Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 5 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Mustafa Kutlu’yu tanır mısınız? / Ahmet Turan ALKAN
MesajGönderilme zamanı: 12.05.10, 09:36 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 21:01
Mesajlar: 487
Mustafa Kutlu’yu tanır mısınız?

Ahmet Turan ALKAN


Tanıyanlar çoktur elbette; maksadım bu isimle daha önce karşılaşmamış olanların zihnine bir dikkat çentiği açmak.
Ben tanırım; lâkin bir mekânda beraber, yüz yüze oturmuşluğumuzun süresi, toplasanız beş-altı saati geçmez; “Bu nasıl tanışıklık öyle!” diye itiraz şerhi döşenmeye kalkışmayınız; rû be rû tanışıklığımız kısa fakat tanışıklık için ille de yüz yüze gelmek, uzun uzun dereden tepeden konuşmak, “Ahbab alışverişte belli olur.” meseline muvafakaten birlikte aksâtâya çıkmak gerekmiyor.

Otuz seneden beri Mustafa Kutlu’nun yazdıklarını okuyorum; bu bir!

İkincisi Kutlu’yla pek çok müşterek dostumuz var; dedem, “Yahşi yiğit yâreninden belli olur.” derdi; ortak ahbablarımız içinde çürük elma yok. Bu da çok önemli, bir kenara yazalım.

Üç: Adam Erzincanlı. Erzincan dediğiniz bağırsanız duyulacak derecede şuracıkta bir komşu vilayet; üstelik rahmetli babam, Erzincan Zelzelesi’nde DDY ekibi içinde komşularımızın yardımına koşan ekipte yer almış.

Davut Sulari de Erzincanlı; pek severim. Rahmetli Ali Ekber Çiçek de öyleydi meselâ. Bizim Lütfi Şehsuvaroğlu ise nereli olduğuna henüz karar getirememekle birlikte yarımkan Erzincanlı, yarımkan Sivaslı sayılır.

Aynı toprağın, aynı derelerin, aynı erik ağaçlarının, aynı bahçelerin, aynı havaların çocuğuyuz.

O da demiryolcu bir aileden geliyor; trenlere, istasyon binalarına âşık.

Benden biraz büyük ama, olsun, o kadarcık kusur kadı kızında da olur.

Kutlu’yu daha evvel bilmeyenler diyor ki içinden şimdi: Ee, anladık, neci bu adam?

Hikâyeci!

Hikâyeci dediysem, öykücü filan anlaşılmasın: Hikâyeci. Hi-kâ-ye-ci!

Soyunda mutlaka çok eskilerde kahvelerde bağlama çalıp destan söyleyen, hikâye anlatan birileri var.

Rahat, tekellüfsüz... Kafasında hangi hadiseyi nereye rabtedeceğim diye kırk türlü roman tekniği dolandırmadan söyleyeceğini söyleyen ama bu esnada bizi, “Acaba ardı nasıl gelecek?” merakıyla ağzının içine baktıran bir adam bu Mustafa Kutlu.

Bizden!

Bizden, yani hangi cami ahalisinin arasına karışıp namazdan sonra son cemaat mahallinde mahalle dedikodusuna karışsa, farzımuhal hocaefendiyi, işine vaktinde gelmeyip ara sıra yan çizen müezzini çekiştirse fark edemezsiniz. Çayını getiren çaycıyla, vakitsiz dökülmüş saçlarına tarak beğenmek için lâfa tuttuğu işportacıyla, ıspanak bağının içine çürük çarık sokuşturan manava homurdanan hanımteyze ile aynı dilden konuşur.

Şimdi böyle dedik diye dostumu, kıraathane meddahı filan zannetmemenizi rica ederim. Geçenlerde İstanbul’daki çalışma yerine uğradım. Aynı odada sarf-ı mesai eylediği arkadaşlarının, ziyaretine gelip sohbet mevzuu açan üniversite hocalarının isimlerini yazsam o’saat hörmet ve muhabbetiniz kat be kat ziyadeleşir; lâkin bilirim, hazetmez böyle şeylerden.

Bir de sakal bırakmış; öyle tatlı, öyle sevimli bir hâlete bürünmüş ki, al ciğerinin köşesine sok.

Hikâyeci... Lâkin vaktiyle deneme yazıları kaleme almak gibi bir arayış devri de yok değil. Hazretin dört deneme kitabı var, sırayla: Yoksulluk Kitabı, Akasya ve Mandolin, Şehir Mektupları ve Arka Kapak Yazıları.

Hikâyelerine gelince: Evvelâ “Sır”

Haydi size Sır’dan bir hikâyeyi özetleyivereyim de merakınız yatışsın biraz.
Hikâyenin adı Mürid.

Alıntı:
Anadolulu bir gariban var. Medhini duyduğu bir ulu zatı ziyaret etmek, hikmetli konuşmalarından feyiz almak, duasıyla bereketlenmek için minicik bir hediye ile İstanbul yollarına düşüyor. Varıyor o ulu zâtın dergâhına. Sohbet ediliyor, sağdan soldan lâf açılıyor vesaire...

Neticede bizim Anadolulu anlıyor ki, himmete muhtaç olan kendisi değil, ziyaretine gittiği şahıstır.

Dönüyor memleketine...


Devam ediyoruz: Sır’dan sonra Bu Böyledir geliyor; sonra Yoksulluk İçimizde, Yokuşa Akan Sular, Hüzün ve Tesadüf, Uzun Hikaye, Beyhude Ömrüm, Mavi Kuş, Tufandan Önce, Rüzgarlı Pazar ve Chef.

Ve geçen gün postadan çıkıp geliveren son kitabı Menekşeli Mektup.

İsme bak Müslüman, isme bak. Sadece şu iki kelime bile duyana kendiliğinden binbir hikâye yazdırıyor.

Kitapta üç hikâye var lâkin çıtlatırsak kitabın satışı düşmez de sizin tadınız kaçar diye tafsil etmiyorum.

Haa, unuttum. Mustafa Kutlu eben-an-ced Dergâh Yayınları’ndan neşreder yazdıklarını. Galiba kurucu heyetten olsa gerektir veya öyle bir şey.

Son zamanlarda gazetede köşe yazmaya da başladı. Yeni Şafak’ta tadına doyulmaz şeyler yazılar; hele mevzuyu allem-kalem Fenerbahçe’ye getirip bağlamaz mı?

Hasta derecede Fenerbahçeli. Taraftar dediysek, “cello” takımından Fenerbahçeli değil; futboldan anlar, üstelik bütün marifeti futbol yazmak olan çoğu kişiden daha ehildir bu mevzuda.

Ee okuyucu, bu kadar takdimden sonra artık, “Mustafa Kutlu’yu tanımıyorum.” diyecek haliniz yok herhalde; esasen çoğunuzun tanıdığından da eminim; kasden tecâhül-i ârifâne san’atına müracaat ettim. İçinizde Kutlu’nun hikâyelerinden birini hâlâ okumayan biri varsa, bilsin ki ziyandadır vesselâm.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Mustafa Kutlu’yu tanır mısınız? / Ahmet Turan ALKAN
MesajGönderilme zamanı: 12.05.10, 09:43 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 21:01
Mesajlar: 487
Mustafa Kutlu’nun Trajedisi

Mehmet Emre Ayhan

(Rasim Özdenören, Müslümanın trajedisi vardır diyor, Mustafa Kutlu ise yoktur diyor. Mehmet Emre Ayhan ise bakın ne diyor!)

30 Ağustos 2009

Üç yıl kadar önce Anlayış'ta çok kıymetli röportajlar yapmıştı Mücahit Küçükyılmaz. Aşağıda bahsedilen iki ufuk açıcı söyleşiyi de yine Mücahit Küçükyılmaz yapmıştı. Asıl ufuk açılması ise iki söyleşi okunduktan sonra yaşanıyor.

Allah varsa trajedi yoktur

Okunmak için sırasını bekleyen kitap dağından elime aldığım, Küre Yayınları’nın Türkiye Söyleşileri dizisinden çıkan Kültür Söyleşileri kitabında ilginç bir şeyle karşılaştım. Mustafa Kutlu ile yapılan söyleşinin başlığı “Allah varsa trajedi yoktur!”; hemen arkasından Rasim Özdenören’le yapılan söyleşinin başlığı ise “İnsan varsa trajedi de var”. Ne oluyor, derken biraz fark eder gibi oldum. Trajedi tanımları her ikisinde de ortak, Ionna Kuçuradi’den, o da şu: İnsanın iki (belki) eşit ve (ama muhakkak) müspet değer arasında tercih durumunda kalışı. Hz. İbrahim’in trajedisi mesela; bir tarafta Allah’ın emri, diğer tarafta evlat sevgisi. Fakat ikisi şu noktada ayrılıyor anladığım kadarıyla, biraz önceki trajedi tanımında Kutlu parantez içlerinde yazılanları dikkate almıyor, Özdenören ise meseleyi daha da berraklaştırmak, anlaşılır kılmak için parantez içlerini de denkleme katıyor.

Yani Kutlu, denklemin bir tarafına “Allah”ı koyduğumuzda diğer tarafa koyacak ona denk ve müspet bir şey yok, o halde denklem geçersiz, o halde trajedi yok, diyor. Özdenören ise “Allah”ı denklem üstü görüyor ve denklemi sadece insanî duygular etrafında kuruyor. Böylece daha anlaşılır kılınıyor zihnimizde bazı şeyler. Mesela şu örneği veriyor Özdenören:

“Kim söylediyse o vazgeçsin sözünden!”

Aynı şekilde Hallac-ı Mansur’un içine düştüğü durum da trajik, ‘Ene’l-Hak’ dediği için recmediliyor. O cümleyi söylemeyebilir miydi? Hayır. Söylemek zorundaydı; çünkü bir hikmeti terennüm ediyor. Söylemese bir hikmeti gizlemiş olacaktı. O zaman bir suç işlemiş oluyordu. Fakat söyledi de ne oldu? Yine suç işledi. Zaten trajik olanın mahiyeti bu; öyle de yapsa böyle de yapsa bir suç işlenir. (…) Tabii fetvalar sonucunda idam ediliyor; fakat yargılamanın safahatına baktığımızda yargıçlar Hallac-ı Mansur’a kıymak istemiyor. Diyorlar ki: ‘Söylediğin sözden vazgeç, seni affedelim.’ Hallac-ı Mansur’un cevabı ilginç: ‘Kim söylediyse o vazgeçsin sözünden!’ Aslında o söz hem kendisine ait, hem değil. Kendisine ait çünkü kendi ağzından çıkmış. Kendisine ait değil çünkü zorunlu olarak söylenmiş bir cümle, ketmetmesi mümkün değil. O cümle söylenmek zorunda, ölümü pahasına da olsa.”

Sadece Hallac-ı Mansur’un değil, onun idamına karar veren yargıçların da, o idam edilirken taş yerine gül atan İmam Şibli’nin de bir trajedisi olduğunu öğrendim Özdenören’in bu söylediklerinden. İç içe trajediler… Konu ince, hassas ve ilginç geldi bana. Hem Mustafa Kutlu da, kabul etmese de, bir şeyhin trajedisini anlatmaya çalışıyor zannımca Sır kitabında. Bakın nasıl:

Hikâye bu ya: SIR

Alıntı:
Köyünde kendi halinde bir rençber ve ailesi; “yedikleri bulgur aşı, içtikleri ekşi ayran” hesabı. Derken bir gece bağlı olduğu şeyh efendi ziyaretine geliyor bu rençberin. Ancak hâl ehlinin anlayabileceği bir muhavere geçiyor aralarında. Sonra ihvanına kendisinden sonra posta geçecek kişi olarak o rençberi işaret ediyor. İlk hikâyede bu rençberin yaşadığı trajedilerden ilki de bu: köyde kendi halinde rençberliği sürdürmek ve koca bir tarikattan gerek maddi gerekse manevi planda sorumlu olmak. Ama kendi elinde değil tabii ki bu seçim; Hallac-ı Mansur’a nasıl söyletiliyorsa o hikmet, bu rençber de geçiriliyor “âlem-i mânâda öyle gösterildiği” şekliyle.

Bir şeyhin çıkmazları

Köylük yerde rençberin evinin yanında kurulan tekke bir zaman sonra dar gelmeye başlıyor ihvana, hem fitne de zuhur ediyor yavaş yavaş tarikatta. Perişanlıktan, tekkede verilen aştan, cemaatin şehirde meskûn ileri gelenlerinin köye yani şeyhe ulaşmaktaki zorluklarından bahsedilir oluyor. Köyde kalmak ya da şehir denen “bilinmez”e taşınmak; burada şeyhin ikinci trajedisi. Son olarak mesela köyde kalan müritlerden birinin, elinde şeyhinin özlediği “domur domur terlemiş Akpınar’ın [yani köyün] suyu” ile dolu testi, aradan onca engeli aşıp şehre ve tekkeye vasıl olması; fakat tekkede karşılaştığı manzaradan dolayı geri dönmesi… Bakın nasıl bir manzara:

“(…) Ne zaman ki kapılar açıldı, mürit uzun mu uzun bir odanın öte başında Efendisini gördü. Efendi dahi onu gördü. Onu görmekle kalmadı, önünde domur domur terlemiş Akpınar’ın suyu ile dolu testiyi fark etti. Hal dili ile bir süre bakışıp anlaştılar. Mürit anladı ki aşıp geldiği engeller efendisi ile arasında uzanıp gitmektedir. Bundan öte geçmeyi edep dışı bildi. Parlak kumaştan elbiseleri ile diz kırıp oturmayı beceremeyen siyaset adamları, bankacılar, sanayiciler, polisler, askerler, artistler, din adamları, onların altında tüccarlar, memurlar, müdürler, şefler… Efendi ona kalkıp bir “Hoş geldin” diyemedi. Testi ile arasında duranları çiğneyip geçemedi. Müridin hasret ateşini dindiremedi. Yandı mürit. Testiyi bırakıp tekkeden çıktı mürit. Bundan geri efendisi için de dua etti mürit.”


Sekiz pencere bir odayı "Sır" aydınlatıyor

8 hikâyeden oluşan Sır, aslında tek bir hikâyeyi anlatıyor; 8 ayrı pencere bir tek odayı aydınlatıyor. O da, özellikle ’80 sonrası yazarın gözlemleyebildiği kadarıyla, tarikat ve tasavvuf ehli insanların bu gidişle nereye gittikleri.

1990’da ilk çıktığında çok tepki alan kitabın önemi daha sonradan anlaşılmış, hatta Kutlu’nun –içi acıyarak- söylediğine göre, kendisine “senin tüm dediklerin bir bir çıktı” diyenler hiç de azımsanmayacak kadar. Mustafa Kutlu’nun trajedisi de burada: Söylese tepki alacağı bir durumu, o durumun kendisinde yarattığı rahatsızlığı, söylemeden de duramıyor ve Sır ortaya çıkıyor.

Ve sonunda sarığı cübbeyi çıkarıp tayy-ı mekan eyleyen bir, eskinin rençberi yeninin “Efendi”si, hikaye kahramanı.

Tüm bunlardan ziyade beni etkileyen ise son hikaye yani “Cüz Gülü” olmuştu, Efendi’nin esrarının aslını anlattığı hikaye. Onu da uzun uzadıya anlatmayalım, merak eden buyursun Dergah’a, yayınevi olana yani…

Not: 2002’de bir dergi sağ’dan sol’dan orta’dan 50 yazara, kendilerinin önemli saydığı 7 yazar ve 7 kitabı sormuştu. Önemli gördüğü 7 kitabın arasında Sır’rı zikredenler Mehmed Niyazi ve Fatma K. Barbarosoğlu.


Mehmet Emre Ayhan dikkat çekti.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Mustafa Kutlu’yu tanır mısınız? / Ahmet Turan ALKAN
MesajGönderilme zamanı: 12.05.10, 09:47 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 21:01
Mesajlar: 487
Eser adı: SIR
Yazar: Mustafa Kutlu
Yayınevi: Dergâh Yayınları
5.Baskı, Haziran 2004

Mustafa Kutlu’ya ait bu kitap; Sır, Tarihin Çöp Sepeti, Politik-vizyon, Her Ne Var Âlemde, Aramakla Bulunmaz, Mürit, Satılık Huzur, Cüz Gülü olmak üzere toplam sekiz hikâyeden oluşuyor. Her biri müstakil birer durum hikâyesini andırsa da aslında kitap belli bir çerçevede bütünleşen ve birbirini tamamlayan hikâyelerden ibaret.

Yazara göre ‘‘SIR’’ 1980 sonrasında Türkiye'de tasavvufla, tarikatla, siyasetle hayli yakından ilgilenen büyük kalabalıkların öyküsü. Şark hikâyesini esas alan yazar kitapta tasavvuf sembolizminden izler sunuyor okura. Bir çerçeve hikâye ve içindeki diğer parçalar ile tasavvufî bir yapı kurguluyor. Mustafa Kutlu’nun diğer eserlerinde de takip ettiği ‘’Türkiye'de toplumsal dönüşüm’’ konusu bu hikâyelerin özünü oluşturuyor.

‘‘Esnafıyla, eşrafıyla, insan ilişkileriyle şehirlere nazaran daha az değiştiği -neredeyse hiç değişmediği- ve bu sayede geleneksel yapısını muhafaza ettiği için, bizi biz yapan kültürün ne olduğunu çok daha iyi görebileceğim ve bu ölçüyü tutturduktan sonra, bunun geçmişten bugüne ne kadar savunulduğunu anlayacağım için kasabayı hikâyelerimde öne çıkardım.’’ diyen yazar ‘‘Sır’’ adlı kitabını da kasaba merkezli bir temel üzerine oturtuyor.Geçmişimizle bugünümüz arasındaki kopukluğu gösterirken de kasaba-şehir ikilemiyle insanı ve değişim noktalarını sunuyor bizlere.

Kitap, kendiyle aynı isme sahip uzun bir hikâyeyle başlıyor. İlk hikâye kendi halinde, sade bir hayat süren fakir ve dürüst bir rençberin "efendi" bildiği şeyhinin yerini almasıyla başlıyor. Tekke faaliyetlerinin şehre kaymasıyla değişen, değişmek zorunda bırakılan değerlerin; ayak uydurulanların meydana getirdiği sorunlarla eski mürit-yeni şeyhin bunalması ve olayların akabinde sır olmasıyla sona eriyor.

Sır; günümüz insanını, tüketilen insanlığı, bozulmuş inançları, riyayı vb. doğrultuda akla gelebilecek toplumsal çözülmeyi farklı bir aynadan yansıtıyor. Kasaba-köy merkezli başlayan hikâye gelenek ile modernleşme arasında uzanıp giden eğriyi de gözler önüne seriyor. Doymak bilmez arsız ruhlarımızın bozduğu inançları, çarpık düzen anlayışımızı, çıkarlara sattığımız değerlerimizi, üstelik bütün bunları inanç ve manevi değerler adı altında bile sürdürecek kadar cüretkâr oluşumuzu eleştirel bir yorumla işlemiş Mustafa Kutlu bu hikâyede. Sapmış, saptırılmış; menfaatlere, hırslara yenilmiş bir inanç sistem(sizliğ)ini tüm gerçekliğiyle gözler önüne seren yazarın hikâyenin sonunda kullandığı ‘‘el kimde’’ ibaresi hakikaten ‘‘el insaf’’ dedirtiyor acınacak halimize…

İkinci hikâye ‘‘Tarihin Çöp Sepeti’’.Bir gazeteci, bir patron; amaç ve araç... İçindekileri, gerçeği kalemiyle bile haykıramayan bir düşünür, makam-nam peşinde bir patron ve siyaset-din arasında bile döndürülen dolaplar, tuzaklar ile farklı figüranların hayatından ufak bir kesit sunan bir başka durum hikâyesi. Asıl anlatılansa yine insanlığın durumu. Bir önceki hikâyedeki gibi hırslara, çıkarlara, mevkie makama sattığımız onurumuzu, umudumuzu, doğruluğumuzu çekip çıkartmak istedikçe gömülen dehlizlerden, düzen çarkının dişlerine takılıyoruz bir kez daha. Karşı çıkıp, değiştirmek yerine olduğumuz yerde ‘‘ kalış’’ı tercih ediyoruz. Tıpkı hikâyedeki gazetecinin yazmak isteyip de bitirmeyi başaramadığı cümle gibi, yarım bırakıyoruz hayatta tamamlanması gereken tüm cümleleri.

Kitaptaki 3.hikâye ‘‘Politik Vizyon’’ ise eski bir siyasetçinin -daha doğrusu siyasetçilere, siyasete emek(!) vermiş bir emektarın- kendi kendiyle yaptığı bir muhasebesinden yola çıkarak efendi-bey zihniyetine, toplumdaki sosyal bölünme ve otoriteye, birbirine yabancılaşmış bir toplumun sosyal-kültürel kayıplarına, aşılamayan sorunlarına, aşılanamayan fikir ve amaçlara ve tüm bunların oluşturduğu karmaşada küçülen hayatlara değiniyor. Bunlar arasında diğer efendileri ve efendilerin etrafını farklı farklı amaçlarla sarıp kuşatanları da irdelemekten geri kalmıyor yazar.

4.hikâye ‘‘Her Ne Var Âlemde’’ .Bu hikâyede; maneviyat kapısına intisab niyetiyle bir arayış eşiğinde olan, ömrünü kitaplara adamış âlim bir zatın karşısına, tüm bildiklerimizin, uğrunda ömrümüzü verdiklerimizin bir ‘HİÇ’ ten ibaret olduğu gerçeğiyle çıkıyor hayat. O zat değişmek gibi büyük bir seçimle(!) aradığı gerçeği ya da araması gerektiği gerçeğini bulurken, bizleri de ‘hakikati’ her daim arayan yönümüzün sırrını keşfe çıkarıyor.

Bir diğer hikâye ‘‘Aramakla Bulunmaz’’ da aslında bir öncekiyle benzer yönlere sahip. Hayatını dünyadan kam almaya adamış, gençliğini heba etmiş, türlü yollardan geçmiş nihayetinde –iyi kötü kendine göre- doğru yolu bulmuş bir mürit ile arayış yolunda henüz yeni olan ve <<sır olan>> efendiyi arayan bir başka arayış erbabının sohbetini konu edinen bu hikâyede de vurgulanan önemli noktalar var. Eğri çizgilerden doğrulara geçilebilir ve çok daha önemlisi aradığımızın ne olduğunu bilemesek de aramaya niyet etmek bizi bir nebze olsun hakikate götürebilir. Bunu güzel bir sözle vurgulamış yazar: ‘‘Bulanlar ancak arayanlardır.’’

‘‘Mürit’’ eserdeki 6.hikâye. Mana âleminde efendisini görüp; aşk ile efendisini bulmak ve hasret gidermek için yollara düşen köylü bir müridin şehre varışının ve şehirde yaşadıklarının anlatıldığı bu hikâyede toplumsal değişim ve yozlaşmanın öyküsü yine kasaba-şehir örneğiyle işleniyor. Toplumsal dönüşüm meselesinin anlatımında insanımızın özelliklerini en iyi yakalayabileceği konunun "kasaba" olduğunu belirten yazar bu hikâyede de çıkarlarla, mevkilerle, rütbelerle kirlenmiş, efendi ile mürit arasına bile girebilen acı bir gerçekliği ele alıyor. Efendisine hasretle dua almaya gelen saf yürekli, köylü mürit efendisiyle arasına giren engellere(!) yenilerek hasret gideremeden dönerken köyüne, kaybettiği efendisine duacı oluyor bu kez.

Kitaptaki 7.hikâye ‘‘Satılık Huzur’’.Yıllarca yurt dışında geleceğini satın almaya çalışmış genç bir adam.. Aldığı eğitim, kazandığı kariyer ve babadan gelme dini-siyasi bir hüviyet ile bıraktığından epey farklı bulduğu ülkesinde, bu bambaşka düzende kendine yer arayışı içine girmeye niyet ediyor. Ediyor etmesine ama tuttuğu her şey, baktığı her yön içinde özlemle getirdiği huzuru bir parça daha azaltır olunca bu huzursuzluğun içinde yitip giderek başka bir <<huzursuzluk >> oluşturmamak, kaybolmadan bir yere tutunmak adına çeviriyor istikameti ‘‘efendi’’ye.

Son hikâye ‘‘Cüz Gülü’’: Kitaptaki diğer hikâyelerin belli bir çerçeve içinde birbirini tamamladığını evvelce belirtmiştik. Bu hikâye ise kitabın bütününü oluşturan fikrin nihaî noktasını oluşturuyor. Yani kitapta esas teşkil eden ‘‘sır’’ ı açıklıyor bizlere.
Şeyhinin sözüyle diline tad gelen, aldığı nacizhane eğitimle hayatı köyünde sade haliyle eda eden mürit, şeyh postuna oturtulup zorlu bir imtihanda bulur kendini. Bozulmuş olan her şeyi eliyle, diliyle düzeltmek görevindeyken giderek yaşadığı topluma, yaşadığını sananlara benzeyip kendinden yitirir olunca, en güzel değerleri kaybedince; bırakıp tekkeyi, sarığı, postu, cübbeyi sırra kadem basmıştı hani. İşte ‘‘Cüz Gülü’’ bu sır oluşun perdesini aralıyor. Bütün bu bozulmuşluktan, zararın neresinden dönersen kar niyetiyle kaçan şeyh ıssız, mütevazı bir dağ başında kuruyor olması gerektiği şekilde, aslına dönerek tekkeyi.

Hakikatin özüne, güzelliklere ve tüm iyi hasletlere en yakın, en yatkın olan tertemiz, günahsız çocukların gözlerinde parlayan el değmemiş hayaller ile yok ettiği varlığının -yeniden- yoktan var oluşuna şahit oluyor ömrünün son demlerinde, bu sırlı tekkede.

M.Kutlu SIR adlı bu hikâye kitabında efendi ve efendi örneği etrafından farklı kimliklerle toplumsal değişim ve dönüşümü, tasavvufu, kaybedilen değerleri, geniş bir yelpazede tüm gerçekliğiyle ‘şimdi’yi işliyor. Yazar parça-bütün ilişkisiyle başarıyla kurgulamış eserini. Gerek dil, gerek üslup olarak oldukça sade olan hikâyeler adeta bir sohbet, söyleşi lezzetinde buluşuyor okurla. Özünde ise tasavvuf sembolizmini taşıyor. M.Kutlu’nun bu eseri de teorik olarak tasavvuf düşüncesi üzerine yükselirken pratikte günümüz meselelerini anlatıyor.

Fazla yormadan, düşünmeye sevk eden bu eser gözden kaçırdıklarımızı yahut saklı köşelerde unuttuklarımızı hatırlamak adına kesinlikle okunmaya değer kitaplardan biri olarak tavsiye edebileceğim bir kitap. Bu da eseri okumuş, amatörce de olsa incelemeye gayret etmiş bir okurun naçizane tavsiyesi.

* ‘‘İçimizdeki Zenginlik: Mustafa Kutlu’’ ,Hakkı Yanık
** Mustafa Kutlu: "Allah Varsa Trajedi Yoktur" , Söyleşi: M. Mücahit Küçükyılmaz, Anlayış, Ağustos 2005, Sayı: 27, Sayfa: 36-40


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Mustafa Kutlu’yu tanır mısınız? / Ahmet Turan ALKAN
MesajGönderilme zamanı: 12.05.10, 09:49 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 21:01
Mesajlar: 487
Alıntı:
“SIR”RA DAİR…

"Gecenin bir vaktinde kapı çalındı, gidip açtım.
Karşımda efendim duruyordu.
Yüzünün nurundan etrafa aydınlık saçılıyordu."


Mustafa Kutlu’nun "Sır" adlı kitabının ilk basımı, 1990’da Dergâh Yayınları tarafından yapılmış. 8 hikayeden oluşan kitap, "Sır" adlı hikaye ile başlıyor. Aslında birbirinden bağımsız gibi gözüken hikayelerin, tamamıyle bir bütün olduğunun, sayfalar arasında ilerledikçe farkına varılıyor.

Bir köy ağasının, şeyhinin arzusuyla onun yerine geçmesi ve şehirdeki tekkede bu vazifeyi yerine getirmeye çalışması anlatılıyor. Sonrasında birdenbire şeyh "sırroluyor" ve kendisinden son hikayede tekrar haberdar oluyoruz. Bu aralıkta ise, siyaset-din-toplum üçgeninde ayrı karakterlerin hikayelerini okuyoruz; tabi şeyhin yani "efendi"nin de içinde bulunduğu hikayeler...

Başarılı ve sağlam bir kurguya sahip olan "Sır"da önemli noktalardan biri, hikayelerin kısa ve öz cümlelerden oluşması; bir diğeri de çoğu zaman I.tekil şahısların bizzat hikayeyi anlatması.

Kitap boyunca kendisinden bahsedilen "efendi", ansızın kaybolmasını, hikayenin sonunda yine kendisi açıklıyor. Doğduğundan beri köy hayatı yaşamış ve dini bütün bir kimse olan ağa, "ağa"lıktan "efendi"liğe yükselince ve köyden şehire göç edince evvela bir şaşkınlık yaşasa da zamanla şehirdeki tekkede, insanların dertlerine çare bulmaya çalıştıkça ve devlet büyüklerinden, sanatçılara pek çok kimsenin hürmetini ve ilgisini gördükçe bu şaşkınlıktan biraz olsun sıyrılır; ta ki köyünden, elinde bir testi su ile çıkagelen "mürid"i, tekkesinde gördüğü âna kadar. O ândan sonra neler olduğunu 1 hikaye sonrasında, yani son hikaye olan "Cüz Gülü"nde paylaşır bizimle yazar.

Hikaye alanında günümüz yazarları arasında ayrı ve özel bir yere sahip olan Mustafa Kutlu, roman ve hikayeyi karşılaştıran şu cümleyi söylemiş ki bizce dikkate değer: "Roman yanında hikaye, dar sahada çalım atmak gibidir." Kutlu’nun bunu başardığını "Sır"da görebilmek mümkün.

"Sır", yazarın, okuduğum ilk kitabı. İster istemez çemberine girdim sanırım. Çünkü diğer eserlerini okumak için sabırsızlanıyorum.

Sizlere de tavsiye olunur.


http://www.edebiyatturkiye.com/forum/on ... lonu/?wap2


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Mustafa Kutlu’yu tanır mısınız? / Ahmet Turan ALKAN
MesajGönderilme zamanı: 12.05.10, 10:01 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 21:01
Mesajlar: 487
MUSTAFA KUTLU İLE SOHBET

Mahmut SANCAR
Veysel CAMGÖZ


Yazar Ali Ayçil Bey’in takdimiyle Sultanahmet’te Dergâh Yayınlarında sohbete başladık Mustafa Kutlu ile. Odası büyük değil. Buna rağmen İsmail Bey’le paylaşıyor bu büyük olmayan mekanı. Herhalde sohbet etmeye de biri lazım. Birkaç koltuk misafirler için, camlarda türlü çiçekler, hemen arkasında iki kitap dolabı ve cinsini sormayı akıl edemediğimiz bir kuş. Duvarlarda değişik tablolar.
Geldiğimizde önünde bir fincan kahve ve sigara vardı. Bize çay söyledikten sonra: “Bize de kalan işte günde bir fincan kahve ile bir dal sarma sigara.” dedi. Eskiden sigarayı çok içtiğini şimdi ise bir dal içtiğini söyledi.

Ziyaret sebebimizi söyledik. Hiç beklemediğimiz bir cevap aldık hiç kırmak istemeyen bir üslupla. Röportaj vermediğini, eğer size verirsem diğerlerine saygısızlık yapmış olacağını söyledi ve neden toplantılara katılmadığını ve röportaj vermediğini anlattı uzun uzun. İlk önce sağlık problemleri olduğu için çağırılan yerlere gitmediğini; fakat hafta içi her gün 11 ile 15 arası burada olduğunu, herkesin gelip çayını içebileceğini söyledi. Röportaj meselesini de televizyonların bu işi öldürdüğünü, herhangi bir anlamının kalmadığını, edebi yönünün, herkese yetişemediğini söyledi. Bu sebeple kendisini mazur görmemizi istedi. Biz de Mustafa Bey’i hoş görerek sohbet etmeye karar verdik.

Sohbet havasında gerçekleşmesi planlandığı için görüşmemizin, hazırladığımız soruları değil de aklımızda kalanları yöneltmeye çalıştık. İlk soru, Mustafa Kutlu’nun hikâye kitaplarının neden eylül ayında piyasaya çıktığı idi. Çünkü 2000 yılında çıkan “Uzun Hikâye” adlı eserinden sonra her sene bir kitap yayımladı eylül ayında. Sohbet boyunca devam eden tebessümüyle, hemen söyleyeyim, dedi. “Özellikle sonbaharı seçmemde herhangi bir romantizm veya okuyucuyu herhangi bir aya yoğunlaştırmak, onlara eylül ayını bekletmek gibi bir amacım yok. Bu tamamen maddi bir mesele. Yazın çıkan kitap genelde pek ilgi görmez, fazla okunmaz. Eylül ayıyla birlikte kitap fuarları başlar. Ben de bu fuarlara kitabımı yetiştirmek için eylül ayını tercih ediyorum. Son kitabımı ramazanda yapılacak kitap fuarına yetiştirmek için ağustosta yayımladım. Bundan sonraki de sanırım ağustosta olacak.” Tabii bu bizi biraz hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü böyle bir amacı hiç düşünmemiştik…

Yeni kitabından söz açılınca Mustafa Kutlu bize yeni kitabıyla ilgili bazı şeyler söyledi. Mesela yeni kitabı bitmiş. Hatta ismini ve içeriğini bile söyledi; fakat bu söyleşinin röportaj olarak değerlendirilmesini istemediği için burada yazmayacağız. Şunu söyleyebiliriz, yine sosyal meselelerden dem vuracak.

Söyleşimiz yazarın kendi kitapları üzerine yoğunlaştı. Son kitabı “Huzursuz Bacak” için biz, hocam suya sabuna dokunmuşunuz bu kitabınızda, dedik. O da eteğindeki taşların hepsini döktüğünü söyledi. Çok şeyin biriktiğini, sosyal problemlerin çoğaldığını ve kendisinin de söylemek istedikleri olduğunu bunu da hikâyelerinin genel yapısını bozmayacak şekilde vermek istediğini ve verdiğini söyledi. Bunun ne derece doğru olduğunu sorguladığımızda kendisinin sosyal çevreyi, insanı gözlemlediğini ve eserlerini buna göre kaleme aldığını söyledi. Değişen toplumu, onların kederlerini, çıkmazlarını, sorunlarını yansıtmak amacı olduğunu söyledi. Sanırım böyle olduğu için de Mustafa Kutlu bu kadar seviliyor ve okuyucu kendisini ona yakın hissediyor.

Kapak resmini kendisinin yaptığını söyledi. Çocukluk yıllarında resim yapıyormuş, daha sonra bırakmış, “Kapıları Açmak” için de söylenecek şeyler vardı. Çünkü Osman Sınav kitabı dizi filme aktarmıştı; fakat fazla uzun sürmedi proje ve rafa kaldırıldı. Neden kaldırıldığını sorduk. Dizinin saatlerini değiştirerek izlenmemesi için ellerinden geleni yaptıklarını ve bunu başardıklarını söyledi. Bunun altında yatan asıl sebebin, hikâyenin ilerleyen bölümlerinde bize yıllardır filmlerde olumsuz bir tip olarak gösterilmiş olan imam karakterinin hayata ve insanlara pozitif bakışı olduğunu söyledi. Mustafa Bey yine bunun üzerine de biraz konuştu; fakat bu kadarla yetinelim.

“Uzun Hikâye”de çocuk kahramanın kendisi olmadığını fakat kendisini yansıttığını söyledi. Yazarın çocukluğu da bir tren istasyonunda geçmiş. Onun için trenleri çok seviyorum, diyor. Uzun hikâye serüveni de bu kitapla başlamış. Daha sonra yine karşılıklı üstünde çok konuştuğumuz, içinde tabiat sevgisi, köy sevgisi olan herkesi derinden etkileyen “Beyhude Ömrüm” vardı. Başkahramanının isminin olmaması kitabı, şu dünyada maddi veya manevi bir bahçe kurmanın arzusuyla yaşayan insanların tamamına tercüman yapıyor. Kitabın sonunda kahramanımız “Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm.” diyor. Öldükten sonra ya kurduğumuz manevi bahçede anılmak ya da maddi bahçede gömülmek… Bu iki kitapta özellikle Mustafa Kutlu’yu görüyoruz, dedik ve yanılmadığımızı anladık. Özellikle “Beyhude Ömrüm” Mustafa Kutlu’nun okuyucuları arasında önemli bir yere sahip. Belki de en çok sevilen hikâye kitabı.
Bana imzaladığı “Ya Tahammül Ya Sefer” adlı kitabı da konuşmamıza yön verdi. Bu kitabın “Uzun Hikâye” adlı kitaptan sonrakilerle arasında büyük fark olduğunu söyledik. Hemen açıklayayım dedi. “Uzun Hikâye”den önce Divan edebiyatı geleneğine bağlı kalarak imgeleri yoğun olan, anlatılmak istenenin üstü kapalı olarak daha iyi verildiği tasavvufi konuları işledim kitaplarımda. “Bu Böyledir”, “Ya Tahammül Ya Sefer”, “Sır” gibi eserlerimle aslında tek bir meseleyi anlatmak istedim. Bu kitaplar birbirlerini tamamlıyorlar. “Uzun Hikâye” ile birlikte Halk edebiyatı geleneğine yöneldim.” Biz bu esnada araya giriyoruz ve “Biraz da Ahmet Mithat geleneğini sürdürdüğünüzü görüyoruz, doğru mudur?” sorusunu yöneltiyoruz. Yine bir gülümseme ve “Evet, sanırım biraz öyle.” Kitaplarında eski usülle; ama yeni şeyler anlatmak istediğini belirtiyor ve Yahya Kemal’den bir beyit söylüyor:

“Ne harabiyim ne harabatiyim
Kökleri mazide olan atiyim”

Mustafa Kutlu’ya hikâyelerinin üslup bakımından hikâyeye, yapı bakımından, sayfa sayısı bakımından romana benzediğini hatırlattık ve bu durumu nasıl yorumladığını sorduk. Sanatlı söyleyişe pek de önem vermediğini söyledi ilk önce. Daha sonra yazar kendisinin üzerinde çok durduğu bir meseleyi anlattı: anlatıcı bakış açısı. Ben, diyor eserlerimi hikâyeci bakış açısıyla yazarım. Anlatmak istediğimi 6–7 satırda vermem gerekiyor. Daha fazlası eseri hikâye olmaktan çıkarır. Bununla birlikte hikâyem bir solukta, bir oturuşta okunuyorsa ben hikâyeci bakış açısını yakalamış ve eserime hikâye özelliği kazandırmış olurum. Önemli olan hikâyenin sayfa sayısı değil anlatım şeklidir.

Odasında göze ilk çarpan tablolar oluyor: Nurettin Topçu, M. Akif Ersoy, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Aliya İzzet Begoviç… Özellikle M. Akif Ersoy ve Nurettin Topçu’dan bahsediyor. Mustafa Kutlu ahlakçı bir yazar ve Akif’in ahlaki yönüne hayran. Tanpınar’ın sanat yönüne. Nurettin Topçu onun hocasıymış. İzzet Begoviç’in mücadeleci kimliğini seviyor.

Kendi kütüphanesi olmadığını söylüyor yazar. Genelde kitaplarını dağıtırmış. Biz de bu fırsatı kaçırmayarak birer imzalı kitabını istedik. Hemen bize iki kitabını imzalayıp verdi.

Yine laf arasında masasını kırk yıldır kullandığını söylüyor. Sonra da “Sanatta kırk yıl, elli yıl” toplantılarının yapıldığını, beraber çalıştıkları İsmail Kara’ya vasiyeti olduğunu, öldükten sonra asla anma töreni, dergilerde özel sayı gibi şeyleri istemediğini söylüyor. İnsanların gözünde yükselmek istemediğini Allah’ın rızasını kazanmak istediğini söylüyor.

Sohbetimiz Ali Ayçil Bey’in Mustafa Kutlu ile fotoğrafımızı çekmesiyle son buluyor. Kendisinden izin istiyoruz. Her zaman beklediğini, öğrencileri de getirmemizi söylüyor ve dua istiyor bizden. Bizde ondan tabii.

Röportaj yapmadık Mustafa Kutlu ile. Sohbet ettik ve bu sohbetimizi buraya taşıdık.

MUSTAFA KUTLU KİMDİR?

Mustafa Kutlu 1947 (Erzincan/Ilıç/Kuruçay) doğumludur. Çocukluğu babasının nahiye müdürlüğü yaptığı Erzincan köylerinde geçti. Orta öğrenimini Erzincan Lisesi'nde (1964), yüksek öğrenimini Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı (1968). Tunceli ve İstanbul'da edebiyat öğretmenliği yaptı. (1968-1974).

Görevinden ayrılarak kuruluşuna katkıda bulunduğu Dergâh Yayınları'nda çalışmaya başladı (1974). Sanat hayatına İstanbul'da çıkan "Fikir ve Sanatta Hareket" dergisinde yayımladığı hikâyeler ile girdi (1968). Ayrıca Adımlar (Erzurum 1970-72), Hisar, Türk Edebiyatı, Düşünce, Yönelişler gibi dergilerde yazdı. 1990 Mart'ından itibaren yönettiği Dergâh dergisinde hikâye ve yazıları çıktı.

Türk dili edebiyatı ansiklopedisi (8c. 1976-98)nin III. ciltten itibaren yayım yönetimini üstlendi ve bu ansiklopediye geniş ölçüde madde yazdı. 1986 yılından itibaren Zaman gazetesinde "Bir demet İstanbul" başlığı altında şehir yazıları yayımladı, daha sonra bu faaliyetini Yeni Şafak gazetesinde sürdürdü. (1995).

Sinema ve televizyonla ilgilenerek senaryolar yazdı, Kanal 7 televizyonuna programlar hazırladı. Evli ve 2 çocuk babasıdır.

ESERLERİ

Hikâyeler: Ortadaki Adam (1970), Gönül İşi (1974), Yokuşa Akan Sular (1979), Yoksulluk İçimizde (1981), Ya Tahammül Ya Sefer (1983), Bu Böyledir (1987), Sır (1990), Arka Kapak Yazıları (1995), Hüzün ve Tesadüf (1999), Uzun Hikâye (2000), Beyhude Ömrüm (2001), Mavi Kuş (2002), Tufandan Önce (2003), Yoksulluk Kitabı (2003), Rüzgârlı Pazar (2004), Chef (2005), Menekşeli Mektup (2006). Kapıları Açmak (2007), Huzursuz Bacak (2008)

Denemeler: Şehir Mektupları (1995), Akasya ve Mandolin (1999).
İnceleme: Sait Fâik'in Hikâye Dünyası (1968), Sabahattin Ali (1972).

HİKAYECİ KUTLU'NUN ÖZEL YÖNLERİ

• Hikâyelerini bir oturuşta yazıyor.
• Teknolojiyi sevmiyor, teknik âletlere mesafeli.
• Balık tutmayı da seviyor. Bu sevginin burcunun "Balık" olmasıyla bir bağlantısı yok.
• Düzenli birisi.
• Sıkı bir Fenerbahçe taraftarı.
• Kendi kitapları içinde en çok “Yoksulluk İçimizde”yi seviyor.
• Öğrencilik yıllarında futbol oynamış, şimdilerde de futbol yazıları yazıyor.
• Ressam; 60'lı yıllarda resim sergisi açmış. Uzun bir süredir ara verdiği resim çalışmalarına tekrar başladığı söyleniyor.
• İşyerinde çiçek yetiştiriyor; bir domates bahçesi edinip orada domates yetiştirme hayali/ideali her daim var.
• Konuşmak kadar insanları dinlemesini de seviyor.
• En çok sevdiği yemekler arasında yaprak dolması, bamya ve Erzurum usulü su böreği vardır.

SÖZLERİNDEN

• "Romanın yanında hikâye, dar sahada çalım atmak gibidir."
• "Sözü mümkün olduğu kadar yoğunlaştırmak, aza indirmek taraftarıyım."
• "Benim yazdığım metinler çoğunlukla içe dönük metinlerdir. Kitaplarımın isimlerinde bile bu vardır."
• "...Düzgün ve disiplinli bir yazı hayatım olmadı. Kahvelerde okudum, kahvelerde yazdım."
• "Sanat bize hakikati göstermez, hakikate giden yolda bir destek, bir heyecan, bir yardımcıdır o."
• "Türkiye'de sosyal ilimler mühendislik hizmetlerine yenik düşmüştür."
• "Edebiyatın sükûnete, tefekküre, hasbî ilişkilere, ruh iklimine ihtiyacı var."


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 5 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye