Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Erol Güngör Analizi / Edibe SÖZEN
MesajGönderilme zamanı: 29.02.12, 14:52 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 28.09.10, 13:01
Mesajlar: 166
Erol Güngör


Edibe SÖZEN

Muhafazakârlık, Modern Türkiye'de Siyasî Düşünce Cilt:5, İletişim Yay., (3. Baskı) 2006, İstanbul s. 204-211

"Bir cemiyetin bir âdetinin doğru değildir diye bozulması halinde orada artık âdet ve örf değil, cemiyet bile ortada kalmıyor." (Erol Güngör, 1979)

Foucault, yazarı "bir teorinin yazarı, bir disiplinin yazarı veya bir geleneğin yazarı" olarak tanımlar. Böylesi bîr ayrımın ışığında sosyal psikolog Erol Güngör (1938-1983) bîr geleneğin yazarı olarak adlandırılabilir Dört kardeşin üçüncüsü olarak bir Selçukî şehri Kırşehir'de dünyaya gelen, adliyede zabit kâtibi bir babanın oğlu olan Güngör, çocukluğunun büyük bir kısmını büyükbabası Ahi Evren Camii imamlarından Hafız Osman Efendi'nin yanında geçirir, daha ortaokuldayken kendi kendine eski Türk harfleriyle okuyup yazmayı öğrenir. Kırşehir Lisesi'ni bitirir.
Güngör'ün akademik hayatı, 1961 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tecrübi Psikoloji kürsüsüne asistan tayin edilmesiyle başlar. Kelamı Yapılarda Estetik Organizasyonu adlı çalışmasıyla 1965 yılında sosyal psikoloji doktoru olur. 1966 yılında Kenneth Hammond'un daveti üzerine ABD'ye gider. 1968'de Türkiye'ye dönen Güngör, Şahıstararası İhtilafların Çözümünde Lisanın Rolü adlı teziyle, 1971'de doçent olur. Hocası Mümtaz Turhan'ın ölümünden sonra, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyal Psikoloji kürsüsünün başkanlığını yürütmeye başlar. Devlet Planlama Teşkilatı, Millî Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı'nın çeşitli komisyonlarında görev alan Güngör, 1978 yılında Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar adlı teziyle profesör olur. 1982 yılında YÖK tarafından Selçuk Universitesi'ne rektör tayin edilir. 24 Nisan 1983te İstanbul'da geçirdiği bir kalp krizi sonucunda hayata gözlerini kapar (Yıldız, 1998:16-19).
1960'lı yıllarda çıkan haftalık Yol dergisini neşreden Güngör daha sonra Türk Yurdu, Hisar, Töre, Türk Edebiyatı yanında, Yeni Sözcü, Ülkücü Öğretmen (Güler-Kılınç, 1998) dergilerinde, 70'li yıllarda Ortadoğu ve Yeni Düşünce gazetelerinde yazarken, 1982'de başladığı Millet gazetesindeki başyazılarını rektör olduktan sonra imzasız sürdürür.
Hayatı, şahsiyeti, sosyal ilişkileri ve yapıtları gözönüne alınarak, Güngör hakkında iki ayrı yoruma gidildiği söylenebilir Bu yorumlardan birincisi Güngör'ü, özellikle 80' I i yıllardaki milliyetçi ideolojinin "gözükmeyen" ve fakat buna rağmen önde gelen bir temsilcisi olduğu şeklindedir. İkinci yorum, Güngör'ü 90'lardaki İslâmcı yenileşmeye bağlı olarak milliyetçi ideolojinin dinsellik vurgularının artmasına ya da en azından milliyetçi ideolojinin sınırlanmasında dinsel ligin hâkim bir unsur olarak öne çıkartılmasında etkin bir isim olarak öne çıkart maktadır. Burada Güngör'e islamcı çevrelerden de yönelik bir teveccühün başladığı söylenebilir. Güngör'ün, 1980'li yılların başında akademik birikimine kısmen de kişisel siyasal bağlanmalarına dayalı bir milliyetçilik çizgisi izlediği bilinmektedir. 90'11 yıllarda trol Güngör, bu milliyetçiliğin yerini dinselliğin aldığı, en azından milliyetçiliğin önemli bir öğesi olarak dinselliğin belirdiği yeni bir yönelimin temsilcisi olarak yeniden hatırlanır. Hemen belirtmek gerekir ki, aslında Güngör'ün milliyetçiliği, siyasal angajmanı bir yana bırakılırsa, milliyetçilik değil, muhafazakârlık olarak anlamlıdır. Zira, özellikle milliyetçilikle ilgili eserlerine bakıldığında bunların egemen milliyetçi ideolojiyle örtüşmesi pek de kolay olmayan, çoğu akademik çalışmalar oldukları görülecektir. Bu çalışmalardaki milliyetçilik, bir siyasî tasarıdan çok, tarihsel sürekliliğin ideolojisi olarak ortaya çıkmaktadır.
Güngör'ün deyim derindeyse, milliyetçi muhafazakârlıktan, islamcı bir muhafazakârlığa yöneldiğinde, daha radikal çizgilerle düşündüğü gözlemlenmekledir. Bu düşünümün en önemli halkası gelenek olması gerekir. Çünkü Güngör, hemen hemen bütün eserlerinde görüldüğü gibi geleneği -zaman dahilinde- halk, kültür, din ve şahsiyet ile yorumlamaktadır. "Halkımızın zaman perspektifinde dinî tarih ilk insanla, millî tarih ise Müslümanlıkla baslar" (Güngör, 1972] ifadesinde görüldüğü gibi, gelenek halk perspektifiyle sürekliliği olan tarihî bir süreçtir. Türk muhafazakârlığının " yaratmak zorunda olan bir muhafazakârlık" (Çiğdem, 1997: 45) olmasına uygun biçimde Güngör'ün muhafazakârlığı statükoculuğa kapalı, değişimlere ve yenilikçiliğe açıktır. İlk eserlerindeki MHP'nİn ideolojisiyle örtüşen milliyetçi muhafazakârlığıyla Güngör, MHP'nin yarı-resmî ideologu görünümündedir. Eserleri, 1980 öncesi "Ülkücü gençlik" için adeta birer ders kitabı gibidir. Aslına bakılırsa hayatının sonuna kadar da MHP'li kimliğini taşır. Ancak islâm meselelerine yönelik daha sonraki eserlerine bakıldığında, Güngör, ne MHP ideolojisine ne de 12 Eylül 1980 sonrası İslâmcılığına sığdırılabilir bir aydındır. '80 sonrasında kaleme aldığı İslâm Tasavvufunun Meseleleri ve İslâmın Bugünkü Meseleleri kitaplarında görüleceği gibi, Güngör'ün söyleminde halktan yana, Türkiye'nin fikir ve düzen statükocularını (buna aslında milliyetçiler de dahil edilebilir} keskince eleştiren radikal muhafazakâr bir tutum vardır.
Klasik muhafazakârlığın hâkim söylemindeki "aile, millet ve kutsal hak" (Dahi, 1999; 2) öğelerinin yerine, Güngör'ün radikal muhafazakârlığında "halk" vardır; daha doğru bir deyişle halkı öne çıkaran "gönüllü" bir tavır vardır. Yine bu söylemde yer alan "soyut insan" yerine, "yeni insan tipi"ni oluşturma arzusundadır. Değişme? ilahi kanunlar yerine, kültürel göreceliliği savunan Güngör, bir elitist değildir, kitleye yönelik olumlu vurguları vardır, sezgi ve duyuyu da bilimsel disipline katan (bağlantılarının düzeyi ve içeriği gözönüne alınacak olursa "organik") bir aydındır. "Kök paradigmalar" yerine "kendine dönüşü" kurgulayan bir bilimsel yöntemle Güngör, Ahmet Turan Alkan'ın tasviriyle "ilim ve iman arasında bir mümin, bir alim..."dır (Alkan, 2000}.
Daha lise yıllarında Ziya Gökalp'i okumakla beraber, Güngör'ü derinden etkileyen düşünür H. Ziya Ülken'dir. Bir yandan sosyal bilimlerde M. Sekip Tunç, Mümtaz Turhan ve Mehmet Kaplan'ı okurken, öte yandan da bir İstanbul ekolu/mektebi addedilecek biçimde aydınların buluştuğu Beya-zıt'daki 'Küllük' kafesinin müdavimlerinden tarihçi Mükrimin Halil, şair Asaf Halet Çelebi ve Fethi Gemuhlu-oğlı/nun sohbetlerine katılır; Nurettin Topçu, Necip Fazıl Kısakürek ve Nihal Atsız'dan etkilenir (Güngör, 1998: 109*. Güngör'ün entelektüel kişiliğini oluşturma döneminde Yahya Kemal ve özellikle de Dündar Taşer gibi isimlerden de etkilendiği bilinmektedir.
Güngör de Türkiye'de din ve modernleşme olgusunu, tıpkı Parsons gibi bîr sosyal sistem bağlamında ele alır (Akgül, 2002: 21). Aslında özellikle 90iı yıllarda daha çok okunur hale gelen din üzerine yazdıkları, sosyolojik bakış açışının öne çıkmasıyla belirginleşmektedir. Bu bakış açışının İslâm kültürünün farklı alanlarıyla ilgili bir donanımla desteklendiği, ayrıca genel olarak disiplinlerarası bir tutumun yazma biçimini belirlediği söylenebilir. İlave olarak Güngör, dilsel olarak da özenli bir tutuma sahiptir. O, toplum ve bireyi ayrı birer entite olarak görmez, aksine toplum ve bireyi sosyal dinamikleriyle, tarihsel şartlarda ortaya çıkan özellikleriyle, ahlak hükümleriyle, şahsiyet ve somut kültür özellikleriyle inceler. Erol Güngör, Batı ile başlayıp "biz"le devam eden, "biz"i tarihte, kültürde, değişmede, gelenekte, kalıcılıkta arayan bir perspektife sahip olmakla, muhafazakârlığın tarihsel geçmişiyle kolaylıkla irtibat kurar.
Güngör, Ziya Gökalp ile başlayan milliyetçilik akımının ideolojik içeriğine bilimsel bir muhteva kazandırmak istemektedir (Türkone, 198Ğ}. Erol Güngör'ün milliyetçiliği, İslâmın Bugünkü Meseleleri kitabında da vurguladığı gibi, Avrupa'nın milletler anlayışından çok farklıdır. Özellikle bugün bu farklı anlayışı dile getiren gerici-ge-lenekçi ve ilerici-yenilikçi popülist söyleminden farklı bir biçimde Güngör, milliyetçiliği "millet, din, şahsiyet ve devlet" ile değerlendirir. Tarihsel gelişimine bakıldığında muhafazakârlığın milliyetçi unsurlarını millet, gelenek ve tarih dahil olmak üzere, "millet, devlet ve otorite", dinî unsurlarını ise "din, cemaat, gelenek" oluşturur (Bora, 1997: 9). Güngör'ün İlk eserlerindeki milliyetçi muhafazakârlık kültürel değerler üzerine inşa edilir; daha sonraki eserlerinde İse din öncelene-rek, sistem, hukuk, eğitim ve aydın eleştirisîyle radikal bir tavır İzlenir. Din burada, toplumcu ya da bütüncül değil, gelenek, rasyonalıte, irrasyonalite, siyaset, eğitim politikası, laiklik ve modernleşme etkileriyle yorumlanır.
İslâmin Bugünkü Meseleleri (1986) adlı eserinde Güngör, Batı karşısında İslâm'ın iki önemli dinamiğini belirler: Birincisi, bugünkü Batı medeniyetinin temel çıkmazı bütüncü hakikat anlayışını kaybetmesine ilişkindir. Bütüncü hakikat fikri, Güngör'ün temel bilimsel yöntemini belirleyecek biçimde hem teorik, hem duyu hem de sezgilerle bilgi edinileceği fikri üzerine oturur. İslâm medeniyeti, hem Aristocu ilim ve felsefe geleneğine hem de klasik Şark düşüncesine mirasçıdır. İkinci dinamik ise, İslâm'ın henüz modern teknoloji İle imtihan olmadığıdır (Güngör; 1986: 86). islâm'ın hâkim olduğu yerlerde sınıf mücadelesi, ırk kavgası, kölelik ve emperyalizm görülmemiştir. "Camiide eşit insan, sokakta da eşittir." Böylece islâm bir denge felsefesi üzerine oturur. Batı medeniyeti ve Türkiye'deki kültür değişmeleri karşısında islâm'ı değerlendiren Güngör, refleksif (eleştirel) bîr yaklaşımla "iman"ı merkeze alır ve İslâm'da görülen yozlaşmayı, birey veya dine dayanarak değil, sosyal şartlarda arar. islâm'ın içinde bulunduğu bugünkü durumu eskiden olduğu gibi modernleşme karşısındaki ezikliğe göre değil, karşılıklı kültür alışverişlerine göre değerlendirir. Güngör'e göte din, bu anlamda bi-reylerarası bir etkileşim, iletişim ve kül-türlerarasılık özelliği gösterir.
Güngör'ün islâm'a genel bakışında, "İslâm'ın sürekliliği ve yaşama gücü olan bir din olması" fikri egemendir: "Dinin yerine geçecek başka bir sistem yoktur" (1986: 56). "Din ancak başka bir dinle yer değiştirebilir." islâmiyet kitaplarda okunan değil, yaşanan bir hakikat olduğu ölçüde değer kazanacaktır" (1986; 121). "İnsanı dünyadaki yalnızlığından kurtarmak, ona kainatta belli bir yer vermek, hayatın mahiyetini ve hikmetini anlamak bilgi İle değil, iman ile olur. 8u sebeple din hiçbir zaman ortadan kalkmayacaktır." Bugünkü Batı medeniyeti, getirdiği hoşnutsuzluklar nedeniyle, insanları dine veya yarı-dinî doktrinlere itecek bir toplum düzeni, bir hayat tarzı yaratmıştır. İslâm, insanı maddi ve manevî bütünüyle kavramaya çalışan, onu topyekûn ele alan bir sistemdir. Bu yüzden İslâm, Hıristiyanlıktaki manasıyla laik değildir [yani kişiliği ikiye bölmez). İslâm'da laiklik "vicdan hürriyeti" şeklinde ortaya çıkar. "Din değişmediği halde insanların onunla ilgili anlayışları değişiyorsa, o zaman bu değişmenin sebeplerini dinde veya insanlarda değil, fakat onların dışındaki şartlarda aramak gerekir" düşüncesi hâkimdir Güngör'de.
Güngör, Islamın Bugünkü Meseleleri adlı eserinde, çağımıza hâkim olan Batı dünyası ve onun temsil ettiği medeniyet karşısında islâm dünyasının bugüne kadar "gelenekçi" topluluklar arasında yer aldığını ve bu toplulukların çoğunun modernleşme sorunu üzerinde durduklarını ifade eder. Bu tartışma henüz bitmiş değildir. Artık modernleşme ya da Batı modelini iktibas etmek mesele olarak görülmemeli, onunla kültür alışverişinde bulunmanın özellikleri üzerinde durulmalıdır. Böylesi bîr alışverişin gerekçelerinin ilki, gelişmiş ülkelerin, İslâmî politikalar karşısında daha hassas olmalarında aranmalıdır. Güngör, başta petrol olmak üzere, giderek artan nüfus ve doğal kaynaklar açısından kazanılan hassas durumu Önemle vurgular. İkincisi, İslâm'a alternatif gösterilen ideolojilerin iflas etmesidir. İslâm hareketi, ideolojilerin aksine çok merkezlidir. İslâmî uyanışın üçüncü ve en göze çarpan özelliği onun devamlılığıdır, İslâm herhangi bir kesintiye uğramamıştır. Dördüncü özellik, İslâm dünyası hiçbir zaman gelenekçi İslâmcılarla, modernist batıcılar halinde ikiye ayrılmamıştır; dinî liderlerin rolü her zaman için önemli olmuş, İslâm geleneği bir durgunluk İçine girmemiştir. Beşinci özellik, medrese-tekke veya Avrupalıların tabiriyle ortodoks (Sünni) Müslümanlık-Sufîlik anlayışlarının geçmişte oynadığı önemli roldür. Batı düşüncesini belirleyen "rasyonalizm" ve "hümanizm"in, hakikatte Batı medeniyetinin "Özünü" bozduğunu ve onu içinden yıktığını Batının Çöküşü adlı eserinde belirten Spengler gibi Güngör de, Batı'mn İçten kopuş sürecini yaşadığına işaret eder.
İslâm dünyasının en önemli meselelerinden biri olarak hukuku gören Güngör, hem İslâm'a hem de modern hayata uygun bir hukuk sisteminin kurulmasını öne sürer ve hukuk hareketlerimizde, Batı'mn şiddetli baskısını vurgular. Güngör, islâm dünyasındaki hukuk hareketlerinin modern hayata yetişemediğinin altını çizer. İnkılâp geçiren veya işgal altındaki ülkelerde hukuk genellikle sosyal değişmenin başlıca amili sayılır. Burada gaye topyekûn medeniyet ve kültürü değiştirmektir. Aslında der Güngör, "ticaret, borç, ceza hukuku ile ilgili kısımların çoğu Kuran'a ve sünnete dayanmayan şeylerdir. Bu yüzden bu sahalardaki değişmeler, İslâm toplumunun Müslüman olarak taşıdığı kimliği bozacak bir tesir yapmamıştır." Buna karşılık, özel hukukta yani ferdi statü, aile ve miras konusunda yapılan değişiklikler tatbikatta pek çok uyumsuzluk ortaya çıkmıştır. Güngör, Batılı hukukun alınmasıyla ortaya çıkan karmaşık hali, İslâm hukukunun terk edilmesinden ziyade, geleneksel toplumun sarsılmış olmasına bağlar.

İslâm hukukuna ilişkin meselelerin laiklik sorununa bağlı olmadığını, bir sosyal bilimci olarak savunan Güngör (1986: 110), "dine uygun hukuk" ile "dinî hukuk"un birbirinden ayrı şeyler olduğunu ifade eder: "Bir hukukçunun şu ya da bu meselede İslâm hukukunun hükümlerine itibar edilmesini istemesi, devletin temel nizamlarını din esasına oturtmak anlamına gelmez." Güngör 7D'li yılların Türkiye'sinin hukukunu ve hukukçularını bir düzenin statükocuları, yegâne savunucuları, bekçileri ve sistemin aktörleri olarak görür. Günümüz Türkiye'sinde cereyan eden olaylara bakıldığında, bu tespit oldukça düşündürücüdür. Bugünkü tartışmalar çerçevesinde millî devleti, islâm'la çatışmayan bir biçimde değerlendiren Güngör, millî devletlerin varlığının İslâm'ın siyasî doktrinine aykırı olmadıklarını ifade eder. Osmanlı Türkiye'sinde din adamlarının daima devletle beraber olduğunu, Osmanlı ulema tabakasının büyük ölçüde çağın gerisinde anakronik bir eğitim içinde yetişmiş olmakla birlikte, modernleşmeye hiçbir zaman karşı çıkmadıkları gibi, pek çok reformun İslâm'a hiç de aykırı düşmediğini ilan etmekle, modernistlerle adeta yarışa girdiklerini belirtir.
islâm (ilkelerinin meselelerinin çözümlenmesi için halifeliği yeniden yorumlayan Güngör, öncelikle her İslâm ülkesinin kendi istiklaline kavuşmasını, sonra da bu müstakil İslâm devletlerinin (millî devletler) halife etrafında bir birlik kurmaları fikrini öne sürer. Güngör için "halifelik", Gökalp'in düşüncesinde olduğu gibi, İslâm ittihadını belirlemek için her yıl toplanan bir "Müderrisler Kongresi" şeklindedir. Bütün İslâm ülkelerinin din alimlerinin bir araya gelip, İslâm'ın kültürel meseleleri hakkında karar almaları, yayın yapmaları ve böylece islâm ümmetinin uyanık bir dimağa sahip olması fikrine, Muhammed ikbal'de ve günümüz tanınmış alimlerinden Fazlurrahman'da rastlanır, islâm ülkeleri arasında -hilafet hariç- bu istikamette belli bir mesafe alınmıştır. Bunun yanında Güngör, Sovyet işgali altındaki Türklere, Afganistan'ın işgaline yönelik olarak islâm dünyasının duyariı tavrına önemle değinir. "islâmiyet kitaplarda okunan değil, yaşanan bir hakikat olduğu ölçüde kıymet kazanacaktır." Güngör'e göre din, bir sahabenin, bir velinin veya geçmişteki herhangi bir kahramanın hayatından ziyade, "birey"in kendi hayatında göreceği bir şeydir. Sonuçta Erol Güngör'ün resmettiği Türkiye, sosyal ve kültürel bakımdan büyük değişmeler geçirmiş, kendine kimlik arayan yeni bir devlet; henüz millî kimliğini "nasıl" tespit edeceğine karar vermemiş, fakat bu kararı şu ya da bu istikamette verebilmek Üzere çetin mücadelelere girmiş bir ülkedir (1986: 130). Bir sosyal psikolog olarak Güngör'ün Türk muhafazakâr düşünce hayatındaki yeri, 1920'lerde çağını yakalayan Gökalp'in yeri ne ise odur. Gelenek ve kültürü halk perspektifinde olduğu gibi, kesintilerle değil, sürekliliği olan zaman dahilinde yorumlayan bir radikal muhafazakâr Güngör için "şimdi, gelecek ve geçmiş" arasında kopukluk yoktur. "Şimdi, gelecek ve geçmiş" arasında ancak sanatkarane ve ilim insanına dair yeni yaratmalar vardır (Güngör, 1987: 125). Yer aldığı ideolojik-si-yasi çizgideki genel yönelimlerin aksine, Güngör, bütün toplumsal kurumların eleştirilebileceğini ifade eder. Lakin Güngör'ün eleştirel üslubuna en az hedef olan, devlet-i ebed müddet fikrine (1995:173) bağlılıkla "devlettir.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye