Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 80 mesaj ]  Sayfaya git 1, 2, 3, 4, 5 ... 8  Sonraki
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 14.12.10, 17:08 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYAT)

Ebubekir Siraceddin rh.a

(Martin Lings)


***

İçindekiler


1. Allah'ın Evi

Büyük Bîr Kayıp

Vadideki Kureyş

Bir Kaybın Tekrar Bulunuşu

Bir Oğul Kurban Etmeye İçilen And

Bir Peygambere Duyulan İhtiyaç

Fîl Yılı

Çöl

İkî Kayıp

Rahip Bahira

Hılfül-Füdul

Evlilik Önerileri

Yuva

Ka’be’nin Yeniden İnşası

İlk Vahiy

Namaz

Aileni Uyarıp Korkut

Kureyş Karşı Çıkıyor

Evs Ve Hazreç

Ebu Cehil Ve Hamza

Kureyş'in Teklifleri Ve İsteklebî

Kureyşin Îleri Gelenleri

Korku Ve Ümit

Ailelerde Bölünmeler

Es-Saa (Kıyamet)

Üç Soru

Habeşistan

Ömer

Boykot Ve Kaldırılışı

Cennet Ve Ebedîyyet

Hüzün Yılı

Senin Yüzünün Nuru

Hüzün Yılından Sonra

Yesrib’in Cevabî

Göçler

Bîr Suikast

Hicret

Medine'ye Giriş

Ahenk Ve Uyuşmazlık

Yenî Yuva

Savaşa Başlangıç

Bedîr'e Doğru

Bedîr Savaşı

Yenilenlerin Geri Dönüşü

Esirler

Beni Kaynuka

Ölümler Ve Evlilikler

Düzensiz Saldırılar

Savaş Hazırlıkları

Uhud'a Yürüyüş

Uhud Savaşı

Întîkam

Şehitlerin Gömülmesi

Uhud'dan Sonra

İntikam Kurbanları

Benî Nadir

Savaş Ve Barış

Hendek

Kuşatma

Benî Kurayza

Kuşatmadan Sonra

Münafıklar

Gerdanlık

Îftîra

Kureyşin Yaşadığı İkilem

Apaçık Bir Zafer

Hudeybîye'den Sonra

Hayber

En Çok Sevdiğin Kim?

Hayber'den Sonra

Umre Ve Sonrası

Ölümler Ve Bîr Doğum Va'dî

Anlaşmanın Bozulması

Mekke'nin Fethî

Huneyn Savaşı Ve Taîf Kuşatması

Uzlaşmalar

Zaferden Sonra

Tebük

Tebük'ten Sonra

Dereceler

Gelecek

Veda Haccı

Seçim

Cenazenin Gömülmesi Ve Hilafet


En son muhammedi tarafından 03.02.11, 16:21 tarihinde düzenlendi, toplamda 5 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 14.12.10, 17:10 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
HZ. MUHAMMED’İN HAYATI

1. ALLAH'IN EVİ


Yaratılış kitabı (Tekvin) bize ibrahim'in çocuksuz olduğunu, çocuk sahibi olmaktan ümit kestiğini ve Tanrı'nın, çadırındaki İbrahim'e şöyle seslendiğini söyler: "Şimdi gök­lere bak ve sayabilirsen gökteki yıldızları say." İbrahim gözlerini yıldızlara çevirdi ve şöyle bir ses duydu: «Senin soyun da aynı şekilde çoğalacak» (Tekvin: 15:S).

Karısı Sara yetmişaltı, İbrahim ise seksenbeş yaşın­da idi; karısı İbrahim'e Hacer adında Mısır'a bir cariyeyi ikinci karısı olması için verdi. Fakat hanımla cari­ye arasında geçimsizlik ortaya çıktı. Hacer, Sara'nın kız­gınlığından kaçtı ve üzüntü içinde Allah'a yalvardı. Allah ona Melek'le bir mesaj gönderdi: "Senin soyunu o kadar çoğaltacağım ki onu saymak mümkün olmayacak." Melek ona şunları söyledi: «İşte, bir çocuğun olacak, bir erkek çocuğu dünyaya getireceksin ve adını İsmail koyacaksın; çünkü Allah senin kederini işitti.» (Tekvin: 16: 10-11). Son­ra Hacer, İbrahim ve Sara'nın yanına döndü ve onlara Me­leğin söylediklerini haber verdi; çocuk doğduğunda, İbra­him ona «Tanrı işitir» anlamındaki İsmail adını koydu.

Çocuk onüç yaşına geldiğinde, İbrahim yüz, Sara ise doksan yaşındaydı; Tanrı tekrar İbrahim'e seslendi ve Sara'nın bir erkek çocuğu dünyaya getireceğini, adını İshak koymasını söyledi. Büyük oğlunun Allah katında gözden düşeceğinden korkan İbrahim Allah'a yalvardı: "İsmail se­nin katında yaşamaya devam etsin" Allah ona şöyle cevap verdi: "İsmail'le ilgili söylediklerini duydum. Üzülme, selâmım onun üzerine olsun... Ben onu büyük bir millet yapacağım. Fakat benim ahdim (sözüm), Sara'nın gelecek yıl bu vakitte dünyaya getireceği İshak ile yerine gelecek."(Tekvin: 17:20-1).

Sara, İshak'ı dünyaya getirdi ve onu kendisi emzirdi. İshak sütten kesildiğinde, İbrahim'e artık Hacer ve İsma­il'in kendi evlerinde kalmasına gerek kalmadığını söyledi. İbrahim, İsmail'i çok sevdiği için buna üzüldü. Fakat Tan­rı tekrar İbrahim'e seslendi ve Sara'nın teklifine uyma­sını ve üzûlmemesini söyledi; ve İsmail'in korunanlardan olacağını tekrarladı.

İbrahim bir değil, iki büyük milletin atası olacaktı -iki büyük millet, yani, iki rehber güç, yeryüzünde Tanrı'nın emirlerini yerine getirecek olan iki araç, çünkü Allah sö­zünden dönmez ve Allah katında Ruh ululuğundan baş­ka büyüktük yoktur. İbrahim, beraber akmaması gereken, herbirinin kendi yolunda gitmesi gereken iki ruhsal akarsunun kaynağı olacaktı; O, İsmail ve Hacer'i güvenlikle­rinden emin olarak Allah'a ve Onun meleklerine emanet etti.

İki ruhsal akarsu, iki din, Tann'nın yarattığı iki fark­lı alem; iki daire, yani iki merkez. Bir yer insanlar seçtiği için değil, Sema'da seçildiği için kutsal olur. İbrahim'in çevresinde ise iki kutsal yer vardı: Birisi yakında idi, di­ğerinden ise İbrahim'in henüz haberi yoktu. İşte Hacer ve İsmail, Arabistan çöllerinde, Kenan illerinin kırk günlük deve yolu güneyinde yer alacak olan bu ikinci kutsal yere yönlendirilmişlerdi. Vadinin ismi Bekke idi. Bazıları bu adın vadinin darlığı nedeniyle verildiğini söyler: her ta­rafı tepelerle kaplıdır, sadece üç çıkışı vardır, biri kuzeye, biri güneye, diğeri ise batıda Kızıl Deniz'e açılır ve kıyıya elli mil uzaklıktadır. Kitaplar, Hacer ve İsmail'in Bekke'ye nasıl ulaştığı hakkında bilgi vermiyor, kervan yolcuları­nın yardımıyla ulaşmış olmalılar, çünkü vadi büyük kervan yollarından birinin üzerindedir. Bu yol, Güney Arabis­tan'dan Akdeniz'e götürülen güzel kokular ve parfümlerin taşındığı yol olduğu için bazen «misk yolu» diye de adlandırılır. Hacer'le İsmail vadiye vardıklarında, herhal­de, kervandan ayrılmışlardır. Ana-oğul susuzluktan kav­rulmaya başladıklarında, Hacer oğlunun ölmesinden kork­tu. Atalarının geleneklerine göre, İsmail yattığı yerden Tanrı'ya yalvardı ve annesi biraz ötedeki taşın üstüne çı­kıp, yardım gelip gelmediğini araştırdı. Kimseyi göreme­yince karşıdaki yüksek tepeye kadar koştu, fakat yine kim­seyi göremedi. Yarı çılgın bir halde iki nokta arasından yedi kez geçti, yedincisinde dinlenmek İçin kayanın üstü­ne oturduğu sırada melek geldi. Tekvin'e göre Melek şöy­le dedi:.

«Tanrı çocuğun sesini duydu" ve Tanrı'nın Meleği gök­ten Hacer'e seslendi ve şöyle dedi: "Hacer, seni üzen ne? Korkma, çünkü Tanrı, yatan çocuğun sesini duydu. Kalk ve çocuğu kaldır, kucağına al. çünkü onu büyük bir mil­let yapacağım. Tanrı onun gözlerini açtı ve o kaynayan bir su gördü.» (Tekvin, 21: 17-20).

Allah, İsmail'in, topuğunun olduğu yerden bir su kay­nağı fışkırttı. Bundan sonra vadi, suyunun bolluğu ve gü­zelliği nedeniyle kervanların konak yeri oldu ve kaynak "Zemzem" adını aldı.

Tekvin, İbrahim'in diğer kolunun kitabı değil, İshak ve soyundan gelenlerin kitabıdır. İsmail'le ilgili şunları ya­zar: «Ve Tanrı çocukla beraberdi, çocuk vahşi doğanın içinde büyüdü, yaşadı ve bir okçu oldu.» (Tekvin). Bundan sonra İsmail'den çok az bahseder, sadece İsmail ve İshak'ın babalarını Hebran'da beraber gömdüklerini ve birkaç yıl sonra Esau'nun kuzeniyle, yeni İsmail'in kızıyla evlen­diğini yazarken İsmail'in adı geçer. Fakat Mezmur'da, «Ey Mihmandarların Rabbi, senin barınakların: (tapınakların) ne güzeldir» adlı bölümü açarken İsmail ve annesinden ve Zemzem'in onların vadiden geçmesi nedeniyle çıktığından bahsedilir: «Mübarek olanlar, gücünü senden alan, Bekke vadisinden geçip, orayı bir su kaynağı yapanların yo­luna olan ve onları kalbinde taşıyanlardır.» (Mezmur; 84-5-6).

İsmail ve Hacer gittikleri yere ulaştıklarında, İbrahim'­in daha yetmişbeş yıllık ömrü vardı ve oğlunu o kutsal yerde ziyaret etti. Kur'an bize, Allah'ın İbrahim'e İsmail'le birlikte Zemzem kuyusunun yakınına inşa edecekleri ma­bedin yerini gösterdiğini söyler (Hacc: 26); nasıl yapacak­ları da onlara bildirilmişti. Bu mabede, şekil olarak «küp» e benzediği için Kâ'be adı verilir; dört köşesi, pusulanın dört yönüne göredir. Fakat bu kutsal yerdeki en kutsal nesne, yeryüzüne indiğinden beri Ebu Kubeys tepesinde bulun­duğu ve oradan bir Melek tarafından İbrahim'e getirildiği söylenen semavi bir taştır. "O, Cennet'ten yeryüzüne süt­ten beyaz bir halde indi, fakat Ademoğlunun günahları onu kararttı." [1]

Bu karataşı, Kâ'be'nin doğu köşesine yerleştirdiler; mabedin yapımı bittiğinde Allah tekrar İbrahim'e seslendi ve ona Bekke'ye, veya da­ha sonra adlandırıldığı gibi Mekke'ye Hac geleneğini kur­masını emretti:
«Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz tut. İnsanlar içinde Haccı duyur; gerek yaya, gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler.» (Hacc: 26-27).

Hacer, İbrahim'e Bekke'ye ilk geldiği günkü yardım arama çabalarından bahsetti. O da Hacer'in geçtiği iki nok­ta olan Safa ile Merve tepeleri arasından Hacıların yedi defa geçmelerini Haccın gereklerinden birisi yaptı.

Daha sonra İbrahim, büyük bir olasılıkla Kenan'da, etrafındaki geniş otlaklara, buğday ve arpa tarlalarına ba­karak şöyle dua etti:

«Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram(kutlu ve korunmuş ev)'da ekini olmayan bir vadi­ye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım). Böyle Sen, insanların bir kısmının kalblerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler.» (İbrahim. 37)[2].


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Hadis: Tir. VII, 49.

[2] Kitapta kullanılan ayet meallerinde Ali Bulaç, Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Anlamı (Meal ve Sözlük) Pınar Yayınları, İst. 1983 meali esas alınmıştır. (çeviren)


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 15.12.10, 14:48 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
2. BÜYÜK BİR KAYIP


İbrahim'in duası kabul oldu. Arabistan'dan ve daha uzaklardan gelen hacılar tarafından getirilen zenginlikler Mekke'yi doldurdu. Büyük Hac yılda bir kez yapılıyordu; fakat: Kâ'be, Umre yapılarak yılın istenilen zamanında zi­yaret edilebilirdi; bu ib? d etler, ibrahim ve İsmail'in koy­duğu kurallara göre şevk ve bağlılık içinde yapılmaya de­vam ediyordu. İshak'ın soyundan gelenler de, Kâ'be'yi İb­rahim tarafından yapılan kutsal bir tapınak olarak ziya­ret ediyorlardı. Bu onlar için Tanrı'nın var olan mabed-lerinden sadece biri idi. Fakat yüzyıllar geçtikçe tek Tan­rı'ya olan ibadetin saflığı bozulmaya ve kirlenmeye baş­ladı. İsmail'in soyundan gelenler, Mekke vadisine sığma­yacak kadar çoğaldılar; uzaklara göç edenler bu kutsal tapınaktan taşlar alıp, Kâ'be adına onlara saygı göster* diler. Daha sonraları, komşu putperest toplulukların etki­siyle bu taşlara putlar da eklendi; ve sonunda hacılar bu putları Mekke'ye de taşımaya başladılar. Bu putlar Kâ'be'-nin içine kondu, işte o zaman yahudiler İbrahim'in tapma­ğını ziyaret etmeye başladılar1.

Putperestler, putlarının Tanrı ile insan arasında ara­cılık yaptığını savunuyorlardı. Bu nedenle, Tanrı ile olan ilişkileri günden güne azaldı ve Tanrı onların hayatından uzaklaştıkça, Ahiret'e olan inançları zayıfladı, sonunda çocuğu ölümden sonraki yaşama inanmamaya başladılar. Fa­kat gerçeği görebilenler için, onların Hak yoldan saptığını gösterir birçok delil vardı: artık Zemzem kuyusuna önem vermiyorlardı, nerede olduğunu bile unutmuşlardı. Bunun asıl sorumlusu Yemen'den gelen Cürhümilerdi. Onlar Mek­ke'nin yöneticiliği görevini üstlenmiş, İbrahim'in soyundan gelenler de bunu kabullenmişlerdi, çünkü ismail'in ikinci karısı bir Cürhümi idi. Fakat Cürhümiler her türlü ada­letsizliği uygulamaya başladığında diğer kabileler onları Mekke'den kovdular. Cürhümiler ayrılmadan önce Zemzem kuyusunu doldurdular ve üstünü örttüler. Şüphesiz bunu intikam almak için kinlerinden yaptılar, fakat yıllardan beri hacıların Kâ'be'ye getirdiği mücevherleri, geri dönüp zengin olmak için kuyuya gömdükleri ve üstünü kumla kapladıkları da olasıdır.

Onların görevini, yanı Mekke'nin yöneticiliğini Huzaa kabilesi üstlendi. Bu kabile İsmail'in soyundan gelen, Ye-men'A göç eden, daha sonra tekrar kuzeye dönen bir Arap kabilesidir. Fakat Huzaa da, atalarına verilen bu harika suyun kaynağını araştırmadı. Çünkü o günlerde, Mekke'­de başka kuyular kazılmış ve Tanrı'nın bu hediyesi bir ih­tiyaç olmaktan çıkmış, Kutsal Kuyu yarı unutulmuş bir hatıra olarak kalmıştı.

O halde Cürhürmlerin suçuna Huzaa'lar da ortak ol­muşlardır. Onlar diğer yönlerden de suçludurlar onların bir şefi, Suriye'den dönerken Moabi'lerden, putlarından bi­rini vermelerini istedi. Ona Hubel'i verdiler. Beraberinde Mekke'ye getirdiği Hubel, Kâ'be'ye kondu ve Mekke'nin baş putu oldu.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 15.12.10, 14:48 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
3. VADİDEKÎ KUREYŞ


İbrahim'in soyundan gelen en güçlü arap kavimlerin­den biri de Kureyş idi; ve İsa'dan yaklaşık dört yüz yıl sonra, Kureyş'ten Kusayy, Huzaa'nın lideri Huleyl'in kızı ile evlendi. Huleyl, damadını kendi oğullarma tercih etti; çünkü Kusayy ammanmın araplan arasında sivrilmiş bir şahsiyetti. Huleyl'in ölümünden sonra, şiddetli bir çarpış-ma oldu ve sonunda Mekke'nin yöneticiliği ve Kabe'nin ko­ruyuculuğu Kusayy'a verildi.

Bunun üzerine Kusayy yalan akrabaları olan Kureyşlileri –kardeşi Zühre, amcası Teym, diğer bir amcasının oğ­lu olan Mahzum ve daha uzak olan bir kaç kuzenini- va­diye getirdi ve Mabed'in yakınma yerleştirdi. Bunlar ve yakınları Vadi Kureyşleri, Kusay'ın daha uzak akrabaları olan ve çevredeki tepelerde yerleşmiş olanlar İse civar Ku­reyşleri olarak tanınır. Kusayy bu iki kabileyi de kral gibi yönetiyor ve vergi alıyordu, bu parayla da kendilerini besleyemeyecek kadar fakır olan hacıları doyururdu. Bu zamana kadar Mabed'in koruyucuları onun çevresinde ça­dırlarda kalıyorlardı. Fakat Kusayy onlara, kendilerine ev­ler yapmalarını söyledi, kendisi de Daru'n-Nedve adıyla tanınan geniş bir ev yaptı.

Herşey ahenkliydi, fakat karışıklıklar çıkmak Üzere idi. Kusayy soyunun belirgin özelliklerinden biri de her ne­silde bir tek seçkin kişinin tüm kavme hükmetmesi idi Kusayy'ın dört oğlundan en şerefli ve tanınmış olanı Abdu'1-Menaf ti. Fakat Kusay, en büyük oğlu Abdu'd-Dar'ı. içlerinde en az yetenekli olmasına rağmen diğerlerine ter­cih etti ve ölümünden kısa bir süre önce ona şunları söyle­di: «Oğlum, insanlar, onları senden daha şerefli kabul etseler de, seni onların seviyesine çıkaracağım. Sen açma­dıkça Ka'be'ye kimse giremeyecek. Kureyş'in savaş san­cağı senin ellerinde olacak, sen izin vermedikçe hiçbir ha­cı Mekke'de içecek su bulamayacak, sen vermedikçe hiç­bir yiyecek bulamayacak, Kureyş senin evinden başka yer­de bir meselede anlatamayacak.[1]Kendi hak ve güçleri­nin tümüyle birlikte Darün-Nedve'nin sahipliğini de ona verdi.

Evlada yakışır bir şekilde Abdu'l-Menaf, babasının di­leklerini tartışmasız kabul etti; fakat bir sonraki nesilde Kureyş'in yansı, gününün en ileri gelen adamı olan Ab-du'L-Menafın oğlu Hagim'in etrafında toplandılar ve hak­ların Abdu'd-Dar sülalesinden Hasim'in kendi sülalesi­ne aktarılmasını istediler. Haşim ve kardeşlerini destek­leyenler Zühre ve Teymin torunları ve en yaşlı grup ha­riç tüm Kusayy soyundan gelenlerdi. Mahzum'un soyun­dan gelenler ve diğer uzak kuzenler hakların Abdu'd-Dar'-da kalmam gerektiğini savundular. Duygular o kadar şid­detlendi ki Abdu'l-Menaf soyundan bir grup kadın bir kâ­se güzel koku getirip, Ka'be'nin yanına koydular; Haşim, kardeşleri ve diğer taraftarları ellerini bu kaseye daldı­rıp, birbirlerini bırakmayacaklarına dair and içtiler ve bu anlaşmayı teyid etmek için kokulu ellerini Kabe'nin taş­larına sürttüler. İşte bu grup güzel kokanlar diye anıldı. Abdu'd-Dar'ın taraftarları da birleşme andı içtiler ve on­lara da Müttefikler adı verildi. Şiddet ve savaş sadece Mabed'İn içinde değil Mekke'yi çevreleyen büyük bir daire içinde de yasaktı. İki grup, bir anlaşmazlık çıktığın savaş etmek için bu kutsal yerden milierce uzağa gitmek zo­rundaydılar. Sonunda Abdu'LMenaf oğullarının vergi top­lama ve hacılara yiyecek ve su sağlama haklarını alma­sına, Abdu'd-Dar oğullarının ise Ka'be'nin anahtarlarına ve diğer haklara sahip olmasına ve onların evinin yine top­lanma yeri (Darü'n-Nedve) olarak devam etmesine karar verildi.

Haşim'in kardeşleri, hacılara hizmet görevini Haşim'e verdiler. Hac zamanı yaklaştığında Haşim mecliste kalkar ve şöyle derdi: «Ey Kureyşliler, siz Allah'ın komşularısı­nız, O'nun evinin yakınlarısınız, işte bu bayramda Tanrı'-ran ziyaretçileri, hacılar O'nun evine geliyor. Onlar Allah'­ın misafirleridir ve hiçbir* misafir O'nun misafirleri kadar cömertlik beklemez. Eğer benim kendi zenginliğim yetse idi, bu yükü size yüklemezdim.»

Haşim hem Arabistan içinde, hem de dışında şeref ka­zandı. Mekke'den kalkan iki büyük kervanı, Yemen'e gi­den kış kervanını ve kuzey-baü Arabistan'a, oradan Ro­ma İmparatorluğunun bir bölümü olarak Bizans yöneti­minde olan Suriye ve Filistin'e giden Yaz kervanını o dü­zenlemiştir. İki kervan da eski «misk yolu» üzerinden ge­çerdi ve yaz kervanının en önemli duraklarından biri ve ilk durağı, kuzeytte Mekke'den onblr günlük deve yolu uzak­lıktaki Yesrid vahası İdi. Bu vahada bir zamanlar sadece yahudiler hüküm sürüyordu, fakat daha sonra Güney Ara­bistan'dan bir kavim onları yönetmeye başladı. Yahudiler, toplumun genel yaşamında rol almaya ve kendi dinlerini koruyarak zenginlik içinde yaşamaya devam ettiler. Yes-rib'deki Araplara gelince, onlar ana-erkil gelenekleri de­vam ettiriyorlardı. Atalarından bir kadının ölümünden son­ra Kayle'nin çocukları adını aldılar, fakat Kayle'den son­ra kabile, oğullan Evs ve Hazreç arasında ikiye ayrıldı.

Hazreç'in en etkili kadınlarından biri. Neccar sülale­sinden Amr'ın kızı Selma idi. Haşim onunla evlenmek is­tedi. Selma, kendisiyle ilgili İslerin kontrolünün kendisin­de olmasını şart koşarak teklifi kabul etti ve ayrıca bir erkek çocuk dünyaya getirdiğinde en azından on dört yaşına dek Yesrib'de büyütmeyi şart koştu. Haşim bu şartları kabul etti, çünkü /eni gelenler için daha tehlikeli olan va­ha humması sayılmazsa, Yesrib'in iklimi Mekke'den daha sağlıklıydı. Bundan başka Haşim sık sık Suriye'ye gidiyor­du. Gerek oraya giderken, gerekse dönüşte Selma ve oğlu­nun yanında kalabilirdi. Fakat Haşîm'in yaşamı uzun sür­medi, seferlerinden birinde Filistin'de, Gazze'de hastalandı ve öldü.

Haşim'in Abdu'ş-Şems ve Muttalib adında iki öz kar­deşi ve Nevfel adında bir üvey kardeşi vardı. Abdu'ş-Şems Yemen'de ve Suriye'de ticaretle meşguldü, Nevfel ise Irak'­ta ticaret yapıyordu. Bu nedenle ikisi de çoğu zaman Mek­ke'den uzakta bulunuyorlardı. Bu ve daha başka sebepler yüzünden, hacılara su verme ve onları beslemek için ver­gi toplama haklarını Haşim'in küçük kardeşi Muttalib al­dı ve kendisinden sonra bu görevleri yüklenebilecek bir kişi düşünmeye başladı. Haşim'in Selma dışındaki diğer eşlerinden üç oğlu vardı. Fakat söylenenlerin tümü doğru ise, bunların hiçbiri -ve Muttalib'in kendi oğullarından hiçbiri- Sehna'nın oğluyla karşılaştırılamazdı. Çok genç ol­masına rağmen Şeybe -annesinin verdiği isim- liderlik için özgün vasıfları göstermeye başlamıştı. Vaha'dan gecen yol­cular onunla ilgili çok mükemmel haberler getiriyorlardı. Sonunda Muttalib onu görmeye gitti; gördükleri onu, Selma'dan yeğenini kendisine emanet etmesini istemeye yö­neltti. Selma oğlunu bırakmak istemiyordu. Şeybe de an­nesinin rızası olmadan onu bırakmayacağını söyledi. Fa­kat Muttalib'in ümidi kırılmamıştı. Mekke'nin anne ve oğu-la Yesrib'in sağlayamayacağı olanaklar sağlayacağını vur-guladı. Kutsal Ev'in bekçileri ve tüm Arabistan'daki Hacc'-în merkezi olan Kureyşliler şerefçe diğer Arap kabilele­rinden üstündüler; büyük bir ihtimalle Şeybe, bir gün ba­basının görevini üstlenecek ve Kureyş'in liderlerinden bi­ri olacaktı. Fakat bunun için Önce kendi halkıyla bütünleş­meliydi. Dışarıdan gelen bir göçmen böyle bir şerefe ta­bii ki hak kazanamazdı. Selma onun öne sürdüğü düşün­celerden çok etkilendi. Eğer oğlu Mekke'ye giderse onu

Mekke'de ziyaret etmesi veya oğlunun onu ziyaret etmesi kolay olacaktı, bu nedenle onun gitmesine izin verdi. Mut-talib yeğenini devesinin arkasına aldı ve yola koyuldu. Mekke'ye giderken yolda onlara rastlayanların, bu yaban­cı genci gördüklerinde «Abdü'l-Muttalib- yani «Muttalib1-in kalesi» dediklerini duydu. O da «bu benim kardeşim Haşîm'in oğludur» diye cevap verdi. Sözlerine karşılık ola-rak verilen selamla birlikteki gülümseme, şehirde ağızdan agıza dolaşacak olan genç adamla ilgili haberlerin başlan­gıcıydı; o günden sonra genç, Abdu'l-Muttalib olarak anıldı. Mekke'ye vardıktan kısa bir süre sonra,, babasının hak­ları üzerinde amcası Nevfel'le aralarında anlaşmazlık çık­tı : fakat koruyucu amcasının ve Yesrib'den gelen desteğin yardımıyla Abdu'l-Muttalib haklarını kazanabildi. Mutta-lib'in Yesrib'de verdiği sözlerden de ümit kesmedi. Yıllar sonra Muttalib öldüğünde hiç kimse yeğeninin hacılara yiyecek ve su sağlama hektarını almasına karşı çıkmadı. Onun bu işi becermekte .mcasını ve babasını bile geçtiği söylenirdi.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] «el» takısının kaldırıldığı hitaplar dışında isim el-Muttalıbdir. Fakat bu belirlilik takısı transkripsiyonda zorluk ya­rattığı için, bu ve bunun gibi «el- takısı taşıyan isimlerde hitap halini kullanmayı tercih ettik.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 15.12.10, 14:51 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
4. BİR KAYBIN TEKRAR BULUNUŞU


Kabe'nin kuzey-baü yönüne bitişik, alçak, yarı daire­sel bir duvarla çevrilmiş bir bölüm vardır. Duvarın iki ucu Ka'be'nin kuzey ve batı köşelerine birleşemeyecek ka­dar kısadır ve bu da hacılara geçiş sağlar. Fakat hacıların çoğu tavaflarını bu noktada geniş alırlar ve duvarın dı­şından tavaf ederler. Bu duvarın bulunduğu yer Hicr-i İs­mail adını alır, çünkü İsmail ve Hacer'in mezarları onu kaplayan kayaların altındadır.

Abdul-Muttalib, Ka'be'ye yakın olmayı o denli se­viyordu ki bazen Hicr*e bir şilte serilmesini emrediyordu. Bir gece orada uyurken bir gölge geldi, ona: «Tatlı ber­raklığı kazıp çıkar» dedi. -Tatlı berraklık nedir?» diye sor­du, fakat o sırada gölge kayboldu. Buna rağmen uyandı­ğında ruhunda bir hafiflik ve mutluluk duydu, bu neden­le ertesi geceyi de orada geçirmeye karar verdi. Ziyaretçi tekrar geldi ve: «Hayrı kaz» dedi. Fakat Abdu'l-Muttalib yine sorusuna cevap alamadı. Üçüncü gece ona şöyle söy­lendi: «Saklanmış hazineleri kaz». Abdu'l-Muttalib'in onla­rın ne olduğunu sorması üzerine yine konuşan yok oldu. Fakat dördüncü gece emir; «Zemzemi kaz» idi; ve bu kez «Zemzem nedir?» sorusuna konuşan şu cevâbı verdi:

«Onu kaz, pişman olmayacaksın,Çünkü o mirastır Senin büyük atalarından O hiçbir zaman kurumaz. Ve tüm Hacıları sulamana yeter.»

Daha sonra konuşan ona kan, gübre, karınca yuvası ve gagalı kuzgûnî kuşların bulunduğu bir yer aramasını söyledi. Ona «Allah'ın hacılarını tüm hac boyunca su­layacak temiz akan su için- dua etmesi söylendi.1

Güneş doğarken, Abdu'l-Muttalib kalktı ve Irakî köşe adı verilen Kâ'be'nin kuzey köşesinden Hicri terketti. Ku-zey-batı duvarı boyunca diğer köşedeki Kâ'be'nin kapısı­na doğru yürüdü; bir kaç adım gittikten sonra durdu, do­ğu köşesindeki Hacerü'l-Esved*i (Kara Taş) öptü. Oradan tavafa başladı, tekrar Iraki Köşe'den Hicr'e, oradan batı köşesine -Suriye Köşesi- oradan da güneydeki Yemen kö­şesine gitti. İbrahim'in soyundan gelenler, tshakoğuilari olsun, îsmailoğuliarı olsun mabedi güneşin tersi yönünde tavaf ederler. Yemen köşesinden Hacerü'l-Esved'e doğru yürüdüğünde, Ebu Kubays tepesini ve sarı ışıkta kesin çiz­gileriyle belli olan diğer tepeleri görebiliyordu. Mabed'in etrafında yedi kez döndü. Her dönüşünde ışık daha par-laklaşıyordu, çünkü Arabi? -an'da alacakaranlık ile şafağın arası çok kısadır. Tavafı tamamladıktan sonra Hacerü'1-Es-ved'den Kâ'be'nin kapısına gitti, kilide asılı olan metal hal­kayı tutarak, kendisine öğretilen duayı okudu.

Yakınında, kumun üstünde kanat ve kuş sesleri duy­du. Bir başka kuş daha göründü. Abdu'l-Muttalib ibade­tini bitirip, kuşların kapının karşısında yaklaşık yüzyıldan beri duran kayalara doğru ilerleyişlerini seyretti. Bu 'ka­yalar put olarak kabul edilmişti ve Kureyşliler kurbanla­rını bu iki kaya arasında kesiyorlardı. Kuşlar gibi Abdu'l-Muttalib de kayaların arasında kan olduğunu biliyordu. Gübre de vardı. Oraya yaklaştığında bir karınca yuvasının da varolduğunu gördü.

Eve gitti ve biri oğhı Haşim, biri de kendisi için iki kazma aldj. Kazma sesleri ve garib görüntü -çünkü bura­sı her taraftan rahatlıkla görülebilirdi- kalabalığı onların yanına çekti; Abdu'l-Muttalib'e duyulan büyük saygıya rağmen, kurbanların kesildiği bu putların dibini kazmanın

(D I.I., 93.

hürmetsizlik olduğunu ve Abdu'l-MuttaÜb'in kazmayı bı­rakmasını söyleyenler çıktı. O durmayacağını, Haris'e ar­kasında bekleyip kimsenin müdahale etmesine izin verme­mesini söyledi.

Bu heyecanlı ve sihirli bir andı. Sonuç güzel çıkmaya­bilirdi. Fakat iki Haşimî kararlı ve birlik içindeydiler, sey­redenler ise şaşkınlık içindeydi, isaf ve Naile adındaki bu iki put Mekke putları arasında yüksek bir yere sahip de­ğildi, hatta onların Kâ'be'yi pislettikleri için taşa çevril­miş Cürhümi bir kadınla bir erkek olduğu bile söyleni­yordu. Bu nedenle Abdul-Muttalib'i durdurmak için hiç bir aktif hareket meydana gelmedi; o kuyuyu kaplayan kayayla karşılaşıp, Tann'ya şükrettiği sırada, kalabalığın bir kısmı oradan ayrılmak üzereydi. Kalabalık tekrar top­landı ve çoğaldı; o, Cürhümilerin gömdüğü hazineleri çı­karırken herkes bunlar üzerinde kendine bir pay çıkarma­ya çalışıyordu. Abdu'l-Muttalib, bu hazinelerin kendisine mi, topluluğa mı, yoksa Kâ'be'ye mi kalacağı konusunda kur'a çekilmesine karar verdi. Bu şüpheli bir şeye karaı vermekte kullanılan usul, kabul edilmiş bir gelenekti. Bu gelenek Kâ'be'de Moabi putu Hut al Önünde ok çekerek uy­gulanıyordu. Bu çekilişte hazinenin bir kısmı Kâ'be'ye, bir kısmı da Abdul-Muttalib'e çıkb ve Kureyş'e hiçbir çey çık­madı. Aynı zamanda Zemzem Üzerindeki kontrolün Haşi-milerde obuasına karar verildi, çünkü hacılara su sağla­mak onların göreviydi.


5. BİR OĞUL KURBAN ETMEYE İÇİLEN AND

Abdul-Muttalib, cömertliği ve akıllılığı ile Kureyş-ten saygı görüyordu. O çok yakışıklı bir adamdı, etkili bir görünüşü vardı. Zengin oluşu da kendini şanslı sayması­nın nedenlerinden biriydi; bütün bunların üstüne Zem-zem'in tekrar inşa edilmesine alet olan seçilmiş kişi ol­ması da ekleniyordu. Bu lütuflan için Allah'a çok min­nettardı; fakat, Zemzem kuyusunu kazmayı durdurması söylendiğinde, ruhu bir takım düşüncelerle sıkılmıştı. Her-şey iyi gitmişti, Allah'a şükür! Fakat daha önce bir oğul sahibi olmanın eksikliğini hiç bu kadar hissetmemişti. Ör­neğin, AbdÜ'ş-Şems kabilesinin başı, kuzeni Umeyye'ye bir çok erkek evlat lutfedilmlşti ve eğer kuyuyu kazan Mah-zum'un reisi Muğire olsaydı, oğullan onun etrafında büyük ve güçlü bir daire oluşturabilirlerdi. Oysa kendisi, birden fazla karısı olmasına rağmen onu destekleyecek bir tek er­kek çocuğa sahipti. Buna alışmıştı; fakat kendisine Zem-zem'i veren Allah onu başka yönlerde de yüceltebilirdi; bu yeni lütfün verdiği şevkle Tanrıya daha fazla erkek ço­cuk vermesi için dua etti. Duasına, eğer O, on evlat ve­rirse ve hepsi de büyüyüp, buluğ çağına gelirse, onlardan birini Kâ'be'de kurban edeceğini de ekledi.

Duası kabul olmuştu; yıllar geçmiş ve dokuz oğlu da­ha olmuştu. O andı içtiğinde, bu, ona çok uzak bir olası­lık gibi görünmüştü. Fakat, Abdullah dışındaki tüm oğul­lan büyüdüğünde, içtiği ant düşüncelerinde yer etmeye başladı. Bütün oğullarıyla iftihar ediyordu, fakat içlerinde en çok Abdullah'ı sevdiği açıktı. Belki Tanrı da bu çocu­ğu seçmiş ve ona bu belirgin güzellik ve iyilikleri vermiş­ti. Belki de onun kurban edilmesini istiyordu. Ne olursa olsun, Abdu'l-Muttalib sözünün eri bir İnsandı, sözünden dönmeyi hiç bir zaman düşünmemişti. O aynı zamanda çok adaletli bir insandı ve sorumluluklarının farkındaydı. Han gi oğlunu kurban edeceğini seçme yükünü kendi üstüne ala­mazdı^ Bu nedenle Abdullah büyüdüğünde, on oğlunu da çevresine topladı ve onlara Tanrı'ya verdiği sözden bahsetti, sözünü yerine getirebilmesi için onlardan yardım istedi Ona boyun eğmekten başka seçenekleri yoktu; babalarının sözü kendi sözleriydi; ve ona ne yapmaları gerektiğini sor­dular. Babaları onlara her birinin bir ok üzerine kendi işa­retlerini koymalarını söyledi. O sırada Kureyşln oklara bakan falcısına Kâ'be'de bulunması için haber göfiderdi. Oğulannı Kutsal Ev'e soktu ve falcıya verdiği sözden bah­setti. Her oğul kendi okunu hazırladı ve Abdu'l-Muttalib, Hubal'ın yanında yerini aldı. Yanında getirdiği büyük bı­çağı .çıkardı ve Allah'a dua etmeye haşladı. Oklar çekil­di, çakan Abdullah'ın okuydu. Babası bir eliyle onu, diğer eliyle de bıçağı tutarak onu kapıya doğru sürükledi, ken­disine düşünme payı bırakmak istemezcesine kurban ede-^ uygun bir yer arıyordu.

Fakat o evindeki kadınları, özellikle de Abdullah'ın an­nesi Fatıma'yı hesaba katmamıştı. Diğer karıları Mekke dışındaki kabilelerdendi, bu nedenle Mekke üzerinde etki­leri çok azdı. Fakat Fatıma, en güçlü kabilelerden biri olan Mahzum lrabilesindendi, yani bir Kureyş'liydi. Bunun ya-nısıra anne tarafından Kusayy'ın oğullarından Abd'a bağ­lıydı. Fatuna'nın tüm ailesi bir yardım gerektiğinde müda­hale edebilecek kadar yakındaydılar. On oğlundan üçü Fa-tıma'dandı: Zübeyr, Ebu Talib ve Abdullah. O aynı zaman­da, kardeşlerine çok bağlı olan Abdu'l-Muttalib'in beş kı­zının da annesi idi. Bu kadınlar boş durmuyordu ve şüp­hesiz kendi oğullarının başına da gelebilecek olan bu teh­like nedeniyle diğer| karıları da Fatıma'nm yanında yer alıyorlardı. ı-

Oklara bakıldıktan sonra büyük bir topluluk fal ok­larının bulunduğu yeri doldurdu. Muttalib ve Abdullah, Kâ'be'nin kapısında ölü gibi renksiz bir halde belirince, Mahzumiler arasından bir mırıltı yükseldi, çünkü kendi kardeşlerinin oğullarından birinin kurban edileceğini an­ladılar. «O bıçakla nereye? diye bir ses yükseldi, halbuki hepsi bu sorunun cevabını biliyordu. Abdu'l-Muttalib et­tiği yeminden bahsetmeye başladı, fakat Mahzum'un şefi Muğire onun sözünü kesti: «Onu kurban etmeyeceksin, onun yerine başka bir şey feda et, Onun bedeli ne kadar çok olursa olsun, tüm Mahzumoğulları kendi mallarını fe­da etmeye hazırdırlar-. Bu zamana kadar Abdullah'ın di­ğer kardeşleri de Ka'be'nin dışına çıkmışlardı. Hiçbiri konuşmamıştı, fakat şimdi babalarına dönüp, kardeşlerini ke­faret karşılığında kurtarması için yalvanyorlardı. Herkes aynı şeyi söylüyor ve Abdu'l-Muttalib de ikna olmak isti­yordu, fakat aklı şüphelerle doluydu. Sonunda Yesrib'de yaşayan akıllı bir kadına, bu durumda kefaretin mümkün olup olmadığını sormaya ve mümkünse nasıl olacağını öğ­renmeye karar verdi.

Abdullah'ı ve bir veya iki oğlunu daha yanma alarak, Abdu'l-Muttalib doğduğu şehre gitti. Orada kadının Yes-rib'in yüz mil güneyinde, yahudilerin yerleştiği Heyber'e gittiğini öğrendi. Bu nedenle yollarına devam ettiler ve kadını buldular. Kadına olayları anlattıklarında, onlara ruhla konuşması gerektiğini ve ertesi günü gelmelerini söy­ledi. Abdu'l-Muttalib Allah'a dua etti, ertesi gün kadın şunları söyledi: «Bana ilham geldi. Sizde kan bedeli ne-dir?» Ona on deve olduğunu söylediler. «Memleketinize dönün ve kurban edeceğiniz adamı bir tarafa, on deveyi bir tarafa koyun ve aralarında kura çekin. Ok adamın aley­hine çıkarsa, on deve daha ekleyin ve tekrar kura çekin. Fal develere çıkıncaya kadar develeri arttırın. Develeri kur­ban edip adamı salıverin- dedi.

Mekke'ye döndüler, Abdullah'ı ve on deveyi Râ*be*nin avlusuna koydular. Abdu'l-Muttalib, Kâbenin içine girdi ve Hubel'in yanında durarak, yaptıklarını kabul etmesi için

Allah'a yalvardı. Okları çektiler ve ok Abdullah'ın aleyhi­ne çaktı. On deve dana eklediler, fakat oklar yine develerin yaşaması, Abdullah'ın kurban edilmesi gerektiğini söylü­yordu. Her seferinde on deve ekleyerek develerin sayısını artırmaya devam ettiler, develerin sayısı yüzü bulunca­ya dek falın sonucu aynı çıktı. Sonunda fal develerin aley­hine döndü. Fakat Abdu'l-Muttalib çok titiz bir insandı: bu kadar büyük karara varmak için bir okun sonucunu yeterli görmedi. Üç kez fal oku çekilmesi üzerinde durdu ve İki kez daha ok çektiler. Her seferinde fal develerin aleyhine çıktı. Sonunda Abdu'l-Muttalib Tann'nın kefare­ti kabul ettiğinden emin oldu ve develer kurban edildi.


6. BİR PEYGAMBERE DUYULAN İHTİYAÇ

Abdu'l-Muttalib hiç bir zaman Hubal'a ibadet etmedi; o hep Tanrı'ya-Allah'a ibadet ederdi- Fakat Moabi putu nesillerden beri Ka'be'nln içindeydi ve tüm mabedlerin en büyüğü olan bu mabedi kaplayan lütuf ve ruhsal etkinin, yani bereket'in cisimleşmiş şeklini temsil ediyordu. Arabis­tan'da başka küçük mabedler de vardı. Bunların en önem. İlleri Hicaz bölgesindeki AH<* kızları» olarak kabul edilen Lat, Uzza ve Menat İdi. Diğer Yesrlb Arapları gibi Abdul-Muttalib de küçüklüğünden beri, vahanın kuze­yinde, Kızıl Deniz'deki Kudayd'da bulunan Menafin ta­pınağına götürülmüştü. Kureyş için bunların en önemlisi, Mekke'nin bir günlük deve yolu güneyinde, Nahle ovasın-dakl Uzza putu idi Bir günlük yol daha gidilirse, Havazin kabilesinden Takıf tarafından yönetilen ve Yeşil Cennet denilen Taife vanlır. Lat «Taiflİ bir kadın» di ve onun pu­tu gösterişli bir tapınağa konmuştu. Bu putun koruyucula­rı oldukları için Takıf ular kendilerini Kureyş'le bir tutar­lardı; Kureyş de Mekke ve Taif i kasdettiklerinde, -iki şe­hir» diyecek kadar Taif i yüceltmisti. -Hicaz'ın Bostanı» denilen Taif1 in verimliliği ve ikliminin güzelliğine rağmen, halkı yine de kuzeydeki boş vadiyi kıskanıyordu Çünkü kendi mabetlerinin, ne kadar yükseltseler de, Allah'ın Evi ile boy ölçüşemeyeceğini biliyorlardı. Tamamen tersi ol-masını, yani kendi tapınaklarının tercih edilmesini de is­temiyorlardı, çünkü onlar da İsmail'in soyundandılar ve

Mekke'yle bir çok bağları vardı. Bu konudaki duyguları çoğunlukla karmaşık ve birbirine karşıt oluyordu. Diğer tarafta Kureyş hiç kimseyi kıskanmıyordu. Dünyanın mer­kezinde yaşadıklarından haberdardılar ve pusulanın her yönünden hacı çekebilecek derecede büyük bir tapınağın sahibi olduklarını biliyorlardı. Onların yapması gereken tek şey kendileriyle diğer kabileler arasında kurulan iyi ilişkiyi bozmamaya çalışmaktı.

Abdu'l-Muttalib'in hacıları Mekke'de ağırlamayla ilgi­li görevleri, onun tüm bunlardan haberdar olmasını sağ­ladı. Onun işlevi kabilelerarası bir işlevdi ve bir noktaya kadar tüm Kureyş tarafından paylaşılıyordu. Hacılara Mek­ke'nin bir ev olduğu hissettirilmeliydi. Onları hoş karşıla­mak, onların ibadet ettikleri şeyleri hoş karşılamak ve be­raberlerinde getirdikleri putlara saygıda kusur etmemek anlamına geliyordu. Putları kabul etmenin ve onların et­kili olduğuna inanmanın tek delili ve meşruiyeti gelenekti: babaları, babalarının babaları ve daha büyük ataları hep öyle yapmıştı. Bununla birlikte, Allah, Abdu'LMuttaUb için büyük bir gerçeklik ifade ediyordu. Şüphesiz O, Kureyş. Huzaa, Havazin ve diğer arap kabilelerindeki çağdaşların­dan daha çok İbrahim'in dinine yakındı.

Fakat İbrahim dinini tam anlamıyla sürdüren bir kaç kişi vardı ve daima olmuştu. Onlar putlara ibadetin gele­neksel olmaktan çok, sonradan ortaya çıkmış bir tehlike (bid'at) olduğu kanaatindeydiler. Hu bel'in, İsrail oğulları­nın altın buzağısından pek farklı olmadığını görebilmek için tarihe bir göz atmak yeterliydi. Kendilerine Hanifler[1] adını veren bu şahısların putlarla hiç ilgisi yoktu ve putları Mekke'yi pisleten ve alçaltan varlıklar olarak görüyorlardı. Taviz vermekten uzak oluşları ve çoğu şeye karşı çıkışları onları Mekke toplumunun dışında kalmaya zorluyordu. Onlara karşı takınılan, tavır, tolerans, saygı ve­ya kötü davranma bir bakıma kişilikleri, bir bakıma da kendilerini korumaya hazır olan kabileler tarafından be­lirleniyordu.

Abdu'l-Muttalib dört tane Hanif tanıyordu ve onların en saygını olan Varaka, Esad kabilesinden ikinci kuzeni Nevfel'in [2]oğlu idi. Varaka Hristiyan olmuştu. O bölgede­ki Hristiyanlar arasında bir peygamberin gelişinin yakın olduğu fikrî yaygındı. Bu inancın bu kadar yayılmasının sebebi ise Doğudaki kiliselerden bazılarının bu inancı des­teklemesi ve astrologlarla, kahinlerin de bu inancı paylaş­masıydı. Yahudilere gelince, onlar da son gelen peygam­berin İsa olduğunu bildikleri için yeni bir peygamberin geleceği konusunda hemfikirdiler. Yahudi alimleri onlara peygamberin çok yakında geleceğini, onun geleceğine de­lalet eden birçok işaretin görüldüğünü ve muhakkak onun seçilmiş kavim olan yahudilerden çıkacağını söylüyorlar­dı. Varaka'nm da içlerinde olduğu bir grup Hristiyan ise bu konuda şüphedeydiler; onlara göre peygamberin Arap olmaması için hiç bir sebep yoktu. Arapların, yahudilerden daha çok peygambere ihtiyaçları vardı, çünkü en azından yahudiler tek Tanrı'ya tapma bakımından İbrahim'in di­nini takip ediyor ve putlara tapmıyorlardı. Arapların bu yalancı tanrılara tapmalarını ise sadece bir peygamber ön­leyebilirdi. Kâ'be'nin içinde ve çevresinde toplam 360 put vardı; bunun yanısıra Mekke'de her evde, evin merkezini oluşturan bir put bulunurdu. Yolculuğa çıkarken ve dö­nüşte yapılan ilk iş, putu okşamak ve ondan yardım dile­mek olurdu. Bu uygulamalar sadece Mekke'ye özgü değil­di, tüm Arabistan'a yayılmıştı. Bazı yerleşik Hristiyan Arap topluluklarının varolduğu da bir gerçekti: Güney'de, Nec-ran ve Yemen'de, Kuzey'de ise Suriye kıyılarında bulunu­yorlardı. Fakat, tüm Akdeniz'i ve Avrupa'yı değiştiren Tan-n'nın son vahyi (İsa), altı yüzyıldan beri Mekke vadisin­deki putperest topluluk üzerinde hiçbir önemli etkiye sa­hip olamamıştı. Hicaz Arapları ve doğusundaki geniş Necd ovasındaki Araplar încillerin mesajına kapalı gibi görünü­yordu.

Kureyş ve diğer putperest kabileler Hristiyanlara düş­man değildiler. Hristiyanlar bazen ibrahim'in Mabed'ini zi­yarete gelirler ve Araplar tarafından diğer hacılar gibi ağırlanırlardı. Hatta bir Hristiyan'ın Ka'be'nin içinde Mer­yem ve İsa portresi boyamasına izin verilmiş, teşvik bile edilmiştir. Fakat bu resim ve diğerleri bir karşıtlık teşkil ediyorlardı, Kureyşliler ise bu karşıtlığa aldırmaz görünü­yorlardı onlar için bu, sadece putlarına iki yeni putun ek­lenmesinden ibaretti.

Kabileslndeki çoğu kişinin aksine Varaka eski kutsal kaynakları okuyabiliyordu. Onlar üzerinde bir araştırma bile yapmıştı. Bu nedenle O, hristiyanlann çoğunlukla Ham­sin yortusunda kutladıkları mucizeye (Pentecost) delalet ettiğini söyledikleri İsa'nın sözlerinden bir kısmının bu an­lamı aştığını ve henüz ortaya çıkmamış bir şeyi kasdettı-ğtoi farkedebiliyordu. Fakat'bu cümlelerin anlamı gizli idi. neye delalet ettiği anlaşılmıyordu: «O hiç bir zaman ken­diliğinden konuşmaz, onun söyledikleri duyduklarından ibarettir.»[3]

Varaka'nın kendine çok yakın olan Kuteyle adında bir kızkardeşi vardı. Çoğunlukla bütün bunları ona. anlatırdı. Onun söyledikleri Kuteyle üzerinde o denli etkili olmuştu ki beklenen peygamber sürekli düşüncelerinde yer ediyor­du. O gerçekten aralarında olabilir miydi?

Develer kurban edilir edilmez, Abdu'l-Muttalib kurtu­lan oğlunu evlendirmeye karar verdi. Biraz araştırdıktan sonra, Kusayy'm kardeşi Zühre'nin torunu olan Vehb'in kı­zı Amine'yi uygun bir eş olarak seçtiler.

Vehb, Zühre kabilesinin şefiydi, fakat birkaç yıl önce ölmüştü. Amine, babasından sonra kabilenin şefi olan er­te) erkek kardeşi Vuheyb'in velayeti altındaydı. Vuheyb'in de evlenecek yaşta Hale adında bir kızı vardı. Abdu'l-Muttalib evlilik kararını onaylatırken Amine[4]yi oğluna, Hale'yi de kendine istedi. Vuheyb de bu anlaşmayı kabul etti ve aynı zamanda yapılacak olan bu çifte düğün için tüm ha­zırlıklar yapıldı. Karar verilen gün Abdul-Muttalİb oğlu­nun elinden tutup Beni Zühre'nin[5] yerleştiği evlere doğru yürümeye başladı. Beni Esad'ın evleri de yol üzerindeydi. O sırada Varaka'mn kardeşi Kuteyle de, bu meşhur düğünü görebilmek için evinin kapısı önünde oturuyordu. Abdu'l-Muttalib o sıra yetmiş yaşlanndaydı, fakat yaşma görft her bakımdan hâlâ genç görünüyordu. Bu çifte damatların ya­vaş yavaş yaklaşması, onların zaten var olan etkileyicilik­lerini artırıyordu. Daha da yaklaştıklarında Kuteyle göz­lerini genç adama dikti. Abdullah güzellikte zamanının Yusuf u gibiydi. Hatta Kureyş'in en yaşlı erkek ve kadın­ları o zamana dek böyle güzel kimse görmediklerini söy­lüyorlardı. O şimdi gençliğinin baharında, yirmi beş yaşın­da idi. Fakat Kuteyle bu kez onun yüzünde başka bir şey­lerin varolduğunu ve ahunda dünyanın ötelerinden gelen bir nur (ışık) parladıgını farkederek şaşırdı. B. Alenen pey­gamber Abdullah olabilir miydi? Yoksa o beklenen pey­gamberin babası mı olacaktı?

Baba-oğul tam onun yanından geçmişlerdi ki «Ey Ab­dullah,» diye bir ses duydular. Babası, sanki onun gidip kuzeniyle konuşmasını İstermiş gibi elini bıraktı. Abdullah, yüzünü Kuteyle'ye çevirdi, kadın ona nereye gittiğini sor­du. Abdullah bir şeyler sakladığı için değil, fakat onun dü­ğüne gittiğini bilmesi gerektiğini düşünerek sadece «Ba­bamla gidiyorum» diye cevap verdi. Kuteyle: «Beni şimdi ve burada al ve benimle evlen, sana yerine kurban edilen develer kadar deve vereceğim.» dedi. Abdullah ise «Babam­la beraberim, onun isteklerinin dışına çıkamam ve onu bı­rakamam» diye cevap verdi."[6].

Evlilikler planlandığı gibi yapıldı ve iki çift birkaç gün Vuheyb'in evinde kaldılar. Bu sırada Abdullah, kendi evin­den birşeyler almak üzere yola çıkmıştı, yine Varaka'mn kardeşi Kuteyle'ye rastladı. Kadının gözleri yüzünü öyle araştırır bakışlarla tarıyordu ki, konuşmasını bekler bir şekilde yanında durdu. Kadın bir şey söylemeyince, bir gün önce söylediklerini neden tekrarlamadığını sordu. Kuteyle şu cevabı verdi: «Dün yüzünde varolan ışık bugün yok. Bugün benim senden istediklerimi bana veremezsin.» .

Evlenmelerin meydana geldiği yıl MS. 569 idi. Bunu takip eden yıl Fil yılı olarak bilinir ve birden fazla sebep nedeniyle önem taşır.





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Hanif kelimesi (çoğulu hunefa) «Ortodoks» anlamım taşır. Bak. K. VI, 161. Yazar M. Ungs, Hanif terimini her ne ka­dar Ortodoks'tuk olarak tarif ediyorsa da, gerçekte asıl an­lamı Hak dine eğilim, tevhid dini, muvahhid olmak veya Allah'ı birleyen, bir tanıyan demektir. (İnsan

[2] Haşim'in kardeşi Nevfel'le karıştırılmamalı dır.

[3] St John, 16: 13.

[4] Zühre oğulları onun soyundan gelenler). Bent,' İbn'in çoğu­ludur.

[5] M., 101. 30

[6] IX, 100


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 16.12.10, 16:17 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
7. FÎL YILI


O yıllarda Yemen, Habeşistan'ın yönetimindeydi. Ve Ebrehe admda bir Habeş'lî tarafından yönetiliyordu. Ebre-he, San'a'da bütün Arabistan'ın hac yeri olarak Mekke'den daha ileri olmasını istediği büyük bir katedral yaptırdı. Bu katedral için Saba melikesinin terkedilmiş sarayların­dan mermerler getirtti, altından haçlar, fildişi ve abanoz­dan minberler yaptırttı ve Necaşiye şunları yazdı: «Kralım, sîzden önce hiç bir krala nasip olmayan bir kilise yaptır­dım sizi ve tüm Arapları bu kiliseye haccetmeye razı ede­ne kadar uğraşacağım.» Bu dileğini gizli de tutmuyordu, bu nedenle Hicaz ve Necd Arapları arasında büyük bir gerginlik ortaya çıkmıştı. Sonunda Kureyş'e yakın kabile­lerden biri olan Kinane'li bir adam San'a'ya kiliseyi pis­letmek için gitti. Bir gece gizlice gidip, sağsalim geri dön­dü.

Ebrehe bunu duyunca, Ka'be'yi yerle bir etmeye and içti. Hazırlıklarını tamamlayıp büyük bir ordu ile Mekke'­ye doğru yola çıktı. Ordunun önünde ise bir fil gidiyordu. San'a'nın kuzeyindeki bir takım Arap kabileleri onu dur­durmaya çalıştılar, fakat Habeşistanlılar onları yendi ve Kes'am kabilesinin lideri Nufeyl'i esir aldılar. Nufeyl ha­yatına karşılık onlara rehberlik etmeyi kabul etti.

Ordu Taife vardığında Nufeyl'in adamları, Ebrehe'nin Kâ'be yerine kendi tapmakları Lafı yıkmasından korkarak onu karşılamaya çıktılar. Varmak istediği yere henüz ulaşmadiğim söyleyip, geri kalan yolda onlara rehberlik etme­si İçin beraberine bir adam verdiler. Ebrehe yanında Nufeyl olmasına rağmen teklifi kabul etti. Fakat yanına ver­dikleri adam Mekke'ye iki mil kala, Muğammis'te öldü, onu oraya gömdüler Araplar bu mezarı bugüne dek hep taslaya gelmişlerdir.

Ebrehe Muğammis'te mola verdi ve Mekke tepelerine atlı bir grup gönderdi: Yolda ne bulurlarsa aldılar ve Eb-rehe'ye Abdu'l-Muttalib'in ikiyüz devesini de içeren bir sü­rü gönderdiler. Kureyş ve komşu kabileler savaş konseyi topladılar ve düşmana karşı koymanın bir anlamı olma­dığına karar verdiler. O sırada Ebrehe, Mekke'ye berabe­rinde oranın şefini getirmesi İçin bir elçi gönderdi. Elçi onlara savaş etmek istemediklerini, sadece Kabe'yi yıka­caklarını ve kan dökülmesini istemiyorlarsa şefin kendisiy­le birlikte Habeşlilerin karargahına gelmesi gerektiğini söyledi.

Haklar ve görevler Abdu'd-Dar ve Abdu'l-Menaf süla­leleri arasında bölüştürüldüğünden beri Kureyş "in resmi bir başkanı yoktu. Fakat herkesin fikrinde kabilelerden bi­rinin başkanı) Mekke'nin şefi olarak yer etmişti. Bu kez elçi Abdu'l-Muttalib'in evine yöneldi ve Abdu'l-Muttalib oğullarından biriyle beraber elçinin arkasından gitti. Eb­rehe onu gördüğünde, görünüşünden o denli etkilendi ki selamlamak için ayağa kalktı ve halının Üstüne, onun ya­nına oturdu. Ebrehe tercümana Abdu'l-Muttalib'den bir şey sorup sormak İstemediğini öğrenmesini söyledi. Abdu'l-Muttalib, askerlerin ikiyüz devesini aldığını ve onların ge­ri verilmesi gerektiğini söyledi. Ebrehe biraz şaşırdı ve ha­yal kırıklığına uğradığını belirtti. Develerinden çok yıkıl­mak istenen dinini düşünüyor olmalıydı. Abdu'l-Muttalib şu cevabı verdi: «Ben develerin sahibiyim, Kâ'be'rün de onu koruyan bir sahibi vardır». Ebrehe: «Bana karşı ko­ruyamaz» dedi. Abdu'l-Muttalib: «Bunu göreceğiz, sen ba­na develerimi geri ver» dedi. :Ebrehe de develerin geri vermesl için emir verdi.

Abdul-Muttalib, Mekke'ye döndü ve Kureyşlere şeh­rin üzerindeki tepelere çekilmelerini tavsiye etti. Daha son­ra ailesinden bir grupla Ka'be'ye gitti. Ka'be'nin yanında durarak, Allah'a, Ebrehe ve askerlerine karşı güç vermesi için yalvardılar. Abdu'l-Muttalib de Kâ'be'nin kapısında­ki metal halkaya yapışarak «Allah'ım.kulun kendi evini ko­rudu, sen de kendi Ev'ini koru» diye yalvardı. Duayı bi­tirdikten sonra diğer Kureyşlilerle birlikte Mekke'nin dı­şındaki tepelere çıktılar, oradan aşağıda ne olup bittiğini görebiliyorlardı.

Ertesi sabah Ebrehe şehrin üzerine yürümek için ha­zırlandı. Ka'be'yi yıkıp tekrar aynı yoldan San'a'ya dön­meyi düşünüyordu. Süslenen fil, zaten hazır olan ordunun en önüne geçirildi; güçlü hayvan konumunu aldıktan son­ra, bakıcısı Üneys tarafından ordunun gittiği yöne, yani Mekke'ye doğru çevrildi İsteksiz olmasına rağmen rehber yapılan Nufeyl, ordunun en önünde Üneys'le birlikte git­mek zorundaydı. Bu sırada Üneys'ten hayvana nasıl ku­manda ettiğini de öğrenmişti. Ve Üneys ilerleme emrini anlayabilmek için başım çevirdiği bir anda Küfeyi filin kulağına yavaşça çökmesini fısıldadı. Bunun üzeirne fil, Ebrehe ve askerlerini şaşırtacak bir şekilde kendini yere bıraktı. Üneys ona kalkmasını emretti, fakat fil Nufeyl'in emrinden çıkmadı. Onu ayağa kaldırmak için ellerinden geleni yaptılar; hatta başına demir çubuklarla vurdular, fakat fil taş gibi yerinde sabit duruyordu. Daha sonra tüm orduyu Yemen tarafına yürütüp kendilerini takip etmeai için kaldırmayı denediler. Fil kalktı ve peşlerinden gitti. Orduyu tekrar Mekke yönüne çevirdiler, fil de. o tarafa döndü, fakat bir adım bile atmadan oraya çöktü.

Bu, bir adım bile ileri gitmemeleri gerektiğine açık bir uyarı idi. Fakat Ebrehe yaptırdığı mabedi kabul ettirmeye ve onun rakibini yok etmeye o kadar kararlı idi ki, bu uya­rıyı göremez hale gelmişti. Eğer geri dönmüş olsalardı, bel­ki büyük felaketten kurtulabilirlerdi. Ama geç kalmışlar­dı : birden batı tarafındaki gökyüzü karardı ve acayip bir ses duyuldu. Denizden gelen bu karanlık manzara genişledi ve yukarı baktıklarında gökyüzünün kuşlarla dolu ol­duğunu gördüler. Kurtulanlar, kuşların uçuşunun kırlan­gıca benzediğini ve her kuşun, biri ağzında ikisi ayakla­rında olmak üzere, kuru fasulye büyüklüğünde üç çakı I -taşı taşıdığını söylediler. Askerlerin üzerine çullandılar ve taşlamaya başladılar; taşlar o denli sert ve hızlı idi ki, zırh­ları bile delip geçiyordu. Her taş hedefini buluyor ve Öl­dürüyordu, çünkü taş bedene deâer denmez beden yavaş yavaş veya aniden çürümeye başhyordu. Taşlar herkese isa­bet etmemişti, Üneys ve fil de bunlar arasındaydı. Kurtu­lanlardan bir kısmı Hicaz'da kaldı ve çobanlık ederek ve­ya başka işler yaparak geçimlerini sağladılar. Fakat ordu­nun büyük bir çoğunluğu tekrar San'a'ya döndü: Çoğu yolda öldü, Ebrehe'nin de içinde bulunduğu diğer grup ise San'a'ya vardıktan sonra öldüler. Nufeyl ise ordunun dik­katinin file çevrildiği bir sırada oradan ayrılmış ve Mek­ke'nin üstündeki tepelere kaçmıştı.

O günden sonra Araplar kureyşlilere * Tanrı'nm halkı» adını verdiler ve daha çok saygı göstermeye başladılar. Çünkü Allah onların dualarını kabul etmiş ve Kâ'be'yi yi kılmaktan korumuştu. Onlar birincisiyle pek ilgisiz olma­yan ve aynı yılda. Fil yılında meydana gelen başka bu olayla da şeref ve saygınlık kazanacaklardı.

Abdu'l-Muttalib'in oğlu Abdullah, kuşların mucize gös. terdiği sırada Mekke'de değildi. Kervanlardan biriyle Fi listin "Suriye'ye ticaret için gitmişti; dönüşte Yesrib'te babaannesinin akrabalarına uğradı ve orada hastalandı Kervan Mekke'ye onsuz döndü. Oğlunun hastalık haberini duyunca Abdu'l-Muttalib, iyileştiğinde kardeşini geri ge­tirmesi için oğlu Haris'i gönderdi. Fakat Haris Yesrib'iı kuzenlerinin evine vardığında teselli dolu selamlamalar al­dı ve kardeşinin öldüğünü anladı.

Haris döndüğünde Mekke üzüntüye boğuldu. Aminenin tek tesellisi doğacak olan bebeğiydi ve doğum yaklaştıkça kederi daha da azaldı, içinde bir ışık taşıdığının far­kındaydı. Birgün kendisinden öyle bir ışık parladı ki Suri­ye'deki Basra kalelerini bile görebildi. Kendisine bir sesin şöyle dediğini duydu: «Sen karnında halkının önderi olacak bir şahsı taşıyorsun; doğduğunda şöyle de: «Onu her türlü kötülükten, Allah'ın koruması altına emanet edi­yorum» ve adını Muhammed koy.»[1].

Birkaç hafta sonra çocuk dünyaya geldi. Amine am­casının evindeydi. Abdu'l-Muttalib'e gelip torununu görmesi için haber gönderdi. Abdu'l-Muttalib çocuğu kucağı­na aldı ve Kâ'be'ye götürdü. Orada verdiği hediye için Al­lah'a şükretti. Daha sonra çocuğu tekrar anesine getirdi-Fakat dönüşte Önce kendi evine uğradı ve çocuğu evdeki-lere gösterdi. Kendisi de Amine'nin yeğeni Hale'den kısa bir süre sonra çocuk sahibi olacaktı. O sırada en küçük oğlu, üç yaşındaki Abbas'tı. Kapının önünde durmuş ba­basına bakıyordu. Abdu'l-Muttalib yeni doğmuş bebeği ona doğru uzatarak: «Bu senin kardeşin, kardeşini öp» dedi Abbas da onu öpdü


--------------------------------------------------------------------------------


[1] I.I., 102


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 22.12.10, 17:43 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
8. ÇÖL

Erkek çocukların, doğduktan sonra çöle emzirilmek ve belli bir yaşa kadar büyütülmek üzere gönderilmesi Ara­bistan'da yaygın bir gelenekti. Çocuk ölüm oranının yük­sek ve salgın hastalıkların yaygın olusu nedeniyle Mekke'­de de bu gelenek sürdürülüyordu. Fakat bundan amaç sa­dece çocuğun çölün temiz havasını teneffüs etmesi değil­di. Bu sadece bedenle ilgili bir sebepti. Çölün insan ruhu Üzerinde de bir takım etkileri vardı. Kureyş yerleşik ha­yata yeni geçmişti. Kusayy, onlara Mabed'in etrafına evler yapmalarını söyleyene dek- yan göçebe bir hayat yaşıyor­lardı. Sabit yerleşme tabii ki kaçınılmazdı, fakat bu türlü yerleşme sakıncalıydı. Soyluluk ve özgürlük birbirinden ay­rılmaz iki kavramdı ve göçebe özgürdü. Çölde bir insan, mekana hükmettiğinin bilincindeydi; bu hükmetme saye­sinde de bir bakıma zamanın baskısından kurtuluyordu de­nebilir. Çöl insanı, çadır bozarak dünlerini savabiliyordu; zamanı ve yeri henüz belirmedigi için yarın bir hüsran olarak görünmüyordu. Fakat şehirli insan bir mahpustu Onun bir yerde sürekli kalmak zorunda oluşu herseyi çürü­tüyor ve -dün, bugün, yarın- zamanın gayesi haline getiri­yordu. Şehirler bozulma yerleriydi. Şapşallık ve tembellik onların duvarları arasına gizlenmiş ve insanın uyanık ve te­tikte oluşunu köreltmek için hazır bekliyorlardı. Orada her şey, hatta insanın sahip olduğu en önemli özellik olan dil bi­le bozuluyordu. Arapların çok azı okuyabilirdi, fakat güzel konuşma tüm Arapların çocuklarında görmek istediği üt­tün bir meziyetti. İnsanın değeri güzel konuşmam ve bela-gafa İle ölçülürdü ve belagatın'.başı da şiirdi. Ailede bir şairin bulunması Övünülecek bir olaydı. En iyi «»Her he­men hemen tamamen çöldeki birkaç kabileden çıkıyordu. Çünkü çölde konuşulan dil güre çok benziyordu, ,

Bu nedenle çölle bağlantı nesilde yenilenmeliydi; ciğerler için temiz hava, dil için saf arapça\ ruh için öz­gürlük. Kureyş'in erkek çocukları, çölden bu faziletleri ka­pabilmeleri için, daha kısa surede yeterli olmasına rağmen, sekiz yaşlarına kadar çölde kalırlardı.

Bazı kabileler çocuklara bakma ve büyütmede iyi şöh­ret kazanmışlardı. Bunlardan biri de Mekke'nin güneydo­ğusunda yerleşen, Havazin'lerin en önemli kollarından biri olan Beni Sa'd îbn Bekr kabilesi idi. Amme oğlunu bu ka­bileden bir kadına vermek istiyordu. Onlar Mekke'ye be­lirli zamanlarda süt çocuğu almak İçin gelirlerdi ve yalan­da bir grubun gelmesi bekleniyordu. Mekke'ye bu kez yap­tıkları yolculuğu, onlardan biri, kocan Harisle birlikte ge­len ve yeni doğum yapmış olan Ebu Zu'ayb'ın kızı Hali­me şöyle anlatıyor: «O yıl bir kıtlık yılıydı ve hiçbir şeyi­miz kalmamıştı. Dişi eşeğimin üzerine bindim. Yanımıza bir damla bile süt vermeyen yaşlı dişi devemizi de aldık. Açlıktan ağlayan küçük oğlumuz yüzünden bütün gece uyuyamadık. Çünkü göğsümde onu besleyecek kadar süt yoktu. Eşeğim o kadar zayıf ve güçsüz idi ki çoğunlukla diğerlerini bekletiyordum.»

Develerin ve eşeğin beslenip güçlenebilmesi için nasıl bir damla yağmur yağmasını beklediklerini anlattı. Fakat Mekke'ye varana dek hiç yağmur yağmadı. Beni Sa'dülar süt çocuğu almak için etrafa bakınmaya başladıklarında. Amine orada bulunanlara sırayla oğlunu almaları için tek­lifte bulundu, fakat hepsi reddettiler. Halime: «Bunun se­bebi çocuğun babasından biraz destek beklemenüzdi. O bir yetim, annesi ve dedesi bize ne sağlayabilir? diyerek onu almadık- dedi. Çocuk emzirmek için direkt bir Ücret İste­miyorlardı, çünkü çocuğa verilen süt karşılığında par» almak şerefsizlik sayılıyordu. Aldıkları karşılık daha dolaylı ve uzun. sûreye bağlıydı. Şehirlilerle göçebeler arasındaki bu değiş-tokuş doğal bir şeydi, çünkü birinin zengin oldu­ğu konuda diğeri fakirdi. Göçebenin teklif ettiği şey Tanrı vergisi geleneksel yaşam şekliydi. Habibi'in yaşam şekli. Ka­bil'in oğulları ise -ilk şehirleri kuran Kabil'di, zenginliğe ve güoe sahiptiler. Bedevi'nin avantajı, büyük ailelerden biriyle sürekli bir bağ kurmaktı. Sütanne, kendisine ikin­ci bir anne gibi bağlanacak ve yaşamı boyunca minnettar kalacak bir oğul sahibi oluyordu. O aynı zamanda kendi çocuklarına da kardeş gibi davranacaktı. Bu ilişki sadece sözde bir ilişki değildi. Araplara göre süt de varislik ka­nallarından biriydi ve emzirenin nitelikleri hemen bebeğe, de geçerdi. Fakat süt çocuktan büyüyene dek hiçbir şey beklenemezdi, o büyüyene dek çocuğun görevlerini babası yüklenirdi. Bir büyükbaba (dede) görevler için uzak sa-yılabirlirdi. Bu durumda ise Abdu'l-Muttalib'ân yaşlılığı ne­deniyle uzun süre yaşayamayacağını biliyorlardı, öldüğün­de torunu değil oğullan miras alacaklardı. Amine iee fakirdi; çocuğa gelince, babası ona zengin bir miras bıraka­cak kadar yaşamamıştı. Oğluna beş tane deve, küçük bir koyun ve keçi sürüsü ve bir cariyeden başka miras bırak­mamıştı. Abdullah'ın oğlu gerçekte büyük bir aileye men­suptu; fakat bu yil teklif edilen en fakir çocuktu.

Diğer taraftan sütanne ve ailesinin zengin olmaları beklenmese de çok fakir olmamaları istenirdi. Halime ve kocası arkadaşları arasında en fakir olanlarıydı. Halime ve diğeri arasında bir seçenek ihtimali olduğunda, diğeri tercih ediliyordu. Sonunda Halime dışında tüm Beni Sa'd kadınları birer çocuk sahibi olmuşlardı. Sadece en fakir sütanne çocuksuz, en fakir çocuk da sütannesiz kalmıştı.

«Mekke'den ayrılmaya karar verdiğimizde» dedi Hali­me, «kocama dedim ki: tüm arkadaşlarımın arasında em-zirecek bir çocuk bulamadan dönmeyi sevmiyorum. Gidip o yetimi alacağım.» «Nasıl istersen» dedi. «Onun sayesinde Tann bize belki lütfeder.» Ondan başka bir bebek bula­madığım için döndüm ve onu aldım. Onu alıp konakladığımız yere döndüm, onu kucağıma alıp göğsüme yaklaş, tırdığımda göğsüm onun için sütle doldu. O kendi meme­sini emdi, diğerinden de süt kardeşi doydu. Sonra ikisi de uyudular, kocam yaşlı devemizin yanına gitti, bir de ne görsün! Memeleri süt doluydu. Onu sağdı ve doyuncaya dek ikimiz de sütten içtik. En güzel gecemizi geçirdik ve sabahleyin kocam bana şöyle dedi: «Halime, senin aldı­ğın bu çocuk korunmuş bir yaratık.» «Benim dileğim de bu» dedim. Daha sonra yola koyulduk, ben eşeğe bindim, arkama da çocuğu bindirdim. Eşeğim tüm diğerlerini geç­ti ve hiçbiri ona yetişemedi. Bana «Hey, bizi bekle! Geldi­ğin eşek bu mu?» diye sordular. «Tabii bu» dedim. «Ona bir mucize isabet etmiş» dediler.

«Beni Sa'd yöresindeki çadırlarımıza ulaştık. Tann'nın yeryüzünde burası kadar kısır ve verimsiz bir* toprak da­ha olduğunu sanmıyorum. Fakat biz çocuğu beraberimiz­de getirdikten sonra sürümüz her seferinde karnı tok ve sütle dolu olarak eve dönüyordu. Diğerlerinin bir damla bile sütü yokken biz onları sağıp içiriyorduk. Komşuları­mız ise kendi çobanlarına: -Gidin ve onların çobanının ot­lattığı yerlerde sürüleri otlatın» diyorlardı. Yine onların sürüleri aç ve sütsüz dönerken, bizimkiler tok ve sütle do­lu dönüyorlardı. Çocuk iki yaşma gelip ben onu sütten ke sinceye dek Tann'nm bu lütfü devam etti[1]

«Çocuk iyi büyüyordu» diye devam etti. «Ve diğer ço­cukların hiçbiri büyümede ona yetişemiyordu. iki yaşma geldiğinde iyi gelişmiş bir çocuktu, bize getirdiği bereket nedeniyle bizde daha çok kalmasını istememize rağmen onu annesine geri götürdük. Ona şöyle dedim : «Küçük oğlumu daha çok güçlenene dek benim yanımda bırak, çünkü Mek­ke'de onun salgın hastalıklara yakalanmasından korkuyo­rum». Onu bize tekrar verene dek annesine ısrar ettik.

«Dönüşümüzden aylar sonra birgün o ve kardeşi çad;ırm arka tarafında kuzularla beraberlerdi. Kardeşi ko­şarak geldi ve «Kureyşli kardeşim, beyazlar giymiş iki kişi onu aldılar, yere yatırdılar ve göğsünü açtılar, elleriy­le göğsünü karıştırıyorlar- dedi. Bunun üzerine ben ve ba­bası onların yanına gittik, onu oturur bulduk, fakat yüzü solgun görünüyordu. Onu yanımıza çektik ve «Sana ne ol* du oğlum?» diye sorduk. Şöyle cevap verdi: «Beyazlar giy­miş İki adanı yanıma geldi, beni yatırdılar ve göğsümü aç­tılar, içinde bilmediğim birşeyi araştırdılar»[2]

Halime ve kocası Haris etrafa batandılar, fakat insana benzer bir şey göremediler. İki çocuğun söylediğini doğru­layacak bir damla kan veya yara bile yoktu. Sorulan so­rular çocukları söyledikleri şeyden vazgeçiremedi. Çocu­ğun küçücük göğsünde bir çizik bile yoktu. Normal olma­yan tek şey çocuğun sırtında, iki kürek kemiğinin ortasın-daydı: küçük, fakat belirgin yuvarlak bir işaret Sanki bir bardak kapanmış gibi oranın etleri derinin üstünde bir yükseklik meydana getiriyordu. Fakat bu işaret doğuş­tandı.

Daha sonraki yıllarda çocuk bu olayı daha ayrıntılı bir şekilde anlatabiliyordu: «Beyazlar giymiş iki adam yanı­ma geldi, ellerinde karla dolu altın bir leğen vardı. Sonra beni yatardılar ve göğsümü açtılar, kalbimi dışan çıkar­dılar. Aynı şekilde onu da ikiye ayırdılar, içinden siyah bir pıhtıyı alıp attılar. Daha sonra kalbimi ve göğsümü karla yıkadılar.»[3]. Şunları da ekledi: «Meryem ve îsa dışında, doğduğu andan itibaren tüm Ademoğullanna Şeytan do­kunmuştur.»[4]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] U.. 105
[2] A.g.e.
[3] I. S. I/l, 96
[4] B. Ljc, 54.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 22.12.10, 17:44 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
9. İKİ KAYIP


Halime ve Haris sonunda çocukların doğru söylediği­ne inandılar ve bu olay onları çok etkiledi. Haris süt ço­cuklarının kötü bir ruha sahip olmasından veya büyüye uğramasından korktu ve karısına bu kötülükler meydana çıkmadan çocuğu annesine teslim etmeleri gerektiğini söy­ledi. Halime onu bir kez daha Mekke'ye götürdü, geri gö-türmelerinin asıl nledenini gizlemek niyetindeydi. Fakat Amine, daha önceki fikirlerini neden değiştirdiklerini öğ­renmek için çok ısrar etti, sonunda tüm hikayeyi öğrendi. Her şeyi öğrendikten sonra Halime'yi teskin ederefc: «Be­nim küçük oğlumda büyük harikalar gizli» dedi. Sonra ha­mileyken başından geçenleri, kendi içinde bir ışık taşıdığı­nın nasıl farkına vardığını anlattı. Halime çocuğu yanında tutmaya razı olmuştu, fakat bu kez Amine çocuğuna kendi bakmaya karar verdi: «Onu benimle bırak ve selametle evi­ne dön» dedi.

Çocuk, annesiyle Mekke'de yaklaşık üç yıl kadar mut­lu yaşadı ve dedesinin, amcalarının, halalarının ve ku­zenlerinin beğenisini kazandı. Özellikle ona en yakın olan­lar, Muhammed'in anne-babasıyla aynı günde evlenen Abdu'I-Muttalib'in son evliliğinden olma çocukları Hamza ve Safiye idi. Hamza, Muhammed'le (s.a.v.) aynı yaştaydı. Safiye ise biraz daha küçüktü. Babası tarafından amca ve halası, anne tarafından ise kuzenleri olan bu ikiliyle ömür boyu sürecek olan güçlü bir bağ kurdu.

Altı yaşına geldiğinde, annesi onu Yesrib'deki akraba­larına ziyarete götürmeye karar verdi. Kuzeye giden bir kervana katıldılar, yanlarında iki deve vardı, birinde Ami­ne, diğerinde cariye ile Muhammed (s.a.v.) gidiyordu. Da­ha sonraları, çocuk beraber kaldıkları Hazreçli akrabala­rının yanında nasıl uçurtma uçurmayı ve havuzda yüzme­yi Öğrendiğini hatırlayıp anlatırdı. Fakat Yesrib'den ayrıl­malarından kısa bir süre sonra Amine hastalandı ve ker­vandan ayrılıp orada kalmak zorunda kaldılar. Birkaç gün sonra Amine vefat etti Yesrib'den çok uzak olmayan bir yerde, Ebva'da ve oraya gömüldü. Şimdi iki taraftan da yetim olan çocuğu Bereke elinden geldiğince teselli et­meye çalıştı. Bazı yolcuların yardımıyla onu Mekke'ye ge­tirmeyi başardı.

Şimdi artık ondan tamamen dedesi sorumluydu. Gün­ler geçtikçe Abdul-Muttalib'in Abdullah'a duyduğu Özel sevginin onun oğluna aktarıldığı gözleniyordu. Abdu'l-Muttalib her zaman Kabe'ye yakın olmayı seviyordu. Zemzem'i kazması emredildiğinde de Hicr'de uyuyordu. Bu ne­denle ailesi onun için Kutsal Ev'in gölgesine hergün bir şilte sererdi. Babalarına duydukları saygı nedeniyle oraya, oğullarından hiçbiri, hatta Hamza bile onun yanında otur­maya giremezdi; fakat küçük torununun bu tür sorunları yoktu. Amcaları ona başka yerde oturmasını söyledikle­rinde Abdü'l-Muttalib şöyle derdi: «Oğlumu olduğu gibi bı­rakın, onun geleceği çok büyük.» Muhammed, onun yanın­da oturur ve sırtına binerdi. Dedesi de onun yaptıklarını memnuniyetle seyrederdi. Hemen hemen hergün Kabe'de ve Mekke'nin diğer yerlerinde elele görülebilirlerdi. Hatta Abdu'l-Muttalib, Meclis'e giderken de beraberinde götü­rürdü. Hepsi kırk civarında tüm şeflerin toplandığı bir mec­liste çok Önemli meseleler konuşuluyordu ve seksen yaşın­daki yaşlı şef, yedi yaşındaki bu çocuğa olaylar konusun­daki fikrini soruyordu. Dedesi her seferinde «Oğlumu bü­yük bir gelecek bekliyor» derdi.

Annesinin ölümünden iki yıl sonra yetim, dedesini de kaybetti. Abdu'l-Muttalib ölürken torununu, babasının öz

kardeşi olan, amcası Ebu Talib'e emanet etti. Ebu Talib de yeğenine dedesinden gördüğü sevgi ve nezaketin aynısını gösterdi. Bundan sonra artık O, Ebu Talib'in oğullarından biriydi, karısı Fatıma[1] da çocuğun annesinin yerini tutmak için elinden geleni yapıyordu. Daha sonraki yıllarda Mu-hammed (s.a.v.), onun kendi çocukları aç dururken, ken­disini doyurduğundan bahsederdi.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ebu Talıb gibi O da Haçim'in torunuydu, Abdel-Muttalib' in üvey kardeşi Esad'ın (Haşim'in oğlu) kızı idi.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 22.12.10, 17:45 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
10. RAHİP BAHİRA


Abdu'l-Muttalib'in mallan hayatinin son döneminde oldukça azalmıştı, ölümünden sonra oğullarına sadece çok küçük bir miras bırakmıştı. Oğullarından bazıları, özellikle Ebu Leheb olarak tanınan Abdu'1-Uzza kendiliklerinden zengin olmuşlardı. Fakat Ebu Talib fakirdi. Bu nedenle ye­ğeni kendisini, yaşamını w»ymı«.ir için elinden geleni yap­maya zorunlu hissediyordu. Yaşamını keçi ve koyunlara çobanlık ederek kazanıyordu ve gün geçtikçe Mekke'nin üstündeki tepelerde veya ötesindeki ovalarda yalnız geçir­diği günler artıyordu. Buna rağmen amcası onu bazen be­raberinde yolculuğa götürüyordu. Bunlardan birinde, Mu hammed (s.a.v.) dokuz, bir görüşe göre de oniki yaşınday­ken bir ticaret kervanıyla Suriye'ye kadar gitti. Basra'da, Mekke kervanının her zamanki konak yerlerinden birin­de, içinde nesilden nesile bir hristiyan rahibin yaşadığı bir hücre vardı. Biri öldüğünde, diğeri onun yerini alıyor ve eski elyazmalarını da içeren manastırdaki bütün varlıkla­ra varis oluyordu. Bu el yazmalarından birinde Araplara bir peygamber geleceği kayıtlıydı. Manastırda yaşayan Ra­hip Bahira bu kitapların hepsinden haberdardı. Bu konuy­la ilgilenmesinin asıl sebebi ise Varaka gibi onun da pey­gamberin kendi yaşam süresi içinde geleceğine inanmasıy­dı.

Mekke kervanının manastırdan pek uzak olmayan ko­nak yerine konakladığım birçok defa görmüştü. Fakat bu

sefer daha Önce hiç görmediği bir şeyle karşılaştı ve dona­kaldı: alçak ve küçük bir bulut onların üstünde yavaş ya­vaş ilerliyor ve sürekli yolculardan bir veya ikisi ile güne­şin arasında yer alıyordu. Büyük bir ilgiyle onların yak­laşmasını izledi. Fakat birden ilgisi şaşkınlığa dönüştü. Çünkü konakladıkları anda bulut hareket etmeyi durdur» du ve altında gölgelendikleri ağacın üstünde sabit olarak kaldı. Ağaç ise dallarını aşağı indirerek onların iki kat gölgede olmalarını sağlıyordu. Bahira böyle bir harikanın zor olmasa da önemli olduğunu biliyordu. Sadece yüce bir ruhun varlığı bu olayı açıklayabilirdi ve aniden beklenen peygamber aklına geldi. Sonunda gelmiş miydi, bu yolcu­ların arasında olabilir miydi?

Manastıra kısa bir süre Önce yiyecek stokları gelmişti, elindekilerin hepsini birleştirerek kervana şöyle bir haber gönderdi: «Ey Kureyşler! Sizin için yiyecekler hazırladım ve buraya gelmenizi istiyorum. Yaşlı-genç, köle-hür- hepi­nizi davet ediyorum.*

Bunun üzerine hepsi manastıra geldiler, fakat Bahira'nın tembihlerine rağmen Muhammed (s.a.v.)'i develerin ve yüklerin yanında gözcü olarak bıraktılar. Oysa vardık­larında Bahira onların yüzlerine teker teker baktı. Fakat kitaplarda tarif edilen yüze benzer bir yüz göremedi-, on­ların arasında bu iki mucizevi yapabilecek güçte kimse yoktu. Belki de hepsi gelmemişti. «Ey Kureyşlİler,» dedi, «geride kimse kalmadığından emin misiniz?-. «Başka kim­se kalmadı- dediler, «sadece en küçüğümüz olan bir erkek çocuk kaldı». Bahira «Ona öyle davranmayın, onu da ça­ğırın bizimle beraber yemekte bulunsun» dedi. Ebu Talib ve diğerleri bu düşüncesizlikleri için özür dilediler, içle­rinden biri şöyle dedi: «Biz, gerçekten suçluyuz, Abdullah'­ın oğlunu geride bırakıp, bu ziyafetten mahrum etmeme­liyiz.» Daha sonra Muhammed'in (s.a.v.) yanma gitti ve onu da beraber yemek yemeğe davet etti.

Çocuğun yüzüne bir kez bakmak Bahira için bu muci­zeleri açıklamağa yetti. Yemek boyunca onu dikkatle in­celediğinde yüz ve vücut özelliklerinin kendi kitabında anlatılanlara nedenli yakın olduğunu gözledi. Yemekten sonra rahip bu genç misafirinin yanma gitti ve ona yasanı şekli, uykuları ve genel konulardaki tavırlarıyla bazı şey­ler sordu. Muhammed ona bu konularda ayrıntılı cevap­lar verdi; çünkü au^m saygıdeğerdi, sorular ise saygılı ve hürmetkarca soruluyordu. Hatta rahip sırtına bakmak is tediğinde, gömleğini sıyırmakta tereddüt etmedi. Bahira zaten kesinlikle onun peygamber olduğu kanaatındeydı Bir de sırtındaki iki kürek kemiği arasında, kitabında anla­tılan yerde peygamberlik mührünü görünce tüm şüphele­ri silindi. Bahira Ebu Talİb'e döndü ve: «Bu çocukla akra­balık dereceniz nedir?» diye sordu. Ebu Talib «Oğlumdur» dedi. Bahip, «Oğlunuz değil, bu çocuğun babası sağ ola maz» dedi. Ebu Talib «Kardeşimin oğludur» dedi. «Peki babasına ne oldu?» dedi rahip. Öteki «Daha annesi ona ha­mileyken öldü.» dedi. «İşte bu doğru» dedi Bahira. «Karde sinin oğlunu ülkene geri götür ve onu Yahudilerden koru Çünkü benim bildiğimi onlar da bilirler ve görürlerse ona kötülük yaparlar. Kardeşinin oğlunun geleceğinde büyük şeyler gizli.»

***

11. HILFÜL-FÜDUL


Suriye'deki ticaretini bitirdikten sonra Ebu Talib, da ha önceki yalnız yaşamına devam eden yeğeniyle birlikte Mekke'ye döndü. Fakat amcaları, Abbas ve Hamza gibi onun da savaş araçlarını kullanmak için eğitimden geç­mesi gerektiği kanısına vardılar. Hamza büyük fiziksel gü ce sahipti, güçlü bir adam olacağı önceden belliydi, tyi bir güreşçiydi ve iyi kılıç kullanırdı. Muhammed ise ortalama uzunluk ve güçte bir gençti. Okçuluğa Özel bir yeteneği vardı ve büyük ataları İsmail ve İbrahim gibi iyi okçu ol­ma yolundaydı. Bu başarıdaki en büyük rol ise gözlerinin keskin oluşundaydi: onun Süreyya burcunun oniki yıldızı­nı sayabildiği söylenirdi.

O yıllarda, uzun fakat aralıklarla süren ve haram ay­lardan birinde başladığı için Ficar Savaşı denilen savaş­tan başka önemli bir çatışma olmadı. Kinane kabilesinden bir adam, Necd'deki Havazin kabilelerinden Amir'İn bir adamını öldürmüş ve Hayber kalesine sığınmıştı. Olaylar dizisi her zamanki çöl kurallarına uygun olarak meydana geldi: onur intikam gerektirirdi. Öldürülen adamın kabi­lesi, Kinane'ye yani öldürülen adamın kabilesine saldırdı. Kureyş o sıralarda Kinane ile müttefik durumdaydı. Savaş üç dört yıl sürdü, fakat gerçekte beş günden fazla çatışma meydana gelmedi. O sıralarda Haşimilerin başında, Ebu Talib gibi Muhammed'in babasının öz kardeşi olan Abdu'I-Muttalib'in oğlu Zübeyr vardı. Zübeyr ve Ebu Talib yeğenleri Muhammed'i ilk çatışmalardan birine götürdüler. Fa­kat onun savaşmak için çok genç olduğu kanaatine vardı­lar. Bu nedenle onun sadece hedefine ulaşmayan düşman oklarını toplayıp, amcalarına iletmesine izin verdiler[1]. Fa­kat bunu takip eden çatışmalarda, Kureyş ve taraftarları­nın kötü bir durumda olduğu sırada, onun da bir okçu olarak marifetini göstermesine izin verildi ve başarısı kut­landı.[2]

Bu savaş, yerleşik topluluklarla çöl kanunu arasında her 7aman varolan hoşnutsuzlukları artırmaya yardım et­ti. Kureyş'in ileri gelenlerinin çoğu Suriye'ye gitmiş ve orada Roma imparatorluğunun uyguladığı göreli adaleti görmüşlerdi. Habeşistan'da da savaş etmeden adaleti sağ­lamak mümkündü. Fakat Arabistan'da suç kurbanı kişinin veya ailesinin hakkını alabileceği, bunlarla karşılaştı rabile-cek bir kanun sistemi yoktu; ve Ficar savaşının da, ken­dinden önceki diğer karışıklıklar gibi, birçok zihni bu tür claylarr önleme yollan ve araçlarıyla ilgili düşünceye sevketmiş olması doğaldı. Fakat bu kez sonuç sadece dü­şüncelerden ve kelimelerden ibaret kalmamıştı: Kureyş* bu tür olayları önlemek için hemen harekete geçmeğe hazırdı. Onların bu adalet anlayışları, savaşın bitiminden birkaç hafta sonra Mekke'de meydana gelen bir olayla sınandı.

Zabid kabilesinin Yemen'deki bölgesinden bir tüccar, Sehm kabilesinin ileri gelenlerinden birine değerli mallar satmıştı. Sehmli adam malları teslim almıştı, fakat karar­laştırılan fiyatı Ödememekte ısrar ediyordu. Dolandırılan tüccar, onu dolandıranın da bildiği gibi Mekkeli değildi ve tüm şehirde ona yardım edebilecek bir velisi veya mütte­fiki yoktu. Fakat karşısındakinin küstahça kendine güveni­şinden de ürkmüyordu. Bu nedenle Ebu Kubays tepesine çıkıp, yüksek sesle ve beliğ bir şekilde tünvKureyş'i adale­ti yerine getirmeye davet etti. îlk tepki Sehm kabilesiyle geleneksel bağları olmayan kabilelerden geldi. Kureyş ise,

herşeyin Ötesinde kabile aynnu gözetmeden birleşme ta­raftarıydı. Fakat yine de kendi birlikleri içindeki kesin ayrımın, Kusay'ın mirası nedeniyle meydana gelen Müt­tefikler ve Güzel Kokanlar ayrımının farkındaydılar ve Sehm de Müttefiklerdendi. Diğer grubun liderlerinden biri, Mekke'nin en zenginlerinden biri olan Teym kabilesinin şefi Abdulah İbn Cud'an İdi; ve şimdi büyük evini, tüm adaleti sevenlerin toplanma yeri olarak açıyordu. Güzel kokanlar grubundan sadece Abdu'ş-Şems ve Nevfel kabile­leri orada değildi. Haşim, Muttalib, Zûhre Esed ve Teym kabileleri toplulukta temsil ediliyordu. Bunlara öir de Müt­tefiklerden Adiy katılmıştı. Birlikte yaptıkları tartışmalar sonucu zayıflan kollamak ve adaleti korumak İçin bir ör­güt kurmaya karar verdiler. Hep birlikte Kabe'ye gidip Hacer'ül-Esved'in üzerine su döküp, bu suyu bir kaba akıt; tılar. Bu şekilde kutsanmış olan sudan teker teker içtiler ve sağ ellerini yukarı kaldırarak Mekke'de ne zaman bir zulüm meydana gelirse, zulmedilen Mekke'n* olsun, yaban­cı olsun onun hakkını alıp, adaleti korumak için tek bir vücut gibi birleşeceklerine and içtiler. Bundan sonra Sehm'li adama borcunu ödettiler; bu anlaşmaya katılma­yan kabilelerin de hiç birinden karşı çıkıp Sehmli koru­yan olmadı.

Teym'İn şefi İle birlikte bu düzeni kuranlardan biri de Haşimilerden Zübeyr idi: Beraberinde aynı andı içen ye­ğenini de bu toplantıya getirmişti. Muhammed (s.a.v.) daha sonraki yıllarda şöyle diyecektir: «Abdullah İbn Cud*an*ın evinde ben de vardım-, orada bulunuşumu ve o anlaşmaya katılışımı bir sürü kızıl deveye değişmem ve şimdi, îslam'-da, o örgüte çagrılsam memnuniyetle katılırım-[3]. Orada bulunanlardan biri de, oğlu Ebu Bekir ile birlikte gelen ev sahibinin kuzeni Teymli Ebu Kuhafe İdi.
Ebu Bekir, Muhammed'den bir veya iki yaş küçüktü ve onun en samimi arkadaşı olacaktı.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] i. H. 119.
[2] I. S. 1/1,81.
[3] 1.1 86


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Hatemen-Nebiyyîn : Muhammed Mustafa (HAYATI)
MesajGönderilme zamanı: 29.12.10, 10:53 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 14.12.10, 17:07
Mesajlar: 70
12. EVLÎLÎK ÖNERİLERİ


Muhammed (s.a.v.) yirmi yaşını geçmişti ve za­man geçtikçe daha sık, akrabalarından biri ve diğeri ile birlikte sefere çıkmaya davet ediliyordu, Bir gün, hasta­landığı için sefere çıkamayan bir tüccarın malların; tes-ltm aldı ve yalnız başına gitti. Bu başarısı bundan sonra da aynı tür teklifler almasını sağladı. Artık yaşamını daha rahat kazanabiliyordu ve evlilik olanağı artıyordu.

Amcası ve koruyucusu Ebu Talib'in o zaman üç oğlu vardı: en büyükleri TaUb, Muhammed'le aynı yaştaydı; Akil onüç veya ondört; Cafer ise dört yaşındaydı. Muham­med çocukları çok severdi ve onlarla oynamaktan hoşlanır­dı, ilgisi ve sevgisi daha sonra kendisine bağlılıkla karşı­lık verecek olan Cafer'de yoğunlaşmıştı. Cafer akıllı ve gü­zel bir çocuktu. Ebu Talib'in kız çocukları da vardı, bunlar­dan biri henüz evlenme çağma yeni girmişti. Adı Fahite idi, fakat daha sonra Ümmü Hani adını almış ve bu adla tanın­mıştır. Onunla Muhammed (s.a.v.) arasında büyük bir sev­gi vardı ve Muhammed (s.a.v.) onu babasından evlenmek üzere istedi. Fakat Ebu Talib'in kızı için başka planları vardı: Manzum kabilesinden dayısının oğlu Hubeyre de Ümmü Hanİ'yi istemişti; Hubeyre sadece önemli bir Kimse değil, aynı zamanda Ebu Talib gibi iyi bir şairdi de. Bunun yanısıra Mekke'de Manzum kabilesinin gücü artıyor, Haşimilerin gücü ise azalıyordu. Bu nedenlerle Ebu Talib Üm­mü Hani'yi Hubeyre ile evlendirdi. Yeğeni ona sitem ettiginde ise ona şu cevabı verdi. -Onlar bize kızlarını verdi­ler.»* -burada şüphesiz kendi annesini kastediyordu- «cö­mert bir adama cömertlik yapılmalı».[1] Bu cevap inandırıcı olmaktan uzaktı, çünkü Abdu'l-Muttaiib, Atike ve Berre adlarındaki iki kızını Mahzumi'lere vererek borcunu öde­mişti. Muhammed (s.a.v.) amcasının kibarca onun evlene­cek konuma gelmediğini söylemek istediğini anladı. Ken­disi de bu kanıya vardı, fakat beklenmedik durumlar onun fikrini değiştirecekti.

Mekke'deki zengin tüccarlardan birisi bir kadındı -Esed kabilesinden Huveylid'in kızı Hatice. O aynı zaman­da Hristiyan olan Varaka'nın ve kardeşi Kuteyle'nin ku­zeni idi.- Onlar gibi Hatice de Haşimoğullarmm uzaktan yeğenleri oluyordu. O zamana dek iki kez evlenmişti ve ikinci kocasından ölümünden - beri kendi âdına ticaret ya­pacak bir adam görevlendirmeyi adet edinmişti, Muham­med (s.a.v.) artık Mekke'de eLEmin (güvenilir), şerefli olarak tanınıyordu. Bu şöhreti ise kendisine emanet edilen ticaret kervanlarının sahiplerinden yayılıyordu. Hatice de onun hakkında ailesinden çok şeyler duymuştu-, birgün Suriye'ye gidecek ticaret kervanını yönetmesi için ona ha­ber gönderdi. Ücreti onun şimdiye kadar bir Kureyşlİye ödediği en yüksek fiyatın iki katı kadardı; yanma yolcu­lukta eşlik etmesi için Meysere adında bir de genç köle verdi. Muhammed <s.a.v.) onun teklifini kabul etti ve gençle birlikte onun mallarını kuzeye götürdü.

Suriye'nin güneyindeki Basra'ya ulaştıklarında, Mu­hammed (s.a.v.), Nestor denilen bir rahibin manastırına yakın bir yerde bir ağacın gölgesi altına oturdu. Yolcula­rın konaklama yerleri hep aynı olduğu için, belki de bu on beş yıl kadar önce amcasıyla Basra'ya giderken altın­da oturduğu ağacın aynısı idi. Belki Bahira ölmüş, onun yerini Nestor almıştı. Bu ihtimaller bir yana, Meyser'in şöyle haber verdiğini biliyoruz: Rahip manastırdan çıktı ve ona: «Ağacın altında oturan adam kim?» diye sordu. O

da «Bir Kureyşli» dedi ve açıklamak için şunları ekledi. «Allah'ın Evi'ni koruyanlardan». Nestor: «O ağacın altında bir peygamberden başkası oturmuyor» dedi[2]

Suriye'ye doğru ilerlerken Nestor'un sözleri Meysere'-nin daha çok İçine işledi, fakat bunlar onu çok şaşırtma­dı; çünkü yolculuk boyunca şimdiye kadar beraber olduğu kimselere hiç benzemeyen bir adamla yolculuk ettiğinin farkına vardı. Bu düşüncesi eve dönüşte gördüğü bir şeyle daha da kesinleşti: çoğu zaman sıcağın garip denebilecek şekilde az olduğunu farketmişti, ve bir gün öğleye doğru Muhammed'i (s.a.v.) sıcaktan koruyan iki meleği açıkça gördü.

Mekke'ye vardıklarında, Suriye'den sattıkları malın karşılığı olarak aldıkları mallarla birlikte Hatice'nin evine gittiler. Hatice, Muhammed (s.a.v. Tin yolculuğu ve yaptı­ğı alışverişleri anlatışını dinledi. Çok kâr etmiş görünü­yordu, çünkü şimdi elindeki mallan maliyetinin iki katına satabilme olanağı vardı. Fakat bu tür düşünceler onun zihninden uzaklardaydı, çünkü Hatice'nin dikkati anlatı­lanlardan çok anlatan kişide yoğunlaşmıştı. O, orta boylu, İnce, geniş omuzluydu, başı büyûic ve vücudunun diğer or­ganları da orantılı bir şekildeydi. Saçı ve sakalı sık ve si­yahtı, dümdüz değil, hafiften dalgalıydı. Saçları omuzları ile kulak memesi arasına kadar uzuyor, sakalı ise hemen hemen saçlarının uzunluğuna iniyordu. Geniş bir ahu var­dı; göz yuvarlakları geniş, kirpikleri uzun, kaşları ise ge­niş ve hafif çatıktı. Eski kaynakların çoğunda gözlerinin

siyah olduğu söylenir, fakat bazı kaynaklara göre gözleri kahverengi, hatta açık kahverengidir. Burnu, ağzı geniş ve güzel şekilliydi. Sakallarını uzatmasına rağmen bıyıklarını hiç bir zaman üst dudağına dek uzatmadığı için dudaklarının güzelliği görülebilirdi. Cildi beyazdı, fakat güneşten bronzlaşmıştı. Bu doğal güzelliklerin yanısıra, yüzünde -babasında da var olan, fakat oğlunda daha güç­lü bir şekil alan- bir nur vardı. Bu ışık daha çok alnında ve parlak gözlerinde ışıldardı. Hatice, kendisinin de hala güzel olduğunun farkındaydı, fakat ondan onbeş yaş bü­yüktü. Buna rağmen onunla evlenmeyi kabul eder miydi, acaba?

Muhammed is.a.v.) gider gitmez, Hatice, Nufeyse adındaki bir arkadaşına danıştı, o da aralarını yapmaya söz verdi. Meysere patronuna gelip, yolda* gördüklerini, iki meleği ve rahibin söylediklerini anlattı. Hatice de gi­dip bunları kuzeni Varaka'ya anlattı. Varaka «Eğer bu doğruysa, Hatice- dedi, «Muhammed (s.a.v.) kavmimize gönderilen peygamberdir. Uzun süreden beri bir peygam­berin geleceğini biliyordum ve işte geldi.»[3].

Bu sırada Nufeyse, Muhammed (s.a.v.) 'e gitti ve niçin evlenmediğini sordu. «Maddi imkanlarım yetersiz» diye ce­vap verdi. «Fakat eğer sana imkan verilirse: güzeUik, zen­ginlik soyluluğun varolduğu bir anlaşmaya çagniırsan ne dersin?» «O kim?» diye sordu. «Hatice.» dedi Nufeyse. «Ben böyle bir evliliği nasıl yapabilirim?» dedi. «Orasını bana bırak![4] dedi. Nufeyse konuştuklarını Hatice'ye iletti, o da Muhammed'e (s.a.v.) gelmesi için haber gönderdi. Geldi­ğinde ona şunları söyledi: «Ey amcamoğlu, seni akrabam olduğun için ve o veya bu gruba bağlanmadan orta yolda yer aldığın için seviyorum; seni güveniluiiliğin, doğru söz­lü ve güzel huylu olduğun için seviyorum»[5]. Daha sonra ona evlenme teklif etti. Birlikte Muhammed'in amcalarıyla,

Hatice'nin de babası öldüğü için Esedoğu Harından amcası Amr ile konuşması gerektiğine karar verdiler. Haşimiler bu törende kendilerini temsil etmesi için genç olmasına rağmen Hamza'yı seçtiler. Bunun nedeni aralarında Esed kabilesine en yakın olanın Hamza oluşuydu. Çünkü Ham-za'nın öz kardeşi Safiye, kısa bir süre önce Hatice'nin kar deşi Avvam ile evlenmişti. Hamza yeğeni ile birlikte Arara gitti ve Hatice'yi istedi, aralarında Muhammed'in mehır olarak Hatice'ye yirmi dişi devs vermesi kararma vardık.







--------------------------------------------------------------------------------

[1] 1.S.VIII;108

[2] I. S. î/l, 83. Isl&m İnancına göre Muhammed, o gelene dek İsa, Yahuda soyundan gelen son peygamber olduğu için, ya-hudilerde kalan ruhsal otoritenin «ahir zamanda» kendisi­ne aktarıldığı Shİloh dur. Bunu ölümünden kısa bir süre ön­ce Yakub şöyle bildirmiştir: «Ve Yakub oğullarını çağırdı ve onlara ahir zamanda size neler olacağını anlatacağım, toplanın dedi. Shiloh gelinceye dek hakimiyet Yahuda'da ka­lacak; o geldiğinde tüm insanlar onun etrafında birleşecek­ler.» (Tekvin, 49:1,10).

[3] I.l. 121.

[4] I. S. I/l, 84.

[5] I.I. 120.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 80 mesaj ]  Sayfaya git 1, 2, 3, 4, 5 ... 8  Sonraki

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Google [Bot] ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye