Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Halvetiyye'de Seyr ü Sülûk / Doç. Dr. Ramazan MUSLU
MesajGönderilme zamanı: 12.02.10, 15:07 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.01.10, 21:01
Mesajlar: 487
HALVETİYYE’DE “ATVÂR-I SEB‘A” YAZMA GELENEĞİ VE
SOFYALI BÂLÎ’NİN ATVÂR-I SEB‘A RİSALESİ *

Doç. Dr.Ramazan MUSLU,
e-mail: rmuslu@sakarya.edu.tr
Sakarya Ü. İlahiyat Fak. Tasavvuf Anabilim Dalı,


TASAVVUF: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 8 [2007], sayı: 18, ss. 43-63.



Özet
Halvetiyye Tarikatı, nefis terbiyesini esas alan tarikatlardan birisidir. Bu tarikata mensup şeyhler,
sâlikin manevî yolculukta nefis mertebeleri ile ilgili ihtiyaç duyduğu hususları açıklamak üzere
Atvâr-ı Seb‘a adıyla onlarca eser kaleme almışlardır. O şeyhlerden biri de Kâsım Çelebi’nin (ö.1518)
halifesi Sofyalı Bâlî Efendi (ö.1553)’dir. Kanûnî Sultan Süleyman’ın (ö.1566) takdir ve iltifatını kazanmış
bir mutasavvıf olan Bâlî Efendi, Kurd Mehmed Efendi (ö.1587) ve Nûreddinzâde Mustafa
Muslihuddin Efendi (ö.1574) gibi önemli halifeler yetiştirmiştir. Tasavvufî düşüncede İbnü’l-Arabî’nin
(ö.1239) takipçisi olan Bâlî Efendi, Fusûsu’l-hikem’i şerh etmenin yanı sıra Atvâr-ı Seb‘a gibi tasavvufî
bazı eserler kaleme almıştır. Bu makalede onun Atvâr-ı Seb‘a adlı eserinde nefis mertebeleriyle
ilgili ele aldığı konular ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Anahtar kelimeler: Halvetiyye, sâlik, seyru sülûk, nefis, atvâr-ı seb‘a, zikir, tezkiye, tasfiye, hilâfet,
kerâmet

Giriş

Tasavvuf, bir ilim olduğu kadar aynı zamanda bir hâl ve eğitim işidir. Bu sebeple
gerek ferdî gerekse toplumsal hayatta derin izler bırakan önemli müesseseler
kurmuştur. Bunlardan biri de, hedefi insan rûhunu terbiye etmek ve insanı
dış dünyanın tesirlerinden kurtarıp iç âlemine yönlendirerek içindeki mutlak
hakikate ulaştırmak olan tarikatlardır. Zira o, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl ve celâl sıfatlarının
birlikte tecellî ettiği zübde-i âlem bir varlıktır. Bilindiği gibi cemâl sıfatının
tecellîsi ruh, celâl sıfatınınki ise nefistir. Nefis ve ruh, insan vücûdunda
hüküm sürmek isteyen iki ayrı sultan gibidir. Tarikatların gayesi, nefsi kötü
sıfatlarından temizleyerek rûhu insan vücûdunda hâkim kılmaktır. Bu gayenin
gerçekleşmesi için bir takım usûl ve esaslar geliştirmişlerdir.

Buna göre tarikatlar, -kesin çizgilerle olmasa da- rûhânî ve nefsânî olmak üzere iki kısımda değerlendirilebilir.

Rûhânî tarikatlarda tasavvuf yoluna giren kimse (sâlik), ruh üzerinde bulunan kesâfetin kalkması için kalb tasfiyesi ile meşgul olur ve kalb, rûh, sır, hafî ve ahfâ gibi mertebeleri (letâif-i hamse) geçerek seyr u sülûkünü tamamlar.

Halvetiye gibi nefis terbiyesini sülûke esas alan tarikatlarda (nefsânî tarikatlar) seyru sülûk, yedir tavır (atvâr-ı seb‘a)1 adı verilen nefsin yedi2 mertebesi (emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râziye, marziye, kâmile) için belirlenen yedi ilâhî isim (kelime-i tevhid, Allah, hû, hak, hay, kayyûm, kahhâr) zikredilerek yapılır.


Ayrıca bu tür tarikatlarda özellikle nefsin aldatıcı ve geçici arzularını kırmak için genellikle az yemek, az uyumak, az konuşmak ve halvet (çile) gibi mücâhede esasları benimsenmiştir. 3

Bütün tarikatlarda manevî terbiyede en önemli unsur mürşiddir. Mürşit,
yukarıda ifade edilen manevî mertebeleri geçmesinde sâlike rehberlik eden
kişidir. Tasavvuf tarihi içerisinde bu görevi üstlenmiş çeşitli tarikatlara mensup
sayısız mürşid-i kâmil vardır. Onlar terbiyeleri altındaki sâliklere fiilen yol gösterip
rehberlik ettikleri gibi, bazen mânevî terbiyelerine esas teşkil eden hususları
yazılı olarak sonraki nesillere de bırakmışlardır. Başta Süleymaniye olmak
üzere bugün kütüphanelerimizde nefis mertebeleri (atvâr-ı seb‘a) ile ilgili kaleme
alınmış onlarca eser mevcuttur. Bu zenginlik, aynı zamanda mutasavvıfların
bireyin nefsini terbiye etmesine ve onu tanımasına verdikleri önemin bir
göstergesi olarak da kabul edilebilir. “Atvâr-ı seb‘a” yazma geleneğini sürdüren
Halvetî mutasavvıflara Seyyid Yahyâ Şirvânî (ö.862/1457),4 Mevlânâ Pîr Muhammed el-Erzincânî (ö.879/1474),5 Yiğitbaşı Ahmed Şemseddin Marmaravî (ö.910/1504),6 Cemâleddin İshâk Karamânî (ö.923/1517), 7 Seyyid İbrahim Efendi
(ö.935/1528),8 Yûsuf b. Ya‘kûb (Sünbül Sinan) (ö.936/1529),9 Sofyalı Bâlî Efendi
(ö.960/1553), Şah Veli b. Muhammed b. Kaya el-Aksarâyî (ö.1000/1591),10
Seyfullah Kâsım b. Nizâmeddin (ö.1010/1601),11 Lâ Mekânî Hüseyin Efendi
(ö.1034/1624),12 Niyâzî-i Mısrî (ö.1105/1693),13 La‘lî Muhammed Fenâyî-i
Gülşenî (ö.1112/1700),14 Ahmed Müsellim Efendi (ö.1166/1752),15 Abdullah
Salâhî-i Uşşâkî (ö.1196/1781)16 ve Mehmed Şâkir el-Halvetî (ö.1269/1852)17 örnek
olarak zikredilebilir. Ayrıca kütüphanelerde müellifi bilinmeyen Atvâr-ı Seb‘a
örnekleri olduğu18 gibi, İlyas b. İsa Saruhânî (ö.967/1559)19 ve İbrahim Hakkı
Erzurûmî (ö.1186/1772)20 gibi farklı tarikatlara mensup mutasavvıfların eserlerine
de rastlanmaktadır.21

İşte biz bu makalemizde, 16. yüzyıl Osmanlı mutasavvıflarından Halvetî
şeyhi Sofyalı Bâlî Efendi’nin Atvâr-ı Seb‘a adlı eserini örnek olarak ele alıp, onun
nefis mertebelerine dair görüşlerini ortaya koymaya çalışacağız.

Fakat önce müellifimizi kısaca tanıtmak istiyoruz.

Sofyalı Bâlî Efendi, bugünkü Arnavutluk sınırları içinde kalan Usturumca’da doğdu.
Tahsilini Sofya ve İstanbul’da tamamladıktan sonra Halvetî şeyhlerinden Kâsım Çelebi’ye (ö.924/1518) intisap etti.
Kânûnî Sultan Süleyman’ın takdir ve iltifatını kazanan Bâlî Efendi, onun bazı seferlerine katılarak
orduya mânevî destek verdi. 960 (1553)’da Sofya yakınlarında Sâlihiye’de
vefat etti ve orada defnedildi.22 Kurd Mehmed Efendi23 (ö.996/1587) ve Vahdet-i
Vücûd adlı eserin müellifi Nûreddinzâde Mustafa Muslihuddin Efendi24
(ö.981/1574) gibi şahsiyetler yetiştirdi.

Bâlî Efendi’nin tasavvufa dair Şerhu Füsûsi’l-hikem,25 Şerhu hadîs-i küntü kenzen,26 Mecmûatü’n-nesâyih,27
Risâletü’t-tasavvuf,28 Vâridât 29 ve Atvâr-ı Seb‘a 30 gibi eserleri vardır.31


Sofyalı Bâlî Efendi,makâlemize de konu olan bu son eserini sâlikin manevî yolculukta ihtiyaç duyduğu hususları açıklamak üzere kaleme almıştır. La‘lî Muhammed Fenâî gibi kendisinden sonra “atvâr-ı seb‘a” ile ilgili eser yazan mutasavvıflara kaynaklık ettiği bilinmektedir.32

Bâlî Efendi’nin Atvâr-ı Seb‘a adlı eserinde kaydettiğine göre insanoğlu,
cüz’iyyât itibariyle sınırsız hallerden (atvâr) mürekkep iken, külliyât itibariyle
yedi hal üzeredir. Sâlik her tavırda “fenâ”33 haline ererek bir üst mertebeye
geçmedikçe maksûda ulaşamaz.34

Resim


Şimdi müellifin nefsin yedi mertebesi ile ilgili görüş ve açıklamalarını ortaya koymaya çalışalım:

1. Nefs-i Emmâre
Sofyalı Bâlî Efendi’nin kaydettiğine göre, nefsin emmâre mertebesinde üzeri
yoğun ve kalın perdelerle örtülüdür. Nefis, bu mertebede insanı daima kötülük
yapmaya sürükler ve zorlar. Bu mertebede nefsin makamı “sadır”dır.35 Sadır,
kötü ahlâkın ve çirkin fiillerin kaynağıdır. Bu nedenle, sadrının inşirâh bulmasını
isteyen bir mümin, karanlık (zulmânî) sıfatlardan ve çirkin işlerden onu
temizlemelidir (tezkiye). Zira “sadır” aynı zamanda “iman” mahallidir ve bu
sebeple onun “nûrânî” olması gerekir. Müellife göre, sadrın inşirah bulması ve
tezkiye olması ise kişinin kâmil bir mürşide teslim olmasıyla mümkündür.
Çünkü nefsin bu mertebede temelinde şehvet ve gazabın yer aldığı kin, hased,
kibir, riyâ, uzun emel, hırs, tamâ, dünya sevgisi (hubb-i riyâset), cehâlet ve cimrilik
gibi bazı kötü sıfatları vardır. Bu sıfatlar sayısal olarak her ne kadar on tane
ise de şubeleri on binleri bulur. Dolayısıyla emmâre mertebesinde sâlikin
önünde aşması gereken on bin perde (hicap) vardır. Sâlik, kötü sıfatları kökünden
yok edecek uygulamaları (vasıtaları) bir mürşidin rehberliğinde yerine getirdiği
takdirde bunları aşabilir. Müellif bu durumu, ekin içinde büyüyen yabancı
otlara benzetir. Nasıl ki bu otların sadece başları kopartılarak ekin onlardan
kurtulamazsa ve köklerinden sökülüp atılmaları gerekiyorsa, kötü huy ve
ahlâkın da temeline inilerek kaynağını kurutmak gerekir.36
Sâlik bu mertebede mürşid-i kâmilin telkiniyle “Lâ ilâhe illallah” kelimesini
zikreder.37 Manevî mertebeleri aşmak tâlibin bu makamdaki seyri, “Allah’a
yolculuk” anlamına gelen “seyr ilallah” ile ifade edilir.38
Bâlî Efendi, nefs-i emmâre ile bu kötü sıfatlar arasındaki ilişkiyi ifade etmek
için, nefs-i emmâreyi “sultan”a, geçim fikrini (akl-ı meâş) “vezir”e, kötü
sıfatları da “beylerbeyi”ne (Haramîlere) benzetir. Bu mertebede, Kureyş kavminin,
Dâru’n-Nedve’de toplanıp Muhammed’e (s) tuzak kurmak istedikleri
gibi, nefs-i emmâre güçleri de “sadır”da toplanıp rûha tuzak kurmaya çalışırlar.
Buna göre Kureyş kavmi “nefs-i emmâre güçleri”ni, Dâru’n-Nedve “sadr”ı,
Muhammed (s) “rûh”u, Ebûbekir (ra) “rûhânî güçleri” sembolize eder. Müellife
göre bu tuzaktan kurtulmanın yolu, sâlikin sıdk ile Hakk’a yönelmesidir. Bu
sayede onların kurmak istedikleri tuzak, Allah’ın yardımıyla etkisiz hale gelecektir.
39 Bâlî Efendi’nin kaydettiğine göre bu makam, talep makamı olup, günlerden
Cumartesi’ye (Şenbih) ve gök cisimlerinden Ay’a mensuptur. Zira Ay’daki
pek çok özellik bu makamda da vardır. Talep ehlinden her kim ona doğru yönelirse,
parlaklığından (nûraniyet) bir hisse alır ve kötü sıfatlarını yok eder. Bu
nedenle sadır makamına “tavr-ı kamerî” de denilmiştir. Yine bu makam, peygamberlerden
Hz. Âdem’e (s) nispet edilir. Hz. Âdem’in (s) “ebü’l-evlâd” olması
gibi, sadır makamı da diğer makam ve tavırların başlangıcı ve kaynağıdır.
Bu yüzden “tavr-ı Âdemî” olarak da adlandırılmıştır.40
Sâlik bu mertebede uyku ile uyanıklık arasında rüyaya benzer bazı haller
(vâkıât) görür. Bunlardan bir kısmı hayvanlarla ilgilidir. Müellif vâkıada görülen
bu hayvanların sıfatları ile nefsin sıfatları arasındaki benzerliğe dikkat çeker.
Buna göre vâkıada görülen hayvanların sembolik anlamları şu şekildedir:
Aslan ve kaplan zulüm ve kibre; su aygırı ve kara sığır çok yemeye ve çok içmeye;
katır yalana; domuz dünyayı sevmeye; eşek cinsel isteklere; koyun mideye
düşkün olmaya (şehvet-i batniye); köpek ve ayı öfkeye; deve kine; çekirge,
keçi ve eşek arısı şeytânî düşüncelere; maymun gıybete; keseğen cimriliğe; kedi
nifaka; karınca hırsa; yılan, çıyan, akrep ve keler düşmanlığa ve soğukluğa;
yarasa inat edip hakkı görmemeye; tilki hile yapmaya ve süslü yalan söylemeye;
serçe vb. kuşlar bedbahtlık ve eşkıyalığa; tavşan ise gaflete işaret eder.41
Nefs-i emmâre mertebesinde görülen bu hayvanlar, diğer nefis mertebelerinde
de görülebilir; ancak güzel sıfatlarla yorumlanır. Zira onların pek çok sıfatı
vardır ve makam neyi gerektiriyorsa vâkıa o şekilde tabir edilir. Bâlî Efendi,
sâlikin emmâre mertebesinde de iyi hal sahibi olabileceğini ve güzel vâkıalar
görebileceğini ifade ettikten sonra, mürşidin bu hususta çok dikkatli ve son
derece basiretli olması gerektiğini ve sâlikin henüz hakikatine ulaşmadığı bir
hâline itibar edip bir üst makama geçirmemesi gerektiğini hatırlatır ve pek çok
sülûk erbabının, bu hallerin sahtesini gerçeğinden ayırt edemediği için yolda
kaldığını ifade eder. Sâlikin hak etmediği makamlara çıkıp tekrar nefs-i
emmâre mertebesine dönmesi, önceden yaptığı mücâhedelerin boşa gittiği ve
yeniden yapması gerektiği anlamına gelir. Şu halde, şeyhin ve sâlikin gerçek
tezkiye ve tasfiye alâmetleri ortaya çıkıncaya kadar sabır ve teennî ile hareket
etmesi gerekir. Zira sâlikin güzel ahlâk sahibi olmadan “kalp” makamına yükselmesi,
bir anlam ifade etmez. Çünkü mücerret olarak tezkiye yapmak, güzel
ahlâk sahibi olmak anlamına gelmez.42
Diğer bir ifadeyle salâhın sebepleri geçici bir durum (emr-i ârız) ise, sâlik
bir üst mertebeye geçmemelidir. Çünkü sebeplerin zâtî çirkinliği bâkîdir ve yeri
geldiğinde sâlikin fiil ya da sözlerinde zuhûr eder. Salâh sebepleri zâtî ise bir
üst tavra geçiş hak edilmiş olur. Zira bulunduğu mertebeden daha aşağı mertebelere
tenezzül etmeyeceği ümit edilir. Nefsânî sıfatları kökünden tamamen
kazıyıp yok edenler için alt mertebelere inmek (tenezzül)43 çok uzak bir ihtimal
olmakla birlikte, vaki olsa bile bu ilâhî bir hikmet gereği olur ve karşılığında
daha önce sahip olduğu yükseliş (urûc) ve yakınlıktan (takarrub) daha fazlasını
elde etmesi gibi büyük mükâfatlar vardır. Ancak sâlik, nefsânî sıfatları tam
olarak yok etmediği halde makamları geçmeye çalışırsa tenezzül edebilir. Bu
durumda tenezzülün sebebi nefs-i emmâre bakiyesi olduğu için bir hikmet
aranmamalıdır.44
Bâlî Efendi’nin kaydettiğine göre sadır ile kalp makamı arasında bir tarafı
nefse (sadra) diğer tarafı kalbe bakan bir ara mertebe (tavr-ı berzahî) vardır. Sâlik,
nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye oluncaya kadar bu ara mertebede kalır. Buna
“tavr-ı berzahî” adı verilir.45 Meselâ, sâlik güzel sıfatların bir kısmına sahip
olur, diğer bir kısmını elde edemezse bu durumda “sadır” makamı ile “kalp”
makamı arasında bir yerde kalır. Sâlikin vâkıasında bir şeyi iki surette ya da
bazısı güzel yemeklerle dolu, bazısı da boş kalaylı güzel kaplar görmesi, onun
söz konusu ara mertebede bulunduğunu gösterir.46 Nefsin bu mertebede -
hükmü geçerli olsun ya da olmasın- “bilfiil kötülüğü emretmesi” (emmâre bi’ssû’)
ve “kötülüğü emretmesinin şânından olması” gibi iki türlü hâli olduğunu
ifade eden Bâlî Efendi, birinci hâle göre nefsin tezkiye edilmesi ve ikinci halin
ise kötü bir sıfat olarak değerlendirilmemesi gerektiğini söyleyerek bir “hikmet”
(rabbânî bir sır) gereği bu şekilde yaratıldığına dikkat çeker. 47
Sâlik Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla kelime-i tevhidin özelliklerini, nûrunu
ve şerefini tanıyınca nefsi emmâre dâiresinden halâs olup nefs-i levvâmeye
dâhil olur.48

2. Nefs-i Levvâme
Nefsin bu mertebede makamı “kalp”tir.49 Kalbin iki yüzü (vech) vardır. Biri
insanın sol tarafındaki yürekle ilgilidir ve bu nedenle “sadr” denilmiştir. Çoğunlukla
şeytânî havâtır bu yönden gelir. Burada binlerce (on bin) zulmânî
perde (hicâb) vardır. Kalp makamına ulaşmak için bunları yok (ifnâ) etmek gerekir.
Diğer yüzü ise Hakk’a dönüktür. Bu sebeple ona “kalb” denilmiştir. İlâhî
feyiz bu taraftan gelir. Burada da binlerce (on bin) nûrânî perde mevcuttur.
Ruh makamına ulaşmak için bunların da aşılması gerekir. Bu durum, diğer
tavır ve mertebeler için de geçerlidir. Müellif, sâlikin nefs-i levvâme mertebesinde
karşılaşacağı perdeleri “ilâhî” ve “insânî” olmak üzere iki türlü olduğunu
söyler ve bunları şu şekilde açıkar: (1) İlâhî perdeler: İnsanın yaratılışının nasıllığı
(keyfiyyet-i te’lîf) ile ilgilidir. Zira Cenâb-ı Hak, insan rûhunu ulvî âlemlerin
kemâlâtıyla mükemmel kılarken; insan bedeninde süflî âlemlerin özelliklerini
toplamıştır.50 Böylece Hak Teâlâ, bu iki âlemin özelliklerini bir araya getirerek
kendi kemâlâtını ayrıntılı bir şekilde müşâhede etmiştir. Bu nedenle insan, eşyaya
nispetle “ta‘rîf-i hakîkî”; Hakk’a nisbetle de “ta‘rîf-i resmî”dir. Çünkü
insan, Hak Teâlâ’yı künhüyle idrak edemezken eşyayı idrak edebilme kabiliyetinde
yaratılmıştır. Allah Teâlâ, insanı bu şekilde vücûda getirip kudretiyle
sâlikin istidât ve meşrebine göre her bir tavır için kimi ulvî kimi süflî binlerce
(yetmiş bin) ilâhî perde kılmış ve bunların ortadan kalkması için de kudretiyle
sebepler vermiştir. (2) İnsânî perdeler: Ruh bedene girince zâhirî özelliklere tabi
olmuştur. Bu şekilde yaratılıştan perdelendiği için Hak’tan uzak kalmış ve
makâmât itibariyle ilâhî perdelerin yanı sıra binlerce (yetmiş bin) perde de
kendisi kılmıştır. Böylece ilâhî ve insanî perdelerin toplamı yüz binlere (yüz
kırk bin) ulaşır. Hak Teâlâ, bunlardan bir kısmının ortadan kalkabilmesi için
peygamber ve veliler vasıtasıyla gerekli sebepleri bildirmiş ve bu perdeleri kaldırıp
kaldırmamakta insanı serbest bırakmıştır. Sâlik, sebeplere yapışarak kendi
perdesini kaldırdığı zaman, Allah Teâlâ da sâlikin kabiliyetine göre kendi kıldığı
perdeyi kaldırır. Belki bu her sâlik için mümkün olmayabilir ama sülûk
eden tâlipler istidatlarına göre mahrum da bırakılmazlar. Sâlik her makamda
istîdât itibariyle “Siz beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim”51 hitâbına muhâtap
olur. Bâlî Efendi bu âyeti şu şekilde yorumlar: “Siz perdelerinizi kaldırmak
için çaba sarf edin ki Ben de kıldığım perdeyi kaldırayım”. 52
Müellife göre bu makamda karşılaşılan perdeler genellikle amelle ilgilidir.
Çünkü sâlik levvâme mertebesinde (kalp makamında) zühd, takvâ ve sâlih amellere
çok önem verir. Bu ülfet, aynı zamanda amellerin rûhâniyetini de perdeler.
Zira sâlik bu makamda muhabbet vâdisindedir ve matl