Sufiforum.com

1430. Hicri Yıl başlarken hizmete giren SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. ALLAH YÂR OLSUN !"

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 6 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: “Hür Adam” filmini çabuk unuttuk gibi!
MesajGönderilme zamanı: 28.11.11, 14:02 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20.01.09, 10:20
Mesajlar: 239
“Hür Adam” filmini çabuk unuttuk gibi!

Nurettin HUYUT

nurettinhuyut@gmail.com

23 Mart 2011

Oh! Oh! ne ala biz de artık tüketim toplumu olduk. (!) Artık sevinebiliriz. Hatta caka bile satabiliriz.

Geri kalmış ülkelerin gözü önünde, onlar için kısıtlı tüketim malzemelerini saçıp savurabiliriz. Hiç de sıkılmadan çekinmeden.

Zira gelir düzeyimiz yükseldi, kişi başına düşen gelirimiz 10 bin doların üzerine çıktı.

Madem tüketim toplumu olmak çağdaş olmanın alameti sayılıyor. Madem medeni olmak tüketim toplumu olmaktan geçiyor. O halde neden çekinelim ki, yiyelim, içelim, gezelim tozalım savıp savuralım. (!)

Aslında yakınmaya gerek yok, zaten öyleyiz. Teşvike de gerek yok nefis ve şeytan kesintisiz mesai yaparken bir kısım arkadaşlarımız da bu konuda hatırı sayılır nasihatleri yapmakta geri kalmıyor.

Örneğin “Hür Adam” filmi altı ay gibi uzun denecek bir süre ve bin kişilik bir ekipmanla çalışıldığı halde üretilmişti. Oysa vizyona girdikten kısa (bir ay gibi) bir süre sonra unutulup gitti. Sanki bir ay önce o fırtına yaşanmamış Türkiye “Hür Adam’ı” tartışmamış, bir milyona yakın insan izlememiş gibi…

Mesela bu günlerde “40 gün kırk gece alışveriş çılgınlığı” yapıyor İstanbullular. Bir firma öyle planlamış, İstanbulluların çılgınca, savurganca alışveriş yapmasını arzu etmiş ve bunun için özel bir mekan ve özel bir alışveriş merkezi kurmuş, marka mallarda yüzde 30’a varan indirimler de yaparak halka arz etmiş.

Sonuca bakıyoruz, halk bu durumdan çok memnun, bunu planlayan esnaf da memnun. Spiker mikrofonu vatandaşa uzatıyor. Vatandaş; “bir listem yok gezip bakacağım hoşuma giden bir şey olursa alacağım” diyor. Yani aslında bir şeye ihtiyacı yok ama yapılan propagandanın etkisinde kalmış ve kalkmış gelmiş.

Zengin olmak gelir düzeyini yükseltmek ve modern insanlar gibi marka giymek ve marka arabalara binmek güzel de… Duyarsız olmak güzel değil…

Medeni olmak duyarsız olmayı mı gerektiriyor? Çağdaş olmak, gününü gün etmek, gemisini kurtaran kaptan edasında olmak mıdır?

Bir giydiğini bir daha gitmemek, yediğin önünde yemediğin arkanda yaşamak mıdır?

Aslında Türk insanı her ne kadar tüketim toplumu gibi görünse de gerçekte kalbindeki iman buna engeldir. İlahi emirler bu çılgınlığı engelliyor diye düşünüyorum.

Yani, gelişmelere bakıyorum da bu konuda hayli ümitliyim.

Tüketim toplumu olmanın bazı dezavantajları olsa da geri kalmış toplumlara yardımcı olmak açısından hayli önem arz ediyor.

Oysa bakıyorum da birçok Avrupa ülkesinin öyle olmadığını görebiliyorum. Geri kalmış İslam ülkelerine yardım eder gibi davranarak elinde avucunda ne var ne yok alıp götürüyor. Libya’ya yapılanlar bunun en güzel örneği…

Oysa Türk toplumunun öyle olmadığını/olamayacağını düşünüyorum. İmanlı esnafın kazanç elde ederken İslami ve vicdani kriterlere dikkat edeceklerine inanıyorum. Bu husus yüzde yüz olur demiyorum. Ama kıyaslandığında hayli ileri seviyede olacağını söylemek kehanet olmaz.

Yardım hususunda zekât ve sadaka müessesesine inanmış olduğundan illa ki, bir şekilde fakir toplumların yardımına koşacaktır.

O nedenle tüketim toplumu olduk diye üzülürken bir yandan da seviniyorum. Zira inanıyorum ki, bu millet ancak “maddeten terakki” ile bazı şeyleri gerçekleştirebilecektir.

İslam dünyası, birlik ve beraberliği, dayanışmayı hür ve demokratik bir toplum haline gelmeyi sağlayabilmesinin en önemli faktörlerinden biri olan zenginliği tabana yayarak geliştirmesi gerekmektedir.

Geçmiş, geleceğin de aynasıdır. Bu millet geçmişte geri kalmış mazlum toplumlara her zaman kol kanat germiştir. İnşallah bu geleneğini terk etmeyecek ve gelecekte de buna devam edecektir.

Semavi ve arzi afetlerden sonra yapılan yardımlar bunun en güzel göstergesidir. Artarak devam edeceğini düşünüyor ve inanıyorum.


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: “Hür Adam” filmini çabuk unuttuk gibi!
MesajGönderilme zamanı: 28.11.11, 14:07 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20.01.09, 10:20
Mesajlar: 239
‘Kürt Said’in faşist düşmanları

Mustafa AKYOL

mustafaakyol@stargazete.com

29 Mart 2010

Yıllar önce bir konferansta yaptığım bir konuşmada Bediüzzaman Said Nursi’nin fikirlerine de değinmiştim. Anlattıklarımdan pek hoşlanmadığı anlaşılan bir dinleyici, soru-cevap kısmında söz aldı ve hışımla sordu:

“O adamın gerçek adının Said-i Kürdi, yani ‘Kürt Said’ olduğunu niçin söylemediniz?”

Bu “Kürt Said” lafını öyle bir bastıra bastıra, hatta iğrene iğrene söylemişti ki... Sanki “katil” veya “hırsız” gibi kirli bir sıfattan söz ediyordu.

“Vallahi Kürt Said demedim, ama isterseniz derim” dedim. “Çünkü benim gözümde Kürt olmak ve öyle anılmak ne bir suç, ne de bir kabahat.”

Bu olayı geçen hafta yeniden hatırladım. Çünkü Güneş gazetesinde köşe yazarlığı yapan bir zat, yine bu “Kürt Said” lafından yola çıkarak Bediüzzaman hakkındaki bildik ulusalcı sakızları yeniden çiğnedi. Onun, “hayatının bir bölümünde açık açık Kürtçülük yaptığını; Kürdistan isimli bir devletin kurulması için çalışanların arasında yer aldığını” ileri sürdü. Yalan-yanlış bir takım alıntılarla da iddiasını ispatlamaya girişti.

Önce meselenin aslına bir bakalım. Bu konudaki objektif bir kaynak, Chicago Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Bölümü öğretim üyesi Dr. Hakan Özoğlu’nun, “Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği” başlığıyla Türkçe’ye de çevrilen, İngilizce orjinali ise State University of New York tarafından basılan kitabı.

Özoğlu, Osmanlı’nın son yıllarında gelişen Kürt hareketinin illa “ayrılıkçı” olmadığını, buradaki çoğu ismin Osmanlı dairesi içinde kültürel gelişme ve kısmi bir otonomi istediğini, Bediüzzaman’ın da bu çizgide olduğunu anlatıyor. Zaten ona göre Nursi’nin bir taraftan kısa bir süre de olsa Kürdistan Teali Cemiyeti’yle ilişkide olması, öte yandan “özellikle Arap bölgelerindeki Osmanlı karşıtı isyanları bastıran Teşkilat-ı Mahsusa’da rol alması” bu yüzden. Özoğlu şöyle diyor:

“Said, hiç bir zaman ayrılıkçılar ile hareket etmedi ve en fazla otonomi taraftarı oldu... Bunu da İslam ümmetinin birliği fikrine ya da Osmanlı’ya karşı bir tutum olarak görmedi.”

Zaten aynı Said, I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Osmanlı safında Ruslar’la savaşıp esir düşmüş, yurda dönünce Milli Mücadele’yi desteklemiş, nitekim bu sebeple de Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara’ya davet edilmişti.
1925’teki Şeyh Said isyanına karşı çıktı. Hayatının kalan kısmını da “ iman hizmeti”ne adadı.

Peki gerçek buysa o zaman niçin ulusalcı/faşist zihinler, Said Nursi’yi “bölücülük”le suçlamaya istekliler?

Bir sebep, dini hareketlere karşı duydukları nefret. Diğeri ise resmi ideolojinin 80 yıllık beyin yıkaması sonucunda “Kürt” ve hele de “Kürdistan” kavramlarına karşı geliştirdikleri alerji.

Oysa bu kavramlar Osmanlı’da ne yasak, ne sakıncalı, ne de “bölücü” idi. Bugün “Fırat’ın doğusu” dediğimiz yerlere o zamanlar resmen “bilad-ı ekrad” (Kürt beldeleri) denirdi. “Kürdistan” tabiri de yine aynı bölgeyi tarif etmek için kullanılırdı. Hatta Tanzimat devrinde idari bir birim olarak “Kürdistan eyaleti” bile kurulmuştu.

Anormal olan, yüzyıllardır var olan bu tabii realitelerin Tek Parti Cumhuriyeti tarafından yasaklanarak silinmek istenmesidir. Ama siz anormal olanı normal zannederseniz, son derece normal şeyler karşısında zıvanadan çıkmaya başlarsınız.

Sonra da “adı Said-i Kürdi’ymiş, vay bölücü!” diyerek Bediüzzaman’a köpürürsünüz.

Veya “Kürtçe şarkı söyleyecekmiş, vay hain!” diye Ahmet Kaya’ya saldırırsınız.

Allah’tan memleket sadece böyle bağnaz ırkçıların eline kalmış değil. Öyle olsa, çoktan bölünmüştü.

Star

***
‘Hür Adam’ın hürriyet davası

Mustafa AKYOL

mustafaakyol@stargazete.com

17 Ocak 2011

Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatını resmeden “Hür Adam” filmini izlerken, bir yandan takdir, bir yandan da eleştiri notları düştü zihnime.

İlk kısımdan, yani filmin övülesi yönlerinden başlayalım. Evvelâ, hem resmi ideoloji hem de hakim kültür tarafından onyıllardır karalanan Bediüzzaman gibi dev bir şahsiyetin sinemaya taşınması, cesur bir girişim. Bu işin kaliteli bir “ sinematografi”yle kotarılması, etkili bir tanıtım kampanyası ile sunulması, ve kimi “laik sinema”ların reddiyeciliğine rağmen beyaz perdenin “merkez”ine taşınması da, alkışlanmayı hak ediyor.

Bunlardan yola çıkılarak, filmin mütedeyyin kesimin “kabuk kırma” sürecinde yeni bir adım olduğu da söylenebilir.

Ancak bu “kabuk kırma” işi, uzun ve zorlu bir süreç. En zor kısmı da, siyasi açılımlar, iktisadi zenginleşme veya teknoloji ithali değil; “zihinsel açılım.” Çünkü bu, bir yandan kendi inanç ve değerlerinize sadakati sürdürürken, bir yandan da bunlara “dışarıdan” nasıl bakıldığını kavramanızı gerektiriyor. Herkese hitap edebilecek “evrensel” bir mesaj üretebilmeniz, ancak o zaman mümkün.

Bu açıdan bakıldığında “Hür Adam” filmi Bediüzzaman’ın derinliğini yansıtmakta yetersiz kalmış. Bazı diyaloglar sun’i durmuş; “firavun-meşrep komite”nin çocukça tasviri sırıtmış; yönetmenin kendini film içinde taltif etmesi de çiğ kaçmış. Bediüzzaman’ın onca hikmetli sözünden bir-iki tanesinin tekrar edilip durması da özensiz gözükmüş.

Filmde, Bediüzzaman’ın ABD hakkındaki olumlu sözlerinin “bağlam dışı” verilmesi de tuhaf duruyor. Söz konusu “bağlam”, o dönemde çoğu dindarı haklı olarak endişeye sürükleyen “komünizm tehlikesi”dir. Bediüzzaman, buna karşı Türkiye’nin “Hür Dünya”ya ve dolayısıyla NATO’ya katılmasını savunmuştur. Ve bence çok da doğru yapmıştır.

Zaten bugün hem dindarların hem de “laikler”in Bediüzzaman hakkında anlaması gereken gerçeklerden biri, onun söz konusu “hürriyetperver” yönüdür.

Bu fikrin kökenleri, Tanzimat devrindeki Yeni Osmanlılar’ın “hürriyet” vurgusuna dayanır. “İstibdad”a, yani otoriter yönetime karşı çıkan, İslam’ın ruhuna en uygun yönetimin de demokrasi olduğunu savunan bu akım, II. Meşrutiyet’te zirveye çıkmıştı. O devirde Said-i Kürdi olarak da anılan Bediüzzaman da, hürriyet ve demokrasiyi İslami argümanlarla savunmasıyla tanındı. (Kürt olmak, o zamanlar ne suç ne de ayıptı.)

Ancak Bediüzzaman’ın da can-ı gönülden desteklediği Milli Mücadele’nin hemen ardından, Türkiye koyu bir istibdad rejiminin eline düştü. Günümüzün tabiriyle epey “İslamofobik” unsurlar içeren bu rejim, sırf iman, ahlak ve ibadet savunusu yapan kitaplar yazdığı için, bu idealist din adamına türlü zulümler yaptı.

Buna karşı Bediüzzaman’ın asla silahlı direniş teşvikçiliği yapmaması kayda değerdir.
Bırakın bunu, “siyasal İslamcılık” yolunu dahi reddetti, “din devleti” değil, dine hürriyet tanıyan devlet istedi.

Buna paralel olarak, laikliği de şöyle tanımladı: “Bîtaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvâcılara da ilişme[mek].” (Şualar, s. 317)

“Bîtaraf” (tarafsız) devletten korkmayan, yani İslam için devlet desteğine ihtiyaç duymayan bu vizyonun özünde, kuşkusuz Bediüzzaman’ın İslam’ın hakikatlerine duyduğu sarsılmaz güven vardı.

Tarih de bu güveni doğruladı; Isparta’nın ücra bir köyünde elle yazmaya başladığı risalelerin mesajı, bunu tehdit ve baskıyla susturmak isteyen müstebit rejimden daha güçlü çıktı.

Ve, tarihçi Cemil Koçak’ın da dediği gibi, zaman, Said Nursi’yi haklı çıkardı.

Aziz hâtırasını saygı ve rahmetle anıyorum.

Star


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: “Hür Adam” filmini çabuk unuttuk gibi!
MesajGönderilme zamanı: 28.11.11, 14:13 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20.01.09, 10:20
Mesajlar: 239
‘Hür Adam’ı Seyretmeden Önce

Nasuhi GÜNGÖR

ngungor@stargazete.com

06 Ocak 2011

Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatını konu alan ‘Hür Adam’ birkaç gün sonra gösterime giriyor. Filmi galada seyretme şansım olmadı. Ancak ülkemizde başlatacağı tartışmaların, bir filmin sınırlarını daha şimdiden aştığı dikkate alınırsa, o dönemi konuşmanın tam sırası gibi görünüyor.

‘Hür Adam’ filminin yapımcıları, nasıl bir zamanlamayla yola çıktılar. Verecekleri mesajların dünden bugüne karşılığı üzerinde ne kadar durdular, bunları bilmiyorum. Filme dair yapılan haber ve söyleşilerde bu çerçevede bir yaklaşıma rastlamadım. Ancak gerek Said Nursi üzerinden, gerekse o dönemin tartışmaları üzerinden çok ciddi bir hesaplaşmanın yaklaştığını öngörebiliriz.

***

Dilerseniz şuradan başlayalım. Bir gazetemizin ‘Said Nursi’nin 88 yıl önce Atatürk’e yazdığı mektup’ olarak manşetten verdiği metin, basit bir araştırmacının herhangi bir kitapçıdan kolaylıkla temin edebileceği bir yerde yıllardır duruyor. Şu farkla; gazetede yayınlanan mektup, Üstad’ın meclis kürsüsünden 19 Ocak 1923’te yaptığı konuşmanın aynısı.

İlgilenenler için, Tenvir Neşriyat tarafından basılan Bediüzzaman Said Nursi, Hayatı, Mesleki, Tercüme-i Hali, s. 138-140.
Ayrıca değerli akademisyen Prof. Dr. İsmail Kara’nın Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi ve Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam kitaplarında da bu metin var.

***

Belli ki bu tartışma, Mustafa Kemal ve Said Nursi ekseninde devam edecek. O halde bir parça o tarihe dönerek, Üstad’ın niçin Ankara’ya çağrıldığı ve onun çağıranların ne yapmaya çalıştığı üzerinde durmakta yarar var.

Said Nursi, sevenlerinin de sevmeyenlerinin de kabul ettiği üzere ateşli ve heyecanlı bir mizaca sahiptir.
Meşrutiyet döneminden tutun, Birinci Dünya Savaşı’na, Teşkilat-ı Mahsusa’da çalışmasından İstanbul ulemasıyla yaşadığı tartışmalara kadar hemen her alanda bunu görebilmek mümkün.
Nitekim onun bu mizacı ve sahip olduğu büyük etkinlik, Milli Mücadele’yi yürüten kadronun dikkati dışında kalamazdı. Bunun sonucunda Mustafa Kemal tarafından Ankara’ya davet edildi.

Bu davetin nedenleri yıllar yılı tartışıldı. Taraflar arasında hangi konuşmaların geçtiği üzerinde birçok iddia, metin, hatta efsane de var. Ancak şunu söylemek abartılı olmaz. Mustafa Kemal için Said Nursi, sahip olduğu etkinlik alanıyla, yetenekleriyle ve aynı zamanda Kürt oluşuyla önemli bir isimdi.

Nitekim, Üstad, Ankara’dan gelen bu mesaja karşılık vermekte gecikmedi. Medyamızın ‘Hür Adam’ üzerinden başlayan tartışmalar vesilesiyle keşfettiği mektup, bu görüşmenin sonucudur.

***

Kuşkusuz Mustafa Kemal’in hesabıyla, Said Nursi’nin hesaplarının çok farklı olduğu açık. Üstad’ın mizacına uygun bir üslupla yaptığı konuşmanın (Mebuslara Beyanname, 19 Ocak 1923), bu hesaplaşma/çatışma/pazarlık sürecini yansıttığını görebiliriz.

Asıl mesele, bugün bunları tartışırken, geçmişi hangi zemin üzerinden bugüne taşıdığımız ve tüm bunların yakın gelecekteki hangi değişim sürecinin habercisi olduğu. Kürt meselesi de dahil, güç dengelerinin, iktidar denklemlerinin tümüyle yeniden şekillendiği bir dönemde, Mustafa Kemal-Said Nursi ekseni üzerinden konuşmak, yeni bir paylaşım kavgasının habercisi olabilir.

Bu yazıya devam edeceğim, hem de bugünü merkeze alarak. Ancak bu yazıyı bitirirken şunu ifade etmekten kendimi alamıyorum. Keşke bu tartışmalar, Birinci Meclis’in nasıl tasfiye edildiğini, orada kaybettiğimiz temsil derinliğini bulamadığımız için, hemen her sorunun daha da büyüyüp karmaşık hale geldiğini konuşma fırsatı verebilse.

İnanın bu pencereden Kürt meselesi, din-devlet ilişkileri ve benzeri tüm sorunlar bambaşka görünebilir. ‘Hür Adam’ bize pek çok kapı açacak, bakalım nereye kadar.

Star

***


‘Hür Adam’ ve Yeni Cumhuriyet

Nasuhi GÜNGÖR

ngungor@stargazete.com

07 Ocak 2011

Said Nursi’nin hayatını konu alan ‘Hür Adam’ filmi, daha gösterime girmeden hayli geniş bir tartışma başlattı. Dün kaldığımız yerden devam edelim. Filmle başlayacak tartışmanın bizi çok ciddi bir sürecin eşiğine taşıyacağı, hatta cesur hesaplaşmaların bizi beklediği öngörüsünde bulunmuştuk.

Öncelikle Üstad’la Mustafa Kemal arasında nasıl bir diyalog/tartışma/müzakere/ olduğunu anlamaya çalışıyoruz.
Bunları belge ya da metinler üzerinden aydınlatmak sanıldığı kadar kolay değil.
Çünkü bir tarafta metinler, konuşmalar, kitaplar var.
Diğer yanda ise ciddi bir suskunluk. Bu nedenle de daha çok ikinci dereceden anlatımlar ya da sonuçlar üzerinden bir anlama çabası bekliyor bizi.

***

Daha önce bu tartışmalar gündeme geldiğinde ‘Bediüzzaman’la Barışmak’ başlığı altında şu soruları yöneltmiştim:

‘Acaba Risale-i Nur’un çok sayıda yayınevi tarafından yüzbinlere varan tirajlarla yayınlanması, hakkında kitaplar, makaleler yazılması ya da sempozyumlar düzenlenmesi; kendisiyle ilgili ‘yasaklı’ algısının tümüyle ortadan kalktığı anlamına geliyor mu?

Talebeleri, onunla gönül bağı olan insanlar ve kendilerini bir şekilde Üstad’ın takipçisi sayanlar alınmasın. Ama bırakın devlet nezdinde varlığını sürdüren ‘yok sayma’ eğilimini; acaba Üstad’ı baş tacı ettiğini söyleyenler onun hayatı üzerinden cesur bir tartışma ve muhasebeye hazır mı? ’ (30 Kasım 2009, Star)

Bugün ortada bir sinema filmi var ve her durumda tartışmayı daha farklı bir aşamaya tartışacak bir etkiye sahip.

Hatırlayanlar olacaktır. Ertuğrul Özkök, 29 Kasım 2009’daki ‘G18’de Bediüzzaman Oturuyor’ yazısıyla ilginç bir yaklaşımda bulunmuştu. Özkök, Üstad’ın sinemaya olan ilgisini yeni keşfettiğini aktarırken, onunla bir sinema salonunda karşılaşmayı anlatan kurgusal bir yazı yazmıştı.

Şimdi sinemanın diliyle sadece Üstad’ın hayatını değil, yakın tarihi sorguluyoruz.

***

Bugüne dair meraklarıma gelince.

Mustafa Kemal ve Said Nursi arasında yaşananlar, bir tarafın iktidarını pekiştirmesiyle, diğerinin ise uzun yıllar münzevi bir hayatı tercih etmesiyle sonuçlandı. Bugün Üstad’ın takipçisi olduğunu söyleyenler ne düşünüyor bilemem. Acaba onun 1925’ten sonraki hayatının zorlukları, yaşadığı sürgünler, uğradığı takibatlar, mahkemeler ve bütün bunlara rağmen duruşunu koruyan hayat hikayesiyle mi; yoksa yeri geldiğinde Meşrutiyet’e, İttihatçılar’a (kısmen de olsa) destek veren, Ankara’daki iktidar mücadelesinde görüşlerini çekinmeden ifade eden yanıyla mı ilgiliyiz?

Dahası, bugün hangi güç ve iktidar mücadelesi üzerinden o dönemin çatışmalarını konuşuyoruz?
Bugün ‘yeni’ bir Türkiye’nin, hatta ‘yeni’ bir cumhuriyetin eşiğinde, hangi güç dengeleri üzerinden o dönemi ele alıyoruz?

Bunları soğukkanlı biçimde konuşmak için ‘Hür Adam’la başlayan tartışma iyi bir fırsat. Bakalım nasıl değerlendireceğiz.

***

Bu arada, dünkü yazıda ‘Mebuslara Beyanname’ adlı metni, Üstad’ın Meclis’teki konuşması gibi aktarmışım. Habertürk’ten Güntay Şimşek’in uyarısı üzerine bunu düzeltiyorum. Bu metin Tarihçe-i Hayat’ta Üstad’ın şu notuyla aktarılıyor: ‘Bu parça mebuslara, umum kumandanlarına ve ulemalarına okutturmakla Reisicumhur ile şiddetli bir münakaşaya sebebiyet verdi. Fakat biz o münakaşada galip olduk, o sustu.’

Ayrıca Güntay Şimşek’in Said Nursi’nin Atatürk’e yazdığı mektupla, Tarihçe-i Hayat’ta yayınlanan metin arasında da her şeyden önce şu önemli fark var. Mektupta Mustafa Kemal’e hitaben yazılan kısımlar, beyannamede yer almıyor. Bunu da Şimşek’in hakkını ve emeğini teslim etmek için vurgulamak gerekiyor.

Star


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: “Hür Adam” filmini çabuk unuttuk gibi!
MesajGönderilme zamanı: 28.11.11, 14:24 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20.01.09, 10:20
Mesajlar: 239
Hür Adam üzerine bir değerlendirme

Abdulkadir MENEK

amenek@hotmail.com

13 Ocak 2011

Hür Adam filmini, vizyona girdikten iki gün sonra seyretme imkânı buldum. Bu film, Üstad’ın hayatı, davası, mücadelesi ve Risale-i Nur’lar üzerinde yapılan ciddi anlamda ilk film olması açısından çok önemli bir anlam taşıyor. Film güzel hazırlanmış. Üstad’ın davasını samimi bir şekilde nazara vermeye çalışıyor.

Oyuncuların içtenliği, samimiyeti hemen göze çarpıyor. Rollerini en iyi şekilde ve gerçek anlamda yaşıyormuş gibi yapmaya çalışıyorlar. Özellikle başrol oyuncusu ve Üstad’ı canlandıran Mürşit Ağa Bağ, oynadığı bu önemli rolün hakkını en iyi şekilde vermeye çalışıyor. Şamlı Hafız Tevfik rolünü oynayan Tarık Tanrısever’i de unutmamak lazım. Bu konuda eleştirmenlerin büyük bir çoğunluğu hemfikir.

İyi bir sinema seyircisi değilim. Sinema kültürümüzün zayıf olduğunu peşinen kabul etmemiz gerekiyor. Bunun için de işin bu ciheti üzerinde pek durmayacağız. Fakat filmde bariz olarak dikkati çeken biyografik bazı bilgilere değinmemiz gerekiyor. Aslında bu konuları dahi bazı arkadaşlar önemli görmeyebilir. Onlara elbette saygı göstermek durumundayız. Fakat Üstad’ın hayatını anlatan bir filmde, ileride yapılacak yeni çalışmalarda daha özenli davranmak için en ufak bir yanlışı dahi belirtmemiz gerekiyor.

Üstad’ın Barla’ya geliş tarihi 1927 yılının 1 Mart günü. Bu konu artık tamamen vuzuha kavuşmuş durumda. Filmde 1926 yılı olarak gösterilmiş. Üstad 1926 yılının hemen başlarında sürgün yolculuğuna başlıyor. Meşakkatli bir yolculuğun ardından Trabzon’a varılıyor. Burada bir müddet kalınıyor. Sonra vapur ile İstanbul. 1926 yılının Mayıs ayında İstanbul’dan ayrılış ve vapur yolculuğu ile İzmir-Antalya üzerinden Burdur’a naklediliyor.Sekiz ay kadar süren Burdur sürgününün ardından bir aylık Isparta ikameti ve Barla’ya nefyediliş. Yepyeni bir baharın arifesinde Barla’ya ilk adım atılıyor.

Bazı talebelerin şapka giyme meselesi de filmde abartılı bir şekilde nazarlara verilmiş. Özellikle bir grup Nur Talebesinin tamamen şapkalı bir şekilde Emirdağ’da Üstad’ı ziyareti hiç uygun düşmemiş. Şamlı Hafız Tevfik’in yıllar sonra Emirdağ’a Üstad’ın ziyaretine fötr şapkalı bir şekilde gönderilmesine niye gerek duyulmuş, doğrusu anlayamadım. Evet, bir kısım Nur Talebeleri belli bir müddet şapka giymişler ve daha sonra da terk etmişlerdir. Filmdeki şapka ısrarının dozunun kaçtığını söylemek gerekir. Fakat zamanın dehşeti göz önüne alındığı zaman, belki durum bu şekilde senarize edilmiştir.

Şamlı Hafız Tevfik’in Üstad’ı ilk görüşü mütareke yıllarında İstanbul’da gerçekleşmiştir. Üstad, Hutbe-i Şamiye’yi Emeviye Camisinde 1911 yılının bahar aylarında okumuştur. Kendisi de oğlu Mehmet Tevfik gibi bir Hafız olan Yüzbaşı Veli Bey ise 1914 yılında Şam’a tayin ediliyor. Yani Hafız Tevfik’in Üstad’ı 1911 yılında Şam’da görmesi mümkün değil. Hafız Tevfik de ailesi ile birlikte 1914 yılında Şam’a gidiyor ve dönüşte de bundan dolayı ‘’Şamlı’’ diye anılmaya başlanıyor. Şam dönüşü Üsküdar’da oturmaya başlamış olan ailenin, esaret dönüşü 1918 yılında Üsküdar’da oturmaya başlamış olan Üstad ile yollarının burada kesişmesi kuvvetli bir ihtimaldir. Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi’nin son baskılarında bu durumu düzeltti. Fakat eski baskılardaki hatayı hala ısrarla yazan ve söyleyenlerin ardı arkası kesilmiyor.

Türk-Kürt kardeşliği de filmde vurgulanan çok önemli konulardan birisidir. Fakat yapılan bir hata, bu mesajı fazlasıyla gölgelemeye yetiyor. Birlik, beraberlik ve Tevhid ehli olan Bediüzzaman’ın mesajları, eğer bu konuda tam ve doğru olarak yansıtılsaydı, Sırat Köprüsünden geçtiğimiz bu günlerde, bu film çok daha büyük bir görev ifa edecekti. Burada bu mesaji gölgeleyen cümle Üstad’a söyletilen "Bu devleti bugüne kadar Türkler idare etti, bundan sonra da Türkler idare edecek" cümlesidir. Risale-i Nur’un hiç yerinde böyle bir cümle geçmiyor. Bazı arkadaşların böyle yorumlayabilecekleri bazı ifadeler mevcut olabilir. Fakat bu bir yorumdan öteye geçmez.

Üstad’ın II. Meşrutiyet yıllarında Kürtlere söylediği "Türkler bizim aklımız, biz onların kuvvetiyiz, mecmuumuz iyi bir insan oluruz" sözünden dahi böyle bir anlam çıkarmak bence mümkün değildir. Olsa olsa bir işbölümü veya gönüllü bir beraberlikten söz edilebilir.

Üstad’ın isyana teşebbüs edenleri vazgeçirmeye çalışması ile bu cümleyi birbirine karıştırmamak gerekiyor. Üstad meşrutiyetten ve demokrasiden yanadır. Birlik ve beraberlik içinde, insan haklarına, etnik kimliğe saygılı, milli adet, anane ve geleneklere bağlı kalınacak şekilde, gönüllü ve meşru birliktelikten yanadır. Bir teslimiyet anlamında olan bir beraberlikten yana olduğunu söylemek mümkün müdür? Doğu illerimizde ve Kürt vatandaşlarımızın filme sahip çıkması noktasında bu mesajın doğru ve Üstad’a yakışır bir tarza verilmesi gerekirdi. Filmi seyredip de, bu cümleden rahatsız olan Kürt kardeşlerimizi yadırgamamak gerekir. Bu çetrefilli konuda verilecek mesaj, çok daha net, demokratik, Üstad’a ve İslam’a yakışır olmalıydı. Ne yazık ki bu fırsat kaçmıştır.

Dikkatimi çeken bir diğer önemli nokta da, İsevilerin hakiki ruhanileri ile ahir zamanda yapılacak ittifaka, Yahudilerin de eklenmiş olmasıdır. Üstad, bunu Hz. İsa’nın (AS) nazil olup İslam’a tabi olması şeklinde yorumluyor ve mesajlarını bu çerçevede şekillendiriyor. Bunu belki "bütün ehl-i kitabın ittifakı" şeklinde okuyan ve normal karşılayanlar olabilir. Fakat bulunduğumuz İslam coğrafyasında yaşanan bunca gelişmelere ve İsrail’in sebep olduğu zulüm ve katliamın devam ettiği bir sırada yapılmış olmasının bir faydası olacak mı? Hem Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur’da ahir zamanda dinsizlik şahs-ı manevisine karşı yapılacak olan ittifaka Yahudileri dâhil ediyor mu? Ben Risale-i Nur’un hiçbir yerinde böyle bir mesaja rastlamadım. Belki gözümden kaçmış olabilir.

Bu yazıyı yazarken çok üzücü bir hadiseye de şahit olduğumu ifade etmek isterim. Salı akşamı Kanaltürk televizyonunda Tarık Toros’un hazırlayıp sunduğu Merkez Siyaset programında maalesef hiç hoş olmayan diyaloglar yaşandı. Mehmet Tanrısever, Tarık Tanrısever, Mürşit Ağa Bağ, Ahmet Tezcan, Ali Murat Güven ve Nuh Gönültaş’ın katıldığı programda filmin değerlendirilmesi yapılırken kullanılan ifadeler bu nezih ortama hiç yakışmadı. Üç günlük gişe rakamları da beklenen şekilde çıkmayınca moraller biraz bozulmuştu. Ata Demirer’in ‘’Eyvah Eyvah 2’’ filmi üç günlük süre içinde 801 bin kişi tarafından seyredilirken, ‘’Hür Adam’’ filmi bu süre zarfında sadece 239 bin kişi tarafından seyredilmiştir. Bu tablo karşısında elbette kimseyi suçlayacak durumda değiliz. Herkes böyle bir durumdan kendisine düşen dersi çıkarmalıdır.

Ben programda cereyan eden hadiseleri anlatıp, o üzücü tabloyu tekrar yaşatmak istemiyorum. Fakat böyle tabloların bir daha yaşanmasına asla fırsat verilmemelidir. Herkesi filme gitmesi için teşvik etmek gerekir. Allah rızası için bir hizmet yapılmıştır ve eksiklikleri ile birlikte çok güzel bir eser ortaya çıkmıştır. Üstad’ın hayatını beyaz perdeye aktarmak bile tek başına çok büyük bir hadisedir. Üstad ve Risale-i Nur vasıtası ile İslam’a hizmet edenlerin Üstad’ın hayatı ile ilgili olarak her türlü sıkıntı göze alınarak çekilmiş ve vizyona girmiş bir filme destek vermesini beklemek ve bunu istemek çok doğru bir tavırdır. Herkes üzerine düşeni ön yargısız ve samimi bir şekilde yapmalıdır.

***
"Kul Adam ve Hür Adam"

Abdulkadir MENEK

amenek@hotmail.com

04 Ocak 2011

Hür Adam filmi, kamuoyunda bence beklenenin çok üzerinde bir ilgiye mazhar oldu. Bu ilginin her geçen gün arttığına şahit oluyoruz. Medyada müspet veya menfi çok sayıda yorum ve haber yapılıyor. Fakat yapılan haberlerin ve yazıların büyük bir çoğunluğu, müspet yaklaşımlar ve yorumlar.

Ankara Barosuna kayıtlı bir avukatın, film daha vizyona girmeden yaptığı suç duyurusu, bu ilginin her geçen gün artarak devam etmesinden duyulan korkudan başka hiçbir anlam taşımıyor. Bir film daha vizyona girmeden, basında çıkan haberlerden yola çıkılarak yapılan suç duyurusunun, filmin yapacağı büyük tesirden, bir kesimin duyduğu büyük korkunun da işareti sayılmalıdır.

Fakat bu konuda yapılacak bütün engellemelerin hiçbir işe yaramayacağını peşinen ifade etmek istiyorum. Milletin büyük bir çoğunluğuna mal olmuş bir şahsiyetin, birtakım yasaklamalarla veya engellemelerle kulvar dışına atılmasının imkanı yok.

Üstad Bediüzzaman, çok zor zamanları ve büyük devlet baskılarını yüzünün akıyla ve ‘’serfiraz’’ bir şekilde aşmayı ve bütün dünyanın gündemine gelmeyi ihlası ile başarmış "dürr-i yekta" büyük bir müceddittir.

Şahsen "Hür Adam" ismi gündeme geldiği günden beri, konu ile bağlantılı olarak Üstad’ın Kürt aşiretlerinin "nasıl hürriyet imânın hassasıdır?" suallerine verdiği cevap aklıma gelir ve Hür Adam ismini bu cevap ile ilişkilendiririm. "Zirâ, rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar."

Filme isim olan Hür Adam’a gereğinden fazla veya zorlama bazı manalar yüklemek doğru değildir. Buradaki Hür Adam ifadesinin, Bediüzzaman Hazretleri’nin bütün hayatı boyunca takındığı müstağni tavrın ve ‘’ tam bir Abdullah’’ olarak yaşamanın neticesi olarak kullanıldığı bütün Nur Talebelerinin malumudur. Allah’a gerçek manada kul olanın, hiç kimseye kul olmayacağını ifade eden Üstad’ın bu destansı hayatı sonucu ‘’Hür Adam’’ ismi bütün Nur Talebelerinin makbulü olmuş ve bu mana için benimsenmiştir.

Mahkeme salonunda, yapılan muhakeme bütün şiddetiyle devam ederken, namaz vaktinin girmesi üzerine izin isteyen Üstad’a Mahkeme reisi izin vermemiş, bunun üzerine Üstad ‘’biz buraya namazın hukukunu müdafaa için geldik’’ diyerek dışarı çıkmış ve namazını kılmıştır. Sanırım bu tablo, buradaki ‘’Hür Adam’’ ifadesinin ne manaya geldiğinin de çarpıcı bir misalidir.

Nur Talebelerinin ‘’Hür Adam’’ ismini benimsemelerini ve sahip çıkmalarını ‘’eksen kayması’’ şeklinde ifade etmek doğru değildir. Nur Talebeleri, bu isme, Üstad’ın bütün hayatı boyunca Allah’tan başka hiç kimseye kul olmayan haysiyetli tavrı ve gerçek bir kula yakışır duruşu için sahip çıkmışlardır. Bu tabirin, Nur Talebelerini iyi tanıyan Sayın Mustafa Özcan tarafından kullanılması gerçekten şaşırtıcı olmuştur. Ayrıca Nur Talebelerinin meseleye "kompleksli" tarzda yaklaştıklarına dair kullanılan ifadenin de doğru olmadığını üzülerek belirtmek durumundayız.

Üstad’ın hayatı orta yerdedir. Hakkında yazılan binlerce kitap ve yapılan çok sayıda araştırma şu gerçeği net bir şekilde ortaya çıkarmıştır: Said Nursi, bütün hayatı boyunca manevi olarak hür yaşamış ve hürriyetine son derece önem vermiştir.

Burada zorla ve silah gücüyle yapılan bedeni hapislerin ve maddi baskıların kendisi için önem taşımadığı herkesin malumudur. "Mahkûmken bile hükmeden" ve dünyaya bütün varlıkları ile bağlananların dünyalarına beş para ehemmiyet vermeyen Üstad’ın bu tavrı nedeniyle kendisine "Hür Adam" denmesini belki bazıları kendilerine göre bazı gerekçelerle uygun görmeyebilir. Fakat bu ismi mezkur nedenlerden dolayı kabul edenleri ‘’eksen kayması’’ ile suçlamak veya bu mütevazı, fakat izzetli insanları ‘’kompleksli’’ olarak nitelemenin ne kadar gerçekçi olduğunu, insaf sahiplerine havale ediyorum.

Said Nursi’nin kâmil manada bir "Kul Adam" olduğuna asla şüphe yoktur. Abdülgani Ensari’nin anlattığına göre, Mustafa Kemal ile tartışmasının en hararetli anında bile ezan okununca tartışmayı kesmiş ve odayı terk ederek Rabbine yönelmiştir. Fakat kendisine zulmedenlere, haksızlık yapanlara, memleket memleket sürgüne gönderenlere zerre kadar boyun eğmemiş ve Allah’tan başka hiç kimseye kul olmamış bir "Hür Adam" olduğu konusunda da kimsenin hiçbir şüphesi olmadığı inancındayım.

Bediüzzaman Kainatın Halık’ına gerçek manada ‘’Kul’’ olmuş, maddeye ve faniye asla teslim olmamış bir ‘’Hür Adam’’dır.

http://www.risalehaber.com/author_artic ... hp?id=9305

***
Risale-i Nur, Nutuk ve Menderes

Abdulkadir MENEK

amenek@hotmail.com

22 Ocak 2009

Tercüman Gazetesi’nde yayınlanan yazı dizisinde tashih edilmesi gereken bir diğer konu da, Erzurum Ticaret ve Sanayi Odası’nın Ülkücü Başkanı Muammer Cindilli’'nin ortaya attığı tutarlı olmayan iddiadır. ‘Şu an yaşayan Türk Diline iki büyük eserin önemli katkısı vardır. Bunlardan biri Atatürk’ün Nutuk’u, diğeri de Risale-i Nur Külliyatıdır.’’ diyen Sayın Cindilli’'nin bu iddiasının bir temenniden öteye geçmediği söylenebilir.

Risale-i Nur Külliyatı’nın Türk diline en büyük hizmeti ettiği doğrudur. Çünkü milyonlarca kişi tarafından okunan bu eserler ile doğudan batıya, kuzeyden güneye bir büyük gönül köprüsü kurulmuştur. Bizi ecdadımızın bin yıllık diline bağlayan ve bugün çok dinamik ve canlı bir şekilde varlığını sürdüren Risale-i Nur Külliyatının bu büyük hizmetini anlatmanın zorluğu ortadadır. Her gün on binlerce mekânda, yüz binlerce insan tarafından hararetle okunan, müzakere edilen bu eserler ile Türk Dili’nin her türlü dayatma ve yönlendirmenin aksine büyük bir kültürün parçası olarak zengin bir hazine gibi varlığını devam ettirmenin yolu açılmıştır. Ayrıca Risale-i Nur Külliyatı kırktan fazla dünya diline çevrilmiştir. Bu tercüme çalışmaları büyük bir şevk ile devam etmektedir. Bin yıllık dilimizin zengin terkipleri ve letafeti tercümeler ile dahi olsa dünya insanları ile buluşmaktadır.

Birçok insan Risale-i Nur’u tanıdıktan sonra, bu muhteşem eserleri orijinalinden okumak için Türkçe öğrenmişlerdir. Türkiye’ye gelip bu eser külliyatından daha çok istifade etmek için ülkemizde uzun süre ikamet eden çok sayıda kişiden bahsetmek mümkündür.

Burada yeri gelmişken, yıllar önce yapılan bir ilginç tespite yer vermekte fayda vardır. 1977 yılında aydınlarla Said Nursi ve Nurculuk konusunu görüşen Necmeddin Şahiner, çok değerli Sosyoloji Profesörlerinden Cahit Tanyol ile de görüşür. Bu görüşme esnasında Prof. Dr. Cahit Tanyol şu enteresan ifadeleri kullanır:’’ Araştırmalarına devam et, hatta bu Said Nursi’nin kerametlerini, hakkında söylenilen menkıbeleri de topla. Türk halkı nasıl olup da bunun peşinden gidiyor. Biz devrimleri kanun kuvvetiyle koruyoruz. Said Nursi sırtında bir Kürt hırkasıyla milyonlarca insanı peşine taktı. İşte bu nokta sosyolojik açıdan çok ilginçtir, Sosyolojinin meşgul olduğu bir sahadır. Ben bu akılsız Marksistlere şu Nur Risalelerini bir okuyun diyorum. Onlar tutup benim aleyhimde nümayiş yaptılar. Sonra 1971’de gidip ikişer üçer sene yattılar. Sonra gelip özür dileyip elimi öptüler. Hocam siz haklıymışsınız dediler. İlkokuldan, üniversiteye kadar devrimleri, Kemalizm’i ders veriyoruz, Fakülteyi bitiren öğrenci ya Marksist oluyor veya Nurcu oluyor.’’(1)

Nutuk için, hangi verilere dayanarak böyle bir iddianın ortaya atıldığını cidden merak ediyoruz. Bütün bu tespitler ışığında, bu konudaki kararı okuyucularımızın basiretine ve uyanık vicdanlarına havale ediyoruz.

Tercüman Gazetesi’ndeki yazı dizisi, ufak tefek yanlışlarla birlikte genel olarak doğru ifade ve tespitlerle devam ediyor. Said Nursi, çok partili siyasi hayata geçildikten sonra Demokrat Parti’yi desteklemiş ve talebelerinden de aynı desteği istemiştir. Bu desteğin ifade edildiği birçok mektup Emirdağ Lahikası’nda geçmektedir. Ayrıca talebelerine de aynı telkinlerde bulunduğu Son Şahitlerin hatıraları ile sabittir. 27 yıl süren ‘’Tek Parti’’ zihniyetinin ülkeyi ne hale getirdiği herkesin malumudur. Halkta büyük bir tepki meydana gelmiş, ancak bunu göstermek için de sabırla meşru bir zemin beklemiştir. Bu meşru zemin 14 Mayıs 1950 yılında yapılan Genel Seçimlerdir. Millet eline geçen bu demokratik fırsatı çok iyi değerlendirmiş, yirmi yedi yıl boyunca kendisine çile çektirenlere, yokluğa ve kıtlığa mahkûm edenlere, dinini öğrenmesine ve yaşamasına fırsat vermeyenlere yeniden hükümeti kurma şansı vermemiş ve muhalefete mahkûm etmiştir. Bediüzzaman Hazretleri, bu demokratik fırsatın en iyi şekilde değerlendirilmesi için Demokratları teşvik etmiş ve yol göstermiştir.

Bu arada Menderes ile görüştüğüne dair herhangi bir kayıt mevcut değildir. Yalnız Adnan Menderes, seçim çalışmaları için Emirdağ’a geldiği bir sırada caddede arabası ile geçip halkı selamlarken, evinin penceresinde duran Bediüzzaman ile göz göze geldikleri ve selamlaştıkları bilinmektedir. Bütün görüşmeleri uzaktan bu selamlaşmadan ibarettir. Bediüzzaman ve Adnan Menderes’in 1950'’li yıllarda görüşmelerde bulundukları ifadesi bu nedenle doğru değildir. Ancak Bediüzzaman Hazretleri Demokrat Partili yöneticiler ve milletvekilleri ile defalarca görüşmüştür. Ziyaretine gelenleri kabul etmiş, Menderes’e selam göndermiş, tavsiyelerde bulunmuş, yapılmasını istediği hususları kendisine iletmiştir.

Talebesi Tahsin Tola Demokrat Parti Isparta Milletvekili olarak Meclis’e girmiş, yine talebesi Hamza Emek’in Demokrat Parti Emirdağ İlçe Başkanı olmasına karşı çıkmamıştır. Bütün bu faaliyetler,‘’siyaseti dinsizliğe alet edenlere’’ karşı ‘’siyasetin dine dost ve hizmetkâr edilmesi’’ maksadıyla yapılmıştır. Ezanın yeniden aslı gibi okunmasından büyük bir memnuniyet duyduğunu ifade eden Bediüzzaman, ‘’Ayasofya’nın beş yüz sene devam eden vazifey-i kudsiyesine çevrilmesini ve âlem-i İslam’da çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine alem-i İslamın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, yirmi senedir mahkemelerin muzır bir cihetini bulamadıkları ve beş mahkemenin de beraatına karar verdikleri Risale-i Nur’un resmen serbestiyetini ilan etmelerini’’ talep etmiştir.(2)

Adnan Menderes'’in, Bediüzzaman Hazretlerine siyasi bir beklentini ötesinde samimi bir muhabbet beslediği rahatlıkla söylenebilir. Bediüzzaman Hazretlerinin bazı şehirlere yaptığı seyahatlere şiddetle karşı çıkan İsmet İnönü’ye verdiği cevapta bu samimiyetin izlerini görmek mümkündür: "’’Allah aşkına, Paşa niçin bu kadar dinden, dindarlardan rahatsız oluyor, öleceğini bilmiyor mu? Şimdiye kadar kendisine ne zararları dokunmuştur. Bütün hayatını dine vakfetmiş bir pir-i faniden ne istiyor? Niçin eziyetinden hoşlanıyor, niçin meşakket çekmesinden hoşlanıyor, niye bu kadar dine ve dindarlara karşıdır, anlayamıyorum?’’"

Dipnotlar:
1-Aydınlar Konuşuyor, Necmeddin Şahiner, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1977, sayfa:199
2- Emirdağ Lahikası, 318. mektup, sayfa:748.


En son ankebut tarafından 28.11.11, 14:38 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: “Hür Adam” filmini çabuk unuttuk gibi!
MesajGönderilme zamanı: 28.11.11, 14:32 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20.01.09, 10:20
Mesajlar: 239
Bediüzzaman’ın Kürtçe makalesi

Abdulkadir MENEK

amenek@hotmail.com

17 Mart 2010

Kürtlerin ve topyekûn milletin aydınlanması ve ‘’üzerindeki cehalet tozlarını’’ silkmesi için büyük gayret gösteren Bediüzzaman, bu amaçla birçok gazetede makaleler yazmıştır. Bu makaleler içinde Kürtçe olarak yazılmış bir makale de mevcuttur. Kürt Teavün ve Terakki Gazetesi’nde 1908 yılında yayınlanan bu makale ile Bediüzzaman çok önemli bazı noktalara işaret etmiştir.

Kürt Teavün ve Terakki Gazetesi, 5 Aralık 1908’de yayın hayatına başlamıştır. Haftalık olarak yayınlanan bu gazetenin Sorumlu Müdürü ünlü Kürt Şairi Süleymaniyeli Tevfik Bey, başyazarı ise Diyarbakırlı Ahmet Cemil Bey idi. "Şireta Bediüzzeman Mela Seidê Kurdi" diye başlayan makale şöyle:

“Ey Gelî Kurdan! Îttîfaqê de quwet, îttihadê de heyat, di biratîyê de seadet, hukûmetê de selamet heye. Kapika îttihadê û şirîta muhebbetê qewî bigrin, da we ji belayê xelas ke. Qenc guhê xwe bidinê, ezê tiştekî ji we re bibêjim:

Hun bizanin ku sê cewherê me hene; hifza xwe ji me dixwazin. Yek İslâmiyet e; ku hezar hezar xûna şehîdan buhayê wê dane. Ê duduyan insaniyete; ku lazime em xwe nezera xelqê de bi xizmeta 'eqlî, ciwanmêranî û insaniyeti xwe nîşanî dunê bidin.

Ê sisîyan millîyeta me ye, ku meziyetê da me; ê berê ku bi qencîya xwe sax in, em bi karê xwe, bi hifza millîyeta xwe, ruhê wan qebra wan de şad bikin. Piştî wê, sê dijminê me hene, me xerab dikin:

Yek feqîrtî ye; Çil hezar hemmalê Îstenbolê delîlê wê ye. Ê duduyan cehalet û bêxwendinî ye; ku hezar ji me da yek "qazete" nikarin bixwînin delîla wê ye. Ê sisîyan dijminî û îxtilaf e; ku ev 'edawet, quweta me wunda dike, me jî musteheqî terbîyê dike û hukûmet jî ji bêînsafîya xwe zulm li me dikir. Ku we ev seh kir, bizanin çara me ev e; ku em sê şûrê elmas bi dest xwe bigrin, ta ku em hersê cewherê xwe ji dest xwe nekin û hersê dijminê xwe ser xwe rakin.

Û şûrê 'ewil: Me’rîfet û xwendine.Ê duduyan: Îttifaq û muhebbeta millî ye.Ê sisîyan: Însanê bi nefsa xwe şuxla xwe bike û mîna sefîlan ji qudreta xelkê hêvî neke û pişta xwe nedetê. Û wesîyeta paşî: Xwendin, xwendin, xwendin... Desthevgirtin, desthevgirtin, desthevgirtin... Mela Seid

Bediüzzaman Hazretleri’nin bilinen tek Kürtçe makalesinin Türkçe tercümesi ise şu şekildedir:

"Ey Kürt halkı! İttifakta kuvvet, ittihatta hayat, kardeşlikte saadet, hükümette selamet vardır.
İttihat bağını ve muhabbet şeridini sağlam tutun. Ta ki sizi beladan kurtarsın. İyi kulak verin, size bir şey söyleyeceğim:

Biliniz ki, üç cevherimiz vardır; bizden muhafazalarını isterler. Birincisi İslamiyet’tir ki, binler ve binlerce şehidin kanları ona paha ve bedel olmuştur. İkincisi insaniyettir ki, halkın nazarında akıllıca hizmetlerle yiğitliğimizi ve insanlığımızı dünyaya gösterelim.
Üçüncüsü milliyetimizdir ki, bize üstün meziyetler vermiştir. Bizden öncekiler iyilikleri ile yaşıyorlar. Biz kendi gayretimizle milliyetimizi muhafaza ederek onların ruhunu kabirlerinde şad etmeliyiz.

Bunun ardından, bizim üç düşmanımız var; bizi harap ediyorlar.
Biri fakirliktir. İstanbul’daki kırk bin hamal bunun delilidir. İkincisi, cehalet ve okumamışlıktır ki, içimizden binde bir kişinin bile gazete okuyamayışı, bunun bir delilidir. Üçüncüsü, düşmanlık ve ihtilaftır ki, bu dâhili düşmanlık, kuvvetimizi kaybettiriyor, bizi terbiyeye müstahak kılıyor ve hükümet de, insafsızlığından bize zulmediyor.

Siz eğer bunları işittiyseniz, biliniz bizim yegâne çaremiz şudur ki:
Biz, üç elmas kılıncı elimize alalım. Ta ki bu üç cevherimizi elimizden çıkarmış olmayalım; bu üç düşmanı üstümüzden atalım. Birincisi adalet, maarif ve okuma kılıcıdır. İkincisi, ittifak ve milli muhabbettir. Üçüncüsü, herkes kendi işini bizzat kendi(si yapsın, sefiller gibi başkasının kudretinden ümit beklemesin ve sırtını hiçbir vasiye dayamasın.

Son olarak da: Okumak, okumak, okumak!.. El ele vermek, el ele vermek, el ele vermek!.."

Bu çok önemli tavsiyeler, o zamanın kargaşası içinde yerine getirilmedi. Aradan yüz yıldan fazla bir zaman geçti. Bugün geriye dönüp baktığımızda değişen çok fazla bir şey olmadığını üzülerek müşahede ediyoruz. O zaman zararın neresinden dönülürse kardır.
Kürtler bugün de bu üç güzel meziyete sahip çıkar ve üç elmas kılıncı ellerine alırlarsa, üç tane dehşetli düşmanı bu elmas kılınç ile yok etmeyi becerebilirlerse, problemler bir bir çözülecek ve geleceğe ümitle bakma şansını yeniden elde edebileceklerdir.

http://www.risalehaber.com/author_artic ... hp?id=7809


En son ankebut tarafından 28.11.11, 14:41 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: “Hür Adam” filmini çabuk unuttuk gibi!
MesajGönderilme zamanı: 28.11.11, 14:35 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 20.01.09, 10:20
Mesajlar: 239
Allah'ın Sadık Kulu

Abdulkadir MENEK

amenek@hotmail.com

07 Kasım 2011

Bediüzzaman Hazretlerinin hayatı her geçen gün daha çok merak ediliyor, daha çok araştırma ve çalışmaya konu oluyor.

Fakat artık farklı bir alanda, bizim camiaya biraz yabancı bir kulvarda yapılan çalışmalara şahit olmanın açıkçası hazzını ve sevincini yaşıyorum.

Yolcu belgeseli ile başlayan sinema macerası, Hür Adam ile kazandığı ivmenin ve yoğun kamuoyu tartışmalarının ardından ‘’Allah’ın Sadık Kulu’’ ile farklı ve ilginç bir sürece girdi.

On gün kadar önce Dünya TV’de katıldığımız ‘’Rengén Jiyané’’ programında iki saat kadar bir süre ile ‘’Allah’ın Sadık Kulu’’ filmi nedeniyle Üstad’ı konuşma fırsatı bulduk.

Bu programda özellikle Said Nursi’nin Barla hayatı üzerinde yoğun bir şekilde konuşma şansına sahip olduk.
Said Nursi’nin Barla hayatı çok ilginç ve üzerinde özellikle durmaya değer.

Uzun bir zamandır tanıtımı yapılan, farklı bir tarzda ve animasyon yöntemi ile yapılan, 4 Kasım’dan itibaren iki yüzden fazla salonda gösterilmeye başlanan ve büyük bir ilgiye mazhar olduğunu müşahede ettiğimiz Allah’ın Sadık Kulu filmini seyretme fırsatı bulduktan sonra, bu alanda yapılması gereken çalışmalara ne kadar da büyük bir ihtiyaç olduğunu net bir şekilde gördük.

1927 yılının şartlarında yeni baştan dizayn edilmeye başlanan devlet yönetimi ve toplum mühendisliği çalışmalarına tamamen ladini bir zihniyet damgasını vuruyor.

Bu projenin de bir gereği olarak, Said Nursi gibi dinini dünyaya satmayan büyük âlimlerin tamamen toplum dışına itilmesi ve sosyal hayattan dışlanması niyetleri tezahür ediyor.

Barla sürgünü böyle bir projenin önemli bir parçası olarak ortaya çıkıyor. Kuş uçmaz kervan geçmez, dağlar arasında sıkışmış bir konumda bulunan Barla gibi ücra bir köye Said Nursi’nin gönderilmiş olması, bu ladini niyete ayak bağı olmasını engellemeye çalışmaktan başka hiçbir anlam taşımıyor.

Barla’da Said Nursi’ye uygulanan sıkı tarassut ve abluka gayretleri, büyük bir azmin ve samimi bir niyet ve kararlılığın sonucu olarak netice vermiyor ve sahiplerinin yüzüne çarpıyor.

Hak yumruklandıkça kuvvetleniyor. Azmin, sağlam bir iradenin ve tavizsiz bir inancın karşısında bütün zorba tedbirler ve ceberut yöntemler, bir bir çaresizliğe ve mağlubiyete dönüşüyor.

Her yeni sürgün ve hapis hayatı, bunu meslek haline getirenlerin mağlubiyetini arttırıyor ve adeta tescilliyor.

İki saate yakın bir süre ile yeni ve farklı bir teknikle hazırlanan bu güzel filmi seyrettikten sonra, bu alanda yapılması gereken ne kadar çok çalışma olduğunu bir kez daha net bir şekilde görüyoruz.

Rengén Jiyané programında görüştüğümüz ‘’Allah’ın Sadık Kulu’’ filminin yönetmeninden, bu filmin sekiz bölümlük büyük bir projenin birinci parçası olduğunu duymanın da, beni sevindiren güzel bir müjde olduğunu ifade etmeliyim.

Bu güzel filmde, son dönemde Türkiye’nin en birinci gündem maddesi olarak kalmaya devam eden Kürt Meselesi konusunda verilen, Kürt-Türk kardeşliğine ve birlikteliğine vurgu yapan mesajlar, hem çok isabetli, hem çok kucaklayıcı idi.

Mehmet Altan’ın da ifade ettiği gibi Mustafa Muğlalı Kışlasının tabelasının indirilmesi ve aynı dönemde böyle bir filmin vizyona girmesi, yeni bir dönemin habercisidir.

Bunu bir rövanş olarak görmek ne kadar doğru bilemiyorum, fakat bu iki sevindirici olayın eş zamanlı olarak gündemimize gelmesini, her şeyin fıtri mecrasına doğru akmaya başlamasının bir habercisi olarak görüyor, sevinçle ve ümitle karşılıyorum.

Üstad’ın yedi buçuk senelik Barla hayatını gayet güzel bir şekilde ve sade bir anlatımla beyaz perdeye aktaran bütün film ekibini gönülden tebrik ediyorum.

Böyle değerli çabalar, bütün gönül insanları ve Nur sevdalıları tarafından en üst düzeyde desteklenmelidir.

Bu tür gayretler, yeni çalışmaların da kapısını aralayacak, bu konuda çalışmak isteyenleri de cesaretlendirecektir.

Değerli Yönetmen merhum Yücel Çakmaklı, kendisi ile yapılan bir röportajda, en büyük hayalinin "Bediüzzaman’ın hayatının beyaz perdeye aktarmak olduğunu" söylemişti. Ömrü bu değerli çabaya kifayet etmedi. Mekânı cennet olsun.
Ancak bu konuda çalışabilecek ve Bediüzzaman’ı farklı yönleri ile sinemaya aktarabilecek çok değerli yönetmenler vardır.

Gönülleri fetheden Nur davası için yepyeni bir hizmet alanı açılmıştır. Dileğimiz, bu çalışmaların bütün dünyada ses getirebilecek bir düzeye çıkmasıdır.

Hollywood yapımı bir Said Nursi filmi artık hayal değil. Bunun da yolu yapılan bu çalışmaları desteklemekten geçiyor.

NOT: Bütün okuyucularımın ve Alem-i İslam'ın mübarek kurban bayramını tebrik eder, sıhhat, saadet, barış ve kardeşliğe vesile olmasını rabbimden niyaz ederim.

http://www.risalehaber.com/author_artic ... p?id=11821


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 6 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye