Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Kehf suresi ve dini cemaatler
MesajGönderilme zamanı: 21.09.10, 13:36 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 19.08.10, 04:41
Mesajlar: 69
Kehf suresi ve dini cemaatler

Turan Kışlakçı

turankislakci@timeturk.com

İslam dünyasındaki dini cemaatler yeni ufuklar peşinde. Geçmişte yaşadıkları birçok sorunu tekrar yaşamak istemiyorlar. Bunun için yeni yöntem arayışındalar.

İslami hareketlerin, cemaatlerin ve tarikatların, 60’lı yıllardan sonra takip ettiği yöntemlerin üzerinde anarşist, faşist, solcu, sağcı, masonik, liberal ve milliyetçi söylemlerin ciddi etkisi oldu. Özellikle de bu fikir akımlarından dönüş yapıp dini hareketlerin veya cemaatlerin başına geçmiş şahıslar, önceki metotlarına dini kılıf giydirip dindar insanları yönlendirdiler.

Bundan dolayı dini cemaatlerin İslam’a hizmetleri farklılaştı ve hatta bununla kalmayıp metotlar üzerinden birbirlerini çok ağır eleştirdikleri gibi aşırı gidip birbirini tekfir edenler bile oldu. Bu sonucun çıkması tabiiydi elbette. Çünkü 60’lı yıllardan sonra dini hareketlere öncülük edenlerin çoğu ya edebiyatçı, ya düşünür veya siyasetçi idi.

Bugün dini cemaatleri inceleyen biri rahatlıkla birçoğunun üzerinde solcu ve sağcı çizginin tesirini görecek çok azında da liberal, masonik ve anarşist düşüncenin etkisini… Ancak bazı dini cemaatler, geçmiş iki asırda dünyayı etkisi altına alan sol, sağ ve liberal düşüncesinin tesirinde olmadıklarını ortaya koymak için bazı İslami kavramların arkasına saklandı. Onun için geçmiş 40 yılda “Medine’de mi yaşıyoruz?” yoksa “Mekke’de mi? veya “Daru’l Harp” ya da “Daru’l İslam”da mı yaşıyoruz tartışmalarına tanık olduk.

Şimdi gelinen noktada dini cemaatlerin bir arayış içinde oldukları çok bariz bir şekilde görülmekte. Geçmişte içine gark olunmuş sorunlarla bir daha boğuşmak istemiyorlar. İşte, bundan dolayı son 10-15 yıldır bir durağanlık yaşanıyor. Bir merhale kat edilemiyor. Fakat bu fetret döneminde bir çıkış yolu bulunamadığından ve onun için gayret edilmediğinden ya savrulmalar yaşanıyor ya bölünmeler ya da birbirini küçük konularda dahi olsa taklitler. Örneğin biri eğitimin bir kanadına el atıyorsa diğerleri de aynı şeyi yapıyor. Tabii ki bu onların eğitimde başarılı olduğunu göstermiyor. Sadece çıkış yolundaki kötü taklitlerden öte bir şey değil…

Fakat dini cemaatler gerçekten yeni bir yol ve yöntem arıyorlar ise önce işe kendi bünyelerinde Arapça’yı ve dini ilimleri çok iyi bilen insanlar bulundurmayla başlamaları gerekiyor. Bilinmelidir ki, Arapça, Arapların dili değildir. Arapça, İslam’ın ve Müslümanların ortak lisanıdır. Eğer bu dini çok iyi bilmek istiyorsanız ve Müslümanlara yön vermek istiyorsanız Arapça bilmeniz zorunludur, zorunludur hatta farzı ayındır. Lütfen yanlış anlamayın Arapça bilmeyen dini anlayamaz, anlatamaz veya yaşayamaz demiyorum. Bilakis Müslümanlara yön vermek istiyorsanız Kur’an’ın dili olan Arapça’yı çok çok iyi bilmeniz gerekiyor. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır; “Biz Kur'an-ı Arapça olarak indirdik, umulur ki, siz onu anlarsınız.” (Yusuf Suresi / 2)

“Biz bu (ilahi kelamı) işte böyle Arap dilinde, bir hüküm ve hikmet (kaynağı) olarak indirdik. Ve gerçek şu ki, eğer sana (vahyi) bilgi geldikten sonra kalkıp insanların gelgeç isteklerine uyarsan, (bil ki) Allah'a karşı ne bir koruyucu ne de bir yardımcı bulabilirsin!” (Ra’d / 37)

Burada şu notu da düşmeden geçemeyeceğim, gelenekci olduğunu ileri süren ve sadece kendi mezhebini anlamak için Arapça öğrenen ve metin çalışması yapanları da bu ümmete liderlik yapacaklarına asla ihtimal vermiyorum.

Sözü uzatmadan özetle; metot ve yöntem konusunda büyük bir arayış içerisinde olan dini cemaatlerle bazı kanaatlerimi paylaşmak istiyorum. Metot ve yöntem üzerinde epeydir çalışıyorum. 20. asırda ve geçmiş âlimlerimizin bu konuda çok güzel çalışmaları var, lakin fazla açıklayıcı değil. Ancak Kur’an ve sünnet başta olmak üzere ulemanın eserlerinde de ittifak edilen konu şu; Başarıya değil, istikamet üzere olup olmamaya odaklanma…

Yine şunu açıkça ifade etmek isterim, kesinlikle tek bir metot olmalı farklı yöntemler olmamalı demek istemiyorum. Genel bir çatının olması gerektiğini savunuyorum. Farklı yapılar ve cemaatler elbette olacak. Çünkü bu bir sünnetullah…

Peki, bu genel çatı ya da şemsiye nasıl olmalı? Buna Kehf suresinin bir bütün olarak ele alındığında bir işaretin olduğunu düşünüyorum. Eğer bu surenin üzerinde ciddi manada düşünülse muhtelif durumlarda Müslümanların nasıl bir yol izlemeleri gerektiği genel hatlarıyla belirtiliyor. Hatta ifrat ve tefrite düşülmeden izlenilmesi gereken çatı veya şemsiye yöntemlere değiniler var.

Dikkat ederseniz Kehf suresinde 4 kıssa geçmektedir; Ashabı Kehf kıssası, Bahçe Sahipleri kıssası, Musa ve Hızır kıssası ve son olarak Zülkarneyn kıssası. İyi tetkik edildiğinde her kıssanın ayrı bir metoda işaret etmekte olduğu görülecek ve bu kıssalar arasındaki ayetlerin de o merhalelerde düşülebilecek hatalara işaret ve çözümler sunduğu ortaya konulacaktır.

Şimdi isterseniz birinci kıssayı inceleyelim. Birinci kıssada yani “Ashabı Kehf” kıssasında iman eden bir grup gencin karşısında zalim, zorba, diktatör, dini özgürlüklere karşı tahammülsüz ve hukuk tanımayan bir güç var. Kur’an’ın burada gençlere işaret etmesinin bir hikmeti de bulunuyor. O da hangi düşünce, din ve felsefe olursa olsun yeni ortaya çıktığında ya da ilk olarak taraftar bulmaya çalıştığında genelde saf ve temiz bir fıtrata sahip olan gençleri etkiler. Tarihe bakın bunu çok rahatlıkla göreceksiniz. İşte Sokrat’ın genç talebeleri ve peygamberlere ilk iman edenler…

Kur’an-ı Kerim bu kıssada Müslümanlara sayı olarak az olduğunuzda veya küçük bir grup olduğunuzda, bir zalim ve zorba karşısında ne tür bir yol izlememiz gerektiğini açıklıyor. Yüce Allah bu durumda Mü’minlerden izlemeleri gereken yolu şöyle açıklıyor; "ve li yetelattaf ve lâ yuş'ırenne bi-kum ehaden" «Nâzik davranın (gizli hareket edin) ki kimse sizi sezmesin.» (Kehf / 19) Yani sayıca az olduğunuzda veya karşısızdaki diktatör güç olarak sizden daha kuvvetli olduğunda kahramanlık yapmanız istenmiyor. Allah’ın dinine insanları gizli bir şekilde davet edeceksiniz. Tıpkı Hz. Peygamberin Mekke’nin ilk dönemlerinde Müslümanları davet ettiği gibi. Müslümanlar gizlice Daru’l Erkam’da bir araya geliyorlardı. Eğer, farklı bir yöntem izlenirse çok kötü sonuçlar doğurabilir. İşte, Kur’an buna da işaret ediyor; "Onlar sizi farkederlerse sizi taşlayarak öldürürler veya sizi zorla kendi dinlerine döndürürler ki bu durumda asla başarıya ulaşamazsınız." (Kehf / 20)

O zaman geçerli olan yöntem küfür güçlerine karşı koymamak şeklindeydi: “Elinizi çekin (karşı koymayın) ve namazı ikame edin!” (Nisa / 77) İmanı inkâr etmediği için Sümeyye bir mızrak ile vurulmuş ve peşinden kocası Yasir öldürülüp şehid edilmiş, Resulullah ise vadinin uzak bölgesinde onların şehadetine tanık olmuş ve: “Sabredin, sabredin ey Yasir ailesi, varacağınız yer cennettir” demekten başka bir karşılık verememiştir. Sa’d bin Ebi Vakkas karşılık vermek için acele edince de Hz. Peygamber ona: “Biz henüz böyle bir şeyle emrolunmadık” diye buyurdular. Bu dönemde Müslümanlar, Mekke site devletinden öyle eziyetler ve işkenceler görüyorlar ki, Hz. Peygamberin emriyle Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalıyorlar.

Dünyanın dört bir yanındaki İslam davetçilerinin ıslah ve değişim projeleri için Kehf suresindeki ilham verici yöntemleri okumaları hak ve batıl taraflarının güç dengesini dikkate almaları gerekmektedir. Bu durum aşağıdaki ayeti de açıklıyor: “İman etmeyenlere söyle: Yapabileceğiniz şeyleri yapın, kuşkusuz biz de yapacağız. Sonucunu da bekleyiniz, muhakkak biz de beklemekteyiz. Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır. Bütün işler de ona döndürülür. Ona dayanıp güvenin, Muhakkak ki Rabbin onların yapmakta olduklarından gafil değildir.” (Hud 121-123) Nitekim Hak ve batıl tarafları arasındaki en büyük çekişme burada Hud suresinde geçmektedir.

Şimdi bu öğütlere uymayan ve geçmiş yıllarda birçok Müslüman’ın ölümüne sebep olan grupları göz önüne getirin. Mısır, Libya, Cezayir, Fas ve diğer Müslüman ülkelerde bazı dini cemaatler grup olarak az olmalarına karşı diktatör ve zalimlere karşı şiddet yolunu seçtiler. Ancak bu hem cemaatlere büyük zarar verdi hem de nice gencin hayatının sonu oldu. Birçok kişi şehid olurken, birçoğu da yıllarca hapislerde ömür tüketti. Bugünlerde bu ülkelerdeki dini cemaatlerin birçoğu, geçmişte yaşadıkları hataların farkına vardı ve bu konuda kitaplar neşredip, yaptıkları yanlışları itiraf ettiler.

Yine burada şunu belirtmeden geçemeyeceğim, bu dini cemaatlerin şiddete bulaşmasında devletlerin de rolü çok büyük. Çünkü zalim ve zorba yönetimler kandan ve şiddetten beslenirler. Bu tür gizli oluşumların farkına vardıkları anda ya ezerler veya kullanma yoluna giderler. Kullanma esnasında da bu cemaatlere güçlü oldukları imajını pompalarlar ve “devlet içinde devletsiniz, istediğinizi yapın” imkânı tanırlar. Sonra;’yarama işlemi’ bittikten sonra onları bir fiskeyle silerler ve dağıtırlar… Keşke Mısır ve Libya’daki gibi diğer dini gruplarda devlet içinde devletiz oyunuyla nasıl silahlandırıldıkları ve hatta bazılarının nasıl dine hizmet adıyla eroin ticaretine bulaştıklarını itiraf etseler…

Fakat Müslümanlar azınlık veya küçük bir grup da olsalar adil bir yönetici ya da dinlerini yaşabildikleri (Habeşistan ve Necaşi örneği gibi) bir ortam bulduklarında orada dinlerini ifşa etmekte çekinmemişlerdir. Yine dikkat edilirse ilk mü’minler davete başladıklarında güzel ahlâkları ve yaşantılarıyla örnek olmayı öncelemişlerdir.

Burada ister istemez şöyle bir soru akla gelecektir. Peki, Müslümanlar bugün bu “gizlilik” metodunu izleyebilir mi? Müslüman âlimlerin birçoğu İslam’ın bugün yeryüzüne intişar etmesinden dolayı, kitle iletişim araçlarının yaygınlığından ve geniş istihbarat ağlarından dolayı bu yöntemin uygulanmasını doğru bulmamaktadır. Çünkü böyle bir yöntemin bugün takibi halinde çok kötü neticeler doğuracağını ve istihbaratların kullanımına müsait hale gelebileceğini ifade etmektedirler. Son 40 yılda şiddete bulaşmış birçok dini grubun bugün istihbaratlar tarafından kullanıldığı ayan beyan ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı tekrar gizlilik metoduna yönelmenin Müslümanlara zarardan başka bir şey getirmeyecektir. Lâkin bu yöntemi hâlâ takip etmekte ısrar eden bazı küçük dini gruplar yıllar geçmesine rağmen ne Medinelerini bulabilmişler ne de Habeşistanlarını. Bu grupların üyeleri ya yıllarca zindanlarda yatmış veya yatıyor, ya şiddete bulaşmış veya İslam’ın değil gruplarının başarısı için uygun olmayan yollara başvurmuşlardır; insan öldürmek, banka soymak, hırsızlık yapmak, silah ve eroin ticaretine bulaşmak gibi…

Diğer üç kıssayı da İnşaallah bir sonraki yazımda irdeleyeceğim…


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Kehf suresi ve dini cemaatler
MesajGönderilme zamanı: 21.09.10, 13:41 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 19.08.10, 04:41
Mesajlar: 69
Kehf Sûresi ve Dini Cemaatler (2)

Turan Kışlakçı

turankislakci@timeturk.com

Kehf sûresindeki yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz…

Dikkat ederseniz üzerinde hasbihâl ettiğimiz sûrenin ismi: Kehf’tir. Arap dilinde “Kehf”, dağlardaki oyuk yani mağaradır. Yüce Allah birçok dağda bu tür mağaralar yaratmıştır ki insanlar bu mağaralar üzerinde düşünsün. Onun için bu sûre üzerinde çok durulmayı hakkediyor.

Mağaranın dışında olduğun halde mağaranın içinde ne olduğunu bilebilir misin? Elbetteki hayır. Bilebilmen için içini görmen ve bir miktar araştırma yapman gerekir. Biz. Biliyoruz ki Yüce Allah, bu sûrede manevi birçok mağaradan sözetmektedir. Yani bizler için kapalı olan birçok hakikati haber vermektedir. Kâinat ve kâinattaki birçok olaya dair hakikatler.

Bu durum hayattaki birçok şey için geçerlidir. Hayatın tamamı gerçekleri gizleyen mağaralardır. Kimi, senin iyiliğini istediğini söylemektedir ama içinden senin için hep kötülük istemektedir. Kimi, sana zarar vermek için çalışır ama, senin yararın için çalıştığını yeminler ederek söyler vs…

Yüce Allah, bizler için kapalı olan bazı hakikatleri bu sûrede bize haber vermek istiyor. İnsan aklı yalnız başına bu hakikatlere ulaşmayabilir. Ayrıca eşyayı zahirleriyle değerlendirmememiz gerektiğini bize haber veriyor. Bize kötülük gibi görünen bir şey hakikatte iyilik olabilir veya iyilik gibi görünen bir şey kötülük olabilir.

HAYAT MAĞARALARI

Kur’an-ı Kerim’in anlamlarından sözederken, çoğu zaman okuduğumuz ayetlerin taşıdıkları ince anlamlar üzerinde durmadan okuduğumuzu hatırlatmak isteriz. Oysa Yüce Allah, Kur’an üzerinde düşünmemizi emretmektedir. Kur’an-ı çokça okuma, üzerinde düşünüp taşınma, anlamını kavrama, onunla beraber yaşama ve ona çağırmayı öğretir. Çünkü Kur’an’ın bu şekilde okunması ve anlaşılması kalplerin, ruh ve bedenlerin hayatıdır. Rabbinin kitabından sana vahyedilenleri oku!”

Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim’deki öyküleri çok önemsemeliyiz. Öykülerin gerçek boyutlarına bakmak, kimi işaret, anlam, örnek ve sahnelerinin çağdaş hayatımızla çakıştığına işaret etmek, canlı bir gerçek olarak yaşadığımız hayat boyutunun o öykülerden alınacak derslere ve anlamlara uygun olduğunu belirtmeliyiz. Çağımızda davetçi ve reformcuların/ıslahatçıların en çok muhtaç olduğu şeyler olduğu için bu öykülerden çıkarılacak iman, davet, cihad ve ilahi sosyal yasa ile ilgili dersler üzerinde yoğunlaşmalıyız.

Yüce Allah bu misalleri bize, hayatın birtakım mağaraları bulunduğunu, bu mağaraların hakikatleri bizden gizlediklerini, insanın, eşyanın zahiriyle aldanmaması gerektiğini, bizden gizlenmiş bir takım hakikatlerin bulunduğunu, bir kader olarak başımıza gelen olaylarda bizim bir seçimimizin olmadığını ve bunun da bir hikmetinin olduğunu, hikmetin her zaman zahirde olmadığını açıklamak için zikretmektedir. Bu nedenle başımıza gelen kader konusunda kendi bilgimizle hüküm vermemeli, şer olarak gördüğümüz bir şeyin vukuunda tepki göstermemeli ve iyilik olarak bildiğimiz bir şeyle karşılaştığımızda da aşırı sevinerek kendimizden geçmemeliyiz. Bilen, Yüce Allah’tır. Sevmediğimiz bir şey bizim yararımıza, sevdiğimiz bir şey de sonradan zararımıza olabilir. Keşke olmayaydı deriz. Bu, bir hikmettir. Yüce Allah, hayat katlanabilir olsun diye onu bize açıklamamaktadır. Yüce Allah’ın kaderine rıza gösterir ve ona inanırız. Yüce Allah’ın bize takdir ettiği, bizim için daha hayırlıdır. Zaten bu konuda bizin bir etkiliğimiz de yoktur.

Şimdi, bir önceki yazımızda yeni bir metoda ihtiyacı olan Müslümanların içine garkoldukları fetret döneminden kurtulmaları için Kehf suresindeki öykülerden hareketle sunduğumuz çözümlere devam ediyoruz. Kehf suresindeki 4 kıssanın her birinin ayrı bir yönteme işaret ettiğini belirtmiş ve Ashabı Kehf kıssası üzerinde durmuştuk. Bu yazımızda da Bahçe Sahipleri, Musa-Salih kul (Hızır) ve Zülkarneyn kıssalarındaki metoda değineceğiz…

MAL-MÜLKLE İMTİHAN VE MUHAVERE

Kehf sûresindeki ikinci kıssada yani Bahçe Sahipleri kıssasında Yüce Allah, Mü’minlerin artık çoğalmaya ve zenginleşmeye başladığına imada bulunarak bu merhalede nelere dikkat etmeleri gerektiği bildiriyor. Kıssada iki arkadaş vardır. Ancak biri imanı diğeri de küfrü seçmiştir. Mümin arkadaş ile kâfir arkadaş arasında bir tartışma yaşanıyordu. Kafir olan: “Malımın ve mülkümün sonsuza kadar yok olacağını hiç sanmıyorum. Kıyametin kopacağını da hiç düşünmüyorum. Ve şayet rabbime döndürülsem bile bundan daha iyisini mi bulacağım.” diyerek Allah’ı, onun bahçesini yok edebilecek kudretini, kıyametin kopacağını ve insanların dirileceğini inkâr ediyordu.

Bu öykü hayata ve mala farklı iki bakışı sunmaktadır. Biri, dünya malından fazla bir şeye sahip olmadığı halde iman ve İslam bakış açısını yitirmeden dünya malına dikkatle bakan ve onu doğru bir şekilde ölçüp değerlendiren mümin bir adamın bakışıdır. Diğeri de, sahip olduğu fazla mal-mülkten dolayı haktan sapanın bakış açısıdır. Arkadaşıyla konuşup tartışarak, kasılıp böbürlenerek “Benim malım da, adamlarım da seninkinden fazladır” demiştir. Çünkü üstünlük ve erdemin mal ve eşya ile olduğunu, malı ve çevresi sebebiyle insanların yanında daha saygın olduğunu, onların gözünde taraftarlarının daha çok ve makamının daha üstün bulunduğunu sanmıştır.

Dünyanın tümü geçicidir. İçindeki mal, eşya ve çocuklar onun süsüdür. Kâfir adamın bahçesinin yok olduğu gibi hemen yok olan bir süs! Kalıcı olan şeyler ise, salih amellerdir. Gerçeği gören mümin adamın gördüğü gibi, kalıcı olan salih ameller Allah (cc)’ın yanında emel ve mükâfat bakımından daha iyidir.

Yüce Allah mü’minlerin böyle bir durumla karşılaşmaları halinde nasıl bir yol izlemeleri gerektiğini ortaya koyuyor. Bu merhalede mü’minler imanlarını gizlemiyor hatta izhar ettikleri halde küfrü tercih edenler onların nasihatlerine kulak vermiyor. Müslümanlar da bu merhalede mal-mülk tanışıyorlar ve büyük bir imtihanın eşiğindedirler. Peki, Müslümanlar bu merhalede Ashab-ı Kehf gibi Allah’tan başkasına tapanlardan uzaklaşacaklar mı? Yoksa küfrüne karşı onu öldürecek ya da tedhiş mi edecek? Yahut da onunla tartışarak onu ikna etme yolunu mu seçecek?

Kur’an bu merhalede sayıca çoğalmaya başlayan ve artık mal-mülk sahibi olan Mü’minlere davetlerini yoğunlaştırmaları tavsiyesinde bulunuyor. Kazanmaları ile birlikte hayır ve hasenatlarını artırmalarını ve insanlarla tartışarak ikna etmelerini salık veriyor. Dostlar, akrabalar, komşular, ortaklar, iş arkadaşları ile çarşıda pazarda, yolda ve başka yerlerde diyalog (muhavere) ile muhatap olmalı ve ikna yöntemi kullanılmalıdır. Bu aşamada bundan başka bir yöntem geçerli değildir. Ancak kâfir olan Mü’minlerin çoğalmasına ve mal-mülk elde etmelerine rağmen hâlâ daha fazla olan gücüyle öğünmektedir: “Ben malca senden daha ziyâdeyim ve cemaatçe de senden daha kuvvetliyim.” (Kehf / 34)

Buna rağmen Yüce Allah ıslah ve değişim isteyen Müslümanlardan muhavere yolunu izlemelerini önerir. Ayette iki kez “Ve huve yuhâviru-hû” (Kehf / 34, 37) (Onunla tartışıyordu.) ifadesi geçer. “Hivar” sözcüğü Arapçada karşılıklı konuşmak, diyalog, muhavere etmek, karşılıklı cedelleşmek ve tartışmak manalarına gelmektedir.

Bu aşamada mümin kişinin gizlenmek, soyutlanmak, uzaklaşmak, uzlete çekilmek gibi bir seçeneği bulunmamaktadır. Aynı şekilde bu aşamada ıslah ve değişim için kuvvet ve zora başvurması da uygun değildir. Muhavereden (diyalog ve tartışmadan) başka yöntemlerin caiz olmadığı bir aşamadır.

Müslüman fertler ve cemaatler güçlerini ve varlıklarını farklı farklı yöntemlerle muhavere üzerine kurmalıdırlar. İnsanları hakka davet için ikna yolunu seçmelidirler. Bunun için uygun olan her yola başvurmalıdırlar. Burada cemiyet, vakıf, dernek ve müesseselerin kurulumuna; sendikalaşmaya, örgütleşmeye müsaade vardır. Fakat bunların birer araç olduğunu ve Allah’a imandan uzaklaştırmaması gerektiği de vurgulanıyor. Bu durumda şahıslar ya da kurumlar için gizlenmek, soyutlanmak, yer altına çekilmek devlet içinde devlet, iktidar içinde iktidar pozisyonuna girmek caiz değildir. Çünkü o bir devlet değildir. Bilakis yetkilerini kendisinin bir cemaat veya bir topluluk olduğu şeklinde sınırlandırması; diyalog ve tavsiye çerçevesi dışında emri bil maruf ve nehyi ani’l münker’de bulunmaması gerekir. Çünkü diyalog ve tavsiye bu durumlarda tek geçerli yoldur. Aynı şekilde bu diyalogun delilsiz bir şekilde karalama, kötüleme, lanetleme, kamplaşma şeklinde olmaması gerekir. Nitekim ayette Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Rabbinin yoluna hikmet ile ve güzel öğüt ile davet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et / tartış.” (Nahl /125) Yine başka bir ayette Allah Teâlâ Hz. Peygamberin dilinden müşrikleri tartışmaya davet ederek; “Herhalde ya biz, ya da siz mutlak bir hidayet üzerindeyiz veya açık bir sapıklık içindeyiz.” (Sebe / 24) Müşrikler hak üzere olmamalarına rağmen münazara gereği onların düşüncesi yerilmemiştir.

Bu aşamada siret kitaplarında geçen Muhacir Müslümanlar ile Habeş kralı ve ileri gelenlerinin arasını bulan diyalog ortamını iyi incelememiz gerekir. Bu sayede onlar Müslüman olmuş, dinlerini güzelleştirmiş ve Allah onların eliyle birçok kimsenin durumunu düzeltmiştir. Aynı şekilde Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra Hz. Peygamber’in (sa) açtığı ve yeryüzünün krallarına, kabile reislerine ve aşiret önderlerine yönelen diyalog ortamını da incelemeliyiz. Ayrıca Medine Vesikası’nı da çok iyi incelememiz irdelememiz gerekiyor.

Bu merhaledeki Müslümanlar şunları mutlaka yapmalıdırlar; İslam’ın akide ahlâk, şeriat, furuat, muamelat vs. bütün boyutları araştırmalıdırlar. Dinleri çok iyi öğrenmek için çaba sarfetmelidirler. İçinde yaşadıkları toplumu, tarihini, dününü ve bugününü, acılarını, umutlarını ve ilişki kurallarını, güç unsurlarını, zaaflarını, fırsatlarını ve tehditlerini incelemelidirler. Toplumun tüm kesimlerine ulaşabilecekleri araç ve vasıtaları tedkik etmelidirler.

Kur’an bu merhalede Mü’minlerin dünyevileşme tehlikesine karşı da uyarmaktadır. Çünkü mal-mülk sahibi olduktan sonra insanlar davetten ve dinden yavaş yavaş uzaklaşabilir. Bunun için Yüce Allah sayıca çoğalmayı, mal ve mülkü verenin de kendisinin olduğunu belirtir.

Unutmamak gerekir ki, Afrika ve Asya’da İslam’ın yayılmasında Müslüman tacirlerin büyük rolü olmuştur. Müslüman tacirler ve iş adamları güzel ahlâkları ve mallarından infak ederek bu davete icabet ederler. Yine bu aşamada Müslümanlar fakir, yoksul ve muhtaçlara yardım ettikleri gibi eğitimin/ilim müesseselerinin çoğalması için de çaba sarfederler.

İşte Yüce Allah bu merhalede hayatın içine dâhil olmaya başlayan Müslümanlara bu misali zikrediyor ki, hayatta tutarlı yolu edinsinler. Mesela hayır işine mal bağışında bulunur ve onunla Allah’ın rızasını değil de, başkalarının, herhangi bir insanın rızasını yahut şan ve şöhret kazanmayı hedefliyorsan, yahut dünyevi bir menfaat elde etmek için bunu yapıyorsan, bilmelisin ki Allah’ın ortaklara ihtiyacı yoktur. Ama eğer Allah rızası için bunu yapıyorsan, Allah bunu kabul edecektir.

Tıpkı o bahçe sahibi gibi eğer salih amel işlerken maksadınız, başkalarının rızasını kazanmak ise, Allah yaptığımız o iyiliği kabul etmez. Allah’ın ortaklara ihtiyacı yoktur. Ama eğer sadece Allah rızası için bunu yapıyorsanız, Allah bunu en güzel şekilde kabul edecektir. Başkalarına iyilik yapmak da böyledir. Kimi insan vardır, insanların teveccühünü kazanmak ve dünyalık elde etmek için iyilik yapar, kimi de sırf Allah rızası için bunu yapar. Ve sağ eliyle verdiğini sol elinin görmemesini arzu eder. Her ikisi de bizim açımızdan iyilik yapan birer insandır, ama mükâfatları farklıdır.

Yine Kur’an bu öyküde bize, iyilerle beraber olmamızı, onlardan gözümüzü ayırmamamızı ve onlarla beraber olmak için sabretmeye kendimizi alıştırmamızı emreder. “Sabah akşam rablerinin hoşnutluğunu dileyerek ona yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma.” (Kehf /28) İnsanlar, üçüncüsü olmayan iki gruptur. Rablerinin hoşnutluğunu dileyerek sabah akşam ona yalvaran salih kullar grubu. Bir de kalpleri Allah’ı anmaktan gafil olan, heveslerine uyan ve hayatları kaymış zalim ve kâfirler grubu. Kim salih kişilerden ayrılır ve başka yollara saparsa, ister istemez ikinci grupla beraber olur.

Davet etmek, delil göstermek ve duyurmakla, insanlara hakkı açık seçik açıklamak, onu kendilerine göstermek ve benimsemeye çağırmakla yükümlüyüz. Bu şekilde görevimiz yerine gelmiş olur: “Deki, hak rabbinizdendir.” İnsanların diledikleri yolu ve beraber olmak istedikleri grubu seçmeleri gerekir. Biz onlara yolların ayrılış noktasını gösteriyoruz. Onlar kendi iradeleriyle iman veya küfür yolunu seçerler; “Dileyen iman eder, dileyen kâfir olur.”

Başkalarıyla birlikte yaşamak, onlarla görüşmek, öğüt vermek, davet etmek ve uyarmak davetçiler üzerine vaciptir. Uzletten başka alternatif olduğu sürece inanlardan uzaklaşmak ve uzleti seçmek caiz değildir. İnsanlarla birlikte yaşarken davetçinin değişik bir uzlet içinde olması gerekir. Bu da bilinç bazında yaşanan ayrılıktır. Yani insanların batıl şeylerini almaması, kalbini, bilincini ve varlığını Allah ile beraber tutması demektir.

Kâfir adamın kibir, gurur, şımarıklık ve azgınlık mantığını Kur’an bize sunduğu gibi, mümin arkadaşının kâfir arkadaşıyla konuşurken sergilediği hoş, zarif, sevimli ve imanlı mantığını da sunmaktadır. Aldatıcı maddi güçlerden ve yokolacak geçici dünya malından yoksun olan bu mümin adam saflığını ve kesini inancını korumuştur.

Sahip olduğu maddi imkânlarla gururlanan, kibirlenip azgınlaşan, gözü dönüp şımaran arkadaşını görmüş, ama bu duruma aklanmamış, facir arkadaşı karşısında aşağılık, korkaklık, ezilmişlik ve zillet duygusuna kapılmamış, kendisi onun seviyesine düşmemiş, sahip olduğu şeylere kendisi de sahip olmaya can atmamış, meydandan kaçmayı ve rabbini teşbih etmek için bir köşeye çekilmeyi de tercih etmemiştir.

Bu mümin adamın diyalog, tartışma üslup ve mantığı bizlere örnek olmalıdır. Çünkü başkalarıyla nasıl konuşacağımızı, şüphelerini nasıl gidermeğe çalışacağımızı, gözlerinden perdeyi nasıl kaldıracağımızı, anlayış ve bakış açılarını nasıl düzelteceğimizi, sahip oldukları mal, mevki ve makamın kendileriyle konuşmaktan ve onlara doğrulan söylemekten bizleri alıkoymaması gerektiğini öğreniyoruz.

Aynı şekilde aldanıp kendimizi onlarla kıyas etmemeyi, içinde bulundukları durumda olmayı arzu etmemeyi de bize öğretmektedir. Çünkü mümin olduğumuz sürece biz onlardan daha sağlam ve güçlüyüz, daha üstün ve onurluyuz, imanımızla daha zengin ve Allah’a daha yakınız. Onun için Ahiretini kaybetmiş insanlara merhamet göstermeli onlara hakikati göstermek için çabalamalıyız.

MUSA-HIZIR VE BİRLİKTE HAREKET ETME ŞUURU

Üçüncü kıssa olan Musa ve Hızır kıssasında da Allah’u Teâlâ bir sonraki merhaleye geçmek üzere olan Müslümanları, grupları ve cemaatleri birbirlerini anlamaya ve ortak hareket etmeye davet eder. Musa ve Hızır iki denizdir. İki denizin artık birleşme zamanı gelmiştir. Yani yöntem şudur; Bütün davet gruplarının, İslami cemaatlerin, ıslah ve değişim kurumlarının ve hayır hareketlerin buluşması ve diyaloga girmesi. Bu olay iki denizin ya da denizlerin buluşması olarak nitelendirilmiştir.

Bu buluşmada grupların, cemaatlerin kurumların, cemiyetlerin, hareketlerin, mezhep ve akımların kendi varlıklarını tek bir varlık içinde eriterek tek bir cemiyet haline gelmesi beklenmemelidir. Çünkü bu durum ilahi takdire aykırıdır: “Sürekli ihtilaf edip duracaklardır. Ancak Rabbinin rahmet ettiği kimseler hariç. Sizi bunun için yaratmıştır.” (Hud / 118-119) İnsanın varoluşuna da aykırıdır: “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda âlemler için ayetler vardır.” (Rum / 22) Her kim bunu gerçekleştirmeye çalışırsa bu imkânsız bir şeydir. Eğer mümkün olsaydı Hz. Musa (as) ile Hızır her konuda ittifak ederlerdi. Fakat onlar sevgi ve özveri üzerinde ayrıldılar. İlkeleri de: Allah için birbirini sevmek, O’nda birleşmek ve O’nda ayrılmak idi…

Evet, kıssa Hızır’ın şu sözüyle bitiyor: “İşte bu, benimle senin ayrılığımızdır.” (Kehf 78) Ancak ayrılmadan önce gerekli açıklamaları yapmıştır: “Sana sabredemediğin şeylerin tevilini haber vereceğim.” (Kehf 78) Musa (as)’a ve bize sebepleri, illetleri ve şaşırtıcı olayların arka planını açıklamıştır. Bu bizzat İslami akımlar ve hareketler arasındaki uygulamaların, tutum ve kararların, yol ve yöntemlerin gerekçesini ve her birinin neden farklı bir yöntem uyguladığını açıklayan bir diyalog olması gerektiğini göstermektedir. Ta ki bu nehirler denizlerin birleştiği yere ulaşsın, İslam’ın ve Müslümanların hâkimiyetine; Aziz ve Gaffar olan Allah’ın rahmetine vesile olsun diye…

Şan ve şerefin, güç ve iktidarın “denizlerin birleşmesi” merhalesi olmadan gerçekleşemeyeceği kanaatindeyim. Cemaatler ve akımlar çok sayıda taraftar ve yandaş sahibi olsa, geniş halk kesimlerine dayansa bile… Çünkü bu, iktidardan önce gerekli olan bir aşamadır. Hz. Musa (as) ve Hızır kıssasının eğitim aralıkları olmaksızın doğrudan anlatımı bunun için değil midir? Hâlbuki bu eğitim aralıkları daha önceki Ashabı Kehf ve İki Arkadaş kıssasında geçmişti. Ayetlerdeki bu kıssalar arası eğitim aralıklarının, mağara sonrası diyalog merhalesi ve ona hazırlık için üç açıdan vurgulandığı görülmektedir: “Rabbinden sana vahyedileni oku!” (Kehf 27) “Rablerine dua edenlerle birlikte nefsini tut!” (Kehf 28) “Ve de ki; Hak Rabbinizdendir.” (Kehf 29) Bunlar ilmi ve anlayışı, Allah için sevmeyi, cemaat içi sorumluluğu, Allah’a davet ile hareket etmeyi kastetmektedir. Bunları şu kelimeler ile özetlemek mümkündür: İlim, eğitim, davet...

İki arkadaş kıssası ile Hz. Musa (as.) ve Hızır kıssası arasında birincisinden ikincisine yani diyalogdan hâkimiyete hazırlayan ara ayetler mevcuttur. İktidar ve egemenliğin doğal bir sonucu olan dünya hayatının ziynetine ve süsüne aldanmamaları, şeytanın şaşırtmalarına karşı uyanık olmaları, saptırıcıların kucağına düşmemeleri ve Hâkim olan Allah’ın anılmasından gafil olmamaları uyarısında bulunmaktadır. Ülkeleri zulümlerinden dolayı topyekûn helak ettiği için Celal sahibi Allah’tan çekinmeleridir. Ancak bunun tersine olarak Hz. Musa ve Hızır kıssası ile Zülkarneyn kıssası arasında bir fasıla olmadığı ve birincisinden ikincisine direkt geçildiğini görmekteyiz. Çünkü hayır sahipleri ve Müslüman cemaatlerin; iktidarın o merhalenin zorunlu bir sonucu olduğunu ve ancak “denizlerin birleşmesinde” doğrudan hâkim olabileceklerini gerçek olarak anlamaları içindir.

Ayrıca Müslümanların bu merhalede başarısız olmaları, birbirlerini aşağılamaları, bir grubun kendini üstün görmesi veya fitneye düşmeleri halinde tekrar birinci merhaleye düşme korkusu da vardır. Bunun için Müslümanlar, birbirlerine sahip çıkmalı, hak ve hukuka riayet etmeli, kimsenin malını gaspetmemeli ve ilim de kibir göstermemelidirler.

Yüce Allah Musa ve Hızır kıssasıyla bize şunu da öğretmektedir; Dünyevî ölçülerle hüküm vermeyin, ilim benim katımdadır. Önümüzdeki zahir ile hükmetmeyin. Olanlardan canınızın sıkıldığını, sabredemediğiniz biliyorum. Biliyorum ki salih ve iyi insanların şerle karşılaştıklarını ve kötü kimselerin de hayırla karşılaştıklarını gördüğünüzde hayret ediyorsunuz. Ancak ölçü bu değildir. Çünkü sizin gördüğünüz sadece işin zahiridir. Benim katımda olan ise hakikattir. Gördüğünüz zahir, bazen hakikatin tamamen aksidir. Bazen şer olarak zannettiğiniz şey hakikatte hayırdır. Bazen de hayır olduğunu sandığınız şey, hakikatte şerdir. “Bakarsınız, hayır zannettiğiniz şeyler hakkınızda şer, şer zannettiğiniz şeyler de hayır olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.” (Bakara / 216)

İKTİDAR VE ZÜLKARNEYN

Surenin sonundaki Zülkarneyn kıssası da davetçilerin ve davetin nihai amacının yeryüzünde hâkim olmak olduğunu göstermektedir. Fakat Yüce Allah, Mü’minlere sabırlarının, dualarının, ibadetlerinin ve kardeşliklerinden dolayı iktidarı armağan etmiştir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar sahibi kıldık, ona her şeyden bir yol (sebep) verdik.” (Kehf / 84)

İktidar olduktan sonra da, Allah’ın yolundan ayrılmaz yolsuzluklara ve istibdada karşı çıkar, yoksullara, muhtaçlara ve mazlum milletlere yardım etmek için çaba sarfeder. Böylece adaleti ve onu sağlayan şu açık hedefi gerçekleştirmek istemiştir: “Kim haksızlık ederse muhakkak ona azap edeceğiz; Sonra Rabbine geri döndürülecek, O da onu görülmemiş bir azapla cezalandırır. Ama her kim de iman edip iyi bir iş yaparsa, buna da en güzel mükâfat vardır. Biz ona dünyada kolaylık gösterir zor işlere koşmayız.” (Kehf / 87-88) Bu ıslah ve değişim için en üst merhaledir. İmkânlar en üst seviyededir. İktidar gücü yasama ve yargı ile adaleti sağlar, iyi ve salih olanları mükâfatlandırır.

Allah (cc) iktidardaki Mü’minlerin önlerini açar ve onlara adaleti yeryüzüne yaymaları için sebepler yaratır. “Onun ihtiyaç duyduğu her konuda sebep ve vasıtalar ihsan ettik. O da batıya doğru bir yol tuttu.” (Kehf / 84) Burada salih hükümdar için bir örnek portre görülmektedir. Daha sonraki ayetlerde de “summe etbea sebeben / Sonra bir yol tuttu” (Kehf 89 ve Kehf 92) yani bu devasa gücü, imkân ve yolları kullanarak doğuda ve batıda ve ikisinin arasında insanlara karışmış; nehir yataklarına, denizlere, hendeklere ve vadilere girmiştir.

Yecüc ile Mecüc’ün zulmünden şikâyet edildiğinde buna gizlenme ve soyutlanma yöntemi ile ya da diyalog ve tartışma ile karşılık verilmemiştir. Bilakis burada geçerli olan yöntem: “Bana kuvvet ile yardım edin” (Kehf 95) şeklindedir. Bu kuvvet bilgi kuvvetini ve maddi kuvveti temsil eder. Karar alma ve uygulama, bina ve inşa kuvvetidir. Üretim ve sanayi, koruma ve kollama, infak ve yardım, iyilik yapma, başkasına faydalı olma ve kötülüğü engelleme kuvvetidir. Zulmü, demir kütleleri, silah çeşitleri ile karşılayabilme gücüdür. Çünkü burada artık terk edildiğinde marufu (iyiliğin) emredecek ve işlendiğinde münkeri (kötülüğü) engelleyecek bir devlet ve iktidar gücü mevcuttur. Bu güç dinlerine, dillerine ve renklerine bakılmaksızın tüm insanlar arasında adaleti yayacaktır. Çünkü hepsi de insandır, insanlık şeref ve onuruna sahiptir.

Bu, Hz. Peygamber’in (sa) hicret ettikten ve devlet inşa ettikten sonra bizzat uyguladığı şeydir. Yeni dünya düzenindeki bir Müslüman ülkenin zayıf bir cemaat gibi davranması şeklinde davranmamıştır.

SUREDEKİ DİĞER UYARILAR

Bu dört kıssadaki dışında surede ara uyarıları da vardır ki; bunların sayısı çok olmasına rağmen biz burada aklımızda kalanları zikrediyoruz;

- Surenin ilk ayetinde olduğu gibi Müslümanlar kendilerine kitabı indiren yüce Allah’a hayatlarının her merhalesinde hamd etmeyi unutmamaları gerekiyor.
- Acıların büyüklüğüne rağmen umutların diri tutulması gerekiyor. Bunun için sıkıntılardan ve problemlerden çok umutlandırıcı olaylardan bahsedilmesi gerekiyor. Yine ilk ayetlerde olduğu gibi cennet ile müjdeleyip sonra cehennem ile korkutmak gerekiyor.
- “Bunun üzerin biz de onların kulaklarına nice yıllar perde koyduk.” (Kehf / 11) Yüce Allah bu ayette bize şunu haber vermek istiyor: Duyular arasında uyumayan kulaktır. Gözlerini kapattığını zaman göremezsin. Ama kulaklarını asla kapatamazsın. İstesen de, istemesen de kulak daima açıktır ve görevini yürütmektedir. Onun için dünyanın gürültüsünden uzaklaşmak istiyorsanız kulaklarınızı kapayın. Ahirette de insanlar çağırıldıklarında kulaklarına hitap edilecektir.
- “Mağara ehli uykuda iken sen onları uyanık sanırdın, biz onları sağa ve sola döndürürdük.” (Kehf / 18) Yüce Allah, bu gençleri, varlığının belgeleri olarak tekrar hayata döndürecek. Bu nedenle uzun zaman yatacak kimseler için sağlık kuralları koyuyor. Şimdi de görüyoruz ki doktorlar, uzun müddet yatan hastaların sağa ve sola döndürmek gerektiğini söylüyorlar. Değilse vücut yaralanıp bereleniyor, ya da kan dolaşımı normal sağlanamıyor.
- Surede üç iktidar konu edinilmektedir: Zalim hükümdar Kehf kıssasında geçer; çalıp çırpan ve yolsuzluklara gark olmuş hükümdar Musa ve Hızır kıssasında geçer ve son olarak adil hükümdar Zülkarneyn. Allahu Teala siyasi istibdadı ve mali bozgunculuğu Müslümanların eliyle yok edip yerine adil hükümdarın gelmesi için sebepler yaratır.
- Her hal ve şeraitte Allah’ı anmaktan uzak durmamalı ve onu rahmetine sığınılmalıdır. O unutulduğu zaman dava hiçbir zaman başarıya ulaşmayacaktır. “O gençler mağaraya sığındıklarında dediler: Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve işimizde bir çıkar yol göster.” (Kehf / 10) “Senin Rabbin Gafurdur, rahmet sahibidir.” (Kehf / 58) Dikkat ederseniz Kur’an’da yüce Allah Müslümanlara hep imanda istikamet üzere olmayı ve Salih amelde daim olmalarını öğütler.
- Rızkı, nimet ve bolluğu sadece Allah verir. İnsanın düşünmesi, çabası, plan ve projeleri, malları sadece görünen maddi sebeplerdir. Ona “Bahçene girdiğin zaman ‘Maşaallah’, güç ve kuvvet ancak Allah’tandır, demen gerekmez miydi?” demiştir. Gurur, insanın kendi kendisine tapmasının başlangıcıdır. İnsanoğlu nefsine tapmaya başladı mı, Allah’a kulluktan uzaklaşmış olur. Veren Allah, o malı her an için geri alabilir.
- Yine bu surede Mü’minlere bulundukları her merhaleyi dikkatli tanımlamaları, derin analiz yapmaları ve uygun çözüm bulmaları tavsiye edilmiştir. Bu sûrede geçen “Hubr” kelimesi bunu detaylı bir şekilde açıklar. Yani, eşyanın zahiri, onların hakikati değildir. İnsan, işlerin zahirine bakarak onların hayır mı, yahut şer mi olduklarına kesin hüküm vererek şer olar gördüğümüz bir şeyle karşılaştığımızda ahu figanlar ederek onu karşılamamalı. Allah’ın kaderine rıza göstermeliyiz.
- Surede Müslümanların karşı karşıya kalabileceği birçok fitneye dikkat çekilmiştir: dünya hayatı ziyneti (mal ve çocuk), makam ve iktidar fitnesi, arkadaş fitnesi, ilim fitnesi ve şeytanın fitnesi…
- Bağ, bahçe ve bostanların düzenlenmesi ile ilgili Kur’an’da tarımsal güzel bir incelik bulunmaktadır. Bu da bağ ve bahçeleri tasvir ederken görülmektedir. Toprağa emek vermek, tarımını düzenlemek, ekin ve ağaçlarını ahenk içinde yetiştirmek, teknik ve sanatsal bir zevki ortaya koymakta, bu da üretim ve gelirin artmasına yol açmaktadır.
- Surede geçen davetteki hitabet ve söylem yöntemlerini incelediğimizde farklı yerlerde ve farklı kesimlere farklı bir dil kullanıldığını görmekteyiz. Öyle ise bir Müslüman nerede ve kimlere hangi dili nasıl kullanacağı çok iyi bilmeli.
- Gerçek fail Allah’tır. O’nun iradesi olmaksızın hiçbir şey gerçekleşmez. Bu nedenle insan her şeyi Allah’a havale etmeli, inşallah demedikçe şunu şunu yapacağım dememelidir. Çünkü gelecekte yapılacak şeyin temel unsurları kişinin kendi elinde değil, Allah’ın elindedir. Yüce Allah buyuruyor: “İnşaallah, demedikçe, yarın her hangi bir işi yapacağım, deme. Unutacak olursan, rabbini an.”
- Musa ve Hızır kıssasında hareketle İslam âlimleri ilim öğrenmenin farz olduğunu ve bunun için çok uzaklarda bile ilim elde ediliyorsa oraya gitmek için çaba sarfedilmesi gerektiğini ifade ediyorlar. Müslüman âlimleri İlim öğrenmek için yolculuk yapmanın en güzel örneklerini vermiş, bunun için türlü sıkıntılar ve zorluklara katlanmış ve sabretmişlerdir. Günümüzde Dr. Abdulfettah Ebu Gudde ilim tahsili için yolculuk yapan ve bu uğurda her türlü sıkıntı ve zorluklara sabreden İslam âlimlerinden örnekler topladığı bir kitap yazmış ve “Safahatun min Sabri’l-UIema ala Şedadidi’l-ilmi ve ve’t-Tahsili” adını vermiştir. Bu kitap “İlim Uğrunda” adıyla Türkçeye kazandırılmıştır.
- Yeryüzünde ne kadar güçsüz olursak olalım. Allah’ın kendilerine imkân ve ilim verdiği kimselerden yararlanabilir, onlardan bilgi edinir ve durumumuzu düzeltebiliriz.
- Kehf kıssasında geçen “Hangi yemek daha güzeldir” ayetinden hareketle İslam âlimleri, hangi şartlarda olurlarsa olsunlar Müslümanların yiyip, içtikleri şeylere dikkat etmelerini dinin emri olduğunu söylemektedirler. Çünkü bu güzellikten maksat, daha temiz ve helal olanıdır. Burada güzellik, temizlik, gelişme ve bereketi ifade eder. Kur’an yiyecek ve giyeceklerimizde zevk ve mizaçlarımızın İslam’ın öğretilerine, helal ve haram ölçülerine uygun olmasını ister.
- Yüce Allah bize ilim, mal, ya da başka herhangi bir imkân verdiğinde, insanları bunlardan yararlandırmalı, onları Allah yolunda harcamalıyız. Allah’ın bize verdiği her imkânı hayırlı yolda kullanmalıyız. Başkalarının emeğini ve malını çalmamalıyız.

Tüm bunlardan sonra Kehf suresi son olarak şu ayetle sona ermektedir: “De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlâh'ınızın, sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf / 110)

Kehf suresinin içine daldığınızda daha fazla şeye tanık olabilirsiniz. Bunun için Kur’an’ın bize önerdiği okuma yöntemini kullanarak ilahi kitaba yaklaşmalıyız. Yani üzerinde derin derin düşüne düşüne okumalıyız.

Hindistanlı İslam alimlerinden Ebu’l Hasan en-Nedevi, Kehf sûresiyle ilgili olarak şunları kaydetmektedir; “Çağımız, her şeyi yakıp yıkan materyalist fitneler çağıdır. Cahiliyye materyalizmi bu çağda yayılmış ve her türlü ahlaktan soyutlanarak müstehcenliğini sergilemiş, ahlaksızlığını, çirkinliğini, fitnesini, baştan çıkarmalarını, mal-mülk-makam sevdasını, şehvetlerini, sapıklık ve aşağılıklarını Müslümanlara da taşımıştır. Onlara amansız ve kapsamlı bir savaş açmıştır. Müslümanların bir kısmı bu savaşta materyalizmin esiri ve kurbanı olmuş, ahlaksızlık ve şehvetlerine teslim olmuş, barbarlığını, çirkinliğini ve saptırmalarını benimsemişlerdir. Yüce Allah bu savaşta Kur’an’a sığınan Müslümanları korumuştur. Onu ezberleyerek, gereği gibi okuyarak, gereği gibi anlayarak, onunla cahiliyye materyalizmine karşı savaşarak, ona yöneldikleri, kavramlarını, gerçeklerini kavrayıp hükümlerine sarıldıkları gün Allah onları korumuştur, iman ile imansızlık arasındaki savaşta direnme ve cihad etmede Kehf suresinin rolü çok büyüktür.”

Şimdi düşünün Hz. Peygamberin her Cuma günü bu sureyi okumamızı istemesinin arkasında yatan gerçek nedir?

Kehf sûresi hakkında yazılacak daha çok şey var, fakat internette kaleme alınan bir köşe yazısı için haddimizi fazlasıyla aştığımızı düşünüyorum…

Selam hakka tabi olanlara…

Not: Bu konuda detaylı bilgi sahibi olmak isteyenler Mana Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan dava dostum Salah Sultan’ın “Kehf Suresi” çalışmasını okumalarını özellikle öneriyorum. Bunun yanı sıra Kehf suresi hakkında daha geniş araştırma yapmak isteyen kişilere de ek olarak Kitap Dünyası tarafından basılan “Peygamber Olmayanların Kur’an Öyküleri”, Esra Yayınları arasından çıkan üstad Şa’ravi’nin “Kur’an Mucizesi” ve allame Fahruddin er-Razi’nin “Mefâtihu'l-Gayb Tefsîru’l-Kebir” adlı tefsirinde Kehf suresi tefsirini okumalarını tavsiye ediyorum.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye