir Muhacirlerle, bir Ensar*la birlikte çalışıyordu-bazan kazma, bazan kürek, bazan da sepet kullanıyordu. Fakat o nerede olursa olsun, olağan üstü bir zorlukla kar­şılaşıldığında ona haber vermeleri gerektiğini herkes bili­yordu, îşin çok sıkı ve zor olmasına rağmen eğlenceli da­kikalar geçiriyorlardı. Mescidde yaşayan Ehl-i Suffa'dan biri olan Beni Demre'li bir müslümanm görünüşte acına­cak bir hali vardı. Bunun üstüne bir de ailesi ona «küçük böcek» anlamına gelen Cü'eyl adını vermişlerdi. Peygam­ber s.a.v.) kısa bir süre önce onun adını, hayat ve ruh) sağlık anlamlarına gelen 'Amr olarak değiştirmişti. Hen-dek'te onun halini gören bir muhacir şu mısraları söyl» inekten kendini alamadı:

«Onun adını Cü'eyl'den Amr'a değiştirdi, îşte o gün bu zavallı adama yardım etti». Muhacir bu beyti Amr'a okudu. Onu duyan diğerleri de beyti şarkj haline getirip gülüşerek okudular. Peygam­ber (s.a.v.) her seferinde vurguyla söylediği «Amr» ve «yardım» kelimeleri dışında bu şarkıya katılmadı, Dsha sonra onları şu şarkıyı okumaya teşvik etti:

«Rabbim, biz hiçbir zaman sana yönelmez. Zekât vermez ve namaz kılmazdık. O halde üzerimize huzur indir,

Bu karşılaşmada ayaklarımızı sabit kıl.

Bu düşmanlar bizi bastırmak istiyor ve ifsad etmeye

çalışıyorlar,

Fakat biz onlara karşı koyuyoruz.»[2].

tik yardım çağrısı, hiçbir aletin çıkarmaya güç yetire-mediği bir kaya ile karşılaşan, Cabir (r.)'den geldi. Pey­gamber (s.a.v.) biraz su istedi ve suyun içine tükürdü. Dua ettikten sonra suyu kayanın üstüne döktü. Adamlar, kaya­yı sanki kum yığını imiş gibi kürekle alıp attılar[3]. Diğer bir gün de Muhacirlerin yardıma ihtiyacı oldu. Rastladığı kayayı yerinden çıkarmak için bir hayli uğraşan, fakat kı­mıldatmayı başaramayan Ömer (r.), Peygamber (s.a.v.)'e gitti. Peygamber (s.a.v.) kazmayı onun elinden aldı ve ka­yaya bir darbe indirdi. Bu darbe ile birlikte kayanın üs­tünden şimşek gibi bir ışık çıktı, tüm şehri geçip güneye doğru kayboldu. Peygamber (s.a.v.), ikinci kez vurduğun­da kuzeye, Uhud'a doğru bir ışık çıktı. Kayayı parçalayan üçüncü vuruşla da doğuya bir ışık fışkırdı. Selman (r.) bu üç ışığı da görmüş ve bir şeye delalet ettiğini düşüne­rek Peygamber fs.a.v.)'e sormuştu. Peygamber (s.a.v.) ona şu cevabı vermişti: -Onları gördün mü, Selman? İlk ışık­la Yemen kalelerini gördüm ikinci ışıkla Suriye kalelerini gördüm, üçüncü ışıkla da Kisra'nm[4] Medain'deki beyaz sa­rayını gördüm. îlk ışıkla Allah bana Yemen yollarını açtı, ikincisiyle Batı'da Suriye'ye üçüncüsüyle de doğuya yol aç­tı.[5]

Hendekte kazma işiyle uğraşanların çoğunun yeteri kadar yiyeceği yoktu ve ağır çalışma koşulları da açlığı artırıyordu. Cabir, hendekte kendisinden yardım istediği gün Peygamber (s.a.v.)'in aşırı derecede zayıf olduğunu farketmişti. akşam eve geldiğinde karısından yemek ha­zırlayıp ha' .ayamayacağmı sordu. Karısı: «Bu kuzudan

ve bir ölçek arpadan başka şeyimiz yok» dedi. Bunun üze­rine Cabir (r.), kuzuyu kurban etti. Ertesi gün karısı ku­zuyu haşladı, arpayı öğüttü ve ekmek yaptı. O gün hava çalışılmayacak kadar karardığında Cabir, hendekten ay­rılmak üzere olan Peygamber (s.a.v.) 'in yanma gitti ve ku­zu eti ve arpa ekmeği yemeye davet etti. Cabir şöyle dedi: -Peygamber Cs.a.v.) avuç içini benim avuç içime koydu ve parmaklarını kenetledi. Ben, onun yalnız gelmesini is­tiyordum. Fakat o bağırarak şöyle dedi: «Allah'ın Rasulü, ile birlikte Cabir'in evine gidin. İcabet edin, çünkü Cabir sizi davet ediyor». Cabir, bir felâket zamanında okunan şu âyeti okudu-:

«Biz Allah'a ait (kullar)iz ve şüphesiz O'no dönücüleriz.» (Ba­kara: 156).

Daha sonra uyarmak azere karısının yanına gitti. Ka­rısı : «O mu davet etti, yoksa sen mi?» diye sordu. Cabir: «O davet etti» dedi. Karısı: «O halde bırak gelsinler, çün­kü O daha iyi bilir,» dedi. Yemek, Peygamber (s.a.v.)'in önüne kondu. Peygamber dua etti, besmele çekti ve yeme­ye başladı. Onunla birlikte on kişi daha oturuyordu. Hep­si de doyana dek yedikten sonra kalkıp evlerine gittiler ve yerlerini diğer on kişiye bıraktılar. Hendekte çalışan tüm İşçilerin karnı doyuncaya dek bu devam etti. Herkes doy­duktan sonra bile hâlâ biraz et ve ekmek vardı[6].

Bir başka gün Peygamber (s.a.v.), elinde bir şeyle kamp yerine gelen bir kız gördü ve onu yanına çağırdı. Kız, Abdullah îbn Revaha (r.)'nm yeğeniydi. O günü ken­disine şöyle anlatıyor: «Allah'ın Rasulüne, amcam ve ba­bam için hurma getirdiğimi söylediğim zaman onları ken­disine vermemi emretti. Ben do hurmaları onun eline bo­şalttım, fakat hurma avuçlarını dolduracak, kadar çok de­ğildi. Peygamber (s.a.v.), bir bez parçası istedi. Yayılan bez parçasının üstüne hurmaları saçtı, örtünün her tarafı hurma olmuştu. Daha sonra yanindakilerden, hendek kazmakta olanları yemeğe davet etmelerini istedi. İşçiler gel­diler ve yemeye başladılar. Hurmalar artıyordu, onlar karınlarını doyurup kalktığında hurma örtünün kenarların­dan taşıyordu.»[7].

--------------------------------------------------------------------------------

[1] W. 446.
[2] W. 448 49; I. S. 11/1,51.
[3] I. I, 67..
[4] Iran Kralı.
[5] W. 450.
[6] I. I. 672; W.,452. '
[7] I. I. 672


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:20 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
60. KUŞATMA

Kureyş ordusunun Akik ovasına yaklaştığı haberi ulaş­tığında hendek bitmek üzereydi; hendeğin yapımı toplam altı gün sürmüştü. Kureyş ordusu şehrin güney batısından yaklaşıyor, Gatafan ve diğer Necd kabileleri doğudan Uhud'a doğru ilerliyorlardı. Vahanın dış bölümlerindeki bütün evler boşaltılmış ve bu evlerin sakinleri barınaklara yerleştirilmişti. Peygamber (s.a.v.) kadınların ve çocukla­rın, kalelerin yüksek odalarından birine yerleştirilmesini emretti. Daha sonra kendisi de adamlarıyla birlikte -yak­laşık üç bin kişi- seçtikleri yerde kamp kurdu. Kırmızı de­riden yapılmış olan çadırı Sel' dağının eteklerine kurul­muştu. Aişe (r.), Ümmü Seleme (r.) ve Zeyneb (r.) sıray­la onunla birlikte olmak için çadıra geliyorlardı,

Mekke ordusu ve müttefikleri Uhud yakınında ayrı ay­rı kamp kurdular. Kureyşliler, ekinlerin hasat edilmiş ol­duğunu görünce hayal kırıklığına uğradılar. Develeri Akik ovasının akasya yapraklanyla yetinmek zorundaydı. O sı­rada Gatafan'ın develeri de ovanın Uhud yakınındaki ça­lılıklarda yetişen temarikslerîe karınlarını doyuruyorlardı. Fakat İki ordu da getirdikleri yem dışında atlarına yedi­recek bir şey bulamıyorlardı. Bu nedenle mümkün olduğu kadar çabuk düşmanı yenmeliydiler. Bu amaçla iki ordu birleşti ve şehre doğru ilerlemeye başladı. Ebu Süfyan ge­nel başkandı. Fakat her kabile lideri sırayla savaş sırasın­da orduyu yönetme görevini yüklenecekti. Halici ve îkrime yine «süvarilere kumanda ediyorlardı ve Amr, Halid'in bölüğünde idi. Yaklaştıklarında düşmanın şehrin dışında kamp kurmuş olduğunu görünce cesaretleri daha da art­tı. Düşmanın kalelerde mevzilenmesinden korkuyorlardı; fakat açıklıkta sayıca onlardan fazla oldukları için onları kolayca yenebilirlerdi. Fakat biraz daha yaklaştıklarında, karşı tarafa sıralanmış okçularla aralarında geniş ve de­rin bir hendeğin olduğunu görünce çok şaşırdılar. Atları oraya zorlukla ulaşabilirdi; oraya ulaştıktan sonra da on­ları daha zor olan karşıya geçme problemi bekleyecekti. Şimdiden, başlayan ok yağmuru düşmanın saldın alanına girdiklerini gösteriyordu. Bu nedenle biraz geri çekildiler.

Günün geri kalan kısmı istişare ile geçti. Sonunda düş­manın büyük bir bölümü, başka yerleri savunmak zorun­da bırakarak şehrin kuzeyinden uzaklaştırmaya karar ver­diler. Eğer hendeğin etrafında düşman askeri bulunmazsa karşıya geçmek zor olmayacaktı. Akıllarına, Medine'ye gü-ney-doğudan yapılacak olan saldırılan kale şeklindeki ev­leriyle koruyan Beni Kurayza yahudileri geldi. Beni Na-dir'den Huyay, orduya katılmak üzere Hayber'den gel­mişti Ebu Süfyan'a, Beni Kurayza yahudilerini Muhanv med (s.a.v.)'le yaptıklan anlaşmayı bozmaya ikna edebi­leceğini söyleyerek onlara, elçi olarak gitmek istediğini be­lirtti. Onlar, yardıma ikna edilebilirse şehir iki taraftan saldırıya maruz kalacaktı. Ebu Süfyan onun Önerisini ka­bul etti ve vakit kaybetmeden yola çıkmasını söyledi.

Beni Kurayzahlar, Huyay'dan korkarlardı. Onu uğur­suz ve kendi kabilesini felakete sürükleyen kötü bir adam olarak görürlerdi. İzin verirlerse Beni Kurayza'ya da ken­di kabilesine yaptığını yapacaktı. Ondan korkmalannm asıl sebebi de karşı kovulmaz bir ruh gücünün olmasıydı. Hu­yay, eğer birşeyi isterse tüm karşı koyanlan bastırır ve amacına ulaşıncaya dek ne kendisine, ne de karşısındaki­lere rahat vermezdi. Şimdi Beni Kurayza'nın şefi Ka'b îbn Efted'e -Peygamber (s.a.v.)'le anlaşma yapan lider- gitmiş ve kim olduğunu söyleyip kapısıut çalıyordu. Ka'b, ilk ön­ce kapıyı açmayı reddetti. «Bırak da içeri gireyim!» dedi

Huyay. Onun ne istediğini çok iyi bilen Ka'b: «Sen bırak! Ben Muhammed'le bir anlaşma yaptım ve onu bozmaya­cağım» dedi. Huyay: «İçeri gireyim de konuşalım» dedi. «Hayır» dedi Ka'b. Fakat Huyay onu, yemeğini kendisi ile paylaşmak istemediği için kendisini içeri almamakla suç­ladı Bu Ka'b'ı o kadar sinirlendirdi ki kapıyı açtı. Huyay şöyle dedi: «Ey Ka'b, sana her zaman sürecek olan bir za­fer ve köpüren deniz gibi bir güç getirdim. Sana liderle­riyle birlikte Kureyş, Kinane ve Gatafan'ı, bin kişisi atlı ve on bin kişilik bir ordu getirdim. Onlar bana, Muham-med Cs.a.v.) ve taraftarlarının kökünü kazıyıncaya kadar rahat etmeyeceklerine dair ant verdiler. Bu defa Muham-med Cs.a.v.) kaçamayacak». Ka'b: «Tanrıya andolsun ki, sen bana her zaman utanç getirdin, içinde şimşek ve gök gürültüsünden başka birşey olmayan yağmursuz bir bu­lut. Yazıklar olsun sana ey Huyay. Beni olduğum gibi bı­rak.» dedi. Huyay ondaki bu yumuşamayı farketti ve gü­zel konuşmasıyla eğer yeni din ortadan kalkarsa ne ka­dar avantajları olacağını anlatmaya başladı. Sonunda Al­lah adına şöyle bir yemin etti: «Eğer Kureyş ve Gatafan Muhammed (s.a.v.)'i öldürmeden yurtlarına dönerlerse, ben de seninle birlikte kalende oturup, kaderimi bekleye­ceğim.» Bu Ka'b'ı, İslam'ın yaşamasının mümkün olmaya­cağı konusunda ikna etti. Daha sonra Peygamber (s.a.v.)'-le halkı arasında yapılan anlaşmayı bozacağını söyledi. Huyay, anlaşma metnini görmek istedi; okuduktan sonra metnin yazılı olduğu kâğıdı ikiye yırttı. Ka'b da kabile-sindekilere neler olduğunu haber vermeye gitti. Onlar. «Eğer sen Öldürülürsen, Huyay'm da seninle birlikte öldü­rülmesinin ne gibi bir avantajı olabilir» dediler. İlk anda kararma karşı çıkan çok oldu. Suriye'den Peygamber (s.a.vJ'in gelişini karşılamak üzere gelen yaşlı yahudi İbn el-Heyyeban, Beni Kurayza'hlann arasındaydı. O Peygam­ber s.a.v.)'İ tarif etmiş ve gelmesinin yakın olduğunu ha­ber vermişti. Çok azının yahudi olmayan bir Peygamber (s.a.v.) 'e ilgi duymaya yatkın olmasına rağmen, çoğu Mu­hammed (s.a.vJ'in tarif edilen kişi olduğunu hissediyordu. Yine aralarında, yahudi olsun olmasın bir Peygamber (s.a.v.)'e karşı çıkmanın ne kadar önemli olduğunu kav­rayabilecek yeteneğe sahip olmayan çok az kişi vardı. Ço­ğunluğa gelince, onlar politik bir anlaşmayı bozmaya kar­şıydılar. Fakat birkaç münafığın, Huyay'ın söylediklerini doğrulayan haberler getirmesinden ve kendilerinden bir­kaç kişinin de gidip Kureyş ordusunu kendi gözleriyle gör­mesinden sonra genel görüş Kureyş ve müttefikleri tara­fına doğru kaymaya başladı. Gerçekten de hendeğin öte­sindeki ovanın göz alabildiğine atlar ve adamlarla dolu olduğunu görmek insanı ürkütüyordu.

O sırada Halid ve îkrime geçilip geçilemeyeceğini an­lamak, üzere belirli bir uzaklıktan hendeği inceliyorlardı. Ümitsizlik içinde: «Nasıl bir tuzak bu!» dediler. «Araplar hiçbir zaman böyle bir yol denememişlerdir. Aralarında mutlaka bir îran'li var». Ümitlerinin aksine hendek çok iyi kazılmıştı. Sadece diğerlerine göre biraz dar olan küçük bir alan kalmıştı. Orası da sıkı bir şekilde korunuyordu. Orayı geçmek İçin giriştikleri bir iki çaba başarısızlıkla sonuç­landı. Atları hiç hendek görmemişti, bu nedenle hendeğe yaklaşınca, ürküyorlardı. Belki onlan ahştırabilirierdi, fa-kat şimdilik savaş sadece karşılıklı ok atışları şeklinde de­vam ediyordu.

Beni Kurayza'nın anlaşmayı bozması haberi gizli kal­madı. Münafıklardan çoğu hangi tarafı tutaç akların a ka­rar veremedikleri için iki tarafın sırlarını birbirlerine açık lıyorlardı. Ömer (r.) Ashabtan yahudilerin ihanetini ha­ber alan ilk kişi oldu. Bunu duyar duymaz hemen Ebu Be­kir (r,)le birlikte çadırında oturan Peygamber (s.a.v.)'in ya­nma gitti «Ey Allah'ın Rasulü» dedi, -Beni Kurayza'nın bi­zimle olan anlaşmasını bozduğunu ve bize karşı savaş açtı­ğını duydum». Peygamber Cs.a.v.)'in üzgün olduğu farkedili-yordu. Zübeyr'i meselenin aslını öğrenmek üzere gönder­di Daha sonra Ensar'm kendilerini dışlanmış hissetmeme­si için Zvb ve Hazreçli iki Sa'd'ı, Useyd'le birlikte çağırdı. Onlara haberleri verdikten sonra şöyle dedi; «Gidin ve işin aslını öğrenin. Eğer duyduklarımız yanlışsa bunu açıkça söyleyin. Eğer doğru ise bunu bana imalı bir şekilde söyleyin ki anlayabileyim». Onlar Zübeyr'den hemen son­ra Kurayza kalelerine ulaştılar ve g, "ekten de yahudile.. rin anlaşmayı bozmuş olduğunu gördüler. Yahudileri çok geç olmadan hatalarını tamire ve anlaşmaya bağlılığa ça­ğırdılar. Fakat onların cevabı şu oldu: «Allah'ın Rasulü de kim? Muhammed'le aramızda ne bir antlaşma ne de bir karar birliği var». Üzüntü içinde onlara Beni Nadir ve Be­ni Kaynuka yahudilerinin başına gelenleri hatırlattılar. Ka'b ve diğerleri o anda, onları dinleyemeyecek denli Ku-reyş in zaferinden emindiler. Elçiler konuşmalarının boşu­na olduğunu anlayınca Peygamber (s.a.v.)'in yanına dön­düler. Ona: «Adal ve Kare» dediler. Bunlar Hubeyb ve ar­kadaşlarını HudayFa teslim eden iki kabilenin isimleri idi. Peygamber (s.a.v.) onların ne demek istediğini anladı ve = «Allahu Ekber, ey müslümanlar, cesur olun» dedi.

Artık hendeğin yanındaki mevzilerden askerlerin bir kısmını çekip şehrin içinde bir mevzi kurmak gerekiyordu. Daha sonra Huyay'ın, Kureyş ve Gatafan'ı biner kişilik bi­rer ordu kurup bir gece vakti şehrin kuzeyindeki Kuray­za kalelerine saldırmaya, oradan da şehrin içerlerine ge­çip, müslümanların kadın ve çocuklarını kaçırmaya teşvik ettiği haberi geldi. Çeşitli sebepler yüzünden kararlaştırı­lan gece hep tehir edildi ve proje hiçbir zaman uygulana­madı. Fakat Peygamber (s.a.v.), bunu haber alır almaz Zeyci'i yüz kişilik atlı bir grupla şehrin sokaklarında dolaşmak ve gece boyunca sesli tekbir getirmekle görevlen­dirdi. Böylece düşman şehirde büyük bir ordunun olduğu­nu zannedecekti.

Hendeğin kenarında kurulan kampta atlara ihtiyaç yoktu, fakat çok sayıda adama ihtiyaç vardı. Yüz kişinin eksilmesiyle, hendekte kalanların herbiri artık daha uzun saatler gözcülük ediyordu. Günler geçiyor ve akınlar da­ha da sıklaşıyordu. Halid ve îkrime süvari birlikleriyle hen­dekte beliren bir anlık yorgunluk ve ihmalden dahi yarar­lanmak istiyorlardı. Fakat sadece bir kez hendeği aşma­yı başarabildiler. İkrime, birden bire hendeğin en dar kismuıdaki korumanın zayıfladığım gördü ve üç kişi ile bir­likte atını karşı tarafa sürdü. Fakat dördüncü adam hen­deği atlar atlamaz Ali tr.) ve adamları hendeğin dar olan bölgesini korumaya geldiler ve hendek bir kez daha acıla­maz hale geldi. Böylece dört Kureyşli'nin de yolu kesilmiş oldu. İçlerinden biri, Amr, teke tek karşılaşma yapmak İs­tediğini bağırarak belirtti Ona karşı Ali (r.) çıktığında. onu kabul etmedi ve: «Senin gibi birini öldürmekten hoş­lanmam. Senin baban yakın bir arkadaşımdı. Geri dön, sen daha çocuksun» ûedi. Fakat Ali (r.) ısrar etti. Amr bine­ğinden indi ve iki adam birbirlerine yaklaştılar. Etrafları­nı bir toz bulutu kapladı. Karşılaşmanın ne şekilde geliş­tiğini diğerleri göremiyordu. Bir müddet sonra Ali (r.)'nin tekbir getiren sesini duydular ve Amr'ın ya öldüğünü ya da ölmek üzere olduğunu anladılar. O sırada îkrime ve ar­kadaşları bir anlık dalgınlıktan yararlanıp hendeği geç­mek için atlarını sürdüler. Fakat Mahzum'lu Nevfel hen­deği atlayamadı ve atıyla birlikte hendeğe yuvarlandı. Etraftakiler onu taşlamaya koyuldular. Fakat O: «Ey Arap­lar, ölüm bundan daha İyi» diye bağırdı. Bunun üzerine yanma indiler ve onu Öldürdüler.

Her ne kadar başansız da olsa hendeğin aşılması, bu­nun mümkün olduğunu gösteriyordu. Bunun üzerine Ku-reyş ordusu ertesi gün henüz güneş yükselmeden hende­ğin çeşitli noktalarına bir dizi saldın düzenledi. Peygam­ber (s.a.v.î, mü'minlere cesaret verdi ve sabrederlerse, uzun süre beklemenin verdiği yorgunluğa rağmen vadedilen za ferin kendilerinin olacağını müjdeledi. Kamp yerinin seçi­mi isabetli olmuştu. Çünkü Sel' dağının Ötesine doğru uza­nan yüzeyde kendilerine yakın olan kısım, uzak olan kı­sımdan daha yüksekti. Gün boyunca düşman onlara ulaş­mak için tekrar tekrar akın etti, fakat hiçbir şey ele geçi-remediler. Fiili savaş çok sınırlıydı. îki taraftan da zayiat yoktu. Fakat Sa'd îbn Mu'az (bir ok kolundan yara lamış ve derin bir yarık açmıştı. Küreye ve Gatafan ordu­larının da atlarının çoğu yaralanmıştı

Öğle namazı vakti geldi, fakat bir tek asker bile hendeğin, yanından, ayrılmamalıydı. Namaz vakti geçmek üze­re iken Peygamber (s.a.v.)'in yakınmdakiler ona şöyle de­diler : «Ey Allah'ın Rasulü, biz namaz kılmadık». Bu bili­nen bir durumdu, fakat onları çok etkilemişti. Çünkü İs­lam'ın ilk günlerinden beri hiç böyle bir durum ortaya çık­mamıştı. Allah'ın Rasulünün de onlara katılması onları biraz teselli etti. Peygamber (s.a.v.) : «Ben de kılmadım de­mişti, ikindi namazı vakti geldi ve güneşin batmasıyla va­kit geçti. Fakat güneş battıktan sonra bile düşman atakları devam ediyordu. Karanlık tamamen bastırınca artık iki düşman ordusu kamp yerlerine döndüler. Düşman ordu­ları gözden kaybolur Kaybolmaz Peygamber (s.a.v.), Useyd ve bir grup askeri hendeğin kenarında bırakıp hendekten ayrıldı. Hendekte kalan bu grup dışındakilerin başına ge­çip vakti geçmiş olan dört namazı da arka arkaya kıldır­dı. O akşam geç saatlerde Halid, hendeği korunmasız bul­ma umuduyla küçük bir atlı grubuyla tekrar ortaya çıktı. Fakat Useyd ve adamları ok atışlarıyla onları geride tut­mayı başardılar.

Vahiy, o zorlu günleri şöyle nitelendiriyor «Hani onlar, sîze hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gel­mişlerdi; gözler de kaymış, yürekler hançereye gehp dayanmıştı le siz Allah hakında da (birtakım) zanlarda bulunuyordunuz, işte ora­da, imsn etmekte olanlar, denemeden geçirilmiş re şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardı» (Ahzab : 10-11).

Herkes böyle kaç gün daha dayanabileceklerini düşü­nüyordu. Yiyecekleri tükenmeye yüz tutmuş ve geceler de çok soğuk geçmeye başlamıştı. Açlık, soğuk ve uykusuz­luktan imanı zayıf alanlar da münafıklara katılacak hale gelmişlerdi. Münafıklar sürekli olarak, böyle güçlü bir düş­mana sadece bir hendekle karşı koyulamayacağını, şehir duvarları gerisine çekilmeleri gerektiğini söylüyorlardı. Fa­kat bu zorluklarla gerçek mü'minlerin imanı güçleniyor­du. Onlar, tüm kabileler kendilerine karşı birleştiklerinde şöyle dedikleri için Allah onları Kur'an'da övmüştü

«Müminler (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (kor­kuya kapılmadan) dediler ki: Bu Allah'ın ve Rasulunün bize va-detttği şeydir; Allah ve Rasulü doğru söylemiştir.»

Vahiy şunları da ekliyordu :

«Ve (Bu), yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini ar­tırmış oldu.» (Ahzab: 22).

Onlar, Peygamber (s.a.v.)'e bir-iki yıl önce vahyolunan bir âyetin gerçekleştiğini belirterek böyle diyorlardı:

«Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hali, başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi sandtntz? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, öyle ki Pey­gamber, beraberindeki mü'minlere: «Allah'ın yardımı ne zaman?» diyordu. Dikkat edin, kuşkusuz Allah'ın yardımı pek yakındır.» (Bakara: 214).

Peygamber fs.a.v.) adamlarının dayanma-gücünün so­nuna geldiğini biliyordu. Fakat O, düşmanın da gün geç tikçe aynı zorlukları yaşayacağının farkındaydı. Bu ne­denle Gatafan kabilelerinden iki kola, eğer savaş alanını terkederlerse Medine'deki hurma hasadının üçte birini on­lara vereceğini bildiren bir haber gönderdi. Onlar: «Hur­maların yarısını ver» diye haber gönderdiler. Fakat Pey­gamber (s.a.v.) üçte bir teklifinden geri dönmedi. Gata-fanlilar da bunu kabul ettiler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Osman (r.)'i Gatafan kabileleriyle barış anlaşması imzalamak üzere gönderdi. Daha sonra biri Evs'in, biri Haz-rec'in lideri olan iki Sa'd'i çadırına çağırdı ve onlara plâ­nından bahsetti. Onlar: «Ey Allah'ın Rasulü, bu senin-fik­rin mi yoksa bunu sana Allah mı emretti? Yoksa bu se­nin bizim adımıza yaptığın bir şey mi?» diye sordular. Pey­gamber; «Bunu sizin adınıza yapıyorum. Allah'a andol-sun, eğer Arapların size saldırdığım, her tarafınızı kuşat­tığını ve bununla onların gücünü kırabileceğimi bilmeseydim bunu yapmazdım» dedi. Fakat yaralanan Sa'd tbn Mu-az ona şöyle dedi: «Ey Allah'ın Rasulü, bizler bu adam­larla birlikte Allah'ın yanında başka ilahlara tapıyorduk. Allah'a gerçekten ibadet etmiyor ve onu tanımıyorduk. O zaman bile onlar, misafir oldukları zaman ve satın aldık­ları hariç bir tek hurmamızı yiyemezlerdi. Şimdi ise Allah bize İslam'ı bahşetti, bizi hidayete ulaştırdı. Bizi seninle ve İslam'la güçlendirdi. Böyle olduğu halde onlara malla­rımızı mı verelim? Tanrıya andolsun, Allah bizimle onla­rın arasını buluncaya kadar onlara kılıçtan başka birşey vermeyiz». Peygamber (s.a.v.) ; «Senin dediğin gibi olsun» dedi. Bunun üzerine Sa'd deri parçasını ve kalemi Osman'­dan aldı. Yazılanlara şaşırarak: «Bırakın ne yapacaklarsa yapsınlar!» dedi[1].

Şimdi geçersiz hale gelen bu anlaşma Fezare ve Mür-re kabilelerinin liderleriyle yapılmıştı. Kureyş'in Gatafan'h üçüncü müttefiki ise, Ebu Süfyan ve Süheyl'in müslüman-ları Bedir'deki ikinci karşılaşmadan vazgeçirmesine karşı­lık rüşvet teklif ettikleri Nuaym'ın kabilesi Aşça' idi. Me­dine'de kaldığı sürece gördükleri onu çok etkilemişti. Şim­di ise karışık duygular içinde bu kez de Mekke'lilerin ya­nında yer almak üzere kabilesi ile birlikte savaş alanına gelmişti. Yeni dinin takipçileıine duyduğu saygı, kendile­rinin üç katı bir orduya bu kadar dayandıklarını gördü­ğünde daha da arttı. Bir müddet sonra kendisinin: «Allah İslam'ı kalbime düşürdü» diye nitelediği zaman geldi. O gece -iki Gatafan kabilesiyle Peygamber'in yaptığı anlaş­manın feshedildiği gece- şehre gîtti. Oradan da ordunun kamp kurduğu yere gitti ve Peygamber (s.a.v.)'i görmek istediğini söyledi. Peygamber (s.a.v.) : «Seni buraya geti­ren ne, ey Nuaym?» diye sordu. O: «Buraya, senin sözüne inandığımı açıklamaya ve gerçeği getirdiğine şehadet et­meye geldim. Ey Allah'ın Rasulü, bana ne emredersen emret. Senin emrettiklerinin hepsini yapmaya hazırım. Halkım ve diğerleri benim müslüman olduğumu bilmiyorlar» dedi. Peygamber s.a.v.) : «Tüm gücünle onlan birbi­rine düşürmeye çalış» dedi. Nuaym yalan söylemek için izin istedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v,) : «Onları biz­den uzaklaştırmak için ne söylersen söyle. Çünkü savaş hiledir[2] dedi.

Nuaym tekrar şehre döndü ve Beni Kurayza yerleşim bölgesine gitti. Yahudiler onu eski bir arkadaş olarak mi­safir ettiler, onun için yemek ve içki hazırladılar. O: «Ben bunun için gelmedim» dedi «Sizin güvenliğinizden duydu­ğum korkuyu ve buna karşı alınması gereken tedbirler ko­nusunda tavsiyemi haber vermek üzere geldim». Daha sonra, Gatafan ve Kureyş'in eğer müslümanlan yok ede­cek bir zafer kazanamazlarsa yahudileri Muhammed (s.a.v)'in insafına bırakıp kaçacaklarım anlatmaya koyul­du. Bu nedenle yahudiler de, Kureyşliler önemli adamla­rından birkaçını, onları bırakıp kaçmayacaklarına dair re­hin verinceye kadar Kureyş için bir ok bile atmamalıydılar. Onun temas ettiği konularda aynı korkuları besleyen yahudiler tavsiyesini hemen kabul ettiler. Bunun üzerine onun söylediklerini aynen yapmaya karar verdiler. Ne Kureyşlilere, ne de Gatafanhlara bu fikrin Nuaym'dan çıktı­ğını haber vermemeye de söz verdiler.

Daha sonra Nuaym, bir zamanlar arkadaşı olan Ebu Süfyan'a gitti. Ona ve yanındaki diğer Kureyş liderlerine, eğer haber aldıkları kişinin kim olduğunu söylememeye yemin ederlerse onlara verilecek önemli bir haberi oldu­ğunu söyledi. Oradakiler yemin edince şöyle dedi «Yahu­diler, Muhammed (s.av.)'le yaptıkları anlaşmaya tekrar döndüler ve ona şöyle haber gönderdiler: «Yaptığımıza piş­man olduk. Eğer Kureyş ve Gatafan liderlerinden bir kıs mmı rehin alıp öldürmek üzere sana versek, bu seni mem­nun eder mi? Sonra da geri kalanlara karşı senin yanın­da savaşırız? «Muhammed Cs.a.v.) de buna razı oldu. Eğer yahudiler sizden adamlarınızdan bir kısmını rehin ister lerse, vermeyin». Nuaym daha sonra kendi kabilesine ve diğer Gatafan kabilelerine gidip Kureyşlilere söyledikleri­nin aynısını tekrarladı.

İstişare ettikten sonra iki ordunun liderleri şimdilik Huyay'a birşey söylememeye ve Nuaym'm söylediğinin doğ­ru olup olmadığını denemeye karar verdiler. îkrime'yi bir mesajla Beni Kurayza'ya gönderdiler. Mesaj şuydu: «Artık Muhammed'i tamamen ortadan kaldırmak üzere yarın sa­vaşmaya hazır olun». Onlar şu cevabı verdiler: «Yarın Cu­martesi, siz ileri gelenlerinizden birkaç kişiyi bize rehin olarak vermedikçe, Muhammed'e karşı hiçbir şekilde sa­vaşmayız. Çünkü biz, eğer savaş kötü giderse sizin bizi burada yalnız bırakıp memleketinize kaçacağınızdan kor­kuyoruz. Ona tek başımıza karşı koyamayız». Bu mesaj Kureyş ve Gatafan kabilelerine ulaştığında: «Tanrıya andolsun Nuaym'ın söyledikleri doğru» dediler. Beni Kurayza'lılara bir tek adam bile vermeyeceklerini ve ertesi gün savaşmaları gerektiğini bildiren bir haber gönderdiler. Be­ni Kurayza'lıların cevabı ise, rehineler kendilerine teslim edilmedikçe bir tek ok bile atmayacaklarını bildirmek ol­du.

O zaman Ebu Süfyan, Huyay'a gitti ve : «Bize vadetti-ğin yardım nerede? Onlar bizi aldattılar, şimdi de bizi ele vermeye çalışıyorlar» -dedi. Huyay i «Tevrat'a andolsun ki, hayır» dedi. «Bugün cumartesi, biz cumartesi yasağına kar­şı gelmeyiz. Fakat onlar pazar günü, Muhammed ve ar­kadaşlarına karşı ateş gibi saldırırlar». İşte o zaman Ebu Süfyan, yahudilerin rehinelerle ilgili fikrini Huyay'a söy­ledi. Huyay'ın yüzündeki ifade birden bire değişmişti. Bu­nun, onun suçluluğuna delalet ettiğini anlayan Ebu Süf­yan: «Lâfa andolsun ki, bu senin ihanetinden başka bir şey değil, senin ve onların. Çünkü ben seni de halkının ihanetine katılmış sayıyorum.» dedi. «Hayır» diye karşı çıktı Huyay, «Sina dağında Musa'ya indirilen Tevrat'a an­dolsun ki, ben hain değilim». Fakat Ebu Süfyan ikna ol­mamıştı. Hayatını kaybetmekten korkan Huyay, kampı terketti ve Kurayza'lıların yerleşim bölgesine gitti.

Kureyşliler ve Necd kabilesinin ilişkilerine gelince, Nuaym'ın bir şey yapmasına gerek kalmamıştı. Yaklaşık olarak İki hafta geçmiş ve hiçbir şey elde edilememişti. îki ordunun da yiyecek stoklan tükeniyordu. Bu sırada ya aç­lıktan, ya aldığı yaralardan veya her ikisinden gün geç­tikçe daha çok sayıda at ölüyordu. Birkaç da deve Ölmüş­tü. Kureyş, Gatafan ve diğer bedevi kabilelerinin en iyi ihtimalle isteksizce ittifaka .devam ettiklerini anlamakta gecikmedi. Onlar bu kampanyaya yeni dine düşmanlıkla­rından çok, ganimet elde etmek için katılmışlardı. Fakat geçen süre içinde ganimet elde etme ümitleri yok oldu, tki ordu arasındaki birbirine duyulan güvensizlik gittikçe ar­tıyordu. Zaten bu sefer başından beri hata ve başarısızlık doluydu.

Üç günden beri Peygamber (s.a.v.) her namazın arka­sından şu duayı tekrarlıyordu: «Attahim, Ey kitabı indiren ve Seri'ul Hısâb (çabuk hesap görücü) olan! Düşmanları bizden uzaklaştır. Onların korkup kaçmasını sağla.»[3]. Her-şey hallolduktan sonra da şu âyet nazil olmuştu:

iman edenler, Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatır-tayın. Hani size ordular yönelip-gelmişti. böylece biz de onların üzerine, bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik.» (Ahzab : 9).

Günlerce hava olağanüstü soğuk ve nemli olmaya de­vam etmişti. Şimdi İse doğudan gelen sert bir rüzgâr, her­kesin sığmaklara çekilmeye zorlayan bir yağmur getirmiş­ti. Gece olunca ovayı fırtına kapladı. Rüzgâr fırtına ve bo­raya dönüşmüştü. İki düşman kampında da bir tek sağ­lam çadır bile kalmamıştı. Tüm çadırlar yakılmış, kamp ateşleri sönmüş, insanlar yerde birbirlerine sarılmış ısın­maya çalışıyorlardı.

Müslümanların kampı rüzgârdan biraz korunuyordu; çadırlarından hiçbiri yıkılmamıştı. Fakat fırtınanın etkisi y-

le insanlar büyük bir üzüntüye ve daha önce hiç düşün­medikleri kadar büyük bir zayıflığa kapıldılar. Peygamber (s.a.v.), gece geç saatlere kadar dua etti. Daha sonra ken­di çadırına yakın olan adamların arasına gitti. Bunlardan biri olan Yemân'm oğlu Huzeyfe (r.) sonraki yıllarda Pey­gamber (s.a.v.)'in nasıl yanlarına gelip şöyle dediğini an­lattı : «Hanginiz düşmanın yanma gidip, onların durumu hakkında bilgi edindikten sonra geri dönecek? Kim bu söy­lediklerimi yaparsa onun Cennette arkadaşım olması için Allah'a dua edeceğim». Fakat oradakilerden hiç cevap gel­medi. Huzeyfe: «Hepimiz o kadar cesaretimizi kaybetmiş, o kadar acıkmış ve üşümüştük ki hiç birimizin ayağa kal­kacak hali yoktu» dedi. Hiç kimsenin gönüllü olarak bu görevi almak istemediği açığa çıkınca. Peygamber (s.a.v.), Huzeyfe'yi çağırdı. Huzeyfe (r.) de diğerlerinden ayrılıp hemen ayağa kalktı. Huzeyfe: «İsmim onun ağzından çı­kar çıkmaz ayağa kalkmaktan başka bir şey yapamadım» dedi. Peygamber ts.a.v.) : «Sen git» dedi, «düşmanın ara­sına gir ve ne durumda olduklarını gözle. Bize geri döne­ne kadar başka birşey yapma». Huzeyfe şöyle anlattı: «Bu­nun üzerine gittim. Rüzgâr ve Allah'ın orduları onları pe­rişan ederken düşmanın araşma girdim». Huzeyfe (r.î, ye­re çömelmiş KureyşÜlor arasından nasıl geçip liderlerinin oturduğu yere ulaştığını anlattı. Geceyi soğuktan uyuşmuş bir şekilde geçirdiler. Şafakla birlikte rüzgâr hızını azalt­maya başladığında Ebu Süfyan yüksek sesle bağırdı: »Ey Kureyşliler, atlarımız ve develerimiz ölüyor. Beni Kuray-zalılar bize ihanet etti ve bizi ele vermek üzere oldukları­nı haber aldık. Şimdi de gördüğünüz gibi rüzgâr bizi mah­vediyor. Artık bu yeri terkedelim, ben gidiyorum». Bu söz­leri söyledikten sonra devesinin yanına gitti ve devesine bindi. O kadar ani bir kararla deveye binmişti ki devesi­nin kösteğini çözmeyi unutmuştu. Bunu ancak deveyi üç ayağı üzerinde kalkmaya zorladığı an farketti. O sırada İkrime ona şöyle dedi: «Sen bu insanların başı v© lide­risin. Bizden o kadar çabuk ayrılıp, adamlarını geride mi bırakacaksın?» Bunun üzerine utanan Ebu Süfyan, çoğu kamp yerini terkedinceye kadar bekledi. Daha sonra geri kalanları iki yüz atlı ile birlikte Halid ve Amr'ın getirme­sine karar vererek kendisi de yola çıktı. Ordunun yola ha­zırlanmasını beklerlerken Halid şöyle dedi: «Şimdi her akıllı adam Muhammed yalan söylemediğini an­ladı». Fakat Ebu Süfyan sözünü keserek: «Herkes­ten çok senin, böyle demeye hakkın yok» dedi. Halid «Ni­çin?» diye sordu. Ebu Süfyan : «Çünkü Muhammed (s.a.v.), senin babanın şerefini iki paralık etti, kabilenin şefi Ebu Cehil'i de öldürttü» dedi.

Huzeyfe , geri dönüş emrini duyar duymaz hemen Gatafan kabilelerinin kampına doğru yola çıktı. Fakat kamp yerini boş buldu. Çünkü soğuk onların da dayan­ma gücünü kırmış ve geri dönmelerine neden olmuştu. Bu­nun üzerine Huzeyfe, Peygamber (s.a.v.)'in yanma dön­dü. O sırada Peygamber (s.a.v.), soğuğa karşı, hanımların­dan birine ait olan örtüye bürünmüş bir halde namaz kı­lıyordu. Huzeyfe: «Beni gördüğünde» dedi, «Beni yanma doğru çekti ve ayak dibine oturttu. Örtünün bir ucunu da bana uzattı». Daha sonra benimle birlikte örtünün için­de oturdu, secde yaptı ve tekrar oturdu. Namazı bitirip selam verdikten sonra ona haberleri ulaştırdım.»[4]

Bilâl sabah ezanını okudu: namazı kıldıklarında, sa­bahın ilk ışıklarıyla birlikte hendeğin ötesindeki ovanın bomboş olduğunu gördüler. Peygamber (s.a.v.) herkesin evine dönebileceğini söyledi'. Bunun üzerine çoğu hızla şeh­re doğru yola koyuldular. Daha sonra düşmanın araları­na casus sokmasından veya Beni Kurayza'lılarin hendeğin korunmasız olduğunu Kureyşlilere haber verip, onların da geri gelmesinden korkarak Cabir ve Ömer'in oğlu Abdullah (r.)'i ayrılan arkadaşlarını geri çağırmak üzere gönderdi, ikisi de onların arkalarından gitti. Güçlerinin yettiği kadar yüksek sesle bağırdılar, fakat hiç kimse se­se başını çevirmedi. Cabir, Beni Harise'yi yol boyunca iz­ledi, evlerinin önüne geldiklerinde yine bağırdı, fakat kimse ona cevap vermedi. -İkisi de" sonunda Peygamber (s.a.v.)'in yanma döndüklerinde ona başaramadıklarını haber verdiler. Bunu duyan Peygamber s.a.v.) güldü ve onu korumak üzere yanında kalan arkadaşlarıyla birlikte şehre doğru yola koyuldu.



61. BENÎ KURAYZA


Dinlenmek için sadece birkaç saatleri vardı. Çünkü öğle namazından hemen sonra Cebrail, Peygamber (s.a.v.)'e gelmişti. Çok güzel giyinmişti. Sarığı gümüş ve altın işle­meliydi. Gümüş ve altın İşlemeli bir örtü de onu getiren katırın semerine örtülmüştü, «Ey Allah'ın Rasulü, teslim mi oluyorsun?» dedi. «Melekler teslim olmadılar. Düşmanı kovalamaktan şimdi döndüm. Ey Muhammed Cs.a.v.), ger­çekten yüce Allah sana Beni Kurayza'ya karşı çıkmanı em­rediyor. Ben şimdiden onların yanına gidiyorum. Belki on­ları korkutabilirim.[5].

Peygamber (s.a.v.), Beni Kurayza yerleşim bölgesine ulaşana kadar kimsenin ikindi namazı kılmamasını em­retti. Sancak Ali (rJ'ye verilmişti. Hendekte, Kureys. ve müttefiklerine karşı çıkan aynı üçbin kişi güneş daha bat­madan tüm Kurayza kalelerini kuşatmıştı.

Kuşatma yirmibeş gece sürdü. Yirmi beş günün sonun­da yahudiler, Peygamber (s.a.v.)'e Ebu Lübabe ile görüş­mek istedikleri haberini gönderdiler. Beni Nadir gibi on­lar da uzun süreden beri Evs'in müttefiki idiler. Ebu Luba-be de bu ittifakı sağlayan önemli liderlerden biriydi. Pey­gamber (s.a.v.) ona, Beni Kurayzalılara gitmesini emretti. Ebu Lübabe oraya vardığında ağlayan çocuk ve kadınlar­la karşılaştı. Bu, onun hain düşmana karşı duyduğu kini yumuşattı. Adamlar, Muhammed fs.a.v.)'e teslim olup ol­mamaları konusundaki fikrini sorunca O: «Evet» dedi. Ay­nı zamanda elini boğazına dokundurarak, teslimiyetten ölümü kasdettiğini ima etti. Bu jest teslimiyet fikrine ay­kırıydı ve kuşatmanın daha da uzamasına sebep olabilir­di. Daha Önce Peygamber (s.a.v.) bir hurma ağacını ve­layeti altındaki bir yetime vermesini teklif etmiş, kendisi de bunu reddetmişti. Zaten bu hareketinden dolayı büyük bir suçluluk duyuyordu. Bu jesti yaptıktan hemen sonra duyduğu suçluluk daha da arttı[6]. «Daha ayaklarımı yerin­den oynatmamıştım ki, Allah'ın Rasulüne ihanet ettiğimin farkına vardım» dedi. Ebu Lübabe'nin yüzünün rengi de­ğişti ve şu âyeti okudu: «Biz Allah'a ait (kullar) iz ve şüp­hesiz O'na dönücüleriz.» (Bakara: 156i. Ka'b: «Sana ne oldu?» diye sordu. Ebu Lübabe: «Allah'a ve Rasulüne iha­net ettim» dedi. Üst kattan aşağı indiğinde sakalını tuttu, gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuştu. Geldiği kapıdan çıkıp, kendisinden haber bekleyen diğer Evs'Iilerle karşılaşmaya dayanamayacağını hissetti. Bu nedenle kalenin arka kapı­sından çıkıp şehre doğru yola koyuldu. Doğruca Mescid'e gitti. Kendisini Mescid'in direklerinden birine bağlayıp şöy­le dedi: «Allah yaptığım şeyi affedinceye kadar burada bağlı kalacağım».

Peygamber (s.a.v.) onun gelip haber getirmesini bek­liyordu. Neler olduğunu duyunca şöyle dedi: «Eğer bana gelseydi, onu affetmesi için Allah'a dua ederdim. Fakat onun bu yaptığını gördükten sonra, Allah ona merhamet edinceye kadar onu bırakamam»[7].

Ebu Lübabe, on ya da onbeş gün o direkte bağlı kaldı. Her namazdan önce veya gerektiğinde kızı gelip onu çö­züyor ve namazını bitirdikten sonra tekrar aynı yere bağ­lıyordu. Bu durumdan duyduğu üzüntü, kuşatmanın hâlâ sürdiğü gecelerden birinde gördüğü bîr rüya ile biraz ha­fifledi. Rüyasında kendisini yapışkan çamurdan bir batak­ça)lığa gömülmüş görüyordu. Neredeyse bataklığın saldığı pis kokudan, ölmek üzere iken akan bir pınar görüyor ve pınarda yıkanıyor. Etrafındaki. koku da güzelleşiyor. E bu Lübahe (rJ uyandığında Ebu Bekir'e gidip bu rüyanın ne anlama gelebileceğini sordu. Ebu Bekir, (r.) ona, vücu­dunun ruhunu temsil ettiğini, ilk önce ruhunu baskı altı­na alan kötü bir olay yaşayacağını, fakat bundan sonra kurtulacağını söyledi. Ebu Lübabe direkte bağlı olduğu sürece bu kurtuluşun ümidiyle yaşadı.

Benî Kurayza'ya gelince, Ka'b onlara, nasıl olsa hep­si Muhamed'in (s.a.v.) Peygamber olduğuna inandığına göre onun dinine girip mallarını ve hayatlarını kurtarmayı teklif etti. Fakat onlar ölümün bundan daha iyi olduğunu ve Tevrat'tan ve Musa'nın kanunlarından (namus) başka bir şey istemediklerini söylediler. Bunun üzerine Ka'b onlara başka çözüm yollan Önerdi, fakat hepsi kabul edilmeyecek nitelikteydi. Kuşatmanın başından beri Beni Kurayzahların kalelerinde kalmakta olan Beni Hedl'den Kurayza'nın er­kek kardeşi Hedl'in soyundan gelenler üç genç adam Ka'b'm öne sürdüğü ilk teklife taraftardılar. Gençliklerin­de, kendi aralarında yaşamaya gelen Suriye'li yahudi İbn el-Heyeban'ı tanımışlardı. Şimdi onun beklenen Pey­gamber (s.a.v.)'le ilgili söylediklerini tekrarlıyorlardı «Onun vakti geldi. Ey yahudiler, ona ilk ulaşan sizler olun. Çünkü O kendisine karşı çıkanları Öldürmek ve kadm ve çocuklarını esir almak üzere gönderilecek. Bu durumun sizi ondan uzaklaştırmasına izin vermeyin.» Fakat gençlere verilen tek cevap: »Biz.Tevrat'tan vazgeçme­yiz.» oldu. Bunun üzerine üç genç o gece Kurayza kale lerinden kaçıp, Müslüman kampına sığındılar. Müslüman olmak istediklerini söyleyip Peygamber'e (s.a.v.) biat et­tiler. Beni Kurayzalılardan ise sadece iki kişi onların yo­lundan gitti. Bunlardan biri, Amr îbn Su'da', zaten başın­dan beri Peygamber (s.a.v.) 'le yapılan anlaşmayı bozmaya karşıydı ve resmen kendisinin buna karşı olduğunu açık­lamıştı. Şimdi ise eğer Müslüman olmayacaklarsa, Pey­gamber (s.a.v.)'e haraç veya vergi ödeyebilecekleri fikrini ortaya attı. «Ama, onun bu teklifi kabul edip etmeye­ceğini bilmiyorum.» dedi. Buna karşılık yahudiler, Arap­lara haraç ödemektense ölmeyi yeğleyeceklerini söylediler. Bunun üzerine kaleden yalnız başına ayrıldı; kuşatma çemberini Müslüman olarak geçti ve o geceyi Medine'deki Mescid'de geçirdi. Fakat o geceden sonra bir daha onu gö­ren olmadı. Bugüne kadar onun nereye gittiği ve nerede öl­düğü Öğrenilememiştir. -Peygamber (s.a.v.) onun hakkın­da: «O, inancı nedeniyle Allah'ın koruduğu bir adamdır» derdi. Müslüman olan diğer adam ise Rifâ'a îbn Semey'al'di. O gece yahudi kalelerinden kaçmış, askerlerin arasından gizlice geçip, Hazreç'in Beni en-Neccar kolundan bir adamla evlenen Peygamber (s.a.vj'in teyzesi Selma binti Kays'm yanına sığınmıştı. Rifâ'a onun evinde Müs­lüman olmuştur.

Ertesi gün, Ebu Lübabe'nin uyarısına rağmen Benî Kurayza'lılar kalelerinin kapılarını açtılar ve Peygamber (s.a.v.)'in adaletine teslim oldular. Adamlar elleri arkala­rına bağlı bir şekilde kendileri için kampın bir tarafında ayrılan yere doğru gittiler. Diğer bir tarafa da kadınları ve çocukları topladılar. Peygamber (s.a.v.) kadın ve çocuk­ları koruma görevini. Beni Kaynuka'nın eski lideri olan Abdullah Ibn Selâm'a verdi. Silahlar, giyecekler ve ev eş­yaları kalelerden getirilip bir yere yığıldı. Şarap ve maya­lanmış hurma suyu kavanozları teker teker açıldı ve bo­şaltıldı. .

Evs kabileleri Peygamber (s.a.v.)'e bu eski müttefikle­rine de, Hazreç'in müttefiki olan Kaynuka'hlara gösterdiği yumuşaklığı göstermesini rica eden bir haber gönderdiler. Peygamber (s.a.v.). «Ey Evsliler, eğer onlar hakkındaki kararı sizden birine bırakırsam bu sizi tatmin eder mi[8]» dedi. Onlar da bu fikri kabul ettiler. Bunun üzerine Pey­gamber (s.av.) onları yaraları henüz iyileşmemiş olan ve Mescid'de bir çadırda tedavi gören liderleri Sa'd Ibn Mu-hz (r.)'a gönderdi. Peygamber (s.a.v.), onu daha sık ziyaret odübümek için mescide yerleştirmişti. Rudeyfe adında­ki Eşlem'1 i bir kadın da Sa'd'ın yarasını tedavi ediyordu.

Kabilesinden birkaç adam Sa'd'in yanına gittiler. Onu bir katıra bindirip kampa gittiler. Yolda ona: «Müttefiklerimi­ze iyi davran, çünkü Allah'ın Rasulü seni onlara müsama­halı davranman için kararı sana bıraktı.» Fakat Sa'd çok adaletli bir adamdı; Ömer gibi o da Bedir esirlerini öldür­me taraftarıydı ve onların bu görüşü vahiy tarafından des­teklenmişti. Bedir'de fidye karşılığı serbest bırakılanların çoğu Uhud'da ve Hendek'te geri gelip onlara karşı savaş­mışlardı. Bu son savaşta ise istilaya gelenlerin asıl gücü, sürgün edilen Beni Nadir'in yardımlarından kaynaklanı­yordu. Eğer onlar sürgüne gönderilmek yerine öldürülmüş olsalardı, Kureyş ordusu yarıya iner ve Beni Kurayza'Iılar da anlaşmaya sadık kalırlardı. Bundan başka Sa'd (r.) kriz anında Beni Kureyza'ya gönderilen elçilerden biriydi ve onların Müslümanların yenileceğine inandıklarında na­sıl ihanet ettiklerini gözleri ile görmüştü. Eğer onlar hak­kında sert bir karar alırsa bütün Evs'liler onu suçlayacak­tı. Fakat Sa'd (r.) bu tür düşüncelere zaten Önem vermez­di. Yakında öleceğini hissettiği bu seferki kararında ise bu tür kaygılar ondan tamamen uzaktı. Kabilesinden adam­ların sözlerine kısaca şu karşılığı verdi: «Artık Sa'd'm, Al­lah katında, hiçbir suçlunun suçuna önem vermeme zama­nı gelmiştir.»

Sa'd, güçlü yapılı, yakışıklı ve heybetli bir adamdı. O kampa geldiğinde Peygamber (s.a.vJ: «Başkanınıza saygı için ayağa kalkın» dedi. Onlar da ayağa kalktılar ve şöyle dediler: «Ey Amr'ın babası, Allah'ın Rasulü seni mütte­fiklerimiz hakkında karar vermek üzere görevlendirdi.-Sa'd (r.): «Peki, benim kararımın onlar üzerindeki son hü­küm olacağına Allah'a yemin edip, O'na ahit verir misi­niz?» dedi. «Evet» dediler. Sa'd Peygamber (s.a.v.)'e doğru bir göz atıp, adını anmaksızın: «Bu, buradaki herkes için mi geçerli?» dedi. Peygamber «Evet- dedi. «O hal­de» dedi Sa'd, «ben erkeklerin Öldürülmesi, mallarm dağı­tılması, kadın Ve çocukların esir alınmasına hüküm veriyorum»[9] Peygamber (s.a.v.) ona: -Sen, yedi kat yüksek se­mada Allah'ın verdiği hükmün, aynısını verdin» dedi.

Kadınlar ve çocuklar şehre götürülüp yerleştirildiler. Erkekler ise kampta kaldılar ve geceyi Tevrat okuyup bir­birlerine sabır ve dayanıklılık tavsiye ederek geçirdiler. Sabahleyin Peygamber Is.a.v.) pazar yerinde dar, fakat uzun ve derin hendekler açılmasını emretti. Toplam yedi-yuz kişi olan adamlar bazı kaynaklara göre yediyüzden fazla, bazılarına göre ise daha az küçük gruplar halinde gönderildiler. Her grup kendi mezarı olacak olan' çukurun başına dfzildi. Daha sonra Ali ve Zübeyr gibi Ashabın genç­leri hepsini birer kılıç darbesi ile öldürdüler.

Huyay pazar yerine doğru gönderildiğinde Peygam­ber (s.a.v.)'e döndü ve ona şöyle dedi: *Sana karşı geldi­ğim için Kendimi suçlamıyorum. Allah'ı terkeden, aynı şekilde terkedilecektir.» Daha sonra yahudilere dönerek: «Allah'ın emri yanlış olmaz, bu Allah'ın kitabında Israil-oğullanna gönderdiği bir karar, bir hüküm ve katliamdır» dedi. Çukurların yanına oturdu ve başı kesildi.

Son Öldürülenin başı bir meşale ile kesildi. Daha sonra Zabir İbn Bata adındaki yaşlı yahudi, hakkında karar ve­rilemediği için kadın ve çocukların olduğu eve yerleştirildi. Ertesi sabah erkeklerin öldürüldüğü haberini alan kadın­lar, tüm şehri ağıt sesleri ile ayağa kaldırdılar. Fakat yaşlı Zabır onları teskin etti ve şöyle dedi: «Sessiz olun! Siz dün­ya kuruldu kurulalı îsraüoğullanndan esir alman ilk ka-dinlar mısınız? Eğer erkekleriniz iyi olsaydı, sizi bu du­rumdan kurtarırlardı. Siz kendinizi yahudi dinine verin, çünkü bu din üzere ölüp, ahirette bu din üzere tekrar di-rilmeliyiz.»

Zabir en azılı İslâm düşmanlarından biriydi ve çoğu kişiyi Peygamber (s.a.vJ'e karşı gelmeye o teşvik etmişti. Fakat iç savaşlar sırasında, Sabit İbn Kays adındaki Haz-reç'li bir adamın hayatını kurtarmıştı. Sabit bu borcunu ödeme amacıyla Peygamber Cs.a.v.)'den Zabir'in yaşama­sına izin vermesini rica etti. Peygamber (s.a.v.); «O se­nin» dedi. Fakat Sabit, Zabir'e bu durumu anlatınca O «Kansız ve çocuksuz yaşlı bir adam hayatta ne yapar?» dedi. Bunun üzerine Sabit tekrar Peygamber (s.a.v.) 'e git­ti. O da ona Zabir'in karısını ve çocuklarını verdi. Fakat Zabir bu kez de: «Hicaz'da hiç bir varlığı olmayan bir aile neyle geçinir?» dedi. Sabit yine Peygamber (s.a.v.)'e gitti. Peygamber (s.a.v.) de ona Zabir'in zırh ve silahlan dışın­daki bütün mallarını verdi. Fakat tüm arkadaşlarının Öl­dürülmüş olması Zabir'i meşgul eden bir düşünce haline geldi. Sabit'e: «Senden olan hakkıma dayanarak, Allah adı­na, senden beni de arkadaşlarımın yanına göndermeni is­tiyorum. Onlar gittikten sonra benim için hayatın bir an­lamı yok» dedi, İlk önceleri Sabit bunu kabul etmedi, fa­kat onun çok ciddi olduğunu görünce onu da infaz yeri­ne götürdü ve Zübeyr (r.) onun başını kesti. Karısı, ço­cukları serbest bırakıldı ve malları Sabit'in velayeti altın­da onlara iade edildi.

Diğer kadın ve çocuklar ise, mallarla birlikte kuşat­mada görev alan askerlere dağıtıldı. Bu esirlerin çoğunu Hayber'deki soydaşları Beni Nadir, fidye verip kurtardılar. Peygamber (s.a.v.)'e hisse olarak Reyhane adında, Na-dir'li Zeyd'in kızı olan ve Kurayza'lı biri ile evlenmiş olan bir yahudi kadm düştü. Reyhane çok güzel bir kadındı ve beş yıl sonra ölene dek Peygamber (s.a.v.)'in cariyesi ola­rak kaldı. Peygamber {s.a.v.) ilk önceleri onu, Rifa'a'nm sığındığı teyzesi Selma'nm yanma yerleştirdi. Reyhane ilk önceleri İslâm'a karşıydı, fakat Rifa'a ve Beni Hedl'den Müslüman olan üç genç ona İslam'ı anlattılar. Bundan kı­sa bir süre sonra üç gençten biri olan Se'lebe Peygamber (s.a.v.)'e geldi ve Reyhane'nin Müslüman olduğu haberini verdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) çok sevindi. Peygamber (s.a.v.) ona gitti ve onu serbest bırakıp evlenme teklif etti. Fakat Reyhane (r.): «Ey Allah'ın Rasulü, beni kendi himayende bırak; bu benim için de, senin için de daha kolay» dedi.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] I. I. 676.
[2] I. I. 681, W. 480-1.
[3] I. S, H/l, 53; W. 487.
[4] I. I, 683-4, W. 488-90.
[5] I. I. 684
[6] Bkz. Bölüm: 48
[7] W. 5ğ7.
[8] I. I. 136
[9] Sad'ın karan tamamen onların ihanet suçuna dayanıyordu. Fakat bu karar, yahudi kanunlarında varolan, ihanetle suçlanmasa bile kuşatılan bir şehir halkının öldürülmesi kanunu­na uyuyo/du -Rabbimz Alah, size onu verdiğinde, oradaki Kıtım erkeklori kılıçtan, geçirin: fakat kadınları, küçükleri, hayvanları ve âhirdeki bütün herşeyi kendinize alın.» (Eski ^hit, Bes'r.ci Kitap: 20:12).


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:22 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
62. KUŞATMADAN SONRA


durumu kötüye gidiyordu. Kuşatmadan çok az sonra bir gece Peygamber (Ta v) bunu. yanf ba.ana'oturdu?süne yatırdı, sonra dua etti: .Yarabbi itaatla senin yolunda cahst: ve *" yapü Onun ruhununu aldığın gibi kabul ederek al» Sa'd sesin! duy,sun ey Allah'ın Rasulü, senin tebliğ dedi Peygamber (s.a.v.) evine döndü enat sonra Cebraü geldi ve ona Sa'd'm öldüğü cesedin bu kadar hafif olmasına şaştılar. Çünkü Sa'd iri cüsseli bir adamdı Bunu Peygamber (s.a.v.) 'e söylediklerinde, O .Melekleri sı gereken bir sınırla karşılaşıldığında söylenirdi. Mezar­lıktaki herkes aynı sözü tekrarladı ve tüm mezarlık Süb-han Aliah sesleriyle titredi. Daha sonra Peygamber (s.a.v.) zafer anlarında söylenen Ali ahu Ekber (Allah büyüktür) sözünü söyledi, diğerleri de bunu tekrarladılar. Daha son­raları o sırada yüzünün neden sarardığını sorduklarında Peygamber (s.a.v.); şöyle dedi: «Mezar arkadaşınızın üstü­ne kapandığında, O, bir sıkışma hissetti. Eğer bir kişi bile bu sıkışmadan kurtulabilseydi Sa'd da kurtulurdu. Daha sonra Allah ona selâmet dolu bir rahattık verdi.*[1].

Bunu takip eden günlerden bir sabah, Peygamber (s. a.v.) Ümmü Seleme (r.J'nin odasında iken ona: «Ebu Lü-babe affedildi» dedi. «Ona bu müjdeyi vereyim mi?» diye sordu. Peygamber (s.a.v.): «Eğer istersen» dedi. Bunun üzerine Ümmü Seleme (r.) mescide açılan odasının kapı­sında durdu ve yakın bir direkte bağlı olan Ebu Lübabe (r.)'ye: «Ey Ebu Lübabe, müjdeler olsun, Allah sana mer­hamet etti» diye bağırdı. Mescid'deki adamlar onu çözmek için hemen etrafına toplandılar. Fakat o onları durdura­rak. «Allah'ın Resulü beni elleri ile çözene kadar olmaz» dedi. Peygamber (s.a.v.) namaza giderken onun yanında durdu ve bağlarını çözdü.

Namazdan sonra Ebu Lübabe (r.), Peygamber (s.a.v.)'e geldi ve yaptığına kefaret olarak bir bağış yapmak iste­diğini söyledi. Peygamber (s.a.v.) onun mallarının üçte bi­rini'kabul etti. Onun serbest bırakılmasını haber veren \rahiy, diğer hata eden iyi adamları da kastederek:

«Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun» (Tevbe: 103) diyordu.

Hendek savaşından yaklaşık beş ay sonra Peygamber (s.a.v.), zengin bir Kureyş kervanının Suriye'den dönmek­te olduğu haberini aldı ve Zeyd'i kervanın yolunu kesmek üzere yüzyetmiş atlı ile gönderdi. Zeyd ve adamları çoğu

Safvan'a ait olan gümüşler de dahil tüm ticarî eşyayı ele geçirdiler ve adamların çoğunu da esir aldılar. Kaçmayı başaran birkaç kişiden biri de Peygamber (s.a.v.)'in da­madı Ebu'I-As idi. Mekke'ye kaçarken yolu üstündeki Me­dine'nin yakınından geçiyordu. Tam oradan geçerken ka­rısı Zeyneb'i ve küçük kızları Ümame'yi görme arzusunu duydu. Gece karanlığında riski göze alarak şehre girdi ve Zeyneb'in nerede yaşadığını öğrenmeyi başardı. Kapıyı çaldığında Zeyneb onu içeri aldı. Güneşin doğmasına az bir vakit kalmıştı. Zeyneb. Bilâl'in ezanını duyunca, Ebu'l-As'ı, Ümame ile birlikte bırakıp Mescid'e gitti v& diğer kız kardeşleri ve Peygamber (s.a.v.)'in eşleri İle birlikte erkek­lerin arkasındaki ilk sırada yerini aldı. Peygamber (s.a.v.), başlangıç tekbirini aldı, adamlar da onun arkasından tek­rarladılar. O aradaki sessizlikte Zeyneb sesinin tüm gü­cüyle: «Ey insanlar, Rebi'nin oğlu Ebu'l-As benim koru­mam altındadır» diye bağırdı ve kendisi de tekbir getirip namaza durdu.

Peygamber ts.a.v.) selâm verdikten sonra kalktı ve topluluğa doğru döndü: «Benim duyduğumu siz de duydu­nuz mu?» dedi. Mescid'de onun söylediklerini tasdikleyen bir mırıltı oldu. «Nefsimi kudret elinde tutana yemin ol­sun ki- dedi, «bunu duyana kadar, bu konuda bir bilgim yoktu. Bir Müslüman'ın başka birini himayesine alması, diğer bütün Müslümanları bağlar.- Daha sonra kızına git­ti: «Onu şerefle karşıla, fakat sana bir koca olarak gelme­sine izîn verme. Çünkü sen artık onun karısı değilsin» dedi. Zeyneb babasına Ebu'1-As'm, Kureyş'f.en birçok kişi­nin kendisini emin görerek emanet ettikleri mallara karşı­lık Suriye'den aldığı mallara elkonulmasmdan büyük bir üzüntü duyduğunu söyledi. Bunun üzerine Peygamber (s a.v.) sefere çıkan ve kendisine Ebu'l-As'ın malları düden­lere haber gönderdi: «Bildiğiniz gibi bu adam bizu aittir, siz de onun mallarını aldınız. Eğer onun mallarını ona iade edecek iyiliği gösterirseniz beni sevindirirsiniz. Fakat eğer geri vermezseniz, O Allah'ın size verdiği bir ganimettir ve onun tasarruf hakkı da si/indir... Onlar, mallan geri vereceklerini söylediler ve eski su kırbalarına, tahta parçaları­na varıncaya kadar herşeyi geri verdiler. Herşey eksiksiz ona iade edilmişti. Onun îslâm'a girmekte tereddüt ettiği­ni gören bir adam: «Neden îslâm'a girip bu malları ken­din almıyorsun? Bunlar putperestlerin mallandır» dedi. Fakat o şu cevabı verdi: «Bana duyulan güveni sarsarak islâm'a girmem kötü bir başlangıç olur». Malları Mekke'ye götürdü ve sahiplerine verdi. Daha sonra Medine'ye dön­dü ve biat ederek Müslüman oldu. Böylece Zeyneb kocası­na tekrar dönmüş oldu ve Peygamber'in (s.a.v.) ailesiyle birlikte tüm şehir sevinçle doldu.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] W. 529.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:22 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
63. MÜNAFIKLAR


Zeyd (r.)'ın doğudaki kervan yolunda yaptığı başarı­lı baskın, Kureyşlilerin düşüncelerini bir kez daha, daha çok tercih ettikleri batı yoluna çevirdi. Bu kez Kızıl Deniz sahillerindeki müttefikleri olan Ruza'a kabilesinin Beni Müstalik kolunu Medine'ye bir sefer düzenlemek üzere ayaklandırdılar. Kureyşliler bu kabileye sahildeki diğer kabilelerin, de katılacağını ümit ederek, bata yolunun tek­rar kendileri için güvenli hale geleceğini düşünüyorlardı. Fakat Huza'a'nın diğer kolları Peygamber'e (s.a.v.) karşı Mekke'lüerin umduğundan daha az düşmanlık besliyorlar­dı. Kısa bir süre sonra bu haberler Peygamber (s.a.vj'e ulaştı. Böylece Peygamber (s.a.vj'e bitmeyen ve gıin geç­tikçe artan gücünü batı kervan yolunda da gösterebileceği bir fırsat çıkıyordu. Haber aldıktan sekiz gun sonra, Beni Müstalik henüz yola çıkmadan Peygamber (s.a.v.} onla­rın yerleşim bölgesine yakın ve sulak bir yere kamp kur­muştu. Oradan hızlı bir manevra ile çadırda yaşayan bu kabilenin obasını kuşattı. Adamlar fazla karşı koymadan teslim oldular. Müslümanlardan sadece bir kişi, düşman­dan İse on civarında kişi öldürülmüştü. Yaklaşık ikiyüz aile esir alındı. Ganimette ikibin deve beşbin koyun ve ke­çi vardı.

Ordu, orada birkaç gün kamp kurdu, fakat beklenme-dik bir olay daha fazla kalmalarını engelledi. Sahilde kom­şu olan Gıfar ve Cuheyne kabilelerinden iki adam kuyulardan birinin başında hangi tulumbanın kime ait olduğu konusunda tartışmaya başladılar. Tartışma bir sûre son­ra kavgaya dönüştü. Ömer (r.)'in atını yedeğinde götür­mesi İçin işe aldığı Gıfar'h: «Ey Kureyş,» diye yardım *s-tedi. Cuheyne kabilesinden olan adam ise geleneksel müt­tefikleri olan Hazreçlileri yardıma çağırdı. Kızgın olan Muhacirler ve Ensar da hemen sahneye çıktı. Kılıçlar çe­kilmişti. Eğer Ashab'dan bazıları iki tarafın arasına gir­meseydi kan dökülebilirdi. Burada mesele sona ermiş ol­malıydı. Fakat bu sefer de genelde olduğundan çok müna­fık sefere katılmıştı. Bunun sebeplerinden biri de bölgenin tanıdık ve sulak bir bölge olması ve kolayca ganimet ei-de edilebileceği ümidi idi. Aslında kendi eski bakış açıla­rını değiştirmemişlerdi. Hâlâ Medine'den yapılan seferle­ri, dışarıdan biraz destekle Kureyş yapılan Hazreç ve Evs seferleri olarak görmekte ısrar ediyorlardı. Bu neden­le onlara göre kamp Kayleoğullarına aitti: Kureyşli sığın­tılar ise her yerde olduğu gibi orada da himaye altınday­dılar, îbn Ubey bu kafa yapısıyla etrafında bir grup ya­kın arkadaşı ile otururken kavga seslerini duymuştu, iç­lerinden biri meselenin ne olduğunu anlamak için gitti. Döndüğünde Ömer'in adamının suçlu olduğunu, çünkü ilk darbeyi onun vurduğunu söyledi. —Gerçekten de öyleydi. Bu sözler, Hendek'te çekilen sıkıntılarını' hâlâ yanmakta olan korlarının birden bire alevlenmesine yol açtı. Mu-hammed (s.a.v.) ve diğer Muhacirler tüm Arabistan'ı on­ların aleyhine çevirene dek, beş yıl boyunca gerilim sü­rekli olarak artmıştı. Bunun yanı sıra toplumda Önemli bir rol oynayan zengin ve komşu yahudi kabilelerinin de kö­kü kazınmıştı-, ikisi sürgün edilmiş, biri ise katledilmişti. Vadideki iç savaşa bir çözüm bulunması gerçekten gerek­liydi. Fakat îbn Ubey, kendisi kral seçilse idi, buna mut­laka bir çözüm bulacağından emin olduğunu söylüyordu. Şimdi de bu zavallı sığıntılar, efendilerinin kuyuya ulaş­masını engelleyecek kadar küstahlık edebiliyorlardı. «Bu kadar ileri gittiler ha!» dedi îbn Ubey. «Başa geçip, bizi geride bırakmaya ve kendi ülkemizde bizi bastırmaya çalışıyorlar. Bu Kureyşli Paspallarla bizim halimizi şu söz ne iyi ifade ediyor: 'Besle kargayı oysun gözünü.1 Tanrıya ftndolsun Medine'ye döndüğümüzde güçlü olan zayıf ola­nı sürüp çıkaracak». Halkanın yanında oturan Hazreç'li Zeyd adında bir çocuk doğruca Peygamber (s.a.v.)'e gitti ve İbn Ubey'in söylediklerini haber verdi. Peygamber' (s. a./.)'in birden bire rengi değişti. O sırada yanında olan Ömer, bu haini hemen öldürmeyi teklif etti. Fakat Peygam­ber (s.a.v.); «Ey Ömer, insanlar, Muhamnıed (s.a.v.) arka­daşını öldürdü demezler mi?» dedi. O sırada Ensar'dan bi­ri gidip İbn Ubey'e çocuğun haber verdiklerini gerçekten söyleyip söylemediğini sormuştu. îbn Ubey doğruca Pey­gamber (s.a.v.)'e geldi ve böyle birşey söylemediğine ye­min etti. Sorun çıkmasını engellemek isteyen ve onun ya­nında olan birkaç Hazreç'li de onun söylediklerini doğru-ladilar. Peygamber (s.a.v.) sanki mesele kapanmış gibi davrandı. Fakat sorundan uzaklaşmanın en iyi yolu insan­ların kafalarını başka bir şeyle meşgul etmekti. Bunun üze­rine Peygamber Cs.a.v.) hemen yola çıkılmasını emretti. Daha Önce hiç bu vakitte yola çıkmamıştı: Hemen he­men öğle vaktiydi, namaz vakitlerinde kısa molalar vere­rek Öğleden sonra ve tüm gece, ertesi günün sıcaklığı bas-tırıncaya dek yolculuk ettiler. Kamp kurulması emredildi-ğinde adamlar o kadar yorulmuşlardı ki, hemen uykuya daldılar. Yolculuk sırasında Peygamber (s.a.v.), Müslü­manlar için İbn Ubey'in yerine Hazreç'in en ileri geleni olan Sa'd İbn Ubade (r.)'ye gizlice, kendisinin Zeyd'in doğ­ru söylediğine inandığını belirtti. «Ey Allah'ta Rasulü» de­di Sa'd, «Sen eğer istersen onu ortadan kaldırabilirsin. Çünkü o alçak ve zayıf, sen ise yüce ve güçlüsün.» Bunun­la birlikte Sa'd ondan îbn Ubey'e iyi davranmasını rica etti. Peygamber (s.a.v.) de bu konuyu bir daha gündeme getirmemeye karar vermişti. Fakat Sa'd'la konuştuktan kı­sa bir süre sonra artık mesele onun kontrolünden çıkmış­tı. Çünkü hemen sonra Münafikûn Sûresi adını alacak olan bir vahiy geldi. Sûre'nin bir âyetinde Zeyd'den isim olarak bahsetmese de onun söylediklerini sayıp, bunları söyleyenin doğru olduğu çınlatılıyordu. Peygamber (s,a.v,> Medine'ye varıncaya kadar bu sureyi Müslümanlara oku­madı. Fakat Zeyd'in yanına yaklaşıp kulağına eğilerek: «Senin kulağın doğru duydu ve Allah senin söyledikleri­ni tasdik etti» dedi.

O sırada îbn Ubey'in oğlu Abdullah, bu sözleri baba­sının söylediğini bildiği için büyük bir üzüntü içindeydi. Ona Ömer'in babasını öldürmek için Peygamber'den izin istediğini de söylemişlerdi. Abdullah kararın hemen verilip öldürme emrinin hemen uygulanmasından korkarak Pey­gamber (s.a.v.)'e gitti ve şöyle dedi. «Ey Allah'ın Rasulü. bana Abdullah îbn Ubey'i öldürmeye karar verdiğini söy­lediler. Eğer bunu mutlaka yapacaksan, bana emret, gidip kafasını getireyim. Bütün Hazreç, babasına benden daha çok bağlılık ve acıma gösteren kimse olmadığını bilir. Öl­dürme görevini başkasına verirsen, nefsimin babamın ka­tilinin aramızda dolaşmasına dayanamayacağından korku­yorum. Buna dayanamayıj onu öldürebilirim. Böylece de bir kâfirin yerine bir mümini Öldürmüş olurum ve Ce­hennem ateşine atılırım.» Fakat Peygamber (s.a.v.) ona şu cevabı verdi: «Hayr, bırakın ona iyi davranalım, o bi­zimle olduğu müddetçe arkadaşımız olarak kalsın.»[1].


--------------------------------------------------------------------------------

[1] I. I. 726-8.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:22 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
64. GERDANLIK


Aişe (r) ve Ümmü Seleme (r) bu seferde Peygam­ber Cs.a.vJ'e eşîık ediyorlardı. Peygamber (sa.vj'in za­mansız yola çıkma emri verdiği yerden birkaç konak ote de güneş batarken Aişe akik gerdanlığını yere duşurdu Kaybettiğini farkettiğinde hava onu göremeyecek kadar kararmıştı. Onu orda bırakıp gitmek de istemiyordu. An­nesi bu gerdanlığı evlendiği gün onun boynuna takmıştı ve bu Aişe'nin en kıymetli mücevherlerinden biriydi Ko­nakladıkları yerde su yoktu ve Peygamber (sav.) buradı sadece kısa bir mola vermek istemişti. Fakat daha sonra gün ışıyıncaya kadar konaklama emri verdi. Plân değişik­liğinin sebebi ağızdan ağıza dolaştı ve sadece küçük bir Kol­ye için koskoca ordunun böyle susuz bir yerde konaklama­sından çoğu kişi rahatsız oldu. Ashabdan bazıları Ebu Be­kir'e gidip şikâyet ettiler Ebu Bekir Cr.), kızının bu dik­katsizliği nedeniyle utandı ve sinirlendi. Ulaşılabilecek uzaklıkta hiç kuyu yoktu ve adamlar beraberlerinde getir­dikleri suyun hepsini harcamışlardı. Sabah namazını kıl­mak mümkün olmayacaktı, çünkü abdest alacak suları yoktu. Fakat gecenin geç saatlerinde Peygamber (sav) 'e teyemmümle ilgili âyetler nazil oldu. Bu olayın toplumun pratik hayatında anlatılamayacak denli önemli bir rolü vardı.

«Eğer su bulama,tutsanız, bu durumda, temiz bir toprakla te­yemmüm edin ihajifçcj yuzlerıiuze re ellerinize sürün» (Nisa: 41} Konakladıklarından beri herkesi meşgul eden sıkıntı dolu duygular yok olmuştu. Useyd şöyle bağırdı: «Ey Ebu Bekir ailesi, bu bizim üzerimize getirdiğiniz ilk rahmet de­ğil.»

Gün ışığında bile halâ gerdanlık ortalıkta görünmü­yordu. Artık bulma ümitleri kaybolmuş ve kolyeyi bulma­dan çıkmaya karar vermişlerdi. Yola koyulmak için Aişe'-nin devesi ayağa kalktığında kolyeyi akşamdan beri orada çökmüş bir halde kalan devenin altında gördüler.

Bir sonraki kamp yerleri uzun kumlu bir arazi olan güzel bir vadi idi. Her zamanki gibi Peygamber (s.a.v.)'in iki çadırı diğerlerinden biraz uzağa kurulmuştu. O gün Peygamber (s.a.v.)'le beraber olma sırası Aişe'deydi. Aişe daha sonraki yıllarda bir yarış yapmaya nasıl teklif ettiği­ni anlatırdı: «Cübbemin eteklerini topladım, Peygamber (s.a.v.)'de aynısını yaptı. Yanşa başladık. Yansı o kazan­dı. 'Bu, bir önceki sefer beni yendiğin yanşa karşılık» dedi. Hicret'ten önce Mekke'de meydana gelen bir olayı kas­tediyordu.» Aişe açıklamak için şunlan da ekledi: «Baba­mın evine gelmişti. Ben elimde bir şey tutuyordum. Pey­gamber (s.a.v.): Onu bana getir dedi. Ben vermedim ve ondan kaçtım O da peşimden kolaladı, fakat, ben ondan hızlıydım.»[1].

Aışe'nin gerdanlığının bağ yeri incelmişti. Medine'ye varmadan birKaç konak önce yine boynundan çözüldü ve Süstü. Kolye, yola çıkma emri verildikten1 sonra Aişenin ha­set için kamptan ayrıldığı bir sırada düşmüştü. Aişe kam­pa döndükten sonra Ummü Seleme ne birlikte tahtlannın içine oturdular ve perdeleri kapatıp, peçelerini açtılar, İşte o zaman Aişe (r.) kolyesini kaybettiğini farketti-Perdenin al­tından süzülüp, kolyesini aramaya gitti. O s rada adamlar develeri hazırlamışlar ve tahtlan develerin üstüne yerleş­tirmişlerdi. Genellikle iki tahtın ağırlıklarının başka baş­ka olduğunu farkedebilirlerdi. Çünkü otuz yaşında bir ka­dınla ondört yaşındaki zayıf bir kadının ağırhklan tabi ki aynı olamazdı. Fakat bu kez hafif olan tahtın her zaman­kinden daha hafif olduğunu farkedemediler. Ve diğer de­velerle birlikte yola koyuldular. Aişe bu olayı şöyle anla­tıyor: «Kolyemi buldum ve kamp yerine döndüm, fakat orada bir tek canlı bile kalmamıştı. Bunun üzerine tahtı­mın bulunduğu yere gidip oturdum. Beni kaybettiklerini anlayıp geri dönmelerini bekliyordum. Orada otururken gözlerim ağırlaştı ve uyuyakaldım. Mu'attal'm oğlu safva [2]oradan geçtiğinde ben hâlâ orada yatıyordum. Bir sebep yüzenden ordudan geride kalmış ve geceyi kampta geçir-memişti. Bize örtünme emri gelmeden önce beni birçok kez görmüştü. Beni orada görünce: «Biz Allah'a ait (kul­lar) iz ve şüphesiz ona dönücüleriz. Bu Allah'ın Rasulü-nün hanımı, dedi. «Safvan'm bu âyeti okumasıyla Aışe uyandı ve peçesini yüzüne Örttü. Safvan onu devesine bin­dirdi ve bir sonraki konağa kendisi yürüyerek onu deve­sinde götürdü'.

Ordu konak yerine vardığında Aişe (r.)'nin tahtı yere konmuş ve içerden kimse çıkmayınca onun uyuduğunu sanmışlardı. Konak yerinden ayrılmalarına az bir süre ka­la onun Safvan'm devesi üzerinde geldiğini görünce her­kesin şaşkınlığı daha da arttı. Bu Medine'yi sarsacak olan bir skandalin başlangıcıydı. Münafıkların dili hemen bu olaya takılmıştı. Fakat o sırada Peygamber Cs.a.v.) Aişe (r.) ve Ashabın çoğu gelişen bu sorundan habersizdi.

Ganimetler her zamanki gibi dağıtıldı. Esirlerden biri, yenilen kabilenin başkanı Hâris'în kızı Cüveyriye idi. Ken­disine yüksek bir fidye ödenmesini isteyen Ensar'dan biri­nin eline düşmüştü. Cüveyriye, Peygamber (s.a.v.)'e geldi ve kendi adına meseleye el koymasını rica etti. Peygamber (s.a.v.) ogün Aişe fr.)'nin odasındaydı ve Cüveyriye'ye ka­pıyı o açmıştı. Aişe neler olduğunu daha sonraları şöyle anlattı: «O çok güzel ve sevimli bir kadındı. Ona bakan hiç bir erkek kalbini ona kaptırmaktan kendini ahkoyar mazdı. Onu kapıda görünce büyük bir kuşkuya kapıldım. Çünkü benim onda gördüğümü Resulullah'm da göreceği­ni biliyordum. Resulullah'm yanına girdi ve: «Ey Allah'ın Rasulü, ben kabilesinin reisi olan Hâris'in kızı Cüveyriye'-yim. Başıma gelenleri biliyorsun. Fidyem konusunda se­nin yardımını istemeye geldim» dedi. Peygamber (s.a.v.) «Bundan daha iyisini ister misin?» dedi, O da: «Bundan iyisi nedir?» diye sordu. O: «Senin fidyeni ben ödeyeyim, sen de benimle evlen» dedi.»[3].

Cüveyriye (r.) bu teklifi sevinçle kabul etti. Fakat ba­bası fidye olarak vereceği develerle birlikte geldiğinde he­nüz nikâhları yapılmamıştı. Babasının getirdiği develer söz verdiği sayıda değildi. Çünkü Akik ovasında hayvanlara bakmış ve iki tanesini çok beğenip orada bir yere gizlemiş­ti. Geride kalan develeri Peygamber (s.a.v.)'e getirip şöyle dedi: «Ey Muhammed (s.a.v.) sen kızımı esir aldm, işte fid­yesi.» Peygamber (s.a.v.): «Fakat Akik ovasına gizlediğin iki deve nerede?» dedi ve onların gizlendikleri yeri tüm ay­rıntılarıyla anlattı. Bunun üzerine Haris: «Allah'tan başka tanrı olmadığına ve, ey Muhammed, senin de Allah'ın Ra­sulü olduğuna şehadet ederim» dedi. îki oğlu da Müslü­man oldular. Haris diğer iki-deveyi de getirtip, bütün de­veleri Peygamber (s.arv.)'e verdi. O da kızını serbest bı­raktı. Daha sonra Cüveyriye de Müslüman oldu. Peygam­ber (s.a.v.) onu babasından istedi. Babası onu verdi[4] ve ona da bir oda inşa edildi.

Beni Mustalîk'in artık Peygamber (s.a.v.)'in akrabala­rı olduğu ortaya çıkınca Muhacirler ve Ensar henüz fidye­leri ödenmemiş olan esirleri serbest bıraktılar. Yaklaşık yüz aile serbest bırakıldı. Aişe (r.), Cüveyriye (r.)'yi kaste­derek: «Kavmine ondan daha faydalı olan bir başka ka­dın bilmiyorum» dedi[5].


--------------------------------------------------------------------------------

[1] w. 427
[2] t I. 732, B. LU, 15, W. 426 8.
[3] I. I. 72C.
[4] I. H 726.
[5] I. I. 729.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:23 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
65. ÎFTÎRA


Medine'ye döndükten kısa bir süre sonra Aişe (r.) hastalandı. O zamana kadar, münafıkların O ve Safvan'la ilgili söyledikleri dedikodular tüm şehre yayılmıştı. Çok az kişi bunu ciddiye alıyordu. Bu olayı ciddiye alanlar arasın­da Muttalib kabilesinden kuzeni Misten de vardı. Fakat inansın, inanmasın ondan başka herkesin söylenenlerden haberi vardı. Bununla birlikte O Peygamber'de (s.a.v.) ken­disine karşı bazı değişiklikler olduğunu hissediyordu. O, kendisine diğer hastalıklarında gösterdiği sevgi ve şefkati göstermiyordu. Odaya gelir ve tedavi edenlere: «Bugün hepiniz nasılsınız?» der, onu da diğerleri araşma katardı. Buna çok üzülen, fakat gururu nedeniyle şikâyet edeme­yen Aişe (r.) annesinin evine gidip orada tedavi olmak için Peygamber (s.a.v.)'den izin istedi. Peygamber. «Nasıl is­tersen* dedi.

Neler olduğunu Aişe'nin kendi ağzından öğrenelim: «Neler söylendiğinden habersiz bir şekilde annemin evi­ne gittim ve yirmi gün içinde hastalığım geçti. Bir akşam Misteh'in annesi ile dışarı çıktık —Onun annesi, babamın annesi ile kardeşti—. Yanımda yürürken: «Misteh tökez­lesin» diye bağırdı. Ben: «Allah aşkına ne diyorsun?» de­dim- «Bedir'de savaşmış olan bir Muhacir hakkında böyle konuşmak kötü bir şeydir». O: «Ey Ebu Bekir'in kızı,» dedi, «nasıl olur da haberler sana ulaşmaz?» «Hangi haberler?» dedim. Bana iftiracıların neler söylediklerini ve bunun nasıl halkın ağzında dolaştığını anlattı. «Bu nasıl olabilir?» dedim. Onun cevabı şu oldu: «Gerçekten olan bu!» Göz­yaşları içinde eve döndüm. Gözyaşlanmın ciğerimi çatlat­tığını hissedene dek ağladım. Anneme: «Allah seni affetsin!» dedim. «Herkes neler söylüyor da, sen bana bir tek keli­me bile söylemiyorsun.» Annem: «Kızım, bunu bu kadar ciddiye alma. Çünkü kendisini seven bir koca ile evlenen çok az güzel kadın vardır ki kumaları onun hakkında de­dikodu çıkarmasın ve diğerleri de böyle şeyler söylemesin» dedi. Bunun üzerine bütün gece uykusuz kaldım ve sürekli ağladım.»[1].

Fakat gerçekte, Peygamber ts.a.vJ'in hanımları ara­sında ne kadar kıskançlık olursa olsun hanımların hepsi de dindardı ve hiçbiri bu iftiraya katılmadı. Aksine, hepsi Aişe'yi desteklediler ve hakkında iyi konuştular. Peygam­ber (s.a.v.)'in ev halkına yakın olanlardan en çok suçlu olanı Zeyneb'in kızkardeşi Hanme -Peygamber'in kuzeni-İdi. O kızkardeşinin daha da gözde olmasını sağlamak için Aışe (r.) hakkındaki iftirayı yayanlar arasındaydı. Genel­de herkes Zeyneb'in de buna yardımcı olduğunu düşü­nüyordu, fakat Aişe (rJ için, Zeyneb tr.) Peygamber (s. a,v.)'in en gözde hanımlarından biriydi. Zeyneb, kardeşi­nin kendi adına yaydığı kötü şeylerden daha sonra da çok muzdarip oldu. Misteh'in yanısıra iftiraya katılanlardan biri de şair Hasan Ibn Sabit idi. Geri,planda ise bu iftira­yı başlatan îbn Ubey ve diğer münafıklar yer alıyordu.

Peygamber (s.a.v.) bu konuda bir vahiy gelmesini bek­liyordu. Fakat hiçbir şey gelmeyince, hanımlarını ve yakın olan diğerlerini sorguya çekti. Hemen hemen Aişe ile ay­nı yaşta olan Üsame, onu savundu ve: «Bu bir iftira. Biz onun hakkında iyilikten başka birşey bilmiyoruz» dedi Annesi Ümmü Eymen (r.) de onu savundu. Hz. Ali ise şöy­le dedi: «Allah seni sınırlamadı, ondan başka pekçok ka­dın var. Onun hizmetçisini sorguya çek, gerçeği ondan öğrenebilirsin.» Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) Bureyre'ye haber gönderdi ve: «Ey Bureyre, şimdiye kadar Aişe'-de, ondan şüphelenebileceğin hiçbir hareket gördün mü?» diye sordu. Bureyre bu soruyu şöyle cevapladı: «Seni Hak'­la gönderene yemin olsun ki, onun sadece iyiliğini biliyo­rum. Eğer aksi olsaydı Allah, Rasulüne bunu bildirirdi. Alfe'de hiçbir kusur bulamam. O daha küçük bir genç kız. Onda gördüğüm tek hata her seferinde uyardığım hal­de, ben hamur yoğurduktan sonra ona hamuru beklemesi­ni ögütlediğim halde, onun uyuyakalması ve küçük kuzusu­nun gelip hamuru yemesidir.»

Peygamber (s.a.v.) Mescid'e gittiğinde minbere çıktı ve Allah'a hamdettikten sonra şöyle dedi: *Ey insanlar, ailem hakkında, doğru olmayan şeyleri söyleyerek beni in­citen insanlar için ne dersiniz? Allah'a yemin olsun ki ben ailemde ve onların konuştuğu kişilerde iyilikten başka bir şey görmedim. Onlar yanlarında ben olmaksızın evle­rimden hiçbirine girmezler.» Peygamber Cs.a.v.) konuşma­sını bitirir bitirmez, Useyd ayağa kalktı ve «Ey Allah'ın Basulü, eğer o dediklerin Evs'ten iseler biz onlara had­lerini bildiririz; eğer onlar Hazreç kabilesinden kardeşle­rimiz ise bize emir ver de başlarını keselim» dedi. O sö­zünü bitirmeden, Sa'd tbn Ubade (r.), ayağa kalkmıştı, çünkü iftirayı ilk başlatanlar ve Hassan bin Sabit (rj Hazrettendiler. «Allah aşkına, yalan söylüyorsun» dedi Sa'd. «Sen onları öldürmeyeceksin, öldürmezsin de. Onlar senin kabilenden olsaydı böyle konuşmazdın.» «Useyd: «Asıl yalan söyleyen sensin. Onları öldüreceğiz. Sen de münafıkların tarafını tutan bir münafıksın.» dedi. İki ka­bile de ayaklanmış, birbirine girmek üzereydi. Fakat Pey­gamber (s.a.v. J onlara sakin olmalarını söyledi ve min­berden inerek onları teskin edip evlerine gönderdi.

Eğer Aişe (r.) Peygamber (s.a.v.) 'in kendisini topluluk içinde minberden savunduğunu bilseydi, bu kadar üzül­mezdi. Fakat o zaman için bu konuda birşey bilmiyordu. O sadece Peygamber (s.a.v.)'in kendisi ile ilgili etrafın­dakilere sorular sorduğunu biliyordu. Aişe, bunun Peygam­ber (s.a,v.)'in kesin bir tutum ortaya koymaması anlamına geldiğini düşünüp üzülüyordu. Aişe (r.) ondan, kendi için­dekileri okumasını beklemiyordu, çünkü o Peygambere gayb haberlerinin Allah tarafından bildirildiğini biliyordu. O: «Ben sadece Allah'ın bana bildirdiklerini bilebilirim» derdi. O insanların düşüncelerini okumazdı. Fakat Aişe, (r.) kendisinin Peygamber'e karşı bağlılığının, suçlandığı şeyi yapmasını imkansız kılacak denli büyük olduğunu onun bilmesini bekliyordu.

Her ne olursa olsun, sadece onun, Aişe (r.) ve Saf-van (r.)'ın masum olduğuna inanması yeterli değildi. Me­sele çok ciddiydi ve onların suçsuz olduğunu tüm topluma ispat edecek bir delile ihtiyaç yardı. Bu konuda en az yardım eden de Aişe idi. Artık onun bu süregelen sessizliği sona ermeliydi. Onun söyleyeceği hiçbir şey bu meseleyi çözmeye yetmezdi. Fakat Kur'an, nüzulü sırasında sorulan sorulara cevap vereceğini vadediyordu (Maide: 105). Bu kez Peygamber (s.a.v.) sadece vahiyle bir cevap gelsin di­ye birçok kişiye aynı sorulan sormuştu. Fakat belki de bu sorunun, meseleyle en yakından ilgili olan kişiye sorul­ması gerekiyordu.

Aişe (r.): «Ben ailemle beraberdim» dedi «iki gece ve bir gün boyunca sürekli ağlamıştım. Onlar benimle birlik­te otururken Ensar'dan bir kadın bize katılmak için izin istedi. Ben girmesine izin verdim, o da oturdu ve benimle birlikte ağladı. Daha sonra Peygamber (s.a.v.) gelip otur­du. İnsanlar benim hakkımda konuşmaya başladığından beri hiç benimle oturmamıştı. Olaydan bu,yana bir ay geç­mişti, semadan da hiçbir haber gelmiyordu. Allah'tan baş­ka ilâh yoktur diye şehadet getirdikten sonra bana şöyle dedi: «Ey Aişe, bana seninle ilgili şunları şunları söyledi­ler. Eğer sen masumsan, Allah senin masum olduğunu açıklar. Eğer yasak olan şeyi yaptıysan Allah'tan bağışlan­ma dile ve tevbe et! Çünkü, kul eğer, hatasını itiraf edip tevbe ederse Allah ona merhamet eder.» O konuşmasını bitirdiğinde gözyaşlarını dinmişti. Babama, «Benim adıma Allah'ın Resulüne cevap ver» dedim. Babam: «Ne söyleye­ceğimi bilmiyorum» dedi. Anneme sorduğumda, o da aynı

3eyi söyledi. Ben ise daha küçük genç bir kızdım ve Kur'-an'dan ezberim çok değildi. Bu nedenle şöyle dedim: «în-sanların benim hakkımda söylediklerini duyduğunu ve on­ların senin kalbinde yerleşip, senin de onlara inandığını biliyorum. Eğer size masum olduğumu söylesem ki Al­lah benim masum olduğumu biliyor bana inanmayacak­sınız. Fakat eğer Allah'ın masum olduğumu bildiği şeyi yaptığımı ikrar etsem bana inanırsınız.» Daha sonra Yakup ismini hatırlamak için zihnimi yokladım, fakat hatırlayamadim. Bu nedenle şöyle dedim: «Fakat ben Yusuf'un babasının dediği gibi diyeceğim:

«Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu dü-züp-uydurduklanntza karşı (kendisinden) yardtm istenecek olan Allah'tır» (Yusuf: 18).

Sonra yatağıma gittim ve Allah'ın benim suçsuz oldu­ğumu bildireceğini ümit ederek uzandım. Benim hakkım­da vahiy inmesini beklemiyordum. Çünkü adım Kur'an'da zikredilecek kadar değerli olmadığımı düşünüyordum. Fa-Kat Peygamber (s.a.v.)'in rüyasında benim suçsuz olduğu­ma işaret eden birşeyler görmesini bekliyordum.

*O bizimle oturmaya devam etti ve bizler de yanında iken ona" vahiy geldi: Böyle zamanlarda kendisinde meyda­na gelen kasılma yine başlamıştı ve bir kış günü olmasına rağmen üstünden terler boşanıyordu. Bu baskıdan kurtul­duğunda memnun bir sesle: -Ey Aişe, Allah'a hamdet, çün­kü O senin masum olduğunu açıkladı» dedi. Annem de ba­na: «Kalk, ve Allah'ın Rasulüne git» dedi. Ben- «Hayır, Allah'a andolsun kalkıp ona gitmeyeceğim ve Allah'tan başka da lürnseye hamdetnıeyeceğim» dedim[2].

înen âyetîer şunlardı-

«Doğrusu, uydurulmuş bir yalanla (ifkîe) gelenler, sizin içi­nizden birlikte davranan bir topluluktur... O durumda siz onu (ı)

tirayı) dillerinize aktardınız ve hakkında bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylediniz ve bunu da kolay sandınız; oysa O Aüah katında çok büyüktür. Onu işittiğiniz zaman: *Bu konuda söz söylemek bize yakışmaz. (Allah'ım) sen yücesin, bu, büyük bir if~ uradır» demeniz gerekmez miydi} Eğer iman edenlerden İseniz bu­nun gibisine bir daha dönmemeniz İçin Aüah size öğüt vermekte­dir.» (Nur: 11, 15-17).

Yeni inen vahiy, zina sorununun aslını anlatıyor ve zi­na cezası ile birlikte şerefli kadınlara iftira atanların kır­baçlanması gerektiğini de bildiriyordu. îftirayı açıkça ya­yan ve' suçlarını itiraf eden Misten, Hasan ve Hamne'ye bu ceza uygulandı. Fakat çok sinsi olan münafıklar gizli kal­mışlar ve bu meselede paylan olduğunu itiraf etmemişler­di. Bunun üzerine Peygamber Cs.aV.) meseleyi takip etmek­ten vazgeçti ve onların cezasını Allah'a bıraktı.

Ebu Bekir (rJ, fakir olan Misteh'e bir miktar maaş bağlamıştı. Fakat onun suçlu olduğunu Öğrenince: «Allah*a yemin olsun ki, Aişe hakkında söylediklerinden ve başımı­za getirdiği belâdan sonra artık Misteh'e para verip yar­dım edemem» dedi. Fakat bunun üzerine şu âyet Tıazil oldu:

«Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara Vt Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, af-jetsinter ve hoşgörsünler. Allah'tn sizi bağışlamasını sevmez mi­siniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir» (Nur: 2).

Ebu Bekir (r.) «*Gerçekten Allah'ın beni bağışlaması­nı diliyorum» dedi. Sonra Misteh'e gidip, her zaman verdi­ği şeyleri verdi ve: «Allah'a yemin olsun ki onu hiçbir za­man terketmeyeceğim» dedi. (Peygamber (s.a.v.) de aynı şekilde belli bir zaman geçtikten sonra Hasan'a çok bü­yük cömertlik gösterdi. Mus'ab'm ölümü üzerine dul kalan kuzeni Hamne'yi de Talha ile evlendirdi. Hamne (r.)'-nin Talha (r.)'dan iki oğlu oldu.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] B LII. 15
[2] B UI. 15


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:23 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
66. KUREYŞİN YAŞADIĞI İKİLEM


Peygamber (s.a.v.) Ramazanı ve onu takip eden ay'ı Medine'de geçirdi. O ayın sonlarına doğru bir gece rüya­sında, başı tıraşlı bir şekilde Kâ'be'ye girdiğini ve Kâ'be-nin anahtarını elinde tuttuğunu gördü. Ertesi gün rüya­sını Sahabeye anlattı ve onlan kendisi ile birlikte umre yapmaya davet etti. Bunun üzerine aceleyle yol hazırlık­larına girişildi. Kutsal mekânda kurban edilmek üzere yet­miş deve satın aldılar. Bu kurbanların etleri Mekke'deki fakirlere dağıtılacaktı. Peygamber (s.a.v.) hanımlarından birini yanında götürmeye karar verdi. Kura çektiklerinde ÜmmÜ Seleme çıktı Umre yapanlar-arasında, İkinci Akabe bdatında da bulunan iki Hazreçli kadm, Nuseybe ve Ümmü Meni', vardı.

Her adam avlanma amacıyla yanma birer kılıç aldı Fakat tam yola çıkmak üzere iken Ömer (r.) ve Sa'd îbn Ubade (r.) tamamen silahlanmayı önerdiler. Kureyş, ha­ram aya rağmen saldırabilir dediler. Fakat Peygamber (s. a.v.) bu öneriyi kabul atmedi ve: «Ben silah taşımayaca­ğım, hac yapmaktan başka bir şey için yola çıkmıyorum» dedi. ilk konaklarında, kurban edilecek develerin kendi­sine getirilmesini istedi. Bir tanesini seçip Mekke'ye dön­dürdü ve sağ böğrüne bir işaret koyarak deveyi nişanladı. Devenin boynuna da çelenk astı ve diğer develerinde aynı şekilde nişanlanmasını emretti. Daha sonra Huza'a'nın Ka'b kolundan bir adamı, Kureyş'in tepkisini öğrenmek üzere gönderdi.

Peygamber (s.a.v.)'in başı açıktı ve iki parça dikişsiz Kumaştan yapılmış geleneksel hac kıyafetini (ihram) giy­mişti. İhramın bir parçası vücudun alt kısmını Örtmek üze­re ttele dolanmış, diğer parçası da omuzlarına örtülmüştü Peygamber (s.a.v.) iki rekât namaz kılarak hac için hazır­landı. Namazın arkasından hacıların söyledikleri Lebbeyk Lebbeyk kelimesini tekrarlamaya başladı. Bu «îşte sana geldim, emrindeyim Allah'ım» anlamına geliyordu. Çoğu kişi onun gibi yaptı. Fakat birkaç kişi biraz daha ileride ihrama girmeyi tercih etti. Çünkü ihrama girmek, avlan­ma ile ilgili bir takım yasakları da beraberinde getiriyor­du.

Kureyşliler, Medine'den hacıların yola çıktığı haberini alınca, Peygamber (s.a.v.)'in önceden tahmin ettiği gibi, kuşkuya kapıldılar ve hemen Meclisi topladılar. Şimdiye kadar hiç böyle ciddi bir ikilem yaşamamışlardı. Eğer on­lar Mescid'in koruyucuları olarak, bine yakın Arap hacı­nın yolunu keserlerse, kendi büyüklüklerinin üzerinde ku­rulduğu kanunlara aykırı düşeceklerdi. Diğer taraftan eğer düşmanlarının Mekke'ye barış ve rahatlık içinde gir­mesine izin verirlerse, bu, Muhammed (s.a.vj için büyük bir moral zaferi olacaktı. Bu haberler tüm Arabistan'a ya­yılacak ve tüm ağızlarda tekrarlanacaktı. Aynı zamanda bu, bir önceki başarısız Medine seferlerinin üstüne tuz bi­ber olacaktı. Belki de en kötüsü, bu hacıların eski hac ge­leneğini devam ettirmeleri onların İbrahim dinine bağlı ol­duklarını ortaya koyarak daha çok kişinin sempatisini ka­zanmalarını sağlayacaktı. Herşey gözden geçirildiğinde, on­ları Mekke'ye sokmamaları gerektiği kararma vardılar. «Aramızda bir tek kişi canlı kaldığı sürece, Tantı'ya and-olsun, onlar giremeyecekler» dediler.

Hacılar, Usfan'a ulaştığında, önceden gönderilen kü­çük grup, Mekke'lüerin Halid'i ikiyüz atlı ile onların yak­laşmasını önlemek üzere gönderdikleri haberiyle geldi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) kendilerini başka bir yoldan götürecek bir röhber aradı. Eslem'li bir adam bu görevi üstlendi ve onlan sahile doğru yöneltti. Hudeybiye'-ye giden geçide ulaşıncaya kadar aşılması zor ve dar bir yoldan ilerlediler. Hudeybiye. Haram bölgenin hemen ke­narında, Mekke'nin aşağısında açık bir araziydi, Rehber­leri onları Halid'in gözünden kaçırmayı başarmıştı. Fakat yürürlerken o kadar çok toz kaldırmışlardı ki Halid, onla­rı farketti ve Kureyşilere onların yaklaştığı haberini ' ver­mek üzere Mekke'ye döndü.

Peygamber (s.a.v.) Hac için en gözde devesi olan Kesva'yı seçmişti Deve geçidin sonuna geldiklerinde yere çök­tü. Bir çok kişinin Hail Hail sesleri kayalarda yankılandı. De­veyi yerden kaldırmak için böyle derlerdi. Fakat tüm ses­lere rağmen deve yerde çakılmış gibi duruyordu. «Kesva inatçı» dediler. Fakat Peygamber (s.a.v.) bunun şimdilik Hudeybiye'den öteye gitmemeleri gerektiğini gösteren bir işaret olduğunu biliyordu. «O inatçı değil,» dedi, «bu onun tabiatı değildir. Fakat fili engelleyen güç onu da engelledi» Kureyş'i kastederek şunları ekledi: «Bugün benden Allah'­ın hududlarma uygun her ne isterlerse onlara vereceğim.» dana sonra Kesva'ya birşeyler söyledi, deve hemen ayağa kalktı ve onu diğer hacılarla birlikte Hudeybiye'ye kadar götürdü. Peygamber (s.a.v.) orada kamp kurma emrini verdi. Fakat kamp kurdukları yerde hemen hemen hiç su yoktu. Sadece bir iki çukurda birikmiş su vardı ve adam­lar susuzluktan şikâyet ediyorlardı. Peygamber (s.a.v.) kurban develerini gözeten Eslem'li Naciye'yi yanına çağır­dı ve O'ndan bulabildiği kadar suyu kovaya doldurup ken­disine getirmesini istedi. Naciye, suyu getirdiğinde Pey­gamber Cs.a.v.) abdest aldı ve; bir miktar suyu ağzına alıp tekrar kovanın içine boşalttı. Daha sonra sadağından bir ok aldı ve: «Bu suyu al ve o çukura boşalt; daha sonra bu okla karıştır» dedi. Naciye onun emrettiği gibi yaptı ve oku suya daldırır daldırmaz temiz ve taze bir su o kadar hızlı ve çok olarak fışkırdı ki, kendisini zor geri attı. Ha­cılar çukurun başında toplandılar, bütün hayvanlar ve insanlar kana kana içtiler.Hacıların arasında İbn Ubey dahil birkaç münafık vardı. İbn Ubey su içerken, kabilesinden bir adanı ona şöy­le dedi: «Ey Hubab'm babası, sana yazıklar olsun, kendi­nin nerede olduğunu hâlâ farketmeyecek misin? Bundan daha fazla ne bekliyorsun?» İbn Ubey-. «Daha önce bunun aynısını gördüm» dedi. Bunun üzerine adam onu tehdit edercesine konuştu. îbn Ubey de oğlu İle birlikte Peygam­ber (s.a.v.)'e gitti ve meseleyi anlatıp, kendisinin yanlış anlaşıldığını söylemek istedi. Fakat daha o konuşmaya başlamadan Peygamber Es.a.v.) ona-. «Bugün gördüğün şe­yin aynısını daha önce nerede gördün?» diye sordu. O: «Bu­na benzer hiç bir şey görmedim» cevabını verdi. Peygam­ber (s.a.v.) «Peki o zaman niçin o lâfları söyledin?" dedi. îbn Ubey: «Allah'tan beni bağışlamasını diliyorum» dedi. Oğlu «Ey Allah'ın Rasulü, onun için bağışlanma dile» de­di. Peygamber (s.a.v.) de onun için dua etti[1].

Susuzluklarını giderdikten sonra, hacılar bedevi reis­lerinden birinin hediye ettiği bir deve ile bir koyun saye­sinde karınlarını doyurdular. Bu bedevi kabilesi, bir za­manlar Mescid'in koruyuculuğunu yapmış olan ve Eşlem, Ka'b, ve Müstahk boylarını içeren Beni Huza'a idi. Bun­ların hepsi şimdi Peygamber (s.a.v.)'e iyi davranıyorlardı. Çünkü Müslüman olmayanlar için bile bu ittifakta politik bir avantaj vardı. Bu İttifak sayesinde Kureyş'le anlaşmalı olan en büyük düşmanları Beni Bekr'e karşı denge sağla­mış oluyorlardı. Bu durum kısa bir süre sonra çok önemli olaylara patlak verecekti Fakat şimdilik Huza'a ve Beki* arasında savaş yoktu ve Kureyşliler, şüphelenmelerine rağ­men Huza'a'ya hoşgörü gösteriyorlardı. Huza'a'nm ileri gelenlerinden Budeyl İbn Verka', hacıların Hudeybîye'de kamp kurdukları haberi geldiğinde Mekke'de idi. Daha sonra Peygamber'e (s.a.v.) gelmiş ve ona Kureyş'in tutumu hakkında bilgi vermişti. «Son adamları da ölünceye kadar sizinle Kâ'be arasındaki yolu kapalı tutmaya yemin ediyorlar» dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): «Biz bu­raya savaşmak için gelmedik; sadece Beyti tavaf etmek için geldik. Yolumuza çıkanla savaşırız, fakat ben onlara, isterlerse, tedbirlerini almaları ve yolu açmaları için süre tanıyorum» dedi.

Budeyl ve yanındaki arkadaşları Mekke'ye döndüler. Kureyşliler onlan asık suratla karşıladılar. Onlar Muham-med (s.a.v.)'in neler söylediğini belirtmek istediklerinde, Ebu Cehü'in oğlu İkrime onları duymak istemediklerini söyledi. Bunun üzerine Sakîfli müttefiklerinden biri olan Urve onun annesi bir Mekke'liydi bu tutumun çok saçma olduğunu söyledi. Safvan da Dudeyl'e: «Gördükleri­ni ve duyduklarını bize anlat» dedi. Budeyl onlara hacıla­rın niyetlerinin barışçı olduğunu ve Peygamber'in fs.a.v.) kendilerlnin^gelişine kadar Kureyş'lilere hazırlanma süre­si verdiğini haber verdi. Daha sonra Urve: «Budeyl size hiç kimsenin reddedemeyeceği güzel bir teklif getirdi. Bu­nu kabul edin. îzin verin doğrudan Muhammed (s.a.v.)'e gidip bunu tasdikleteyim, onun yanma gider ve etrafında­kiler! gözlerim. Size haber getiren bir elçi olurum.*

Kureyşliler onun teklifini kabul ettiler. Fakat daha Ön­ceden, tüm bedevi müttefiklerine kumanda eden Ehabiş diye tanınan bir adamı elçi olarak göndermişlerdi. Bu adam Kinane kabilesinin Beni'l-Hâris kolundan Huleys idi. Uhud' da cesedlere yapılan İşkenceler nedeniyle Ebu Süfyan'i azarlayan da Huleys idi. Peygamber (s.a.v.) onun yaklaş­tığını görünce, ya onun davranışlarından ya da daha önce onun hakkında duyduklarından onun merhametli bir adam olduğunu ve kutsal şeylere çok önem verdiğini anladı. Bu nedenle nişanlanan kurban develerinin onu karşılamak üzere ileri sürülmesini emretti. Kurban nişanlan ve boyun-lanndaki süsleri ile yetmiş devenin geldiğini gören Huleys, bundan o kadar etkilendi ki, Peygamber (s.a.v.) 'le konuşmaksız doğruca Kureyşlilere gitti ve hacıların niyetle­rinin tamamen barışçı olduğunu söyledi. Mekkeliler biraz ileri giderek onun sadece bir çöl adamı olduğunu ve bu meselenin aslını anlayamayacağını söylediler. Bu büyük bir taktik hatasıydı. Bunu anladıklarında ise çok geç kal­mışlardı. Huleys. «Ey Kureyşliler,» dedi sertçe, «biz sizin­le müttefik olmadık ve bunun için anlaşma yapmadık. Al­lah'ın evine gelen birine nasıl engel olursunuz? Nefsimi kudret elinde tutana yemin olsun ki ya Muhammed'in ya­pacağı şeye izin verirsiniz, ya da ben bütün Ehabiş'leri geri çekerim» dedi. Onlar: «Ortak bir noktaya varıncaya kadar bizi bekle» dediler.

O sırada Sakifli Urve hacıların kampına varmış ve Peygamberle konuşmaya başlamıştı. Sanki kendisiyle eşit konumdaymış gibi karşısına oturtmuştu ve ona hitap etti­ğinde onun sakalım tutuyordu. Fakat Muhacirlerden biri olan Muğire (r.) onların yanında ayakta duruyordu. Urve, Peygamber (s.a.v.)'in sakalını tutunca kılıcının yassı ucuy­la onun eline vurdu. Bir iki dakika sonra Urve yine Pey­gamber (s.a.v.)'in sakalını tutunca eline daha şiddetli bir darbe indirdi ve: «Henüz elin senin iken elini Allah'ın Ka-sulünûn sakalından çek» dedi. Urve, bundan sonra Pey­gamber (s.a.v.)'e fazla yakın olmaktan kaçındı. Fakat onunla konuştuktan sonra saatlerce kampta Kaldı. Kureyş-lilere onların elçisi 'olduğu kadar casusu da olmaya söz vermişti. Bu nedenle kampta gördüğü herşeyi not etti. An­cak onu en çok, burada görmek için gelmediği ve hiç bir yerde rastlamadığı şeyleri görmek etkiledi. Mekke'ye dön­düğünde Kureyslilere şöyle dedi- «Ey insanlar, ben bir çok krala —Kisra'ya, Kayser'e ve Necaşi'ye elçi olarak gön­derildim. Hiçbir tebanm kralına .Muhammed (s.a.v.Vin as­habının ona gösterdiği saygı kadar saygı gösterdiğini gör­medim. O bir şey emretse, ağzından çıkar çıkmaz hemen yapıyorlar, o abdest alsa, abdest suyunu almak için yarış ediyorlar; o konuştuğunda hiç sesleri çıkmıyor, onun yü­züne dimdik bakmıyorlar, ona göstei dikleri saygıdan göz­lerini yere indiriyorlar. O size iyi bir teklif yaptı. O halde bu teklifi kabul edin.»[2].

Urve daha kampta iken Peygamber (s.a.v.), Ka'b ka­bilesinden Hiras adındaki bir adamı deveye bindirip Ku-reyş'e elçi olarak göndermişti. Hirâs oraya vardığında İk-rime devesinin bacaklarını kesti. Fakat Huleys ve adamları araya girerek elçinin hayatını kurtardılar ve adamı Pey­gamber (s.a.v.)'e geri gönderdiler. Döndüğünde Hirâs: «E} Allah'ın Basulü, benden daha iyi himayesi olan bir adamı gönder» dedi. Peygamber (s.a.v.) Ömer (r.)'i çağırdı. Fa­kat Ömer Kureyşlilerin onun kendilerine ne denli düşman olduğunu bildiklerini ve kabilesi Beni Adiy'in kendisini ko­ruyacak kadar güçlü olmadığını söyledi, «Fakat» ded; Ömer, «Mekke'de benden daha güçlü, akraba yönünden zengin ve benden daha iyi bir himayeye sahip olan bir adam gösterebilirim «Osman İbn Affân (r.).» Bunun üze­rine Peygamber {s.a.v.}, Osman İbn Affan'ı (r.) Mekke-' ye gönderdi. Abduş-Şems'li akrabaları ve diğerleri ona iyi davrandılar. Hudeybiye'dekilerin hiçbirini Kabe'ye yaklaş­tırmayacaklarını söylemelerine rağmen, onu Kabe'de ta­vaf etmeye davet ettiler. Fakat Osman tr.) bunu reddetti. Kureyşliler, tbn Ubey'e de aynı imtiyazı teklif eden bir haber gönderdiler. Fakat îbn Ubey: «Allah'ın Rasulü tavaf etmedikçe Beyt'i tavaf etmem» cevabını verdi. Peygamber ts.a.v.) bunu duydu ve çok sevindi.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] W 589
[2] B LIV, 15, W. 593 600.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:24 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
67. «APAÇIK BİR ZAFER»


Osman (r.) Mekke'de iken Peygamber (s.a.v.)e va­hiy aldığı zamanlara benzer bir hal geldi. Sahabeden birine emirler verdi, bunun üzerine Sahabe kampın tümünü şunları söyleyerek dolaştı: «Ruh, Allah'ın Rasulüne geldi ve bağlılık yemini almayı emretti. Allah adına biat etmek için. gidin»[1] O sırada Peygamber (s.a.v.) bahar nedeniyle yapraklan yeşermiş olan bir akasya ağacının altında yeri­ni aldı. Ashab teker teker gelip ona biat etti. Peygambere (s.a.v.) ilk ulaşan kişi, Cahş ailesiyle aynı kabileden olan yani Beni Esed Ibn Huzeyme'Ii Sinan oldu .Kampta yapılan çağrı ne üzerine biat edileceği konusunda bir bil­gi vermiyordu. Bu nedenle Sinan: «Sana, senin nefsinde olan şey üzerine biat ediyorum» dedi. Diğerleri de aynı şe­kilde biat ettiler. Daha sonra Peygamber (s.a.v.): «Osman'­ın yerine ben biat edeceğim» dedi ve sol elini damadının eli gibi kabul edip, sağ eli üstüne koyarak biat etti. Ora­da bulunanlardan sadece bir kişi çağrıya cevap vermedi. Bu da devesinin arkasına saklanan fakat, gözden kaçma­yan, münafıklardan Cedd îbn Kays idi.

Kureyşliler Süheyl'i bir anlaşma imzalamak üzere gön­derdiler. Onunla birlikte aynı kabileden, olan Nikraz ve Huveytib de geldiler. Peygamber (s.a.v.) le tartıştılar. Sa­habe dışarıdan onların seslerinin yükselip alçalmasını din­leyerek, anlaşıp anlaşmadıklarını anlamaya çalışıyordu. Sonunda bir anlaşmaya vardılar. O zaman Peygamber (s. a.v.) Ali'ye «Bismillah er-Rahman er-Rahim (Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla)» diye başlayarak anlaşma met­nini yazmasını söyledi. Fakat Süheyl karşı çıktı ve «Rah-man'ın ne olduğunu ben bilmiyorum; eğer yazacaksan Bismik Allahümme (Allahım, senin adınla) yaz» dedi. Sa­habeden bazıları: «Allah'a andolsun Bismillah er-Rahman er-Rahim'den başka birşey yazmayız» diye bağırdı. Fakat Peygamber (s.a.v.) onları duymazdan geldi ve: «Bismik Allahümme» yaz dedi Sonra yazdırmaya devam ederek: «Bunlar Allah'ın Rasulü Muhammed ile Amr'm oğlu Sü­heyl arasında imzalanan anlaşma maddeleridir» dedi. Fa­kat Süheyl yine karşı çıktı. «Eğer senin Allah'ın Rasulü olduğunu kabul etseydik, senin Kâ'be'ye girmeni engelle­mezdik ve seninle savaşmazdık. Bu nedenle Abdullah'ın oğlu Muhammed yaz» dedi. Ali (r.) «Allah'ın Rasulü* iba­resini henüz yazmıştı. Peygamber (s.a.v. ondan bu keli­meleri silmesini istedi. Fakat Ali (r.) bunu yapamayaca­ğım söyledi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) ona, ken­di parmaklarını bu kelimeler üstüne koymasını söyledi ve bu kelimeleri kendi eliyle sildi. Daha sonra onların ye­rine «Abdullah'ın oğlu» sözünü yazdırdı.

Metin şöyle devam ediyordu: «Onlar on yıl boyunca sa­vaş yükünü kaldırdılar. Bu süre içinde insanlar güvenlikte olacak ve birbirlerine saldırmayacaklar. Şu şartla ki, veli­sinin izni olmadan Kureyş'ten Muhammed (s.a.v.)'e gelen kişiyi, Muhamed (s.a.v.) geri gönderecek; fakat Muham­med (s.a.v.)'le birlikte olanlardan biri Kureyş'e sığınırsa o geri gönderilmeyecek. İhanet ve kaçamak yapılmayacak Kim Muhammed'tn tarafına geçmek isterse geçebilir, kim de Kureyş'in tarafına geçmek isterse geçebilir.» O sırada kampta hacıları ziyaret etmek için gelmiş olan Huzaa'lı birkaç lider vardı. Bekr kabilerinin bir iki temsilcisi de Süheyl ile gelmişlerdi. Anlaşma metnine bu cümleler yazdı­rılınca Huzaa'lılar ayağa kalkıp: «Anlaşmasında biz Mu­hamed (s.a.v.).le birlikteyiz» dediler. Bunun üzerine Bekr'in adamları: «Biz de anlaşma ve taraflarında Kureyş ile beraberiz». Hemen sonra bu anlaşmayı iki kabilenin de reisleri imzaladı. Anlaşma şu cümlelerle bitiyordu: «Sen, Muhanımed, bu yıl bizden ayrılacaksın ve bizim varolma­mıza rağmen Mekke'ye girmeyeceksin. Fakat gelecek yıl biz Mekke'den çıkacağız ve sen arkadaşlarınla gireceksin. Orada üç gün kalacaksınız, yolcu silahlarından başka si­lah taşımayacaksınız ve kılıçlarınız kınında olacak.»[2]

Peygamber (s.a.v.)'in vahye yakın bir rüya görüp ar­kadaşlarından biat alması, arkadaşlarını bu seferin başa­rılı olduğu düşüncesine götürdü. Fakat anlaşma maddeleri­ni duyduklarında ve haram bölgeye bu kadar yaklaştık­tan sonra bir şey elde edemeden geri döneceklerinin far­kına vardıklarında, buna dayanamayacaklarını hissettiler. Ama daha da kötüsü geliyordu: onlar ölüm sessizliği için­de otururken zincir sesleri duyuldu ve kampa ayakları zin­cirli genç bir adam girdi. Bu Süheyl'in küçük oğullarından biri olan Ebu Cendel idi. Babası onu Müslüman olduğu ve Medine'ye kaçmasından korktuğu için hapsetmişti. Ebu Cendel'in ağabeyi Abdullah hacılar arasındaydı ve kar­deşini karşılamak üzereydi. Fakat o sırada Süheyl mahpu­sun boynuna takılı- olan zinciri tuttu ve sertçe suratına vurdu. Daha sonra Peygamber (s.a.v.)'e döndü ve: «Bu adam gelmeden önce anlaşma imzalanmıştı» dedi. Pey­gamber (s.a.v.): «Evet, doğru» dedi. Süheyl: «O halde onu bize iade et» dedi. O sırada Ebu Cendel sesinin çıktığı ka­dar: «Ey Müslümanlar,» diye bağırdı, «bana dinimden ötü­rü işkence yapacak olan putperestlere mi döndürülmeli-yim?» Peygamber (s.a.v.) Süheyl'i kenara çekti ve onu serbest bırakmasını rica etti. Fakat Süheyl bu öneriyi ka­bul etmedi. Yanındaki elçiler, Mikraz ve Huveytib, o zama­na kadar sessiz kalmışlardı. Fakat bu meselenin anlaşma­ya kötü bir başlangıç olacağını sezdiklerinden, olaya mü­dahale ettiler. -Ey Muhamed, senin yerine onun koruma­sını üzerimize alıyoruz» dediler. Bu, Ebu Cendel'in babasından. ayrılıp onların yanında yaşayabileceği anlamına geliyordu. Mikraz ve Huveytib sözlerinde durarak Ebu Cendel (rj'i yanlarına aldılar. Peygamber (s.a.v.). «Sabırlı ol, Ebu Cendel, Allah muhakkak sana ve seninle birlikte olanlara bir yol ve kurtuluş gösterecektir. Biz bu insan­larla bir anlaşma imzaladık ve onlara söz verdik. Onlar da bize söz verdiler. Şimdi sözümüzden dönemeyiz» dedi.

îş bu noktaya gelince Ömer, ( kendisini tutamadı. Ayağa kalkarak Peygamber (s.a.v.) 'e gitti ve: «Sen Allah in Peygamberi değil misin?» dedi. Peygamber (s.a.v. «Evet» dedi. Ömer: «O halde neden dinimizin şerefini bu kadar düşürüyoruz?» dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) «Ben Allah'ın Rasulüyüm ve ona karşı gelemem. O bana zafer verecek» dedi. Ömer: «Fakat sen bize Kâ'be'ye gidip onu tavaf edeceğimizi söylememiş miydin?» diye ısrar et­ti, «Evet, Öyle» dedi Peygamber (s.a.v.) «Fakat ben size bu yıl gideceğimizi söylemiş miydim?» Ömer, böyle bir söz vermediğini söyledi. «Muhakkak Kâ'beye gideceksiniz» dedi. Peygamber (s.a.v.), «Ve onu tavaf edeceksiniz». Fa­kat Ömer (rJ, hâlâ inatçılıkta ısrar ediyordu. Duygulannı anlatmak üzere Ebu Bekir (r.)'e gitti. Ona da Peygamber (s.a.v.)'e sorduğu soruların aynılarını sordu. Fakat Ebu Bekir Peygamber (s.a.v.)'in cevaplarım duymamış olması­na rağmen her soruya aynı cevapları verdi. Ebu Bekir (r.) sonunda: «Git ve onun Özengisine yapış, çünkü o doğru söylüyor» dedi. Bu sözler, duygularını tamamen ortadan kaldırmamasına rağmen, Ömer'i etkiledi. Bu nedenle da­ha ileri gitmedi ve «Peygamber (s.a.v.) ona anlaşmayı im­zalamasını söylediğinde sessizce imzaladı. Peygamber (s.a.v.) Süheyl'in oğlu Abdullah'a da anlaşmayı imzalama­sını söyledi. Anlaşmada imzası olan diğer Müslümanlar Ali, Ebu Bekir, Abd er~Rahman Ibn Avf ve Mahmud îbn Mesleme idi.

Kampı kaplayan genel üzüntü biraz geçmiş gibiydi Fakat Süheyl ve yanındakiler Ebu Cendel (r.)'i de bera­berinde götürerek kampı terkettiklerinde adamların duy­guları tekrar kabardı. Peygamber (s.a.v J anlaşmayı imza

Sayanlarla birlikte biraz ötede oturuyordu. Onların yanın­dan ayrılıp hacıların çoğunlukta olduğu yere doğru iler­ledi. «Kalkın ve kurbanlarınızı kesin» dedi, «ve başlarını­zı tıraş edin». Hiç kimse yerinden kımıldamadı. Peygam­ber Cs.a.v.) sözlerini ikinci ve üçüncü defa tekrarladı, fa­kat oradakilerde hiçbir hareket yoktu. Şaşkın bir halde ona bakıyorlardı. Bunu ona karşı geldikleri için yapmı­yorlardı. Fakat olaylar beklentilerinin tersine geliştiği ve şimdi de normalde doğru olmayan bir şey kendilerine emredildiği için çok şaşırmışlardı. Çünkü İbrahim'in gelene ğine göre kurbanlar haram bölgede kesilmeliydi. Aynı şey başı traş etmek için de geçerliydi. Yine de bu itaatsizlik Peygamber'i çok üzmüştü. Peygamber (s.a.v.) çadırına gir­di ve Ümmü Seleme'ye olanları anlattı. O: «Git ve hiçbir şey söylemeden kurbanını kes» dedi. Bunun üzerine Pey­gamber (s.a.v.) nişanladığı devesini kurban etti. Kurbanı kestiği sırada adamların duyabileceği bir sesle: «Bismillah, Allahu Ekber» dedi. Bu sözleri duyunca hacılar hep birden ayağa kalktılar ve kurbanlarını kesmede yarış ettiler. Em­re uymak için birbirlerini itiştiriyorlardı. «Peygamber Cs. a.v.) Hiras'ı Osman'dan önce Mekke'ye elçi olarak gön­derdiği Huza'a' adam başını traş etmesi için çağırdı­ğında arkadaşları hemen birbirlerinin başını traş etmeye başladılar. Ümmü Seleme (r.) daha sonraki yıllarda, «o denli hızlı traş ediyorlardı ki birbirlerini yaralamaların­dan korktum» derdi. Fakat bazıları sadece saçlarının ucu­nu kestiler. Çünkü traş yerine bunun da geçerli olduğunu biliyorlardı. O sırada Peygamber (s.a.v.) Hiras'la birlikte çadıra girdi. Bu görevi yerine getirdikten sonra başı traş-h bir halde çadırın önüne çıktı ve «Allah başlarını traş edenlere merhamet etsin!» dedi. Bunun üzerine saçlarını kesenler: «Ey Allah'ın Rasulü, saçlarını kesenlere de!» diye karşı çıktılar. Fakat Peygamber (s.a.v.) yine İlk söylediği­ni tekrarladı. Bunu protesto eden sesler yükseldi. Bir kez daha aynı şeyi tekrarlayıp, protesto sesleri yükseldikten sonra: «Ve saçlarım kesenlere de!» dedi. Daha sonraları ne­den sadece başlarını tıraş edenler için dua ettiği sorulduğunda: «Çünkü onlar hiç şüphe etmediler» cevabını verdi.

Peygamber s.a.v çadırına dönüp yerden kesilmiş siyah saçlarını aldı ve yakındaki bir mimoza ağacına doğ­ru fırlattı. Bunun üzerine adamlar, saçlardan biraz alabil­mek için ağacın etrafına üşüştüler. Nuseybe Cr.) de erkeklerden geri kalmadı ve ağacın yanına yaklaşıp bir İki per­çem aldı. Bu saçları öldüğü güne kadar kıymetli bir hazi­ne gibi sakladı.

Kampın zemini traş olan hacıların saçlarıyla kaplan­mıştı. Fakat kampta birden bire bir rüzgâr çıktı ve saçları kaldırıp Mekke'ye doğru uçurdu. Bunu, Allah'ın hac iba­detlerini kabul ettiğine bir işaret sayan hacılar çok sevin­diler, işte o zaman Peygamber (s.a.v.î'in neden kurbanla­rım kesmelerini söylediğini anladılar.

Medine'ye doğru yola çıktıklarında Ömer(r.)'in vicda­nı kendini rahatsız etmeye başlamıştı. Peygamber'le ko­nuşmak isteyerek ona doğru yaklaştığında Peygamber (s a.v.)'in yüzündeki uzak ve soğuk ifadeyi gördüğünde sıkın­tısı daha da arttı. Ömer fr.) ileriye doğru hızla atını süre­rek «Ey Ömer, bırak da annen senin için matem tutsun» dedi. Daha sonraları Peygamber (s.a.vJ'e karşı çıktığı için kendisi hakkında bir vahiy inmesinden korktuğunu anlatırdı. Arkasından bir atlının yaklaşıp, kendisini Pey-gamber'in çağırdığını söyleyince korkusu daha da arttı. Fakat Peygamber'in yüzündeki sevinçli ifadeyi görür gör­mez korkulan kayboldu. Peygamber (s.a.v.h «Bana güne­şin altındaki herşeyden daha değerli olan bir sûre nazil oldu» dedi.

Yeni gelen vahiy, henüz dönmekte oldukları bu seferin bir zafer olduğu konusundaki şüpheleri dağıtıyordu. Çünkü sûre:

«Hiç şüphesiz, biz sana apaçtk bir fetih olarak (zafer yolunu tıkayan bütün engelleri ve kapılan) fethettik» (Fetih:7).

Kelimeleriyle başlıyordu. Vahiy aynı zamanda ağacın altında Peygamber (s.a.v.)'e yapılan biattan da bahsedi­yordu:

«Andolsun, Allah, sana o ağacın altında biat ederlerken mü­minlerden razı olmuştur. Kalbterinde olanı bilmiş ve böylece üzer­lerine 'güven duygusu ve huzur' indirmiştir ve onlara yakın bir fet­hi sevap (karşılığı) olarak vermiştir»» (Fetih) 18).

Bu biati edenlere Allah'ın Rızası, yani Rıdvan[3] vadediliyordu. Bu nedenle bu sözleşmeye «biat ür-rıdvan» deni­lir. Başka âyette de güven duygusu ve huzurun yani Seki-ne'nin indirilişinden bahsediliyordu:

«Mü'minlerin kalblerİne, imanlarına iman katıp-arttırsınlar di­ye, 'güven duygusu ve huzur» indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır, Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Bütün bunlar) mümin erkekleri ve mü'min kadınları, içinde ebedi kabalar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokması ve onların kötülüklerini örtüp, bağışlaması içindir. İşte bu. Allah katında büyük kurtuluş ve mutluluktur» (Fetih: 45).

Seferi durduran Peygamber (s.a.v.)'in rüyasına da Kur'an'da şöyle değiniliyordu:

«Andolsun, Allah Rasulü'nûn gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah diterse, mutlaka siz, Mescîd-i Harama, gü­ven içinde, saçlarınızı traş ettirmiş (kiminiz de) kısaltmış olarak (ve) korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece de bundan önce size yakın bir fetih (nasib) kıldı» (Fetih: 27).


--------------------------------------------------------------------------------

[1] W. 604
[2] I I. 747-8.
[3] Bak. Böl. XXX


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 10.02.11, 12:25 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
68. HUDEYBÎYE'DEN SONRA


Beni Sakîf'li Ebu Beşir, ailesi Taif'ten göçüp Beni Züh-re'nin müttefikleri olarak Mekke'ye yerleşmiş olan genç bir adamdı. Ebu Beşir tr.) Müslüman olmuş ve ailesi de onu hapsetmişti. Fakat o yürüyerek Medine'ye kaçmayı başar­mış ve Peygamber (s.a.v.) Hudeybiye'den döndükten kjsa bir süre sonra Medine'ye ulaşmıştı. Onun arkasından, ka­çağın kendisine teslim edilmesini isteyen bir Kureyş'li elçi geldi. Peygamber ts.a.v.) Ebu Beşir fr.î'e de Ebu Cendel (r.)e söylediklerinin aynısını söyledi. Ve anlaşmaya uya­rak kendisini elçiye teslim etmek zorunda olduğunu be­lirtti. Ömer ve diğer Sahabe şimdi anlaşma maddelerine bi­raz razı olmuş görünüyorlardı. Bu nedenle Kureyş'in ada­mı ve yanındaki azatlı köle Ebu Beşir'i götürürken orada bulunan Ensar ve Muhacirler hep bir ağızdan: «îyi şans­lar Allah muhakkak sana bir çıkış yolu gösterecek» dedi­ler.

Onların bu ümitleri beklediklerinden daha kısa bir sürede gerçekleşti. Ebu Beşir gençliğine rağmen çok güçlü bir adamd.'. ve ilk konakta elçinin kılıcını alıp onu öldür­meyi başardı. Bunun üzerine azatlı köle ismi Kevser doğruca Medine'ye kaçtı. Karşı konulmaksızın Mescid'e girdi ve kendini Resuhıllah'ın ayaklarına attı. O yaklaştı­ğında Peygamber (s.a.v.): «Bu adam çok korkunç bir şey görmüş» dedi. Kevser hemen, arkadaşının öldürüldüğünü ve kendisinin de ölümden kurtulduğunu anlattı. O sırada

Ebu Beşir elinde kılıcıyla göründü. «Ey Allah'ın Peygam­beri» dedi, «sen görevini yaptın. Beni onlara gönderdin. Allah da beni serbest bıraktı.» Peygamber (s.a.v.) «Annesi­ne yazık!»[1] dedi. «Savaş için ne güzel bir meşale. Keşke onun yanında başkaları da olsaydı!» Kureyş onun için baş­ka elçiler gönderirse, bir önceki sefer olduğu gibi yine onu teslim etmek zorundaydı. Ancak böyle bir düşünce Ebu Beşir (r.)'in kafasından uzaktı. O öldürdüğü adamm silahlarının, zırhının ve devesinin ganimet olduğunu ve kanına uygun olarak beşe bölünüp paylaştırılması gerekti ğini düşünüyordu. «Eğer böyle yaparsam» dedi, Peygam­ber (s.a.v.): «Onlar beni yeminime uymamakla suçlarlar.» Daha sonra çok korkan Mekkeli azatlı köleye döndü ve «Arkadaşından alman mallar senin kontrolündedir. Bu adamı da, seni gönderen adamlara götür» dedi. Bunu du­yan Kevser sarardı ve «Ey ^Muhammed, ben hayatıma de­ğer veririm. Benim gücüm onun için yeterli değil ve ben iki kişinin yerini tutamam» dedi. Müslümanlar görevlerini yapmışlar fakat Mekke'nin temsilcisi mahkumu götürmek istememişti. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Ebu Beşir'e döndü ve: «Nereye İstersen git» dedi.

Ebu Beşir: «Keşke onun yanında başkaları da olsaydı» sözleri kulaklarında çınlayarak Kızıl Deniz sahillerine doğru gitti. Bu sözlerdeki emir ve tavsiye niteliğini anla­yan tek kişi o değildi. Ömer (r.) de bunu anlamış ve Mek­ke'deki diğer Müslümanlar'a Peygamber (s.a.v.)'in bu söz­lerini ve Ebu Beşir'in nerede olduğu haberini ulaştırmıştı Onun nerede olduğunu Medine'ye gelen dost sahil kabile­lerin birinden haber almıştı. Süheyl'in oğlu Ebu Cendel tr.) yeni koruyucuları tarafından artık sıkı bir şekilde kontrol edilmiyordu. Bir de tüm Mekke'de Müslüman genç­lere edilen dikkat konusunda genel bir yumuşama görülü­yordu. Çünkü Muhammed (s.a.v.), onlar Medine'ye kaçarsa sözünde durup onları geri göndereceğini göstermişti. Bu gevşemeden yararlanan Ebu Cendel ve diğer gençler bir yolunu bulup Ebu Beşir'in yanma kaçtılar. Bunların arasın­da Halid'in kardeşi Velid de vardı. Ebu Beşir onlarla bir­likte Mekke'den Suriye'ye giden kervan yolu üzerindeki stratejik bir noktaya kamp kurdu. Onlar Ebu Beşir tr.)'i lider olarak kabul ediyorlardı. Namazları o kıldırıyor, iba­detleri ve diğer dini konularda ona danışılıyordu. Çünkü onların çoğu yeni Müslüman olmuştu ve birşey bilmiyor­lardı. Kureyşlîler kuzeye giaen yolun tekrar güvenilir hale gelmesine seviniyorlardı. Fakat Ebu Beşir'in kampına yet­miş kadar genç adam katılmıştı ve bunlar kervanlar için tehdit oluşturuyordu. Kureyşliler birçok adam ve malları­nı kaybettikten sonra, Peygamber (s.a.v.)'e bu adamları toplumuna kabul etmesini rica eden bir mektup gönderdi­ler. Onîann geri döndürülmesini istemeyeceklerine de söz verdiler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Ebu Beşir'e ta­raftarlarıyla birlikte Medine'ye gelebileceğini haber veren bir mektup gönderdi. Fakat o sırada genç lider çok hastay­dı ve mektup ona ulaştığında ölümün eşiğindeydi. Mektu­bu okudu ve elleri arasında tutarak öldü. Arkadaşları onun cenaze namazım kıldılar ve onu gömdüler. Gömüldü­ğü yere de bir mescid yaptılar. Daha sonra Peygamber (s a.vJ'Ie buluşmak üzere Medine'ye gittiler[2].

Kayalıklara ulaştıklarında Velid'in devesi tökezledi ve onu yere düşürdü. Velid düşünce parmağını keskin bir kayaya kestirdi. Parmağı alıp fırlatırken şöyle dedi:

«Sen kanayan bir parmaktan başka nesin? Allah yolunda başka hiçbir yara almadın.»

Fakat kesik parmak mikrop kaptı ve Ölümcül bir yara haline geldi. Bununla birlikte Velid (rj ölmeden önce ağabeyi Halid'e onu fslâm'a davet eden bir mektup yazmayî başardı.

O sıralarda Mekke'den sadece bir tek kadın kaçıp Me­dine'ye sığınmıştı. O da Osman'ın üvey kardeşi, yani an­nesi Erva ile Bedir'den dönüşte öldürülen Ukbe'nin kızları olan Ümmü Gülsüm idi. Fakat artık mü'min kadın-lann kâfirlere döndürülm esini yasaklayan bir âyet inmiş­ti. Bu nedenle, iki öz erkek kardeşi Ümmü Gülsüm'ü geri götürmeye geldiklerinde Peygamber (s.a.v.) onu bırakma­dı. Kureyşliler de bunu fazla karşı çıkmadan kabul ettiler. Çünkü anlaşmada kadınlardan hiç bahsedilmiyordu. Daha sonra Zeyd (r.) Zübeyr (r.) ve Abd'ur-Rahman îbn Avf (r.) onunla evlenmek istediler. Peygamber (s.a.v.) ona Zeyd'le evlenmesini tavsiye etti. O da bu tavsiyeyi kabul etti.

Anlaşma yapıldıktan bir ay sonra Aişe (rJ ve babası kısa bir süre sonra sevince neden olacak olan büyük bir üzüntü yaşadılar. Ümmü Ruman (r.) hastalandı ve öldü Onu Baki' mezarlığına gömdüler. Peygamber (s.a.v.) onun cenaze namazını kıldı ve mezarına indi. Onun ölüm habe­ri Mekke'ye ve oğlu Abdu'l-Kâ'be'ye de ulaştı. Bu üzüntü Abdu'l-Kâ'be'ye, uzun süreden beri düşündüğü birşeyi uy­gulama olanağı verdi. Annesinin ölümünden kısa bir süre sonra Medine'ye geldi ve Müslüman oldu. Biat ettiğinde Peygamber (s.a.v.) ona Abdurrahman adını verdi.

Abdurrahman, o dönemde Müslüman olan tek kişi de­ğildi. Haftalar ve aylar geçince Kur'an'm bu anlaşmayı ne­den apaçık bir zafer diye nitelediği açıklığa kavuşuyordu. Artık Mekke'ii ve Medine'Iiler barış içinde buluşup, ser­bestçe birbirleriyle konuşabiliyorlardı*. Anlaşmadan son raki iki yıl boyunca îslâm toplumu iki katma çıktı.

Hacıların dönmesinden kısa bir süre sonra herkesi se­vindiren bir âyet nazil olmuştu:

«Belki Allah, sizlerle onlardan kendilerine karşı düşmanlık bes­lemekte olduklarınız arasında bir sevgi bağı kılar.» (Mvmtahine: 7).

Bu sözler, gün geçtikçe artan ihtidaları kastediyordu. Bazılarına göre de bu âyet Peygamber (s.a.v.) 'le Kureyş li­derlerinden biri arasında gelişen yakın ilişkiyi kastediyordu.

Hudeybiye'den birkaç ay önce Habeşistan'dan Pey-gamber'in kuzeni Ubeydullah İbn Cahş'm Ölüm haberi gel­mişti. O, îslâm'a girmeden önce hristiyandı ve Habeşis­tan'a hicret ettikten kısa bir süre sonra tekrar hristiyan-hğa dönmüştü. Bu, Müslümanlıkta karar kılan ve Ebu Süfyan'ın kızı olan karısı Ümmü Habibe'yi çok üzmüştü Kocasının ölümünden dört ay sonra Peygamber (s.a.v.) Necaşi'ye kendi adına Ümmü Habibe (rJ ile arasında nikâh kıymasını rica etti. Peygamber (s.a.vJ Ümmü Habibe (r ) -ye direkt olarak fikrini sormamıştı. Fakat Ümmü Habıbb (rJ rüyasında kendisine birisinin gelip «mü'minlerin an­nesi» diye hitap ettiğini görmüş ve bunun Peygamber t s a.v.)in eşi olacağına işaret ettiğini tahmin etmişti. Ertcii gün, rüyasını doğrulayan Necaşi'nin teklifini aldı. Bunun üzerine en yakın akrabası olan Halid îbn Said'i vekil ola­rak seçti. Necaşi' de, Cafer (r.)'in de içlerinde bulunduğu bir grup Sahabe huzurunda nikâhı kıydı. Daha sonra Ne caşi, sarayında ilk düğün yemeği verdi ve bütün Müslü­manları davet etti.

Peygamber (s.a.v.) Cafer (rJ'e de artık gelip Medine'­de 3*aşayabüeceklerini bildiren bir mektup gönderdi. Cafer (rJ, hemen yol hazırlıklarına başladı. Necaşi onlara yol­culukta kullanmak üzere iki bot verdi. Ümmü Habibe'nın de onlarla birlikte gitmesine karar verildi. Medine'de de onun için bir ev yapılmaya başlanmıştı.

Necaşi, o dönemde Peygamber'in mektup gönderdiği tek kral değildi. Hendek'te o büyük kayayı parçaladığın­da, ilk vuruşunda ortaya çıkan ışıkla Yemen kalelerini görmüştü. Üçüncü ve son vuruşunda çıkan ışıkla da Me-dain'deki Kisra'nm beyaz sarayını görmüştü. îslâm impa­ratorluğunun ileride*buralara dek yayılacağına işaret eden bu iki ışık arasında bir ilişki vardı. Çünkü Yemen o za­manlar îran kontrolündeydi. Peygamber (s.a.v.) îran kra İma kendi Peygamberliğini ilan eden ve îslâm'a çağıran bir mektup gönderdi. Belki bu mektubu yazarken büyuK ümitleri yoktu. Fakat yine de başka bir girişimde bulun­madan Önce ona seçme hakkı tanımak istemişti.

Bu ûç ışıktan ikincisi ile Suriye kalelerini görmüş ve buradan da İslâm'ın, oralara ve daha da batıya yayılaca­ğını anlamıştı. Bu nedenle İran kiralına yazdığı mektuba benzer bir mektup da Roma İmparatoru Herakliyus'a yaz­dı. Bu mektubu Suriye yöneticisi aracılığıyla gönderdi. Bu­na benzer bir mektup da İskenderiye'ye, Mısır Kralı Mu-kavkıs'a gönderildi.

O sırada Kisra başka kaynaklardan Medine'nin gün geçtikçe güçlenen Arap kralının Peygamber Cs.a.v.) oldu­ğunu iddia ettiğini duymuştu. Bu nedenle Yemen'deki va lisi Bâzân'ı, Muhammed Is.a.vJ'le ilgili ayrıntılı bilgi top laması için görevlendirdi. Bâzân, Medine'ye, etrafı gözle­meleri için iki elçi gönderdi. İki elçi İran'da yaygın olan bir geleneğe uyarak sakallarını traş edip bıyıklarını uzat­mışlardı. Onların görünüşü Peygamber (s.a.v.)'e garip gel­di ve: «Size böyle yapmanızı kim emrediyor?» dedi. Onlar da Kisra'yı kastederek «Rabbimiz» dediler. Peygamber (s.a.v.): «Benim Rabbim, sakalımı uzatmamı ve bıyığımı ki saltmamı emrediyor» dedi. Daha sonra onları, yarın gel­melerini söyleyerek gönderdi. O gece Cebrail geldi ve Pey­gamber (s.a.v.)'e İran'da ayaklanma olduğunu, Kisra'nm öldürülüp yerine oğlunun geçtiğini haber verdi. Elçiler geldiğinde bu haberi onlara ulaştırdı ve onlara bu haberi Yemen valisine ulaştırmalarını emretti. «Ona benim dini­min ve İmparatorluğumun Kisra krallığının ötesine ulaşa­cağım söyle, ona benden bunu ilet: islâm'a gir, sahip oldu­ğun şeylerde seni destekleyeyim ve seni Yemen halkına kral tayin edeyim.»

Elçiler ne düşüneceklerini bilemeden San'a'ya döndü­ler ve mesajı Bâzân'a ulaştırdılar. O «Ne olduğunu göre­ceğiz. Eğer söyledikleri doğruysa o gerçekten Allah'ın gön­derdiği bir Peygamber» dedi. Fakat O, iran'da neler ol­duğunu anlamak üzere bir elçi göndermeye fırsat bulama­dan, yeni Şah olan Siroes'in bir adamı geldi. Yeni Şah'm onlardan bağlılık istediği haberini getirdi. Bâzân ona ce­vap vereceği yerde İslâm'a girdi. Yanındaki iki elçi-ve di­ğer iranlılar da Müslüman,oldular. Daha sonra Medine'ye haber gönderdi, Peygamber (s.a.v.) de ona Yemen'i yö­netme görevini verdi. Bu, Hendek'te gördüğü ilk ışığın va'dinin yerine geldiğini gösteriyordu.

Peygamber (s.a.v.) 'in mektubu Medain'e Kisra'nm ölü­münden sonra ulaştı. Bu nedenle mektubu ondan sonra gelen Şah okudu ve yırttı. Peygamber s.a.v.) bunu haber alınca «Ya Rabbi, aynı şekil de sen de onun krallığını parçala» dedi.

Hacılar döndükten sonraki ilk haftalardan birinde Peygamber'in (s.a.v.) hayatına, şimdiye kadar hiç kullanıl­mayan bir silahla saldırıldı. Arabistan'daki yahudiler ara­sında her nesilde büyücülüğü bilen bir iki kişi olurdu. Bun­lardan biri olan ve bu ilmin kendisi ile birlikte ölmesini İstemeyerek kızlarına da öğreten Lebid adında bir yahudiy-di. Lebid, Peygamber (s.a.vj'e öldürücü bir büyü yapma­sı için büyük bir rüşvet almıştı. Bu amacını yerine getire­bilmesi için onun bir tutam saçına ihtiyacı vardı. Bunu da kızlarından biri, masum bir kişiyi kullanarak elde etti. Labîd saça on bir düğüm attı, kızları da her düğüme bir şey­ler üflediîer. Daha sonra bunu, üstünde polen tozu kılıfla­rı bulunan dişi bir hurma filizine bağladı ve derin bir ku­yuya attı. Büyü ancak düğümlerin açılmasıyla çözülebilir­di.

Peygamber (s.a.v.) kısa bir süre sonra bîr şeylerin kö­tüye gittiğini anladı. Bir taraftan hafızası zayıflıyor, diğer taraftan yapmadığı şeyleri yapmış gibi hayal ediyordu. Yamsira çok zayıflamıştı ve' yemek sunulduğunda kendi­sinde yiyebilecek gücü bulamıyordu. Kendini iyileştirmesi için Allah'a dua ediyor ve uykusunda biri başında, diğe­ri ayağında iki kişinin oturduğunu farkediyordu. Peygam­ber (s.a.v.), onlardan birinin diğerine onun hastalığının gerçek sebebini, anlattığını ve kuyunun adını verdiğini duydu1. Uyandığında Cebrail geldi ve rüyasını doğrula­yarak biri beş, biri altı âyetten oluşan iki sure getirdi. Peygamber (s.a.v.) Ali (r.)'yi bu sureleri okuması için kuyuya gönderdi. Her âyette düğümün biri çözüldü ve hepsi çözüldüğünde Peygamber Cs.a.v.) hem madden hem de manen iyileşmişti[3].

Bu surelerden ilki şuydu:

«De ki: Sabahın Rabbine sığınırım,
Yarattığın şeylerin şerrinden,
Karanlığı çöfetügü zaman gecenin şerrinden,
Düğümlere üfleyen kadınların şerrinden,
Ve kased ettiği zaman kasetçinin şerrinden.» (Felak Suresi}

İkincisi ise şöyleydi:

«De ki: insanların Rabbine sığınırım,
insanların mâlikine,
insanların (gerçek) ilahına.
Sinsice kalblere vesvese »f kuşku düşürüp duran, vesveseci-nın şerrinden
Ki o, insanların göğüslerine vesvese verir (içlerine kuşku, ku­runtu fısıldar),
Gerek cinlerden, gerekse İnsanlardan (olan her hannastan Al­lah'a sığınırım» (Nas Sûresi)[4]

Bu sureler Kur'an'm en son sureleridir ve kötülükler­den sakınmak için sürekli okunur.

Peygamber (s.a.v.) o kuyunun doldurulup yanında baş­ka bir kuyunun açılmasını emretti. Kendisine bir rüşvet karşılığında büyü yaptığını itiraf eden Labid'e haber gön­derdi, fakat ona karşı bir girişimde bulunmadı.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] 'Bu adam o kadar ateşli ki, yakında annesi onun yasını tu­tacak» anlamına gelen bir deyim.
[2] W. 624-9; B. LIV, I. I. 751-3
[3] Beyzavi'nin Felak suresi tefsiri.
[4] (Nas). Bazı alimlere göre bu iki sure bu olay için inmemiş, fakat Peygamber'e daha önceden Mekke'de iken (Hicretten önce) indirilmiştir.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 80 mesaj ]  Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Google [Bot] ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye