Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Risale-i Kudsiyye
MesajGönderilme zamanı: 16.09.09, 13:57 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 31.12.08, 09:14
Mesajlar: 764
BU Eserde İnşallah Sabit Konu ve ya Başlı Başına Kategori Olursa Sevinirim.

Risale-i Kudsiyye 1. Beyit..

Bismillâhir Rahmânir Rahîm,

Elhamdulillâhi Rabbil ‘Âlemîn, vessalâtu vesselâmu ‘alâ Rasûlinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ecma’în.

RİSALE-İ KUDSİYYE TERCEMESİ

1. BAB
Risale-i Kudsiyye’nin «Eûz-ü Besmele, Hamdele ve Salvele» si beyanındadır.

(Beyt – 1)

Sığındım Zat-ı Hakk’a gel gidelim . . . . . Heman seyr-i ilallah gel idelim
Yüce dergâhına yüzler sürelim . . . . . . . Garibiz kimsemiz yoktur diyelim
Bu varlıktan geçip Hakk’a gidelim . . . . . Aziz seyr-i ilallah gel idelim

ALLAH dostları bir işe : Eûzu, Besmele, Hamdele ve Salvele ile başlardı. Mustafa İsmet Garibullah Büyük Şeyh Efendi (Kuddise Sirruhu) Hazretleri de Risale-i Kudsiyye’sinde böyle yapmıştır.

"Sığındım Zat-ı Hakk’a gel gidelim"
"Allâh-u Teâlâ Hazretleri’nin Zatına sığındım."

Sığındım : Kelimesi türkçedir. Arapçası (‘uztü) dür. Ve masdarı (‘avzen) ve (‘iyâzâ) gelir. Bu masdarlar iltica etmek, korunmak, ecir talep etmek, yardım istemek manalarında kullanılır.

Sığınmak iki şekilde olur: Bir maddî varlıklara –yani yaratılanlara- sığınmak vardır. Meselâ bir gurup çocuk oynarken içlerinden bir tanesi diğerlerini kızdırıp sonra, korkudan anne veya babasının yanına koşsa, bu bir sığınmadır.

Ya da bir insan bir ağacın arkasına saklansa veya eve girip kapıyı kilitlese bunların hepsi sığınmadır. Bir de mânen sığınmak vardır, bu sığınma ALLAH-u Tealâ Hazretlerine olur.

Zat-ı Hakk’a sığındım : demek : "ALLAH-u Tealâ Hazretleri’nin Zatına sığındım." demektir.
Sığındım, kelimesinde fiil fail bir aradadır.
Zat-ı Hakk da mefuldür.

Bu şekilde yanyana gelen kelimelere nahiv ilminde terkib-i izafî denir. Birinci kelime muzaf ikincisi muzafun ileyh’tir. Zat-ı Hak’ka diye okunan bu terkip Türkçe de : "Hakk’ın zatına" diye okunur. Beytullah, Abdullah, İbn-ü Ahmet gibi kelimeler de "Zat-ı Hak" gibi birer terkiplerdir.

Dil ilimleri her lisanda vardır. Dil ilimlerini de ALLAH-u Teâlâ Hazretleri yaratmıştır. Dil ilimlerine arapçada "Sarf" ve "Nahiv" denir.

Allâh-u Teâlâ Hazretlerinin kelamı olan Kur’an-i Kerim’de sarf ve nahiv ilimlerindeki bütün kurallar en güzel ve en iyi şekilde kullanılmıştır. İnsanlar bunları zamanla bularak kitaplara geçirmişlerdir. Bu ilim, dinî ilmleri ögrenmeye vesile olduğundan çok kıymetlidir.

Telefon ve telgraf da dil ilimleri gibidir. Bunları da ALLAH-u Teâlâ yaratmıştır. Sonra da bir bir kullarına bulduruyor. Elektrik te böyle. Daha neler varsa hepsini ALLAH-u Teâlâ yarattı. Kullar bunları kendilerine mal etmesinler, edebi terk etmesinler.

Anlatıldığına göre bir medrese talebesi vefat etmiş, gömülmüs, kendisine telkin verilmiş, ve onu gömen cemaat geri dönmüş. Münker-Nekir melekleri gelip talebeye : (Men Rabbuke) Rabbin kimdir? diye sormuşlar. Talebe de : (Men) mukaddem haber (Rabbuke) muahhar mübteda diye cevap vermiş.

Melekler, Alîm (ziyade bilici) olan ALLAH-u Teâlâ Hazretlerine gidip : "Ya Rabbi bu ne diyor." Diye sormuşlar. ALLAH-u Teâlâ da meleklere :
"Benim kullarım benim kelâmımı anlamak için bir takım kâideler öğrenirler, bu da onlardandır, söylediği doğrudur, ona dokunmayın." buyurmuş. Bakınız "iki kelimeden birinin mübteda, diğerinin haber" olduğunu söylemesi : "Rabbim ALLAH’tır" demek yerine geçti.

"Sığındım Zat-ı Hakk’a gel gidelim" demekle,

Mustafa İsmet Garibullah (Büyük Şeyh Efendi) (Kuddise Sirruhu) Hazretleri : « Eûzu billâhi mineş şeytânir racîm » dediğini ifade ediyor.

Eûzü billah, mahlûktan hâlıka dönüştür.

Hayırların hasıl olması, bütün belâların def olması hususunda ve nefislerin ihtiyaçlarında tam zengin olan ALLAH’a sığınmaktır. Ve bunda (fe firrû ilallâh) "ALLAH’a kaçın." ayet-i kerimesinin sırrı vardır.

Burada Üstadımız Hacı Ali Haydar Efendi (Kuddise Sirruhu) Hazretleri, Risale-i Kudsiyye’sinin kenarına şöyle yazmıştır :

[ Arapça ibare… ]

İmam Ebu’l-Kasım AbdülKerim ibni Hevâzen el-Kuşeyrî (Kuddise Sirruhu), Üstad Ebu Ali ed-Dekkak (Kuddise Sirruhu) nun şöyle buyurduğunu işittiğini nakletmiştir :
"Bir gün Davud (aleyhisselâm) tek başına bazı sahralara çıkmıştı ALLAH-u Tealâ ona : "Ey Davud ! Seni niçin yalnız görüyorum." deyince,

O : "Ey İlahım ! Kalbime sana kavuşma aşkını (Seninle beraber tenhada olmayı) tercih ediyorum, bu aşk, benimle insanların beraberliğin arasına girerek engel oldu." diye cevap verince,
ALLAH-u Tealâ ona : "İnsanlara geri dön, şüphesiz ki sen bana kaçak bir kulumu getirirsen seni Levh-i Mahfuz’da CEHBEZA (iyiyi kötüden ayıran mütehassıs, akıllı, büyük âlim) olarak yazarım." diye vahyetti." (Burada nihayet buldu.)

Ayrıca burada Mevlâya yaklaşmaya âcizliken başka bir vesile olmadığına da işâret vardır. Hakiki acizliği anlamak, idrak etmek de makamların en nihayetidir (yükseklik bakımından sonudur).
Kul (insan), eûzü diyerek günah kapılarını kapatır. « Besmele » çekerek taat kapılarını açar. Ariflerin istiâzesi (sığınması) ALLAH (Celle Celaluhu) dan gayrısını görmekten ve kesretin (çokluğun) kendisine hicap (perde) olmasındandır.

Hakiki istiâze sırf söz ile olmaz, onda kalp huzuru ve sözün hâle ve fiile uygun olması lâzımdır. Lisan : "Eûzü billah" derken, hâl ve fiil (E’ûzu bişşeytân) "Şeytana sığındım." dememelidir. Kalbin huzur bulması da şu âyet-i kerimede buyurulduğu üzere ancak zikir ile mümkündür.

. . . (( [Rad sûresi, ayet 28] ))

"Agâh olunuz ! (Biliniz ki !), kalpler ancak ALLAH’ın zikri ile mutmain olur (sukûnet bulur)."

Büyük Şeyh Efendi Mustafa İsmet Garibullah (Kuddise Sirruhu) Hazretlerinin, kabiliyetli bir müridi olan Ali Sırrı Şem’ullâh (Kuddise Sirruhu) ya yazmış olduğu mektupta zikir şöyle anlatılmaktadır.

[ Arapça ibare… ]

"Bütün evliyaullah’a göre zikirden murad, şekilsiz ve misilsiz olarak ALLAH’ın (Celle Celaluhu) Zatını düşünerek kalbin helâk olması (eriyip gitmesi) suretiyle ALLAH’a (Celle Celaluhu) yönelmek ve masivadan (ALLAH’dan başka her şeyden) yüz çevirmektir."

Anlatıldığına göre bir medrese talebesi vefat etmiş, gömülmüş, kendisine telkin verilmiş ve onu gömen cemaat geri dönmüş. Münker-Nekir melekleri gelip talebeye: “ Rabbın kimdir?”diye sormuşlar.

Talebede: “mukaddem haber, muahhar mübteda “diye cevap vermiş. Melekler, Âlim (ziyade bilici) olan ALLAH-u Teâla hazretlerine gidip: “Ya Rabbi bu ne diyor .” diye sormuşlar.
ALLAH-u Teâla hazretleri de Meleklerine: “Benim kullarım benim kelamımı anlamak için bir takım kaideler öğrenirler, bu da onlardandır, söylediği doğrudur, ona dokunmayın.”

Buyurmuştur. Bakınız “iki kelimeden birinin mübteda, diğerinin haber” olduğunu söylemesi; “Rabbim ALLAH’tır “demek yerine geçti.

“Sığındım Zat-ı Hakk’a gel gidelim” demekle, Mustafa İsmet Garibullah Büyük Şeyh Efendi(Kuddise Sırruhu) Hazretleri Eûzü billâh, mahlûktan hâlika dönüştür.

Hayırların hâsıl olması, bütün belaların def olması hususunda ve nefislerin ihtiyaçlarında tam zengin olan ALLAH’a sığınmaktır.
İmam Ebu’l Kasım Abdül Kerim ibni el-Kuşeyrî (Kuddise Sırruhu), Üstad Ebu Ali ed-Dekkar(Kuddise Sırruhu) nun şöyle buyurduğunu işittiğini nakletmiştir. “Bir gün Davut(As) tek başına bazı sahralara çıkmıştı ALLAH’u Teâla ona: “Ey Davut! Seni niçin yalnız görüyorum.” deyince, O: “Ey İlahım! Kalbime sana kavuşma aşkını (Seninle beraber tenhada olmayı) tercih ediyorum, bu aşk benimle insanların beraberliğin arasına girerek engel oldu.”diye cevap verince

ALLAH’u Teâla ona: “insanlara geri dön, şüphesiz ki sen bana kaçak bir kulumu getirirsen seni Levh-i Mahvuz’da CEHBEZA (İyiyi kötüden ayıran mütehassıs, akıllı, büyük alîm ) olarak yazarım” diye vahyetti.

Ayrıca burada Mevlâ’ya yaklaşmaya âcizlikten başka bir vesile olmadığına da işaret vardır. Hakiki âcizliği anlamak , idrak etmek de makamların en nihayetidir.(yükseklilik bakımından sonudur.)

Kul(insan) eûzü diyerek günah kapılarını kapatır.”Besmele “ çekerek taat kapılarını açar. Ariflerin sığınması ALLAH(CC) dan gayrısını görmekten ve çokluğun kendisine(hicap) perde olmamasındandır.

Hakiki istiâze sırf söz ile olmaz, hâle ve fiile uygun olması lâzımdır. Lisan “eûzü billah” derken hal ve fiil (Eûzübişşeydan) “Şeytana sığındım “ dememelidir.Kalbin huzur bulması da şu ayet-i kerimede buyurulduğu üzere ancak zikir ile mümkündür.”

” Agah olunuz(biliniz ki) kalpler ancak ALLAH’ın zikri ile mutmain (sükûnet bulur) “ (Rad suresi*28)

Büyük Şeyh Efendi Mustafa Garibullah (Kuddise Sırruhu) Hazretlerinin, kabiliyetli bir müridi olan Ali Sırrı Şem’ullah (Kuddise Sırruhu ) ya yazmış olduğu mektupta zikir şu şekilde anlatılmaktadır.

“Bütün evliyaullah’a göre zikirden murad, şekilsiz ve misilsiz olarak ALLAH’ın (cc) Zatını düşünerek kalbin helak olması(eriyip gitmesi) suretiyle ALLAH’a (cc)yönelmek ve masivadan(ALLAH’tan başka her şeyden)yüz çevirmektir.”

Zikir işte budur. Her şey arkaya atılacak. İnsan bunu tam becerirse, ne şeytan ne de nefis kendisine tesir edemez. Mevlâ’ya böyle yönelmeyi tarikat ehli bilir.

Onlar, Mevla’yı zikr ede ede ALLAH’a yönelir ve yaklaşırlar. O yönelmede ilerledikçe salik (tarikat ehlin ) in nazarında dünya ve ahiret yok olur, hatta kendi varlığını bir varlık bilmez. Onun için şeytan ona yaklaşamaz, nefsi de etki edemez.

Şeytan ateşten yaratılmıştır. Nurun yanında ateş yok olur. Bundan sebep mümin sırattan geçerken cehennem şöyle diyecek:

“Geç ya mümin ! Muhakkak senin nurun benim ateşimi söndürdü.” İnsan evvela Esma, Sıfât sevgisine tutulur. Nasıl? Meselâ Mevlâ sana iyilik etti diye O’nu seversin. Sonra bu unutulur, Mevlâ’nın yalnız kendi kalır. Kul Mevlâ’ya sığınmakla sanki Mevlâ’nın kucağına sığınıyor. Bu ifadeler mecazidir.

Akla yaklaştırmak içindir. Eğer Mevlâ’ya sığınırsan seni şeytan bulamaz, yoksa camide de Mekke’de de olsan bulur. Mekke’de bir kardeşimize ders yaparken zuhurat oldu. Manada görüyor ki, adamın birinin elinde bir çuval var çuvalın içinde cinleri hamsi gibi doldurmuş.

Adam diyor ki: “Bu cinleri bütün insanlara musallat edeceğim.” Kardeşimiz: “Bir şey yapamazsın.” Diyor. Adamda çuvalı açıp cinleri dağıtıyor. Ders yapanın her tarafını cinler kuşatıyor. “Bir rabıta yaptım hepsi gitti. “ diyor.
Tarikat düşmanları rabıtayı hafife alıyorlar. Rabıta biiznillah cinleri defeder . Onun için kimse rabıtadan şüphe etmesin, rabıta en büyük kaledir. İçine giren kurtulur.

Şu ayet-i kerimede Mevlâ Teâla şöyle buyurmaktadır:
“Rabbinin ismini zikret ve bütün mahlukattan son derece
kesilmekle O’na yönel” (Mümezzil-8)

Bir taraftan kalbinde çarşıda ki kargaşalıklar gibi çeşitli vesveseler ve düşünceler varken, bir taraftan da “ALLAH ,ALLAH “diyorsan, bu ,gafletle zikir olur. ALLAH’ı kalp deki vesvese ve düşünceleri atarak zikredilmelidir. Peki zikr etmeyince ne olur?

Mevlâ Teâla buyuruyor ki:
“Kim Rahman’ın zikrinden göz yumarsa (yüz çevirirse) biz ona şeytanı musallat ederiz: Artık o (şeytan) onun yakın arkadaşı olur.”(Zuhuf suresi-36)

Her bela, her günah zikirsizlik(ALLAH’ı unutmak) tan ileri geliyor. İmam-ı Gazali(KS) “Bir lâhza dahi zikirden boş kalanı, yumurtanın beyazının, sarısını kaplaması gibi şeytan kaplar ve o zaman şeytan ona ne olsa yaptırır.” Buyuruyor. ALLAH’ı niye unutuyoruz? Unutmaya hakkımız var mı?

İmam-ı Rabbani (Kuddise Sırruhu) Hazretleri buyuruyor ki : ALLAH-u Teâla bana cin alemini gösterdi, her taraf cinlerle doluydu, her cinin başında bir melek matraka(sopa) ile bekliyordu. Cin bir insana zarar vermek isteyince o melek matraka ile cine vuruyor. Ancak ALLAH-u Teâla cinin kime musallat olmasını istiyorsa ona vurmuyor. Zuhruf suresinde

Mevlâ Teâla şöyle buyuruyor:
“Ne zaman ki kâfir kıyamet gününde bize geldiğinde, şeytanına hitaben ; ´Keşke seninle benim aramda şarkla garb arası uzaklık olsaydı, sen ne kötü arkadaşsın.´diyecek. “(Zuhruf suresi-38)

İkisi bir ipe bağlı olarak Mevlâ’nın huzuruna gidecekler, Mevlâ Teâla onlara şöyle buyuracak : Asla size söylediğiniz söz mükafat vermez. Çünkü siz nefsinize zulmettiniz. Muhakkak ki siz azapta ortaksınız.”

.” ALLAH-u Teâla unutuldu ama ALLAH-u Teâla bizi unutsaydı helâk olurduk. Zikri terk etmekten neler meydana gelir neler.
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyuruyor:

”Dün gece şeytan bana musallat oldu az kaldı benim namazımı bozacaktı, onu yakaladım mescit direklerinden bir direğe bağlamayı, hatta sabahlayınca hepiniz ona bakarsınız istedim. (seni Arap çocukları taşlasın dedim) O zaman kardeşim Süleyman (aleyhisselam) ın sözünü hatırladım.”

“Ya Rabbi bana öyle bir mülk ver ki, benden sonra kimseye lâyık olmasın.” (Sad Suresi-35)

Onun için Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şeytanı bağlamadı. Eğer bağlasaydı Süleyman (Alleyhisselam) ın sözü kırılmış olacaktı.

Emek eden anlar emek etmeyen anlamaz.
“Her kim ederse emek, o akıbet bulur yemek. Etmezsen emek, bulamazsın yemek. “

Üstadımız Hacı Ali Haydar Efendi (Kuddise Sırruhu) şu Hadis-i Şerifleri yazmıştır: Hadis-i Şerifte( şöyle gelmiştir) :
“Her kim ALLAH için olursa, ALLAH’ta onun için olur.(ALLAH’a sığınanı ALLAH korur.)”

“Her kim, ALLAH katındaki mertebesini bilmek isterse ALLAH-u Teâla ‘nın , kendisi yanındaki yerine baksın, çünkü kişi ALLAH-u Teâla ‘ya ne kadar değer verirse ALLAH’ta ona o kadar değer verir.”

( Bu Hadis-i Şerifler, ALLAH-u Teâla’ya sığınma makamına işaret etmektedir.)

“Hemen gel seyr-i ilallah gel idelim.”

Seyr:: hareket etmek demektir. Sulûk ise yola gitmek, ilerlemektir. İkisi de ilimin, bilginin ilerlemesidir. Maddenin (cesedin) hareketi değildir. Tasavvufta seyr-i sülük, tarikat yoluna intisab ederek ( az yemek, az içmek, az uyuyup, az konuşmak gibi) riyazetle ve manevi vazifelerle meşgul olmak sureti ile, sâlikin (ALLAH yolcusunun) Mevlâ ile kendi arasında ki perdeleri aşmak için yaptığı bir hareket-i ilmiyeden ibarettir ki, dört türlü seyir (yürüyüş) vardır.

1. Seyr-i İlallah
2. Seyr-i Fillah
3. Seyr-i Anillah
4. Seyr-i Fil Eşya

İmam-ı Rabbani müceddid-i elf-i sani (Kuddise Sırruhu) Hazretleri Mektubat isimli eserinin 144. mektubunda bu seyirleri şöyle izah etmektedir.

Seyr-i İlallah demek; aşağı bilgilerden yüksek bilgilere ilerlemek, ilimde durmadan yükselmektir. Böylece mahluk (yaratılan) lara ait her şey bilindikten sonra, ALLAH-u Teâla ‘nın ilmine kadar varılır. Bu bilgiler başlayınca mahlukata ait bilgilerin hepsi unutulur. Bu hale FENA denir

Seyr-i Fillah demek; ALLAH-u Teâla Hazretlerinin isimleri,
sıfatları, şuûn (şan) ve itibarları, takdisat ve tenzihatı mertebelerinde ilmin ilerlemesi demektir. Böylece bir ibare ile anlatılmayan, bir işaretle bildirilemeyen, bir isim verilemeyen, bir kinaye ile söylenemeyen, hiçbir alimin bilemediği, hiçbir idrak sahibinin anlayamadığı bir mertebeye varılır.
Bu seyrede BEKA denir.

Seyr-i Anillah: Bu da ilmin hareketidir. Yüksek bilgilerden, aşağı bilgilere inilir. Böylece gerisin geri mümkinâta (yaratıklara) dönülür.

Bütün vücup mertebelerinin bilgilerinden inilir.
Bu seyri yapan arif ALLAH ile (beraber olduğu halde) ALLAH’ı unutur (gibi görünerek insanları irşadla uğraşır). ALLAH ile ALLAH’tan döner.

İşte bu zat, hem bulup hem de kaybeden, hem kavuşup hem ayrılan, hem yakın hem uzaktır.
Bundan sonra Seyr-i Fil Eşya başlar.

Bu seyirde ise birinci seyirde kaybolup giden, eşyanın bütün ilimleri yavaş yavaş ele geçer. Bu dördüncü seyir birinci seyirin karşılığıdır. Üçüncü seyirde ikinci seyirin karşılığıdır.
Seyr-i İlallah ile seyr-i Fillah, velâyeti (veliliği) elde etmek içindir. Bu makam Fena ve Bekâdan ibarettir.

Seyr-i Anillah ve seyr-i Fil eşya ise davet makamını elde etmek içindir. Bu makam ise, aslında peygamberlere mahsustur. Bahsedilen bu seyirler insandaki lâtifelerle yapılır. Lâtifeler âlem-i sagir olan insanın parçalarıdır. İnsan ruh ve beden olmak üzere iki şeyden müteşekkildir.

Ruh âlem-i emirden, beden ise âlemi halk’tandır.Âlem-i emirin beş letâifi vardır.Bunlar, Kalb, Ruh, Sır, Hafi ve Ahfâ’dır.

ALLAH-u Teâla bunları “Kün” (ol) emriyle halk etmiştir(yaratmıştır). Bunlar madde âleminden değildir. Bu lâtifelerin insan vücudunda bağlı kılındığı yerler şunlardır.

Kalb :Sol göğsün altında
Ruh : Sağ göğsün altında
Sır : Sol göğsün üstünde
Hafi : Sağ göğsün üstünde
Ahfâ : Göğsün ortasında dır.
Âlem-i Halk’tan olan beş lâtifeden ibarettir.

Dördü anasır-ı erbaa dediğimiz : Su, Hava, Toprak, Ateştir. Beşincisi ise Nefs-i Natıka’dır.
Bu letâiflerin asılları âlem-i kebirdedir.
Âlem-i Kebir, büyük alem demektir ki insandan başka olan her şeydir.

Bir sâlikin (tasavvuf yolcusunun) latifelerinin bu âlemden başlayıp arşın fevkine (üstüne) kadar yükselmesi olan seyr-i ilallah’tan maksat; masivanın (kul ile Mevlâ arasına giren düşüncelerin) gayr ve gayriyyetin (yabancıların ve kulun ALLAH’a olan yabancılığının) ortadan kaldırılmasıdır. Mevlâ’nın fazlı keremiyle mâsiva, sâlikin nazarından tamamen kalkıp ALLAH’tan gayrıyı görmekten bir nam ve nişan kalmayınca fenafillah tabir edilen manevi rütbe hasıl olmuş olur ve böylece seyr-i ilallah tamamlanır.

Büyük Şeyh E