Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 3 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Ahmet Yesevi ve Hikmetler / Namık Kemal Zeybek
MesajGönderilme zamanı: 18.09.11, 20:09 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 21.12.08, 12:25
Mesajlar: 641
AHMET YESEVİ VE HİKMETLER

Yazan: N. Kemal Zeybek



GİRİŞ

"Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz... Bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız." Bu sözler büyük şairimiz Yahya Kemal'indir. Ahmet Yesevi ve onun yolundan giden Yunus Emre hakkında derli toplu bir çalışma yapan ve "Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar" adıyla yayınlayan bilgin Fuat Köprülü'nün Yahya Kemal'in bu uyarısı üzerine araştırmasına başladığını söyleyenler de var. "Fuat Köprülü zaten araştırıyordu" diyenler de... Önemli olan Yahya Kemal'in söylediği sözün Ahmet Yesevi ile ilgili gerçeği en yalın anlatımla ortaya koymuş olması... Bu sözleri seviyorum ve sık sık tekrarlıyorum. Giriş yazısına da bu sözlerle başlamak istedim.
"Milliyetimizi asıl onda bulacağımız" insan nasıl bir insandır? Ne yapmıştır ki; ne söylemiştir ve sözleri nasıl bir etki oluşturmuştur? Milliyetimizle Ahmet Yesevi'nin bu yakın ilişkisinin açıklaması nedir?
Bu soruların cevabını bulma çabası elinizdeki kitabın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Ahmet Yesevi hakkında daha araştırılacak çok konu ve yazılacak çok şey olduğuna inanıyorum.
"Söz yok" Fuat Köprülü'nün eseri kendi alanında tartışmasız değerli bir kitaptır. Ancak kitabın yazıldığı yıllardan bu yana çok zaman geçmiştir. Yeni bilgiler elde edilmiş, yeni kaynaklara ulaşılmıştır. Ahmet Yesevi'nin baş eseri Divan-ı Hikmet defalarca yayınlanmıştır. Şimdi yeni bir zaman gelmiştir. Yeni zamana göre Ahmet Yesevi'nin söyleyeceği sözler nelerdir? Bu sorunun da tam zamanıdır.
İşte bu çalışmanın asıl amacı da budur. Ahmet Yesevi'nin bugünkü durumda milletimize ve insanoğluna söyleyeceği sözler nelerdir.
Baştaki konumuza dönüp söylersek, milliyetimizi asıl onda bulacağımız "ulu kişinin" milliyetimizin içinde bulunduğu sorulara cevapları ne olacaktır.
"Milliyet" dediğimiz gerçekliğin iki ana unsurundan birincisi "dil" ise ikincisi de dilin ana taşıyıcısı olduğu bütün kültür unsurlarıdır. Kültür unsurlarının birey ve toplum üzerinde en etkilisinin de "din" olduğu bilinen bir gerçek... İşte Yahya Kemal'in sözünün anlamını burada yakalayabiliriz. Ahmet Yesevi dilimizi, dinimizi ve din anlayışımızı en çok borçlu olduğumuz insandır. Hatırlatalım ki; Ulu Türkistan coğrafyasında Ahmet Yesevi için kullanılan tabirler, Hazret Sultan, Piri Türkistan ve Peygamber-i Sani'dir. Ulu Türkistan coğrafyası bu tabirleri bilinçli olarak kullanmıştır.
Türk Dünyası'nda bu bilinç yaygınlaştırılmalıdır.

Türk Dünyası deyince...

Türk Dünyası deyince aklımıza ilk gelen yedi bağımsız cumhuriyetimizdir. Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetleri... Rusya Federasyonu içinde "federe devlet" olarak varlığını sürdüren Tataristan, Başkurdistan, Çuvaşistan, Saha (Yakut), Altay, Tuva, Hakas, Karaçay-Çerkes Cumhuriyetlerini ekleyelim... Kuzey Kafkasya'da; Dağıstan, Kabartay-Malkar, Adigey, Kuzey Oset, Çeçen ve İnguş'u da kardeş cumhuriyetler olarak hatırlayalım. Çin içindeki Özerk Uygur Bölgesi denilen Doğu Türkistan'ı, Afganistan'ın Kuzeyini oluşturan Güney Türkistan'ı, İran'daki Azerbaycan, Horasan ve Kaşkay Türklerini, Irak'ta Türkmenleri, Suriye'deki Türkmenleri, Kırım Tatarları denilen Türkleri, Moldovya'daki, Ukrayna'daki, Bulgaristan'daki, Yunanistan ve Polonya'daki Türkleri, Rusya Federasyonu'nda başta Moskova olmak üzere çeşitli şehir ve bölgelerde yaşayan Türkleri, Avrupa Ülkelerine, Amerika Ülkelerine, Afrika'ya, Avustralya'ya yayılan Türkleri ve şimdi yeniden Türk olduğunu öğrenmeğe başlayan Amerika yerlilerinden kimilerini de unutmazsak "Türk Dünyası Kavramına" yaklaşmış oluruz.
Türk Dünyası haritası üzerine yerleşen Türklerin ana birleşme noktası "ana dil"dir. Türkçelerini koruyanlar kimliklerini korumuşlar; ötekiler eriyip gitmişlerdir.
Bugün dünya yüzünde yaşayan Türklerin büyük çoğunluğu İslam dinine bağlıdırlar. Müslüman olmayan Türklerden bir kısmı ortodoks, bir kısmı budist, bir kısmı ise musevidir. Musevi olanlar Kırımçak'lardır. Karayim denilen Karay'lar ise yanlışlıkla musevi sanılırlar ama özlerine özgü bir dinleri vardır. Çuvaşlar ve Gagauzlar ortodokstur. Sayıları bir milyon civarındadır. Tuvalı'lar budisttir. Saha ve Altay ise yarı eski Türk dini, bu-kanlık biraz ortodoksluk ve kamcılık uygulaması içindedirler.
Bir gerçek, müslüman olanların aralarında dil bakımından da anlaşma sıkıntısının az olduğu, müslüman olmayanlarla anlaşmak için daha çok çaba gerektiğidir. Gagauzların bu kuralın dışında oluşları vaktiyle Müslümanken sonradan ortodoks oluşlarındandır.
Şimdi isterseniz tarihte ve günümüzde Türk'ü tanımlayalım: "Türkçe konuşan ve çoğunluğu müslüman olan insanlar topluluğu..." Her tanımın tartışmalı yönleri olabilir ama gerçeğe en yakın tanım budur.
Bu durumuyla Türklük yeryüzünün geçmişinde ve bugününde eşi ve benzeri olmayan bir güzelliktir. Türk'e aşık olanlar bu güzelliği görebilenlerdir.

Türk Dünyası ve Ahmet Yesevi

1990 yılında Kazakistan'a yaptığım gezide ilk durağım Türkistan şehriydi. Ahmet Yesevi'nin türbesinden çıktığımızda ev sahipliğimi yapan Gümüşcan Hanım kulağıma eğildi ve dedi ki: "Siz Hazret Sultan'ın mezarına hürmet gösterdiniz; onun ruhaniyeti de size himmet edecektir." Doğrusu şaşırdım. Henüz Sovyetler Birliği yaşıyordu... Marksizm-Leninizm resmi ideolojiydi... İdeolojinin temeli materyalizmdi... Bu ideolojiye inanmayan bir insanın Sovyet sisteminde yükselmesi mümkün değildi. Hele bir maneviyat büyüğüne "hürmet ve himmet" kavramlarıyla yaklaşan bir kişinin Başbakan Yardımcısı olabileceğini düşünmek bile olmazdı. Ama işte Gümüşcan Hanım Başbakan Yardımcısıydı ve "Ahmet Yesevi'ye hürmet" onda "himmet" kavramını çağrıştırıyordu.
Sonradan öğrendiklerimi o anda bilseydim, şaşırmazdım. Kazakistan'ın uzun yıllar Komünist Partisi Liderliğini yapan ve ülkeyi yöneten Kuneyef'in Ahmet Yesevi'nin türbesinin yakınından her geçişinde içeri yalnız girerek "hürmet" görevini yaptığını birçok kişiden işittim. Ne oluyordu? Sovyetler Birliği döneminde neler olmuştu? Olan şuydu: "Resmi görüşe uyarak ateist görünen birçok kişi Ahmet Yesevi'nin ruhaniyetine olan bağlılıkları ve bu yolla kimliklerini korumuşlardı."
Rejim Ahmet Yesevi'yi karalıyordu. İtibarını ve etkisini ortadan kaldırmağa çalışıyordu ama başaramıyordu. Sözgelimi Özbekistan'da ve Ulu Türkistan'ın birçok yerinde kadınlar haftada bir gün evlerde toplanıyor ve "Divan-ı Hikmet"ten kıtalar okuyorlardı. Okullarda dinsizlik dersleri veriliyor ama evlerde Ahmet Yesevili dualar ediliyordu.
1993 yılında Ahmet Yesevi yılı dolayısıyla Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan'a gezilerim oldu. Buralarda toplantılarda konuşmalar yaptım. Her yerde yanıma uzmanlar katıldı. Türkmenistan'da Ahmet Yesevi Hikmetlerini, çevresine topladığı gençlere ezberletmeyi "hayatının işi" haline getiren insanlar gördüm.
Tataristan ve Başkurdistan'da geçmişte de ve şimdi de Ahmet Yesevi adının ve hatırasının, hikmetlerinin ve etkilerinin dipdiri olduğunu tespit ettim.
Makedonya'da, Kalkandelen'de, Harabati Baba Tekkesinde toplanan Bektaşilerin "baba"sı olan dost, benim Ahmet Yesevi Üniversitesi'nde görevli olduğumu öğrendiğinde ilk tepkisi "Ahmet Yesevi... Pirimizin piri... Hacı Bektaş Veli'nin piri..." olmuştu.
Ahmet Yesevi'nin adını bilsin bilmesin Dünya Türklüğünün tamamında ya doğrudan ya da dolaylı olarak ondan bir şeyler vardır. Gönlümüzün derinliklerinde ve dilimizin inceliklerinde biz Ahmet Yesevi'den çok şeyler taşıyoruz...

Bana gelince

Bu kitabı derlemek benim için çetin oldu. Çünkü büyük bir dava... Büyük bir insan... Olgun insan... Benim ise sadece adım Kemal, Namık Kemal "yazıcı olgun." Ama ben olgunluktan da yazıcılıktan da çok uzaklardayım.
Bu kitabı yazmadım, sadece derledim. Bahçe çok büyüktü... Güller... Çiçekler... Benim ellerim küçüktü. Takatım yetersiz... Ne kadar derleyebildiysem onu size sunuyorum. Bunlar solmayan güllerdir. Bu kitabı seven olursa, bir kere değil, sık sık okumasını dilerim. Ben öyle yapmak istiyorum. Belki birgün, derlediklerim beni etkiler de, adıma uygun olurum. Tanrı'dan ümit kesilir mi?
Değerli okuyucum, bunlar içimden gelen içten sözlerim. Sizi alkışlıyorum. Alkış doğu Türkçelerinde "dua" demek, sizden de alkış istiyorum, doğu Türkçelerindeki anlama göre... Sağ olunuz, sağlıklı olunuz. Bahtınız ve yolunuz açık olsun.

Namık Kemal ZEYBEK

_________________
"Bismillah dep beyan eyley hikmet aytıp
Taliblerge dürr ü gevher saçdım mena..."


Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî [ Qaddesallahu Teala Sırrahul-Azîz ]


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Ahmet Yesevi ve Hikmetler / N.K. Zeybek
MesajGönderilme zamanı: 18.09.11, 20:10 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 21.12.08, 12:25
Mesajlar: 641
Allah'a giden yol


İnsanoğlu'nun yaşarken ulaştığı en yüce yükseliş Mirac'dır. Mirac, Allah elçisinin Allah'a eriştiği andır. Orada "an" var mıdır, yok mudur? Zaman hala orada mıdır? Bilmiyoruz. Bildiğimiz, Allah, elçisi ile "ses ve harf aracılığı" ve başka bir aracı da olmadan doğrudan görüşmüştür. Kur'an ayetlerini getirmekte aracılık yapan Cebrail adlı ulu melek bile Yüce Muhammed'in vardığı noktaya varamamış, "yanarım" demiştir.
Allah'ın elçisi, elçi olmadan önce, yıllarca Hıra mağarasında derin düşünceler içinde Varlığın sırlarını sorguladı ve Mutlak Varlığı aradı. Elçi'nin Elçi olması, Cebrail ile görüşmesiyle gerçekleşti. Emin adamdı... Doğruydu... Düzgün yaşıyordu... Putlara tapmıyordu. Cahil arapların adetlerine uymuyordu. Bildiğince Tek Tanrı'ya tapınıyordu. Bütün bunlardan sonra Allah, Elçisine elçi göndermişti...
Mirac ise ulaştığı, ulaşabildiği ve ulaşılabilecek en yüce dereceydi. Nasıl ulaşmıştı bu dereceye? Hangi işi, hangi ibadeti, hangi eylemi ile?
Allah, Elçisine kendisi ile elçisiz doğrudan görüşme fırsatını niçin vermişti? O'nu en yüce noktaya, Cebrail'in bile yücelemediği noktaya niçin yüceltmişti?
Ve hemen can yakıcı ikinci soru... Yüce Muhammed'in yolundan gidenlere de aynı yücelik verilecek mi? Yani Allah'ın didârı, cemali, Allah ile kavuşma, O'na inananlar için mümkün mü? Mümkünse nasıl, hangi yol ve hangi yöntemle?
Bu soruların karşılığını Ahmet Yesevi, Hikmet'inin hemen başında veriyor.

Sözü söyledim, kim isterse Allah'ı görmek
Canını canına bağlasın, damarlarını eklesin
Garip, yetim, fakirlerin gönlünü alsın.

Bütün gücünü toplayıp, çabalarını tek hedefe yöneltip, gariplerin, yolda kalmışların, yetimlerin, anasız babasızların, fakirlerin, yoksulların yardımına koşanlar, işte onlar, Allah'a ulaşmak yoluna girmiş olanlardır.
İşte Hikmet:

Garip, fakir, yetimlerle Elçi ilgilendi
O gecede Mirac oldu Allah'ı gördü
Döndü geldi yine fakirlerin halini sordu.

Sorunun karşılığı çok açıktır. Allah Elçisi'nin Mirac'a ulaşması insanların garipleriyle, fakirleriyle, yetimleriyle ilgilenmesiyle oldu. Öyleyse sen de Allah'a yücelmek istiyorsan işte yöntem:

Nerde görsen gönlü kırık merhem ol!
Öyle mazlum yolda kalsa hemdem ol!
Mahşer günü dergahına mahrem ol!

Akıllı isen işte bir Hikmet daha:
Akıllı isen gariplerin gönlünü al
Mustafa gibi ülkeyi gezip yetimleri ara.

Divanı Hikmet'in yapraklarında ilerlemeği sürdürelim:

Garip, fakir, yetimleri sevindir
Aziz canını parçalarcasına çalış
Yemek bulursan canın ile konuk eyle
Hak'tan işitip bu sözleri söylüyorum.

Hikmet:

Garip, fakir, yetimleri kim sorarsa
Razı olur ol kulundan Yüce Allah
Ey habersiz, sen sebepsin, kalanı sırdır
Hak Mustafa öğüdünü söylüyorum.

Hikmet:

Resul önüne bir yetim gelmişti
Garip ve müptelâyım demişti
Acıdı Resul onun haline
İstediğini verdi eline
Resul dedi ben de bir yetimim
Yetimlik ve gariplikle yetişdim
Muhammed dedi ki kim ki yetimdir
Biliniz o benim has ümmetimdir
Yetimi görseniz incitmeyiniz
Garibi görseniz küstürmeyiniz

Ahmet Yesevi'ye göre Yüce Muhammed'in yolunda, İslam dininde "en büyük, en yararlı ve en çabuk erdirici ibadet, insana hizmettir" ama ihtiyaçlı olana yani "garip, fakir, yetim olan insana hizmettir." desem ne dersiniz?
Der misiniz ki: "Ahmet Yesevi'nin hikmetlerine göre öyle olduğu anlaşılıyor. Bakalım Yüce Muhammed ve Yüce Kur'an ne söylüyor?"

Buyurun, kudsi hadis:

"Allah dedi ki:
- Ey insan hasta oldum, ziyaretime gelmedin.
İnsan sordu:
- Ey Rabbim sen alemlerin Rabbisin... Seni nasıl ziyaret edeyim?
Allah buyurdu:
- Bilmiyor musun? Falan kulum hasta oldu; ama sen onu ziyaret etmedin; eğer onu ziyaret etseydin; Beni yanında bulacaktın.
Allah dedi ki:
- Ey insan. Açtım, doyurulmamı istedim; beni doyurmadın.
İnsan sordu:
- Ey Rabbim ben seni nasıl doyururum? Sen alemlerin Rabbisin.
Allah buyurdu:
- Falan kulum senden yemek istedi; sen yedirmedin... Bilemedin mi? Ona yedirseydin beni yanında bulacaktın.
Allah buyurdu:
- Ey insan su istedim; vermedin.
İnsan sordu:
- Ey Rabbim sana nasıl su vereyim? Sen alemlerin Rabbisin.
Allah buyurdu:
- Falan kulum senden su istedi; vermedin. Ona su verseydin; Beni yanında bulacaktın... Bunu da mı anlayamadın?"

Evet, bu bir kutsi hadistir. Yüce Elçi, Allah'ın vahyettiğini kendi sözleriyle bize anlatmıştır. Bunu da anlayamadık mı? Hasta, aç, susuz insanın gönlünü almak "Allah'a yakın olmanın en kestirme yoludur".
Şimdi can alıcı sorunun karşılığına sıra geldi:
"İslam dininde en önemli ibadet, insana hizmet" diyorsun? Peki İslam'ın ana kaynağı Yüce Kur'an ne söylüyor?
Önce namaz suresi dediğimiz ve sık sık okuduğumuz "el-Mâun" suresinden başlayalım. İnançsızların ve inançlı gibi görünen yalancıların durumlarını anlatan el-Mâun suresi... Ne imiş onların durumları:

"Din gününü yalan sayanı görüyor musun? İşte yetimi itip kakan; yoksulu doyurmayı özendirmeyen odur...
Yazıklar olsun o namaz kılanlara... Onlar namazlarından gafildirler... Onlar gösterişçilerin tâ kendileridir... Zekâtı da menedenler onlardır."

İşte Yüce Kuran'a göre münkir ve münafığın özellikleri:
1- Yetimi itip kakmak
2- Yoksulu doyurmayı özendirmemek
3- Namazdan gafil olmak
4- Gösterişçi olmak
5- Zekâtı menetmek.

Görüyor musunuz? Beş özellikten üçü garip, fakir, yetimlerle ilgili... Peki el-Beled suresinin 10-17 ayetleri ne söylüyor:

"Biz ona iki yol gösterdik
Fakat o sarp yokuşa saldıramadı
Nedir sarp yokuş biliyor musun?
Köleleri hürriyete kavuşturmaktır.

Açlık günlerinde açları doyurmaktır.
Yakındaki yetime
Toprakta sürünen bir yoksula
Sonra da iman edenlerden birbirine sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olmaktır."

Daha var mı? Elbette var. İşte el-İsra 26. ayet:

"Hısıma, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver."

İşte en-Nur 22. ayet:

"Sizden erdem ve servet sahibi olanlar, akrabasına, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere vermekte kusur etmesin."

İşte Bakara suresi 83. ayet:

"... Allah'tan başkasına ibadet etmeyin, anaya, babaya, hısımlara, yetimlere, yoksullara iyilik yapın..."

İşte en-Nisa 36. ayet:

"Allah'a ibadet edin, ona eş koşmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, gariplere, emriniz altındakilere iyilik edin."

Denilebilir ki; Yüce Kur'an'da böyle daha bir çok ayet var. Ama insanlara yardımcı olmanın Allah'a ulaştıracağına dair ayet nerede?
Buyrun er-Rûm suresine; işte 38. ayet:

"Haydi akrabaya, yoksula, yol oğluna hakkını ver. Bu ALLAHIN CEMALİ'ni dilemekte olanlar için hayırlıdır ve onlar korktuklarından emin, umduklarına nail olacaklardır."

Ayet çok açık değil mi? ALLAHIN CEMALİ'ni dileyenler, yani ALLAHA ULAŞMAK ve ONU GÖRMEK isteyenler, yani kendileri için Mirac talebinde bulunanlar, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa haklarını verecekler. Yüce Kur'an "hak"larını ver diyor. Yani verilen onların hakkı olandır. Yüce Kur'an güvence veriyor. Diyor ki: "Onlar korktuklarından emin olacaklar; umduklarına erişeceklerdir."

Yine Yüce Kur'an'a bakalım. el-İnsan ed-Dehr suresi:

"Sevdiklerinden vererek yoksulu, yetimi, tutsağı doyururlar. Biz ancak Allah'ın cemali için yediriyoruz, sizden karşılık da beklemiyor, alkış da..."

Ne diyordu Ahmet Yesevi atamız Hikmetli Divanında:

"Kim Allah'a ulaşmak istiyorsa... Garip, yoksul, yetimlerin gönlünü alsın..."


Allah'a aşk ile ulaş

Allah'a ulaşmak, Allah'a erişmek, Allah'a yücelmek, Allah ile buluşmak... Din yolunda olan insanın en yüce ereği... Yani AŞK...
AŞK'ı veren de yüce ALLAH...
Hikmetler Divanı'nda en çok söylenen sözdür. AŞK...

"Yüce Allah aşıklara verdi aşkını
Şükürler olsun yanıp tutuştum ben de
İki âlem gözlerimde haşhaş tanesi
Görünmedi yalnız Hakk'ı sevdim ben de

Candan geçdim yalnız Hakk'ı cana kattım
Ondan sonra derya olup taştım ben de
Mekansızlığı seyrederek mâna açtım
Dünya, ukba yüzbin defa boşadım ben de."

Aşk Allah'a ulaşma coşkusu... Aşk'ın amacı ALLAH... Amaç sonsuzluk olunca AŞK'ın kendisi de amaç:

Aşk yolunda yok olayım Hak bir ve var
Ne eylersen âşık eyle ey Allah'ım
Aşk gelince neler olur?

"Aşkın kıldı şeyda beni
Cümle âlem bildi beni
Kaygım sensin dünü günü
Bana sen gereksin sen."

Aşk olmayınca ne olur?

"Aşksızların ne dini var ne imanı
Allah Elçisinin sözleri anlam kaynağı
Nasıl desem anlayan bilen hani
Bilmeyene desem gönlü katı olur."

Aşk anlatmakla anlaşılır işlerden değil... Aşk'ın tadından kokusundan birşeyler gelmese ne anlarız Aşk'tan... Aşk'ı duymak ve yaşamak gerek...

"Aşıkların bildiklerini halk bilemez."

Aşıklar nefslerini öldürür ve Allah'ta dirilirler. Aşıklar sonsuzluk sırrı içinde yok olarak sonsuzluğa ulaşırlar. Bunun için de âşıklar ölmezler...

"Gerçek aşıklar diridirler ölmezler
Ruhları da yer altına girmezler
Zâhid âbid bu anlamı bilmezler
Gerçek aşıklar halkın Hızır'ıdırlar."

Aşkın Kaynağı Nedir?

Aşk gelince mi BİRLİK BİLİNCİ doğar, BİRLİK BİLİNCİ mi AŞK'ı oluşturur. İkisi de olur. Bir gerçek var... AŞK ile BİRLİK BİLİNCİ bir arada olur.
Nedir Birlik Bilinci?
İnsanoğlu her zaman ve zeminde kendisini var eden ve yöneten bir VARLIĞIN var olduğunu bilmiştir. BAZEN TEK TANRI, BAZEN ÇOK TANRILAR, BAZEN YILDIZLAR, BAZEN AY, BAZEN GÜNEŞ...
TANRI anlayışları içinde doğruya en yakın olan TEK TANRI inancıdır. "Doğruya en yakındır" çünkü akla, mantığa, bilimlik yaklaşıma en uygun olanıdır.
Birden çok KUDRET'in elinde varlık ne olurdu? Karmaşadan başka ne ortaya çıkardı. Bakınız Varlığın sonsuz düzenine... İşte TEK TANRI inancının kaynağı...
"TEK TANRI inancı doğruya en yakındır" diyorum. Doğru olan ise TEK'in yani SONSUZLUĞUN yani BİR'in TANRI olduğu anlayışıdır.
SONSUZ olandır ALLAH... Allah'tan başka varlık olsa ALLAH sınırlanmış olur. Her şey ALLAH'tandır. Gerçek VAR OLAN sadece ALLAH'tır. Allah'tan başka var dediklerimizin varlığı mecazidir, izafidir, görecelidir. Gölgenin varlığı gibi...
İşte AŞK... Mecazi olan ama Mutlak'tan gelen İNSAN'ın Mutlak'a geri dönmek coşkusunun adı...
Fenafillah dedikleri, Allah'ta yok olma ve ALLAH ile sonsuzluğa ulaşma halidir. SONSUZ güzellik, SONSUZ iyilik, SONSUZ hoşluk, SONSUZ hoşnutluk, SONSUZ DİNGİNLİK, SONSUZ mutluluk... Sonsuz boyutta sonsuzluk...
Bakınız bu coşku ile Ahmet Yesevi'nin dediğine:

"Baştan geçtim, candan geçtim hem imandan
Bir ve Var'ım cemalini görür müyüm?"

Peki bu dörtlük ile ne diyor ki:

"Gerçek dertliye benim ilaç benim derman
Hem âşıkım, hem aşık olunan benim canan
Rahmet eyleyim, adım Rahman, zâtım Sübhan
Bir nazarda içlerini safâlı kıldım."

Aşık kim? Kim maşuk? Kim kime aşık olmuş? Kim Enel-Hak demiş, kim sübhani, sübhan benim... Bu iş ince iş, düz mantığı aşan iş... İşte Hikmet:

"Canı gördüm cananda
Aşkı gördüm meydanda
Aşıkların meydanı
Cümle bostan içinde

Eri gördüm erleştim
İstediğimi sordum
Her şey sendedir, dedi
Kaldım hayret içinde
Miskin Hoca Ahmet cânı
Hem gevherdir hem kaynak
Cümle O'nun mekânı
O mekânsızlık içinde."

Ayık olalım ve anlayalım ki, biz Panteizm'den söz etmiyoruz. Hatta dediğimiz Vahdet-i Vücut da değil... Hallacı Mansur'un dediğini, biz demiyoruz. Ama Mansur'un dediği doğruydu Hallac için...
İşte Hikmetler:

"Mansur der: 'Enel Hak' erenler işi, doğru.
Mollalar da: yanlış, gönlüne kötü gelip
Söyleme Ene'l Hak, kafir oldun Mansur der
Kur'an içinde budur deyip öldürdüler taş atıp
Bilmediler mollalar Enel Hak'kın manasını
Zahir ehline hal ilmini Hak görmedi münasip."

Mansur aşk şehididir:

"Şeyh Mansur öz başını darda gördü
Nur gönderdi Hak cemalini orda gördü."

Mansur'a sırlar açıldı. Mansur sırları açıkladı. Dar'a güle oynaya gitti. Vücudunu kesip biçtiler, sema ile raks ile cevap verdi. Kendisine eziyet yaptıklarını sananlara dualar etti. Herkes için iyilik istedi. Mansur darda AŞK yaşadı. Kanı ile abdest alıp AŞK NAMAZI kıldı.
Diyorum ki, AŞK ince iştir. İşin doğrusunu ALLAH bilir. Sonsuzluğu ancak sonsuzluk anlar.
İşte Hikmet:

"Evvel Hu, Ahir Hu deyip sarsıl
Hak cemalini göstermese ne olur
Zahir Hu, Bâtın Hu deyip yola gir
Hak cemalini göstermese ne olur."

Diyorum ki, her şey O'dur. Evvel de, ahir de, görünen de, görünmeyen de... diyordu. Ahmet Yesevi...


İhlas, içtenlik


"Önce ihlas gerek ey istekli âşıksan
Candan geçip sıkıntılar çekip sadıksan
Ondan sonra huzuruna layıksan
Layık olmadan Allah'ını göremezsin."

Böyle diyor Ahmet Yesevi... Âşıklığın ilk belirtisidir ihlas... İhlas yani din adına yaptığın her işi Allah için yapmak... Din adına yaptığın her işi severek, sevinerek yapmak... Yaptıklarının karşılığında insanlardan hiçbir şey beklememek... Dahası, dindarlığından ötürü insanların beğenisinden korkmak...
İhlasın karşıtı riya... Yani gösteriş... İyi desinler, dindar desinler diye halka din adına yaptıklarını göstermek...
Riya insan için en büyük tehlike kaynağı. İnsanların kendisini dindar bilmesinden hoşlanan; namazından, orucundan, tesbihinden, zikrinden, kılığından kıyafetinden, halinden, tavırlarından dindarlık akıtan din gösterişçileri gerçek dindarlığa ne kadar uzaktırlar. Bakınız Hikmetler Divanı'nda bunlar nasıl anlatılıyor. İşte gösterişçi dervişler:
"Candan geçmeden 'Hû, Hû' demenin hepsi yalan
Bu arsızdan sormayın soru, yolda kalan
Pir hizmetini yaparız biz dervişiz derler
Haram, mekruh ayırmaz torba doldurup yerler
Gözlerinde yaş yok zikir halkasına girerler
Görünüşleri derviştir hesap gününden korkmazlar
Kötü işler işlerler haramlardan ürkmezler
Gösteriş tesbihi ellerinde gözyaşı dökmezler."

Yine bir hikmet:

"Dervişim der halka gösteriş içinde
Riya kılar yürür orda burda
Allah için işler yapan gerçek derviş nerede
Gerçek dervişlerin yeri ıssız yerlerdir.

Kul Hoca Ahmet kulum diye söz deme
Gösterişle yapıyorsan yaptıkların boş
Şeriatta, tarikatta kazancın yok
Ahirette yalancılar ortaya çıkar."

Aşkı olanda gösteriş olmaz. Gösterişçiden âşık olmaz. Amaç ne ise ona ulaşılır. Halktan yararlanmaksa amaç, amaca ulaşılır. Hak'tan yoksun kalınır. Amaç Hak ise ona ulaşılır.

"Hakk'a âşık sadıklar tenhada olur
Tan vaktinde Hak önünde izzet görür
Cennete girer Allah'ı görür rahat içinde
Gizlidirler, halka niye gösteriş yapsınlar."

Bir de gösterişçi, yalan şeyhler var... Yalan yanlış bir şeyler öğrenir, kendilerini halka "şeyh" diye satar ve bunu bir "geçim yolu" haline getirirler. Bazen de "seçim yolu" yaparlar... En tehlikelisi de bunlardır. Gösterişçi derviş kendisini yakar. Gösterişçi şeyh ise kendisiyle birlikte başkalarını da... Gösterişçinin sözünün etkisi yoktur. Boşuna insanlara vakit kaybettirir.

Hikmet:

"Zalimlerden şikayet etme, sen zalimsin.
Gösterişçisin, sözlerinin yok etkisi...
Dünya malını yığarsın doymaz gözün.
Böylelerinin yeridir Siccin cehennemi..."

İşte sahte şeyhlerin belirtileri:

"Ahir zaman şeyhleri süslerler dışlarını
İçtenlikten uzaklar bozuktur içerleri
Keramet diye satar gaflet düşlerini
Gösterişle halka kendilerini satarlar."

Ve işte bir başka halleri:

"Çekiştirme ağı kurdun halkı yoldan azdırdın
Şeyhlik iddia ettin, gösteriş alıp sattın
Şeytanla işler yaptın birlikte devran sürdün
Sana ne diye, yüzünü göstersin."

İşte halk için en büyük tehlike... Hakk'a rakip olanlar... Allah yerine şeyhe tapma sapmasına karşı uyanık olunmalı... İnsanlara kendisini şeyh diye tanıtıp kendilerine hizmet ettirenler, halkın dünyasını da, ukbasını da bozarlar. Bunun adı şirktir. Allah'a eş koşmaktır. Tasavvuf yolunun en tehlikeli sapma noktalarından birisidir. Ayaklar burda kayabilir. Sonu uçurumdur. Allah'a aşk ile ulaşmak isteyip, yol gösterici arayanlar, gerçekle yalancıyı iyi ayırmalıdırlar. Bakınız ne diyor Hikmet:

"Şeyh'im deyip iddiacı Hakk'a ortak
Benlik eyler Sübhanına olmaz yakın
Uykusuz kalan dertsizlere tabib olan
Bu dünyayı inananlara zindan eyler."

Ve işte böylelerine en şiddetli uyarı:

"Oruç tutup halka gösteriş yapanlar
Namaz kılıp tesbih ele alanlar
Şeyh'im deyip başka bina kuranlar
Son nefeste imanlarını da yitirirler."

Yani... Gösterişçinin, hayatı insanlara gösteriş yapmakla geçen şeyhlerin son nefeslerinde imanları da ellerinden gider.
"Şeyh'im" deyip başka bina kuranlara karşı uyanık olunmalıdır.
Şeyh tasavvuftaki anlamı ile maneviyat yollarından geçmiş, yolculuğunu tamamlayıp geri dönmüş ve tasavvuf yolcularına yol göstericiliği yapan insan demektir. Pir, mürşid, şeyh eş anlamlı sözlerdir.
Tasavvuf yolunda bir yol gösterici gereklidir. Çünkü yolun incelikleri vardır. Tehlikeleri vardır. Ayakların kaydığı yerler vardır. Yol gösterici bütün bu konularda yolcuyu, yani dervişi uyaracaktır.
Ancak!.. Kimi yol gösterici geçinenlerin kendileri de "tehlike" olabilirler. Geçimini yol gösterişçilikten sağlayanlar tehlikelidir... Yolculardan yararlananlar, onlarla dünyalığını düzeltenler tehlikelidir... Yolcuları çalıştırıp kendisini zenginleştirmek tehlikelidir... Yolcuları sömürmek tehlikelidir... Yolcuları ticaret ve siyaset amacı ile kullananlar tehlikelidir...
Yani "Şeyh'im deyip başka bina kuranlar" tehlikelidir.
"Merdiven, üzerinde oturmak için değil, yükselmek içindir" sözüne dikkat edilmelidir. Tasavvuf yolculuğunda yollar çeşitlidir. İnsanların yapısına ve seçimine göre yollar çeşitlenmiştir. Tasavvuf yollarına "tarikat" denir. "Yol" demektir. Tarikat vardır, olacaktır. Ama tarikat amaç değil, araçtır. Amaç durumuna getirilmesi "tehlike"dir.
Tarikat adı altında teşkilatlanmak, teşkilatı ticarette ve siyasette kullanmak tasavvuf yolunda önemli ve sık görülen bir sapmadır. Böyle olunca artık şeyh ve çevresi "yol gösteren" olmaktan çıkar, "yol kesen" olurlar...
Tarikat adı altında başlayıp, teşkilatlananlar halkın dünyasını da ahiretini de zindan haline getirirler. Sömürme kurumlarının en korkutucusu dini ve tasavvufu kullanarak kurulanlardır. Böyle oluşumlara karşı insanları uyarmak, aklı başında herkesin görevi olmalıdır.
Bakınız Fakrname'de Ahmet Yesevi böyle şeyhler için ne diyor:
"Şeyh eğer bir şey alırsa bu hak edenlere vermek için olur. Eğer alıp kendileri yerlerse murdar et yemiş gibi olurlar. Eğer giyecek alırlarsa, o giyecek eskiyinceye kadar Hak, namaz ve oruçlarını yok sayar. Eğer alıp yerlerse türlü azaba uğrarlar. Böyle şeyhlere inananlar kâfir olurlar... Böyle şeyhler lânetlidir. Onların fitnesi Deccal'dan da kötüdür. Şeriatta, tarikatta, hakikatta ve marifette bunlar dinsizdirler."
Bilmiyorum bundan daha açık ve daha ağır nasıl söylenebilirdi...
Keramete veya benzeri durumlara kanarak böyle şeyhlere bağlananların uyanmalarını dileyelim. Keramet nedir, Hind mistiklerinde, cincilerde çok daha ilerileri yok mu?
Gerçek yol gösterici, dinin dış ve iç bilgilerinden bilgin ve uygulayıcı olmalıdır; yolculuğunu tamamlamış olmalıdır; kendisine başvurularda hiçbir şekilde yararlanmağa kalkışmayan olgun kişi olmalıdır. Yolsoyu bilinen olmalıdır. İnsanları örgüleyip yararlanmak ticarette ve siyasette kullanmağa kalkanlardan olmamalıdır.
Yani, olgun yol gösterici olmalıdır.
Yani ihlahsız riyacıdan, gösterişçiden ne derviş olur, ne mürşid, ne de iyi Müslüman...

Melamet

Allah aşkı ile Allah'a ulaşmak için yola çıkanların en büyük korkusu, hedefi şaşırmaktır. Hedefi şaşırmak çok kolaydır. Çünkü nefs her an uyanıktır. Yola girenlerin halkın övgüsüne, ilgisine kapılıp Hak'tan uzaklaşmaları tehlikesi vardır. İşte melamet anlayışının kaynağı... Melamet "kendini aşağı görme ve halkın aşağılamasını istemek" diye anlatılabilir. Kendini beğenmemeli ve halkın da beğenmemesini sağlamalı ki; "büyüklenme ve gösteriş" tuzaklarına düşüp Hak yolundan uzağa düşülmesin...

"Ey derviş ibadet edersin büyüklenme ve gösterişle
Can ve gönlün dünyalıkta sözlerinde dillerinde ah ile vah
Can verirken olacaksın iman nurundan ayrı
Dışın dervişe benzer ama Müslüman değilsin."

İyi anlayalım ki: "Melamet" hem kendine ve hem de başkalarına karşı olur. İbadetiyle, dindarlığı ile kendi kendine böbürlenmek ve kendini beğenmek de bir başka tehlikedir.
Bakınız ne söylüyor kendine Hoca Ahmet:

"Kul Hoca Ahmet sen kötülerin en kötüsü
Herkes buğday oldu sen samansın saman
Yoldan sapan günahlıların en cahilisin sen
Gelin toplanın zikreden kullar zikredeyim sizinle."

Yine Hikmet:

"Saç sakalım güzel ağardı gönlüm kara
Mahşer günü rahmetmezsen halim kötü
Sen bilirsin amelim yok günahım çok
Cümle melek yanlışlarımı biliyor dostlar."

Ahmet Yesevi yüz yirmi altı "hicri yıl" yaşadı. Yüzyirmibeş yaşı için diyor ki:

"Erenlerden feyz ve fetihler alamadım
Yüzyirmibeşe girdim bilemedim
Hakk'ı teala ibadetlerimi yapamadım
İşitip okuyup yere girdi Kul Hoca Ahmet."

Nefs insanın içindeki şeytanı , yani yoldan azdıranıdır. Nefsin besin kaynaklarından biri de "kendini beğenmek ve başkalarının övgüsünü sevme"dir. Nefsi kırmanın yolu ise melamet.
İşte Hikmet:

"Gerçek gönülde namaz kıl, Allah bilsin
Halk içinde kötü görün âlem gülsün
Toprak gibi hor görül ki nefsin ölsün
Yardım etsen nefsimi yenip ağlasam ben."

Melamet zor iş... Ancak aşk ile dayanılır. Aşıklar için melametin korkulacak yanı yok:

"Aşıklar melametten kaçmazlar
Bilmezlere gizlileri açmazlar
Anlamaza inci cevher saçmazlar."

Kuran'da İslam, içtenlikli kulluktur.
İhlas, İslam dininin aslıdır. İhlası olmayan din, İslam değildir.
İşte Zümer Suresi 3. Ayet:

"Gözünü aç halis din Allah'ındır."

Nisâ Suresi 145 ve 146. Ayetler:

"Kuşku yok münafıklar, cehennem ateşinin en aşağısındadırlar. Onlara bir yardım edici bulamazsın. Ancak tevbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah'a sarılanlar ve Allah için dinlerinde içtenlikli (ihlas) olanlar başka... Onlar inançlıların yanındadırlar... Allah inançlılara büyük bir karşılık verecektir."

Araf Suresi 29. Ayet:

"...O'na dinde ancak kendisine içtenlikli inançlılar olarak kulluk edin. İlkin sizi yarattığı gibi yine O'na döneceksiniz."

Hicr Suresi 40 ve 41. Ayetler:

"Ancak içlerinden içtenlikli (ihlaslı) kullarım başka... Allah buyurdu: İşte bana ulaşan dosdoğru yol..."

Evet Allah'a ulaşan dosdoğru yolun temeli içtenlikli olmaktır. Yani ihlas; yani işlerine ibadetleri ve gösteriş ve büyüklenme bulaştırmamak...

Zümer Suresi 2. Ayet:

"Biz sana kitabı hak olarak indirdik. O halde sadece Allah için ibadet yaparak dininde içtenlikli (ihlaslı) ol."

Ayetin hükmü çok açıktır. Kuran inançlılardan ibadetlerini sadece Allah için yapmalarını, başka yollara sapmaktan kaçınmalarını istiyor.

Zümer Suresi 14. Ayet:

"De: Ben dinimi gösterişten arındırarak yalnız Allah'a kulluk ederim."


Hangi hoşgörü?

"Sünnet imiş kâfir de olsa incitme
Gönlü katı gönül kırıcıdan Allah şikayetçi
Böyle kullardır asıl cehenneme gidici
Bilginlerden işitip söylüyorum bu sözü."

Ahmet Yesevi Atamızın sözlerinin kaynağı Kur'an ve Yüce Muhammed... Yine kaynaklardan yararlanıp söylüyor... İster inançlı olsun ister inançsız... Hangi inanca bağlı olursa olsun... İnsanı incitme... İnsanları inançlarından ötürü yargılama ve üzme... Bırak isteyen bildiğine inansın, inandığınca yaşasın... İşte din ve inanç özgürlüğünün gerçekçi ve köktenci kaynağı... Bu yüce anlayış, bugün bile insanlığın ulaşamadığı bir düzeydir.
Söylemeliyiz... Ahmet Yesevi anlayışındaki bu hoşgörü asla "boşvericilik" değildir. Ahmet Yesevi inanç adamıdır. İnançlarına sıkı sıkıya bağlıdır. İnançlarını yaymağa uzun bir ömür adamıştır. Hatta hayatının anlamı inanmak, inandığını yaşamak ve inançlarını yaygınlaştırmak üstüne kurmuştur.
Ancak bu yolda zorlama yoktur. Bu yolda insanları ezmek ve hatta üzmek yoktur. Yani "inançlar için insan" anlayışı yoktur. Esas olan "insan"dır ve "inançlar da insanlar içindir" anlayışı vardır.
Yüce Yaratıcı ademoğullarını böyle yaratmıştır. Diller, renkler ve inançlar ayrı ayrı olacaktır. Bu da yaratılışın bir sırrıdır. Bu sırra saygılı olmak Yaratıcı'ya saygının bir gereğidir.
Hoşgörülmesi incitilmemesi gereken insandır. Hoşgörü, sevgi ve saygı insana gösterilecektir. Her insanla sevgi saygı ölçüleri içinde görüşme ve görüş alış verişi olacaktır.
Ancak!
Ahmet Yesevi yolundaki insan başka dinden ve inançtan insana hoşgörüyle bakarken kendi inancını ve anlayışı korumak ve yaygınlaştırmak çabalarından da hiçbir zaman geri durmayacaktır. Başka dinlerin ve anlayışların saldırılarına, çeşitli adlarla kurdukları tuzaklara karşı da uyanık olacaktır.
Ahmet Yesevi'nin doğru esaslara oturttuğu hoşgörü anlayışı müslümanlığı dosdoğru yaşayan Türk halkları ve Türk'e yakın halklar için çok değerli bir temel oluşturmuştur.
İslam'ı doğru anlayanlar için hoşgörünün kaynağı da "ana kaynak" yani Yüce Kuran'dır.

Buyurun El-Kâfirun Suresi 6. ayet:

"Sizin dininiz size, benim dinim bana."

İşte Bakara Suresi 256. ayet:

"Dinde zorlama yoktur."

Ve Yunus Suresi 99. ayet:

"Eğer Rabbin dileseydi yer yüzündeki insanların hepsi iman ederdi. Öyle ise sen, inanmaları için insanları zorluyor musun?"

Peki öyleyse "cihat ne oluyor" mu diyorsunuz. Cihat eğer zor kullanmak ve savaş anlamında kullanılıyorsa, Müslümanlara sadece kendilerini, dinlerini ve inançlarını "savunmak" amacıyla savaş izni verilmiştir. Yani din yolunda ve savaş anlamında "cihat" sadece savunma amaçlıdır. Ondan ötesi din dışı amaçlarla yapılan savaşlara kutsallık katmak için "cihat" adını takmaktan ibarettir.
İslam tarihi diye söylenen, yöneticileri ve halkları Müslüman olan devletlerin tarihlerindeki savaşlar ise devletlerin çeşitli sebeplerle birbirlerine zor kullanarak isteklerini dayatmaları veya topraklarını ellerinden almaları amacıyla yapılan savaşlardır. Bu savaşlarda "din" kurumunun da kullanılıyor olması bu savaşları İslam dininin cihat kavramının içine sokmaz. Bu savaşlar sonunda elde edilen zaferlerle o ülkelerde müslümanlığın yaygınlaşmış olması da sonucu değiştirmez. Çünkü "işler niyetlere göredir" hükmü, İslam'ın ana ilkelerindendir ve "dinde zorlama yoktur."
Sözgelimi, Emevi sultanlarının müslümanlıklarında öyle çok fazla "ciddiyet" yoktur. Hatta Yezit örneğinde olduğu gibi müslüman olmadıkları bilinenler vardır. Amaç İslam'ı yaymak olsa önce kendi içlerinde İslam'ı yaymalı değiller miydi?...
Yani...
Yani İslam'da din bahsinde esas olan hoşgörüdür.
Yani Ahmet Yesevi bu konuyu çok açık bir şekilde anlatmış ve öğretmiştir.
Şimdi bize düşen yeniden Ahmet Yesevi anlayışındaki hoşgörüyü yaşamak ve bütün insanlığa yaymaktır. Çünkü bütün insanlığa en ivedi gereklilik budur...

Yesevi yolunda kadın nerede?

Divanı Hikmet'te yer alan ve Yusuf Beyzâvî adlı bir şairin yazdığı anlaşılan bir manzume var:

"İşittiler Baba Mâçin o zamanda,
Ahmet adlı bir şeyh çıkmış Türkistan'da.
Sohbet kılmış kız ve erkek ile orda,
Men etmeğe Türkistan'a geldi dostlar.

Geldi ise gördü o meşayıhı...
Sen misin o şeyh, azdırıcı insanları?
Hem de azan şaşkın benim sen bil bunu
Deyip Hazret ona cevap verdi dostlar."

Anlaşılan ve anlatılan Ahmet Yesevi'nin toplantılarında kadınlar ve erkekler birlikte otururlardı. Bunu din anlayışlarına aykırı bulanlar, "celalli ve kerametli bir kişi olan" Baba Maçin'i önleyici olarak Türkistan'a gönderirler. Baba Maçin kendinden, ilminden, davasından, gücünden ve kerametinden emin... Ahmet Yesevi'nin huzuruna çıkar ve nasihate başlar. Hikayenin devamında Yusuf Beyzâvî, Baba Maçin'e kavrayacağı dilden konunun anlatıldığını anlatıyor. Öyle veya değil ama anlaşılan Baba yanlışını anlıyor:

"Baba Maçin o zaman dedi Ey Ahmedim!
Gelmeseydim rezil olacaktım halklar arasında.
Ölecektim bu durumda ben de.
Ağlayarak halini anlattı dostlar.

Atanın gücünü artık anladı.
Riyazeti yaptırılarak yola sokuldu.
Ata ile üç defa halvete girdi.
Mûrat maksat pirden imiş bilin dostlar."

Baba Maçin'in yanlışını anlayıp, doğru anlayışa ulaşıp, doğru yola girdiği anlaşılıyor. Dileyelim, bütün Baba Maçinlere de bu uyanıklık ulaşır.
Baba Maçin'in Yesevi yoluna girmeden önce kadınların evden dışarı çıkmaması, çıksalar da erkeklerle bir arada bulunmamaları gerektiğine inandığı belli... O zamanda da bu zamanda da Müslümanlığı böyle anlayanların az olmadığı da biliniyor... "İslam'da Kadın" en çok tartışılan konulardan biri...
Yesevi yolunda kadın ve erkeğin birlikte oturduğu, birlikte sohbet halkasına girdiği, birlikte ibadet, birlikte zikir yaptıkları da yine bilinenlerden...
Acaba İslam'da durum ne?
Sanıldığı gibi Ahmet Yesevi, Türk töresinin gereğini yapmak, Türkler arasında İslam'ı yaymakta zorlanmamak için İslam kurallarından sapmış mıdır? Yoksa İslam'a bulaştırılmış ve kural durumuna getirilmiş Arap kültürünün etkilerinden kurtulmuş bir "saf İslam"ı mı uygulamıştır.
"Saf İslam"ı anlamanın en doğru yolu Yüce Muhammed'in dönemine bakmak değil midir? Dr. Rıza Savaş'ın "Hazreti Muhammed Devrinde KADIN" adıyla yayınlanan doktora tezinden seçtiğim bazı bölümleri birlikte okuyalım:
"Hazreti Peygamber, kendisini görmeye gelen kadınlara iltifat eder, onlarla yakından ilgilenir, hal hatırlarını sorar, hatta bazen oturmaları için cübbesini yere serdiği ifade edilir."
"Hazreti Peygamber'in hastalanan Müslüman kadınlarla ilgilendiği, hatta evlerine kadar gidip, geçmiş olsun dediği ifade edilir."
"Hazreti Peygamber'in gayri müslim kadınlara da iyi davrandığını söylemeliyiz. Mekke'den Medine'ye gelen ve Müslüman olmadığını açıklayan bir kadına yardım eden Hz. Peygamber..."
"Hazreti Peygamber'in inanmayan kadınları dine girmeye zorlamadığı, hatta en zayıf durumdaki esir kadınları bile iman konusunda, tam bir fikir hürriyeti içinde karar vermeleri için serbest bıraktığını söylemeliyiz."
"Hazreti Peygamber devrinde yaşanmış Cuheyre Kabilesinden Havle (Ummu Subeyye) bint Kayş abdest alırken Hazreti Peygamber'le beraber aynı kabdan elleriyle su aldıklarını rivayet eder. Hazreti Hatice'nin Hazreti Peygamber'le beraber Kabe'de ve Kabe dışında namaz kıldığı rivayet edilir."
"Hazreti Peygamber kadınların mescide gitmelerinin engellenmemelerini emreder. Hatta gece namazları için mescide gitmeğe izin isteyen kadınlara bunun sağlanmasını ister."
"Hazreti Ömer Atike'ye evlilik teklif eder. Atike, mescide gitmesini engellememesi ve dövmemesi şartlarını kabul ederse onunla evleneceğini söyler. Hazreti Ömer bu şartları istemeyerek kabul eder ve Atike ile evlenir. Namazlarını mescitte cemaatla kılmaya devam eden Atike, kocası Hazreti Ömer hilafetinin sonunda mescitte vurulurken bile orada bulunuyordu."
"Hazreti Peygamber devrinde kadınların ve kızların, vakit namazları ve Cuma namazlarından başka bayram namazlarına da katıldıkları anlaşılmaktadır."
"Hazreti Peygamber Ummu Varaka binti Abdillah bin El Haris'i evinin (veya) mahallesinin halkına imamlık yapmak üzere görevlendirir... Ummu Varaka bu görevi Hazreti Ömer devrinde kendi köle ve cariyesi tarafından öldürülünceye kadar yürütür. Hatta Ummu Varaka'nın bir de erkek müezzini olduğu rivayet edilmektedir."
Yani rivayet ediliyor ki kadın ve erkeklere kadından imam, erkek de müezzin olabiliyordu. Yüce Muhammed'in Ummu Varaka'dan başka kadınları da imam olarak görevlendirdiği biliniyor. Kadınların toplum içindeki durumlarını ortaya koymak bakımdan Sayın Ayşe Sucu'nun "Diyanet ve Kadın" adlı yazısından bir bölümü okuyalım:
"Mesela, Hazreti Peygamber döneminde çarşı pazar işlerini düzenlemekle görevlendirilen, çarşı pazar dolaşarak iyiliği emredip kötülükten sakındıran ve aksi hareket edenleri cezalandırdığı zikredilen Şifa bin Abdillah adındaki bir kadın, bugünkü anlamda bir denetleme ve zabıta görevi yapmaktaydı. Bu olay kadının sosyal ve idari hayatta üstlenebileceği rol açısından tarihi bir hadisedir. Hazreti Peygamber döneminde, güvenirlilik, ehliyet, icra yeteneği, estetik ve ahlaki yapı yönünden kadın-erkek ayrımı yapılmadan, iş ehline verilmekteydi. Ne var ki, tarih bugüne doğru hep böyle akıp gelmemiştir. Tarihi doğru okumak ve eleştiri süzgecinden geçirmek, elbette bizim görevimiz olmalıdır."
Tarihi okumak ve dini olanla tarihi olanı birbirinden ayırmak... İşte, saf İslam'ı arayanlar için, bir altın açacak...
Hazreti Peygamberin anlayışında bugünkü yaygın anlayışa ve uygulamalara nasıl gelindiğini anlamak için, İslam'ın ilk geldiği Arap toplumunun anlayışını bilmek gerekir. Bilinir ki hiçbir din içine geldiği toplumun kültür birikiminin etkilerinden kendisini koruyamaz. Arap toplumunun kadına bakışı, erkek bakış açısıyla birleşince ister istemez İslam, kadın konusunda başlangıcından ayrı bir yere gelmiştir.
Arap toplumunun kadına bakışını anlamak için çok derin incelemelere gerek yok. Babaların; kız olduğu için utandıklarından veya geçim korkusundan, kız çocuklarını diri diri kuma gömdükleri bir toplumun kadına bakışını başka nasıl anlayabiliriz.
Bir de analara bakalım. Yine Dr. Rıza Savaş'ın kitabından:
"Zühre B. Kilab peş peşe üç erkek çocuğu öldüğü için, sonra doğan kızını diri diri toprağa gömer."
Kuranı Kerim'de En-Nahl Suresi 58-59 ayetlerde bu durum anlatılır:

"Onlardan biri kız çocuğunun doğduğunu öğrenince yüzü simsiyah kesilir, bu kötü haberden ötürü, alçalmış bir şekilde onu elinde tutma, yahut toprağa gömme endişesi ile toplumdan gizlenirdi."

Prof. Dr. Yunus Vehbi Yavuz "Kuran'da Kadın Hak ve Özgürlüğü" adlı kitabında "O dönemde (İslam'dan önce) yaşayan Araplar kız çocuğu dünyaya gelince, bazen bunun sıkıntısından, evlerini terk ederlerdi. Bu konu Arap edebiyatında yer almıştır" diyor.
Tanrı Elçisi'nin en çok üzerinde durduğu ve önlemeğe çalıştığı bu insanlık dışı uygulamanın İslam'ın gelmesiyle ortadan kalktığı bellidir. Ancak Arap toplumunda kadına bakışın toptan değişmediği de bellidir. Geçen zaman içinde ortak zihniyet yorumları, birbiri arkasına ekleyerek bu konuda yeni bir Müslümanlık anlayışı ortaya koymuştur. Bunun iç açısı olmadığı ortadadır.
"Hadislerle Hazreti Peygamber ve Eshabının Yaşadığı Müslümanlık" adıyla Türkçeye çevrilen eserinde M. Yusuf Kândehlevi'nin değişik kaynaklardan yararlanarak anlattığı bir olayı geliniz birlikte okuyalım:

"Hazreti Ömer minbere çıkarak dedi ki: Sakın kadınların mehirlerini artırmayın. Kimin Resûlüllah'tan veya ona verilenden fazla mehir verdiğini duyarsam, fazlasını alır beytûlmale korum."
Minberden indikten sonra bir kadın itiraz ederek:
- Ey müminlerin emiri! Allah'ın kitabı mı yoksa senin sözün mü uyulmağa daha layıktır, diye sordu.
- Hazreti Ömer:
- Allah'ın kitabı ne diyor? Dedi.
- Biraz önce Müslümanların kadınlara fazla mehir vermelerini yasaklamıştın. Halbuki Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'inde: Bir zevce yerine başka bir zevce almak isterseniz, birine bir kantar altın vermiş olsanız bile, hiçbir şeyi geri almayın, buyurulmaktadır.
Bunun üzerine Hazreti Ömer iki üç defa:
- Herkes dini Ömer'den iyi anlıyor, dedi. Sonra dönüp tekrar minbere çıktı ve halka hitaben:
- Ben kadınlarınıza haddinden fazla mehir vermenizi yasaklamıştım. Şimdi ise isteyen, malından istediği kadarını versin, dedi.
"Mehir" evlenme anlaşması sırasında erkeğin kadına verdiği veya verme sözü verdiği, mal, para veya hizmetin adıdır. Boşanma durumunda geri alınmaz; verilmemişse verilmeden boşanma gerçekleşmez.
Olayları gelin birlikte inceleyelim:
- Hazreti Ömer döneminde bile kadınlar erkeklerle birlikte mescittedirler.
- Kadınların da devlet başkanına itiraz hakları vardır.
Öte yandan bu olay bile kadınlara karşı kurallar geliştirmenin bir örneğidir. Ya kadın Hazreti Ömer'e itiraz etmeseydi ne olurdu? Olacak şey bellidir. Hazreti Ömer'in hükmü fıkıhta nas haline gelir ve günümüze kadar sürer giderdi. Nitekim böyle örnekler vardır... Çok merak edenler Kur'an-ı Kerim'deki boşanma hükmü ile fıkıhtaki boşanmanın farkını ve bu farkın kaynağını araştırabilirler...
Kadını dışlayan bir toplum hayatı çağın gelişmesini yakalayabilir mi? Kadın ile erkeğin birbiriyle karşılaşmamasını amaçlayan bir anlayıştaki toplum, ruh sağlığını koruyabilir mi?
Sayın Yavuz'un eserinde, başka bir açıklama ise çok bilinen bir gerçeği tekrarlıyor: "Eski Türkler'de İslam'dan önce kadın, erkeklerle beraber bütün haklara sahipti. Kadın erkeklere hizmet eden bir varlık olarak kabul edilmez, onunla birlikte çalışır, yöneticilik yapar, sorumluluk paylaşır, toplantılara katılır, bir taraftan da ev işlerini yürütürdü. Hatta bazen ülke yönetimine kocalarıyla birlikte ortak olur, bazen de hükümdar olabiliyordu."
Ahmet Yesevi'nin yaptığı dün doğruydu. Türk Töresi'ne de "Saf İslam'a"da uygun olandı. Bugün de doğrudur, yarının doğrusu da budur...

Emek sömürüsü yok

Fakrname adıyla yayınlanan kitap Yesevi Yolu'nun değerli kaynaklarından biridir. Burada Ahmet Yesevi yalancı şeyhlerin niteliklerini anlatırken diyor ki:
"Onlar müritlerinden bağış alırlar, eğer müritleri vermese çekişirler ve derler ki: Senden şikayetçiyim, Allah da senden şikayetçi. Gerçek şeyhler eğer bağış alırlarsa sadece hak edenlere, gariplere, çaresizlere verirler. Eğer kendileri alıp yerlerse leş yemiş gibi olurlar. Eğer alıp giyim yaparlarsa Hak Teala onların ibadetlerini kabul etmez. Onlar cehennem azabına uğrarlar. Kim böyle şeyhlere gönlünü kaptırırsa, dinden de çıkar. Böyle şeyhler lanetlidirler. Onların fitnesi deccalden de kötüdür. Onlar şeriatta, tarikatta, hakikatte ve marifette dinden çıkmış sayılırlar..."
Anlamalıyız ki burada "şeyh" diye sözü edilen dinde yol göstericilik iddiasıdır. Din büyüğü bilinip, insanları çevresine toplayıp, onlardan yararlanan herkes bu değerlendirmenin içindedir.
Hikmetler içinde yer alan ve Yesevi yolunun bu konudaki hükmünü çok açık ortaya koyan bir hikmet:

"Derviş olup nefs için her dem kapıya bakarsın
Bağış verecek mi diye her kişiye bakarsın
Allah'ın lanetini boynuna her an takarsın
Görünüşün derviş de asla müslüman olmadın."

Çok açık olarak bellidir... Şeyhliği, din önderliğini, ya da din yolunda öğrenciliği geçim (veya seçim) aracı yapmak, inançlılar için çok tehlikeli bir iştir. Böyle insanlara bağlanmak ise bir o kadar tehlikelidir. Sonunda "inancı da, dünyayı da, öte dünyayı da yitirmek"ten daha tehlikeli ne olacaktır.
Ahmet Yesevi'den öğrenerek diyorum ki, müslümanlar bu işlerde son derece dikkatli, ayık ve uyanık olmalıdırlar.
Bilinmelidir ki, "şeytanın en etkili tuzağı din adına kurduğu tuzaktır."
Nasıl mı uyanık olunacak? Ölçü belli değil mi? Hangi şeyh (veya din yolu önderi) kendisine bağlananları örgüleyip ticari veya siyasi güç haline getiriyorsa onlardan uzak durulacaktır. "Filancılara veya falancılara milletvekili aday listelerinden yerler vererek onların desteğini dilenen siyaset adamları ne olacak" derseniz ne diyebilirim... Onların da bu işlerden caymasını, tövbe edip bir daha işlememelerini dilerim.
Ahmet Yesevi binlerce öğretmen yetiştirip, Türk Dünyası'nın her yerine gönderirken, kendisinin ve çoluk çocuğunun geçimini; ürettiği tahta kaşık ve kepçeyi satarak sağlıyordu... Daha ne diyelim...
Bir de şu kaşık işine dikkatimizi verelim mi? Dokuz yüzyıl önce müslümanlar kaşıkla yemek yesin diye kaşık yapan Ahmet Yesevi nerede; bugünkü çağda bile elle yemeyi sünnet sananlar nerede?
Yesevi yolunda dünyaya tapmak yok... Ama üretmekten, çalışmaktan kesilip dilencilik de yok.
Hikmet:

"Derviş olmayıp neylesin, evde yapacak işi yok.
Dervişim der durur da halka verecek aşı yok.
Ah vah eder de gözünde damla yaşı yok.
Görünüşün derviş de asla müslüman olmadın."

Yani...
Yani kişioğlu önce çalışacak, üretecek, halka aş verecek... Sonra halka gösteriş yapmayacak... Allah için Allah yolunda olacak...
Yesevi yolunun büyük ustası Yunus Emre ne demişti:

"Çalış kazan ye yedir
Bir gönül ele getir
Bin kâbeden iyirektir
Bir gönül ziyareti."


Yolun temeli bilimdir


Ahmet Yesevi Yolu "Tanrı'yı BİR bilmek" ile BİLİM arasındadır. "La ilahe illallah", yani "Allah'tan başka ilah yoktur"... Din ancak BİLİM'le tamamlanır.
"İslam'ın şartı beş" çokça söylenen bir söz... Söylene söylene artık kesin hüküm durumuna gelmiş. "Allah'ın birliğini, Muhammed'in elçi olduğunu bilmek... Namaz... Oruç... Hac... Zekat..." Gerçekte ise Hac ve Zekat sağlığı ve baylığı uygun olanlar için... O zaman yoksullar için "İslam'ın şartı üç" mü?
Ahmet Yesevi Yolunda şeriatın, yani dinin dış ölçülerinin şartı 10'dur. Bakınız nasıl kapsayıcı bir tanımlama...

*Allah'ın birliğini ve Muhammed'in elçiliğini bilmek ve inanmak...
* Namaz
* Oruç
* Hac
* Zekat
* Yumuşak söylemek
* Dini; Tanrı Elçisinin yolundan yaşamak
* İyiliği dilemek
* Kötülüğü önlemek
* BİLİM'le uğraşmak

Yumuşak söylemek niye dinin 10 temelinden birisi olsun sorusunun cevabı, Yüce Kur'an'ın Ali İmran Suresinin 159. Ayetinde: "Allah'tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Kaba saba, katı yürekli olsaydın senin çevrenden kesinlikle giderlerdi. O halde onları bağışla, onlar için bağış dile ve yönetim konusunda onlara danış."

Bilime gelince...
"Bilim öğrenmek; kadın ve erkek her Müslümana farzdır" sözü Yüce Muhammed'in sözüdür. İnsanlığın en büyük bilginlerinden Türkoğlu Türk Uluğ Bey'in yaptırdığı üniversitenin kapısında bu söz yazılıdır...
Her Müslüman her gün bilimini arttıracaktır. "İki günü birbirinin aynı olan bizden değildir" sözü de Yüce Muhammed'in sözüdür.
Bilimle uğraşmayan, bilimden uzak yaşayan insanlara "Nâdân" denilir. Yani cahil ve cahilliğinde kararlı... Bilimini artırmak için çabalamayan...
Bakınız nâdânlar için ne diyor Ahmet Yesevi:

"Önce sonra iyiler gitti, kaldın yalnız
Nâdânlardan işitmedim bir güzel söz
Bilgin gitti nâdânlardan çektim üzüntü
Yolu bulamadım şaşkın olup kaldım işte."

İşte başka bir hikmet:

"Kul Hoca Ahmet bilginlere hizmet eyle
Bilginlerin sözlerine göre işler eyle
İşler yapıp Hak yoluna canını ver
İşler yapmayan Allah'ı göremez ey dostlarım."

Bilim gerçeğe ulaşmak içindir. Bilim, varlığı bilmek içindir. Varlığı bilmenin yolu bilim yoludur. Varlığı bilen, kendini bilir... Kendini bilmenin yolu da bilimdir. Kendini bilen Allah'ı bilir. Allah'ı bilmenin yolu da bilimdir.
Allah sonsuzluktur. Sonsuzluğun doğrudan kendisi "bilinemez"dir. Yani Allah'ın "Zat"ı bilinemez. Ama var ettiklerini bilerek, Allah bilgimizi genişletebiliriz. Bu bilmenin yolu da bilim yolundan yürümektir. Gerekli olan "bilimlik bilgi"dir. Bilim yöntemlerinden yararlanılarak ulaşılan bilgi...
Tasavvuf adı altında kurulan kölelik tuzaklarına düşmeyen gerçek tasavvuf yolcuları BİLİM'e çok değer vermişlerdir. Çünkü "Allah, bilinmek için var ettiklerini var etti" inancı tasavvufun temel anlayışlarından biridir. Allah'a sevgi ile aşk ile yaklaşan kişioğlu için, Allah'ı bilmenin bir yolu da BİLİM olunca, aşık bu yoldan nasıl uzak durabilirdi...
İslam'da bilinen en büyük bilginlerden biri olan Yüce Muhammed'in torunlarından Caferi Sadık bunun için hem dinin dış bilgilerinin, hem iç bilgilerinin doruk adamlarından biri hem de büyük bir fen bilimleri ustasıdır.
Değerli Kur'an'da 750 ayetin inançlılara bilimi ve araştırmayı emrettiğini Nobel kazanmış bilgin Abdüsselam, Türkçe'ye "İdealler ve Gerçekler" adıyla kazandırılmış eserinde söylüyordu.
Kuran'da inançlılara, "göklere, yere, gök olaylarına, gece ve gündüzün birbirini izlemesine, insanların doğuşuna ve oluşumuna, gemilerin denizlerde yüzmesine, insanların renklerinin ve dillerinin ayrı olmasına, geçmiş toplumların tarihlerine ve yaşadıkları şimdi ıssız kalmış yerlere" bakmaları buyurulurken, herhalde bu "boş boş gözlerle bakmak" anlamında söylenmiyordu.
Nitekim daha İslam'ın ilk yüz yılından başlayarak Müslümanlar, Kur'an'ın bu hükümlerini doğru anlamışlar; "hikmet müminin yitiğidir, nerede bulursa alır" demişler; düşünmüşler ve araştırmışlardır. İşte İslam Medeniyeti böyle oluşmuş ve vurduğu sert darbelerle Avrupa'yı uyandırmış, dünyayı etkilemiş ve bugünkü medeniyetin oluşmasını sağlamıştır.
Sigrid Hunke'nun yazdığı "Avrupa'nın Üzerinde Doğan İslam Güneşi" bu gerçeği uzun uzun anlatır.
Diyorum ki: "Kur'an gelmeseydi, İslam Medeniyeti oluşmazdı. İslam Medeniyeti olmasaydı bugünkü medeniyet ortaya çıkmazdı. İnsanlık hala karanlık ve karanlıkçılık içinde yaşardı."
Bütün bunlar doğrudur da... Bir acı doğru daha vardır.
Ne yazık... Avrupa'nın aydınlanma çağına girdiği dönemlerde, İslam Medeniyetinde kendi içine kapanma, Kur'an'ın ruhuna aykırı bir şekilde bilimden ve bilim zihniyetinden uzaklaşma başlamıştır. Hür düşünceyi, felsefeyi tekfir eden, bağnazlığı din durumuna getiren, üretilmiş bilgiler ile yetinip onları tekrarlamayı marifet sanan anlayışlar, İslam toplumlarını kaplamıştır. Bunun sonunun gerilik ve gerilemek olacağı belliydi. Olmuştur.
Uluğ Türkistan'da Uluğ Bey "gök bilimin göklerine çıkarken", oğulları kurduğu gözlemevini yıkmışlardır. Aynı dönemlerde Türkiye'de bilim aşığı ve bilgin Fatih Mehmet'ten sonra torunu Selim Han döneminde başlayan bilinç daralması, ülkeyi Akşemsettin'in ak ikliminden, Ebussuud karanlığına getirmiştir. Bu gidişin sonunun Kadızadeliler olması kaçınılmazdı. 4. Murat gibi güçlü Han'ı etkileyebilecek bir ortama ulaşan Kadızadeliler, medreselerden "bidattır, günahtır" diyerek fen bilimlerini kaldırtmayı başardılar.
İlginçtir ki bunlara karşı direnip, selim aklı, sanatı, bilimi ve geniş düşünmeyi savunan yine bir tasavvuf bilginiydi. Sivaslı Abdülaziz Efendi... Ama yenildi.
Müslüman toplumların geri kalışlarının sebebini başka yerlerde aramağa gerek var mı?
Bunlar bilinenler... Yeri gelmişken hatırlatmadan geçemedim. Çokça hatırlamalıyız, diye düşünüyorum.
Diyorum ki; yol bilim yolu, gerçeğe ulaşmak için izlenmesi gereken yöntem bilim yöntemleri olmalıdır.
Evet "Hayatta en hakiki mürşid bilimdir."

_________________
"Bismillah dep beyan eyley hikmet aytıp
Taliblerge dürr ü gevher saçdım mena..."


Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî [ Qaddesallahu Teala Sırrahul-Azîz ]


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Ahmet Yesevi ve Hikmetler / N.K. Zeybek
MesajGönderilme zamanı: 18.09.11, 20:12 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 21.12.08, 12:25
Mesajlar: 641
Ahmet Yesevi ve Türkçe

"Ahmet Yesevi yolu bizi bize ulaştıracak yoldur" dedik.
"Biz" Türkleriz... Adımız başka başka olsa da... Başka soy adları alsak da... Toptan adımız, TÜRK'tür. Dünyada yaşayan iki yüz milyona yakın bir milletiz. Her bir bölümümüz de "özünce var"dır. Ama topluca da varız. Var olmalıyız.
Avrupa'dayız, Balkanlar'dayız, Türkiye'deyiz, Rusya'dayız, Tataristan'dayız, Başkurtistan'dayız, Kafkaslar'dayız, Gürcistan'dayız, Azerbaycan'dayız, Türkmenistan'da, Özbekistan'da, Kazakistan'da, Kırgızistan'da, Tacikistan'da, Afganistan'dayız, Suriye'de, Irak'ta, İran'dayız, Çin'deyiz, Sibirya içindeyiz. Çuvaşistan'da, Altay'da, Hakas'ta, Tuva'da, Saha'dayız... Amerika'da, Avustralya'da, Afrika'da, dünyadayız.
Bizi biz yapan öncelikle dilimizdir. TÜRKÇE'miz...
Türkçemiz varsa biz varız... Türkçemiz yok olursa biz de yok oluruz. Türkçemiz kadarız.
Türkçemiz, ne yazık, atalarımızın kurduğu en büyük devletlerden olan Selçuklular döneminde yok olma yoluna sokuldu.
Selçuklu'yu kuranlar Türklerdi. "Selçuk" hakan soyuna adını verdi. Dukak oğlu Selçuk...
Çağrı ve Tuğrul kardeşler, devleti yerine oturttular. Alpaslan ve oğlu Melikşah büyüttüler, geliştirdiler.
1040 yılında Dandanakan Zaferi ile Tuğrul bey "Hakan" oldu. 1157 yılına kadar Büyük Selçuklu Devleti sürdü. 117 yıl... Anadolu Selçukluları 1077-1308 arasında sürdü... 231 yıl...
Selçuklu büyük ve güçlü devletti. Ne yazık... Bu büyüklük ve güç, bir dönem sonra Türklüğe karşı oldu.
Türklüğe karşı oldu. Çünkü din ve ilim dili olarak Arapçayı; devlet ve edebiyat dili olarak Farsçayı benimsediler. Büyük Selçuklularda, Nizamiye Medreselerinde Arapça ve Farsça egemendi. Bu medreseleri yani bugünkü anlamda üniversiteleri kuran kişi Nizam'dı ve Nizam Fars'tı...
Anadolu Selçukluları da Büyük Selçukluların yolundan gitti. Farsça ana dil durumuna geldi...
Türkçe ise Aşık Paşa'nın tanımladığı durumda oldu:
"Türk diline kimseler bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi bu dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri."
Gerçeği bilelim. Selçuklu Hakanlığı Türkçeyi dışlamıştır. Selçuklu Farsçayı bir edebiyat dili olmaktan öte bilim dili durumuna da getirmiştir.
Selçuklu aydınları, edebiyatçıları, yazarları Türkçe değil Farsça yazmışlardır...
Orkun, Yenisey yazılarında, Dede Korkut hikayelerinde, Kutadgu Bilik'de, Atabetül Hakayık'ta ortaya konulan Türkçenin gücü küçümsenmiştir. Karahanlı aydını Kaşgarlı Mahmut, araplara Türkçe öğretmek için Divan-ı Lügati't-Türk'ü yazacak bir bilinç düzeyi ortaya koyarken, Selçuklu Hakanları Türkçeyi dışlayan bir bilinçsizlik içinde olmuşlardır. Bu tarihimizin karanlık yönlerinden biridir.
Selçuklu yoğunluğunun yaşandığı dönemlere bakınız. Türkçe yazan bir şair, bir yazar, bir bilgin göremezsiniz.
Allah aşkının doruk noktalarında sözler söyleyen, Mesnevisi, Divanı, Rubaiyat'ı Fihi ma Fihi ile bir başka şaire "Ben o yüce tabiatlının nesini öveyim? Peygamber değilse de kitabı vardır" dedirten Mevlana Celalettin bütün eserlerini Farsça yazmıştır.
Büyük şairimiz, övünç kaynağımız, insan aşkının en güzel anlatıcısı Genceli Nizami de Farsça yazmıştır.
Nizami de, Mevlana da bizim kayıp değerlerimizdir. Bizim, yani Türkçemizin... O iki deha ve daha birçok dahimiz keşke Türkçe yazacak bir ortamda ve bir bilinçte olsalardı. Bakınız uzun süren Anadolu Selçuklu egemenliğinin sonuçlarına... Çağrı'nın, Tuğrul'un, Alpaslan'ın soyundan gelen Anadolu Selçuklu Hakanlarından üçünün adı Key-Hüsrev, ikisinin adı Key Kâvüs, üçünün adı Key Kubat'tır.
"Key" Türkçe'deki "Alp" sözünün karşılığıdır. Bu üç ad ise Farsların, hem de Müslüman olmadan önceki tanınmış şahlarının adlarıdır. Yani, Selçuklu Hakanları çocuklarına ad ararken Fars tarihine başvuruyorlar... Bilinç kaymasının bundan daha açık göstergesi ne olabilir? Alp-Arslan değil Key-Hüsrev...
Bu gidişin sonu Farslaşma olacaktı. Tarihte örnekleri çoktur. Dilini yitiren bilincini yitirir, bilincini yitiren varlığını yitirir.
İşte böyle bir zamanda 12. Yüzyılda Ulu Türkistan'ın YESİ şehrinde Hoca Ahmet adlı bir Ulu Kişi ortaya çıktı... Farsça yaygınlığına karşı TÜRKÇE bayrağını yükseltti... Kurduğu okulda Türkçe eğitime başladı. Öğrettiği İslam'dı... İslam Tasavvufunun yollarıydı... Bilimdi... Dili Türkçe'ydi. "Türkçe şiir olur mu? Türkçe bilim olur mu? Türkçe din olur mu?" diyenlere karşılık verdi:
"Sevmiyorlar bilginler
Sizin Türkçe dilini
Bilgelerden işitsen
Açar gönül ilini.
Ayet hadis anlamı
Türkçe olsa duyarlar
Anlamını bilenler
Başı eğip uyarlar.
Miskin Zayıf Hoca Ahmet
Yedi atana rahmet
Fars dilini bilir de
Sevip söyler Türkçeyi."

Hoca Ahmet 126 yıl yaşadı... Binlerce öğretmen yetiştirdi.
Yetiştirdiği öğretmenleri Türk dünyasının her bucağına gönderdi. Herkes görevini biliyordu.
İslam'ı anlatıyorlardı.
Doğru İslam'ı anlatıyorlardı.
İçtenlikli İslam'ı anlatıyorlardı.
Allah aşkını...
İnsan sevgisini...
İnsana hizmetin değerini...
Kadına saygıyı...
Emeğin kutsallığını...
Bilimin yüceltici önemini...
Anlatıyorlardı. Yaşıyorlardı.
Ve TÜRKÇE anlatıyorlardı.
Anlatırken Hoca Ahmet ustalarının Hikmet adlı şiirlerinden örnekler veriyorlardı.
Hikmet'ler Türkçeydi...
Türkçe yayılıyordu...
Türkçe edebi değerini yeniden kazanıyordu.
Ölmek üzere olan Türkçe dirilmeğe başladı.
Öğretmenler, başöğretmenleri Hoca Ahmet'in Hikmetlerine benzeterek şiirler yazdılar...
Türk Dünyası'nda, Farsçacı Selçuklu aydınlarının dışında, Türkçeci bir aydınlanma oluşumu başladı. Önce Ulu Türkistan'da başlayan bu aydınlanma Anadolu'ya sıçradı. Anadolu'ya Hacı Bektaş Veli geldi... Sarı Saltuk geldi... Yunus Emre ortaya geldi... Aşık Paşa onun yolundan geldi... Gazi Bürhanettin onların ardından geldi... Dehkani, Ahmet Dai, Nesimi, Hacı Bayram Veli ve daha niceleri...
On beşinci yüzyıla gelindiğinde Türkistan'ın büyük şairi Ali Şir Nevai Türkçe ile Farsçayı karşılaştıran "Muhakemetül Lûgateyn"ini yazacak ve Türkçenin üstünlüğünü ortaya koyacaktır.
Ahmet Yesevi'nin Türkçe ve Türklük üstündeki etkisi sanıldığından da büyük olmuştur.
İşte Konya'yı kısa bir dönem içine alan ve kendisini Başbakan ilan eden Karamanoğlu Mehmet Bey'in ülkenin her yerine görevliler göndererek "bundan böyle dergahta, sarayda, mecliste ve meydanda Türkçe'den başka dil kullanılmamasıyla ilgili" buyruğu bu etkiden doğan bilinçle ilgilidir.
Bu Türkçe bilinci bütün beyliklerde yaygındı. Türkistan coğrafyasında Ahmet Yesevi öğrencileri Selçuklu beyliklerinde saygı görüyorlardı.
Osmanlı beyliği ise kendilerine "Alperenler" veya "Horasan Erenleri" denilen bu Yesevi bağlılarının odaklaştığı yer olmuştur.
Değerli bilgin Ö. L. Berkan "Kolonizatör Türk Dervişleri" adlı önemli eserinde Osmanlı'nın tarih içindeki büyük başarısını bu tarih gerçeğine bağlar.
Osmanlı Türkçe temelinde başladı. Ahmet Yesevi çizgisinde gelişti. Kurduğu en temel kurumun Yeniçeri Ocağı'nın, Hacı Bektaş Veli yoluna teslim edilmesi en önemli göstergedir.
Sonraki yüzyıllarda Türkçeye sokulan çokça Arapça ve Farsça sözler bir başka gerçektir. Öyle de olsa artık Osmanlı'da sonuna kadar devletin bilim ve edebiyat dili Türkçe olmuştur.
Türkistan'da kurulan devletlerde devletin bilim ve edebiyat dilinin artık Türkçe olması Ahmet Yesevi'nin büyük ve doğru seçimi ile olmuştur.
Evet Yahya Kemal doğru söyledi: "Ahmet Yesevi bizim milliyetimizin yeniden kurucusudur."
Çünkü Türkçemizin koruyucusudur...


Ahmet Yesevi ve Türkçe

"Ahmet Yesevi yolu bizi bize ulaştıracak yoldur" dedik.
"Biz" Türkleriz... Adımız başka başka olsa da... Başka soy adları alsak da... Toptan adımız, TÜRK'tür. Dünyada yaşayan iki yüz milyona yakın bir milletiz. Her bir bölümümüz de "özünce var"dır. Ama topluca da varız. Var olmalıyız.
Avrupa'dayız, Balkanlar'dayız, Türkiye'deyiz, Rusya'dayız, Tataristan'dayız, Başkurtistan'dayız, Kafkaslar'dayız, Gürcistan'dayız, Azerbaycan'dayız, Türkmenistan'da, Özbekistan'da, Kazakistan'da, Kırgızistan'da, Tacikistan'da, Afganistan'dayız, Suriye'de, Irak'ta, İran'dayız, Çin'deyiz, Sibirya içindeyiz. Çuvaşistan'da, Altay'da, Hakas'ta, Tuva'da, Saha'dayız... Amerika'da, Avustralya'da, Afrika'da, dünyadayız.
Bizi biz yapan öncelikle dilimizdir. TÜRKÇE'miz...
Türkçemiz varsa biz varız... Türkçemiz yok olursa biz de yok oluruz. Türkçemiz kadarız.
Türkçemiz, ne yazık, atalarımızın kurduğu en büyük devletlerden olan Selçuklular döneminde yok olma yoluna sokuldu.
Selçuklu'yu kuranlar Türklerdi. "Selçuk" hakan soyuna adını verdi. Dukak oğlu Selçuk...
Çağrı ve Tuğrul kardeşler, devleti yerine oturttular. Alpaslan ve oğlu Melikşah büyüttüler, geliştirdiler.
1040 yılında Dandanakan Zaferi ile Tuğrul bey "Hakan" oldu. 1157 yılına kadar Büyük Selçuklu Devleti sürdü. 117 yıl... Anadolu Selçukluları 1077-1308 arasında sürdü... 231 yıl...
Selçuklu büyük ve güçlü devletti. Ne yazık... Bu büyüklük ve güç, bir dönem sonra Türklüğe karşı oldu.
Türklüğe karşı oldu. Çünkü din ve ilim dili olarak Arapçayı; devlet ve edebiyat dili olarak Farsçayı benimsediler. Büyük Selçuklularda, Nizamiye Medreselerinde Arapça ve Farsça egemendi. Bu medreseleri yani bugünkü anlamda üniversiteleri kuran kişi Nizam'dı ve Nizam Fars'tı...
Anadolu Selçukluları da Büyük Selçukluların yolundan gitti. Farsça ana dil durumuna geldi...
Türkçe ise Aşık Paşa'nın tanımladığı durumda oldu:
"Türk diline kimseler bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi bu dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri."
Gerçeği bilelim. Selçuklu Hakanlığı Türkçeyi dışlamıştır. Selçuklu Farsçayı bir edebiyat dili olmaktan öte bilim dili durumuna da getirmiştir.
Selçuklu aydınları, edebiyatçıları, yazarları Türkçe değil Farsça yazmışlardır...
Orkun, Yenisey yazılarında, Dede Korkut hikayelerinde, Kutadgu Bilik'de, Atabetül Hakayık'ta ortaya konulan Türkçenin gücü küçümsenmiştir. Karahanlı aydını Kaşgarlı Mahmut, araplara Türkçe öğretmek için Divan-ı Lügati't-Türk'ü yazacak bir bilinç düzeyi ortaya koyarken, Selçuklu Hakanları Türkçeyi dışlayan bir bilinçsizlik içinde olmuşlardır. Bu tarihimizin karanlık yönlerinden biridir.
Selçuklu yoğunluğunun yaşandığı dönemlere bakınız. Türkçe yazan bir şair, bir yazar, bir bilgin göremezsiniz.
Allah aşkının doruk noktalarında sözler söyleyen, Mesnevisi, Divanı, Rubaiyat'ı Fihi ma Fihi ile bir başka şaire "Ben o yüce tabiatlının nesini öveyim? Peygamber değilse de kitabı vardır" dedirten Mevlana Celalettin bütün eserlerini Farsça yazmıştır.
Büyük şairimiz, övünç kaynağımız, insan aşkının en güzel anlatıcısı Genceli Nizami de Farsça yazmıştır.
Nizami de, Mevlana da bizim kayıp değerlerimizdir. Bizim, yani Türkçemizin... O iki deha ve daha birçok dahimiz keşke Türkçe yazacak bir ortamda ve bir bilinçte olsalardı. Bakınız uzun süren Anadolu Selçuklu egemenliğinin sonuçlarına... Çağrı'nın, Tuğrul'un, Alpaslan'ın soyundan gelen Anadolu Selçuklu Hakanlarından üçünün adı Key-Hüsrev, ikisinin adı Key Kâvüs, üçünün adı Key Kubat'tır.
"Key" Türkçe'deki "Alp" sözünün karşılığıdır. Bu üç ad ise Farsların, hem de Müslüman olmadan önceki tanınmış şahlarının adlarıdır. Yani, Selçuklu Hakanları çocuklarına ad ararken Fars tarihine başvuruyorlar... Bilinç kaymasının bundan daha açık göstergesi ne olabilir? Alp-Arslan değil Key-Hüsrev...
Bu gidişin sonu Farslaşma olacaktı. Tarihte örnekleri çoktur. Dilini yitiren bilincini yitirir, bilincini yitiren varlığını yitirir.
İşte böyle bir zamanda 12. Yüzyılda Ulu Türkistan'ın YESİ şehrinde Hoca Ahmet adlı bir Ulu Kişi ortaya çıktı... Farsça yaygınlığına karşı TÜRKÇE bayrağını yükseltti... Kurduğu okulda Türkçe eğitime başladı. Öğrettiği İslam'dı... İslam Tasavvufunun yollarıydı... Bilimdi... Dili Türkçe'ydi. "Türkçe şiir olur mu? Türkçe bilim olur mu? Türkçe din olur mu?" diyenlere karşılık verdi:
"Sevmiyorlar bilginler
Sizin Türkçe dilini
Bilgelerden işitsen
Açar gönül ilini.
Ayet hadis anlamı
Türkçe olsa duyarlar
Anlamını bilenler
Başı eğip uyarlar.
Miskin Zayıf Hoca Ahmet
Yedi atana rahmet
Fars dilini bilir de
Sevip söyler Türkçeyi."
Hoca Ahmet 126 yıl yaşadı... Binlerce öğretmen yetiştirdi.
Yetiştirdiği öğretmenleri Türk dünyasının her bucağına gönderdi. Herkes görevini biliyordu.
İslam'ı anlatıyorlardı.
Doğru İslam'ı anlatıyorlardı.
İçtenlikli İslam'ı anlatıyorlardı.
Allah aşkını...
İnsan sevgisini...
İnsana hizmetin değerini...
Kadına saygıyı...
Emeğin kutsallığını...
Bilimin yüceltici önemini...
Anlatıyorlardı. Yaşıyorlardı.
Ve TÜRKÇE anlatıyorlardı.
Anlatırken Hoca Ahmet ustalarının Hikmet adlı şiirlerinden örnekler veriyorlardı.
Hikmet'ler Türkçeydi...
Türkçe yayılıyordu...
Türkçe edebi değerini yeniden kazanıyordu.
Ölmek üzere olan Türkçe dirilmeğe başladı.
Öğretmenler, başöğretmenleri Hoca Ahmet'in Hikmetlerine benzeterek şiirler yazdılar...
Türk Dünyası'nda, Farsçacı Selçuklu aydınlarının dışında, Türkçeci bir aydınlanma oluşumu başladı. Önce Ulu Türkistan'da başlayan bu aydınlanma Anadolu'ya sıçradı. Anadolu'ya Hacı Bektaş Veli geldi... Sarı Saltuk geldi... Yunus Emre ortaya geldi... Aşık Paşa onun yolundan geldi... Gazi Bürhanettin onların ardından geldi... Dehkani, Ahmet Dai, Nesimi, Hacı Bayram Veli ve daha niceleri...
On beşinci yüzyıla gelindiğinde Türkistan'ın büyük şairi Ali Şir Nevai Türkçe ile Farsçayı karşılaştıran "Muhakemetül Lûgateyn"ini yazacak ve Türkçenin üstünlüğünü ortaya koyacaktır.
Ahmet Yesevi'nin Türkçe ve Türklük üstündeki etkisi sanıldığından da büyük olmuştur.
İşte Konya'yı kısa bir dönem içine alan ve kendisini Başbakan ilan eden Karamanoğlu Mehmet Bey'in ülkenin her yerine görevliler göndererek "bundan böyle dergahta, sarayda, mecliste ve meydanda Türkçe'den başka dil kullanılmamasıyla ilgili" buyruğu bu etkiden doğan bilinçle ilgilidir.
Bu Türkçe bilinci bütün beyliklerde yaygındı. Türkistan coğrafyasında Ahmet Yesevi öğrencileri Selçuklu beyliklerinde saygı görüyorlardı.
Osmanlı beyliği ise kendilerine "Alperenler" veya "Horasan Erenleri" denilen bu Yesevi bağlılarının odaklaştığı yer olmuştur.
Değerli bilgin Ö. L. Berkan "Kolonizatör Türk Dervişleri" adlı önemli eserinde Osmanlı'nın tarih içindeki büyük başarısını bu tarih gerçeğine bağlar.
Osmanlı Türkçe temelinde başladı. Ahmet Yesevi çizgisinde gelişti. Kurduğu en temel kurumun Yeniçeri Ocağı'nın, Hacı Bektaş Veli yoluna teslim edilmesi en önemli göstergedir.
Sonraki yüzyıllarda Türkçeye sokulan çokça Arapça ve Farsça sözler bir başka gerçektir. Öyle de olsa artık Osmanlı'da sonuna kadar devletin bilim ve edebiyat dili Türkçe olmuştur.
Türkistan'da kurulan devletlerde devletin bilim ve edebiyat dilinin artık Türkçe olması Ahmet Yesevi'nin büyük ve doğru seçimi ile olmuştur.
Evet Yahya Kemal doğru söyledi: "Ahmet Yesevi bizim milliyetimizin yeniden kurucusudur."
Çünkü Türkçemizin koruyucusudur...


Ahmet Yesevi ve Türklerde İslam'ın yayılması

Eski Türklerin TEK TANRI dinine inandıkları ve bu dinin şu anda yitirilmiş bir kutsal kitabının da olduğu görüşlerine katılıyorum. Araştırmalar derinleştikçe ve genişledikçe bu gerçek ortaya çıkacak...
Sözgelimi 14. Yüzyılın başlarında Mısırlı Türk Tarihçisi Aybeg'in sözünü ettiği Türklerin kutsal kitabı "Ulu Ata Bitikçi" elde yok... Gürcü kaynaklarında Tek Tanrı'ya inanan ve "Mengü Tangrı Gücündür" (Sonsuz Tanrı'nın Gücüyle) diye başlayan kitaba da ulaşılabilmiş değil... Kim bilir... Belki bir gün bir yerlerden ortaya çıkacak... Belki de ikisi aynı kitap...
Bilinen gerçek, Türklerin İslam dinine geçmeden önce birçok dine girip çıktıkları... Sanıldığı gibi ve yanlış anlatıldığı gibi İslam'dan önce Türkler şamanist değildiler. "Şaman" sözü Türkçe değildir. Türklerde şamanlara "kam, oyun, baksı" gibi adlar verilirdi. Bugün de öyledir...
Yaygın adıyla şamanizm bir din olmaktan çok, madde ötesi görüşlere dayalı bir durugörü ve sağaltma yöntemidir. İşin ilginç yanı Türkler hangi dine girerlerse girsinler bu yöntem o dinin içine sızarak ya da yanında yürüyerek varlığını sürdürmüştür. Bugün de öyledir...
Çoğunlukla Karahanlı Han'ı Satuk Buğra'nın 10. yüzyılın ortalarında Müslümanlığa girmesi Türklerde İslam'ın yayılmasının başlangıcı olarak söylenir. Bu söylentide bir gerçeklik varsa da, Karahanlılardan önce İtil Bulgar-Türk Devleti'nde İslam'ın yaygın olduğu bir başka gerçektir.
11. yüzyılda Türkler arasında Müslümanların sayısı çoğalmakla birlikte, yine de birçok Türk topluluğu Nesturi, Hıristiyan, Musevi, Mani, Buda ve eski Gök Tanrı inançlarına bağlı kalmayı sürdürüyordu. Anadolu coğrafyasında ise Ortodoks Türklerin varlığı bilinen bir konudur.
İşte Ahmet Yesevi okulunda yetişen öğretmenlerin birinci görevi; henüz İslam'a girmeyen Türkler ve yakın uluslar arasında dini yaymak; Müslümanlaşmış olanlara ise dinin gerçeğini öğretmekti.
12. yüzyılın ikinci çeyreğinden başlayarak Ahmet Yesevi'nin öğrencilerinin bu görevlerini başarıyla yerine getirdikleri ve sonraki yüzyıllar boyunca da yine öğrencilerin öğrencilerinin aynı görevi yaptıklarını biliyoruz.
13. yüzyılın başlarından başlayarak Cengiz oğulları egemenliğinde kurulan düzen içinde en büyük işi yine Ahmet Yesevi öğrencileri yapmış ve Cengiz'in torunlarını Müslümanlaştırıp Türkçe'ye ve Türklüğe kazandırmışlardır.
Cengiz'in büyük oğlu Cuci'nin oğlu Berke, Altınordu Hanı iken Ahmet Yesevi'nin öğrencisi Sarı Saltuk tarafından İslam'a kazandırılmıştır. Berke'nin başkomutanı Nogay'ı da yine Sarı Saltuk Müslümanlığa ısındırmıştır. Bugünkü Özbek halkına adını veren Cuci'nin torunu Özbek Han'a İslam bilincini ve bilgisini veren ise Baba Tüklü diye bilinen Yesevi öğrencisidir.
Bizans egemenliğindeki Anadolu'ya yerleşen hıristiyan Kıpçak ve Oğuzlar arasında İslam'ı yayan yine Yesevi dervişleridir. Anadolu'nun ve Rumeli'nin birçok köyünde; yakın tepelerde; bu derviş-öğretmenlerin mezarları vardır. Bugün bile o mezarlarda yatan kişilerin köylerine Müslümanlığı getirdiğini köylülerden dinleyebilirsiniz.
Türklere Arapların zorla Müslümanlığı kabul ettirdikleri ise bilimlik temelleri olmayan bir iddiadan ibarettir. Emevilerin Türk dünyasına yönelik saldırıları dünyalık amaçlara yönelikti. Tersine Müslüman olmalarıyla alacakları vergi azalacağından Türklerin İslam'a girmesinden hoşlanmıyorlardı. 751 yılında Talas'ta Çinlilere karşı birlikte yürütülen savaş dolayısıyla doğan yumuşama İslam'a ilgiyi artırmış ise de asıl büyük katılımlar tasavvufçuların çabalarıyla ortaya çıkmıştır. Hallacı Mansur'un bu yolda beş yıl çabaladığını bir örnek olarak verebiliriz.
Bütün çabalara karşılık Yesevi okulunu bitiren öğretmenlerin, Türkler ve yakın uluslar arasında Müslümanlığı ve Müslümanlaşmış olanlara doğru Müslümanlığı yaymakta en büyük pay sahibi olduğunu söyleyebiliriz.
Bu yüzden Türk'ün Müslümanlığında tasavvuf renkleri ağırlık kazanmıştır.
Diyorum ki; Milletimiz arasında yaygın olan ortak din bilincini, doğrudan Ahmet Yesevi'ye borçluyuz...

Tasavvuf nedir ve neden tasavvuf?

Doğmadan önce neredeydik? Ölünce nereye gideceğiz? Varlık nasıl var oldu? Varlık neden var? Varlığı bir var eden var mı? Var eden ile varlık arasındaki ilişki nedir? Var eden, varlığı neden var etmiş? Var edenin varlıktan beklediği nedir? Var eden, varlığı var edip sonra bıraktı mı? Yoksa sürekli gözetiyor mu? Madde nedir? Maddenin aslı nedir? Madde olmayan şeylerin aslı nedir? Düşünceler nereden geliyor? Düşüncelerin kaynağı nedir? Duygular, sevmek, nefret etmek, acımak, bağışlamak, intikam almak... Bütün bunlar nereden geliyor?
Bu sorular insan beyninin sorduğu sorulardır. Bu soruların cevabını aramak bazı beyinler için kaçınılmaz bir durumdur. Cevapları bulmak için akıl yürütme yapılır, aklı aşan yollara başvurulur,sezgiler derinleştirilir. İşte felsefenin ortaya çıkış sebebi... Ve işte tasavvufun kaynağı...
Size anlatılanların derinlemesine irdelemek yeteneğiniz olmayabilir... "Dinler"den birine inanıp, size öğretilen bilgileri şemalar halinde zihninize nakşedip rahatlayabilirsiniz... Sonra dönüp hiçbir sorma gereğini duymayabilirsiniz... Yüce Yaratıcı'yı, Mutlak Varlık'ı gökyüzünün bir yerlerinde, etrafında melekleriyle oturan, çok kuvvetli görme, işitme, hissetme duyularına sahip olan, ezelden beri var olan ve hiç yok olmayacak olan, her şeyi bilen, dünyaya ara sıra elçiler gönderip insanlara kanunlar koyan ve melekleri vasıtasıyla da insanların bu kanunlara uyup uymadığını denetleyen bir Tanrı olarak kavrayıp, böylece inancınızda rahatlayabilirsiniz.... Ama herkesin de sizin gibi olmasını isteyip, başka türlü arayışlar içine girenlere kötü gözle bakarsanız olmaz. Çünkü Yüce Yaratıcı zihinleri başka başka yaratmıştır. O zihinler, Peygamberlerin geldikleri yolları merak ederler. Gerçeği bir de kendileri bilmek isterler, düşüncelerinin derinliklerine dalarak, derin tefekkürler içinde olarak... Düşüncelerin kaynağına ulaşmak ve düşünceyi aşıp parça aklı arkalarda bırakarak aklın bütünlüğüne yönelmek isterler. Bunun için teknikler geliştirirler, geliştirilmiş teknikleri değerlendirirler ve senin, benim bilemediğimiz gerçeklere erişip "Erenler"e karışırlar. İşte tasavvuf budur...
Geliniz isterseniz bir büyük olayı birlikte düşünelim... Var edilmişlerin en yüksek bilinç düzeyi olan Görklü Güzel Muhammed, "Oku" diye başlayan ilk vahye nerede ulaştı? Bu sesleniş karşılaştığı zaman ne yapıyordu? Hurma ağaçlarıyla mı uğraşıyordu? Ticaret mi yapıyordu? Evinde hanımı ve çocuklarıyla yarenlik mi ediyordu? Dostlarıyla sohbet mi yapıyordu? Yoksa, Hıra Dağı'ndaki mağaraya çekilmiş, derin düşünceler içinde, tasavvuf yollarının inceliklerinde gerçeği mi arıyordu? Bu yollar, en yüce insana velilik ve nebilik yolunu açtıysa, başkalarına da velayet yollarını neden açmasın? Tasavvufun kaynağını eski Yunan'da yahut Hint'te arayanlara konuyu bir de böyle düşünmelerini salık versem bir yararı olur mu acaba?

Tasavvuf yolu aşılmak için
Bir gün, bir adam, Hz. Peygamber'in olduğu meclise gelip sordu:
- Ey Allah'ın elçisi, "iman" nedir?
Peygamber efendimiz soruyu cevapladı, imanın ne olduğunu (cibril hadisini) anlattı.
Adam yine sordu:
- Ey Allah'ın elçisi "ihlas" nedir?
Peygamber Efendimiz soruyu cevapladı, İhlasın ne olduğunu anlattı.
Adam yine sordu:
- Ey Allah'ın Elçisi, "ihsan" nedir?
Peygamber Efendimiz soruyu cevapladı:
- İhsan, Allah'ı görür gibi ibadet etmektir. Sen O'nu görmüyorsun ama O seni görür...
İşte tasavvufun amacı budur. İhsan, bir bakıma tasavvuf demektir. Yani, Allah'ı görür gibi ibadet etmek... Hiç kimse sanmasın ki bu kolay bir iştir. Bunun için de tasavvuf yolu kolay bir yol değildir. Tam tersine zor, tehlikeli ve uçurumlu bir yoldur. Bu yolda "yol gösterici"nizin olması yetmez, "olgun yol gösterici" gerektir. Olgun yol gösterici demek, yolu bilen, yolculuğunu tamamlamış, dinin içini ve dışını öğrenmiş ve Allah'a ermiş kişi demektir. O, gözetler, yardımcı olur, uyarır, uyandırır, tehlikelerden korur...
Tasavvuf yolunda yol göstericisi olgun olmayanın ayağı kayar, uçurumlardan yuvarlanır. Yolunu şaşırır, sapıtır, yolunu sarpa uğratır.
Tasavvuf yolunda düşülen yanlışlıklardan birisi, yolu amaç sanmaktır. Yolda toplanıp, yolda oturup, yolu teşkilatlandırmak olumsuz anlamda "tarikatçılığa" yol açar. Halbuki yol aşılmak içindir. Yol, vardırıcı, erdirici, oldurucu olmalıdır. Durdurucu değil. Yol gösteren öğretmendir, amaç değil. Amaca giden yolda yardımcıdır sadece. Bunu unutanlar "şeyhçilik, evliyacılık" çıkmazına saplanırlar. Bilmeden, şeyhlerini Yüce Tanrı yerine koyup "şirk" batağına saplanırlar.
Bazen yol göstericilik iddiasında olanlar da yollarını şaşırıp, tasavvufu insanları etrafında toplayıp ticarette ve siyasette kullanma aracı yaparlar. Ne yazık ki vardır böyleleri...
Tasavvuf yolunda biraz güç kazanıp mertebe elde edince artık "olduklarını" sanan ve insanları "olduracağım" derken "solduran" ham ruhlar da az değildir.
Bütün bunlara ve başka tehlikelere rağmen tasavvuf vardır, haktır ve gereklidir. Manevi yollarda yücelmek isteyenler için de bilinen bir yoldur... Tasavvuf, dinin iç dokusudur, içinin içidir, özünün özüdür...

Hangi tasavvuf


Allah'ı görür gibi ibadet eder hale gelmek Hadis-i Şerif'te "ihsan" diye adlandırılır. Tasavvufunun amacı ihsandır. Yani insanı "olgun insan" haline getirmek, nefsin kirlerinden ve yüklerinden kurtararak temizlemek ve hafifleştirmek, varlığın sırlarına eriştirmek ve Allah'a ulaştırmaktır.
Tasavvuf yolunda zikir vardır. Zikir, Kur'an-ı Kerim'de Müslümanlara bildirilmiştir. Zikir, "Allah, Lailahe İllallah ve Hu" gibi sözleri açık veya gizlice çokça tekrarlamaktır.
Tasavvufta rabıta vardır. Öğretmene manevi olarak bağlanmak ve onun maneviyatından güç alarak "yolu" kolaylaştırmak demektir. Tasavvufta sohbet vardır. Bilenleri ve erenleri dinleyerek öğrenmek ve doğrulmak için yapılır. Ancak tasavvufta çok önemli bir ilke vardır; olgun insan haline gelmiş, dinin dış ve iç esaslarını iyi bilen bir "Yol gösterici"yi seçmek çok önemlidir. Tasavvufta yol göstericilere "Mürşid" ve "Pir" denilir.
"Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır" sözü de vardır ama bu söz tasavvuf yoluna girenler içindir. Çünkü tasavvuf yolu "ulaştıran" bir yoldur. Ancak aynı zamanda tehlikeli bir yoldur. Bu yolda ayakları kayanlar, her şeyi mübah görüp ibahiyecilik batağına düşenler, aklının yetersiz sınırları içine varlığın sonsuz kavrayışını sokmaya çalışıp sapıtanlar, kendi ruhunun nurunu görüp yıllarca onu Allah sanıp kendisine tapanlar da vardır. Bütün bu tehlikelerden korunmanın yolu dini meseleleri, dinin açık bilgilerini çok iyi bilen bilginlerden öğrenmektir ve aklı başında, zeki, bilgili, ermiş bir yol gösterici olmadan yola çıkmamaktır. "Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır." Gerekli olan "Kâmil Mürşid"dir.

Tasavvufta Varlık

İnsan zihninin temel sorularından birisi varlığın esasının ne olduğu sorusudur. Felsefe bu sorunun cevabını vermeye çalışır iken aklın gücünü ve imkanlarını değerlendirir. Tasavvuf ise aynı sorulara "aşkın akıl" gücü ile yani aklı genişletme yöntemi ile cevap bulmaya çalışır. Bulduğu cevapları akıl penceresinden takdim eder.
Tasavvufun varlık sorusuna çeşitli açılardan ve anlayışlardan verdiği cevaplar çok olsa da ortalama bir anlayış ortaya koymak da olabilir. Biz bu yazıda bunu yapmaya çalışacağız.
Cevabı istenen sorulardan birincisi "varlığın nasıl var olduğu"dur. Yani varlığı kim "var" etmiştir. İkinci soru ise varlığın görünmeyen yönü olduğu var sayılan "ruh"un ne olduğudur. Üçüncü soru maddenin "kökü ve anlamı" ile ilgilidir. İslam tasavvufunun birinci soruya verdiği cevap varlığı var eden, varlığa hayat veren ve varlığın hayatta kalmasını sağlayan "hayyül kayyum" yani "diri ve diri tutan" bir Allah'ın "var"lığıdır.
Allah "var"dır. Ve yarattıkları da "var"dır. Bu iki varlık biçimi de aynı "var" sözü ile anlatılır. Ancak mahiyet açısından birbirinden çok farklıdır. Allah'ın varlığı sonsuz bir gerçekliği ifade eder. Ve öylesine güçlü bir varlıktır ki yarattıklarının "var"lığı yaratanın "var"lığına kıyaslanırsa "yok" gibidir. Bir örnekle anlatmak gerekir ise insanın varlığı ile gölgesinin varlığı arasındaki fark, yaratan ile yaratılan arasındaki varlık farkını anlaşılır hale getirebilir. Biliyoruz ki gölge hem vardır hem de gerçekte yoktur. Var gibi görünen gölge madde ile ışık arasında bir oyundan ibarettir. Gölgeyi kendisinin varlık sebebi olan madde ve ışıktan bağımsız düşünürsek o da kendisine göre bir varlıktır. Burada beş duyumuzun imkanları ile sınırlı ve yaşadığımız yeryüzünün nisbi gerçeklerinden etkilenen aklımızı zorlayan bir ifade olsa da duyuların ve dünyanın sınırlarından çıkan akıl için anlaşılmayacak bir durum yoktur. Yine bir örnek verelim. Şu anda hangi durumda bulunuyorsak bulunalım zihnimizin çevremizi kavramasında önemli gerçeklerden birisi aşağı ve yukarı kavramlarıdır. Bu kavramlar dünya şartları için gerçektir ve doğrudur. Biz bu gerçeği yok sayarsak dünyadaki hayatımızı sağlıklı sürdüremeyiz. Penceremizden aşağıya baktığımızda yönün aşağı olduğunu bilir ve kendimizi pencereden aşağı bırakmayız... Şimdi bir de dünyadan ayrıldığımızı uzay elbiseleri içinde uzayda yüzdüğümüzü düşünelim bu takdirde aşağı ve yukarısı "neresi" olacaktır. Alışkanlıklarımızdan ötürü başımızın olduğu tarafı yukarısı ayaklarımızın olduğu yeri de aşağısı diye algılamamız tabiidir... Bir an için ters döndüğümüzü var sayalım. Bu durumda baş aşağı mı durmuş olacağız? Hayır... Şimdi yeni bir "aşağı ve yukarı" yönlerine sahip olduk. Demek ki aşağı ve yukarı diye bir şey uzay gerçeğinde söz konusu değildir. Yine demek ki aşağı ve yukarı dünya için vardır uzay için yoktur. İşte bu anlamda, var edilenler, var eden ile kıyaslandığında yok gibidirler. Ama bu kıyaslamayı yapmazsak onlar da kendi çaplarında varlıktırlar.
Var eden Allah'tır ve O sonsuzluktur. Allah'ın Zat'ının ne olduğunu ve nasıl olduğunu kavramamız mümkün değildir. O nasıl düşünüyorsak öyledir ve nasıl düşünüyorsak ondan başkadır. Sözgelimi bilgisiz çoban için "çarıkları yamanacak, kendisine süt sağılıp takdim edilecek böylesine saygı gösterilecek bir yaratıcıdır"da bir olgun tasavvufçu için "ötelerin ötesi"dir.
Yaratıcı "varlığı" isimlerinin ve sıfatlarının "nur"larının gölgesinden yaratmıştır. Yani varlığın esası "nur"dur. Latif nurlardan daha yoğun nurlara geçiş, yoğunlanmış nurlardan enerji oluşması, enerjinin yoğunlaşması, birikmesi ile de maddeye dönüşüm ve belli evreler ile maddenin durumları ortaya çıkmıştır. Yani "var"lığın esası "bir"dir ve kaynağı da "mutlak bir"dir. Başlangıç da, son da Allah'tır. Görünen de görünmeyen de Allah'tır. Allah'ın yüce isimlerini hatırlarsak O zahirdir, O batındır, O evveldir ve O ahirdir.

İnsan
"İnsan benim sırrımdır ben de onun sırrıyım." Kutsi hadisi insanın önemini anlatma bakımından yeterlidir. Mevlana bir coşku halinde "insanın ne olduğunu bana anlattırmayın, ben de yanarım siz de..." demişti.
İslam tasavvufu insanı "zübde-i kainat ve eşref-i mahlukat" olarak tarif ediyor. Yani "varlığın özeti ve var edilmişlerin en değerlisi." Bu anlamda insan, meleklerden de üstündür. İnsan Allah'ın yeryüzündeki vekilidir, halifesidir. İnsan varlığın özetidir. Varlığın Nur halleri enerji biçimi ve madde halinde görüntüleri, hepsi insanda toplanmıştır. İmam-ı Rabbani Mektubat adlı kitabında "insan bir topluluktur" diyor. Buna göre insan on ana unsurdan meydana gelmiştir. Bu unsurların beşi Nasut veya Sebepler Âlemi denilen madde alemindendir. Diğer beşi ise Nur'lar aleminden. İnsanda maddenin katı, sıvı ve gaz hallerini görürüz. İnsanda maddenin bir diğer biçimi "ateş" vardır. Bir anlamda insanın enerjisi veya bataryası diyebileceğimiz "nefs" ise beşinci unsurdur.
İnsanın "letayifi" de denilen nurdan varlığının birincisi kalp, ikincisi ruh, üçüncüsü sır, dördüncüsü hafi, beşincisi ahfa olmak üzere beş bölümü vardır. Maddeler aleminden olanlar ile nurlar aleminden olanların birlikte meydana getirdikleri bileşim insanın kendisidir ve bu bileşim içinde varlığın tamamı vardır. İşte bunun için insan evrenin özeti veya küçük evrendir: "Alem-i Sagir..."
Kur'an-ı Kerim'de "Vettiyn" suresinde "Biz insanı en üstün yaratılışta yarattık sonra onu en aşağıya indirdik" buyuruluyor. Kur'an'ın ifadesiyle insan "Ahseni Takviym"de yaratıldı. Sonra Esfeli Safiliyn'e indirildi.
Perdeler insan için...
Kutsal haberde "Biz insana şah damarından daha yakınız" deniliyor. Allah bize şah damarımızdan daha yakın ama biz ona uzağız. Arada perdeler var. Perdeler bizim için var; Allah için yok. İşte tasavvuf bu perdeleri açma sanatıdır.
İnsanın üstün yaratılışından gelen bölümlerinin yani nurdan varlığının etkisi insanı iyiliklere, güzelliklere, yüceliklere yönlendirir. Aşağı bölümleri ise aşağıya doğru çeker. İnsan bu anlamda bir denge üzerinde yürür.
İnsanın maddeler aleminden oluşan yönü nefsi oluşturur. Nefs de maddi bedenden güç alır. Nefs insanın enerjisidir. Bir bakıma da insanın içindeki şeytandır. Eğer insanın nurdan varlığı nefs üzerinde bir denetim sağlayamazsa o insan en vahşi hayvanlardan daha da vahşi olabilir. Böylesi insanlar insanlık değerini yitirmiş ve hayvandan da aşağı bir duruma düşmüş olurlar. Kur'an-ı Kerim böylelerine "Belhüm Adal" diyor...
Nefs için Kur'an-ı Kerim'de kullanılan yedi deyim nefsin yedi kademesini gösteriyor. Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame, Nefs-i Mühimme, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Raziye, Nefs-i Merziye, Nefs-i Safiye...
Nefs eğitimi tasavvufun ana konularından biridir. Bu bakımdan nefs bahsini açmakta yarar vardır.

Nefs kural tanımaz

Nefs-i Emmare emredici nefs demektir. Emmare nefs hiçbir ölçü ve kural tanımadan hep ister. Doğru-yanlış, haram-helal, iyi-kötü kavramlarına aldırmaz. Bedenin çıkarı, ihtiyaçları ve hazları için ne gerekiyorsa almak, ne diliyorsa yapmak ister.
Nefs-i Levvame yanlışlıklardan pişmanlık duyan nefs demektir.
Nefs-i Mühimme kendisine ilhamlar gelen olgunlaşma yolundaki nefs demektir.
Nefs-i Mutmainne ise durulmuş, oturmuş, tatmin olmuş, artık kötülükleri istemez olmuş nefs demektir.
Nefs-i Raziye makamına gelmiş insan için Allah'tan gelen her şeye razı olma hali doğmuştur. Yunus Emre'nin dediği "Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim" sözü işte bu makamın anlayışıdır.
Nefs-i Marziye Allah'ın kendisinden razı olduğu nefs demektir.
Nefs-i Safiye saflaşmış, enerji olmaktan nur haline ulaşmış nefs demektir. Tanrı Elçilerinin ve Tanrının yakın dostlarının nefsi...
İşte tasavvufun en önemli amacı insanın nefsini eğitmek sureti ile insan onuruna yakışır hale getirmektir.
Nefsin eğitiminde iki ayrı yöntem tasavvuf yolları arasındaki farklılığı da ortaya koymaktadır.
Bazı yollarda bedeni zayıflatmak yani açlık, uykusuzluk, bedeni rahatsız edecek durumlar oluşturmak sureti ile nefsi ezerek eğitmek yöntemi uygulanır.
Bazı yollarda ise Letaifi, cilalayarak güçlendirmek ve insanı nurun denetimine vererek eğitmek esas alınır.
Çoğunlukla da her iki yöntem birlikte kullanılır. Rizayet, mücahede, rabıta, tefekkür, tezekkür, sohbet bu yolda kullanılan çeşitli uygulamalardır...


Ahmet Yesevi ve tasavvuf

Türklerden İslam'ın ilk yüzyılından itibaren Müslümanlaşanların olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Dolayısıyla Ahmet Yesevi'nin ortaya çıkışı olan on ikinci yüzyıla kadar Türkler arasında tasavvufçuların da çıktığı muhakkaktır. Ancak gerçek anlamı ile Türkistan tasavvufunun kurucusu Ahmet Yesevi'dir.
Ahmet Yesevi'nin ilk tasavvuf terbiyesini babası İbrahim Şeyh ve annesi Karasaç Ana'dan aldığını biliyoruz. Yesevilik anlayışı İbrahim Şeyh kadar Karasaç Ana'ya da önem verir. Bu da üzerinde durulması gereken bir noktadır.
Hazret Sultan'ın içindeki büyük ve gizli gücü ortaya çıkarıp ilk hareketi veren ise yedi yaşındayken karşılaştığı Arslan Baba olmuştur. Arslan Baba ona varlığın derinliklerinden süzülüp gelen ve Hazret-i Muhammed'de en yüksek bilinç düzeyine ulaşan Kutlu Bilgi'den payına düşeni vermiştir. Sonradan başka piri olsa da hikmetlerinde en çok Arslan Baba'dan bahsetmesi üzerindeki en büyük etkinin ondan geldiğini göstermeye yeter. Sanki Arslan Baba'nın denetiminde her şey olmuş bitmiş Seyir ve Süluk tamamlanmıştır da sonradan yürüdüğü uzun yolda işin dış görünüşü gerçekleşmiştir. Bu anlamda akıl bilimleri konusunda eğitimini büyük felsefeci bilgin Fahrettin Razi'den, tasavvuf eğitimini ise Yusuf Hemadanı'dan aldığı yaygın görüştür.

Şeriat, tarikat, marifet, hakikat

Tasavvuf yollarının bir çoğunda gerçeğe ulaşma yolculuğunda dört kapı kırk makam kavramı vardır. Özellikle Yesevilik ve onun devamı olan Bektaşilikte bu konu çok önemlidir.
Belirtmeliyiz ki burada sözü edilen şeriat ile ülkemizde sözü geçen şeriatçılık kavramları farklıdır.
İslam Hukukunun dini kökleri ve tarihi oluşumu ile ortaya çıkan bir sistemin savunuculuğu anlamındaki şeriatçılık ile dini ve tasavvufi edebiyattaki şeriat kavramlarının farklı olduğunu belirtmeliyiz.
Ahmet Yesevi'ye nispet edilen ama daha çok yakınlarından birinin dinleyerek yazdığı belli olan Fakrname adlı eserde Hazret-i Ali'den nakledilerek şeriatın on makamı şöyle sayılıyor:
1) Allah'ın varlığına, birliğine, zatına ve sıfatlarına inanmak,
2) Namaz kılmak
3) Oruç tutmak
4) Hacca gitmek
5) Zekat vermek
6) Sözü yumuşak söylemek
7) Bilim öğrenmek
8) Dini yüce Tanrı Elçisinin yaşadığı gibi yaşamak
9) Dinin emirlerini yerine getirmek
10) Yasaklardan kaçmak

Şeriat kelimesinin hangi anlamda kullanıldığını belirledikten sonra konu ile ilgili Yesevi hikmetinden söz edelim:

"Her kim eylese tarikatın davasını
İlk adımı şeriata atmak gerek
Şeriatın işlerini tamamlayıp
Ondan sonra bu davayı kılmak gerek."

Yani Ahmet Yesevi'ye göre tarikata girmek, tasavvuf yollarında ilerlemek isteyen insanın önce dinin dış ölçülerine göre kendisini düzenlemesi gerekir. Bu arada dikkati çekmek isterim ki bilim öğrenmek şeriatın on esasından biridir.
Dinin dış hükümlerine aldırış etmeden tarikata girenleri bekleyen tehlikeyi bir hikmetinde şöyle ifade ediyor:

"Tarikata şeriatsız girenlerin
Şeytan gelip imanını alırmış
İşbu yolu pir olmadan gidenler
Şaşkın olup ara yolda kalır imiş.

Fakrname'ye göre tarikatın on makamı da şunlardır:

1) Günahlardan tevbe etmek
2) Tarikata bir yol gösterici ile girmek
3) Korku
4) Ümit
5) Görevini yerine getirmek
6) Yol göstericisinin dediklerini yapmak
7) Yol göstericisinin meclisinde ondan izinsiz söz söylememek
8) Sohbetlerde nasihat dinlemek
9) Tecrit olmak
10) Tefrit olmak

Belirtmeliyiz ki; tarikat adı üstünde yoldur, yol ulaştırmak içindir. Üzerinde oturmak için değil. Yoldan geçilip yani tarikattan geçilip hakikat ve marifete ulaşılacaktır.

Keramet

Fuat Köprülü'nün büyük eseri olan Türk edebiyatında ilk Mutasavvıflar adlı kitapta Ahmet Yesevi'nin Menkıbevi hayatı üzerinde çokça duruluyor. Burada Büyük Öğretmeninin kerametlerinden söz ediliyor. Ahmet Yesevi hakkında yazılan birçok yazıda da Köprülü'den alınarak kerametler anlatılır duruluyor...
Ahmet Yesevi'nin tarih içindeki büyük işinden daha büyük bir keramet olabilir mi?
İnsanların zihinlerinden geçenleri bilmek; geçmişteki, bugünkü veya gelecekteki bilinmeyenlerle ilgili bilgiler ortaya koyabilmek; sıradan insanların dayanamayacağı şartlara dayanabilmek; biraz daha ileri noktada su üzerinde yürümek; aynı anda birden fazla yerde bulunabilmek; tasavvuf büyükleri için de anlatılan keramet örnekleridir.
Bedeni güçleri zayıflatmak; ruhani güçleri parlatmak yöntemleri ile insandaki denge, ruhani güçlerin lehine bozulduğu zaman olağanüstü bazı yeteneklerin ortaya çıkabildiği bilinen bir konudur. Dolayısıyla İslam tasavvufu yolunda yürüyenlerde de; diğer dinlerin mistik tecrübelerinde de böyle durumlar ortaya çıkabilir. Bunlar asla amaç değildir. Bu olağanüstü haller o insanın ermiş ve olmuş bir insan olduğunun da göstergesi değildir. İmam-ı Rabbani Mektubat adlı eserinde büyük velilerin keramet göstermekten kaçındıklarını; kerametin istemeden zuhura çıktığını ve keramete önem verilmemesi gerektiğini ısrarla belirtiyor. Bu gibi durumların Hint fakirlerinde de görüldüğünü; İslam evliyalarında görülmesinin de önemli olmadığını söylüyor.
Teknolojinin büyük patlamalar ortaya koyduğu günümüz insanına; her gün olağanüstü hallerin içinde yaşayan bilgi çağının bireylerine keramet denilen hallerin ne anlatacağını da yeniden değerlendirmek gerekir.
Tasavvuf yolu dağları devirecek, turna olup uçacak güçler elde etmek için değil, insanı kötülüklerden uzaklaştırıp iyiliklere yaklaştıracak bir yol olarak değerlidir. Bu bakımdan Ahmet Yesevi'nin menkıbevi hayatını incelemeyi ilgili bilim adamlarına bırakalım. Biz düşüncelerini ve önerilerini anlayıp hayatımıza uygulamaya çalışalım, diyorum.

Yol gösterici

Tasavvuf yolları ulaştıran ama zor yollardır. Bu yollar daha önceden aynı yolculuğu yapmış ve yol göstericilik icazeti almış olgun insanlarla yapılırsa ulaştırıcı olur. İşte bu yol göstericilere pir, mürşit veya şeyh gibi ünvanlar verilir.
Tasavvuf yoluna Pir'siz girmektense, girmemek daha iyidir.

Divan-ı Hikmet'ten:

"Ey kardeş bu yollara pirsiz girme
Hakk'ı anmaktan bir an bile kesilme
Tanrı'dan başkasına gönül verme
Lanetlenmiş şeytan öz yoluna salabilir."

Yesevi atamız tasavvuf yoluna yol gösterici olmadan girenlerin, şeytanın yoluna girebilecekleri konusunda uyarıda bulunuyor.
Tasavvuf yoluna girenlerin her işlerinde Hakk'ı hatırlamaları ve gönüllerinde başkasına yer vermemeleri gerekir. Gönlünde Allah'tan başkasının olmaması işten, güçten, hayattan, insan sevgisinden ve her türlü sevgiden vazgeçmek değildir. Gönlün hedefi Allah'a ulaşmaktır. İşte pir, bu ince yolları işaret edecektir. Böyle bir piri olanın yolu kolay olur.
Divan-ı Hikmet'ten:

"Pir rızası Hak rızası olur dostlar
Hak Taala rahmetinden alır dostlar
Riyazette sır sözünden bilir dostlar
Öyle kullar Hakk'a yakın olur imiş."

Yol göstericinin, dinin dış hükümlerini bilen ve onlara uyan bir kişi olması ve böyle bir kişiden de "el almış" olması gerekir. Aksi halde gösterdiği kerametlerin hiçbir değeri yoktur.
Divan-ı Hikmet'ten:

"Ondan sonra bir er gerek iradeli
Olmuş olsa o da bir erden izinli
Dine doğru uyan, kerametli
Öyle erin eteğinden tutmak gerek.

Kim bilmeden bu yolları şeyhim dese
Kerametten velilikten haber verse
Yanlıştır o ruhül-emin bile olsa
Kendini öyle yanlışlardan koruman gerek."

Kendi kendini şeyh, veli, kutub, pir, yol gösteren ilan edenlerden bucak bucak kaçmak gerek... Böyleleri bu dünyayı müminler için zindan haline getirirler.

Divan-ı Hikmet'ten:

"Şeyhim diye böbürlenen Hakk'a rakip
Benlik eder Yaratan'a olmaz yakın
Bidar olup dertsizlere tabib olur
Bu dünyayı müminlere zindan eyler."

Yalancı şeyhlerin vereceği zarar şeytandan daha çoktur. Yalancı şeyhler, kendilerine bağlanan insanlara da, tasavvuf kurumuna da, nispet edildikleri İslam'a da çok zarar verirler.
Divan-ı Hikmet'ten:

"Kendini şeyh sanır, bilgisi yoktur
Yirmi beşe yetmemiş daha yaşı
Nasihatlar eder yaşlıya, gence
Kendisi bilmez iyi ne kötü ne.

Onun kötülüğü şeytandan da çok
Mahşer sabahı yüzü karanlıktır
Onların yüzünü görmeyin sakın
Onlar gibi lanetliden el çekin."

Gerçek yol erlerinin yanında, şarlatanların, karnına ateş dolduran mürit soyucuların da çoğaldığı zamanımıza Hazret Sultan'ın seslenişini birlikte okuyalım, düşünelim ve ayık olalım.
Divan-ı Hikmet'ten:

"Fazladan oruç tutar
Halklara şeyhlik satar
İlmi yok görmesi yok
Ahir zaman şeyhleri

Beline kuşak bağlar
Özünü kişi sanır
Yarı yolda bırakır
Ahir zaman şeyhleri

Başına sarık sarar
İlmi yok neye yarar
Oku yok yayı kurar
Ahir zaman şeyhleri

Alayından al eyler,
Malı alır mal eyler
Sahipsiz ömrünü yel eyler
Ahir zaman şeyhleri

Şeyhlik ulu işler,
Hazrete eriştirir
Aş vermez bağrı taştır
Ahir zaman şeyhleri

Miskin Ahmet nerdesin
Hak yolda ne edersin
İlmin yok ne haldesin,
Ahir zaman şeyhleri."

Yolcu

Tasavvuf yollarına gidip bir yol göstericinin gözetiminde, nefsini eğitmek ve gerçeğe ulaşmak çabası içinde olanlara mürit, derviş, sufi gibi adlar verilir. Derviş sözü yaygın olarak kullanılır. Dervişlerin gerçeği olduğu gibi sahtesi de vardır.
Divan-ı Hikmet'te dervişler için müjdeler de vardır, korkular da...

Divan-ı Hikmet'te Gerçek Dervişler:

"Erenler cemal görür
Dervişler sohbetinde;
Erenler meclisinde,
Nur yağar sohbetinde.

Ne dilese o olur
Dervişler sohbetinde;
Her bir sır açık olur
Dervişler sohbetinde

Her kim sohbete geldi,
Erenden payı aldı,
El geldi, biliş oldu
Dervişler sohbetinde.

Kibir ve hased ölür,
İçine sırlar dolar,
Göz açıp Hakk'ı görür
Dervişler sohbetinde.

Rasul'e vahiy geldi,
Başından tacını aldı,
Kalktı hizmet eyledi
Dervişler sohbetinde.

Hoca Ahmed sohbette,
Dem vurur münacâtta,
Zihi hoş saadette
Dervişler sohbetinde."

Bakınız divanda dervişliğin korkulu haline:

"Sufilik öyle midir daima işin gaflet ile
Tesbih tanesi elinde dillerin gıybet ile
Çilpeç sellesi vurursun kötü nefs izzet ile
Sufi-nakş oldun veli, asla Müslüman olmadın."


Yesevi Tasavvuf Yolu

Ahmet Yesevi'nin tasavvuf anlayışını ve bağlı bulunduğu geleneği anlamanın en iyi yolu yine de Hikmetler Divanına başvurmaktır. Yayınlanmış çeşitli "divan"lara alınmış olan "hikmet"lerin tamamı doğrudan büyük öğretici'nin sözleri olmasa da onun etkisiyle oluşan anlayışın ürünü olması, konumuz bakımından çok değerlidir.
Bu açıdan hikmetlere baktığımız zaman Yesevi Yolunun kaynağının doğrudan Yüce Kur'an ve Tanrı Elçisinin sözleri olduğunu görüyoruz. Daha ilk hikmette "isteyenlere dürr ve gevher saçtım" dediği Kuran ve hadislerdir...
Ahmet Yesevi'nin elinden "dolu" içtiği "piri muğan" yani olgun yol gösterici ise doğrudan "Adı görklü Muhammed'dir."

"Bi hamdillah Pir-i muğan mey içirdi.
Pir-i muğan Hak Mustafa bi-şek bilin."

Belirtelim ki; hikmetler Yüce Muhammed'e övgülerle doludur.
Yüce Muhammed'e miraçta da "yâr olan" Allah'ın Arslanı Ali ise "Hoca Ahmed'in" mededkârı'dır. Yani yardım edicisi...

"Hem miraçda yâr bolgan şir-i Hudâ Ali'dür
Hoca Ahmed'e mededkâr şir-i Huda Ali'dür."

Aslan Baba ise Ahmet Yesevi'ye "Hak Mustafa" emanetini teslim eden büyüğü... "Hak Mustafa" emaneti Allah yolculuğunun yol haritası, pusulası ve güç kaynağıdır.
Hasan Basri için hikmetlerdeki ifade kısa ve yalındır: "Nefsini tepti yok etti Hasan Basri." 728 yılında göçmüştür.
Zünnun Mısri İslam tasavvufunun ilk dile gelenlerindendir.
Hikmetlerde "Hak yolunda yok oldu Zünnun Mısri" diyerek Zünnun Mısri'den söz edilir.
Mâruf-u Kerhi yine adı bilinen en eski büyük şeyhlerdendir. Hikmet:

"Mâruf gibi bu yollara ayak bassan."

Mâruf öz babasını müslüman yapan adamdır. Kabri Bağdat'tadır. 815 de göçtü.
İbrahim Ethem hikmetlerde adı çok geçenlerden...Belh ülkesinde sultan oğlu iken durumunu bıraktı, malını dağıttı ve Allah yolcusu oldu. Yolun en büyüklerinden oldu. 782 yılında göçtü.
Hikmetlerde:

"Allah'ı anmak gönüllere sevinç verir
Belh ülkesini dışladı ve aba giydi Ethem.

Gerçek aşıklar geçer olur canlarından
Ethem gibi dağıtıp yok eder malını

Dünya ve ötesini boşa gitsin Ethem gibi."

Bişri Hafi bilinen en eski büyük şeyhlerdendir. 890 yılında göçtü. Hikmetlerdeki söz:

"Sufi gerek batının eylese safi
Kulluk eylese Bişri Hafi misali"

Bayezıt-ı Bistami de adı çok geçenlerdendir. Tasavvuf yolunun en büyüklerindendir. 848 de göçtü.

"Bayezıt gibi aşık ol ve dünyadan geç
Bayezıt gibi gecelere kalk özünü aş
Şeyh Bayezıt yetmiş kere özünü sattı.

Cüneydi Bağdadi 910 yılında göçtü.

Hikmetler:

"Doğru oldu saf oldu Cüneyd, Şıbli
Cüneyd gibi çöller gezip dertlere bas."

Şıbli 945'te göçtü.

Hikmet:

"Şıbli gibi aşık olup sema vursam."

Ve Mansur...
"Ve Mansur" diyorum. Çünkü Hikmetler Divanında Arslan Baba'dan sonra en çok onun adı geçer.

İşte hikmetler:

"Mansur gibi başımı verip aşk dârında
Zatı ulu sahibim sığınıp geldim sana."

"Mansur gibi candan geçip dâra konsam
Dâr üstünde candan geçip Hak desem."

"Tarikatın pazarından nasib alsam
Mansur gibi Enel Hakk'n dava etsem."

"Lâ-Lâ, deyip illallah'a tutkun ol
Mansur gibi Enel Hakk'ı dava kıl."

"Mansur der, Enel-Hak erenler işi doğru
Mollalar der doğru değil gönlüne kötü gelip."

"Şeyh Mansur özbaşını dârda gördü
Nur gönderdi Hakk'n yüzünü orda gördü."

"Yakam tutup Hazretine sığındım geldim
Aşk kapısında Mansur gibiyim işte."

"Aşık Mansur Enel Hakk'ı dile aldı
Cebrail geldi Enel Hak birlikte dedi."

"Enel Hakk'ın manasını bilmez cahil
Bilen gerek bu yollarda temiz mertler."

"Bilmediler mollalar Enel Hakk'ın mânasın
Kâl ehline hâl ilmin Hak görmedi münasib:"

"Şeyh Mansur'un Enel Hakk'ı yersiz değil."

Hikmetler Divanındaki yolu izlediğimizde karşımıza çıkan, Yüce Kur'an'dan, Yüce Muhammed'den, Yüce Ali'den, Mansur'dan ve Aslan Baba'dan akıp gelen yolu görürüz. İşte Ahmet Yesevi'nin tasavvuf yolu bu yoldur...


Hayat

Ahmet Yesevi'nin hayatıyla ilgili kaynaklara ve sözlü birikime dayalı birçok bilgi vardır. Bilgilerin çokluğu arasında gerçeği çıkarmak işin asıl güç yanı...
Birçok kaynak ölüm tarihi olarak 1166'yı verir. Ancak bu tarih bilinen birçok bilgi ile çelişkilidir. Bu bakımdan Kazakistanlı bilgin değerli Muhammetrahim Canmuhammetoğlu ile aynı görüşte buluşarak bu tarihin "ölmeden önce ölüm" ve yer altına girme tarihi olduğunu düşünüyorum.
Yeraltına girdiğinde 63 yaşındaydı. Bu hesap hicri yıla göredir. Miladi 61 diyebiliriz. "Yer altına girdiği tarihten önce kaç yıl yaşadıysa, yer altında da o kadar yaşadı" yaygın görüşünden yola çıkarak 126 yıl yaşadığını söylersek, doğum tarihi 1105 yılıdır.
1105 yılında doğduğu yer bugünkü Kazakistan Cumhuriyeti'nin Çimkent İl'inin Sayram şehridir.
Sayram o zaman daha canlı ve önemli bir şehirdir. Babası İbrahim Şeyh, anası Karasaç Ana'nın türbeleri yapılı ve bakımlı olarak bu şehirdedir.
Ahmet Yesevi yetim büyümüştür. Ablası Gevher Ana ile çocuk yaşta Yesi'ye yerleşmiş ve burada yedi yaşındayken büyük mürşidi Arslan Baba ile karşılaşmış, ondan Yüce Muhammed'den gelen emaneti almış ve onun eğitimi altına alınmıştır...

"Yedi yaşta Arslan Baba'ya verdim selamı
Hak Mustafa emanetin verin armağan
O vakitte binbir zikrin kıldım tamam
Nefsim ölüm sonsuzluğu uçtum işte

Yedi yaşta Arslan Baba beni buldu
Her sır görüp perde ile sarıp örttü
Allah'a hamd gördüm, deyip öptü
O sebepten altmış üçte girdim yere."

Arslan Baba ile dünya düzeyinde çokça birlikte olamadı.

"Can alıcı Arslan Babam canını aldı
Huriler geldi ipeklerden kefen kıldı
Yetmiş bin melaike yığılıp geldi
O sebepten altmış üçte girdim yere."

Ahmet Yesevi'nin hayatında ve hikmetlerinde Arslan Baba'nın sürüp giden etkisi, mana aleminde onunla bağının kesilmediğini gösteriyor.
Kaynakların anlattığına göre belli bir dönem Horasan'ın en önemli mürşitlerinden "Hocalar"dan Hoca Yusuf Hemedani'ye ulaşmış, onun dört halifesinden birisi olmuş ve dergahın piri durumuna gelmişken, dönüp gelmiş ve Yesi'ye yerleşmiştir.
Yesi'de yolu yeniden oluşturmuştur. Türkçe temelinde ve Türk ruhuna uygun olarak ilk Türk-İslam tasavvuf yolu böylece adı sonradan Türkistan olan Yesi şehrinde başlamıştır.
Yesi, eski Şavkar'dır. Kalesi ve yeri Yassı olduğundan Yassı Kale adı zamanla Yessi veya Yesi'ye dönüşmüştür. Ahmet Yesevi bütün Türkistan'ın piri olunca da adı "Piri Türkistan'ın Şehri" diye anılır olmuş; kısalarak Türkistan olmuştur.
Yesi'de bugün Halvet Mescidi diye anılan yapı Ahmet Yesevi'nin büyük işini yaparken kullandığı merkezdir. Halvet Mescidi bütünüyle yer altında gibidir. Odalarından birinde bir insanın ancak yaşayabileceği küçük bir yer altı odası vardır. Merdivenle inilir. İşte Ahmet Yesevi'nin yer altında 63 yılını geçirdiği yer burasıdır. Bugün de vardır.
Yeraltı odasında 63 yıl geçer mi? İşi doğru anlamak gerek. Bu oda Hazret'in ilk girişinde 60 gün kaldığı, sonradan ise "vaktinin çoğunu geçirdiği" yerdir. Buradan çıktığında penceresi olmayan büyükçe bir oda, belli ki ziyaretçilerini kabul ettiği, görevler verdiği yerdir. Yan tarafta ise banyo ve tuvalet bölümü vardır. Bütünüyle bu bölümler dünyaya kapalıdır.
Ahmet Yesevi, Yesi'de bir okul kurmuş ve burada yetiştirdiği öğrencilerini dünyaya yaymıştır. Tarihin yönünü değiştirmiş, Türklüğün "yeniden dirilişini" sağlamıştır. Ömrünün son yılı sayabileceğimiz 125. yaşında söylediği hikmet de alçak gönülle ve melamet yolunun gereği olarak diyor ki:

"Erenlerden feyz ve fütuh alamadım
Yüzyirmibeşe geldim bilemedim
Hak taala taatların kılamadım
İşitip anlayıp yere girdi Hoca Ahmet."

Hicri takvimle 126 yaş, halk arasında yaygın olarak söylenen yaşıdır. 126. yaşında 63 yıl önce "ölmeden önce tattığı ölümü" yeniden tadarak ötelere göç etmiştir. Tarih 1227 olabilir.
Mezarı üzerine küçük bir türbe yapılmış ve iki asır sonra gelen büyük cihangir Timur tarafından bugünkü türbe ve dergah yaptırılmıştır. Türbesi yüzyıllardan beri ziyaret yeridir. Bu yüzden Ulu Türkistan'da Türkistan şehrine İkinci Mekke denilir.

Yolundan yürüyenler

Ahmet Yesevi'nin yolu sağlığında ve göçmesinden sonra dallanıp budaklanmış; yoldan yeni yolbaşcıları çıkmış; türlü adlarla Türk Dünyasında yaygınlaşmış ve günümüze kadar ulaşmıştır.
Yolun ilk halifesi Arslan Baba'nın oğlu Mansur Ata'dır. Mansur Ata'dan sonra Abdül Melik Ata sonra Tac Hoca sonra Zengi Ata görev yapmışlardır.
İkinci halife Harezmli Sait Ata'dır.
Üçüncü halife Süleyman Hakim Ata, Yesevi yolunun Türkler arasında en tanınmış şeyhi sayılır.
O zaman ki adıyla Rum'da yani Roma coğrafyasında, en tanınmış yol büyükleri Hünkar Hacı Bektaş Veli, Sarı Saltuk, Ahi Evran, Edebali ve sonraki dönemlerde Hacı Bayram ve Akşemsettin'dir.
Türkiye'de Siraçlar arasında yaygın adıyla "Hubyar" ve Anadolu ve Rumeli coğrafyasında adı bilinen ve bilinmeyen çok sayıda horasan ereni, alperen, gazi derviş hep Yesevi yolunun yayıcıları ve uygulayıcıları oldular. Şimdi bize düşen onları araştırmak ve gelecek nesillere tanıtmaktır.
Bu yolda Türkistan şehrinde kurulan "Hoca Ahmet Yesevi Kazak-Türk Uluslararası Üniversite" ciddi çalışmalar içindedir. Bu çalışmalar sonucunda Ahmet Yesevi, hayatı, etkileri ve takipçileri hakkında daha aydınlatıcı bilgilere ulaşacağımızı umuyorum.
Kısa adıyla "Ahmet Yesevi Üniversitesi" Türk Dünyası gençlerini Ahmet Yesevi çizgisinde buluşturmak, kaynaştırmak ve Türk Dünyasını bilim çağına ulaştırmak yolunda yürüyor...

Yolun işleri

Yesevi yolundan yürümek isteyenlerin önce bir işlerinin olması gerekir. Ahmet Yesevi onca işi arasında "kaşık ve kepçe yapımcısı" idi...

"Sofi olmayıp neylesin evde yapacak işi yok"

İşi olan işini geliştirmeli, kazancını arttırmalı ve halka "aş" verecek kadar varlığı olmalıdır.

"Sofilik iddia eder halka verecek aş'ı yok."

Yani tembelliğin, işe yaramazlığın adına sofilik denilemez. Sofi yani derviş, yani tasavvuf yolcusu, eğer Yesevi'lik davasında ise önce işini oluşturacak ve halka "aş" verecek duruma gelecektir.
Hikmetlerde çokça geçen "dünyadan kesilmek" dünya nimetlerine tapmaktan uzak olmak demektir. Gerçek müslüman dünyayı başının üstüne koymaz, ayağının altına alır. Kalbinde Allah vardır, elinde ise işi...
İşi olmalıdır ki; halka aş verebilsin. Yani en yakınlaştırıcı ibadet olan "garip, yetim ve yoksullara" yardım edebilsin. Yesevi yolcusu "alan el" değil "veren el"dir. Bunun için de "olan el" olmalıdır.
Yesevi yolcusu "Allah aşkı"na isteklidir; ihlası arar; emeği ile geçinir; başka inançlara hoşgörülüdür ve bilim arayıcısıdır. Bilim yolunda gerçeği arar.
Halka gösteriş yapmadan namaz ve oruç temel ibadetlerdir. En çok sabah namazı üzerinde durulur.

"Ne hoş tatlı seher vakti olanda
Baldan tatlı Hû adı seher vakti olanda."

"Gerçek gönülle namaz kıl ki Allah bilsin."

Yesevi yolunda zikir vardır. Zikir Allah'ı anmak demektir.
"Lailahe illallah" denilir... "Allah" denilir. "Hu" yani "O" denilir. "Entel hadi Entel Hak" denilir.
Zikredenlere Allah vaat etti:
"Zikredin ki sizi zikredeyim" dedi.
Zikir sessiz de olur, sesli de... Erre zikri de vardır. Bıçkı zikri de denilir.

"Allah'ın adını söyler kullar anlam ile
Anlamsıza asla kullar salmaz olur
Allah diyen âşık kullar devamlı
Hakk'ı anmaktan zerre gafil olmazlar."

Yesevi yolunda zikrin anlamı bilinecektir. Yani ibadet eden kişi ne dediğini bilecek, anlam zihninde canlanacak ve böylece yarar doğacaktır.
Sohbet yolun esaslarındandır. Bilenler ve olgunlar söyleyecek, kalanlar dinleyecektir. Sohbet, adabıyla yürüyecektir.

"Erenler cemal görür
Dervişler sohbetinde
Erenler meclisinde
Nur yağar sohbetinde.

Ne dilese o olur
Dervişler sohbetinde
Her bir sır açık olur
Dervişler sohbetinde

Resule vahiy geldi
Baştan tacını aldı
Kalktı hizmet eyledi
Dervişler sohbetinde."

Yesevi yolunda "candan geçip" sema vurmak vardır. Sema, sima, samah, raks aynı eylemin değişik adlarıdır.

"Şıbli gibi sema vurup candan geçtim."

"Melekler toplanıp bir gün sohbet kurdu
Raks ve sema vurmak için yürüdü
Miraç üste Hak Mustafa bunu gördü
Şimdi ben de raks ve sema edesim gelir."

Ancak sema dünya için olmamalı. Yani gösteriş için, yani dünyalık için.

Dünya tepmeden raks ve sema yapan cahil
Hak yâdını bir an demez yürür gafil
Dervişim der gönlü dünyalıktadır
Dünya için raks ve sema vurur dostlar.

Kendinden geçmeden raks ve sema yapmak hata.

Sema ve raks da eğer kendinden geçip Hakk'a erişme yoksa, anlamı yok. Her işte olduğu gibi bu işlerde de "ihlas" gerek, yani içtenlik.
Yesevi yolunda yalnız da toplu da zikir yapılır. Meclis kurulur, halka oluşur...

Cemalini isteseniz ey zikredenler
Candan geçilip halka içinde görün dostlar.

Halka varsa, meclis varsa, zikir, sema ve raks varsa "çeng ve rebab" olmaz mı? Ham ervah ne der bilemem. Ama vardır. "İşler niyetlere göredir."

Ruhlarının gıdasıdır çeng ve rebab
Ahı çıksa yedi iklimi viran kılar.

Çeng ve rebab o dönemin ve o iklimin sazları. Kopuz da olur, saz da, bağlama da... Medine kadınları Yüce Muhammed'i teflerle, şarkılarla karşılamıştı. Ne de hoş karşılamışlardı...
Kimse aldanmasın... Yesevi yolunda mücahade de var, riyazet de... Eğer gerçeklere erişmek, kapıları açmak, ötelere ulaşmak isteniliyorsa...
Mücahade çetindir, riyazet de...
Yesevi yolu bir iklim sağlar ve bu iklimden herkes nasibince yararlanır. İsteyen, dayanıklı olan, mektebde kalır, öğretmen olur. İsteyen dersini alır, açılır gider, isteyen nasibindeki aza razı olur, yolundan yürür.
Herkese istediğince ve nasibince...

_________________
"Bismillah dep beyan eyley hikmet aytıp
Taliblerge dürr ü gevher saçdım mena..."


Hazret-i Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî [ Qaddesallahu Teala Sırrahul-Azîz ]


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 3 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye