Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 6 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Salih Özcan:Mehdi, Risale ve Said Nursi hakkında açıklamalar
MesajGönderilme zamanı: 24.06.10, 08:47 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20.01.09, 10:20
Mesajlar: 239
Bediüzzaman Said Nursi talebelerinden Seyyid Salih Özcan Beyefendi'nin de katıldığı Adnan Oktar ile Başbaşa programında Risale-i Nur ve Said Nursi hakkında önemli açıklamalar yapıyor.

Bazı Başlıklar:

* Said-i Nursi Hz. Salih Özcan'a : "Sen Mehdi'yi göreceksin" dedi mi?

* Adnan Menderes iktidarı Said-i Nursi Hz.nin Ankara'ya girişini nasıl engelledi?

* Said-i Nursi Hz. Adnan Menderes iktidarına neleri tavsiye etmek istiyordu?

* Bir "efsane"ye dönüştürülen "Mevlana Halid-i Bağdadî cübbesi" Said-i Nursi'ye nasıl ulaştığının hikayesi...


http://tr.harunyahya.tv/videoDetail/Lan ... uct/22714/


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Salih Özcan'dan Risale ve Said Nursi hakkında Açıklamalar
MesajGönderilme zamanı: 24.06.10, 09:01 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20.01.09, 10:20
Mesajlar: 239
Salih Özcan'dan Risale ve Said Nursi hakkında Açıklamalar

(KAHRAMANMARAŞ AKSU TV (10 NİSAN 2010) YAYINI DEŞİFRE METNİ)

ALTUĞ BERKER: İyi akşamlar sayın seyircilerimiz. Bu akşam çok önemli bir konuğumuz, büyük bir ağabeyimiz var sayın Hocamızla birlikte. Seyyid Salih Özcan ağabeyimiz. Bediüzzaman Hazretlerinin şu anda yaşayan altı büyük talebesinden biri. İslam’a büyük hizmetleri geçmiş, kendisinden Allah razı olsun. Bizi kırmadı buraya kadar lutfetti. Ayaklarınıza sağlık Hocam, hoş geldiniz inşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Teşekkür ederim.
ALTUĞ BERKER: Nasılsınız?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Elhamdülillah, Allah’a şükrediyoruz.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Hocamız bize Allah’ın bir lütfu, Allah’ın bir nimeti, maşaAllah. O zor dönemlerde, o insanların çekindiği dönemlerde o aslanlar gibi Üstadımız’a yardımcı oldu, yanından ayrılmadı. Sadakat gösterdi, ona hizmet etti, İslam’ın, Kuran’ın yayılması için var gücüyle gayret etti. Allah inşaAllah ömrünü uzun etsin, İslam’ın hakimiyetini görmeyi de nasip etsin hepimize Hocamızla birlikte inşaAllah. İnşaAllah güzel günler göreceğiz. Üstadımız’ın sohbetinde bulunmuş olması, yanında olmuş olması, onun bir parçası gibi bizim için. Bediüzzaman’dan bir parça bizim için maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Allah razı olsun.
ADNAN OKTAR: Elhamdülillah, maşaAllah. Tarihi bir şahıs olduğu için, çok önemli bir şahıs olduğu için ben bu geceyi de çok önemli görüyorum. Allah böyle nadide varlıkları bizlere emanet olarak veriyor inşaAllah. Bir nimettir, çok büyük bir nimettir. Müminler bu nimetin kıymetini iyi değerlendirecekler. İnşaAllah. Üstadımız’ın aşıklarından Hocamız maşaAllah, o da bizim gibi. MaşaAllah, elhamdülillah. Bu yüzyıl Bediüzzaman Hazretleri’nin tam anlamıyla değerinin bilindiği, derinliğinin bilindiği, hikmetlerinin bilindiği bir yüzyıl olacak inşaAllah. Biliniyordu ama kısmen. Bu yüzyıl bu iyice gelişecek, güçlenecek inşaAllah.
OKTAR BABUNA: Kahramanmaraş Aksu Tv’den de izliyorlar.


ADNAN OKTAR: Evet, Kahramanmaraş Aksu Tv inşaAllah. Hocamızdan biz güzel müjdeler istiyoruz inşaAllah.
Şimdi, Üstadımız bakın diyor ki kendi görevi olarak; “o ileride gelecek acib bir şahsın” yani şaşılan, hayret uyandıran bir şahsın, “bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı” önceden gelen takipçisi ve “o büyük kumandanın pişdar bir neferi, öncü bir askeri olduğumu zannediyorum” diyor, Barla Lahikası’nda, sayfa 162’de. “Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli lamlar ve ‘mim’ ikişer sayılsa ”bundan bir asır sonra” Bediüzzaman Hazretleri’nden bir asır sonra, “zulümatı dağıtacak” yani tuğyanı, dalaleti, din dışı akımı dağıtacak, “zatlar ise, Hz. Mehdi (a.s.)’nin şakirdleri”, talebeleri “olabilir” diyor, Şualar, sayfa 605. “Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında” diyor Bediüzzaman, “elbette en büyük bir müçtehid”, içtihad eden büyük alimi anlamında, “hem en büyük bir müceddid”, her yüzyıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderen büyük İslam alimi, yenileyen, yenileyici, “hem hakim, hem Mehdi, hem mürşid ve kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da, Ehl-i Beyt-i nebeviden olacaktır. Bu hakikatten anlaşılıyor ki; sonra gelecek o mübarek zat Risale-i Nur’u bir program olarak neşr ve tatbik edecek.”
Hocam, böyle bir şahsı biz inşaAllah Bediüzzaman’ın müjdesine bağlanarak İttihad-ı İslam’ı bekliyor muyuz? Mehdi (a.s.)’nin gelişini bekliyor muyuz inşaAllah? Üstadımız’ın bu müjdeleri doğru mu?

SEYYİD SALİH ÖZCAN: Üstad kendisinden bahsetmiyor, Resulullah (s.a.v.)’in hadislerinden dolayı bahsediyor. Resulullah (s.a.v.)’in hadisleri de hakikattir. Çünkü “o hevadan konuşmaz”, Resulullah (s.a.v.), kendisine verilen vahiyle konuşuyor. O Resulullah (s.a.v.) da kendisine bu vahiy verilmiştir ki Resulullah (s.a.v.) da söylemiştir bunu. Bugün Mehdi (a.s.)’nin geleceğini, filan edeceğini Resulullah (s.a.v.) söylemiştir.

ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Bu yüzyılda inşaAllah İslam’ın hakimiyetini bekliyoruz, değil mi Hocam? İnşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Bekliyoruz inşaAllah.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah inşaAllah. Üstad’ın söylediği Hocam, şimdi bazı kardeşlerimiz diyor ki; “Mehdi (a.s.) diye bir kişi yoktur, bir şahs-ı manevidir. Şahıs olarak gelmeyecektir” diyorlar. Bu söz doğru mu sizce?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Yahu bir kere Resulullah (s.a.v.)’in var dediğini inkar etmek mümkün değildir. Bunu inkar eden cahildir demeli yani. Mümkün değil yani.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah. “İstikbali dünyeviyede”, dünyanın geleceğinde, “1400 sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib zannetmişlerdir.” Yani Sahabeler bile o zamanlar Mehdi (a.s.)’yi beklemişler. Resulullah (s.a.v.)’in vefatından sonra. Ama bakın Bediüzzaman “1400 sene sonra gelecek” diyor. İnşaAllah. “Bu zamanda öyle fevkalade hakim cereyanlar var ki, her şeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakiki beklenilen ve bir asır sonra gelecek olan o zat dahi bu zamanda gelse” diyor. Kendisinden bir asır sonra geleceğini söylüyor Bediüzzaman. “Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli lamlar ve ‘mim’ ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hz. Mehdi (a.s.)’nin şakirdleri”, talebeleri, “olabilir” diyor.
Hocam sizin güzel bir hatıranız var Bediüzzaman’ın size söylediği, öyle mübarek bir ortamda, mübarek bir anlatım var. Bizim için o çok önemli, yani herkes için çok önemli. Sizin Mehdi (a.s.)’yi göreceğinizi söylüyor Bediüzzaman.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Evet, dedi.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah. Bunu bize anlatırsanız kısaca, çok önemli.

SEYYİD SALİH ÖZCAN: Hadise şu şekilde oldu; bir meseleden dolayı münakaşa ettik bazı arkadaşlarla. Onlar, şimdi onlar da hayattalar. Onlar hayattalar, onlar benim üzerime yürüdüler kavga yapmak için. Ben kavga etmek istemedim, dedim ben şey etmiyorum. “Vallahi ben gidip Üstad’a şikayet edeceğim” dedim. Onlar dinlemediler, ben bindim trene, tabii o zaman otobüsler falan yoktu. Trene bindik, Isparta’ya gittim. Isparta’ya gidince tabii doğru Üstad’ın evine gittik, o zaman, kapıyı Tahiri açtı o zaman, Allah rahmet eylesin. Tahiri açtı. Ondan sonra Zübeyir çıktı geldi. “Oo” dedi, “Seyyid Salih gelmiştir” falan diye sarılırken Üstad da öbür taraftan geçiyordu, gördü. “Üstadım Üstadım, Seyyid Salih gelmiştir.” “Tamam tamam gelsin” dedi. Gittik, Üstad orada yatağı vardı, onun bir karyolası vardı, oturmuş, karyolada oturunca tabii onun üzerine yorganı üzerine attı böyle. Ondan sonra ben de diz çöktüm, aşağıya oturdum. Dedi, ben daha ağzımı açmadım, dedi ki; “pisliği fazla karıştırma, karıştırırsan pis kokusu çıkar. Onun için pisliği bırak, kendi kendine kurusun bitsin.” Yani o adamları şikayet edeceğimi o birdenbire söyledi, ben de sustum.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah maşaAllah kerameti Üstadımız’ın. Evet maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: “Peki” dedim. Daha evvel Tahiri ile Zübeyir bana şunu söylüyorlardı. “Üstad’ın hayatını yazmak istiyoruz fakat Üstad kabul etmiyor. Biz de bir kaç defa söyledik, iki defa söyledik üçüncü defa söylemekten korkuyoruz. Yok derse bir daha yok olur. Sen söylesen belki seni kabul eder” dedi. “Peki” dedim. Geldi dedi, “sen yorgunsun galiba”. Dedim “yorgunum”. “Peki, öyleyse Tahiri bir çorba yap” dedi. Çorba yapınca, o yaptı, yaptıktan sonra çorbayı getirdi. Dedi “buyurun”, ben dedim; “Bismillahirrahmanirrahim”. “Yok, doğru dürüst bir Besmele çek” dedi. Deyince ben bir daha “Bismillahirrahmanirrahim” dedim. “Olmadı bir daha”, “dur” dedi, “ben senin yerine çekeyim” dedi. Kendi lisanıyla bir Bismilllahirrahmanirrahim çekti. “Peki, buyurun” dedi. Ben kalbimden geçti ki bu çorbanın hepsini içerim. 24 saatten beri açım. Ekmeği de. O halde dedi ki, “sen şey etme” dedi. “Buyurun yiyin” dedi. İçtik, çorbanın da yarısını içebildik, ekmeğin de bir kısmını yedik. Gidince, o gerisi de sahura kaldı. Sonra dedi ki bana, “ne şey edersin” dedi. “Efendim, hayatınızı, müsaade ederseniz onun yazılması lazım” dedim. Dedi “ben hayatımı yazdım işte, fazla şey etmeye lüzum yok.” “Ama” dedim, “köprülerin altından çok su geçti. Müsaade edin de o seneden beri yazalım, altmış seneden beri olanları yazalım”. Dedi ki o, “benden bahsetmemek şartıyla, yalnız benden bahsetmemek şartıyla ama dava yolu olursa biraz değerseniz kabul ederim. Ama fazla bahsetmeyeceksiniz.” Öbür taraftan Tahiri ile Zübeyir “tamam, tamam, fazla üzerine gitme, hayır demesin” dedi. “Peki” dedim “efendim kabul, olur olur.” O şey edince Tarihçe-i Hayat’ın bu şekilde yazılmasına izin aldık. Ondan sonra kalktık biz, Üstad’ın şeyinde yani Allah rahmet eylesin, Tarihçe-i Hayat’ın yazılmasına izin aldı. Sonra yazıldı, yazdırdıktan sonra o zaman Tahsin Tora’yla o zaman Mustafa Sungur üzerine aldılar ve o zaman onlar hapse girdiler. Biliyorsunuz o zamanlar Üstad’dan bahseden hemen hapse girer.
ADNAN OKTAR: Aslan onlar aslan. MaşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Ben 38 defa mahkemeye, Ağır Ceza’ya gittim. Ve 38 sene, 6 ay ceza giydim. 6 ay Çorum’a sürgün. Oldu, çektik ne yapalım. Her yazdığı kitapta bizi mahkemeye verdiler. Biz de kabul ediyoruz. Ne diyelim? En nihayet en son mahkemede o zaman Ali Eser vardı Ağır Ceza’da. Dedi ki “önce seni hapsedeceğim.” Ben dedim; “beni hapsedemezsiniz” dedim. “Niye?” “Allah hapsetmedikten sonra sen bana bir şey yapamazsın” dedim. Ondan sonra şeyleri yaparken, dosyaları şey ederken, benimki dolabın arkasına düşmüş, benim evraklarım. Ve bu şekilde bir şey edemediler, beni hapsedemediler. Cenab-ı Hak hapsetmedi. Üstad dedi ki, “ben hayattayken seni hapse koymayacağım” dedi. “Ben öldükten sonra ben karışmam” dedi. Hakikaten Üstad hayattayken o kadar mahkeme olmasına rağmen ben hapse giremedim yani.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Bak, mesela Üstad’ın bilinmeyen bir kerameti, elhamdülillah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Şekilde şu oldu nihayet, mesele bitti. Mahkemeler bitti, şey ettikten sonra, en nihayet 12 Eylül mahkemeleri olunca, bir gün kapıyı çaldılar, beni içeri aldılar. Hem Üstad vefat etmişti.
ADNAN OKTAR: Allah Allah, maşaAllah. Hiç haberim yoktu bak maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: İçeri aldılar. İçeri alınca içeri girdik. Tabii orada Dev Gençler vardı, 12 kişi. Onlardan şimdi Edip var, öğretmenlerden Bozkurtlar, filanlar, şunlar, bunlar, hepsi var orada. Tabii ben dedim ki, rica ettim. Dedim; “bize ayrı bir oda verin, onlara ayrı bir oda. Bizi yan yana koymayın aynı şeyde.” Oradaki mahkemede, askeriye de şey gösterdi. Tuttu bizi, 28 kişiyi bir odaya koydu. Yaşar Turnagöl, o zamanın ülkü arkadaşları filan, bizi aynı yere koydular. Bunu Müslümanları, namazı kendimiz kılıyoruz, ayağımızı dışarı çıkarırız, battaniye serdik filan şey yapıyoruz diye. Onlar ayrı. Onları görüyorum ki, geliyor onlar şey edemiyorlar. Halbuki öbür tarafta şey vardır bu, o zaman şeyde Kıbrıs seyyidi. Kıbrıs koordinatör bir tanesi vardı. O zaman Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde profesördü. O onlara ders veriyordu, solculuk dersi veriyordu. Biz Risale-i Nur, biz kendi halimizde onlar kendi hallerinde. En nihayet oradayken bir gün dediler ki onlar, “yahu birisi yazmış” dediler. Doğan diye birisi, o Doğan bana dedi ki, o Doğan dedi “şey yapacağım” dedi. “Ben kitap yazdım.” “Ne kitabı yazdın?” dedi, “ben kitap yazdım, İnkılap Tarihi, bunu da şey yapacaklar” dedi. Bu “İnkılap Tarihi’ni şey yapacaklar” dedi. “Bu tarihi yazdım, onun için bunun şeylerini oku” dedim. “Said” dedi isyan etmiştir.” “Yanlış yapmışsın.” “Ne yaptım?” dedi. “Yanlış bu” dedim. “Tarihi yazıyorsunuz, tarihi yanlış yazıyorsunuz, nasıl olur? Said başka Said-i Nursi başka. Şeyh Said o doğuda, onlar ayrıdır o, isyanda hatta mektup yazmış Üstad’a, “gel bana katıl.” Onlar birbiriyle harb etmiştir, bunlar mücahit yapmıştır. Bunların çocukları bu şeyleri nasıl şey ederiz” demiştir, ona bir mektup yazmıştır. O mektup da onun cebinde Diyarbakır’da asılıyken çıktığı için Üstad’ı hapsetmediler o zaman, mahkeme etmediler” dedim. “Ancak Van’dan Kastamonu’ya sürdüler, yanlış senin yazdığın.”

ADNAN OKTAR: MaşaAllah. Hocam Üstad, size şaka yoluyla böyle alnınıza vurup “ben göremedim, sen göreceksin” demiş. O nasıl oldu o?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Evet, dedi. Ben şimdi şey etti. Benim kafamda vardı. Bu Mehdi (a.s.)’yi görebilir miyim, bu Mehdi (a.s.) nasıl olur filan, şu, bu. O zaman şey vardı, bu Cizre’de bir Şeyh Efendi vardı. Onun bir halifesi bir mektup yazmış Üstad’a. Mektubu yazarken, ondan sonra Üstad dedi ki; “o mektubu getir” dedi. Tahiri gitti getirdi, okumaya başladı. O zaman Mehdi (a.s.)’den bahsetti. Mehdi (a.s.)’den bahsedince benim de kafamda da o vardı, acaba Mehdi (a.s.)’yi görebilir miyiz, diye. O zaman Üstad bana şey etti, kafama vurdu; “Keçeli, ben Mehdi (a.s.)’yi görmeyeceğim, ama sen göreceksin” dedi.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. “Ben görmeyeceğim ama sen göreceksin.”
SEYYİD SALİH ÖZCAN: “Sen göreceksin” dedi.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Peki, bir şey demedim, Allah şey etsin, neyse. Ondan sonra şey olduktan sonra geldi, beni şey etti Üstad dedi ki; “ya sen, Seyyid Salih, kardeşim, ben Urfa’nın ölülerine, mezardakilere de dua ediyorum, ben Allah’tan temenni ediyorum ki Hz. İbrahim (a.s.)’e komşu olayım, orada öleyim.” Ben dedim; “Üstad’ım kolaydır bu, gidersiniz, beklersiniz ölümünüz geldiği zaman orada ölürsünüz. Bana vurdu tekrar dedi ki; “Keçeli, sen benim kabrimi bilmeyeceksin.” “Olmaz” dedim, “bilen üç kişi olacağız, seni kabre koyacağız, müsaade et, böyle olacak bu.” Tekrar vurdu. “Olmaz, sen benim kabrimi bilmeyeceksin.”
ADNAN OKTAR: Allah Allah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Öldü Üstad, 1960’da vefat ettiği zaman ben o zaman yedek subaydım. Yedek subaydan sonra Elazığ’a gittim. Orada Albay Hulusi Bey vardır, Hulusi Yahyagil. Eski soyadı Hulusi Özbaş’tı. Yahyagile girdi. Hulusi Bey’e gittim. “Hulusi Bey” dedim, “Üstad bana dedi ki ‘sen benim kabrimi bilmeyeceksin’.” Gördük, herkes biliyor ki Üstad burada gömüldü. “Ben bu zaman burada kaldım, sen kaç sene kaldın?” dedi. Dedim “ben de on sene.” “Peki, on senede ne oldu?” dedim; ne dediyse hepsi çıktı. Bana dedi; “sen bir devlet reisiyle antlaşma yapacaksın”. Kalbimden geçti; “ben devlet reisinin mahallesinden geçemem, değil yanında anlaşma yapmak”. Üstad vurdu; “sen anlaşma yapacaksın”. Hakikaten bir gün oturuyorduk, dediler ki “evrak geldi” Dünya İslam Birliği’nden. Ben Dünya İslam Birliği’nin azasıyım. Geldi dedi; “gel, karar çıktı. Kararlardan sen, Ulemalar Reisi Abdullah Bin Gendi var Fas’ta o, Ebu Bekir Kadiri var gazeteci ve yazardır kendisi, bir de o. Siz İslam alemini, mesela İspanya, Fransa, Hollanda, Belçika, Almanya, Romanya, Türkiye’yi dolaşacaksınız, rapor vereceksiniz. Gel, al, biletlerinizi hazırladık, gelin alın ve gidin beraber diye. Ben de hakikaten bindim gittim. Aldım, ondan sonra uçtum Fas’a gittim. Fas’a gittim, Ebu Bekir Kadiri’yi gördüm. Ebu Bekir Kadiri dedi ki; “Abdullah Bin Gendi’yi de getir beraber gidelim”. Dedi ki Ebu Bekir Kadiri; “peki nerde o?” “Fas’ta, Fas’ın şu Tanca şehrinde.” Trene bindim, Tanca’ya gittim. Tanca’da Abdullah Bin Gendi’yi gördüm, ziyaret ettim. “Efendim” dedim “sizinle beraber bir seyahate gideceğiz, biletleri de getirdim, beraber gidelim.” “Ben” dedi, “çok rahatsızım, seninle Ebu Bekir Kadiri gidin, siz ne yazarsanız ben onun altına imzamı koyarım, ben rahatsızım.” “Peki” dedim. Geldim Ebu Bekir Kadiri ile Fransa’ya gittik. Fransa’dan sonra dolaştık, Fransa’nın Gırnata’yı gördük, şuraya buraya gittik. Sonra Fransa’ya gittik. Fransa’da Hamidullah’ı ziyaret ettik, orada camiyi gördük, Müslümanları gördük. Müslümanları gördükten sonra o zaman Belçika’ya geçtik. Belçika’dan Hollanda’ya geçtik, oradan Almanya’ya geçtik, orada Müslümanların durumlarını gördük. Daha sonra kalktık şeye gittik, bu Romanya’ya gittik. Romanya’da baktık ki havaalanında ne kadar sağlıklı varsa gelmiş. Allah Allah, acaba burası Müslüman mı oldu diye merak ettim. Orada o zaman 66.000 Müslüman var. Müslüman mı oldu bu kadar sağlıklı nasıl olur bu memlekette? Neyse geldik dediler ki, davet ettiler; Lide Oteli vardır, şeyde Romanya’da. Lide Oteli’ne bizi davet ettiler, Bükreş’te. Oraya gittik, orada akşam yemeğinde ben; “özür dilerim” dedim “ben et yemiyorum”. Halbuki eti niçin yemiyorum? Çünkü nasıl kesildiğini bilmiyoruz ki onun için şey ettik. Besmelesiz mi kesilir. Dediler “yok, tamam” dediler “sebze varsa sebze getirin” filan dedi. Ondan sonra dediler “yarın saat 11:00’de Hariciye Bakanlığı’nda filan yerde buluşacağız, geleceğiz alacağız sizi. Orada devlet reisi sizi görmek istiyor.”
ADNAN OKTAR: Allah Allah, bak Bediüzzaman’ın bir kerameti maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Dedim nasıl Reisicumhur? Şey bu nedir adı? Bu Çavuşesku vardı, bu kadar zalim adam bizimle ne görüşecek? Türk işçileri Almanya’ya giderken, oradan geçerken çantalarında Kuran-ı Kerim görünce alıp yakıyorlar. Böyle bir şeye müsaade etmiyorlar, nasıl bizimle görüşecek, ne konuşacağız? Neyse gittik, ama daha evvel 11:00’de dediler. Biz saat 9:00 oldu mu Ebu Bekir Kadiri ile ne kadar Müslüman devleti varsa onların elçiliklerini dolaştık. Biz gidersek söylersek, “biz hayır onların dediklerini dinlemeyiz, biz bildiğimizi okuruz demeyin. Deyin ki; onlar ne derse biz onu yaparız deyin. Bizi yalancı çıkartmayın”. “Tamam” dediler. Musul Sefareti vardı, Irak Sefareti vardı, hepsi, hepsini dolaştık. Dolaştıktan sonra, ondan sonra döndük geldik, 11 oldu mu geldik. Bir masa kurulmuş böyle, masada onlar ne kadar sağlıklı varsa dizilmiş burada. Baş Müftü vardı, Septar Efendi, onun yanında devlet reisi için de büyük bir koltuk yapmışlar, ortaya da koymuşlar. Biz de iki kişi orada oturduk, karşı tarafta oturduk. Geldikten sonra kalktık, “hoş geldiniz” filan işte sordu. “Ne istiyorsunuz?” dedi. “Efendim geldik biz sizden memnunuz” şöyle böyle tabii şey ettik ilk önce. “Burada 66.000 Müslüman var, halbuki millet illallah” diyor. Dedi ki; “peki sizin ne isteğiniz var?” “Efendim” dedik, “biz bir şey istemiyoruz. Bak Hıristiyanlar Roma’ya gidiyor, Yahudiler de Tel Aviv’e gidiyor, Müslümanların senede bir defa bir toplantıları olduğu zaman onların gitmesine müsaade edin.” “Tamam” dedi, “her yere gittikten sonra onlar da gitsinler öyleyse” dedi. Müftü işaret ediyor bana; “kağıt al, kağıt al.” Ben dedim; “işleriniz çok, müsaade ederseniz bize bir kağıt verirseniz şey yapalım.” O zaman Devlet Bakanı vardı yanında. Ona emir verdi; “kağıt ver Müftü Efendiye” dedi. O sene ilk defa 70 seneden sonra 70 tane Romanya’dan hacca götürdük. Ama “biz para vermeyiz” dedi. “Efendim, siz para vermeyin, paraları biz temin edeceğiz, yalnız siz izin verin kafi.” Geldiler, hacı oldular, Dünya İslam Birliği onları misafir etti, onlar bizde kaldı, hacı oldu. İlk defa, 70 seneden sonra, bu bir. İkincisi dedik ki; “efendim Kuran-ı Kerimler’i buradan geçerken alıp sizinkiler yakıyorlar, müsaade edin de geçsin.” “Tamam” dedi, “niye yaksınlar, o da geçsin” dedi.” Kağıt al” dedi Müftü Efendi yine. Ben dedim ki; “müsaade ederseniz bir kağıt.” “Tamam” dedi. “Sen de yaz” dedi, “bundan sonra bunlar serbest geçsin.” Geldik. Böyle oldu. “Peki, burada gençler şey olsun biraz kendi dinlerini öğrenmek için. Hıristiyanlar Roma’ya gidiyor, öbürü Tel Aviv’e gidiyor, buradaki ne yapacağız?” Dedi; “tatil zamanında kabul etmeyiz.” “Hayır, tatil değil.” “Tatillerde olsun, okul zamanında olmaz” dedi. “Peki” dedik, “tatil zamanında.” “Peki” dedi, “okusunlar” dedi, “dinlerini öğrensinler.” Ben geldim o zaman, Sabri Ülker’e rica ettim, 5000 tane Kuran-ı Kerim verdi, oraya gönderdik. İlk defa gidiyor. 70 seneden beri Kuran-ı Kerim girmeyen Romanya’ya Kuran-ı Kerim girdi.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, elhamdülillah, bak hiç bilmediğimiz bir şey. Elhamdülillah, Allah kabul etsin.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Romanya’ya geldiğinde ne yapıyorlar? Öpüyorlar Kuran-ı Kerim’i başlarının üzerine koyuyorlar. Başlarının üzerinde aldıktan ta evlerine kadar taşıyorlar. Kuran-ı Kerim yok, hasret kalmış zavallılarım. Sonra geldik, “okumak için ne yapalım?” Dedi ki; “Köstence’de, Müftü Efendi Köstence’yi buyurun, orada size o zaman Hoca bulalım, şey yapalım.” Gittik orada bütün adamları topladı, Hocaları. Ben dedim; “kim okutmak istiyor, Kuran’ı, din derslerini?” Oradakiler dediler ki; “vallahi biz okutmak istiyoruz ama okutmak için şey yok” dedi, “bizim maaşımız iki dolardır, iki dolarla nasıl geçiniriz? Ancak bir dönümlük arazi vardır caminin etrafında, soğan ekiyoruz, turp ekiyoruz filan ediyoruz onu çıkarıp pazarlarda satıyoruz, bu şekilde geçiniyoruz. Eğer okutturursak aç kalırız. Ben çektim onları dedim; bakın her okuttuğunuz talebeye bin Ley vereceğim.” O zaman 1000 Ley; 12 Ley resmi kurda, 12 Ley 1 Dolar. Halbuki karaborsada 28 Ley 1 Dolardır. Ben dedim, “her talebeye 1000 ley vereceğim, okuyan talebeye, okutana da her okuttuğunuz talebenin başına 1000 ley vereceğim. Kaç talebe okutursanız o kadar ley alacaksınız.” “Bu doğru mu?” dediler. “Doğru” dedim. “Söz mü?” “Söz. Ama gelip göreceğim gözümle, görmezsem para yok.” “Tamam” dediler. Çıktı bir müstecap, o da geçen sene vefat etti. Müstecap dedi ki; “ben okuturum” dedi. “Tamam”. Bir de şey vardı o zaman Tekirgöl’de bir Hoca vardı; dedi “ben okuturum” dedi. Bir de Mürfetlar Köyü’nde Hafız Ali vardı, o da; “ben okuturum” dedi. “Tamam.” “Tamam mı” dedi. “Tamam.” “Peki” dedim, “ama gelip göreceğim haberiniz olsun” dedim. İkinci sene yine geldim, böyle tatillerde. Baktım okutuyor mu hakikaten müstecap. Gittim; “müstecap filan okulda” dediler, “okutuyor”. Gittim hakikaten baktım talebe okutuyor. “Kaç taleben var?” dedim. Dedi ki “28”. “Peki” dedim, çektim onu başka bir odada “al sana 28.000 Ley. Çocuklara da 1000’er Ley bisiklet parası okuttuğunuz için” dedim. Aziz’e de gittim, Tekirgöl’de; “sen kaç talebe okuttun?” “ben” dedi, “30 talebe okuttum. Al sana 30.000 Ley, çocuklara da 1000’er Ley verin”.
ADNAN OKTAR: Elhamdülillah, maşaAllah, Allah razı olsun. Çok güzel olmuş maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Hafız Ali’ye aynı şekilde; ben dedim “kaç tane talebe? sana da bu kadar” dedim. Ondan sonra okutunca tabii hoşlarına gitti. Çocuklar okumaya başladı. Millet, Romanya her şeyi unutmuş. Mevlütler okumaya başladılar. Kuran-ı Kerim’i okumaya başladılar. Ben oradayken otele geldim, baktım ki orada Tahir Altıkulaç gelmiş. Tahir Altıkulaç bana dedi; “ya ne diyeceksin?” Dedim, “böyle böyle”. “Olur mu böyle bir şey?” “Olur”, açtım çantayı; “bak burada Ley var.” “Allah Allah, vallahi bizim yapmadığımızı sen yapıyorsun.” “Allah yapıyor” dedim, “ben yapmıyorum”.
ADNAN OKTAR: Tabii ki Allah yapıyor elhamdülillah, maşaAllah, çok güzel Hocam cevap.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Ondan sonra bu şekilde o oldu elhamdülillah, bu şekilde devam etti, yani bu iş.

ADNAN OKTAR: Ama Üstad’ın öyle bir mucize göstermesi, mucize demeyeyim de keramet göstermesi hayret verecek bir şey maşaAllah. Bak “Devlet Başkanıyla görüşeceksin”. Bütün hayatınızı biliyor Hocam elhamdülillah, geleceği. Mesela uzun yaşayacağınızı biliyor elhamdülillah. “Benim” diyor, “mezarımı bilmeyeceksin.” Mesela “ben bilebilirim” diyor, hakikaten makul bilmesi normalde. Ama “bilmeyeceksin” diyor, hakikaten de bilinmiyor. MaşaAllah. Elhamdülillah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Çok kimse bana dediler, hatta dediler “biz biliyoruz, gel gösterelim. ” “Vallahi ne derseniz deyin, ben gitmem” dedim. “Bilsem de ben gitmem, görmek istemem”. “Niye?” “Çünkü Üstad dedi bilmeyeceksin, o halde bilmeye ne lüzum var” dedim.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, elhamdülillah. Hocam, inşaAllah bu asır İslam’ın dünyaya hakim olduğu asır olacak Allah’ın izniyle, inşaAllah Hz. İsa Mesih (a.s.)’yi da göreceğiz. Üstadımız’ın müjdesi, Kuran’ın müjdesine göre. Üstadımız çok güzel detaylı anlatmış? “Hz. Mehdi (a.s.) geldiği vakit kendisi dahi kendisini bilmez. Yakın talebeleri onu imanın nuruyla tanırlar” diyor. “Hz. İsa (a.s.) geldiği vakit Müslümanlığı andıran Hıristiyan cemaat içine gelecek” diyor. “O da Hz. İsa (a.s.) geldiği vakit yakın talebeleri onu imanın nuruyla tanırlar” diyor. İnşaAllah Hz. Mesih (a.s.)’nin geleceği yüzyıldayız, Hz. Mehdi (a.s.)’nin çıkacağı yüzyıldayız. İslam bu yüzyılda hakim olacak inşaAllah. İttihad-ı İslam da olacak değil mi Hocam inşaAllah?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Ümit ediyoruz.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah Üstadımız’ın izahına göre öyle, Hadislere göre öyle. Biz de o ümitteyiz inşaAllah. Çünkü diyor Üstad; “ümitvar olun” diyor, değil mi?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: “İstikbal içinde en güçlü seda İslam’ın sedası olacaktır.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah, maşaAllah. “Bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek zat”, yani Hz. Mehdi (a.s.) “Risale-i Nur’u bir program olarak neşr ve tatbik edecek”. Hz. Mehdi (a.s.)’nin Risale-i Nur’dan istifade edeceğini söylüyor Üstadımız Hocam. Ne diyorsunuz buna? Bakın; “bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek olan o mübarek zat Risale-i Nur’u bir program olarak neşr ve tatbik edecek.”
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Evet, Üstad öyle diyor. “Gelecek olan zat mutlaka Risale-i Nur’u program ifraz edecek” diyor. Hatta biz kendisine sorduk. Bir gün Ankara’ya geliyordu Üstad, gelirken biz onu karşılamaya gittik. Bahçelievler’in dışında biraz, gittik. Gidince orada baktık ki orada polisler duruyor. “Nereye gidiyorsunuz?” “Üstadı karşılamaya geldik.” “Biz de onu karşılamaya geldik” dedi. “Burada kalın, ileri gitmek yasak” dediler. “Peki.” Durduk yanlarında. Sonra Üstad’ın arabası geldi, gelince polis, başkomiser açtı kapıyı. “Üstadım nereye gidiyorsun?” dedi. “Efendim, talebelerim burada, biraz oturacağım, biraz kalacağım, birkaç gün istirahat edeceğim, ondan sonra döneceğim, namazı kılıp döneceğim” dedi. “Yok” dedi, “Ankara’ya girmeniz yasak” dedi.
ADNAN OKTAR: Vahşet, Allah vermesin.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Dedi ki; “ben” dedi “bu ahmakları kurtarmaya geldim ama bunu anlayamadılar, ben dönüyorum” dedi. Dedi “dön, yolda namazını kıl” dedi. Döndü hakikaten Üstad. Döndükten sonra dedi; “kağıt var mı?” “Var.” Gösterdi. “Kim imzaladı?” Dedi; “imzalayan kendi idamını imzalamıştır” dedi. Ve döndü, döndükten sonra yolda namazını kıldı, gittikten sonra ihtilal oldu. İhtilal olduktan sonra herkesi topladı. Yalnız biz o zaman Üstad şey olmasın diye Tahsin Tola’yla Giyaseddin Emre var, Muş eski Milletvekili, o da vardı. Eski Büyük Millet Meclisi var, Ulus’taydı. Millet Meclisi’nde toplanmıştık, Mustafa Sungur da vardı yanımızda, orada oturmuş konuşuyorduk. “Üstad’ı rahatsız ediyorlar. Acaba müsaade mümkün mü ki, mani olalım şey edelim.” O zaman Menderes’ti. Söyleyelim ki rahatsız etmesinler diye. Tam o sırada bir arkadaş var, Kastamonu’lu bir arkadaş var koşa koşa geldi; “Üstad ölmüştür.” Ben de bağırdım biraz; “bu provakasyondur” dedim. “Yok” dedi “vallahi ölmüştür Üstad” dedi. Neyse, Allah rahmet eylesin, ölmüş, herkes ölecek. Çünkü Kuran-ı Kerim’de diyor ya; “her nefse katul mevt” O da ölecektir. Peki. Yalnız dedi ki; “dahiliye emir vermiş kimse Urfa’ya girmeyecek ve çıkmayacak” Yani bir nevi şeye almışlar.
ADNAN OKTAR: Tarassud.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Tarassud altına almışlar, Ne giriş, ne çıkış. Bari dedik “herkes mani olsunlar bari cenazeye gitsinler.” O zaman kalktık şeye gittik, o zaman bir arkadaşımız vardı, Ahmet Aytemur, İstanbul’daydı. Onun tanıdığı vardı, ona telefon ettik, o dedi, “ona söyleyelim”. “Peki” ona söyledim. İldu isminde bir adam vardı, ona söyledi. Menderes’e yetişti. Menderes o zaman burada, şeyde kalıyordu, şey oteli vardı, Alman Sefaratı’nın yanında Park Otel’de kalıyordu. Ona gelmiş, ona demiş ki; “yok yok, öyle bir şey olmaz” demiş. Yani herkes geçsin, herkes şey etsin ama yalnız ısrar etmeyin illa Cuma günü kalmasına. Dahiliye demiş ki, “Perşembe günü kalksın, Perşembe günü olsun ama ısrar etmeyin. Yalnız herkes girip çıksın serbest geçsin” demiş. Tabii böyle emir çıktıktan sonra herkes çıktı, o zaman Sinan Onur vardı bilmem neler vardı, herkes bir yere gitti, cenazeye.
ADNAN OKTAR: Hocam bu konuda ne demişti? Bir şey söylemiştiniz siz. “Bu hakikatten anlaşılıyor ki sonra gelecek o mübarek zat Risale-i Nur’u bir program olarak neşr ve tatbik edecek.” “Biz bunu Üstad’a sormuştuk” dediniz.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Evet, sorduk.
ADNAN OKTAR: Ne dedi Hocam orada?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Dedi ki; “o zat geldiği zaman Risale-i Nur’u kendisine program ittihaz edecek. Bu programı da, Risale-i Nur’u tatbik ettirecek, herkese tatbik ettirecek” dedi. Hatta dedi ki; “bu ihtilal, o zaman ihtilal olmadan evvel ben geldim onları kurtarmak için. Eğer bunlar Ayasofya’yı açar, Risale-i Nur’u da program ittihaz ederlerse bu başlarındaki bela yok olacak” dedi. Yapmadılar ihtilal oldu, işte biliyorsunuz.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah, maşaAllah. Bakın Üstadımız: “Ahir Zamanın en büyük fesadı zamanında” yani fesat şu an, Ahir Zamandayız, en büyük fesat zamanındayız. Ahir Zamandayız, değil mi Hocam biz?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Evet.
ADNAN OKTAR: “Elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem Mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniye gönderecek. O zat da Ehl-i Beyti nebeviden”, Peygamberimiz (s.a.v.)’in soyundan olacak” diyor. Seyyid midir Hocam Hz. Mehdi (a.s.) inşaAllah?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Seyyiddir tabii seyyid olmayınca Hz. Mehdi (a.s.) olmaz.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah, maşaAllah, maşaAllah, maşaAllah. Sizin konuşmanız bizim için çok tarihi ve çok önemli Hocam.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Estağfurullah.
ADNAN OKTAR: Siz Üstadımız’ın bir yansımasısınız bizim için maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Estağfurullah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Üstad der ki, “bu zamanın davasında seyyidler”, bak “inna ateyna kel kevser” var, “inna ateyna kel Kevser”, Hazreti Peygamber (s.a.v.) minbere çıkarken birdenbire gördü ki bir şey yükseliyor şeyin üzerine minberin üzerine yükseliyor. Tahayyül gösteriliyor. O zaman ayet-i kerime iniyor. “İnna ateyna kel kevser. Fe salli li rabbike venhar. İnne şanieke hüvel ebter.” Kimdi şanieke, ona karşı olanlar ebterdir. Nesillerin, Ebu Cehiller, Ebu Lehebler ne oldu nesilleri bitti. Ama seyyidlerin nesilleri, ben gittim Kazakistan’a gittim. Orada gördüm, seyyid var. Orada. Nereye gittim. Orada seyyid var. Fas’a gittim orada seyyid var. Nereye gittim ise seyyid var. Dünyanın her yerinde sonları sonsuzdur seyyidlerin.
ADNAN OKTAR: “Milyonlar fedakar seyyidlerin iltihaklarıyla o vazife-i uzmayı yapmaya çalışır,” diyor Mehdi (a.s.) için.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Çalışıyorlar, bu davanın da sahibi onlar olacaklar. Bu şekildedir yani.
ADNAN OKTAR: Elhamdülillah. İnşaAllah. “Şimdi hatıra geldi ki, bundan bir asır sonra” yani kendisinden bir asır sonra “zulümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi (a.s.)'nin şakirdleri”, talebeleri, “olabilir” diyor, inşaAllah. “Ne kadar az da olsalar”, Hocam, “manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.”
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Doğrudur, doğrudur. El hak, doğru.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah. “O ileride gelecek acip şahsın” diyor Hocam, “bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı” olduğunu söylüyor Hocam, bu çok mütevazi ve çok güzel bir üslup, çok hoş bir üslup. “Ve o büyük kumandanın pişdar bir neferi”, öncü bir askeri, “olduğumu zannediyorum” diyor. Risale-i Nur Külliyatı, Barla Lahikası, sayfa 162’de. Bu da Üstadımız’ın ne kadar büyük bir insan olduğunu, ne kadar değerli bir insan olduğunu gösteriyor. Değil mi? MaşaAllah. “O büyük kumandanın pişdar bir neferi” öncü bir askeri, “olduğumu zannediyorum” diyor. inşaAllah bu yüzyılda Hocam, Allah ömrünüzü uzun etsin, hem İttihat-ı İslam’ı göreceksiniz, Türk İslam Birliği’nin oluştuğunu göreceksiniz.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Ben ölmeyi istiyordum ki Resulullah’ın yanında komşu olayım. Orada Medine’de öleyim ben onu istiyordum.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, inşaAllah, Allah hepimize o nimeti nasip etsin. Ama İslam’ın dünyaya, sizin ömrünüz inşaAllah uzun olacak. Bakın göreceksiniz inşaAllah. İslam’ın dünyaya hakimiyetini de göreceksiniz inşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: İnşaAllah Allah göstersin bize.
ADNAN OKTAR: Muhtemel ki Hz. Mesih’i de göreceksiniz, İsa (a.s.)’ı inşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: O nurlu yüzünüzü mesh edecek inşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Ya Allah, ya Allah.
ALTUĞ BERKER: Üstad Hazretleri de, “kabirde seyredeceğim” diyor, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Ben diyor, “kabrimden şükredeceğim,” diyor. Nasıldı? Oku.
ALTUĞ BERKER: Şöyle Hocam; “ta Ahir Zamanda, hayatın geniş dairesinin asıl sahipleri, yani Mehdi ve şakirdleri”, talebeleri, “Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir.”
ADNAN OKTAR: “Risale-i Nur’un asıl sahipleri” diyor, “Mehdi ve şakirdleri, evet maşaAllah.
ALTUĞ BERKER: “Allah’ın izniyle gelir, o daireyi genişlendirir ve o tohumlar sümbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah. Hocam, siz Üstadımız’ın kerametlerini bilen gören insanlardansınız. Mesela bak siz iki tane anlattınız. Mesela biz bunları bilmiyorduk. Bu çok hayati. Başka öyle gördüğünüz Üstadımız’ın kerametlerinden olursa, anlatırsanız, çok güzel olur.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Benim bir şey bildiğim yok ki ben de hamalın birisiyim.
ADNAN OKTAR: Estağfurullah. Siz bizim canımızsınız. Aslanımızsınız.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Üstad bir gün, kendisi memleketten şey gelmiş, bal gelmiş, bir parça bal. Böyle şeyin içinde, ben de gitmiştim “Seyyid Salih sana bir bal vereyim” dedi. Tabii o bal verdiği böyle bir kaşığın içinde, böyle küçük bir kaşıkta, ben de hemen aldım. Yuttum. Bir daha verdi. Bir daha şey edince, “Keçeli Keçeli sen” dedi, “çok obur olmuşsun, beni de yiyeceksin” dedi.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, şifa oldu inşaAllah. Şifa maşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Sizi beklerken Hocam, biraz evvel sohbet ederken Hocamızla bu kitabı gördü Hocamız. Mektubat-ı Mevlana Halid’i, Mevlana Halid’in cübbesi kendisindeymiş Hocamızın şu anda.
ADNAN OKTAR: Hayy maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Şimdi Üstad Hazretleri Eskişehir’deyken tabii cübbe kendisine gelmişti, hapishanedeyken gelmişti. Asiye Anne oraya şey etmişti, Üstad’ın isteği gelmişti oraya.
ALTUĞ BERKER: O da kerameten.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Tabii kerameten. Kendisi hapishanedeyken bir gün gelmiş hapishane müdürüne, hapishane müdürü demiş ki, “sizde benim bir cübbem var, cübbemi istiyorum”, adam demiş ki, “bu ihtiyar herhalde hapishaneden böyle bunaldı da bunu istiyor.” Dedi “bizde öyle bir cübbe yok.” İkinci gün geliyor, “sizden cübbemi istiyorum” demiş. Hoca efendi demiş, “bizde böyle bir cübbe yok” demiş. Demiş ki “hanımınızdan sorun.” Gitmiş eve hanımına gidip sormuş, “hanım bizde böyle bir cübbe var mı? Hoca efendi geldi böyle söyledi bize.” “Evet” dedi “ya, benim dedemden kalmış, Mevlana Halid Hazretleri’nin cübbesi bizdedir” demiş. “Hatta bizdeyken bize dediler ki bu Afyon baskını olduğu zaman bu Yunanlılar geldiği zaman kaçın, eşyalarınızı alın, hafif olanları, kıymetli olan eşyalarınızı alın, kaçın dediler. Ben de kendi çeyizimi alacağım diye aldım, yanlışlıkla o cübbeyi almışım, götürmüşüm.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah hayır olmuş inşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: “Almışım, sonra geldim, bizde kalıyor, o cübbe bizde” diyor. “Peki öyleyse nasıl veririm?” Şerrinden korkuyorlar. “Peki” dedi, “öyleyse ondan çamaşırlarını iste, yıkayalım. Onun içine koyalım öyle gönderelim bunu.” O da gitmiş ona, demiş, “efendim sizden cübbemi istiyorum yine”, “peki” demiş “çamaşırlarınızı verin. Yıkayalım onun içine koyup size getirelim.” Sonra gitmişler çamaşırları yıkamışlar. Onun içine koymuşlar, onu cübbeyi de onun içine koymuşlar. Ve vermişler. Verirken o zaman hapishanedeki Eskişehir hapishanesindeyken Hüsrev’le, Mehmed Fevzi var, Kastamonu’da. Onlara demiş Üstad, “yıkayın yıkayın, tekrar siz yıkayın,” demiş. Yıkamış kurutmuş oradaki talebelerine teberrüken giydirmiş.
ADNAN OKTAR: Teberrüken maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Giydirdikten sonra, sonra bir zaman gelmiş, geldi, “bana bunu çok yerden istemişler ama ben bunu gönlüm yani bunu Urfa’ya göndereceğim.” Urfa’ya göndermişler çağırmışlar. Talebelerinden Hüsnü Bayram’ı, en küçük, bizim yaşça en küçüğümüzdür, varislerden. Ona demiş ki, “bunu” demiş, “en sağlam şekilde nasıl gönderebiliriz?” Çünkü o zaman böyle kargo margo yoktu o zaman. O da gitmiş sormuş orada Albay Reşad Efendi varmış. Şube Albayı varmış. Dindar bir adammış. Ona demiş ki, “bunu nasıl gönderebilirim? Böyle Üstad’ın bir emaneti var, ona gönderilecek.” Demiş, “ancak demiryolu ambarıyla gönderirsek sağlam gidebilir. Kimse dokunmadan gidebilir,” demiş. “Peki” demiş. Gelmiş, “Üstadım böyle böyle, demiryolu ambarıyla gönderelim.” Kalkmış böyle bir şeyin içinde, böyle bir tahta çantanın içine koymuşlar. Kitapları da vardır zamanında bastırdığı habbe, kubbe falan şeyleri onları da koymuş içine, üç sandık halinde onu vermişler ambara vermişler. Ambara vermişler işte demişler ki, “Seyyid Salih Özcan, Bahadır Gayberi eliyle Gümrükhaneli, Urfa” verdirmişler. Derken bir gün gelmiş ya dediler, “üç tane sandık geldi, sen gazeteci değilsin, şey değilsin bu kitaplar ne oluyor? Ben de ne olduğunu ben de bilmiyorum,” dedim. “Peki” kalktık, bir oda tuttuk, o zaman Ankara’da Emniyet Oteli vardır. Orada bir oda tuttuk, onun içine koyduk açtık içinde Üstad’ın kitapları vardı. Meşihat zamanında kendisi aza iken kitapları basmıştı. Bir de baktık ki o kutunun içinde bu vardı. Onu ayrı bir koyduk, onun içinde o Mevlana Halid’in Hazretleri’nin cübbesi. Ondan sonra bir gün arkadaşlar beni sıkıştırdılar, sıkıştırdılar Urfa’da. Arkadaşlar, “illa biz bu cübbeyi ziyaret edelim.” “Valla ben” dedim, “Üstad’ın izni olmadan ben kimseye göstermem, kimseye de şey ettirmem, ziyaret ettirmem, bırakmam.” “Peki”, Üstad’a kalktık telgraf çektik, o zaman tabii Üstad’ın yanındaki talebelerinden birisine Zübeyir’e telgraf çektim. Üstad’dan bir hafta sonra telgrafa cevap geldi. “Eski bir talebenin huzurunda olmak şartıyla olabilir.” Ben de sevindim, şiştim, en eski benim diye. Şiştim, şiştim, şiştim, işte. Neyse Ramazan’ın son günüydü, biz toplandık orada, o Karameydan Camii’nin yanında hemen oradaydı, fakat o gün Cumartesi günü olduğu için Üstad’dan da telgraf gelince “tamam” dedim, ben huzurunda olacağım, bak kendi kendime hayal ediyorum. Neyse götürdüm, teravih namazı kılıyorduk, son teravihi zaten Ramazan’ın, çantayı koydum önüme ki kaçmasın diye. Namaz kıldım, namaz kılarken bitirdik, en son vitir namazını kılarken, esselamünaleyküm dedim, esselamünaleyküm dedim, sonunda baktık ki Albay Hulusi Bey var.
ADNAN OKTAR: Bak, maşaAllah, Üstad’ın kerameti maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Baktım gülüyor, “ya” dedi, “Seyyid” dedi, “ben iki gün, üç günden beri Üstad bana diyor ki, “Urfa Urfa” diye böyle gösteriyor, ben de kalktım Urfa’ya geldim. Ne var bunda, ne var?” “Valla” dedim, “bir şey var” dedim, “ama dur şimdi sana camiinin dışında söyleyeyim, sana anlatayım.” Sonra anlattım ona meseleyi, güldü, güldü. “Nerede?” dedi, dedim burada, “peki” dedi, aldı götürdü, arkadaşlarla kendisi giydirdi, eski bir talebesi o idi.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, siz onun canısınız canı. Üstadımız’ın maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Mesele bu.
ADNAN OKTAR: Ne güzel size müjdelemiş. Sungur Ağabey’e de ben epey oluyor. Kaç ay oldu gideli? Gittiğimizde.
ALTUĞ BERKER: Herhalde yedi, sekiz ay mı?
ADNAN OKTAR: Daha da olmuştur, bir yıl olmuştur.
ALTUĞ BERKER: Olmuştur, evet.
ADNAN OKTAR: Gittiğimde “ben görmeyeceğim, sen göreceksin dedi” dedi, Sungur Ağabey’e de aynı şeyi söyledi Hocam, maşaAllah ama hiç duymamıştım ben onu, ilk defa duydum Sungur Ağabey’den.
ALTUĞ BERKER: Evet, daha evvel camiye geldiğindeki anlatımlarınız da vardı Hocam.
ADNAN OKTAR: “Ben” dedi, “öleceğim” dedi. Ben dedim, “sen Mehdi (a.s.)’yi göreceksin inşaAllah” dedim, “İslam’ın hakimiyetini de göreceksin inşaAllah” dedim.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: O zaman söyledi, “bana söyledi” dedi. “İnşaAllah, ben görmedim ama sen göreceksin dedi” dedi. İki tane müjdemiz var Hocam, bir senden, bir de Sungur ağabeyden, maşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Sungur için ne dedi bana? Dedi, “o yedi evliya hükmünde” dedi bana. “Sungur” dedi, yedi evliya hükmünde” dedi. Doğrusu bu Allah için. Ve bir gün ben Risale-i Nur’u, bu Latince daha evvel basılmıyor, eskiden şeyle basılıyordu, bu eski harflerle, Osmanlıca basılıyordu ve iki yerde basılıyordu. Bir kısmı İnebolu’da, Selehattin Çelebi, o basıyordu, bir kısmını da Hüsrev Altınbaşak basıyordu, o da Isparta’da. Neyse baktık ki olmuyor bu şekilde, çok zor okuyor, gençler bilmiyorlar, bilmeyince, neyse bir gün şey ettik, o zaman arkadaşım var Said Mutlu var, Allah rahmet eylesin, kendisi eczacıydı ve askerliğini Çankırı’da yapıyordu. Yanıma geliyordu, geldi, bana döndü dedi; “bu şekilde eski Osmanlıca’yı bu gençler de bilmiyor, bu Risaleler fazla şey etmiyor, nasıl olacak?” dedi. “Bu kitaplar, eğer Üstad’ın hayatın da basılmazsa, Üstad’ın malı olmaz” dedi, “o zaman türlü türlü dedikodular olabilir”. Ne yapalım? Üstad’a sormak lazım, izin almak lazım. Kalktım, bindim Emirdağ’a gittim. Üstad’ım dedim, “müsaade ederseniz, bu kitapları, bu Osmanlıca’yı herkes bilmiyor, müsaade ederseniz biraz da bu Latince’ye basalım” dedi, “ben Kuran harflerinin unutulmasından korkuyorum” dedi, dedim “yok inşaAllah, hem bunu öğrenirler hem onu öğrenirler”. “Öyle mi diyorsun?” “Evet, öyle diyorum.” “Ama bu söz mü? Unutmasınlar, Kuran’ı Kerim’i unutmasınlar”, “hayır unutmayacaklar” dedim. “Peki, öyleyse git bas” dedi. Osmanlıca izin, şey aldı Latince’sini. Geldim ondan sonra, şeyde o zaman bu Sıhhiye’de Sağlık Bakanlığı’nın yanında o zaman vardı, Tahsin Tola o zaman müşavirdi. Kendisi milletvekilliğini kazanamadı, müşavirdi. Oradayken, o zaman toplantı Atıf Ural, Said Özdemir, bilmem ne böyle arkadaşlar vardır. Ben söyledim dedim, “Latinceye basacağım”. O zaman Abdullah Yeğin Urfa’daydı ve bütün Sözler’i Latince’ye çevirmişti. O zaman Kemal Ceviz isminde birisi vardı, gayet güzel yazı yazar. Daktiloyla yazmış, Latince’yi Sözler’i ve Mektubat’ı. Bana da göndermiş ki hilalde tefrika edelim diye. Tam o sıradayken, dedim ben bu Latince’ye basacağım. O zaman arkadaşlar itiraz ettiler. Salih Özdemir falan, “olmaz yapamazsın”, “niye yapamazsın?” “Üstad’dan izin yok”. Ben dedim, “Üstad’dan izin alırım”. Olur mu, olmaz mı? “Ben izin alırım” dedim Üstad’dan . Neyse ben Üstad’dan izin aldıktan sonra tuttum Sözler’in İhlas Risalesi’ni bastım ve beş bin nüsha bastım. Bunlardan tuttum iki nüshasını Üstad’a gönderdim ne olacak diye. Üstad o zaman telgraf çekti bana, “Seyyid perdeyi yırttın, seni tebrik ederim”. “Tamam” dedim, oldu. Bir de o zaman Mehmet Kayalar vardı Diyarbakır’da, ona da gönderdim, o da dedi ki; “bana da acele olarak on bin tane gönder” dedi. On bin tane, ben talebeyim, on bin tane param yok ki o kadar. Neyse “parayı da postaya verdim” dedi. “Elhamdülillah” dedim ve başladı, ondan sonra Uhuvvet’ten sonra Uhuvvet’i bastık, Risaleler’i basmaya başladık o zaman. Sonra karar aldık, karar şu şekilde; her basılan bir forma, dizildikten sonra, basılmadan evvel Üstad’ın önüne gidecek, okunacak, Üstad onun üzerine sinain, eski Osmanlıca sinain Said demekti, onu imzalayacak, imzaladıktan sonra biz basacağız baskıya ve bu şekilde gönderdik. Ben de sıra bana iki defa geldi o zaman, birisi On Dördüncü Mektup, ikincisi de Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde, o şey gelmiştir. Ona dedim “Üstad’ım, bu yanlıştır” dedim. “Keçeli niye yanlış?”, dedim, “yüz seksen yıl yaşayacaksanız, peki kalsın”. “Ama yüz seksen olmazsa bu sekseni geçmişsin” dedi maşaAllah. “Kalsın olduğu gibi kalsın” dedi, sonra da öğrendik ki Üstad’ın o şeyi yazması onun ölümünü gösteriyor o sene. İkincisi o, On Dördüncü Mektup. O zaman dedim “Üstad’ım, bu On Dördüncü Mektup yani Osmanlıca var, buradan niye kaldırdık”. Dediler, “bunu kaldır”. “Niye kaldırılsın?” dedim. Dedi, “kaldır dedim bunu sana”. “Peki” dedim, “kaldırıyoruz” dedim. Sonra öğrendik ki; On Dördüncü Mektup, Vehhabilerden bahsettiği içindir. Bu şekilde oluyor.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, maşaAllah.
Hocam, Hz. İsa (a.s.) şahs-ı manevi mi yoksa şahıs olarak mı inecek?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Şahıs olarak. Öldüğü zaman şahıs olarak onu şey ettiler, başkası şeklinde gösterildi de, şey dediler yani öldürdük dediler. Cenab-ı Hakk, “vera fena ileyhu rıfau ileyhi”. Bizi Allah kaldırır Kendine. Dördüncü katta, Hz. İsa (a.s.).
ADNAN OKTAR: Ahir Zamanda bekliyor muyuz Hocam inşaAllah?
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Evet bekleyeceğiz tabii, şüphe yok. Hatta şimdi Şam’da orada Emevi Camii’nde, orada bekliyorlar Cuma günleri.
ADNAN OKTAR: Evet. ”İşte böyle bir sırada o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda Hz. İsa (a.s.)’in” diyor, “şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakiki İsevilik dini zuhur edecek”, yani rahmet-i İlahiyenin semasından nüzul edecek; “hal-i hazır Hıristiyanlık dini o hakikata karşı tasaffi edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak”, yani aynı İslamiyet’e benzeyecek diyor, “hakaik-i İslamiye ile birleşecek”, İslam ile birleşecek, artık o Müslümanlık haline gelecek, yani Kuran’a tabi olacak. “Manen Hıristiyanlık bir nevi İslamiyet’e inkılap edecektir. Ve Kuran'a iktida ederek”, Kuran’a bağlanarak, o İsevilik, şahs-ı manevisi, tabi ve İslamiyet, metbu' makamında kalacak. Din-i hak, bu iltihak neticesinde”, yani Hıristiyanlarla Müslümanların birleşmesi neticesinde, “azim bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlub olan İsevilik ve İslamiyet; ittihad neticesinde”, birleşme neticesinde, “dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, yani tam bu istidat oluşmuş iken”, Mehdi (a.s.) zamanında, Mehdi (a.s.) devrinde bu olacak diyor, “istidadında iken, alem-i semavatta cism-i beşerisiyle bulunan”, yani beşeri cismiyle bulunan, normal beşeri cismiyle bulunan, şahs-ı İsa Aleyhisselam”, şahsı manevisi değil, “İsa (a.s.) bizzat kendi, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini”, yani Hıristiyan aleminin de başına geçip, onların hepsinin Müslüman olmasını sağlayıp, onların Kuran’a bağlanmasını sağladıktan sonra o hareketin başına geçeceğini, “bir Muhbir-i Sadık, bir Kadir-i Külli Şey'in vaadine istinad ederek haber vermiştir.” Yani “hem Allah vaat etti” diyor, “hem Peygamberimiz (s.a.v.) vaat etti” diyor. “Madem haber vermiş, haktır, madem Kadir-i Külli Şey vaat etmiş elbette yapacaktır” diyor. “Hz. İsa (a.s.) geldiği vakit diyor, herkesin onun Hz. İsa (a.s.) olduğunu bilmesi gerekmez. Onun yakınları ve ileri gelen kişiler, imanın nuruyla onu tanırlar” diyor, “Hz. İsa (a.s.)” diyor. “Yoksa açıkça ilk geldiğinde herkes onu tanımayacaktır” diyor, Mektubat, sayfa 54. “Hatta Hz. İsa (a.s.)’nin nüzulü dahi”, yani gökten inmesi ve kendisi İsa (a.s.) olduğu, “nur-u imanın dikkatiyle bilinir, herkes bilemez”, başlangıçta bilinmiyor gizli. İnşaAllah, Hıristiyanlıkta da Hocam biliyorsunuz, tek Allah’a inanma yayılmaya başladı, inşaAllah. La ilahe illallah inancı yayılmaya başladı. Kuran’a yönelik ruhlarında bir açılım başladı inşaAllah. Evet, “Hadis-i Şerifin ifadesiyle Hz. İsa (a.s.)’nin semavi nüzulü kati olmakla beraber” diyor Bediüzzaman. Yani “kesin inecek” diyor Hz. İsa (a.s.).
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Şüphe yok.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, Hocamızı bugün fazla yormayalım, o bizim canımız. Aslanımız.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Sizi görmekle bahtiyar oldum yani.
ADNAN OKTAR: Allah razı olsun.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Allah sizden milyonlarca razı olsun. Benden de bir defa razı olsun.
ADNAN OKTAR: Allah sizden kat kat kat razı olsun. Allah sizi bizden ayırmasın. İslam’ın hakimiyetini göstersin Allah bizlere. Mehdi (a.s.)’nin zuhurunda da hep birlikte olalım. Ben onun, Mehdi (a.s.)’nin talebesiyim. Kendimi öyle görüyorum, kardeşlerimiz de öyle. İnşaAllah sizler de bu şekildeyiz inşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Kitaplarınızdan da dolayı sizlere binlerce defa teşekkür ediyorum. Tebrik ediyorum. Millet de çok istifade ediyor. Ben kütüphanemde koydum, orada Urfa’daki kütüphanede üniversite Hocaları hep gelip okuyorlar. Elhamdülillah.
ADNAN OKTAR: Biz Üstadımız ne dediyse onu yaptık. “İman hakikatlerini anlatın” diyor. Biz de Hocam, iman hakikatleri anlatıyoruz. Karınca Mucizesi, Koku ve Tat Mucizesi, Risale-i Nur’un bir adeta şerhi gibi.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Allah razı olsun. Çok teşekkür ederiz. Sağolasınız. Allah size uzun ömürler versin. Teşekkür ederiz.
ADNAN OKTAR: İnşaAllah hepimizden, sizi de bizim başımızdan eksik etmesin.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Allah size uzun ömürler versin.
ADNAN OKTAR: Cennette de inşaAllah böyle Üstadımız, Peygamberan, hep birlikte böyle sohbet ederiz inşaAllah. Bütün ağabeyler, Zübeyir Ağabey, sizler inşaAllah.
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Allah bizi layık etsin inşaAllah.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah Allah razı olsun. Şimdilik bir ara verelim Hocamız dinlensin. Hocamız sabah namaza erken kalkıyor çünkü hepimiz gibi o da.

(...)

http://tr.harunyahya.tv/videoDetail/Lan ... NISAN_2010)

METİN DEŞİFRE DOSYASI: http://api.fmanager.net/api_v1/select_m ... &width=510


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Salih Özcan:Mehdi, Risale ve Said Nursi hakkında açıklamalar
MesajGönderilme zamanı: 29.01.11, 18:14 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 07.12.10, 00:24
Mesajlar: 424
Alıntı:
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Evet, dedi. Ben şimdi şey etti. Benim kafamda vardı.

Bu Mehdi (a.s.)’yi görebilir miyim, bu Mehdi (a.s.) nasıl olur filan, şu, bu.

O zaman şey vardı, bu Cizre’de bir Şeyh Efendi vardı. Onun bir halifesi bir mektup yazmış Üstad’a.

Mektubu yazarken, ondan sonra Üstad dedi ki; “o mektubu getir” dedi. Tahiri gitti getirdi, okumaya başladı.

O zaman Mehdi (a.s.)’den bahsetti.

Mehdi (a.s.)’den bahsedince benim de kafamda da o vardı, acaba Mehdi (a.s.)’yi görebilir miyiz, diye.

O zaman Üstad bana şey etti, kafama vurdu; “Keçeli, ben Mehdi (a.s.)’yi görmeyeceğim, ama sen göreceksin” dedi.


Salih Özcan; oldukça yaşlanmış birisi; -Allah sağlık-afiyet versin- bir gün emr-i Hakk tecelli eder de irtihal ederse bir efsane daha yerle bir olacak...


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Salih Özcan:Mehdi, Risale ve Said Nursi hakkında açıklamalar
MesajGönderilme zamanı: 30.01.11, 08:25 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 14.12.08, 22:59
Mesajlar: 666
hayatiata yazdı:
Alıntı:
SEYYİD SALİH ÖZCAN: Evet, dedi. Ben şimdi şey etti. Benim kafamda vardı.

Bu Mehdi (a.s.)’yi görebilir miyim, bu Mehdi (a.s.) nasıl olur filan, şu, bu.

O zaman şey vardı, bu Cizre’de bir Şeyh Efendi vardı. Onun bir halifesi bir mektup yazmış Üstad’a.

Mektubu yazarken, ondan sonra Üstad dedi ki; “o mektubu getir” dedi. Tahiri gitti getirdi, okumaya başladı.

O zaman Mehdi (a.s.)’den bahsetti.

Mehdi (a.s.)’den bahsedince benim de kafamda da o vardı, acaba Mehdi (a.s.)’yi görebilir miyiz, diye.

O zaman Üstad bana şey etti, kafama vurdu; “Keçeli, ben Mehdi (a.s.)’yi görmeyeceğim, ama sen göreceksin” dedi.


Salih Özcan; oldukça yaşlanmış birisi; -Allah sağlık-afiyet versin- bir gün emr-i Hakk tecelli eder de irtihal ederse bir efsane daha yerle bir olacak...


Tabii ki Allah Teala bilir kimin ne zaman öleceğini... Farz-ı muhal, Mehdi As.'ı görmeden Seyyid abimizize emr-i hak vaki olur ise Oktar, gözünü kırpmadan tevil edecektir:

"Üzerinde Mehdi'nin özellikleri bulunan biriyle Tv'de ropörtaj yaptı ya! İşte Nursi onu haber verdi."

Oktar da tevil bitmez. ;)

Asıl Oktar'a emr-i hak vaki olur ise o zaman peşinden gidenlerin gümbürtüsüne acımak lazım.

Seyyid efendi, firasetiyle Oktar'ın ne yapmaya çalıştığını görmedi mi acaba? Gördü de bir bildiği mi var ki Oktar'ın ekmeğine yağ sürüyor? Asıl bunu merak etmekteyim.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Salih Özcan:Mehdi, Risale ve Said Nursi hakkında açıklamalar
MesajGönderilme zamanı: 30.01.11, 11:50 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Moderator
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 24.12.08, 14:54
Mesajlar: 417
SUAL:
Bazı Risale-i Nur Talebeleri Bediüzzaman Hazretlerini, bazıları da; “İstikbalde gelecek ve Risale-i Nur’u kendine program yapacak,” diye haber verdiği zâtı, Mehdi-i Azam zannediyorlar. Bu mevzuda sizin fikriniz nedir?


CEVAP:

Asırlardan beri herkesin hissinde, hayalinde, muhakemesinde, merakında cevelân eden Mehdi-i Azama dair mes’eleler, Risale-i Nur Külliyatında makam ve mevzuun hassasiyeti nazara alınarak hakimane bir üslûb içerisinde kâfi derecede izah edilmiştir. İfadeler biraz remizlidir, imâlıdır ve perdelidir. Fakat dikkat edilirse şeffaftır, berraktır. Bununla beraber Bediüzzaman Hazretlerine mehdi demenin yahut dememenin itikadı bakımdan hiçbir mesuliyeti yoktur. Mehdi olmayan bir zâta mehdi demek veya mehdi olan bir zâtın mehdiliğini kabul etmemek imanî bir mes’ele değildir. Bu, peygamber olan bir zâtın peygamberliğini inkâr veya peygamber olmayan bir kimseye peygamberlik izafe etmek gibi değildir ki mes’uliyeti mucib olsun.

Malumdur ki, peygamber olan zât bu vazifesini gizleyemez ilân etmekle mükelleftir. Hz. Mehdi ise, mehdiyetini ilânla memur değildir. O sadece irşad vazifesini ifa etmekle mükelleftir.

Bu açıklamaların ışığında Bediüzzaman Hazretlerine bakıldığında, O’nun bir asra yakın ömrünü iman ve Kur’an hakikatlarının neşir ve ilanına, hasr ettiği ve bu hakikatları maddî-manevî makamata kat’iyen vesile etmemeye âzami derecede itina gösterdiği, manevi makamını ise, mümkün olduğu kadar nazarlardan gizlediği görülür.

Evet, O’nun en büyük gayesi iman hakikatlarını hayata hâkim kılmak, ruhları ve gönülleri Kur’an’daki zûlal-i marifet ile ihya etmektir. Onun manevî makamı ne olursa olsun, O başların tacı, gönüllerin sultanı ve iman ve irfanın kutb-u ekberidir.

Bununla beraber, o manevî mimarın nezaret-i daimesi altında hizmet eden ve O’nun vücuda getirdiği yüzlerce âsar-ı âliyenin sahifelerini derinden derine dakik nazarlarıyla tahkik eden, nurlara âşık ve onlardaki ulvî hakikatlara meftun; ihlâs ve sadakatta numûne-i misal güzide talebeleri O mürşid-i azamın ruhundaki müstesna kabiliyeti, vazifesindeki ulviyeti, davasındaki sırr-ı muvaffakiyeti, irfanındaki asaleti, fikrindeki isabeti, lisanındaki fesahati, tavırlanndaki zerafeti ve daha nice meziyetleri nazara alarak ahir zamanda gelecek olan O ruh-i ulvinin vazifesini üstadları olan Bediüzzaman Hazretlerinde kemaliyle görmüşler ve O’nun ahir zamanda beklenen ve Âl-i Beytten gelen Mehdi-i Azam olduğuna kanaat getirmişlerdir. Kaldı ki, bu bir hüsn-ü zan mes’elesidir.
Üstadımızın da buyurduğu gibi ziyade hüsn-ü zân eskidenberi cereyan ediyor ve itiraz edilmez. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri de kendine bu şekilde hüsn-ü zan eden talebelerine ilişmediğini şöyle ifade buyuruyor:

“Ben de kardeşlerimin pek ziyade hüsnü zanlarını bir nevi dua ve bir temenni ve Nur Talebelerinin kemal-i itikadlarının bir tereşşuhu gördüğümden onlara çok ilişmezdim."

Bediüzzaman Hazretleri kendisinin mehdiyetine hüsn-ü zan eden talebelerine ilişmezken, bilâkis bunu onların kemal-i itikadlarının bir delili kabul ederken, kimin haddine düşmüştür ki, O has talebelerin bu hüsn-ü zanlarına karşı çıkabilsin. Kaldı ki hüsn-ü zan ile, dua ile mehdi olmak muhaldir. Bediüzzaman Hazretleri gibi Hâkim ismine mazhar bir zatın böyle vakıa mutabık olmayan bir şeyi temenni etmesi düşünülemez.

Üstad Hazretleri, bu güzide talebelerinden birinin bu hususta sorduğu bir suali de şöylece nakletmektedir.

“Nurun ehemmiyetli ve çok hayırlı bir şakirdi, çokların nâmına benden sordu ki: Nurun halis ve ehemmiyetli bir kısım şakirdleri, pek musırrane olarak ahir zamanda gelen Al-i Beytin büyük bir mürşidi seni zannediyorlar ve o kadar çekindiğin halde onlar ısrar ediyorlar. Sen de bu kadar musırrane onların fikirlerini kabul etmiyorsun, çekiniyorsun. Elbette onların elinde bir hakikat ve kat’i bir hüccet var ve sen de bir hikmet ve hakikata binaen onlara muvafakat etmiyorsun. Bu ise bir tezaddır, her halde hallini istiyoruz.”

Üstadımız bu suale verdiği cevabta, bu has nurcuların ellerinde bir hakikat var, demekle kendisinin ahir zamanda beklenen zât olduğunu reddetmemiş fakat iki cihette bir tabir ve te’vil lâzım geldiğini ifade etmiştir.

Nur Talebeleri Bediüzzaman Hazretleri’nin gerek bu suale verdiği cevabta, gerekse mehdiyete dair diğer mektublarında verdiği cevâplarda, sırr-ı ihlâsa binaen ve ehl-i siyasetin mehdiyette bir siyasi gaye ve hakimiyet mülahaza etmeleri sebebiyle, kendisini daima mümkün olduğu kadar perdelediği ve nazarları istikbâlde gelecek ve Risale-i Nur’u kendisine program yapacak bir zâta çevirdiği kanaatindedirler. Risale-i Nur’u dikkatle mütâlââ eden zâtlar, Bediüzzaman Hazretleri’nin Mehdi-i Azam’a dair ifadelerinde bazen tül gibi ince bulutların arkasına girdiğini, bazen de o bulutlardan sıyrılarak kamersima veçhesini bütün berraklığıyla ortaya koyduğunu müşahede ederler. Nitekim, Üstadın aşağıda bir kısmını takdim edeceğimiz cam gibi şeffaf ifadelerine dikkat edilirse, asıl vazife sahibinin kim olduğu Güneş gibi tezahür edecektir.

“Ümmetin beklediği ahir zamanda gelecek zatın üç vazifesinden en mühimi ve en kıymettarı olan iman-ı tahkikiyi neşr ve ehl-i imanı dalâletten kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitamamiha Risale-i Nur’da görmüşler. İmam-ı Ali ve Gavs-i Azam ve Osman-ı Halidî gibi zatlar, bu nokta içindir ki, o gelecek zatın makamını Risale-i Nur’un şahs-ı manevisinde keşfen görmüşler gibi işaret etmişler. Bazen de o şahs-ı Manevi bir hâdimine vermişler, o hâdime mültefitane bakmışlar,”
Üstadımız devamla O zatın ikinci vazifesinin şeriatı icra ve tatbik, üçüncü vazifesinin de ittihad-ı İslam olduğunu ifade ederek şöyle buyuruyor:

Üstadımız bu suale verdiği cevabta, bu has nurcuların ellerinde bir hakikat var, demekle kendisinin ahir zamanda beklenen zât olduğunu reddetmemiş fakat, iki cihette bir tabir ve te’vil lâzım geldiğini ifade etmiştir.

Birinci vazife, o iki vazifeden üç-dört derece daha ziyade kıymetdardır, fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şa’şaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avâmın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar. İşte o has Nurcular ve bir kısmı evliya olan o kardeşlerimizin tâbire ve te’vile muhtaç fikirlerini ortaya atmak, ehl-i dünyayı ve ehl-i siyaseti telaşa verir, vermiş... hücumlarına vesile olur. Çünki, birinci vazifenin hakikatini ve kıymetini göremiyorlar, öteki cihetlere hamlederler.

Üstad Hazretleri bu ifadeleriyle hem Mehdi-i Âl-i Resûlün en mühim vazifesini Risale-i Nur’un icra ettiğini beyan etmekte, hem de manevî makamını vesveseli nazarlardan saklamasının hikmetini izah buyurmaktadır.

Bediüzzaman Hazretleri, Mehdi’nin üç vazifesine dair bir başka mektubunun sonunda, Mehdiyet vazifesini Risale-i Nur’da gördüğünü şu ifadelerle açık bir şekilde ortaya koyuyor:

Şimdi hakikat-ı hal böyle olduğu halde en birinci vazifesi ve en yüksek mesleği olan imanı kurtarmak ve imanı tahkiki bir surette umuma ders vermek, hatta avamın da imanını tahkiki yapmak vazifesi ise, manen ve hakikaten hidayet edici, irşad edici mânâsının tam sarahatini ifade ettiği için Nur şakirdleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur’da gördüklerinden, ikinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecededir diye Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini haklı olarak bir nevi Mehdi telakki ediyorlar

Üstadımızın şu ifadeleri aynı mânâya hem kuvvet vermekte ve hem de manevî makamını perdelemesindeki hikmeti açıkça ve te’vilsiz olarak ortaya koymaktadır.

Bu zamanda öyle fevkalade hakim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakiki beklenilen o Zat dahi bu zamanda gelse, harekatını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset alemindeki vaziyetten feragat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.

Hem üç mes’ele var:
Biri hayat, biri şeriat, biri imandır.

Hakikat noktasında en büyüğü ve en a’zamı iman mes’elesidir. Fakat şimdi umumun nazarında ve hal-i âlem ilcaatında en mühim mes’ele, hayat ve şeriat göründüğünden, O Zat şimdi olsa da, üç mes’eleyi birden umum ruy-i zeminde vaziyetlerini değiştirmek nev-i beşerdeki cari olan adetullaha muvafık gelmediğinden, herhalde en azîm mes’eleyi esas yapıp, öteki meseleleri esas yapmıyacak, tâ ki iman hizmeti, safvetini umumun nazarında bozmasın ve avamın çabuk iğfal olunabilen akıllarında o hizmet başka maksadlara alet olmadığı tahakkuk etsin.


Nur talebeleri Bediüzzaman Hazretlerinin bu ifadelerini, kendisinin ahirzamanda beklenen o Zat olduğu ve iman hizmetini bu asrın hâkim cereyanlarına kaptırmamak için siyaset âleminden feragat ederek, kendisinin üç büyük vazifesinden en mühimmi olan iman hizmetine vakf-ı hayat ettiği şeklinde anlamaktadırlar.

Bediüzzaman Hazretleri Mehdinin üç vazifesine dair bir diğer mektubunda da şöyle buyuruyor:

Fâni ve çürütülebilir bir şahsiyeti, bâzı cihetlerle birinci vazifede pişdarlık eden Nur şakirdlerinin şahsı manevisini temsil eden o aciz kardeşine veriyorlar. Halbuki bu iki iltibas da Risale-i Nurun hakikî ihlâsına ve hiçbir şeye, hattâ manevî ve uhrevî makamata dahi âlet olmamasına bir cihette zarar verdiği gibi, ehl-i siyaseti de evhama düşürüp, Risale-i Nur’un neşrine zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı manevî zamanı olduğu için, böyle büyük Ve bâkî hakikatlar, fânî ve âciz sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez!

Elhâsıl: O gelecek zâtın ismini vermek, üç vazifesi birden hâtıra geliyor, yanlış olur. Hem hiçbir şey’e âlet olmayan Nurdaki ihlâs zedelenir, avâm-ı mü’minin nazarında hakikatların kuvveti bir derece noksanlaşır, yakîniyet-i bürhaniye dahi kazâyâ-yı makbûledeki zann-ı galibe inkılâb eder, daha muannid dalâlete ve mütemerrid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehli imânda görünmemeye başlar; ehli siyaset evhama ve bir kısım hocalar itiraza başlar. Onun için, Nurlara o ismi vermek münasip görülmüyor. Belki müceddittir, onun pişdarıdır, denilebilir.

Üstad Hazretleri bu mektubunda Nur’daki ihlâsın zedelenmemesi, ehl-i siyasetin evhama düşmemesi ve bir kısım hocaların itirazına yol açılmaması için Nur Talebelerinin kendine mehdi demek yerine, müceddid yahut mehdinin pişdarı demelerini tavsiye etmiştir. Mektub dikkatle okunursa bu tavsiyenin bir tedbir için olduğu anlaşılır. Yoksa bu ifadeleri mehdinin daha sonra geleceği şeklinde anlamak doğru olmaz.

Bu mevzuda Üstadımızın şu ifadeleri de şayan-ı dikkattir:

Hazreti Mehdinin cemiyeti nuraniyesi, süfyan komitesinin tahribatçı rejimi bid’akâranesini tamir edecek, sünnet-i seniyyeyi ihya edecek, yâni âlemi İslâmiyette Risalet-i Ahmediyyeyi (A.S.M) inkâr niyetiyle Şeriat-ı Ahmediyeyi (A.S.M) tahribe çalışan süfyan komitesi, Hazreti Mehdi cemiyetinin mucizekâr manevî kılıncıyla öldürülecek ve dağıtılacak.

Elmas kılınç tabiri Üstadımız tarafından Risale-i Nur için kullanılmıştır. Asıl fütuhat bu manevi kılınçla, yani hikmet ile, tebliğ ile, irşad ile olacaktır. Risale-i Nur’un geniş dairedeki vazifesini ise, istikbâlde gelecek olan bir Zât icra edecektir.

Mevzuyla yakın alâkasına binaen Hz. Üstadın şu rüyayı sadıkasını da nazara arzetmekte fayda mülahaza ediyorum.

Eski Harb-i Umumiden evvel ve evailinde bir vakıa-ı sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ, müthiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım merhum validem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenâb-ı Hakk’ın emridir; O Rahimdir ve Hakimdir.” Birden o halette iken, baktım ki mühim bir Zât, bana âmirane diyor ki: “İcazı Kur’anı beyan et.” Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbdan sonra, Kur’an etrafından surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’an’a hücum edilecek; i’cazı O’nun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nev’inin şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak. Ve namzed olduğumu anladım.8

Şimdi insafla mütalâa edelim. Kur’an etrafında yıkılan surları tamirle Bediüzzaman Hazretleri bir büyük zat tarafından vazifelendirilsin, bu maksatla Risale-i Nur gibi bir külliyatı telif etsin; dinsizlik şahs-ı manevisiyle, bir ömür boyu, Kur’an’ın elmas kılıncıyla manevi cihat yapsın; sürülsün, hapsedilsin, işkencelere maruz kalsın; neticede lütf-u ilahiye ile bir cemaat teşekkül ettirsin de, istikbâlde gelecek bir zât, geniş dairede yapacağı içtimâi hizmetlerle üstadı geçsin, ondan manen üstün olsun; acaba akıl buna imkân verebilir mi?

Bediüzzaman Hazretlerinin sahib-üz zaman olduğunun en önemli bir delili de âlem-i mânâda, İslâm mukadderatı için toplanan meclisin, kendisine son asrın mebusu sıfatıyla seslenmeleri ve onunla müşavere ve muhaverede bulunmalarıdır. Risale-i Nur’da Rüyada Bir Hitabe başlığıyla nakledilen bu muhavereden bir kısmı şöyledir:

1335 senesi Eylülünde, dehrin hadisatının verdiği yeis ile şiddetli muzdarıp idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum, manen rüya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rüya-yı sadıkada bir ziya gördüm. Tafsilatı terk ile bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:
Bir Cuma gecesinde, nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi dedi:

Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor.
Gittim... Gördüm ki: Münevver, emsalini dünyada görmediğim, selef-i salihinden ve asarın mebuslarından her asrın mebusları içinde bulunan bir meclis gördüm. Hicab edip kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki:

- Ey felâket-helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et.

Ayakta durup dedim:

- Sorun cevap vereyim...”

Hiç mümkün müdür ki, melekût âleminin bu güzide şûrası Hz. Üstad’ı asrın vekil-i umumisi kabul ederek, O’na asrın maddî manevî en önemli müşküllerine dair sualler sorsun ve O’nun verdiği harika cevapların sıdkına ve asrın imamı olduğuna, “Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbâl inkılâbı içinde en yüksek gür sâda İslâmın sâdası olacaktır,” müjdesiyle mühür bassın da, istikbâlde gelecek bir zât O’nun fevkine çıksın.
Son olarak Üstadımızın bu mes’eleye ışık tutan şu ifadelerini de nazar-ı mütalâaya arzediyoruz:
Şiddetle ve âmirane denildi ki: “Sen Risale-i Nur’un makbuliyetine dair Hazreti Ali (R.A) ve Gavs-ı A’zam (R.A) gibi zatların kasidelerinden şahidler gösteriyorsun. Halbuki, asıl söz sahibi Kur’an’dır. Risale-i Nur Kur’an’ın hakiki bir tefsiri ve hakikatinin birtercümanı ve meselelerinin bürhanıdır. Kur’an ise, sair kelamlar gibi kışırlı, kemikli ve şuuru hususî ve cüz’i değildir. Belki Kur’an, umum işaratiyle ve eczasıyla ayn-ı şuurdur, kışırsızdır; fuzulî, lüzumsuz maddeleri yoktur. Alemi gaybın tercümanıdır. Sözler hakkında söz O’nundur, görelim O ne diyor.

Elcevap: Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’an’ın bahir bir bürhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem’a-i i’cazı manevisi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuaı ve maden-i ilm-i hakikattan mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i maneviyesi olduğundan onun kıymetini ve ehemmiyetini beyan etmek Kur’an’ın şerefine ve hesabına ve senasına geçtiğinden, elbette Risale-i Nur’un meziyetini beyan etmekliği, hak iktiza eder ve hakikat ister, Kur’an izin verir. Benim gibi bir tercümanın hissesi yalnız şükürdür. Hiç bir cihetle fahre, temeddühe, gurura hakkı yoktur ve olamaz. Gelecek ayetlerin işaratına bu nokta-i nazarla bakmak gerektir. Yoksa beni hodbinlik ile ittiham edenlere hakkımı helâl etmem. Bu çok ehemmiyetli suale karşı iki-üç saat zarfında birden Kur’an’ın ayât-ı meşhuresinden “Sözler” adedince otuzüç ayetin hem mânâsiyle, hem cifr ile Risale-i Nur’a işaretleri uzaktan uzağa imaen görüldü. Ayrı ayrı tarzlarda otuzüç ayet müttefikan Risale-i Nur’u remizleriyle gösterdiği hayal meyal görüldü.

Nur Talebeleri Kur’an-ı Kerimdeki 33 ayetin Risale-i Nur’a, müellifine ve Nur Talebelerine işaret etmesini nazar-ı itibara alarak ahir zamanda beklenen mürşid-i azamın Bediüzzaman Hazretleri olduğuna kanaat getirmişlerdir.

Kur’an’ın bu işaretlerini nazara almayarak, sadece Üstadımızın ihlâs, tevazu ve tedbir esaslarına bina edilen ve te’vile açık ifadelerini öne sürerek, istikbâlde gelecek ve Üstadın vazifesini tekmil edecek bir Zata Mehdi-i Azam demenin vakıa mutabık olamayacağında ekser Nur Talebeleri mutabıktırlar.

Mehmed Kırkıncı

http://www.mehmedkirkinci.com/index.php ... le&aid=833


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Salih Özcan:Mehdi, Risale ve Said Nursi hakkında açıklamalar
MesajGönderilme zamanı: 30.01.11, 15:05 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 06.07.10, 17:50
Mesajlar: 280
Arkadaşlar,
Size samimi olarak bir şey söylemek istiyorum. Şöyle ki; Bir mefhumu sulandırmanın en bariz unsurlarından biri de o mefhumu başka adlarla ifade etmektir. Şimdi dikkat ederseniz burada Mehdi Aleyhisselâm hakkında "Mehdi-i Azam" şeklinde bir ifade kullanılmakta-kullanılmış ! Böyle bir ifade hiçbir rivayette ve hadis-i şerifte yoktur ve geçmemektedir. Muteber Kaynaklarda geçen ifadler şöyledir. Ya, "Benim ehl-i beytimden bir zat" veya sadece "Mehdi" şeklindedir. Mehdi Aleyhisselâmın küçüğü ve büyüğü mi varmış da "Mehdi-i Azam - Mehdi-i Asgar" diye bir ifadede bulunulsun ? Bence bu ifadeler Mehdi konusunu sulandırmanın bir şeklidir ve gayretidir. Bu nokta*ı nazardan hareketle yıukarıdaki yazının nazar-ı itbare alınacak bir yönünün olduğunu hiç düşünmüyorum. sadece bağlı bulunulan zatın yüceltilmesi ve şişirilmesi amacına matuf cahilâne bir yazı olduğu ortadadır. Vesselâm.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 6 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye