Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Gülen Cemaati ve Sünni kodların kaybı
MesajGönderilme zamanı: 13.01.14, 09:20 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 05.03.09, 09:49
Mesajlar: 305
Gülen Cemaati ve Sünni kodların kaybı

Prof. Dr. Burhanettin Duran

burhanettinduran@sehir.edu.tr
SETA İst. Genel Koor. İstanbul Şehir Ünv. Öğretim Üyesi

28 Şubat sürecinde bile muvafık rol üstlenen Gülen Cemaati’nin bu son tutumu ne ifade etmektedir? Laik Kemalist rejime okunmayan kahhariyenin İslamcı olduğu söylenen Erdoğan iktidarına okunmasının anlamı nedir? Yazının amacı bu sorulardan hareketle Gülen Cemaati’nin İslami hareket içerisinde kazandığı hegemonik yeri, başarısını, uluslararası aktör olmasını ve son dönemdeki dilemmasını tartışmaktır.
***
Gülen Cemaati ve Sünni kodların kaybı

Prof. Dr. Burhanettin Duran

CUMHURİYET dönemi din-devlet ilişkilerini yeniden düşünmemiz gereken bir noktadayız. İsmail Kara’nın Şeyh Efendi’nin Rüyası adlı kitabı sanki bugünler için yazılmış. Kitap, Cumhuriyet’in radikal din karşıtı reformları yapılırken Kemalist yönetime kahhariye okumak üzere sözleşen Sufilerin, gördükleri bir rüya üzerine bundan vazgeçişlerin anlatır. Rüyadan alınan mesaj son derece açıktır: Devletin bekası ve ümmetin maslahatı için sabır siyaseti gerektir. Bu meyanda İslami sembolleri, kurumları ve şahsiyetleri tasfiye eden bu nevzuhur rejime beddua bile edilmemelidir.

Devletin bekası, ümmetin maslahatı

Bu, Türkiye’deki İslami hareketin Sünni kodlarını açıkça gözler önüne seren bir tavırdır. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti tarihinde devletin bekası ve ümmetin maslahatı adına sabır siyaseti uygulayan İslami hareketler, rejim üzerlerine geldiğinde geri çekilmeyi, imkan bulur bulmaz da İslamlaşmayı temin etmek için canhıraş bir tarzda çabalamayı tercih etmişlerdir.

Dershanelerin kapatılması tartışması ile büyüyen ve 17 Aralık operasyonu ile zirveye çıkan Gülen Cemaati-Hükümet gerilimi sırasında Fethullah Gülen Hoca’nın İslami hassasiyetlere sahip AK Parti iktidarını hedef alan bedduası önemli bir kırılmaya işaret etmektedir. Uzun bir süre siyasal iktidarla mücadele etmemeyi bir prensip olarak benimseyen ve kendisini siyaset dışı konumlandırdığını öne sürerek 28 Şubat Sürecinde bile muvafık rol üstlenen Gülen Cemaati’nin bu son tutumu ne ifade etmektedir? Laik Kemalist rejime okunmayan kahhariyenin İslamcı olduğu söylenen Recep Tayyip Erdoğan iktidarına okunmasının anlamı nedir? Bu yazının amacı bu sorulardan hareketle Gülen Cemaati’nin İslami hareket içerisinde kazandığı hegemonik yeri, başarısını, uluslararası aktör olmasını ve son dönemdeki dilemmasını tartışmaktır. Bu tartışma aynı zamanda Gülen Cemaati-AK Parti arasındaki mücadelenin Türkiye’deki din-siyaset ilişkisini yeniden tanımladığını da göstermeyi amaçlamaktadır.

Gülen Hareketi’nin başarısı

Türkiye’deki İslami hareketler içerisinde Gülen Cemaati, ortaya çıkışından itibaren farklı bir konumda olmuştur. En başından itibaren kendine mahsus bir gündemi ve özerk örgütlenme yapısıyla İslamcı parti ve diğer dini gruplarla etkileşimini sınırlı tutmuştur. Bunu ‘hizmet’i öncelemenin gereği olarak sunan Cemaat böylece dini söylemini oluşturmada diğer dini grupların yorum ve eleştirilerini dışlayabilen korunaklı ve kendine özgü bir senteze rahatlıkla ulaşabilmiştir. Takipçilerine tutarlı, aksiyon/hizmet odaklı, adanmış ve Risale-i Nur’un Fethullah Hoca yorumunu (ve karizmatik sufi yaşamını) merkeze alan bir dini anlayış üretmiştir. Bu dini anlayış ahiret için dünya hayatının katı bir örgütlenmesine ve fedakarlığa odaklanmıştır. Hareketin hizmet alanındaki başarısı daha fazla insanı seferber etmek için manevi dille sarmalanmakta ve sürekli yeniden üretilmektedir.

Hiyerarşiyi, örgütlü olmayı ve kendi (ve başkalarının) yaşamını hizmet uğruna feda edebilmeyi manevi bir haz iklimi içerisinde sürekli takipçilerinin gündeminde tutan bu hareket zaman içerisinde büyük bir insan, bağlantı ve finans temerküzünü gerçekleştirmiştir. Bu temerküz ülke içinde ve dünyanın birçok ülkesinde okullar ve başka kurumlar açarak transnasyonel bir mahiyete bürünmüştür. Bir mega cemaat haline gelmekle birlikte İhvan gibi diğer transnasyonel İslami hareketlerin aksine merkeziyetçi ve hiyerarşik örgütlenmesini kaybetmemiştir. Uluslararası eğitim networkünün yanı sıra Kemalist rejimin kritik noktalarına sızmada gösterdiği başarı Cemaatin özgüvenini yükseltmiş ve diğer İslami gruplar arasında ayrıcalıklı bir yere sahip olduğu algısını güçlendirmiştir. Mehdi anlayışı, Gülen Cemaatinde başarının manevi sunumu ile birleşerek cemaatin manevi şahsiyetinin yüceltilmesi ile sonuçlanmıştır.

Cemaatin üç dilemması

Gülen Cemaatinin ulaştığı cesamet ve hegemonya arayışı tam da başarıyı sürekli kılma zorunluluğunun yarattığı üç önemli sıkıntı/dilemma ile karşı karşıyadır: İlk olarak, dünya ölçeğindeki yaygınlığı uluslararası aktör olmasını zorunlu kılmış ve dolayısıyla (ABD ve İsrail gibi) güçlerle bir etkileşimi/ilişkiyi beraberinde getirmiştir. Bu ilişki gerektiğinde Türkiye hükümetlerinden bağımsız ve muhalif bir siyaset gündemini icbar etmiştir. Mavi Marmara olayında Hükümetten farklı bir dış politikayı tercih ederek bunu göstermiştir. Ayrıca, Gülen Cemaatinin, İran’ın bölgesel yükselişinden rahatsız olan İsrail ile aynı dalga boyunda buluşmasında kuşkusuz sahip olduğu Şia karşıtı dini anlayışının da etkisi vardır. Uluslararası sistemi AK Parti’den farklı okuyan Gülen Cemaati ABD ve İsrail ile gerilimi tercih etmemekte ve Hükümeti tehlikeli bir yola girmekle eleştirmektedir. Post-Kemalist bir döneme geçilmesinin büyük payını kendisinde gören Gülen Cemaati başarısına dayanarak kendi İslami mücadele yönteminin diğer İslami aktörleri gerekirse tedip etme hakkını ona tanıdığını düşünmektedir. Transnasyonel bir hareketin önündeki en büyük zorluk kuşkusuz kendi ülkesinin milli menfaatlerine karşı pozisyon almaya ve dış politika dengelerini etkileyecek ittifaklara zorlanmaktır. Devlet içinde “illegal paralel yapı” oluşturmakla ve “dindar kisvesinde taşeron bir örgüt” olmakla suçlanan Gülen Cemaati, aslında Sünni kodlardan ayrılmakla eleştirilmektedir. Diğer bir tabirle Türkiye merkezli olmaktan uzaklaşmak ve kendi devletine karşı uluslararası bir ittifaka katılmakla suçlanmaktadır. Bu suçlama mevcut iktidar kavgası nereye varırsa varsın Gülen Cemaati’nin uzun bir süre boğuşmak zorunda kalacağı bir mahiyet taşımaktadır.

İkinci sorun ise, Gülen Cemaatinin başarıya ve sonuca odaklanan yüksek motivasyonunun engellenmesi durumunda daha hırslı bir siyaset tarzını üretmesidir. Fethullah Hocanın, Cemaatine yönelik suçlamaları beddua ederek karşılaması hoşgörüye sıklıkla vurgu yapan bir din adamından beklenebilecek bir tepki değildir. Bu tepkinin altında ilahi seçilmişlik (Cemaatin manevi şahsiyeti ile Mehdi’yi temsil etmesi) hissini derinden yaşayan bir dini hareketin misyonunu yerine getirmesinin engellenmesine duyulan kızgınlık yatmaktadır. İdeallerine ulaşmaya bu derece odaklanan bir hareketin siyasal operasyonlara karışmakla suçlanması da bununla ilgilidir. Böylece, Cemaatin devlet içindeki kadrolarının örgütlülüğü ve adanmışlığı sadece “devlet içinde devlet” olarak algılanmasını üretmemekte aynı zamanda kendine yönelik söylem ve hareketlere etkin ve sert cevaplar vermesini beraberinde getirmektedir. Bu sert cevapların yolsuzlukla mücadele adına verildiğinin söylenmesi Gülen Cemaatinin “hegemonik, hırslı, gözükara” şeklinde algılanmasını engelleyememektedir. Hızla büyüyen yapının (kurum ve insan sermayesi anlamında) finanse edilmesinin zorlukları ve örgütlülüğü Cemaatini güçlendirdiği kadar içte ve dışta zorlamaktadır. Dışta yapıyı korumak için ittifaklara zorlanırken içte yalnızlaşmakta ve diğer dini grupların “birleştirici ötekisine” dönüşmektedir.

Üçüncü olarak, Gülen Cemaatinin en büyük sıkıntılarından birisi devlet kadrolarında ve sivil toplumda diğer dini gruplarla yaşadığı fırsatların değerlendirilmesi rekabetinde adaletsiz bir mücadele yürüttüğü algısıdır. Cemaatin AK Parti iktidarı döneminde gerçekleştirdiği güç temerküzü diğer İslami gruplar arasında ciddi bir rahatsızlık yaratmıştır. Eğitim ve emniyet kadrolarında Cemaatten olanların hızla yükselmesi ve kontrolü ele aldıkları yerlerde diğer grupları tasfiye ettikleri algısı kemikleşmiştir. MİT Krizi ile devlet içindeki Gülen Cemaati müntesiplerinin kendisine operasyon yapma noktasına ulaştığı kanaatine ulaşan ve bu örgütlenmeyi sınırlandırmaya çalışan AK Parti İktidarı, diğer İslami grupların Gülen Cemaati rahatsızlığını kendisine desteğe çevirmiştir. Dershaneler tartışmasında İslami sivil toplum örgütlerinin Hükümete verdiği destek bu çerçevede anlaşılmalıdır. Son operasyondaki yolsuzluk iddiasına/vurgusuna rağmen sertleşen kavganın diğer İslami grupların önemli bir kısmını AK Parti’ye yakınlaştırmaya devam ettireceği beklenebilir.

Yukarıda bahsedilen sıkıntıların ortaya çıkardığı en önemli sonuç Gülen Cemaatinin Türkiye’deki İslami Hareketin Sünni kodlarından ayrılışıdır. Son on yılda Kemalist iktidar blokunun tasfiye edilmesinde önemli bir rol üstlenen Cemaat diğer İslami hareketlerin yapamadığını yapmıştır. Belirli bir süre tedbiri kullanarak devletin kritik kurumlarında örgütlenmiş ve diğer dini gruplardan kendisini ayrıştırmak noktasında büyük bir ihtimam göstermiştir. Gerektiğinde İslami sembolleri bir süreliğine saklayan bu siyaset aslında Sünni siyasetin dışına taşmıştır. Gülen Cemaatinin tedbir siyaseti Sünni sabır siyasetinin ötesine geçerek Şia’nın takiye siyasetine yaklaşmıştır. İslami yönüyle bilinen AK Parti iktidarı ile kıyasıya bir mücadeleye giren Gülen Cemaati, “Firavun, Karun, şirk ve telin” gibi dini kavramlar üzerinden sert bir dini-siyasal (teo-politik) söylem üretmektedir. Gelinen noktada Başbakan’a yöneltilen sert dini eleştiri Gülen Cemaatinin İslami taban nezdindeki dini meşruiyetini zayıflatmaktadır. Gülen Cemaatinin bu zamana kadar lehine işleyen otonomisi ve hegemonyası bu defa aleyhine işlemektedir. Gülen Cemaati siyasi iktidarla girdiği kıyasıya mücadele yüzünden yalnızlaşmaktadır. Sünni kodlardan ayrılışına tepki olarak diğer dini gruplar Sünni bir refleksle Başbakan Erdoğan’a verdiği desteği perçinlemektedir. Ümmetten ve Türkiye’deki İslami hareketten kaderini ayırmakla eleştirilen Gülen Cemaati, AK Parti ile mücadelesinde gittikçe görünür ve radikal bir konuma oturmaktadır. Sünni cemaatlerin klasik siyaseti etkileme arayışından öteye giden Gülen Cemaati siyaseti radikal bir şekilde bizzat dizayn etmeyi hedeflemektedir. Partileşmeden böylesi radikal bir siyasi konumu sahiplenmek Gülen Cemaatinin cemaat olma özelliğini, dini konumu ve meşruiyetini sorgulatmaktadır. Bu iktidar mücadelesinin muhtemel sonuçlarından birisi İslam-siyaset ilişkisinin doğasının değişmesidir.

Tersine hegemonya

Türkiye’deki İslami Hareket son on yılda büyük bir metamorfozdan geçiyor. Milli Görüş Hareketinden kendisini ayrıştıran iki İslami aktör (AK Parti ve Gülen Cemaati) 2000’li yıllarda Kemalist baskıcı/güvenlikleştirici laik rejimi dönüştürmede önemli bir başarı elde ettiler. Yeni Türkiye’nin nasıl olacağı hakkında farklı vizyonlara sahip bu iki aktörün arasında yaşanan siyasi mücadele sırasında üretilen dini söylemler ve pratikler önümüzdeki dönemde laiklik tartışmalarını belirleyecektir. Cemaate yöneltilen “dindarlık kisvesi altında taşeron olma ve vatana ihanet” suçlamaları Türkiye’de İslami hareketin aktörlerinin iktidarı elde ettiklerinde ülkeye vurdukları rengin sadece İslamlaşma olmadığını göstermektedir. Tebarüz eden şey İslamlaşmanın sınırlarıdır. Farklı İslamlaşma algılarının kapışmasıdır. Bölgedeki rakip teo-politik söylemlere (Şiicilik ve Vahhabilik) benzer bir şekilde ülke içinde yeni teo-politik bir dilin temayüz etmesidir. Yine, bu kapışmanın zihinlere getirdiği şey yeni bir laiklik tanımına İslami hareketin unsurlarının önemli katkılar yapmakta olduğudur. Devletin belirli bir ideolojik/dini grup tarafından ele geçirilmesinin kabul edilemezliği gittikçe öne çıkmaktadır. Gülen Cemaati de Sünni kodlardan ayrıldıkça diğer İslami gruplardan uzaklaşacak ve yalnızlaşacaktır. Ülke menfaatlerine aykırı hareket etmek ve uluslararası bir ittifaka katılmakla suçlanmaya devam edecektir. Önümüzdeki dönemde, İslami cemaatler, sivil alana yönelmeleri ve başarı kriterlerini bu çerçevede yeniden gözden geçirmeleri gerektiğini vurgulayan söylemlerle daha sık karşılaşılacaktır.

http://haber.stargazete.com/acikgorus/g ... ber-822278

Alıntı:
Prof. Dr. Burhanettin Duran: "Gülen cemaati meşruiyetini kaybetti"

12 Ocak 2014 Pazar

Prof. Duran'a göre Cemaat'in iki çıkmazı!

Şehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Burhanettin Duran, Cemaat-hükümet çatışması üzerinden din-devlet ilişkilerini yeniden konuşmamız gerektiğini ifade ediyor. Duran, Gülen cemaatinin uluslararası bir aktör gibi davranarak, başka unsurlar lehine Türkiye'nin dış politikasına ters politika geliştirerek meşruiyetini yitirdiğini söylüyor.

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Kemalist reformların etkisi birçok başlığın konuşulmasını engelledi. İslami grup ve kurumların illegal ilan edilip yok sayılması onları yeni bir yöntem arayışına itekledi. Yeni yöntem arayışları arasında yeni yorumların ortaya çıkması kaçınılmazdı. Bugün Türkiye'de din-devlet ilişkisinin sağlıklı bir okumasının yapılamamasının sonucu olan kaotik durumun tam olarak ortasındayız. Dini bir grubun seçilmiş iktidarı baskı altına almaya çalışıp siyaseti yani tüm Türkiye'yi dizayn etme çabasıyla karşı karşıyayız. Bu ele geçirme çabasını ve bunun Sünni siyasetteki izdüşümünü uzun yıllardır Türk Düşüncesi, Türk Dış Politikası ve İslamcılık üzerine çalışan İstanbul Şehir Üniversitesi Öğretim görevlisi Prof. Dr. Burhanettin Duran ile konuştuk.

***
Cumhuriyet'le başlayan radikal batılılaşmaya karşı İslami çevrelerden farklı yöntemlerle birlikte benzer çeşitli itirazlar yükseltildi. Said Nursi bu itirazlardan biri. Dini grupların onları kamusal alandan tasfiye eden devletle ilişkileri nasıl olmuştu?

Bugüne kadar İslami aktörlerin -tarikatları, aydınları ve ulemayı kastediyorum- büyük bir çoğunluğunun tavrı ve yöntemi devletle çatışma değildi. Baskı geldiğinde geri çekilme, ilmi çalışmalara yönelme ama serbestlik bulduğunda da hareket sahasını genişletme tavrı. Türkiye İslamcılığında çok sayıda grup ve isim vardır fakat devlete karşı tek kalkışma Şeyh Sait hadisesidir. Bu, Türkiye'deki İslami hareketlerin Sünni kodlarını ortaya koymaktadır. Said Nursi'nin de bu kalkışmayı desteklememesine dikkat etmek gerekir. Bu tabi devletin algılanmasıyla ilgilidir.

DEVLET SAHİPLENİLDİ

Bu yöntem, İslami hareketlerin büyük kısmının toplanıp da karar verdikleri bir şey değil. Bunun köklerini nerede aramak gerekir?

Sünni kodlara baktığımızda şeriattan saptığı düşünülen yöneticiye karşı çıkma fikri diye bir şey var elbette. Ama başından itibaren baktığımızda devlet aşkın ve soyut bir varlık olarak sahiplenilir. Sözgelimi Osmanlı'da devletin temel amacı gaza ideolojisiyle İslam'ı yaymak olduğundan devlet, tarikatları kamusal alana entegre etmiştir. Osmanlı-Türkiye tecrübesinde tarikatların kendilerini devletin yerine koymak ya da devleti ele geçirmek gibi bir dertleri olmamıştır. Devlet de sadece bekası ile ilgili tehlike sezdiği yerde tarikatlara müdahale etmiştir. Bunun dışında devletle tarikatlar birlikte çalışmıştır.

Bu süreçte devlet eleştirilmiştir de ancak ümmetin maslahatını dış düşmanlara karşı koruyan devletin zayıflamasından korkulmuştur. İslami hareketlerin siyasete girip girmemeleri meselesi değil tartıştığımız. Ortada sosyal bir hareket varsa onun siyasal konulara dâhil olması normal ve kaçınılmazdır. Mesele 'nasıl' dâhil olduğudur.

YA CEMAAT YA SİYASET

Ama siyasi parti kurarak, Milli Görüş Hareketi'nde olduğu gibi, bunu yapabilir…

Evet, bu durumda yapabilir. Üçlü bir tasnif yapabiliriz din-siyaset arasındaki ilişkiyi netleştirmek için. Bir; siyaseti etkilemek… Bunu bütün bireyler gibi kolektif yapılar da yapmaya çalışabilir. Bütün demokrasilerde de geçerlidir. İkincisi, bir cemaatin siyasi partiye dönüşmesi meselesi, bu da olabilir. Milli Görüş Hareketi'nin dini bir hüviyeti vardır ve fakat bir siyasi parti olarak da faaliyetini devam ettirmektedir. Oyunu siyasetin kurallarına göre oynamak zorundadır, seçimlere girer; seçilir, seçilemez.

Peki niye öyle olmadı?

Fakat burada üçüncü bir boyut daha var. O da, kendi dini örgütlenmesini seçilmiş siyasetçilerin gücünden de istifade ederek, devlet içinde var olan ama şeffaf olmayan bir örgütlenmeye çevirmek. Adı konulamayan, sorumluluğu olmayan, seçilerek gelinmeyen bir yerden çok derin bir şekilde siyaseti etkilemek, işte bunu yapmak problemlidir. Şu an Türkiye'de konuştuğumuz şey bu üçüncüsüdür.

Gülen Cemaatini nasıl tanımlamak gerekir?

Burada asıl soru, bizim değil cemaatin kendisini ne olarak tanımladığı meselesidir. Kendisini yalnızca bir dini grup olarak tanımlıyorsa kendi ülkesinin milli çıkarlarıyla bu kadar ters düşüyor olması çok ciddi bir handikaptır. Konunun sadece iç siyaset meselesi olmadığı dış politikada da bir ayrışma olduğu hatırlanmalıdır.

Eğer Gülen cemaati, kendisini ülkesinin milli çıkarlarına rağmen dış politika yapabilecek bir uluslararası aktör olarak bağımsız bir konumda düşünüyorsa o zaman Türkiye merkezliliğini kaybetmiş demektir.

DEVLETE RAĞMEN DIŞ POLİTİKA ÜRETİLEMEZ

Türkiye için neyin iyi ya da kötü olduğunun kararını bir dini hareketin vermesi ve bunun için siyaseti dizayn etmesi kabul edilemez. Şöyle düşünün Amerika'daki bir dini hareketin, uluslararası bir aktör haline gelerek Amerikan dış politikasına ters düşecek, Rusya'yla, Çin'le denk düşecek bir politika üretmesi mümkün müdür?

Gülen cemaatinin aşırı siyasallaşmasının sonuçları ne olacak peki sizce?

Bir dini hareketin olabileceğinin ötesine geçen bu siyasallaşma son hadiseler üzerinden cemaatin, dini meşruiyetini de zedeleyen bir yere götürdü konuyu. Sebebi de şu, böylesine iddialı bir aktör olmaya heveslendiğinizde hegemonik davranıyorsunuz. Devletteki dışlayıcı kadrolaşmalarınız da adaletsizlik suçlamasını beraberinde getirir.

MEŞRUİYET KAYBI RADİKALLEŞTİRİR

Sınav sorularının çalındığı iddiası gibi mi?

Sınav sorularıyla ilgili bir takım iddiaların olması veya kendi bağlılarını kayırarak liyakat olmadan örgütlenmeleri şeklindeki suçlamaların hepsi adalet konusunu gündeme getiriyor. Bir dini hareketin adaletsizlikle suçlanması onun merkezi iddiasını da çürütecek çok ciddi bir meşruiyet kaybıdır. Şu anda olan budur. Bu meşruiyet kaybının cemaati önce yalnızlaştırmaya sonra da radikalleşmeye doğru sürükleyeceğini söylemek mümkün. Bir dini hareket düşünün ki bağlıları dışındaki büyük bir kitle tarafından adaletsizlikle suçlanıyor, kendisine güvenilemiyor… Emin olunmak bir dini hareketin olmazsa olmaz hayati özelliğidir.

DEVLETİN DİNİ BİR YORUM ELE GEÇİRMEMELİ

Peki, bundan sonra ne olacak? Ulaşılan fotoğrafın, Türkiye'deki İslam-siyaset ilişkisinin doğasını değiştirebileceğini söylüyorsunuz…

Dini bir grubun devlet içerisinde bu kadar güçlü bir şekilde örgütlenebilmesi ihtimali, Kemalistler tarafından gündeme getirilen İslami aktörler tarafından şiddetle reddedilen bir şeydi. Bir kere bu bile Türkiye'deki laiklik meselesini yeniden tartışmayı gerektirir. Bu sefer İslami aktörler tarafından bu tartışmanın yapılması gerekir. Bir dini grubun devlet içerisinde bu kadar güçlü olması ve diğer dini grupların kendilerini tehdit altında hissetmesi bugün yaşadığımız şeyse eğer, bunu korumanın yolu, devletin dini bir grup ya da dini bir yorum tarafından ele geçirilmesinin engellenmesidir. Bu anlamda bir laiklik… Belki bu yeni bir laiklik tanımlamasıdır. Kapsayıcı bir arada yaşama formülü olarak söylüyorum. Mesela cemaatin devletteki karşılığı sorusu… Savcılar, hâkimler ya da emniyet mensupları devletin görevlileridir. Bunların devletin ana işleyişinin dışında kullanılıp kullanılmadığı meselesi uzun zamandır tartışılan bir konu. Bunun netleştirilmesi lazım. Bunun ilk yolu da Türkiye'deki dini hareketlerin legalleştirilmesidir.

Tarikat ve cemaatlerin legalleşerek şeffaflaşması, tanınarak kamusallaşması gerekiyor artık.

SAİD NURSİ İLE CEMAAT AYNI YERDE DEĞİL

Sünniliğin farklı bir yorumunu ortaya koyan bir cemaatin, bir şekilde başararak başta söylediğiniz üçüncü tabloyu oluşturmuş olmasının belki demokratik dünyada sıkıntılı bir tarafı vardır ama nihai hedef anlamında, mesela Türkiye'nin İslamlaştırılması anlamında, başarıyorsa neden sıkıntılı olsun ki?

Gülen Cemaati yeni taktikler ve metotlar deneyerek Kemalizmin çizdiği sınırları aşmayı başardı. Yani devlet içerisinde bir takım pozisyonları elde etmek için kendilerinin dini hüviyetini saklayabildiler. Bu, diğer dini grupların yapmak istemedikleri bir şeydi. Mesela Said Nursi konumunu gizlemedi hiçbir zaman. Ama şimdi Nurculuktan ilham aldığını söyleyen bir cemaat öyle bireyler yetiştiriyor ki bu bireyler kendilerinin Nurcu hatta dindar olduklarını gizleyerek hareket edebiliyorlar. Şimdi mesele ikinci aşamaya geldi, Müslüman bir ülkede İslamcı olduğu söylenen bir iktidara karşı yine bu yöntemle bir siyaset yürütülebilir mi? Kritik soru budur.

Bir makalenizde Risale-i Nur'un 'Fethullah Gülen Yorumu' diye bir şeyden söz ettiniz. Farklı yorumlar var demekki. Gülen cemaatini Said Nursi'den farklı kılan asıl başlıklar neler?

Biliyorsunuz Risale-i Nur'un müellifi Said-i Nursi kendisini Eski Said-Yeni Said diye iki ayrı döneme ayırıyor. Eski Said, Osmanlı'nın son dönemindeki güncel siyasete müdahale eden, II. Abdülhamid'e muhalefet eden bir aydındır. Yeni Said ise Cumhuriyetin materyalist politikalarla açtığı boşluğu iman hizmeti ile doldurmaya çalışan, zühd sahibi bir âlim. Said-i Nursi'nin talebelerinin yaptıkları ortak açıklama siyaset etme tarzı itibari ile Gülen Cemaati ile diğer Nurcuların ayrıştığını net olarak göstermiştir. İslami hassasiyetleri olan bir yönetime karşı bu derece sert ve radikal bir tarzı kesinlikle reddettiklerini açıkladılar.

SÜNNİ KODLARDAN AYRILIŞIN İKİ UNSURU

Prof. Dr. Burhanettin Duran cemaatin Sünni kodlardan ayrılmasını takiyye siyaseti ve merci-i taklit ile açıklıyor: 'Sünni kodlardan uzaklaşmayı iki unsurla açıklayabiliriz. Birincisi; Kemalizmle olan kapışmadır. Kemalizmin, klasik Sünni paradigma içerisinde kalarak kendisiyle hesaplaşmayı engellemesi, Gülen cemaatini kendisini saklamaya itmiştir. Yani bu kendini saklama bir siyaset tarzı olarak ortaya çıkıyor fakat daha sonra bu siyaset öyle bir cemaat yapısı ortaya çıkarıyor ki bu Şia'nın takiyye siyasetine benziyor.

Sünni kodlardan ayrılışın ikinci önemli hususu da şudur; bu hareket başından itibaren kendisini diğer İslami gruplardan özel olarak ayrıştırdığı, kendi dini söylemini tartıştırmadığı için yeni bir olgu üretti. Hocaefendiyi takip etmek sanki Şia dünyasındaki 'merci-i taklit' olan bir ayetullahı taklit ediyormuşsunuz gibi bir fonksiyon oluşturdu.'

YENİŞAFAK


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye