Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 3 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Ahmet Davutoğlu’nun Türk Ocakları Konuşması
MesajGönderilme zamanı: 21.08.11, 02:34 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 26.03.09, 17:58
Mesajlar: 123
Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun Türk Ocakları'nın Kuruluşunun 100. Yılını Kutlama Etkinlikleri Kapsamında Düzenlenen “Büyük Türkiye'ye Doğru” Sempozyumunda Yaptığı Konuşma:

26 Mart 2011


SAYIN BAKANIMIZIN TÜRK OCAKLARI'NIN KURULUŞUNUN 100. YILINI KUTLAMA ETKİNLİKLERİ KAPSAMINDA DÜZENLENEN “BÜYÜK TÜRKİYE'YE DOĞRU” SEMPOZYUMUNDA YAPTIĞI KONUŞMA

http://www.mfa.gov.tr/disisleri-bakani- ... nen.tr.mfa

26 MART 2011, İSTANBUL

Türk Ocakları İstanbul Başkanı Sayın Cezmi Bayram, değerli Milletvekillerimiz, değerli Belediye Başkanlarımız, Türk Ocakları’nın değerli mensupları,

Sizlerle bugün Türk Ocakları’nın yüzüncü yılına girişi vesilesiyle tertip edilen bu sempozyumda beraber olmaktan büyük bir onur duyuyorum. Bu sempozyumun o kadar doğru bir zamanda ve o kadar doğru bir mekanda organize edildiğini düşünüyorum ki aslında bu sempozyum sadece bir entelektüel faaliyet değil, aynı zamanda bir yüzyılın muhasebesine imkan tanıyan önemli bir fikir alışverişi imkanı sunacak.

Yüz yılın muhasebesi dedim. Gerçekten çok az millet için yüz yıl üzerinde muhasebe edilmesi gerekecek derecede uzun bir dönem olarak görülebilir. Bizim milletimiz için yüz yıl aslında o uzun tarihi yürüyüşte çok da uzun bir dönemi kapsamaz. Ancak, kurumlarımızın yüz yılı aşmış olması, özellikle sivil toplum kuruluşlarımızın, bir yüz yıllık muhasebe yapmamızı da gerekli kılar.

Türk Ocakları yüz yıl önce kurulduğunda gerçekten biraz önce Cezmi Bey’in söylediği gibi çok zor şartlar altında, Balkan Savaşı’nın ızdırabı yaşanıyordu, Fransız Devriminin getirdiği ayrıştırıcı milliyetçilik hareketleri bütün Osmanlı topraklarını kuşatmıştı ve her bir topraktan, her bir bölgeden çatışmalar, gerilim haberleri, göçler, hicretler geliyordu. İmparatorluğun asli unsuru olduğunu, kurucu unsuru olduğunu düşünen aydınlarımız, fikir adamlarımız Türk Ocakları’nı kurdular ve o dönemde bu ayrıştırıcı milliyetçilik hareketlerine karşı bütünleştirici bir çaba içine girmeye gayret ettiler. Şimdi yüz yıl geçti. Yeni bir muhasebenin eşiğindeyiz. Aslında bu muhasebenin Türk Ocakları içinde, Türkiye’ye gerçekten çok önemli fikir adamları, sanat adamları kazandırmış bu Ocak içinde yapılması da büyük bir önem taşıyor. Artık hep beraber bu yüzyılın muhasebesini yapmak ve gelecek yüzyıla milletimizi de hazırlamak zorundayız.

Bundan bir hafta önce Katar’da, El Cezire Forumu’nda Arap dünyasındaki son hareketlilik dolayısıyla yapılan bir sempozyumda bir konuşma yapmam istenmişti. Tahrir Meydanı’ndan gelen gençler, Tunus’dan gelen gençler, Libya’dan gelen gençler ve siyasiler de vardı. Orada bu soruyu yine onlara da, o Arap kardeşlerimize de, dostlarımıza da sorduk. Artık yüz yılın muhasebesinin yapılması vakti geldi. Sempozyumun başlığı da ilginçti: ‘Gelecek geldi mi?’ Ben “gelecek geç bile kaldı” diye başlamıştım konuşmaya. Şimdi bizim için de geleceği inşa etmek için gerçekten bu yüzyılın muhasebesini doğru bir zeminde yapmaya ihtiyacımız var. Sadece Türk Ocakları değil bütün bir millet olarak yüzyılın meydan okumalarının, yüzyılın getirdiği yeni imkânların ve risklerin değerlendirilmesi ihtiyacı ile karşı karşıyayız. Dış politikada bunu her an hissediyoruz.

Tesadüf değil bakın, Trablusgarp Harbi’nin yüzüncü yılında, yani 2011’de Türkiye tekrar Libya meselesinin en merkezinde, en önemli aktörü olarak Libya’daki kardeşleriyle beraber. Libya’nın derdini kendi derdimiz olarak görüyoruz, çünkü 1911’de tam yüz yıl önce, aynen Türk Ocakları’nın yüzüncü yılının muhasebesini yapması gibi, Mustafa Kemal’ler, Enver Bey’ler herkes Trablusgarp’ta, Bingazi’de, Tobruk’ta, Derne’de bir vatan toprağı müdafaa ediyordu o zaman için. Bizim için aziz olan, her bir köşesinde şehitlerimizin olduğu çok engin bir coğrafyanın mirasını taşıyoruz. Gelecek sene 2012 Balkan Savaşları’nın yüzüncü yılı, büyük hicretlerin, büyük acıların ve asırlarca bir arada yaşamış milletlerin birbirinden kopartıldığı, etin tırnaktan ayrıldığı o elim Balkan faciası. Geçen sene New York’ta Sırp Cumhurbaşkanı ile Cumhurbaşkanımız görüşürken şöyle bir teklifte bulunmuştuk; gelin Balkan Savaşları’nın yüzüncü yılını, 2012’yi ‘Balkan Savaşı’ndan Balkan Barışı’na’ başlığıyla birlikte kutlayalım, birlikte muhasebe edelim, Balkanları birlikte nasıl inşa edeceğimizi konuşalım.

2014 yılı Birinci Dünya Savaşı’nın yüzüncü yılı, yani bizim Ortadoğu’dan kopuşumuzun, bugün Suriye ile Türkiye arasında hiçbir coğrafi, kültürel, demografik temeli olmayan sınırın, Türkiye ile Irak arasındaki sınırın, Kafkaslar’daki sınırların ortaya çıkışı. Kardeşin kardeşten kopuşunun tarihi, Yemen’de bıraktığımız binlerce canın tarihi, Sarıkamış’ın tarihi, Çanakkale’nin tarihi. Hep beraber bir muhasebe yapma ihtiyacı içindeyiz. 2015 yılı Çanakkale’nin yüzüncü yılı olacak ve Ermeni meselesi başta olmak üzere bizimle tarihi hesaplaşma yapmak isteyenlerle yüzleşmenin yıldönümü olacak. 2023, Cumhuriyetimizin yüzüncü yılı, nasıl ki 1911’de Trablusgarp’tan başlayıp 1923’e kadar geçen o 12 yıl içinde büyük bir, kadim bir medeniyetin siyasi merkezi olan bir devlet lime lime çözülmüş, o devletin kurucu unsurları birbirlerinden koparılmış, psikolojik olarak, tarihi olarak birbirlerinden uzaklaştırılmışsa ve uzaklaştırılan tarih sonucunda 12 yıl içinde 1923’de yeni bir Cumhuriyet bir milli devlet olarak doğmuş ve geride kalanlarla tekrar o nizam mücadelesini, dünyaya belli bir değerleri taşıma mücadelesini üstlenmişse, şimdi de biz 2011’den 2023’e kadar bu kopan, ayrışan, birbirinden kopartılan milletin unsurlarını tekrar bütünleştirme ihtiyacı ile karşı karşıyayız.

Tarihi bütünleştirmenin eşiğindeyiz ya da daha büyük acılar yaşanır. Onun için devletimizin ve Türk Ocakları gibi çok köklü geleneğe sahip kuruluşlarımızın, toplumumuzun her kesiminin başını iki elin arasında alıp tam bir tefekkür haliyle geleceği planlaması lazım. ‘Bu kopan coğrafyaları nasıl birleştireceğiz?’, soru bu, ‘birbirinden ayrıştırılan tarihleri nasıl bir bütünlük halinde tekrar geleceğe ümitle yürüyen, yeni bir tarihi akışı şekillendiren yeni bir nesil olarak inşa edeceğiz?’ Onun için ‘Büyük Türkiye’ye Doğru’ başlığı gerçekten doğru bir başlık. Küçültülmüş bir imparatorluktan, artık iddiaları bitmiş, zayıf düşmüş bir cumhuriyet doğdu düşüncesiyle Batının baktığı bir coğrafyadan, bugün o Cumhuriyetin zor ve çetin şartlar içinde geçirdiği çok zorlu süreçlerden sonra tekrar bölgesine, çevre bölgelere ve küresel düzene mesaj ileten, güçlü mesajlar sunabilen yeni bir dönemin eşiğindeyiz.

Bu büyük Türkiye’yi inşa ederken üç temel şart var, ben bunları değerli Türk Ocakları mensuplarıyla paylaşmak istiyorum ve bu muhasebeyi birlikte yapmak istiyorum. Aslında bu sempozyuma katılma fikri çok güzel bir tevafukla ortaya çıkmıştı. İran ile P5+1 arasında diplomatik müzakereleri Çırağan’da yaparken Ocak ayında beraberimde diplomatik heyetle birlikte epey yorucu günler geçirmiştik. Müsteşarımız, Müsteşar Yardımcılarımız dediler ki, o gece de uykusuz geçtiği için, “biraz istirahat etseniz, öğle yemeği için düzenleme yapsak.” Dedim ki “öğle yemeğini gelin Sultanahmet Köftecisi’nde yiyelim.” Hep beraber Dışişleri heyeti olarak Sultanahmet Köftecisi’ne gittik. Birden benim çocukluğumda, gençliğimde yaşadığım bir duygu tekrar harekete geçti. Ben ne zaman İstanbul Erkek Lisesi’nde yatılı okurken canım sıkılsa ya da Cumartesi okulun o bir haftalık güzel hapis hayatı bitse, babamın İstanbul Erkek Lisesi’nin karşısındaki dükkânına uğrar, oradan yürüyüşle bütün Divan Yolu’nu geçer, Sahaflar’a gider, haftalık kitaplarımı alır, oradan Fatih’e kadar yürürdüm. Daha sonra da o yürüyüş yolu benim için tarihin yeniden keşfedildiği, kendi kimliğime yeniden döndüğüm, sadece bir yürüyüş yolu değil, tarihi bir bilinç yolu haline dönüşmüştü. Çok özlediğim bir yoldu. “Hadi gelin hep beraber bu Divan Yolu’ndan Sahaflar’a kadar yürüyelim” dedim arkadaşlara ve takdir, tam biz yola çıktık Sultanahmet’ten, biraz sonra yoğun bir yağmur. Türk Ocakları’nın, Sultan Mahmut’un, Sultan Abdülhamit’in türbesinin hemen yanındaki mekâna, hem yağmurun geçmesini beklemek için oraya girdik, hem de oradaki atmosferi biraz teneffüs edelim diye. Çok da güzel oradaki genç arkadaşlarımızla sohbet ettik. Daha sonra da Köprülü Külliyesi ve bütün o tarihi mekânları yürüyerek Sahaflar’dan bir miktar kitap almak suretiyle Süleymaniye’ye kadar yürüdük. O sırada bu Yüzüncü Yıl Sempozyumu’ndan haberdar oldum ve Cezmi Bey’in davetine icabetle burada bulundum ve bunu büyük bir imkân olarak da gördüm, görüyorum. Bu hasbihali birlikte yapmamız lazım.

Büyük Türkiye’ye doğru giderken üç temel şarttan bahsettim. Birincisi psikolojik şart, özgüven. Bir milletin eğer kendine güveni yoksa, özgüvenini kaybetmişse, tarihte var olacağına dair psikolojik zeminini kaybetmişse gerçekten çok büyük sıkıntı var demektir ama ne kadar zor şartlarda olursa olsun, bir milletin fertlerinin, aydınlarının, gençlerinin ‘ben bu tarihte özne oldum, tekrar özne olacağım’ iradesi taşıyorsa ve güçlü bir özgüvenle tarihe bakıyorsa, o milletin tarihe mutlaka sunacağı yeni değerler var demektir.

Bizim tekrar keşfetmek zorunda olduğumuz ilk husus özgüven ve biraz önce söylediğim tabiri biraz daha açayım. Tarihte bir kere özne olmuş milletler hiçbir zaman tarihin nesnesi yapılamazlar. Yani şimdi Çinlilerin tarihin nesnesi olabileceğini düşünür müsünüz? O büyük kültür, büyük medeniyet birikimi, büyük nüfus gücü Çinlileri her an tarihin öznesi yapar. Türkler de tarihte yaşadıkları o büyük tecrübeleriyle, bütün o Avrasya, Afro-Avrasya coğrafyasını kateden o büyük birikimleri ile tarihte nesne yapılabilecek, tarihin edilgen unsuru yapılabilecek bir topluluk değildir. Bizler bir kere bütün zorluklar karşısında güçlü kimliğimize, medeniyet birikimimize, kültür birikimimize güvenerek tarihte özne olacağımızın, tekrar güçlü bir şekilde özne olacağımızın inancını taşımamız lazım. Zorluklarla karşılaşabiliriz. Bir neslin zorluklarını başka bir nesil başka şartlarda aşabilir ama hiçbir zaman biz tarihin edilgen unsuru olmadık, olmayacağız.

Beni gerçekten çok etkileyen bir hatıramı paylaşmak istiyorum. 2005 yılı, o zaman Başbakan Başdanışmanı olmak hasebiyle daha rahat seyahat edebiliyorum, hareket edebiliyorum. Ailemle birlikte bir Balkan turuna çıktım, bir taraftan da bölgede ihtiyaçları tespit etmek istiyorum. Orada, alanda nelerin olduğunu görmek istiyorum. Makedonya’da Radoviş’in kuzeyinde, 15-20 kilometre ötesinde dağda iki Türk köyü kalmış Batı Makedonya’da; Alikoç ve Koçali köyleri. Eskiden beri duyardım ve etnografik olarak da Türk kültürünün, Türkmen geleneklerinin yaşadığı bir köy olarak bilirdim. Ailemle ziyaret etmek istedim. Ücra bir yer. Gittik, gerçekten benim, bizim Toroslar’da babaannemin giydiği kıyafetler ne ise, dedemin konuştuğu Türkçe ne ise aynı giysiler ve aynı Türkçe’nin yaşadığı iki köy. Kalmış olduk, metruk, dağ başı. Vardık, bizi karşıladılar. Dedim “ne ihtiyacınız var, nasıl durumunuz?” Aralarında saygı duyulduğu anlaşılan birisi öne çıktı ve dedi ki, “Beyim sen de 400 yıl, ben deyiverem 500 yıl, bizi buraya goovermişler, ha bu dağları bekleyedurun demişler, o günden beri bekler dururuz.”

Şimdi bir milletin geride bıraktığı ve metruk bir yerde bir köyde kalmış olan bir ferdi eğer 500 yıllık bir nöbeti tutma özgüvenini duyuyorsa, o miletin aydınlarının o özgüveni iliklerine kadar hissetmesi lazım. Bir nöbet bilinci, sadece bir dağ nöbeti değil. Biz tarihin nöbetçileriyiz. Kadim bir medeniyetin, kadim bir kültürün ve bütün kadimin, sadece bir coğrafyanın değil, son merkezi olmuş bir devletin mirasçılarıyız. Dolayısıyla özgüven içinde tarihe bakmamız lazım.

Irak Savaşı öncesinde, o zaman akademik hayattan bürokratik hayata yeni geçmiştim. Bir grup gazeteci dostumla konuşuyoruz. Irak savaşının doğurabileceği riskler üzerine kaygılarımızı anlatıyoruz, 2003’ün Şubat ayı, yurtdışında. Bir gazeteci arkadaşımız dedi ki, “Ahmet Bey, Amerika’da yüzlerce kurum, think-tank bunu çalışıyor. Onlar bu riskleri görmüyor ve savaşa giriyorlar da sizler mi bunu fark ediyorsunuz?” Evet, Amerika’daki 200 think-tank farketmeyebilir ama bir Türk, bu coğrafyanın birikimine sahip olan bir Türk, Irak’ta olanları, neler olabileceğini çok daha iyi hisseder çünkü biz bu toprağın parçasıyız. Bizim için özgüven, bazen bu özgüven ifadesi bazılarını rahatsız ediyor. Aşırı özgüven biliyorum bazen tepki de doğuruyor ama bu özgüveni hissetmezsek tekrar tarihe ağırlığımızı koyamayız. Bugün Bakanlığımda çalışan her bir arkadaş bulunduğu yerde bu özgüveni hissetmek durumunda. Sayın Başbakanımızın Davos’ta sergilediği tutumdan birçok dış politikada aldığımız tavra kadar bulunduğumuz her yerde salona girdiğimizde bizimle birlikte sadece bir kişi değil, 75 milyon değil, tarihi paylaştığımız yüz milyonlarca insan ve bin yıllık bir tarih arkamızda yürüyerek girer. Biz o yalnızlığı hiçbir zaman hissetmeyiz.

Tolstoy Hacı Murat’ı anlatırken Hacı Murat romanındaki Hacı Murat teslim olmuştur. Biliyorsunuz Şeyh Şamil bir salonda, muhteşem bir salonda Rus generale teslim için giriyor. Salona girişini anlatır Tolstoy, teslim olmuş birisinin girişi bu. Der ki “ancak Müslümanlara özgü bir vakarla salona girdi.” Bizdeki özgüvenin toplumsal karşılığı vakardır. Tarihte vakarlı yürüyüşü olmuş bir milletin evlatları olarak aynı vakarlı yürüyüşe devam edeceğiz. Büyük Türkiye’ye gidiş böyle bir psikolojik altyapıyla olur.

İkincisi metodolojik yöntem şartı. Bu da birleştirici, bütünleştirici bir dil, birleştirici, bütünleştirici bir siyaset, birleştirici, bütünleştirici bir yaklaşımdır. Türk Ocakları parçalanan bir imparatorluk içinde doğdu. 120 yıl süren Fransız Devrimi’nin etkisiyle, ayrıştırıcı milliyetçilik akımlarının arasında bir milli devletin doğuşuna zemin hazırlayacak bir bütünleştirici hareket olma çabası içinde doğdu. Cezmi Bey çok güzel ifade etti, şartlar değişti. Bugün bizim hem içeride hem dışarıda bu birleştirici dili daha üst düzeyde dillendirme vakti geldi. İçeride bu vatanı paylaşan etnik, mezhebi kökeni ne olursa olsun her bir kardeşimizin aziz olduğu yaklaşımıyla bütün bir milleti kucaklamak. Dışarıda ise benim akademik hayatta kullandığım, şimdi ise siyasi veya diplomatik hayatta benimsediğim bir kavramla izah etmeye çalışayım. Vatandaşlık siyasi bir bağdır ama ‘tarihdaşlık’ diye başka bir bağ var. Tarihdaşlık ise yok edilemeyecek kültürel bir bağdır. Biz bu tarihdaşlık kavramını bütünleştirici, bütün çevre bölgeleri, Balkanlar’ı, Ortadoğu’yu, Orta Asya’yı, Kafkasya’yı tekrar Anadolu etrafında, Anadolu’yla birlikte bütünleştirici yeni bir siyasetin önünü açmamız lazım. Madem ki yüz yıl önce bizi bu coğrafyalardan koparmaya çalıştılar ve sömürgeciler o kadar yıl içinde bu coğrafyalarla aramızda duvarlar ördüler, şimdi tam vaktidir bu duvarları kaldırmanın. Bu coğrafyalarla, bu tarihdaşlarımızla bütünleşme vaktidir.

Türk kavramını da bu çerçevede değerlendirmek, Türk Ocakları kavramını bu çerçevede değerlendirmek lazım. Bazen dışarıdaki aktörler sizi sizden daha iyi tanımlayabilirler. Miloseviç Srebrenitsa’da Boşnakları katlettiğinde, o kara gecede katliama başlarken, bittiğinde şunu söyledi: “Burada biz Türklerden Kosova’nın intikamını aldık.” Katlettiği insanlar ırk olarak Türk değildi, Boşnaktı. Türkçe belki bilmiyorlardı ama intikam Türklerden alınıyordu, çünkü Balkanlar’ın tarihinde bu bir simgesel ifadeydi. Kosova’da da Arnavutluk çoğunluğu vardı ama orada katledilen şey sadece insanlar değil, bir tarih katliamı yapılıyordu. Biz de şimdi tam aksine bütün bu Balkanlar’ı geçmişleri ne olursa olsun birleştirmek sorumluluğuyla karşı karşıyayız.

Bundan 2 sene önce bir AB yetkilisi resmi bir toplantıda ABD ile birlikte hazırladıkları bir Bosna planını bana sundu resmi bir toplantıda, dedi ki “sizin Boşnaklar üzerindeki etkinizi biliyoruz. Bu plan konusunda onlara telkinde bulunabilir misiniz?” Kâğıdı aldım, okumadım, ters çevirdim koydum kenara. “Bak” dedim “dostum, bir Türk Bakan’a Bosna ile ilgili kâğıt verilmez. Bir Türk Bakan Bosna ile ilgili kâğıdı ya kendi yazar ya da birlikte yazar.” Bosna’yı çok iyi bilen bir muhataptı, orada uzun yıllar görev yapmış, dedim ki “sen de çok iyi biliyorsun ki Bosna bizim için bir dış mesele değildir, bir iç meseledir, çünkü Bosna’da yaşayan Boşnaklar kadar, ondan daha fazla Boşnak Anadolu’da yaşar, İstanbul’da yaşar ve Bosna’da ne zaman bir kıyım olsa Boşnaklar yüzlerini Berlin’e, Paris’e, Londra’ya değil, İstanbul’a dönerler, tarih bu.” Yine Saddam Kürt kardeşlerimizi büyük katliama uğrattığında, Kürt kardeşlerimiz doğuya ve batıya dönmediler Irak’tan, kuzeye döndüler. Biz tarihdaş olarak bütün bu toprakları, tekrar bu tarihdaşlığımızı keşfetmek zorundayız.

Bingazi’de zor şartlar yaşanırken geçtiğimiz ay içinde, Bingazi’deki yerel makamlarla temas halindeydik vatandaşlarımızın boşaltılması için. O yerel makamların başındaki zatla bir telefon görüşmem oldu gece geç bir vakit. Başkonsolosluğumuzun tabii belli riskleri de taşıdığı bir dönemde. Dedi ki “Sayın Bakan, biz size saygı duyuyoruz. Hükümetinizin, Başbakanınızın onurlu duruşuna saygı duyuyoruz. Sizin kitaplarınızı okudum. Ne olur Başkonsolosunuzu burada muhafaza edin, çünkü buranın yüzde 40’ı Türk, Bingazi’nin yüzde 40’ı Türk.” Şimdi kafamızdaki coğrafyada Libya uzakta bir ba